Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Sâffât Sûresi - Kuran - 037Saffat - 5. Sayfa

SÂFFÂT    SÛRESİ 3

Meali: 3

İlgili Hadîsler. 3

Bir Tek İlâh Vardır. 3

Göklerin, Yerin Ve Doğuların Rabbı 4

Dünya Semasının Yıldızlarla Süslenmesi 4

İtaatten Çikmiş Her Azgın Şeytandan Korumak. 4

Şeytanlar Ateşten Yaratılmıştır. 5

Âyetler Arasında Bağlanti 5

Meali: 5

İlgili Hadîs. 6

İnsan, Yapışkan Çamurdan Yaratılmıştır. 6

Yapışkan Çamurdan Yaratılan İnsan. 6

Putperestlerin Âhirete İnanmaması 7

Âyetler Arasında Bağlantı 7

Meali: 7

Küfrün Önderleriyle Kendilerine Uyanların Tartışması 8

Allah'tan Başka Hakiki İlâh Yoktur. 8

Samimi Kullar. 9

Beşer Arzusuna Cevap Veren Yedi Nimet 9

Cennet Şarabı 9

Cennet Kadınının Özelliği 10

Âyetler Arasında Bağlantı 10

Meali: 10

Âhireti İnkâr Etmeyi Aydınlık Sananlar. 11

Zakkum Ağacı 11

Atalarının İzi Üzerinde Yürüyenler. 11

Âyetler Arasında Bağlantı 12

Meali: 12

İlgili Hadîsler. 12

Nuh (A.S.) Kıssasının Özeti 12

Nuh Tufanı 13

Hayır İle Anılmak. 13

Âyetler Arasında Bağlantı 13

Meali: 13

İlgili Hadîs. 14

Nuh (A.S.)In Yolunda Yürüyen İbrahim (A.S.) 15

Sahte İlâhları Reddetmek. 15

Bayram Yerinde Toplanma Günü. 15

Putların Önünde Kesilen Kurbanlar. 15

Putlar Adına Ölüm Cezası 16

İbrahim (A.S.)In Hicret Etmesi 16

İbrahim Peygamberin (A.S.) İkinci Yerleşim Yeri 16

İbrahim (A.S.)In Allah'tan Salih Bir Oğul İstemesi 17

İbrahim (A.S.)In Oğlunu Kurban Etmeye Yönelmesi 17

Fidye Olarak Büyük Bir Koc Kurbanlık İçin Gönderilmiştir. 17

İbrahim (A.S.)In Soyundan Gelen Peygamberler. 17

Âyetler Arasında Bağlantı 18

Meali: 18

Peygamberliğin Feyizli - Bereketli Nimeti 18

Âyetler Arasında Bağlantı 19

Meali: 19

İlyâs Peygamber (A.S.) 19

Yaratanların En Güzelini Bırakıp Ba'l'e Tapanlar. 19

Yaratanların En Güzeli 20

İlyâs Peygamber'in (A.S.) Davet Metodu. 20

İlyâsîn Kimdir?. 21

Âyetler Arasinda Bağlantı 21

Meali: 21

Lût Peygamber. 21

Ayetler arasında bağlantı 21

Meali: 22

İlgili Hadîs. 22

Balığın Yuttuğu Peygamber. 22

Efendisinden Kaçan Köle Misali 23

Teşbihin Faydası 23

Âyetler Arasında Bağlantı 24

Meali: 24

Putperestlerin Allah Hakkındaki İnançları 24

Cinlerle Allah Arasında Hısımlık Bulunduğu İddiası 24

Âyetler Arasında Bağlantı 25

Meali: 25

İlgili Hadîsler. 25

Her Meleğin Belli Bir Yeri Vardır. 26

Erkek Ve Kadınların Safları 26

Zafsr Hakk1nd1r. 26

Azabı Acele İsteyenler. 27

İnkarcıların Saldırı Ve Şarlatanlıklarına Bir Süre Sabretmek. 27

Zaferi Kutlamanın Yolu Ve Anlamı 27

Teşbihin Taşıdığı Tenzih Ve   Ta'zîm.. 27


SÂFFÂT    SÛRESİ

 

Sûreye, sâf sâf dizilip duranlara and içilerek başlandığı için «saffât» ismi verilmiştir.

Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. Bunun aksini söyleyen olmamıştır.

 Âyet sayısı :    182 veya 181

Kelime »     :    860                                                                                      

Harf     »     : 3826    [1]   

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:                                    

 

1—  Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler sıralanıyor.

2—  Göklerin ve yerin yaratılmasındaki plâna dikkatler çekiliyor.

3—  İnkâra! sapıkların âhiret âlemine inanmamasına değinilerek, bu yüzden kendilerine verilecek uhrevî cezadan haber veriliyor.

4—  Cennet ve ondaki güzel nimetler anlatılıyor.

5—  Peygamberlerin kıssalarına yer verilerek öğüt ve ibret alınacak safhaları naklediliyor.

6—  Melekleri Allah'ın kızları sananlar veya öyle iddia edenler redde­diliyor.

7—  Meleklerin aldıkları emir gereği, sâf sâf olup tesbîhte bulunduk­ları haber verilerek Cenâb-ı Hakk'ı anmanın füyuzatına işarette bulunulu­yor.

8—  Peygamberlerden her biri lâyık olduğu şekilde övülerek, yönlen­dirici misaller veriliyor.

9—  Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlere selâmla iltifatta bulunduğu açık­lanarak, onları salât-ü selâm ile anmamıza işarette bulunuluyor.

10—  En güzel övgünün, âlemlerin Rabbı Allah'a mahsus olduğu be-.lirtilerek sûre noktalanıyor.[2]

 

Meali:  

 

1—  And olsun sâf sâf dizilenlere.

2—  Sürükleyip götürenlere, vazgeçirip alıkoyanlara.

3—  Kitap okuyanlara.

4—  Muhakkak sizin ilâhınız bir'dir.

5— Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbı'dır; doğuların da Rabbı'dır.

6—  Şüphesiz ki biz dünya semâsını (veya en yakın semâyı) yıldız­larla süsledik.

7—  Ve orayı itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk.

8—    Mele-i A'iâ'ya kulak verip dinleyemezler ve her yandan atılıp iti­lerek kovulurlar.

9—  Onlar için devamlı azap vardır.

10— Ancak bir söz dinleyip kapan olursa, peşine çok parlak bir şihâb (meteor taşı, kıvılcım) takılır.

 

İlgili Hadîsler

 

Câbir b. Semûre (R.A.), Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in şöyle buyurdu­ğunu haber vermiştir: «Melekler Rablarının huzurunda sâf sâf durdukları gibi, sizler de sâf sâf olmaz mısınız?»

Bunun üzerine ashab-ı kiram sordu:

—  Melekler Rablarının huzurunda nasıl sâf bağlıyorlar? Resûlüllah (A.S.) bu soruya şu cevabı verdi:

—  Ön safları açık bırakmayıp tamamlıyorlar ve böylece sâf arasında boşluk kalmayacak şekilde yanyana duruyorlar. [3]

«İnsanlardan üç şey ile üstün tutulduk: Saflarımız meleklerin safları gibi kılındı. Yeryüzünün her yanı bize mescid sayıldı. Su bulamadığımız za­man yeryüzünün (temiz) toprağı bize temizleyici kılındı.» [4]

 

Bir Tek İlâh Vardır

 

«Muhakkak sizin ilâhınız bîr dir.»

Kur'ân'da câri olan ilâhî metotlardan biri de, çok önemli bir şey an­latılırken, ya da önemli bir olaydan haber verilirken, bazı şeylere and edi­lerek başlanır. Nitekim konumuzu oluşturan âyetlerde Allah'ın birliği belir­tilirken üc şeye yemin edilmektedir:

1—  Sâf sâf olup Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh eden meleklere ve bu safları düzenleyenlere,

2—  Bulutlan belli kanun ve sebeplere göre sevkeden meleklere ve insanları kötülüklerden, günahlardan men' eden Kur'ân hükümlerine,

3— Allah'ı anıp ve bunu tekrarlayarak devam eden meleklere; aynı zamanda Kur'ân'ı düzenli ve düzgün okuyanlara..

Birinci yemin, iş ve ibâdette düzenli olmayı; özellikle de namazda sâf bağlayıp durmayı ilham etmektedir.

İkinci yemin, bulut ve yağmur gibi tabiat olaylarını sevk ve idare eden görevli meleklerin bulunduğuna; her olayın ve konunun üzerinde birçok görevli meleklerin hizmet vermekte olduklarına dikkatleri çekmektedir.

Üçüncü yemin, düzenli şekilde Cenâb-ı Hakk'ı anmanın, düzenli ve düzgün Kur'ân okumanın büyük yararları bulunduğunu telkîn etmektedir.[5]

 

Göklerin, Yerin Ve Doğuların Rabbı                                     

 

«Göklerin, yerin ve ikisi ara­sındaki şeylerin Rabbıdır; doğuların da Rabbıdtr.»

Kur'ân-ı Kerîm'de kâinatın tamamı söz konusu edilen yerlerde, üze­rinde yaşadığımız gezegen (yerküre) itibariyle «gökler ve yer» tabiri kul­lanılır. Burada göklerden maksat dünyadan başka diğer bütün gezegen ve sistemler, onlara bağlı bulunan yıldızlardır. O bakımdan konumuzu oluştu­ran âyette «göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbı» denilmiştir. Bazan da sadece «göklerin ve yerin Rabbı» şeklinde bir anlatıma yer veril­diğini görmekteyiz ki bu da aynı şeyi ifâde etmektedir.

«Doğuların Rabbı» terkibine gelince : Dünya batıdan doğuya doğru belli bir hızla hareket halindedir. Kutuplardan geçmek üzere ekvatora dik olarak çizildiği düşünülen çembere «meridyen» diyoruz. Ekvator ise, bir dairenin çevresi 360 derece olduğu için 360 parçaya bölünmüştür. Her me­ridyen arası dört dakikadır. Böylece dünya kendi ekseni etrafında doğuya doğru dönerken her meridyen bir doğu sayılır. Zira her meridyen kendisin­den bir sonraki meridyen itibariyle dört dakika önce güneşi görmüş oluyor. Böylece «Cenâb-ı Hak» doğuların Rabbıdır, denilerek dikkatimiz yerküre­ye ve onun iki ayrı hareketine çekilmiştir.

Bu konuda «Rab» sıfatının kullanılmasına gelince: Yerküreyi, kâinat planındaki yerine ve belirlenmiş kanunlara bağlı kılarak ona düzenli ve yararlı hareket sağladığına ve bu düzenlemeyi sapasağlam kılıp birtakım sapmalardan koruduğuna işarettir.

Ayrıca dünyanın 23 dereee meyilli olması sebebiyle, güneşin her gün doğu cihetinde farklı bir yerden doğduğu için de «Rabbü'l-meşârik» şek­linde bir anlatıma yer verildiği düşünülebilir.[6]

 

Dünya Semasının Yıldızlarla Süslenmesi

 

«Şüphesiz ki biz dünya semasını (veya en yakın semayı) yıldızlarla süsledik.»

Kur'ân'in bu anlatım şekli hasr, yani belli sınır içine alıp yalnız be­lirlenen şey hakkında kullanmayı ifade etmemektedir. Bu kuraldan hare­ketle, yalnız dünya semasının yıldızlarla süslenmediğini, diğer semalarda da yıldızların bulunduğunu söyleyebiliriz.

Ancak yıldızlar âlemi bir sema veya en yakın sema kabul edilirse, on­ların ötesinde altı sema daha vardır ki, onlarda yer alan sistem ve yıldız­ların durumu çok daha farklıdır, yani daha büyük sistemler ve yıldızlar söz konusudur. Zira Kur'ân'da «Kürsî»den söz edilirken, «Gökleri ve yeri ku­şatıp kaplamıştır» buyurulmakta ve Hadîs-i Şeriflerde ise, Arş'ın en büyük sistem ve yıldız olduğu belirtilmektedir; o kadar ki Arş'a ve Kürsî'ye nis-betle gökle yer, büyük bir çöle atılmış küçük bir halka gibidir, şeklinde bir anlatıma yer verilmektedir. [7]

Bir başka yorumla, görülebilen yıldızlar ve sistemler, yakın sema ve­ya dünya seması sayılabilir. Onun ötesinde büyüklüğünü tasavvur bile edemiyeceğimiz altı sema daha bulunmaktadır.

Yakın semanın yıldızlarla süslenmesi, bize şu inceliği de öğretmek­tedir: Süsleme mutlaka belirlenmiş bir plân ve programa, belli hesaplara göre olur. O halde yakın semamızda görülebilen yıldız ve sistemler o ka­dar düzenli, hesaplı ve plânlı konulup ayarlanmıştır ki, düzensizlik, karı­şıklık hiçbir zaman söz konusu değildir. Her yıldız ve sistem kendine ayrı­lan sınırlar ve yörüngeler içinde hareketini belirlenmiş hızla sürdürmekte, biri diğerinin sınırına geçmemekte ve düzeni bozmamaktadır.

Nitekim ilgili âyet ve Fussilet Sûresi 12. âyetle şöyle açıklanmakta ve araştırıcılara temel bilgiler verilmektedir: «Ve sonra onları iki gün (iki de-virjde yedi gök şeklinde yerine getirip oluşturdu ve her göğe işini vahyet-ti (yaratıldığı gayeyi, bağlı bulunduğu kanunu bildirdi). Dünyayı (veya en yakın semayı) kandillerle süsledik ve onu (düzensizlikten) koruduk, BU, O çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilenin takdiridir.»[8]

 

İtaatten Çikmiş Her Azgın Şeytandan Korumak

 

(Ve orayı itaötten Ç'klTı|Ş ner az9'n şeytan­dan koruduk..»

Dünya'dan başka göklere ve mevcut sistemlere, onların ötesindeki yü­ce âlemlere «Mele-i A'lâ» denir. Bu, daha çok ilâhî buyrukları ve olup bi­tenleri yazan ve Cenâb-ı Hakk'ın emirlerini alıp birbirlerine ulaştırıp teblîğ eden meleklerin bulunduğu yüce âlemler hakkında kullanılır.

Sözü edilen yüce âlemler ve oralarda tecelli eden ilâhî buyruklar, itaat­ten çıkmış azgın şeytan ve cinden korunmuştur. Buna rağmen o buyruk­lardan birine kulak verip kapmak isteyen azgın şeytan ve cinne derhal bir şihab (meteortaşı) atılır da ona engel olunur. Çünkü şeytanlar duydukları­na bire dokuz katıp öylece kâhinlere ulaştırırlar.

Bu olay Hicr Sûresinde 17, Fussilet Sûresi 12, Enbiyâ Sûresi 32 ve Mülk Sûresi 5. âyetlerle beş ayrı yerde az farklı anlatımlarla açıklanmaktadır.[9]

 

Şeytanlar Ateşten Yaratılmıştır

 

Cinler ve şeytanların ateşten yaratıldığı bilinmektedir. Kur'ân-i Ke-rîm'de «dumansız yalın bir ateşten», «renkli ve zehirli ateşten» yaratıldığı belirtilerek bu konuda kısa bilgiler verilmektedir. Biz ister bu yalın ateşi «ışın» olarak, ister «renkli zehirli alev» olarak yorumlayalım, netice olarak şunu söyleyebiliriz: Ateşten yaratılan bu iki tür ruhanî ışık hızını aşan bir sür'ate sahiptirler. Bir anda üst tabakalara, yani göğe, Mele-i A'lâ'ya doğru yükselme imkânları vardır. Ancak Cenâb-ı Hak, koyduğu sünnet ve hazır­ladığı kusursuz plân gereği, onların yüce âleme çıkıp gök haberlerini al­malarına birtakım engeller koymuş; delip geçici şihabları onlara yönelte­rek öldürücü ve kavurucu atışlarla sınırı aşanları geri çevirmeyi değişme­yen sistem olarak koymuştur.

Böylece Kur'ân-ı Kerîm akan yıldızları, meteortaşları ve uçan daire sa­nılan ışıkları bize tanıtmakta ve araştırıcılara ipucu vererek hareket nok­talarını belirlemektedir.

Bütün bu açıklama ve ana fikirlerden anlıyoruz ki, yedi gök, Arş ve Kürsî çok mükemmel bir plâna göre düzenlenmiş ve her biri için değişme­yen, bozulmayan sınırlar konulmuştur. Gelişigüzel, karmaşık bir durum söz konusu değildir ve olamaz da..

Düşen bir meteortaşı rastgeie bir olay değildir. Akan yıldız bir tesa­düfe bağlanamaz. Bunların hepsi kusursuz işleyen sistem içinde birtakım amaçlara yönelik meydana gelen olaylardır.

Tekrar edelim ki, varlık âleminde anlamsız bir olay meydana gelmiye-ceği gibi, hikmetsiz, faydasız ve gereksiz bir olay da hiç bir zaman söz ko­nusu değildir. Kâinat değişmeyen mükemmel bir plâna bağlı olup şaşma­yan kanunlarla idare edilmektedir. Bir yıldızın kayması, bir şihabın kendini göstermesi, bir meteartaşının düşmesi mutlaka bir amaca yöneliktir. Bu­nun aksini düşünmek veya iddia etmek, kâinatı bütünüyle kör tesadüflere bırakmak demektir ki, kâinatta yer alan her sistem ve meydana gelen her olay bunu kesinlikle reddetmekte, tesadüfün yeri olmadığını göstermekte­dir. Zira plânsız, programsız, hesapsız ve kitapsız hiç bir düzenleme olma­dığı bilimsel açıdan da tesbit edilmiş durumdadır. Tefsirimizin birçok ye­rinde bununla ilgili bilimsel tesbitlere yer verilmiştir.

Böylece hadîslerin de ışığı altında konuyu incelediğimizde, şeytan ve cinlerin daha çok Resûlüllah (A.S.) Efendimizin risalet göreviyle taltif edildi­ği tarihten bu yana yüce âleme çıkmaları yasaklanmış ve gök haberleriyle onlar arasına birtakım engeller konulmuştur. Öyle ki, daha önceleri konu­lan sınıra yaklaşıp birtakım haberleri kapma imkânları oluyordu. Son pey­gamber ilim ve irfanla bütün insanlara gönderilince, sözü edilen sınırlar daha çok koruma altına alınmış ve görevli melekler, çıkmak isteyen çin ve şeytanları bir bakıma ilâhî roket olan şihablarla geri çevirmeye başlamış­lar ve bunu aralıksız olarak sürdürmekteler.[10]

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, gökleri ve yeri yaratıp düzende tutan ve kâinat plânında yer alan her şeyi bir amaca yönelten Cenab-u Rabbi'l-Âlemîn'in mutlak tasarruf sahibi olduğu açıklandı. Göklerin, sistemlerin ve yıldızların kendilerine has sınırları, yörüngeleri ve hareketleri bulunduğuna dikkatler çekilerek meydana gelen olayların hikmeti üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın yüksek ve sınırsız kudretiyle hiçbir şeyi yaratmasının zor olmadığı konu ediliyor ve bu arada in­sanın o kudret karşısındaki durumuna değinilerek yapışkan bir çamurdan yaratıldığı açıklanıyor; ilâhi kudretin çamuru insan yapacak tasarrufa sa­hip bulunduğu belirtiliyor. Sonra da bu kudretin izlerini, eserlerini görme-Yen inkarcı nankörlerin âhiret alemindeki durumları tasvîr edilerek aydın­latıcı ve yönlendirici bilgiler veriliyor.[11]

 

Meali:

 

11—  Onlara bir sor: Kendilerini yaratmak mı daha zordur yoksa bi­zim yarattıklarımız (gökler, sistemler ve düzenler) mi?... Şüphesiz biz on­ları yapışkan bir çamurdan yarattık.

12—  Ne var ki sen onlara (onların inkâr ve inatlarına) şaşıyorsun; on­lar ise (senin)le eğleniyorlar.

13—  Kendilerine öğüt verilince öğüt almazlar.

14—  Bir açık belge (delil veya mu'cize) görseler, onunla alay ederler.

15—  Ve derler ki: «Bu açık bir sihirden başkası değildir,

16—  Biz öldüğümüz, toprak ve kemik (yığını) haline geldiğimiz zaman mı, biz (tekrar) dirilip kabirlerimizden kaldırılacağız?!

17—  Ya önoeki dede ve babalarımız da mı?..»

18—  De ki: «evet, hem de aşağılanıp rüsvay olduğunuz halde...»

19—  Bir tek haykırış yetecek; hemen (dirilip kalktıklarını) görürler.

20—  «Vay bize! Bu hesap ve ceza günüdür» derler,

21—  Evet, bu yalanladığınız  (haklıyı haksızdan,  zâlimi mazlumdan, mü'mini kâfirden ve münafıktan) ayırt etme günüdür.

22-23— Toplayıp sürün mahşer yerine o zulmedenleri, eşlerini, yan­daşlarını ve Allah'tan başka taptıklarını; hepsini Cehennemin yoluna ko­yun.

24—  Ve onları (belli bir noktada durdurup alıkoyun), çünkü onlar mut­laka sorguya çekileceklerdir.

25—  Ve onlara: «Size ne oldu da birbirinize yardım edemiyorsunuz?»

26—  Hayır, onlar bugün (ister istemez) teslimiyet içindedirler.

 

İlgili Hadîs

 

«Kıyamet gününde kul dört şeyden sorulmadıkça yerinden ayrılamaz:

1—  Ömrünü nelerle yıprattığından,

2—  İlmiyle nasıl amel ettiğinden,

3—  Malını nereden kazanıp nerelere harcadığından,

4—  Bedenîni ne gibi konularda eskitip tükettiğinden.» [12]

Diğer bir rivayette, «gençliğini nerede, ne gibi konularda eskittiğinden sorulacak» buyurulmuştur.[13]

 

İnsan, Yapışkan Çamurdan Yaratılmıştır

 

«Onlara bir sor: Kendi­lerini yaratmak mı daha zordur, yoksa bizim yarattıklarımız (gökler, sistem­ler ve düzenler) mi? Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.»

Muhakkak ki, şunu veya bunu yaratmak konusunda Allah için zorluk, güçlük hiçbir zaman söz konusu değildir ve olamaz da.. İnsanın hılkatın-dan ve vücut mekanizmasından daha karmaşık, daha yetenekli, daha güç­lü ve büyük sür'ate sahip yaratıklar vardır. Nurdan yaratılan melekler, ışık hızını çok gerilerde bırakan ve rakamlarla ifade edilmesi belki mümkün olmayan bir hıza sahiptirler. Arş, Kürsî gibi büyük âlemler ve taşıdıkları özellikler insanın yaratılışı karşısında, bize nisbetle çok daha zor ve akıl almaz ölçü ve anlamdadır. İnsan ise, yapışkan, kokuşmuş bir balçıktan ya­ratılmıştır. Kâinatın büyüklüğü ve taşıdığı sistemlerin azameti karşısında cirmi itibariyle insan vücudu çok basit kalır. Ruhu, beyni ve kalbi itibarîyle çok büyüktür.

Böylece Cenâb-ı Hak, inkarcı nankörleri uyararak, dikkatlerini kâina­tın büyüklüğüne, içindeki sistemlerin çokluğuna ve kurulan düzenin akıl almaz mükemmelliğine çekiyor. Böylesine üstün ve sınırsız kudret ve ilme sahip olan Allah'ın insanı öldürdükten sonra yeniden diriltmeye kudreti yetmez mi? Yapışkan çamurdan yarattığı insanı, çürütüp toprak haline getirdikten sonra neden tekrar yaratamazmış?[14]

 

Yapışkan Çamurdan Yaratılan İnsan                    

 

İlk insanın balçıktan yaratıldığı kesindir. Evrim Teorisi'ne gelince, bu­nun kahramanı Charles DARVVİN (1809-1882), 3 Nisan 1860'da Asa GRAY'e yazdığı mektubunda, «canlıların sahip olduğu gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu» demiştir.

Darvvin, Türlerin Menşei adlı kitabında ise, şu itiraflarda bulunmuş­tur: «Mesafelerde odağı ayarlayan farklı ışık miktarlarını kabul eden, kü-revî ve renklerle ilgili sapmaları taklit edilmez hünerlere sahip olan gözün tabii seleksiyonla oluşabileceğini düşünmek, açıkça itiraf edeyim ki, son derece saçma bir şeydir.» [15]

Ancak bu konu Kur'ân'ın beş yerinde farklı anlatımla açıklanırken, se­ti)

kiz yerinde ise, çamur mânasına gelen «tiyn» kavramı kullanılmıştır. Ko­numuzu oluşturan âyette, «tiyn-i lâzib» denilirken, Mü'minûn Sûresi'nde «sülâletin min tiyn» denilmektedir. Birinci tabir «yapışkan çamur», ikinci tabir «süzülmüş çamur» demektir. Geriye kalan altı yerde sadece «tiyn» sözü kullanılmıştır. [16]Hicr Sûresi'nde insanın pişmedik kuru, çürümüş ve kokuşmuş balçıktan; Rahman Sûresinde ise, testi misali ses veren kuru pişmedik çamurdan yaratıldığı açıklanır. İlgili bütün âyetleri biraraya ge­tirdiğimizde, ilk insanın ne tür bir çamurdan yaratıldığı rahatlıkla anlaşı­lır. [17]

Sonra da bu farklı anlatımlardan anlıyoruz ki, ilk insan Adem (A.S.)ın çamuru hazırlanırken birtakım safhalardan geçirilmiş, tedriei bir tekâmüle tabi tutulmuş ve böylece her safha ve kademede insan türünün özelliği ko­runmuştur.[18]

 

Putperestlerin Âhirete İnanmaması

 

((Ne var ki sen onlara (onların inkâr ve inatlarına) şaşıyorsun; onlar ise (seninle) eğleniyorlar. Kendilerine öğüt verilince öğüt almazlar.»

Mekkeli putperestler bâtıl ile öylesine kaynaşmışlardı ki, hakkı görüp anlayacak ne gözleri, ne de gönülleri kalmıştı. Günümüzün materyalistleri de öyle.. Araştırmadan reddetmek, okuyup incelemeden inkâr etmek, an­lamadan karşı çıkmak bu nankörlerin âdeti, aynı zamanda hakka karşı ce­haletlerinin bir başka belgesidir. Din'le, dindarla aiay etmekten zevk alır­lar; peygamber öğüdüne nefret duyarlar; ilâhî kudrete delâlet eden âyet ve belgeleri kendi anlayışlarına göre yorumlayıp lâf ebeliği yaparlar.

İkinci hayata gözlerini açınca, büyük bir şaşkınlık içinde hiç de inan­madıkları âhiret gününe kaldırıldıklarını görürler, «Vay bize! Bu hesap ve ceza günüdür» deyip derin pişmanlık duyarlar.

İlgili âyetler ve âhiret gününün bu safhaları çok duyarlı ve yönlendiri­ci bir anlatımla işleniyor ve inkarcı sapıkların mutlaka sorguya çekilecek­leri haber veriliyor.

Kur'ân bu bölümde ilâhî metodun ayrı bir ölçüsünü yansıtmakta ve akıl sahiplerine yol göstermektedir. Şöyle ki, Kur'ân önce dikkatleri ana tema­ya çekmek için sâf sâf olan, vazgeçirip alıkoyan, ilâhî zikri durmadan oku­yan meleklere yeminle başlıyor. Sonra asıl temayı işliyor. Arkasından onu isbat eder mahiyette delil ve belgeler getiriyor v© buna rağmen aklını, vic­danını kullanmayıp ön yargısıyla, şartlanmış haliyle düşünüp davrananlar için ilâhî adalet gereği hazırlanan elim neticeyi haber vererek uyarıda bu­lunuyor. Kalplere, vicdanlara neşter vururcasına âhirette meydana gelecek ibretli safhalardan bir kısmını hatırlatıyor. Öyle ki, o gün her azgın inkar­cının, her zorba zâlimin ister istemez Hakk'a teslimiyet göstereceğine par­mak basarak gelecek her şeyin çok yakın olduğuna işarette bulunuyor.[19]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın kudretinin yüceliğine delâlet eden bel­geler konu edilerek insanın menşei hakkında açık bilgi verildi. Sonra da Hakk'a karşı gelen inkâra nankörlere hazırlanan uhrevî cezaya değinilerek yönlendirici ve düşündürücü birkaç safha üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, aldatılanlarla aldatanların biraraya getirileceği ve karşılıklı suçlamaların başlayacağı konu ediliyor. Allah'ın varlığına ve bir­liğine davet edilen kâfirlerin, büyüklük taslamalar ve Hz. Muhammed'i (A.S.) cinnet getirmişlikle suçlamaları takbîh edilerek, dönüş yapmadan öldükleri takdirde mutlaka elim azabı tadacakları ve bu azabın daha çok onların amellerinin cinsinden olacağı haber veriliyor. Arkasından ıhlâs üze­re amel eden mü'minlerin uhrevî mükâfatları konu edilerek ferahlatıcı ve tatmin edici bilgiler sıralanıyor.[20]

 

Meali:

 

27—  Birbirlerine yönelip karşılıklı sormaya başlarlar:                           

28—  «Siz bize sağ taraftan (dinî açıdan) geliyordunuz» derler.

29—  (Diğerleri), «Yok, sizler aslında inanmamıştınız.

30—  Bizim sîzin üzerinizde bir sultamız olmadı, ama siz, azıp sapıtan bir millettiniz» derler.

31—  «Bu yüzden Rabbımızın hakkımızdaki sözü yerine geldi. Şüphe­siz ki artık onu tadıp duracağız.»

32—  «Evet, sizi biz azdırdık. Çünkü biz kendimiz azgınlar idik.»

33—  Doğrusu onların hepsi o gün azapta ortaktırlar.

31— Şüphesiz biz, suçlu günahkârlara böyle muamele ederiz.   

35—  Çünkü onlara: «Allah'tan başka ilâh yoktur» denildiği zaman bü­yüklük taslayıp (bunu kabul etmeyi gururlarına yediremediler).

36—  Ve derlerdi ki: «Deli bir şâir için hiç tanrılarımızı bırakır mıyız?»

37—  Hayır, (O, deli değildir). O, hak ile gelmiş ve peygamberleri tas-dîk etmiştir.

38—  Ve sizler, elbette elem verici azabı tadacaksınız.                

39—  Ve ancak sîz, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız.

40—  Ancak Allah'ın (imân temeli üzerinde gelişip) iyi niyetli, göste­rişten uzak, samimi kulları müstesna..                                           

41—  İşte bunlar için bilinen, belirlenen bir rızık vardır;

42-43— Meyveler (sunulur) ve kendileri Nîmet Cennet'inde;(veya Na-îm Cennetî'nde) ağırlanırlar.

44—  Kanepeler üstünde karşılıklı otururlar,                        

45—  Pınardan doldurulan kâseler ile etraflarında dolaşılır.

46—  Bembeyaz, içenlere lezzet verir.

47—  İçinde tiksindirici hiçbir şey yoktur ve onlar bundan sarhoş da olmazlar, kendilerinden de geçmezler,

48—  Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş iri gözlü (hurîler) bulunur.

49—  Sanki onlarfın her biri) saklı bir yumurta (gibi pürüzsüzdür).

 

Küfrün Önderleriyle Kendilerine Uyanların Tartışması

 

«Birbirlerine yönelip karşılıklı sormaya başlarlar..»

Âhiret gününde gerçekler ortaya çıkarılıp ilâhî adalet terazisi kurulur. Dünyada küfrün önderliğini yapıp hem sapıtan, hem de saptıranlarla sap­tırdıkları kimseler biraraya getirilir ve karşılıklı tartışmalı senaryo başlar: Aldatılıp saptın lanlar, kendilerini saptıranlara: «Siz haktan yana görünüp geliyordunuz» diyecekler. Saptıran mağrurlar ise, «Hayır siz zaten inanma­mıştınız, doğru yol üzerinde bulunan kimseler değildiniz» diye cevap ve­recekler. Sonra da devamla şöyle diyecekler: «Hem bizim sizin üzerinizde bir sultamız ve kahrımız da yoktu. Sizler zaten azıp sapıtan bir millettiniz. Bununla beraber bugün hepimiz hak ettiğimiz azabı tadacağız. Zira ken­dimiz yozup azdığımız gibi, sizi de azgınlığa ittik.»

Böylece o gün bu iki grup da azaba ortaktırlar, karşılıklı sürtüşme ve tartışmanın bir yarar sağlamiyacağını onlar da anlayacaklar ve ister iste­mez ilâhî adaletin hükmüne boyun eğecekler.

Kur'ân-ı Kerîm bu son derece düşündürücü dramatik safhayı haber verirken, körü körüne şu veya bu liderin veya ileri gelen kimsenin peşine takılmanın dünyada da, âhirette de cok kötü ve üzücü sonuçlar doğuraca­ğına dikkatleri çekmekte ve böylece ölmeden önce bu gibi hatalı yollar­dan dönmenin rahmet olacağını hatırlatmaktadır. Aynı zamanda önder ve lider durumunda olan kişilerin de, kitleyi sürükleyen kahramanların ve mürşitlerin de büyük bir sorumluluk taşıdığına işaretle; halkı iyiye, doğruya, güzele ve fazilete; tek kelimeyle «sırat-ı müstakim»e davet etmedikleri tak­dirde taşınması zor ağır vebal altına gireceklerini dolaylı şekilde haber ver­mektedir.[21]

 

Allah'tan Başka Hakiki İlâh Yoktur

 

 «Çünkü onlara: Allah'tan başka ilâh yoktur, denildiği zaman büyüklük taslayıp (bunu kabul etmeyi gurur­larına yedîremediler).»

Allah'ın varlığı ve birliği «Kelime-i Tevhîdsle ifade edilir. Zira bu keli­me, kâinat plânının özünü, mayasını teşkil eder ve var kılınan her şeyin, ilâhî kudretin eseri bulunduğunun damgasını oluşturur. Dünya bu kelimenin cazibesiyle döner; güneş bu kelimenin ışık ve nurunu yansıtır; canlılar bu kelimenin rengiyle boyanır ve bu kelimenin sunduğu tadı, lezzeti, şifa ve rahmeti taşır. Atom çekirdeği ve etrafındaki elektronlar bu kelimeyi te­rennüm eder. Bütün hak dinler ve peygamberler bu kelimeyi açıklar da kalp ve kafalara onun ışığını tutar. Hak ile bâtıl, doğru ile eğri bu kelimeyle bir­birinden ayrılır ve ayırt edilir. Her şey bu kelimenin feyizli havasında ama­cına yönelip hizmetini sürdürür; yüklendiği programı yerine getirir. Ancak insanların ve cinlerin çoğu kendilerini bu kelimenin cazibesinin dışına at­maya çalışırlar; ona yönelecekleri yerde sırtlarını çevirirler. Kaba kuvvetin, servet ve makamın, nefis ve şehvetin verdiği sahte gururla kendilerini yok­tan yaratıp varlık alanına getiren Yüce Kudret'e yönelmezler. Her organ­ları, hattâ her hücreleri üzerine basılan bu kelimenin damgasını görmezler.

O bakımdan «Kelime-i Tevhîd»i açıklayan Kur'ân-ı Kerîm'e eskilerin masalı, orta çağın köhne kitabı demekten çekinmezler. Hz. Muhammed'i (A.S.) de ya akli dengesi bozuk, ya da histerik sayarlar..

Oysa indirildiği günden beri durmadan cilalanan ve ilâhî kudreti yan­sıtan Kur'ân'ı Kerîm hep ilmîn, medeniyetin ve cağın önünde yürümüş; her geçen gün lafzıyla, manasıyla ilâhî olduğu daha iyi anlaşılmaya başlanmış ve her yönüyle insan kafasının eseri olmadığını isbat etmiştir.

Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz'© gelince: O'nun akli dengesi kemal mertebesinde idi; ruh ve beden sağlığı kusur kabul etmiyecek afiyet düze­yinde bulunuyordu. Tebliğ ettiği esas ve prensiplerle Allah'ın son peygam­beri olduğunu isbatladı. Mükemmel bir insan olduğunu düşmanlarına bile kabul ettirdi. Aynı zamanda kendisinden önce gelip geçen hak peygam­berleri de tasdik edip onların kadr-u kıymetini yüceltti ve onlar hakkında her türlü yanlış görüş ve tesbitleri çürütüp en doğru bilgiyi insanlığa ar­mağan etti.

O halde Hz. Muhammed'e (A.S.) deli diyebilmek için gerçekten deli ve sapık olmak gerekir. Ona histerik diyebilmek için çok cahil ve şaşkın, ya da garazkâr olmak icap eder.

İlgili âyetler bu gerçekleri çok duyarlı ve anlamlı sözlerle yansıtarak insan aklına, vicdanına ve düşüncesine ışık tutmakta, kalpleri doğruya yönlendirmektedir. Öyle ki, 15 asır önce, okur-yazar bile olmayan, bir za­tın gerçek medeniyetin ölçü ve kurallarını haber veren, ilme öncülük yapan, Çağların önünde yürüyen Kur'ân'ı yazıp ortaya koyduğu iddia edilebilir mi? Bu mümkün müdür? Böyle bir iddia insanı ve ülkeyi nereye götürür? Aynı zamanda insanlığa ne gibi faziletler ve iyilikler kazandırır? Mekkeli inkar­cı azgınların bu tür iddiaları onları nereye götürdü ve kendilerine ne gibi değerler, faziletler kazandırdı?

Hak red ve inkâr edilince geriye sadece sapıklık ve bâtıl kalır. Tarih, inkarcı azgınların, bâtılı savunan zorbaların, peygamberlere deli diyen den­gesizlerin kalıntılarıyla doludur. Dünyanın ne yanına gidilirse gidilsin, on­lardan geriye kalan birtakım belgelere rastlamak, mahzun ve mükedder bakışlarıyla boyunlarını büküp duran harabelerini görmek mümkündür.

Şüphesiz ki, hilkat kanununun gereğine uymayan, yaratıldığı amacın dışına çıkan, her organı üzerinde iz bırakan ilâhî damgayı göremiyen ve Hz. Muhammed'i (A.S.), aynı zamanda Kur'ân-ı Kerîm'i akıl, idrâk ve vic­dan; ilim ve irfan gözüyle incelemiyen maddeci sapıklara, dönüş yapma­dan öldükleri takdirde âhîrette verilecek ceza, sadece kötü niyet ve amel­lerine karşılık olacak; kimseye haksızlık edilmiyecektir. Zira kâinat her şeyiyle «Kelime-i Tevhîd» odağı etrafında varlığını, hareketini ve hizmetini kusursuz sürdürürken, kâinatta yer alan ve en şerefli varlık olan insanın buna ilgisiz ve yabancı kalması veya umursamaması büyük bir gaflet ve dalâlet değil midir? Aynı zamanda bu anlayış ve tutumu; bâtılı, ahlâksızlığı, azgınlık ve haklara tecavüzü ayakta tutmaktan başka neye yarar? İşte bü­tün bu sapma, inkâr ve inadın cezası sonu gelmeyen bir azap olacak, in­karcı nankörleri yakacaktır. Zira inkârın mânevi ateşi dünyada onların kal­bini, irfanını yaktığı gibi, âhirette de her şeylerini yakacaktır.[22]

 

Samimi Kullar

 

«Ancak Allah'ın (imân temeli üzerinde gelişip) iyi niyetli, gösterişten uzak, samimi kulları müstesna.. İş­te bunlar için bilinen, belirlenen bir rızık vardır.»

Hak ile bâtıl karşılaştırılıp her birinin ayrı ayrı tariflerine, ölçülerine, anlamlarına ve getirecekleri sonuçlarına yer verildikten; bâtılı temsil eden­lere hazırlanan elim azap açıklandıktan sonra, Allah'ın muhlis, yani sami­mî kullarına hazırlanan yüoe nimetlere dikkatler çekilmektedir. Tıpkı mih­net, sıkıntı, açlık ve sefaletten sonra huzur, güven ve nîmete kavuşmak gi­bi ferahlatıcı bir sonuçtan haber verilmektedir. Sıkıntı ve üzüntüden son­ra genişlik, refah ve neşenin nasıl bir anlam ve değer taşıdığını düşünür­sek, elîm azaptan söz edildikten sonra mü'minlere va'dedilen yüce ve ka­lıcı nîmetlerden bahsetmek de öylesine bir anlam ve değer taşımakta ve imân cevherinin paha biçilmez bir nîmet olduğu vurgulanmaktadır.

İçini küfür, tuğyan, haksızlık, gösteriş ve alayiş kirinden temizleyip ak­lıyla, vicdanıyla, bilgi ve araştırmasıyla Allah'a yönelerek kulluk görevini ve gereğini ıhlâs düzeyinde samimi anlayış, derunî zevk içinde yerine ge-tirenlere «muhlisîn» denir. İnsana bu yücö mertebeye erişmenin yolunu Peygamber ve Kitap açar; Cenâb-ı Hak da kulunun samimiyetine göre onu doğruya, hakikate eriştirir. Çünkü doğru yola kavuşturmak O'na aittir.[23]

 

Beşer Arzusuna Cevap Veren Yedi Nimet

 

Konumuzu oluşturan 42. âyetten 49. âyete kadar, Cenâb-ı Hak son­suzluk yurdu olan Cennet'te insan arzusuna mükemmel biçimde cevap ve­ren yedi üstün nimetten haber vermekte ve bütün bunlara kalıcı olarak dünyada erişmenin mümkün olmadığına işaret etmektedir.

1—  Allah tarafından yaratılıp her mü'min için belirlenmiş sonu gel­meyen nzık,

2—  Çeşitli meyvalar ve ağırlanmalar,

3—  Nimetlerin köpürdüğü cennetler,

4—  Tarifi mümkün olmayan kanepeler üzerinde karşılıklı oturmalar,

5—  Bembeyaz, içenlere lezzet veren içecekler, sarhoş etmiyen, tiksin­dirmeyen içkiler,

6—  Özenle saklanmış beyaz yumurta misali huriler,                         

7—  Ve istenilen her türlü hizmetler..

Bunlar Cenâb-ı Hakk'ın muhlis kullarına hazırlayıp va'dettiği sonsuz nîmetlerdir. Hepsi de arzuları karşılayacak, isteklere cevap verecek, gönül yatışkanliğı sağlayacak ve her yönüyle tatmin edecek özellikte yaratılmış-, tır. Allah'ın va'di haktır, zamanı gelince mutlaka gerçekleşir.[24]

 

 

Cennet Şarabı                                                                         

 

«Pınardan doldurulan kâse-ler ile etraflarında dolaşırlar. Bembeyaz, içenlere lezzet verir.»

«Şarap» kelimesi, içilebilecek her sıvıya verilen genel bir isimdir. Ço­ğulu «eşribe» gelir. Türkçemizde bu kavram daha çok üzümden elde edilen alkollü içkiye ad olmuştur. «Cennet Şarabı» Kur'ân'da üç yerde «şarab» kelimesiyle anılmış; üc yerde ise Cehennem'de mideleri rahatsız eden kaynar suya «şarabün min hamîm» denilerek buna yer verilmiş ve bir ye­rinde arının taşıdığı bal hakkında kullanılmış; bir yerde yağan yağmura.

bir yerinde de kaplıca suyuna bu ad verilmiştir. [25]

Cennet Şarabı'na gelince : İlgili 46 ve 47. âyetlerde bunun vasıfları dört madde halinde belirlenmektedir. Şöyle ki:

1—  Rengi beyazdır.

2—  Çok nefis ve lezzetlidir,

3—  Baş ağrısı yapmaz, şuuru zedelemez, hastalığa yol açmaz, {bü­tünüyle şifâ ve huzur sağlar).

4—  Sarhoş etmez, tatlı bir rehavet ve uzun süre neşe verir.

Cenâb-ı Hak bu son iki vasfı «gavl» ve «yünzefûn» sözüyle özetlemek­tedir.[26]

 

Cennet Kadınının Özelliği

 

«Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine çevirmiş iri gözlü (huriler) bulunur. Sanki onlar(ın her biri) saklı bir yumurta (gibi pürüzsüz)..»

Cennetteki eşler, ister hûrî olsun, ister dünyadaki eşler olsun, bir­takım özellikler taşırlar. İlgili âyetlerle onların daha çok üç özelliği konu edilmekte ve meraklılar için kısa bilgi verilmektedir:

a)  Tatlı bakışlarını yalnız eşlerine çevirirler, başkasına kesinlikle il­gi duymazlar.

b)  Gözleri büyükçedir ve çekicidir (ki bu onların güzelliğinin bir baş­ka ölçüsü sayılır).

c)  Deve Kuşu'nun kumlar arasında çok tatlı beyaz renkte ve oldukça pürüzsüz yumurtası gibi bir tazelik, pürüzsüzlük ve güzelliktedirler.

Nebe' Sûresi 34. âyette ise, bunların iki ayrı özelliği daha konu edil­mektedir. Şöyle ki:

a)  Göğüsleri yeni kabarmış tazeliktedirler,

b)  Hepsi yaşıttırlar.

Başka âyetlerde ise onların her türlü kir ve murdarlıktan uzak, el değ-medik şekilde temiz oldukları haber verilmekte ve böylece Cennet'te ka­dınlar için ayhali ve loğusalık gibi arazların söz konusu olmadığına işaret edilmektedir.

Bütün bu çekici ve son derece güzel nimetler, tevhîd temeli üzerinde yükselen samimi amellerin karşılığıdır.[27]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, halkı yanlış yola sürükleyip götüren liderler ve rehberler konu edildi. Âhiret gününde bunlarla aldattıkları kimselerin kar­şılıklı birbirlerini suçlayacakları haber verilerek dünyada kimlerin peşine takılrnmasj gerektiğine işarette bulunuldu, Hz. Muhammed'i (A.S.) cinnet getirmişlikie suçlayan inkarcı sapıkların nasıl katı bir tutum içinde bulun­dukları tasvîr edildi. Sonra da inananlar ve inanmayanlar için âhiret gü­nünde hazırlanan ceza ve mükâfatlar üzerinde durularak aydınlatıcı bil­giler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Cennete giren mü'minlerin, dünyada iken inkar­cılarla aralannda geçen konuşmaları hatırlayarak küfür fırtınasından kur­tulduklarına sevinecekleri haber veriliyor. İnkâr üzere ölen yakınlarının Cehennem'de azap gördüğüne bakınca, Allah'a hamd ederek huzura ka­vuşacaklarına dolaylı şekilde atıf yapılıyor.

İnkarcıların öldükten sonra dirilmeye inanmadıklarına dikkatler çeki­lerek, büyük fırsatları kaçırdıklarına işaret ediliyor ve Cehennem'de hazır­lanan çeşitli azaplardan birtakım safhalar anlatılıyor. Arkasından imân te­meli üzerinde yükselen sâlih amellerini ıhiâs mayasıyla mayalayan mü'­minlerin bu azaplardan kurtulacakları haber verilerek ilâhî adaletin şaş­mayacağına işarette bulunuluyor.[28]

 

Meali:

 

50—  Birbirlerine yönelip sordular;

51—  Onlardan bîr sözcü şöyle der: «Doğrusu bir yakınım vardı.

52—  Bana, «cidden sen de mi inananlardan, (söylenen şeyleri tasdîk edenlerden) sin?

53—  Biz mi ölüp toprak ve kemik yığını haline geldiğimizde (yeniden dirilip) hesap ve ceza göreceğiz?» diyordu.

54-55— Bir diğeri, «onun ne durumda olduğunu bilir misiniz? derken bakar da onu Cehennemin ortasında görür.»

56—  «Allah'a yemin olsun ki, neredeyse beni de mahvedecektin» der.

57—  Eğer Rabbımın (bana şuur ve anlayış veren) nimeti olmasaydı, muhakkak ben de (azaba) hazır duruma getirilenlerden olurdum.

58-59— (Onlar artık o gün) biz birinci ölümümüzden başka bir daha ölmeyeceğiz ve biz azaba da uğratılmayacağız değil mi? (derler.)

60—  Şüphesiz ki bu büyük bir kurtuluştur,

61—  (Dünya'da) çalışanlar bunun gibi bir kurtuluş için çalışsınlar!

62—  Nasıl, böyle bir nimete konmak mı daha hayırlıdır, yoksa Zak­kum ağacı mı?

63—  Şüphesiz ki biz o ağacı zâlimler için bir fitne (bir dert ve kaygı) kıldık.

64—  O bir ağaçtır ki Cehennem'in tâ dibinden çıkar.

65—  Tomurcukları (veya meyveleri) şeytanların başlarına benzer.

66—  Onlar (Cehennem'dekiler) mutlaka ondan yiyecekler de karın­larını onunla dolduracaklar.

67—  Sonra da bunun üzerine onlar için iyice kaynar bir su ile karışık bir içecek var.

68—  Sonra elbette dönecekleri yer yine Cehennem'dir.

69—  Çünkü onlar babalarını sapıklık içinde buldular.

70—  Onların izleri üzerinde koşturup durdular.

71—  Ve and olsun ki, onlardan önce gelip geçenlerin çoğu da sapıl­mıştı.

72—  And olsun ki, biz onlara uyarıcı peygamberler göndermiştik.

73—  Artık sen, o uyarılanların sonunun ne olduğuna bir bak!

74—  Ancak iyi niyetli, samimi, gösterişten uzak, kendini hakka veren Allah kulları müstesna..

 

Âhireti İnkâr Etmeyi Aydınlık Sananlar

 

«Birbirlerine yönelip sordu­lar; onlardan bir sözcü şöyle der: Doğrusu bir yakınım vardı, bana, cidden sen de mi inananlardan, (söylenen şeyleri tasdîk edenlerdenjsin?...... di­yordu.»

Kur'ân-ı Kerîm, taşıdığı ilâhî metot ve üslubuyla, dünyada iken âhi-rete, oradaki hesap ve cezaya, mükâfat ve kalıcı nîmetlere inanmayıp ay­dın bilgili geçinen kişinin, inanan arkadaşıyla bu konudaki karşılıklı konuş­maların! konu ediniyor ve âhirette inanan kişinin Cennet'e girdikten sonra yakınıyla aralarında geçen bu konuşmayı hatırlayıp onun cehennemde ne durumda olduğunu görmek istediğini tasvirle, hâlen dünyada bu düşün­cede olanları uyarıyor.

İnanan kişinin o inkarcı sapık arkadaşına uymadığı, bu sebeple bü­yük bir kurtuluşa eriştirildiği anlatılarak cennetin nasıl büyük başarı ve kurtuluş yurdu olduğu açıklanıyor. Sonra da bu kurtuluşa eren mü'mi-nin diğer insanlardan yana dilek ve temennisi naklediliyor ve «Dünyada çalışanlar bunun gibi bir kurtuluş için çalışsınlar!» buyurularak rahmet ka­pısının acık bulunduğu haber veriliyor.

Böylece Kur'ân'da ileride kesinlikle meydana gelecek olan olaylar, meydana gelmiş gibi kabul edilip uyarıcı, öğütleyici ve ibret verici tasvîr-lerle kalp ve kafalar yönlendiriliyor. Zira gelecek olan her şey yakındır; ola­cağı kesinlik kazanan bir olay, meydana gelmiş demektir.[29]

 

Zakkum Ağacı

 

<<Nası1' böyle bir nîmete konmak mı daha hayırlıdır, yoksa Zakkum ağacı mı?.»

Bu âyetle birlikte «zakkum»   sözü   Kur'ân'ın   üç  yerinde   anılmaktadır. [30]

Zakkum ağacı, daha çok bâdiyede yetişir. Yasemine benzer çiçekleri vardır; yapraklarının çok aoi olduğu söylenir.

Cehennem'de yetişen ve dalları her tarafa uzanıp yayılan fena koku­lu ve son derece acı ve tiksindirici bir ağaca bu ismin verilmesi, bizim an­lamamızı kolaylaştırmak içindir. Nitekim Cennet'te dalları her tarafa ulaşıp yayılan ve ferahlatıcı gölgesi olan Tûbâ Ağaci'ndan söz edil­mektedir. [31]

Cehennem'de ağaç yetişir mi? Kayaları çatlatıp fışkıran, denizin de­rinliklerinde renk renk, biçim biçim yeşeren bitkileri gördüğümüz için ka­bul ediyoruz ve kayada, tuzlu suda bitki yetişmez demiyoruz. Cehennem'}, ondaki ortam ve şartları bilmediğimiz için böyle bir ağacın orada yetişti­ğini inkâr etmemiz mi gerekir? Hayır, çünkü biz, ne Cehennem'deki yakıtın mahiyetini ve tesirini; ne de oraya atılanların neden kavrulup kül haline gelmediğinin sebep ve kanunlarını lâyıkıyla bilemiyoruz. Cenâb-ı Hak, Ce­hennem'deki ortam ve şortlara uygun ağaç yaratmaya elbette ki kadirdir. Ancak bu konudaki kanunları, ortam ve şartları bilmiyoruz, sadece mü'min olarak inanıyoruz.

Nitekim konumuzu oluşturan âyette, «şüphesiz biz o ağacı zâlimler için bir fitne (sınav ve ölçü) kıldık» buyuruimaktadır.

İlâhî kudretin yüceliğini, sınırsızlığını bilip imân edenler, Allah'ın bu­yurduğu, açıkladığı her şeye tereddütsüz inanırlar. Nefis ve İblîs'in uydusu olan zâlimler, kendilerine haksızlık edenler ise, hakkı bütünüyle red ve in­kâr etmek için bu gibi âyetleri saçma sayarlar. Zira onların ölçü ve değer­lendirmesi sadece gözle görülebilen, elle tutulabilen maddî nesnelerdir. Öyle ki, Kur'ân'm Zakkum Ağacı'ndan söz ettiğini duyan İslâm'ın baş düş­manı Ebû Cehl, «Zakkum, hurma ve üzerindeki kaymağıdır» diyerek Kur'­ân'm gerçeği yansıtmadığını iddia etmiştir.

Cehennem Ağacı'nın vasıfları ve özellikleri:

a)  Daha çok çölde ve Hicaz bölgesindeki Tihame'de yetişir.

b)  Rahatsız edecek kadar acıdır ve fena bir koku neşreder.

c) Tomurcukları veya meyvası çirkinlikte ve şeklindeki tuhaflıkta şey­tanın başına benzetilir. Nitekim Yemen bölgesinde yetişen ve meyvasına «ruus-i şeyâtîn» denilen «Esten» adında bir bitkiye benzediği söylenir.

d)  Salgıladığı sıvı insan derisine dokununca lahriş edip cilt hastalığı meydana getirir.

e)  Cehennem'de buna benzer ağaçtan, orada azap görenler ister is­temez yerler ve bir anda karınlan şişer de müthiş rahatsızlık vermeye baş­lar. O bakımdan yenilmemesi yenilmesinden hayırlıdır.

f)  Bu ağaç Cehennem'in tâ dibinden çıkıp etrafa dal budak salar; ya­ni menşei ateştir ve Cehennem'dir.

Cehennem'de zâlim zorbalar Zakkum'dan yedikten sonra üzerine iyi­ce kaynar su ile karışık bir içecek verilir ki, bu da son derece rahatsız edi­ci bir sıvıdır.[32]

 

Atalarının İzi Üzerinde Yürüyenler

 

«Çünkü onlar babalarını sa­pıklık içinde buldular. Onların izleri üzerinde koşturup durdular.»

Her kişi kendinden, amel ve niyetinden sorumludur. Hiç kimse atala­rının dinine, âdetlerine uymak zorunda değildir. Herkesin aklı, bilgisi, idrâk ve irâdesi, doğruyu, iyiyi, faydalı olanı araştırıp bulacak yeterliktedir; elve­rir ki peygamberlerin tebligatını duymuş olsun.. O halde atalarının tutmuş olduğu yolun yanlış ve her bakımdan felâkete uzandığı haber verildiği hal­de, bunu araştırmaya lüzum görmeyen ve peygamberin verdiği haber üze­rinde aklını kullanmayanlar kendilerini hiç bir zaman mazur gösteremezler.

Nitekim 69 ve 70. âyetlerle bu hususa dikkatler çekilmekte ve insan aklına, idrâkine seslenilmektedir. Kendilerinden önce gelip geçen kavim ve milletlerin çoğu bu idraksizlik yüzünden yok edilmiştir. Onların kalıntı­ları yer yer, bölge bölge tarihin o felâketli günlerini fısıldamakta; harabe­ye dönmüş halleriyle Hakk'a isyanın maddî ve manevî alanda nasıl bir yı­kıntı ve ıstırap getirdiğini anlatmaya çalışmaktadır. Oysa onların hepsine uyarıcı peygamber gönderilmiş, gereken yardımcı bilgi ve malzeme veril­mişti. Ne yazık ki o gerçeği görememiş, anlayamamışlardı.

Cenâb-ı Hak, yaşamakta olan inkarcı zâlimleri, -rahmetinin gereği-uyararak şöyle buyurmaktadır: «Ve and olsun ki, onlardan önce gelip ge­çenlerin çoğu da sapılmıştı. And olsun ki, biz onlara uyarıcı peygamber­ler göndermiştik. Artık sen, o uyarılanların sonunun ne olduğuna bir bak!»[33]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, dünyada mü'minle yakınlığı olan inkarcı sapık arasında geçen konuşmanın, Cennet'te o mü'min tarafından hatırlanması konu edildi ve yönlendirici bilgiler verildi. Her şeye rağmen hakkı red ve inkâr edenlere hazırlanan kötü sonuç hatırlatıldı ve Cehennem'deki yiye­cekleri üzerinde durularak, ölmeden önce dönüş yapmak suretiyle öyle bir âkibetten kurtulmaları istenildi. Körü körüne ataların izinde yürümenin rah­met ve saadet getirmiyeceği, her hât-ü kârda peygamberin teblîğine kulak vermenin mutlak anlamda faydalı olacağı üzerinde durularak inkarcı zâ­limler bir defa daha uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Nuh Peygamber'in (A.S.) inkarcılara seslenişi ko­nu edilerek hakka sırt çeviren kavimlerin sonunun ne olduğuna dikkat çe­kiliyor ve kişinin düşünce ufkunu genişletir anlamda misâl veriliyor.[34]

 

Meali:                                                                                        

 

75—  And olsun ki, Nûh bize seslenip hâlini arzetmişti; Onun sesleni-şindeki isteğini kabul edenler ne güzeldir!

76—  Biz, onu da, aile ve dostlarını da o büyük sıkıntı ve üzüntüden kurtardık.

77—  Hem Onun soyunu (yeryüzünde) baki kalanlar kıldık.

78—  Sonra gelenler için de Onun (şerefli ismini) bıraktık.

79—  Âlemler (Dünya milletleri) içinde Nuh'a selâm olsun.

80—  Şüphesiz ki biz, iyiliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâfat­landırırız.

81—  Çünkü O, gerçekten bizim mü'min kullarımızdan idi.

82— Sonra (inkâr içinde kalan) diğerlerini (tufanda) boğduk.

 

İlgili Hadîsler

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, «Hem onun soyunu (yeryüzünde) baki ka­lanlar kıldık» âyetini açıklarken şöyle buyurdu: «Nuh'un baki kalan soyu, Sam, Hâm ve Yâfes'tir.» [35]

«Sâm, Arabın babası; Hâm, Habeş'in babası; Yâfes de Rum'un baba­sıdır.» [36]

 

Nuh (A.S.) Kıssasının Özeti

 

«And oh sun ki, Nuh bize seslenip hâlini arzetmişti; Onun seslenişindeki isteğini kabul edenler ne güzeldir! Biz, onu da, aile ve dostlarını da büyük sıkıntı ve üzüntüden kurtardık.»

İmân edenlerle inkârda ısrar edip sapıklığı tercih edenler için hazır­lanan sonuç açıklandıktan ve âhiret gününde bu iki grupla ilgili birtakım safhalara yer verildikten ve yönlendirici, uyarıcı bilgiler verildikten sonra, başta Mekkeli müşrikler olmak üzere, Hakk'a karşı baş kaldıran bütün in­karcılara Nuh (A,S.) kıssasının özeti hatırlatılıyor ve böylece olayların bel­li çizgide cereyan etmesiyle tarihin tekerrür edeceği haber verilerek, tari­hin derinliklerine dönüp gerçekleri iyi anlamaları tavsiye ediliyor.

Kur'ân-ı Kerîm Nuh (A.S.) kıssasından bir özet verirken, inkarcıları uyarmak, mü'minlere tesellide bulunup ümit vermek için yedi maddelik bir ölçü ve mesaj veriyor. Şöyle ki:

1— Uzun yıllar kavmini Hakk'a davet edip teblîğ görevini sürdüren

Nuh (A.S.), olumlu sonuç alamayınca, sünnetullahın tecelli etmesini iste­miş ve bu amaçla Cenâb-i Hakk'a yönelip hâlini arzedince, kendisine olum­lu cevap verilmiştir.

2—  Cenâb-ı Hak, kendilerini hak yoluna vakfeden Nuh ve ailesini bü­yük bir sıkıntı ve üzüntüden kurtarmıştır. Onun gibi, Mekke'de sıkıntılı gün­ler geçiren Hz, Muhammed'in (A.S.) ve arkadaşlarının da yakında kurtara­cağına işaret edilmektedir.

3—  Nuh'un soyu yeryüzünde baki kalma bahtiyarlığına eriştirilmiştir. Onun gibi, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in de ümmeti kıyamete kadar baki kalacak ve İslâm meşalesi yanmaya devam edecektir. Âyette bu inceliğe işaret vardır.

4—  Dünya milletleri arasında seçkin kul olan Nuh Peygamber'e Ce­nâb-ı Hak selâm sıfatıyla da tecelli etmiş ve onu tufandan kurtarıp selâ­mete eriştirmiştir. Âhirette de o selâmet içinde hep mutlu olacaktır. Onun gibi, Cenâb-ı 5—Hak, son peygamberi Hz. Muhammed'i de (A.S.) Mekke'de esen küfür, azgınlık ve ahlâksızlık fırtınasından mutlaka koruyup kurtara­cak, selâmet yolu açıp Onu hem dünyada, hem de âhirette mutlu ve bah­tiyar edecektir. Nitekim öyle oldu.

İyiliği, yararlı işleri kendine huy edinen ve böylece Cenâb-ı Hakk'ın ihsanına mazhar kılınan Nuh Peygamber gibi, iyiliği ve yararlı iş­leri kendine iş ve sanat edinen kulları da Cenâb-ı Hakk'ın mükâfatlandı­racağı va'dedilmektedir.

6—  Nuh (A.S.) gerçek anlamda Allah'ın mü'min kullarından idi. O ba­kımdan hayatını Allah'ın yolunu gösterip tanıtmaya vakfetmiş bulunuyor­du. Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.) ile arkadaşları da hayatlarını ay­nı gayenin gerçekleşmesi uğruna vakfettiler ve kalıcı mîras bırakarak in­sanlara en güzel misâl oldular.

7—  Nuh (A.S.)ın ismi şan ve şerefle Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'ân'da anıldığı gibi, Hz. Muhammed'in de (A.S.) ismi şan ve şerefle anılmaktadır ve kıyamete kadar da anılacaktır. O halde gerek Mekkeli müşriklerin, ge­rekse her çağda ortaya çıkan maddeci inkarcıların Onu tanımamaları bir şey ifade etmemektedir; güneş misali O hep çevreyi aydınlatmaya devam edecektir.[37]

 

Nuh Tufanı

 

Nuh Tufanı, diğer sûrelerin tefsirinde de belirttiğimiz gibi, dünya ça­pında genel bir tufan değildir. Mevzii olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Cenâb-ı Hak, «Biz peygamber göndermedikçe azap ediciler de değiliz» [38]bu­yurmaktadır. Nuh Peygamber (A.S.), bütün insanlara değil, kendi kavmi­ne, milletine gönderilen bir resuldür. 950 yıl yaşadığı hem Kur'ân-ı Kerîm'in, hem de Tevrat'ın verdiği bilgiden anlaşılmakta, bu nedenle Onun uzun yıl­lar küfürle, zulüm ve ahlâksızlıkla mücadele ettiği kesinlik kazanmakta­dır. [39]

Nuh (A.S.)ın baki kalan soyu hakkında, yukarıda naklettiğimiz iki ha­dîs bize ışık tutmaktadır. Geriye kalan üç oğlunun, tufanın meydana gel­diği bölgelerde uzun yıllar yaşayıp nesillerinin çoğalmasıyla şehirler, kasa­balar ve ülkeler meydana gelmiştir. Bu arada Nuh Peygamber'e imân eden az kimsenin soyunun devam edip etmediği hakkında tam bir açıklama yok­sa da; sözü edilen bölgesel çoğalma ve gelişmede onların tesirli olduğu söylenebilir.[40]

 

Hayır İle Anılmak

 

Tevhîd Dini'nin asırlarca teblîğe çalışılıp kendileriyle çetin mücadele edilen ve sonunda bütün uyarılara rağmen inkârda ısrar edip her türlü rah­met, fazîlet ve kalıcı saadeti kabul etmeyen Nuh (A.S.)ın kavmi, azgınlık ve zulümlerini artırınca, kendilerini yok edilme çizgisine getirmiş oldular. Böy­lece ilâhî lanet ve gazaba çarpılıp belirsiz hale geldiler, Nuh (A.S.) ise unu­tulmaz hatıralar, güzel anılar, ibret ve öğüt alınacak belgeler bıraktı ve böy­lece hayır, selâmet ve rahmet ile anılmaya lâyık görülerek ilâhî iltifata mazhar oldu. 78. âyetle bu inceliğe dikkatler çekilerek iyi bir isim bırak­manın büyük bir bahtiyarlık olacağına işaret ediliyor.

Allah yolunda çalışıp şerefli hizmetler veren bahtiyarlardır ki, ilâhî se­lâmın ebedî selâmet va'deden tecellisine kavuşmuşlardır. Öylelerine hem dünyada, hem de âhirette Cenâb-ı Hakk'ın selâmı söz konusudur.[41]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de sıkıntılı günler geçiren Resûlüllah (A.S.) Efendimizi teselli edip kurtuluşun yakın olduğunu haber vermek için Nuh (A.S.) kıssasından bir özet verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yine Resûlüllah'ı (A.S.) teselli etmek, mü'minlere ümit ve güven vermek; inkarcıları uyarmak için İbrahim (A.S.)ın puteprestlerle olan mücadelesi konu ediliyor ve Hakk'a teslimiyette oğlunu kurban edecek kadar ileri bir çizgide bulunduğu belirtilerek iki oğluyla birlikte ka­lıcı bir isim bıraktıkları üzerinde duruluyor ve örnek alınacak pasajlar ve­riliyor.[42]

 

Meali:

 

83—  Şüphesiz ki Nuh'un açmış olduğu yolda yürüyenlerden biri de İbrahim'di.

84—  Hani O, Rabbına arınmış, esenliğe ermiş bir gönül ile geldi.

85—  Hani babasına ve kendi milletine, «nelere tapıyorsunuz?» dedi.

86—  «Allah'ı bırakıp birtakım sahte ilâhları mı arzuluyorsunuz?

87—  O takdirde âlemlerin Rabbını ne sanıyorsunuz?»

88-89— Sonra yıldızlara manalı bir bakış baktı ve (putlardan nefret ettiğini imâ ederek) «doğrusu ben hastayım» dedi.

90—  Bunun üzerine milleti, ona arkalarını dönüp ayrıldılar.

91—  Sonra  İbrahim gizlice onların tanrılarına yönelip  yaklaştı  ve, «yemek yemez misiniz?

92—  Neden konuşmuyorsunuz?» dedi.

93—  Sonra üzerlerine yürüdü ve sağ eliyle vurup (kırdı).

94—  Az sonra milleti birbirine girerek İbrahim'e doğru geldiler.

95—  İbrahim onlara: «Yontup şekillendirdiğiniz şeylere mi tapıyoruz-nuz?

96—  Sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır» dedi.

97—  Onlar, «bunun için bir bina yapın da (içinde odun yakın ve) ken­disini o Cehennem gibi ateşe atın» dediler.

98—  Böylece Ona bir tuzak kurmayı plânladılar. Biz de onları alaşa­ğı edip daha da alçalttık.

99—  Ve İbrahim, «şüphesiz ben Rabbıma gidiyorum, O bana doğru yolu gösterir» dedi.

100—  «Ey Rabbım! Bana iyi-yararlı kişilerden olacak (bir evlât!) bağış­la» diye duâ etti,

101—  Biz de O'nu çok sabırlı, zarif ve yumuşak huylu bir oğlan ile müj­deledik.

102—  Çocuk Onun yanında yürüyüp konuşabilme çağına gelince, İb­rahim ona şöyle dedi: «Oğulcağizım! Doğrusu ben rüyamda seni boğazla­dığımı görüyorum. Bir bak, bu hususta görüşün ne?» O da: «Babacığım! Sen emredildiğini yap. Beni -inşaallah- sabredenlerden bulacaksın» dedi.

103—  Bunun üzerine her ikisi de (hakkın buyruğuna) teslimiyet gös­terdiler ve O, oğlunu alnı üzeri yere yatırdı.

104-105— Biz de Ona şöyle seslendik: «Ey İbrahim! Rüyayı cidden gerçekleştirdin. Şüphesiz biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız.»

106—  Şüphesiz bu, açık bir imtihan idi.

107—  Ve onun yerine fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.   '

108—  Sonrakiler arasında onu (onun şerefli ismini) bıraktık.

109—  Selâm İbrahim'e olsun!

110—  Biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâ­fatlandırırız.

111—  Şüphesiz o, bizim mü'min kullarımızdandır.

112—  Ve biz ona İshâk'ı da iyi-yararlı kişilerden sayılan bir peygam­ber olarak müjdeledik.

113— Onu da, İshâk'ı da mübarek kıldık (üzerlerine feyiz, bereket ve rahmet indirdik). İkisinin soyundan iyiler de vardır; kendine açıkça zul­meden de vardır.

 

İlgili Hadîs

 

«İbrahim (A.S.) (zahiren yalan sayılacak) üç yalanın dışında yalan söy­lememiştir. Onlardan ikisini Allah'ın zâtı (O'nun varlığı ve birliği) için; bi­rini de namusunu korumak için söylemiştir.

1—  Ben hastayım,

2—  Onların (putların) büyüğü bu işi yaptı,

3—  Eşi için, «o benim kız kardeşimdir» dedi.» [43]

Açıklama :

İbrahim Peygamber (A.S.) putları kırıp parçalamak için putperestlerin şenlik gününü bekledi. O gün herkes şehir dışına çıkıp eğlenirken o, put­ları rahatlıkla kırabileceğini düşünmüş ve ona göre plânını hazırlamıştı. Şenlik günü gelince, kavmi ona, şehir dışına çıkıp şenliğe katılmasını öne­rince, «ben hastayım, gelemiyeceğim» demişti.

Eline aldığı baltayla putları bir bir kırıp parçalamış, ancak en büyü­ğüne dokunmayıp baltayı onun boynuna asmıştı. Kavmi şenlikten dönün­ce putlarının parçalandığını görmüş ve İbrahim Peygamber'e (A.S.) bu çir­kin fiili kimin işlediğini sormuşlardı. O da, boynunda balta asılı duran büyük putu göstererek, «işte şu büyükleri bu fiili işlemiştir» diye cevap vermişti.

EşiSarre ile küfür diyarına uğradığında o yerin kralı, İbrahim (A.S.)dan, yanındaki kadının kim olduğunu sormuş, o da, «kız kardeşimdir» diyerek namusunu korumayı düşünmüştü.

Böylece bu sözlerin gerçek anlamda yalan olmadığını anlıyoruz; şöy­le ki:

a) Şenlik yerine gitmeyip «ben hastayım» diyerek, o gibi gayr-i meş­ru eğlencelerden ruhunun rahatsızlık duyduğunu, değişik bir anlatımla söylemeyi tercih etmiştir. Zira bir milletin karşısına birden dikilip onların âdet ve geleneklerini hemen kaldırmak mümkün olmadığı gibi, birtakım tehlikeler de söz konusudur.

b)  Putları kırma olayını büyük puta yüklemesi, putperestlerin aklını harekete geçirmeye ve düşünce ufuklarını genişletmeye yöneliktir. Zira kendini koruyamıyan ve yapılan işi haber veremiyen bir cismi ilâh edin­menin doğru olmayacağını, az-çok aklı eren herkesin anlaması gerekir.

c)  Eşi Sarre için «bu benim kız kardeşimdir» demesi, onun din karde­şi olduğuna işarettir. Zira bütün mü'minler kardeştirler.[44]

 

Nuh (A.S.)In Yolunda Yürüyen İbrahim (A.S.)

 

«Şüphesiz ki Nuh'un açmış olduğu yolda yürüyenlerden biri de İbrahim'di. Hani O, Rabbına arınmış, esenliğe ermiş bir gönül ile geldi..»

Nuh Peygamber (A.S.) «ulü'l-azm» sayılan resullerdendi. İbrahim Pey­gamber de (A.S.) öyle.. Aynı zamanda Nuh (A.S,)ın Tevhîd İnancı'nı yay­maya çalıştığı bölge, İbrahim (A.S.) için de hizmet alanı seçilmişti.

Peygamberliğe aday olarak doğan İbrahim (A.S.), hiçbir zaman put­lara iltifat etmemiş, bâtıla yanaşmamış; oldum olası bunlardan nefret et­miştir. Sıkıldığı, karar vermekte tereddüt ettiği zamanlarda meleklerin il­hamına mazhar olan ve peygamberliğinden önce de Allah'ın varlığına ve birliğine imânı kalbinde taşıyan kadri yüce bir resuldür. Kur'ân-i Kerîm onun bu durumunu, «Rabbına selîm bir kalp ile geldi» sözüyle açıklamak­tadır. Nitekim İbn İshak'a, «selîm kalp nedir?» diye sorulduğunda, şu ce­vabı vermiştir: «Allah'ın hak olduğunu, kıyametin mutlaka meydana gele­ceğini ve Cenâb-ı Hakk'ın kabirlerdeki ölüleri diriltip kaldıracağını bilip inanan kalptir.»[45]

 

Sahte İlâhları Reddetmek

 

«Hani babasına ve kendi milletine, «nelere tapıyorsunuz? dedi. Allah'ı bırakıp birtakım sahte ilâhları mı arzuluyorsunuz? O takdirde âlemlerin Rabbını ne sanıyorsu­nuz?» (diye ilâve etti).»

İbrahim (A.S.), selîm kalp ile gelince, kendisine peygamberlik verildi ve işe, yakınlarını Hakk'a davetle başladı. Önce babasını ve hısımlarını kar­şısına alarak, «nelere tapıyorsunuz? Allah'ı bırakıp birtakım sahte ilâhlar mı arzuluyorsunuz?» diyerek onların aklına seslendi ve sonra da,  «siz, âlemlerin Rabbını ne sanıyorsunuz?» sorusuyla, Allah'ın yegâne yaratıp terbiye eden, kademeli olarak kemale erdiren olduğunu hatırlattı.

Onun bu sözleri tepki meydana getirdi. Başta babası olmak üzere kav­mi, yakınları ona kızdılar ve arka çevirip ayrıldılar. Bu çok çetin sürecek mücadelenin ilk atılan adımıydı ki atılmış bulunuyordu. Artık geriye dön­mek söz konusu değildi.

Kur'ân, İbrahim (A.S.) kıssasının bu bölümünü anlatırken, aynı zaman­da Hz. Muhammed'in (A.S.) içinde bulunduğu sıkıcı ortama işaret etmekte ve bir bakıma Onunla arkadaşlarına moral verip teselli havası estirmekte­dir. Zira Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de aldığı emir üzerine, önce yakın hı­sımları sayılan Hâşim oğullarını Hakk'a davet etmiş ve ne yazık ki şiddetli tepkiyle karşılaşmış, hattâ Ebû Leheb'in müstehziyane sözlerine ve haka­retine hedef olmuştu. Yakınları Ona inanmayınca yabancılar nasıl inana­caktı? Şüphesiz ki bu durum çok yönlü, fakat uzun bir mücadeleyi gerek­tiriyordu. Gerek İbrahim (A.S.), gerekse Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, azim­le başlattıkları mücadeleyi sonuna kadar sürdürmüşlerdir. Bunun için ken­dilerine «ulü'l-azm» (azim sahipleri) denilmiştir.[46]

 

Bayram Yerinde Toplanma Günü

 

«Sonra yıldızlara manalı bakış baktı ve (putlardan nefret ettiğini ima ederek) «doğrusu ben hastayım» dedi.»

Bayram yerinde toplanma günü gelinoe, halk şenlik için evinden çıkıp belirlenmiş yere koşuyordu. Kavminin gönül verdiği putlarının yanında sırt üstü uzanıp sabahın erken saatlerinde yıldızlara bakan İbrahim (A.S.)dan, bayram şenliğine katılması istendi. O da putlara tapınmak, onlar adına adak adayıp kurban etmek ve Allah'ı tanımamak gibi birtakım sapıklıkla­ra tahammülü olmadığını, o yüzden ruhen, vicdanen rahatsızlık hissettiğini kasdederek, «doğrusu ben hastayım» diyerek mazeret beyân etti. Aynı za­manda yıldızlara bakıp, kavminin inancına göre, oradan bir işaret aldığını ima ederek onları inandırmaya çalışıyordu veya insanın genellikle önemli bir konuyu düşünüp karar vermeye yönelirken ister istemez bakışını bir nok­taya çevirir de öylece konuyu toparlama imkânı elde etme durumu söz ko­nusudur. İbrahim Peygamber de (A.S.) Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, kudreti­nin sınırsızlığını düşünerek, insanların çoğunun O'nu bırakıp birtakım yon­tulmuş cisimlere tapmayı tereih etmelerinin sebepleri üzerinde duruyor ve putlara takdimelerin yapılacağı şenlik gününe katılmaktan kurtulmayı plân­lıyor, sonra da kimselerin bulunmadığını fırsat bilerek putları kırmayı içinden geçiriyordu. İşte bu esnada gözlerini yıldızlara dikip durmasının ne­deni bunlar olabilir.

Onun «doğrusu ben hastayım», yani rahatsızım demesi zahiri yan gibi bir anlam taşıyorsa da, niyet ve amaç itibariyle doğru idi. Çünkü gerçekten O, olup bitenlerden kalben ve ruhen rahatsızlanıyordu. [47]

 

Putların Önünde Kesilen Kurbanlar                              

 

Şenlik günü, halk hem çılgınca eğlenir, hem de putları takdîs ederek kurbanlar kesip takdimede bulunurlardı. İbrahim (A.S.) bir hiç uğruna bun­ca hayvanın kesilmesine son derece üzülüyor ve bâtıl ilâhların gönüllerde-ki saltanatını yıkmayı düşünüyordu. Kendisini şenlik yerine davet edenler ayrılıp gidince, ortalık tenhalaştt ve putlar adına kesilen kurbanlara işa­ret ederek, onlara, «yemek yemez misiniz?», yani kesilen etler sizi bekli­yor, ne duruyorsunuz, yeseniz ya diye seslendi; sonra da «neden konuşmu­yorsunuz?» diyerek alay etti ve arkasından sağ elinde tuttuğu balta ile putlara yönelip onları bir bir parçaladıktan sonra baltayı en büyük putun boynuna astı. Maksadı, kendilerini bile korumaya güçleri olmayan bu şe­killendirilmiş taşlardan hiçbir fayda sağlanmayacağını gösterip anlatmak ve öylece putperestlerin aklını harekete geçirmekti. Nitekim kavmi şenlik yerinden döndüğünde, putlarının parçalandığını görünce, işin ciddiyet ka­zandığını anlayarak harekete geçtiler. Yaptıkları araştırma ve soruşturma neticesinde İbrahim adında bir gencin putlardan devamlı nefret ettiği anla­şılmış ve bu yüzden İbrahim Peygamber (A.S.) yakalanıp yetkili kişilerin huzuruna çıkarılmıştı.

İbrahim (A.S.) o çok tehlikeli anlarda bile «Tevhîd İnancı»nı savunmuş ve «Yontup şekillendirdiğiniz şeylere mi tapıyorsunuz? Sizi de, taptığınız şeyleri de Allah yaratmıştır» diyerek onların konuyu aklın ve mantığın süz­gecinden geçirmelerini istemiş ve atalarının yürüdüğü yanlış yolda yürü­melerinin kendilerine rahmet ve saadet va'detmediğini anlatmaya çalış­mıştı.[48]

 

Putlar Adına Ölüm Cezası

 

«Onlar, «bunun için bir bina yapın da (içinde odun yakın ve) kendisini o cehennem gibi ateşe atın» dediler.»

Kötü geleneklerin kurbanı olup akıl ve idrâkleriyle değil, nefis ve duy­gularıyla hareket edip düşünen ve öylece karar veren inkarcı azgınlar, put­perest şaşkınlar, kendilerini koruyup kurtarmaktan âciz olan putlarına sahip Cikıp yardımda bulunmak, onlar adına öc almak için İbrahim Peygcınberi (A.S.) ateşte yakmaya karar verdiler, ne kötü karar! Kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri cansız, şuursuz putlar adına, Cenâb-ı Hakk'ın yaratıp bir­çok yeteneklerle donattığı büyük bir peygamberin imhasında bir sakınca görmediler. Bunun üzerine Âlemlerin Rabbı Allah kudretini izhar etti; in-kârci sapıklara, gözü dönmüş mağrurlara büyük bir mu'cize gösterdi: Ateş İbrahim Peygamber'i (A.S.) yakmadı. Enbiyâ Sûresinin 69. âyetinde belir­tildiği gibi, ilâhî rahmet İbrahim Peygamber'i siyanet edip ateşe, «ey ateş, serin ve esenlik ol İbrahim'e» diye emretti.

Buna rağmen inkarcı mağrurlar, küfür ve azgınlıkta ısrar ettiler; «bu bir sihir ve büyüdür» diyerek mu'cizeyi ya anlayamadılar, ya da anladıkları halde gerçeği kabule yanaşmadılar.

Hz. Muhammed'in (A.S.) durumu bundan daha da üzücüydü. Saldırı, işkence, ekonomik abluka, küfür, hezeyan, alay ve iftira birbirini izliyor; mu'cizeler sihir veya büyü diye yorumlanıyordu.

İbrahim Peygamber'i (A.S.), inkârda çok ileri giden kâfirlerin zulmün­den kurtaran Allah, sünnetullah gereği, Hz. Muhammed'i (A.S.) de koruyup kurtaracaktı. Bunun için Mekke'nin ileri gelenlerine, İbrahim Peygamber'in (A.S.) kıssasının önemli bir bölümü hatırlatılarak, bâtılın başarıya erişmi-yeceğine işaret edildi. Dolayısıyla Hz. Muhammed'in (A.S.) devam ede-gelen saldırı ve hezeyanlardan kurtulmasının yaklaştığına işaretle kâfirle­rin baş aşağı geleceği günlerin sayılı olduğuna atıfta bulunuldu.[49]

 

İbrahim (A.S.)In Hicret Etmesi

 

«Ve İbrahim, «şüphesiz ben Rabbıma gi-diyorum. O bana doğru yolu gösterir» dedi..»

Son yarım yüzyıl içinde yapılan kazılarda, Nemrud'un Musul dolayla­rında hükmettiği anlaşılmıştır. Aslında «Nemrut» ismi, Babil hükümdarları­na verilen genel bir addır; Mısır krallarına «Fir'avn» denildiği gibi.. Bazı ta­rihçilerin ansiklopedik mahiyette verdikleri bilgiye göre, Nemrut M.Ö, 2000 yıllarında yaşamıştır. Babil ise, Fırat kıyılarında Bağdat'ın 93 km. güneyin­de asma bahçeleri ve kaleleriyle ün yapan büyük bir şehrin adıdır.

Urfa-Harran bölgesine gelince, İbrahim Peygamberin, eşi Sarre ve biraderzadesi Lût (A.S.) ile bir süre Harran'a yerleşip kaldığı, sonra 75 yaş­larında iken Harran'dan ayrıldığı Tevrat'ta yazılmaktadır. [50]

Böylece İbrahim Peygamber yaşadığı ülkede ölümle tehdit edilip ora­nın ileri gelenleri tarafından kabul edilmeyince, yapılacak tek şey, o ülke­yi terkedip, Tevhîd Inancı'nın yayılmasına elverişli başka bir ülkeye hicret etmekti. Zaten peygamberlerin bir kısmının veya çoğunun hayatında hic­ret olayının yer aldığını görmekteyiz.

«Ben Rabbima gidiyorum. O bana doğru yolu gösterir» sözü, aldığı hicret emrine işarettir.[51]

 

İbrahim Peygamberin (A.S.) İkinci Yerleşim Yeri

 

İbrahim Peygamber (A.S.) Babil ülkesinden hicret edince ne tarafa gitmiş ve hangi ülkeyi seçip yerleşmiştir? Gerçi bir süre sonra aldığı vahiy üzerine eşini ve oğlunu Mekke vadisine götürüp yerleştirdiği, fakat kendi­sinin Mekke'de kalmayıp geri döndüğü bilinmektedir. Tevrat'ta onun Ka-deş ile Şur arasında oturduğu yazılıdır. [52]

Kadeş, Suriye'de eski bir yerleşim yerinin adıdır; Humus'a birkaç ki­lometre uzaklıkta, Âsi ve Tannur ırmaklarının kavuştuğu yerdedir. Aynı zamanda Lübnan ile Cebel Ensarî'ye arasında Akdeniz yolunda hâkim bir noktadadır. Hititlerle Mısırlı'lar arasında (M.Ö. 1296) meydana gelen meş­hur Kadeş Savaşı, Tevrat'ta sözü edilen Kadeş'te cereyan etmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm, onun nereye yerleştiğinden ziyade kıssanın ibret ve öğüt alınacak safhalarını açıklamaktadır. Aynı zamanda İbrahim Pey-gamber'in, «O bana doğru yolu gösterir» demesi, alacağı vahye göre yer­leşim yerini belirliyeceğine işarettir. Böylece İbrahim Peygamber ister Ka-deş'e gidip yerleşmiş olsun, ister Suriye dolaylarında başka bir bölgeyi seçsin, bu, mutlaka ilâhî vahye göre gerçekleşmiştir. Böylece uygulanan ilâhî metod gereği Kur'ân, tarih ve coğrafya üzerinde durmaz, onu araştı-.ncılara bırakır.[53]

 

İbrahim (A.S.)In Allah'tan Salih Bir Oğul İstemesi    

 

(Ev Rabbım! Bana iyi yararlı kişi lerden olacak (bir evlât) bağışla» diye duâ etti. Biz de Onu çok sabırlı, zarif ve yumuşak huylu bir oğul ile müjdeledik.»

Ülkesini terkedip yabancı bir başka ülkeye gelip yerleşen İbrahim (A.S.), hem yalnızlığını gidermek, hem de Allah yolundaki hizmetini sürdür­mek ve teselli bulmak için Allah'tan sâlih bir oğul istedi. Duası kabul olun­du. Böylece Allah ona İshak veya İsmail'i verdi.

Bu iki ismi kullanmamız, konu hakkındaki farklı tesbitlerden ve yorum­lardan kaynaklanmaktadır. Nitekim Ömer, Ali, İbn Mes'ûd ve İbn Abbas'a (Allah hepsinden razı olsun); aynı zamanda Tabiînden birçok ilim adamına göre, müjdelenen oğlan İshak'tır. İbn Abbas (R.A.)dan yapılan bir diğer ri­vayette ise, İsmail'dir. Tevrat'ta ise bunun İshak olduğu belirtilmektedir. [54]

 

İbrahim (A.S.)In Oğlunu Kurban Etmeye Yönelmesi

 

cuk onun yanında yürüyüp konuşabilme çağına gelince, İbrahim ona şöyle dedi: «Oğulcağızım, doğrusu ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bir bak, bu hususta görüşün ne?!.»

Peygamberlerin rüyaları da ilâhî vahyin bölümlerinden biridir ve sadık rüyalar olarak kabul edilir. Cenâb-ı Hak, İbrahim Peygamber'in tam tesli­miyet içinde bulunduğunu belgelemek ve bu suretle onun Hakk'a bağlan­makta her türlü fedakârlığa katlanabilen örnek bir peygamber olduğunu göstermek için, çok sevdiği oğlunu kurban etmesini murad etti. O da bu emre kayıtsız, şartsız uyarak gördüğü rüyayı oğluna aynen anlatmak su­retiyle onun sâlih ve itaatkâr olup olmadığını görmek istedi. Ergenlik çağı­na girip girmediği kesin bilinmeyen oğlu da hiç tereddüt etmeden olumlu cevap verdi: «Sen emredildiğini yap. Beni -inşaallah- sabredenlerden bu­lacaksın» diyerek teslimiyetini gösterdi.

Böylece Hakk'a tam teslimiyet iki taraflı gerçekleşti.

Bir evlâdın önce Allah'a sonra da ana-babasına meşru sınırlar içinde itaati söz konusudur ki İsmail veya İshak bunun en güzel misalini teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu itaatin, insana rahmet dolu feyiz kapılarını açacağına yönelik bir hikmeti söz konusudur.[55]

 

Fidye Olarak Büyük Bir Koc Kurbanlık İçin Gönderilmiştir

 

«Biz de Ona şöyle seslendik: Ey İbrahim! Rüyayı cidden gerçekleştirdin. Şüphesiz ki biz, iyiliği, güzelliği, yararlı işleri huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız.»

Baba ile oğlunun Hakk'a tam teslimiyetleri belgelendirilip açıklık ka­zanınca, sınav başarıyla sonuçlandı. Cenâb-i Hak, İsmail'e veya İshak'a karşılık boğazlanmak üzere kadri yüce bir koç kurbanlık olarak ihsan etti ve mesele çözüm noktasına kavuştu.

Ancak sözü edilen kurbanlık koç hakkında birtakım farklı tesbit ve yorumlar ortaya çıkmıştır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm'de o koçun nereden alın­dığı veya gönderildiği belirtilmemiştir. Sözü edilen yorum ve rivayetleri özetleyip şöyle sıralayabiliriz :

1—  İbn Abbas'a (R.A.) göre, Âdem Peygamberin oğlu Hâbil'in kurban ettiği koçtur ki, Cennet'te bekletilmekte idi.

2—  Yine îbn Abbas'tan yapılan bir diğer rivayete ve Tabiînden bazı İlim adamlarına göre, Cennet'te kırk sonbahar otlayan bir koçtur.

3—  Hz. Ali'ye (R.A.) göre, büyükçe bir dağ keçisidir ki, ilâhî emir üze­rine gelerek İbrahim Peygamber'e boynunu uzatıp teslim olmuştur.

4— Tevrat'ta ise, İbrahim Peygamber, oğlu İshak'ı belirlenen yerde yere yatırıp kurban edeceği sırada Allah'tan bir ses geldi, elini İshak'a uzatmaması emrediliyordu. Yanındaki çalılıkta bir koçun hazır beklediğini gördü ve oğlunun yerine o koçu kurban etti. [56]

 

İbrahim (A.S.)In Soyundan Gelen Peygamberler

 

İbrahim (A.S.)dan sonra gönderilen peygamberlerin çoğu onun soyun­dan seçilmiştir ki, kimi İsmail'in, kimi de İshak'in ve İshak'ın oğlu Yakub'un soyundandır. Ancak peygambere torun olmak veya o soydan gelmek, Al­lah'a imân ve sâlih amelle birleşince bir anlam taşır. O bakımdan İbrahim (A.S.) ve dolayısıyla iki oğlunun soyundan gelenlerin hepsi şerefli, aziz kabul edilmemektedir; zira içlerinde iyi yararlı mü'minler bulunmakla be­raber, kendilerine yazık eden sapıklar da olmuştur. Cenâb-ı Hak bu konu hakkında mü'minleri aydınlatarak şu bilgiyi vermektedir: «Onu da, İshak'ı da mübarek kıldık (üzerlerine feyiz, bereket ve rahmet indirdik). İkisinin so­yundan iyiler de vardır; kendine açıkça zulmeden de vardır.»

Kur'ân'daki bu açık anlatımdan, İsmail Peygamber'in soyundan ken­dine haksızlık eden sapıkların gelmediği anlaşılıyorsa da, bu bir yorumdan öteye geçmez. Allah daha iyisini bilir.[57]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de üzücü olaylarla karşılaşan ve putpe­restlerin aralıksız saldırılarına uğrayan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz teselli edilmek ve kurtuluşun, daha doğrusu hicretin yakın olduğu kendisine bil­dirilmek üzere, İbrahim Peygamber'in (A.S.) kıssasından önemli birkaç saf­haya yer verildi ve böylece aydınlatıcı, yatıştırıcı ve Hakk'a teslimiyeti sağ­layıcı misaller açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Musa ve Harun'un (salât-ü selâm ikisine de olsun) büyük sıkıntı ve üzüntüden kurtarıldıkları konu ediliyor. Uzun bir mücade­leden sonra her ikisinin de üstün kılındıkları belirtilerek, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile arkadaşlarına, yakın gelecekte bu sıkıntıların sevince dönü­şeceği ve Müslümanların mutlaka galip gelecekleri dolaylı şekilde müjde­leniyor.[58]

 

Meali:                                                                                                  

 

114—  And olsun ki, biz, Musa ile Harun'a (peygamberliğin) bereketli nimetini verdik.

115—  İkisini de, mîlletlerini de büyük bir sıkıntı ve üzüntüden kurtar­dık.

116—  Kendilerine yardım ettik ve onlar da bu sayede üstünlük sağ­ladılar.

117—  İkisine (hükümleri rahatlıkla anlaşılır) çok açık kitap verdik.

118—  İkisini de dosdoğru yola ilettik.

119—  Sonrakiler arasında ikisini (ikisinin şerefli ismini) bıraktık.

120—  Selâm Musa ile Harun'a olsun.

121—  Şüphesiz biz, iyiliği, yararlı işleri, güzelliği huy edinenleri böyle mükâfatlandırırız.

122—  İkisi de elbette bizim mü'min kullarımızdandır.

 

Peygamberliğin Feyizli - Bereketli Nimeti

 

<And olsun ki, biz, Musa ile Harun'a (pey­gamberliğin) bereketli nimetini verdik.»

Burada, peygamberliğin Allah'ın feyizli, bereketli büyük bir nimeti ol­duğu ve Musa ile kardeşi Harun'a bu nîmetle minnet edildiği belirtildikten sonra, Fir'avn ile olan mücadelelerinden önemli safhaların özeti verilmek­te ve mü'minler teselli edilmektedir.

Sonuç çok parlak olduğundan, bu konuda câri olan sünntullaha işaret edilmekte ve Mekke'de sıkışıp kalan mü'minlerin yakında o çemberi kırıp başka bir ülkeye giderek İslâm Devleti'nin temellerini atacakları ve Mek-keli azgın mağrurların da baş aşağı gelip iman ve irfan ordusu karşısın­da boyun bükecekleri dolaylı şekilde müjdeleniyor.

Böylece hakkın eninde sonunda başarıya erişeceği tarihî misallerle anlatılıyor. Mekkeli müşriklerin özellikle ileri gelenlerinin gün geçtikçe sal­dırı, zulüm ve tuğyanlarını artırmalarının, günlerinin sayılı olduğuna işaret sayıiacağı dolaylı şekilde haber veriliyor.

Sabrın doruğuna yükselmesini bilen hakikî mü'minlerin ise, zafere erişmelerine hiç bir engel söz konusu değildir. Bu, öyle bir sünnettir ki, vakti saati gelince mutlaka hükmünü yürütür ve kimsenin ne malî imkân­sızlığına, ne de yok edilenin gözünün yaşma bakar.

Küfürle, azgınlıkla ve ilâhlık iddiasında bulunan mağrur şımarıklarla mücadele eden Musa ile Harun Peygamberin (salât-ü selâm ikisine de olsun), Allah'ın yüksek değerde yedi büyük tûtfuna mazhar kılındıkları açık­lanıyor ve imân temeli üzerinde sâlih amelleri şiar edinenlerin bu gibi lû-tuflarla mükâfatlandırılacağına dikkatler çekiliyor. Şöyle ki:

1— Zulmün saldırısına uğrayan Musa (A.S.) ile İsrail oğullan büyük bir sıkıntıya, bir bakıma esaret ve ağır haksızlığa uğramaktan kurtarıldılar.

2— İlâhî yardıma mazhar kılınıp bâtıla karşı üstünlük sağladılar.

3— Kendilerine dünya ve âhiretlerini düzene koyup saadete çevire­cek kitap verildi.

4— Allah'a giden yola; huzur bulup hür yaşayacakları topraklara ka­vuşturuldular.

5— Musa (A.S.) ile Harun (A.S.)tn hak yolunda sabırla, azimle hizmetlerine karşılık kendilerinden sonra gelecek olanlar arasında anılmaya değer şerefli isim bırakmaları sağlandı.

6—  Ailah'm Selâm Sıfatı'ntn tecellisine lâyık görüldüler de selâmete eriştiler.

7—  Dosdoğru mü'min kullar olarak ilâhî iltifata lâyık görüldüler.[59]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle Musa (A.S.) ile kardeşi Harun (A.S.)ın Fir'avn ile olan çetin mücadelelerinden aydınlatıcı, yönlendirici, düşündürücü ve ümit verici pasajlar nakledildi. Haktan yana olanların er-geç başarıya erişecek­leri müjdelendi.

Aşağıdaki âyetlerle, mü'minleri hem teselli etmek, hem de tarihin te­kerrür edeceğini haber vermek üzere İlyas Peygamber'in putperestlerle olan mücadelesinden bir özet veriliyor ve ilâhî sünnetin şaşmadığına, şaş­mayacağına sağlam bir kıstas olarak İlyas Peygamber'in baki kalan şeref­li ismi gösteriliyor.[60]

 

Meali:

 

123— Şüphesiz İlyâs do gönderilen peygamberlerdendir.

124— Hani o, kendi kavmine, «siz (Allah'tan) korkup (putlara tap­maktan, kötülük işlemekten) sakınmaz mısınız?

125-126— Siz, sizin de Rabbınız, önceki babalarınızın da Rabbı olan Allah'ı, O yaratanların en güzelini bırakıp da Ba'l'e mi tapıp yalvarıyorsu­nuz?» demişti.

127—  Onu yalanladılar. Çünkü o inkarcılar da şüphesiz (Cehennem'e atılmak üzere) hazır duruma getirileceklerdir.

128—  Ancak Allah'ın iyi niyetli samimi, gösterişten uzak (inanan) kul­ları müstesna.,

129—  Biz sonrakiler arasında İlyâs'ı (onun şerefli ismini) bıraktık.

130—  Selâm İlyâsîn'e (Yasin ailesine, hem İlyâs'a, hem inanan kav­mine) olsun!

131—  Şüphesiz biz iyiliği, güzelliği, yararlı işlerde bulunmayı huy edi­nenleri böyle mükâfatlandırırız.

132—  Doğrusu o, bizim mü'min kullarımızdandır.

 

İlyâs Peygamber (A.S.)

 

İlyâs Peygamber (A.S.) hakkında farklı rivayetler ve görüşler vardır. Onları şöyle özetleyebiliriz:

a)  Katade ve Muhammed b. İshak'a göre, İlyas, İdris Peygamber'in bir diğer ismidir. Nitekim İbn Ebî Hâtim'in İbn Mes'ûd (R.A.)den yaptığı ri­vayette deniliyor ki: «İlyas, İdris Peygamber'in kendisidir.»

b)  Vehb b. Münebbih'e göre, Hezekiyal (veya Hizkil - Hezekeil) Pey-ga.nber'den sonra İsrail oğullan'na gönderilen bir peygamberdir.

c)  İbn Abbas'a (R.A.) göre, Elyesa'ın amcasıdir.

d)  Kurtubî'nin İbn İshak'tan ve başka siyercilerden yaptığı rivayete göre, Cenâb-ı Hak Zülkifl'in ruhunu alınca, İsrail oğullan'nda büyük çal­kantılar meydana geldi, o kadar ki Allah'a verdikleri sözü unuttular da O'nu bırakıp putlara tapınmaya başladılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onlara İlyas'ı peygamber olarak gönderdi. Elyesa' ona uyup inandı... [61]

 

Yaratanların En Güzelini Bırakıp Ba'l'e Tapanlar

 

«Siz, sizin de Rabbınız, önceki babalarınızın da Rabbı olan Allah'ı, O yaratanların en güzelini bırakıp da Ba'l'e mi tapıp yalvarıyorsunuz? demişti.»

Ba'l, ismi üzerinde de hayli durulmuş ve birtakım farklı yorumlar ve rivayetlere yer verilmiştir. Onları kısaca şöyle maddeleştirebiiiriz :

a)  İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Katade ve Süddî'ye göre, ilâh edinilen put anlamına gelir ki bu, daha çok Yemen bölgesinde yaygınlaşmıştır.

b)  İbn İshak'a göre, tanrıça kabul edilen bir putun adıdır.

c)  Abdurrahman b. Zeyd b. Esiem'in babasına göre, Şam dolayların­da Ba'lebek'de tapınmak için yapılan bir putun adıdır.

d)  en-Nuhas'a göre, Rab manasına kullanılan bir isimdir. Nitekim Ye­men halkı, sahip, terbiyeci yerine daha çok «Ba'l» ismini kullanırlar.

Bunu destekler mahiyette îbn Abbas'ın (R.A.) şöyle dediği rivayet edi­lir: «Yemen'den bir adam Mina'da rastladığı bir deve için, «bunun ba'li, ya­ni sahibi kimdir?» diye sordu,.» [62]

e)  Yapılan araştırmalara göre ise, Fenikeli'lerin şöhret bulan en bü­yük putlarının adıdır ki bu daha çok Şam, Lübnan ve dolaylarında yaygın­laşmıştır. İsrail oğullarının altın çağlan geride kalıp gerileme dönemine gi­rince, her konuda inhitat kendini göstermeye başlamış, özellikle dinî ko­nuda bu daha çok belirgin bir hal almıştı; o kadar ki, Allah'ı bırakıp Ba'l'e tapınmaya başlamışlar ve böylece Tevhîd İnancı'nı temelinden yıkıp put­perestliğe dönmüşlerdi. Özellikle onların bu gerilemesi Yuşa' Peygamber'-in vefatından sonra kendini hissettirmiş ve büyük bir çalkantı, çözülme ile kendi kendilerini sefil ve perişan olma çizgisine getirmişlerdi.

İlyas Peygamber böyle bir dönemde onlara uyarıcı nebî olarak gön­derilmiş ve uzun bir mücadele verdiği halde, onları doğru yola çevirme im­kânı elde edememiş; sonunda onu yalanlamak suretiyle hakkı red ve inkâr etmişlerdi.

Kur'ân-ı Kerîm özellikle bu nokta üzerinde durmakta ve İsrail oğulla-rı'nın zaman zaman, dönem dönem nankörlük ettiklerine dikkatleri çek­mektedir.[63]

 

Yaratanların En Güzeli

 

Kur'ân-ı Kerîm'in iki yerinde «yaratanların en güzeli» sözü kullanılmak­ta ve bununla, bir olan Allah'ın yaratma konusunda da benzer kabul etmi-yecek güzellikte ve mükemmellikte olduğuna işaret edilmektedir.

Bu şekil bir anlatım, önce bir tuhaf gelmektedir. Şöyle ki: Kâinatta birçok yaratanlar varmış da, Allah o yaratanların en güzeli imiş gibi bir sonuç ortaya çıkmakta ve Tevhîd Akidesi'ni zedeler anlamda görülmekte­dir. Oysa yorum ve mana hiç de sanıldığı gibi değildir. Konuyu iyi anlaya­bilmek için önce hem «halk» kelimesini, hem de bu kökten türetilen «hâ-lık» sıfatının delâlet ettiği manaları bilmemiz gerekir.

Râğıb, el-Müfredatı'nda «halk» maddesini işlerken, şöyle bir açıkla­mada bulunmuş, yani bu kelimenin delâlet ettiği farklı manaları şöyle sıra­lamıştır :

a)  Dosdoğru takdîr etmek,

b)  Aslı, yani model ve mayası olmayan şeyi ibda' etmek, («Allah gökleri ve yeri yarattı» âyetinde olduğu gibi).

c)  Bir şeyi bir şeyden, yani bir şeyi, aslı ve modeli bulunan bir şeyden icâd etmek, yapıp ortaya çıkarmak,

(«Sizi bir tek can (Adem)den yarattı» âyetinde olduğu gibi).

Böylece ibda' manasına delâlet eden «halk», «bedi'» veya «mübdi1» manasına delâlet eden «Halik» ancak Allah hakkında kullanılabilir. İcad manasına gelen «halk» ve mucid manasına gelen «hâlık» ise insanlar hak­kında da kullanılabilir.

O halde gerek konumuzu oluşturan 125. âyette, gerekse Mü'minûn Sûresi 14. âyette geçen «yaratanların en güzeli»nden maksat, mucid ve sâ-ni'lerin (yapıp yakıştıranların) en güzeli Allah'tır demektir. Nitekim İmam Kurtubî kendi tefsîrinde 125. âyette geçen «Ahsene'l-hâhkin»i «ahsene's-sâniin» şeklinde yorumlamıştır ki manası şöyledir: «Cenâb-ı Hak, yapıp icad edenlerin en güzelidir.»

İnsanlar ise, hiç olmayan, aslı ve mayası bulunmayan şeyi yoktan var kılıp vücuda getiremezler; ama aslı ve mayası veya model ve örneği bulu­nan şeyi yapıp icad edebilirler.[64]

 

İlyâs Peygamber'in (A.S.) Davet Metodu

 

İlyâs (A.S.)ın, îsrâil oğullan1™ hakka davetinden bir özet verilmekte­dir. Onun bu çağrısında uyguladığı metottan yönlendirici hususlar anla­şılmakta ve düşünebilenler için o, aydınlatıcı misâl özelliği taşımaktadır. Ön­ce, uyarıp davet ettiği milletin Allah'tan pek korkmadıkları, kötülüklerden sakınmadıkları; aynı zamanda Allah'ı bırakıp putperestliğe döndükleri ko­nuya giriş anlamında veriliyor. Sonra da ana tema şöyle işleniyor:

a)  Cenâb-ı Hak, yapıp yakıştıranların, icad edip ortaya koyanların en güzelidir. İnsan eliyle yontulup şekillendirilen Ba'l ve benzeri putlar, ilâhî icad ve sanatın karşısında hiçbir anlam ve değer taşımaz. Çünkü kâinatı da, onda yer alan her cismi ve eşyayı da yaratan Allah'tır.

b)  Allah gelip geçenlerin de, gelecek olanların da yegâne yaratıcısı, terbiye edip kemâle erdiricisidir.

Anlaşıldığı üzere Allah hakkındaki bu iki açıklama, O'nun bütün ke­mal sıfatlarını içermekte ve indirdiği kitapların, gönderdiği peygamberle­rin «Rab Sıfatı» ile ilgili beyanını kapsamına almaktadır.

İlyâs (A.S.)ın teblîğ ve irşatta bulunduğu kavim veya milletin çoğu in­kârda ısrar etmişse de, ona inananlar da olmuştur. Tıpkı Mekkeli müşrik­lerde görülen durum gibi, çoğu Hz. Muhammed'i {A.S,) red ve inkâr eder­ken, az bir grup Ona inanıp her şeylerini Allah yoluna vakfetmişlerdi.

Şüphesiz bu durum, hak ile bâtılın devamlı sürtüşme, tartışma halinde olduğunu göstermekte ve kıyamete kadar da devam edeceğine işaret et­mektedir. İnsanlık tarihi böyle başlamış ve böyle sona erecektir. İnsan ru­hunu harekete geçiren, gerçeği araştırıp bulma şuurunu veren, ilmî araş­tırmalara canlılık kazandıran bu mücadeledir. Kurulan medeniyetler de yi­ne bu mücadeleleri bir başka tezahürü ve tabii sonuçlarıdır.

Böylece İlyâs Peygamber de görevini lâyıkıyla yerine getirerek ilâhî iltifata mazhar olmuş ve kendisinden sonra gelenlere şerefli bir isim bırak­mıştır. Kutsal kitaplar ondan saygı ile söz etmektedir.

Kıssanın bu bölümü, Hz. Muhammed'in (A.S.) cihanşümul bir inkılâp yapacağını, isminin şan ve şerefle anılacağını, kalıcı bir din bırakacağını ilham etmekte ve dolaylı şekilde Mekke'de ilâhî inayetin tecellisini bekle­yen mü'minlere müjde vermektedir.

İİyâs Peygamber gibi, hemen bütün peygamberler dünyada da, âhiret-te de Allah'ın selâm sıfatının tecellisine mazhar kılınmışlardır. Onlara dos­doğru uyan mü'minlerin de bu sıfattan nasiplerini alacaklarında hiç şüphe yoktur.[65]

 

İlyâsîn Kimdir?

 

130. âyette bu isimden söz edilmektedir. Bundan İlyâs Peygamber mi kasdediliyor, yoksa başka bir zat mı? Müfessirlerimizin araştırma ve tesbi-tine göre, birtakım farklı yorumlar söz konusudur. Şöyle ki:

a)  el-Hasan'a göre, İlyas Peygamber'in bir diğer ismidir, ancak Yâsîn isminin başına tarif edatı olan (elif-lâm) konulmuştur.

b)  Şeybe ve Nâfı'in kıraatlerine göre, «İlyâsîn», «Âl-i Yâsîn» demektir ve aynı zamanda İlyâs Peygamber'e verilen bir diğer isimdir. Bilindiği gibi «âl» ona inanıp uyan mü'minler demektir.

c)  Diğer bir ihtimale göre, Araplar, İbranice olan İlyâs'ı bazan «İlyâ­sîn», «Elyasin», bazen de «Elyesa1» şeklinde kullanmışlardır.[66]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, İlyâs Peygamber'in davet metodu üzerinde du­rularak kıssanın özeti verildi ve böylece Mekke'de bir çıkış yolu bekleyen mü'minlere selâmete erme günlerinin yaklaşmakta olduğu ilham edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yine aynı amaç doğrultusunda Lût Peygamber kıs­sasının özeti veriliyor ve azıp sapıtan, cinsel sapıklığın en şenisini irtikâp­ta bir sakınca görmeyen Sodomlu'ların yerle bir edildiği belirtilerek, Mek­keli müşrikler uyarılıyor.[67]

 

Meali:

 

133—  Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendir.

134—  Hani biz onu da, ailesini de tamamen kurtardık.

135—  Ancak geride kalanlardan bir yaşlı kadın müstesna..

136—  Sonra da geride kalan (ahlâksız inkarcıları) kökünden yıkıp yer-lebir ettik.

137-138— Ve siz (ey yaşayanlar!) şüphesiz sabah akşam onların ka­lıntılarına uğrar geçersiniz. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?

 

Lût Peygamber   

 

«Şüphesiz ki Lût da gönderi­len peygamberlerdendir. Hani biz onu da, ailesini de tamamen kurtardık.,»

Lût Peygamber de Allah'ın selâm sıfatının tecellisine mazhar kılın­makla anılmakta ve inkarcı azgın milletler, Lût olayıyla uyarılmaktadır.

Cinsel sapıklığı hakkı inkârla birleştirip peygambere karşı gelen So-domlu'lar, kendi kaderlerini kendi elleriyle ve fiilleriyle tayin ettiler, Böyje-ce sapıklık ve küfrün belli çizgisine gelince, ilâhî hüküm takdîr doğrultu­sunda indi, şehrin üstü altına geçirildi, püskürükler kısa bir sürede şehri belirsiz hale soktu. Geriye sadece lanetle anılan kötü haberler; ibret ve öğüt alınacak kalıntılar kaldı. Ticarî kervanlar o kalıntıların önünden sa-

bah-akşam geçmekte; ağlayan bir şehrin hazin nağmesini dinlemektedir­ler.

Ne var ki, başta Mekkeli putperestler olmak üzere, Arap Yarımadası'nda yaşayan müşriklerin çoğu bu nağmeleri duyacak kalbe, öğütleri ala­cak kafaya, ibretleri görecek göze sahip değillerdi.

Cenâb-ı Hak bu hususa dikkatleri çekerek şöyle buyuruyor: «Ve siz (ey yaşayanlar!) şüphesiz sabah-akşam onların kalıntılarına uğrar geçersi­niz. Artık aklınızı kullanmaz mısınız?»

Böylece başta Mekkeli inkarcılar olmak üzere şaşkın maddeciler uya­rılıyor. Mü'minlere ise, zaferin yakın olduğu sinyali veriliyor. Nitekim çok geçmeden öyle oldu..

Lût Peygamber (A.S.)in eşi de inkarcı sapıklardan yana idi. O bakım­dan inen hükmün dışında tutulmadı.

Olayın bu noktasının her defasında anılması, şu gerçeği hatırlatıyor: Kişiyi kurtarıp mutlu edecek olan şey, soyu, maiı, makamı ve eşi değil­dir; kurtulmasına vesîie sayılan, onun köklü imân ve irfanıdır.

Sonra da Cenâb-ı Hak, Lût Kıssası'nın özetini verip önemli safhasını belirtirken, yakın gelecekte Resûlüllah'ın (A.S.) da Mekke'yi terkedeceğini, imân edenlerin de hicret olayına gönül verip Onu izleyeceğini; inanmayan hısımlarının Mekke'de küfür havası içinde kalacaklarını kafa ve kalplere dolaylı şekilde işleyerek ilhamda bulunuyor.[68]

 

Ayetler arasında bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, yakın gelecekte Resûlüllah'ın (A.S.) imân eden­lerle birlikte Mekke'den ayrılacağına işaret edilerek Lût kıssası misal ve­rildi ve olayın ibretli safhalarından ikisine değinildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Yûnus Peygamber kıssasının özeti verilmekte ve ilâhî izin inmeden şehri terketmesinden dolayı çetin bir sınav geçirdiği ha­tırlatılmakta ve böylece bir an önce Mekke'yi terkedip başka bir yere hic­ret etmek isteyen mü'minlere, ilâhî izin çıkmadan bu hususta acele etme­melerine işaretle yönlendirici misal verilmektedir.[69]

 

Meali:

 

139—  Şüphesiz ki, Yûnus da gönderilen peygamberlerdendir.

140—  Hani bir vakit o, dolu bir gemiye kaçmıştı da,                   

141—  (Gemiciler) kur'a çekmişti; kur'a Ona düşmüştü; yenilgiye uğ­rayanlardan olmuştu; (bu yüzden denize atılmıştı).

142—  Yûnus kendi kendini kınarken büyük bir balık onu yutuvermişti.

143-144— Eğer O, (Allah'ı) çokça tesbîh edenlerden olmasaydı   (in-sonlarm) dirilip kalkacağı güne kadar balığın karnında kalırdı.

145—  Onu çıplak bir sahile attık, hasta idi.

146—  Üzerine (gölge yapsın diye) sık ve geniş yapraklı (kabak ya da sarmaşıkgillerden) bir bitki bitirdik.

147—  Ve onu yüzbin veya daha fazla bir topluluğa peygamber olarak gönderdik.

148—  Onlar da artık Ona imân ettiler. Bu sebeple biz de onları bir sureye kadar yararlandırıp geçindirdik.

 

İlgili Hadîs

 

«Hiç kimseye, ben Yûnus b. Meta'dan hayırlıyım demek yaraşmaz.» [70]

 

Balığın Yuttuğu Peygamber

 

«Şüphesiz ki Yûnus da gön­derilen peygamberlerdendir. Hani bir vakit dolu bir gemiye kaçmıştı da..»

Yûnus (A.S.)ın kıssası Enbiya Sûresi 87. âyetin tefsirinde yeterince açıklanmış; Yûnus Sûresi 98. âyetin tefsirinde ise, Ninovalı'Iar hakkında birtakım aydınlatıcı bilgiler verilmiş ve böylece Yûnus Peygamber, Kur'ân'-ın dört ayrı yerinde anılarak gerekli metod ve mesajlar sergilenmiştir.

Burada özet mahiyetinde aynı kıssanın önemli safhalarının tekrar an­latılması, Mekke'den bir an önce başka bir ülkeye hicret etmek isteyen mü'mi ileri aydınlatmak ve ilâhî emir gelmedikçe ayrılmanın doğru olma­yacağını hatırlatmak içindir.

O çağda büyük bîr kent olan Ninova, bölgenin ana merkezi özelliğini taşımaktaydı. Halkı ise, iyice şımarıp inkâra sapmış, azgınlık göstererek nesli yozlaştırmış ve o yüzden toplum yapısında dengesizlik meydana gel­mişti. Cenâb-ı Hak, Yûnus Peygamber'i uyarıcı resul olarak onlara gön­derdi. O da irşad ve tebliğe başladı; çetin mücadele verdiyse de Ninovalı'-ların çoğu her geçen gün düzelecekleri yerde inkâr ve ahlâksızlıklarını artır­dılar. Bu duruma çok üzülen Yûnus Peygamber (A.S.) onları son bir defa daha uyardı ve kendisine verilen ilâhî bilgiye dayanarak, yakında üzerleri­ne azap ineceğini haber verdi. Halk onun bu tehdidini ciddiye almadı. Bu­nun üzerine Yûnus Peygamber, şehri terketme konusunda bir emir alma­dığı halde, öfkelenerek Ninova'yı terketti; rivayete göre Yafa'ya gelip bir yük gemisine bindi; derken çok geçmeden denizde şiddetli fırtına baş gös­terdi.. Denizciler bunun bir uğursuzluk olduğunu sandılar ve fırtınanın şid­deti karşısında geminin batma tehlikesinden büyük endişe duymaya baş­ladılar. Sonunda başka çareleri kalmayınca, gemideki yükün hafifletilme­sini düşündüler. Sonra da gemideki yolculardan kimin uğursuzluk getirdi­ğinin tesbiti için de aralarında kur'a çektiler; kur'a Yûnus Peygamber'e isa­bet etti ve bunu üc defa tekrarladılar; sonuçta bir değişiklik olmadığını gör­düler. O da denizdeki fırtınanın kendisiyle yakından ilgili bulunduğunu ve denize atıldığı takdirde fırtınanın dineceğini söyledi. Böylece Yûnus Pey-gamber'i (A.S.) denize attılar veya kendisi denize atladı ve çok geçmeden fırtına kesildi, ortalık sütliman oldu. Cenâb-ı Hak, büyük bir balığı, kuvvet­li itıtimalle büyük bir balinayı, Yûnus'u (A.S.) yutup korumak üzere gön­derdi. O da Yûnus Peygamberi incitmeden yutuverdi.

Şüphesiz ki, zâlim bir kavim, ya da milleti terkedip başka tarafa hicret etmek, sıradan mü'minler için meşru'dur ve bunda bir sakınca söz konu­su değildir. Ama bir peygamber için doğru kabul edilmez. Çünkü peygam­berlik makamı ve yüklendiği ilâhî hizmetin kutsallığı ayrı bir anlam arzet-mektedir; aynı zamanda peygamberler ilâhî emre göre hareket ederler; özellikle hicret gibi önemli konularda mutlaka vahyin gelmesini beklerler. Yûnus Peygamber'in yakında nasılsa Ninovalı'lara azap inecektir düşün­cesiyle, vahiy inmeden öfkesine mağlûp olarak şehri terketmesi büyük bir hatâ sayılır. Nitekim o da bu hatâsını çok iyi bildiğinden bütün mevcudiye­tiyle Cenâb-ı Hakk'a yönelip tevbe ve istiğfarda bulundu; zikir ve tesbîhe devam etti. Cok uzun sürmeden ilâhî rahmet ve gufran ondan yana hare­kete geçti; balık, korumakla emrolunduğu emaneti, yine aldığı ilham üze­rine salimen sahile götürüp koydu.

Yûnus Peygamber bir süre balığın karnında kalıp hırpalanmış bir hal­deydi. Hasta denilecek kadar bitkindi. Cenâb-ı Hak, sıcak bir mevsimde onu hem sivrisinekten, hem de güneşin yakıcı tesirinden korumak için o boş kumsal sahilde bir mu'cize olarak Yaktın adında bîr bitki yeşertti.

Ancak bu bitkinin ne olduğu hakkında birtakım farklı tesbit ve yorum­lar ortaya çıkmıştır. Onları şöyle özetiiyebiliriz :

a)  Cok geniş ve sık yapraklı kabakgillerden bir bitkidir. Geniş yaprak­ları güneşten koruyor, üzerindeki ince dikenleri sivrisineğin yaklaşmasını önlüyordu.

b)  Sakı, gövdesi olmayan geniş yapraklı bir bitkidir.

c)  Bal kabağıdır.

d) Çabuk filizlenip gelişen geniş yapraklı bir bitkidir ki, o bölgeye mahsustur.

Bunlardan hangisi olursa olsun, mutlaka o sırada kumsal bir arazide öyle bir bitkinin bir anda meydana gelmesi, ancak ilâhî mu'cizelerden biri kabul edilir.

Yûnus Peygamber bir süre Yaktın bitkisinin gölgesi altında dinlenip kendine gelince, ilâhî vahiy inip nüfusu yüz binin üstünde bulunan Ninova'-ya tekrar uyarıcı olarak gönderildi.

Şehir halkı ise. Yûnus Peygamber'in öfkelenerek ayrılmasına hem üzüldüler, hem de verdiği haberin gerçekleşmesinin yakın olduğunu se­zerek derin bir pişmanlık duydular ve inmek üzere olan azaptan kurtulmak için eski elbiselerini giyindiler, bir şey yemeyip aç ve susuz olarak şehrin dışına çıktılar, davarları da beraberlerinde götürdüler. Yaşlısı-genci, kadın-erkeği, hep birden Hakk'a yönelip tevbe ettiler, bağışlanma dileğinde bu­lundular ve onların feryad-u figanı, tazarru' ve niyazı Arş'a yükselirken ilâhî rahmet tecelli etti, azap kaldırıldı. Onlar da böylece bir süre Allah'a imân temeli üzerinde sâlih amellerde bulundular, geçimlerini meşru yol­dan sağlamaya yöneldiler.

Bu kıssa, Hz. Muhammed'in (A.S.) kendiliğinden değil, ilâhî buyruk üzerine ancak Mekke'den ayrılabileceğini ve bir süre sonra tekrar Mek­ke'ye büyük bir ümit ve kuvvetle döneceğini ve Mekkeli'lerden hayatta ka­lanların ezici çoğunluğunun imân edeceğini yansıtmakta, daha doğrusu kapalı işaretle bu müjdeyi vermektedir. [71]

 

Efendisinden Kaçan Köle Misali

 

«ŞüPhesiz ki Yûnus da derileri peygamberlerdendir. Hani bir vakit o, dolu bir gemiye kaçmıştı da..»

Yûnus (A.S.)ın ilâhî emir inmeden şehri terketmesi «ebaka» fiiliyle ifa­de edilmektedir. Bu, daha çok efendisinden kaçan, halka görünmeden izini kaybetmek isteyen köle hakkında kullanılan bir anlatım şeklidir. Ancak Al­lah'a kul olmanın derin anlam ve hikmetini çok daha iyi bilen ve vahye gö­re hizmette bulunan bir peygamberin, hicret emri gelmeden bulunduğu şeh­ri veya kasabayı terketmesi, bir bakıma efendisinden kaçıp gizlenen köle­nin durumuna benzerlik göstermektedir.[72]

 

Teşbihin Faydası

 

«Efler °< (Allah'ı) çok­ça tesbîh edenlerden olmasaydı, (insanların) dirilip kalkacağı güne kadar balığın karnında kalırdı.»

Şüphesiz Yûnus Peygamber (A.S.) balık tarafından yutulmadan önce de, yutulduktan sonra da namaz kılan, zikir ve tesbîhte bulunan sâlihler-dendi. Özellikle hatâsını anlayınca zikir ve teşbihini, tevbe ve istiğfarını ar­tırmak suretiyle Allah'tan başka sığınılacak bir kudret bulunmadığını; ken­disinin haksızlardan olduğunu şu tesbîhiyle kalbinden diline getirmiştir:[73]

«Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Doğrusu ben kendine haksızlık edenlerdenim.»

Cenâb-ı Hak, onun namaz, zikir ve teşbihinin bir bakıma fidye-i necat olduğunu belirterek, sıkıntıya düşen kullarına selâmet yolunu gösteriyor.

Böylece balığın karnı bir süre Yûnus Peygamber'e mezar olmamış, ak­sine daha çok yönlendirici ve teslimiyet havasına daha çok sokucu bir sı­ğınak hüviyetine bürünmüş; bir bakıma mescid olmuştur.

Yûnus Peygamber'in (A.S.) balığın karnında ne kadar kaldığı hakkında kesin bir bilgi verilmemiştir. O bakımdan müfessirler birtakım zayıf riva­yetlere dayanarak farklı bilgiler vermişlerdir. Şöyle ki:

a) Süddî, Kelbî ve Mukatil b. Süleyman'a göre, 40 gün,

b)  Dahhak'e göre, 20 gün,

c)  Ata'a göre 7 gün,

d)  Mukatil b. Hayyan'a göre, 3 gün.. [74]

Hangisi doğru olursa olsun, bu kadar süre balığın karnında yaşamak mümkün müdür? Önce şunu belirtelim ki bu, mu'cizevî bir olaydır; fizik-kimya kanunlarıyla Ölçülüp değerlendirilemez. Sonra da «Tefhîmü'l-Kur'ân» adlı tefsîrin müellifi bize şu tarihî vak'ayı nakletmektedir: Yaklaşık yüz yıl önce İngiltere'de balina avına çıkan bir grup balıkçı, karşılaştıkları 100 ton ağırlığındaki bir balinayla mücadele ederken onlardan birinin dengesi­ni kaybedip denize düşmesiyle balinanın onu yutması bir olmuş. Sonunda balinayı öldürerek tekneye alabilmişler ve ilk iş olarak karnını yarmışlar ve arkadaşlarının hâlâ yaşamakta olduğunu hayretle görmüşler. Oysa ara­dan 60 saat gibi uzun bir süre geçmiş bulunuyordu. Buna rağmen adam öl-memişti.

İşte bu olaya bakınca, bir peygamberin uzun süre balinanın karnında yaşayabileceği pek imkânsız görülemez. Kaldı ki işin içinde bir de mu'cize ve keramet söz konusudur.[75]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'den bir an önce uzaklaşmak isteyen mü'-minlere. Yûnus Peygamber'in başından geçen olay misal verildi ve bu ko­nuda acele edilmemesine işarette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, aklını nefsinin emrine verip atalarının çok sakın­calı yolunda yürümeyi savunan inkarcı sapıkların, şaşkın müşriklerin, ken­dileri kız çocuğu edinmekten kaçındıkları halde, melekleri Allah'ın kızları kabul edip Cenâb-ı Hakk'a beşerî sıfatları nisbet etmeleri konu ediliyor. Onların bu hususta da elle tutulur, gözle görülür, akılla idrâk edilir bir de-!il ve belgelen olmadığına değinilerek, çoğunun cehaletin kurbanı bulun­duklarına işaretle aydınlatıcı bir anlatım kullanılıyor.[76]

 

Meali:

 

149—  (Ey Peygamber!) Putperest müşriklere sor: Kızlar Rabbın'in, oğ-1 lanlar onların mı?                                                                                                

150—  Yoksa biz melekleri dişiler olarak yaratmışız da onlar şâhidler mi bulunuyorlarmış?

151-152— Haberiniz olsun ki, onlar cidden yalan uydurmalarından, «Al­lah doğurdu» diyorlar ve gerçekten onlar yalancılardır.

153—  (Hâşâ Allah), kızları oğullara tercih etmiş, öyle mi?

154—  Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?!

155—  İyice düşünmez misiniz?

156—  Yoksa sizin açık bir belge ve deliliniz mi var?

157—  Doğru kişilerden iseniz haydi kitabınızı getirin (de göreyim).

158—  Bunlar, Allah ile cinler arasında bir de hısımlık uydurdular. Hal­buki cinler de onların mutlaka azaba hazır duruma getirileceklerini bilmek­tedirler.

159—  Allah, onların iddia ve isnad ettikleri sıfatlardan yücedir, münez­zehtir.

160—  Ancak Allah'ın iyi niyetli, samîmi, gösterişten uzak (mü'min) kulları müstesna.

161-163— Çünkü siz ve taptıklarınız, Cehennem'e girecek olanlar dı­şında, Allah'a karşı kimseyi azdıracak, baştan çıkartacak değilsiniz.

 

Putperestlerin Allah Hakkındaki İnançları                   

 

«(Ey Peygamber!) Putperest müşriklere sor: Kızlar Rabbın'm, oğlanlar onların mı?»

Arap Yarımadası'nda yaşayanların çoğu putperest idi. Ancak yanlış da olsa inançları vardı. Çünkü İbrahim Peygamber'in (A.S.) «Tevhîd Dini», di­ğer bir deyimle «Hanîf Dini», o bölgede asırlarca yaşamış ve nesilden ne-sile aktarılırken bazı değişikliklere uğramıştı. Aynı zamanda Yahudi ve Hı-ristiyanlar'ın da bıraktıkları izler ve tesirler bütünüyle kaybolmamıştı. O bakımdan putperestlerin çoğu Allah'ın varlığına inanır, ancak gökteki bu ilâh'ın, yerdeki ilâhlar vasıtasıyla iş gördüğünü sanırlardı. Böylece tek tanrı inancı, yerini çok tanrı inancına bırakmış oldu,

Putperestlerden bir kısmı meleklerin varlığını kabul eder, ancak on­ları Allah'ın kızları sanırlardı. Bunun için kız çocuklarından pek hoşlanmaz­lar, başka erkeklere zevce olmalarını cahiliyet gururlarına yediremezlerdi. Ortada büyük bir ölçüsüzlük kendini hissettirirdi; şöyle ki, kendilerine ya­kıştıramadıkları kızları, Allah'a yakıştıracak kadar şirke özenirlerdi.

Onlardan bir kısmı da İblîs'i ve bazı cinleri Allah'ın kardeşleri veya ortakları sayar, öyle inanırlardı.

İşte konumuzu oluşturan âyetlerle, bu gibi dayanaksız, delilsiz ve bel­gesiz inançların «Tevhîd İnancı»na ters düştüğü belirtilerek reddediliyor; yerine katıksız «Bir olan Allah İnancı» konularak mü'minlere en sağlam, en doğru bilgi veriliyor.[77]

 

Cinlerle Allah Arasında Hısımlık Bulunduğu İddiası

 

«Bunlar, Allah ile cinler arasında bir de hısımlık uydurdular. Halbuki cinler de onların mutlaka aza­ba hazır duruma getirileceklerini bilmektedirler.»

Burada «cinler»den maksat, melekler olabilir. Müfessirlerin bir kısmı­nın yorumu bu doğrultuda görülmektedir. Ancak hakiki manasına delâlet ettiğini de söyleyebiliriz. Bu durumda, İslâm Dini, Dinlerdeki sürat ve kud­retten yararlanma yollarını araştırmanın caiz olmadığını belirtirken, on­larla ilgi kurmayı da uygun görmez. Çünkü cinler kendi türlerinin özellik­leri doğrultusunda teklifat-i nahiyeyle yükümlü tutulmuşlardır. Onlardan mü'min olanlar zaten insanlarla ilgi kurmazlar, çünkü din buna izin ver­memiştir. Kâfir olanlarından ise ancak zarar gelebilir. O bakımdan öylele­rinin şerrinden Allah'a sığınmakta büyük yarar vardır,

Ayrıca âyetin açık anlatımından, cinlerin de başta akıl olmak üzere birçok yeteneklerle donatıldıkları ve insanlardan kimlerin yanlış yolda yü­rüyüp Allah'a ortak koştuklarını bildikleri anlaşılmaktadır. Zira cinnî de­nilen ruhaniyi bizim görmemiz mümkün olmamakla beraber, onlar bizi ra­hatlıkla görmekte ve ne yaptıklarımızı müşahade etmektedirler. Başta ün­lü veli Abdülaziz Debbağ (K.S.) olmak üzere, bazı tasavvuf erbabı duru­mun âhirette tersine döneceğini, yani o âlemde insanların cinleri görecek­lerini, cinlerin ise, insanları göremiyeceklerini belirtmişlerdir. Allah daha iyisini bilir.[78]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'a evlât isnat eden müşriklerin iddiaları red­dedildi. Sonra da Allah ile cinler arasında hısımlık bağı bulunmadığı belir­tilerek, cinlerin de Allah'ın yaratığı ve ilâhî tekliflerle yükümlü bulunduk­larına işaret yoluyla değinildi.

Aşağıdaki âyetlerle, cinler veya melekler hakkında kısa açıklama ya­pıldıktan sonra, meleklerin bazı vasıfları ve özellikleri üzerinde duruluyor. Semavî kitaptan söz eden müşriklerin yalancı ve dönek olduklarına dikkat­ler çekiliyor. Arkasından İslâm'ın zafer burcuna yükselme zamanının çok yakın olduğuna işaretle, Allah'a ortak koşan inkarcıların günlerinin sayılı olduğu haber veriliyor. Yakın gelecekte Arap Yarımadası'nda küfrün ve putperestliğin saltanatının yıkılacağına değinilerek mü'minlerin biraz daha sabretmeleri dolaylı şekilde tavsiye ediliyor ve Allah'a hamd edilerek konu noktalanıyor.[79]

 

Meali:

 

164—  (Melekler), «bizden her birimiz için belli-belirli bir makam vardır.

165—  Ve bizler mutlaka saf saf dururuz,

166—  Ve şüphesiz bizler durmadan teşbih ederiz» (derler).

167-169— Her ne kadar müşrikler, «yanımızda öncekilerden kalma bir kitap bulunsaydı, herhalde bizler, Allah'ın hâlis kullarından olurduk» diyor-lardıysa da,

170— (Kitap indirilince) onu red ve inkâr ettiler, İleride (bu dönekli­ğin sonunun nereye varacağını) bileceklerdir.

171-172— And olsun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu sözümüz sübut bulup gerçekleşmiştir: «Elbette onlar (pey­gamberler) yardım göreceklerdir.»

173—  «Ve şüphesiz bizim ordumuz mutlaka gâlib gelecektir.»

174—  Artık sen onlardan bir süreye kadar yüzçevir.

175—  Onların sonunun ne olacağını gör, onlar da göreceklerdir.

176—  Azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar?

177—  Azap onların sahasına indiği zaman, o uyarılan (nankör inkâr-cıjların sabahı ne kötü olur!

178—  Ve sen bir süre onlardan yüzçevir.

179—  (Sonlarının ne olacağını) gör, kendileri de yakında görecekler­dir.

180—  Çok üstün, çok güçlü olan Rabbın, onların vasfedegeldiklerin-den yücedir, münezzehtir.

181—  Selâm, gönderilen peygamberlere olsun!

182—  Hamd de âlemlerin Rabbı Allah'a mahsustur.

 

İlgili Hadîsler

 

«Gök inledi ve inlemek onun hakkıdır. (Çünkü) onda bir ayak basılacak yer yoktur ki orada rükû' veya secde eden bir melek bulunmasın.» [80]

«Dünya semasında hiçbir yer yoktur ki orada secde eden veya ayak­ta duran bir melek bulunmasın.» [81]

«Üç haslet ile insanlardan üstün tutulduk: Saflarımız meleklerin saf­ları gibi kılındı; yeryüzü bize m esc id edildi; yeryüzünün toprağı (teyemmüm etmemiz için) bize temizleyici sayıldı.» [82]

«Bana selâm verdiğiniz zaman, diğer peygamberlere de selâm verin. Zira ben de ancak peygamberlerden biriyim.» [83]

«Kıyamet gününde mükâfatının tastamam ölçekle ölçülmesini arzu eden kimse, oturduğu meclis sona erince, kalkıp gitmek isterken, SÜB-HANE RABBİKE RABBÎ'L-İZZETİ AMMA YASİFÛN VE S ELAM ÜN ALÂ'L-MURSELÎN VE'L-HAMDU LİLLÂHİ RABBİ'L- ÂLEMÎN Desin.» [84]

«Kim her namazın arkasından üç defa SÜBHANE RABBİKE RABBİ'L-İZZETİ AMMA YESİFÛN... derse, gerçekten o mükâfatını en noksansız ölçekle ölçmüş olur.» [85]

Câbîr b, Semure (R.A.) diyor ki:

«Mescid-i Saadet'te bulunduğum bir sırada Resûlüllah (A.S.) Efendimiz çıkageldi ve «Meleklerin Rablerinin katında saf saf durdukları gibi, saf saf olmaz mısınız?» buyurdu.

Bunun üzerine soruldu:

—  Ya Resûlellah! Melekler Rablannın katında nasıl saf saf dururlar?

—  İlk ön safları tamamlarlar, saflar arasında boşluk bırakmazlar, diye cevap verdi. [86]

 

Her Meleğin Belli Bir Yeri Vardır

 

«(Melekler), «bizden her birimiz için belirli bir makam vardır......» derler.»

Kâinat bütün sistemleriyle programlanmıştır. Melekler de yüklendik­leri görevleri o programlara göre yerine getirirler. Hiçbir melek başıboş, amaçsız ve hikmetsiz yaratılmamıştır. O bakımdan kâinat bir bütün halin­de Hakk'a ibâdet etmekte, her parçasıyla O'nu tenzihle, teşbihte bulunmak­tadır.

«Allah'ın ordusu» diye anılan meleklere gelince : Onların sayısını Al­lah'tan başka kimse bilmez. Sayılan ölçülerimizi aşan bu nurdan ruhanîler­den her biri hem bulunduğu makamda Cenâb-ı Hakk'a ibâdet etmekte, hem gösterilen hizmeti kusursuz şekilde yürütmektedir. Görevi ve yeri olmayan hiçbir melek düşünülemez. Sahîh hadîslerden de anlaşıldığı üzere gökler­de meleklerin yer almadığı bir boşluk yoktur. Kâinat meleklerle dopdolu-dur. İlâhî buyrukları birbirlerine süratle iletirler ve hiçbir hizmet aksama­dan anında, zamanında yerine getirilmiş olur. Kâinatın büyüklüğüne bakı­lınca, bir haberin kısa sürede nasıl bütün gök ehline iletildiği insana biraz garip gelebilir; ancak nurdan yaratılan meleklerin sürati ışık hızıyla kıyas edilemiyecek ve rakamlarla anlatılması zor olacak ölçüdedir.

Aynı zamanda melekler hem görevlerinde, hem de ibâdetlerinde son derece düzenli ve disiplinlidirler. Cenâb-ı Hakk'ın huzurunda muntazam saflar halinde durup ibâdet ederler. Hepsi de her an zikir ve tesbîh halin­dedir. Onlar için gaflet, unutkanlık ve benzeri arazlar söz konusu değildir.

Kur'ân-ı Kerîm'de konumuzu oluşturan âyetlerle, melekler hakkında bize üç önemli bilgi verilirken, kâinat planındaki yerimizi almamızı, düzen­li bir hayat sürmemizi, yaratıldığımız gayeye yönelmemizi; iş ve ibâdeti­mizde çok dikkatli ve intizamlı bulunmamızı; her kişinin belirli bir yerinin ve işinin olmasını ve her hâl-ü kârda Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh edip anmasını ilham etmekte ve sadeee Hakk'ı bilip ibâdet etmek için yaratıldığımızı do­laylı şekilde hatırlatmaktadır.[87]

 

Erkek Ve Kadınların Safları

 

Katade (R.A.) diyor ki: «Öneeleri erkeklerle kadınlar bir arada saf bağlayıp namaz kılarlardı. Yukarıdaki âyetler ininee, erkekler önde, kadın­lar onların arkasında saf olup namaz kılmaya başladılar.» [88]

 

Zafsr Hakk1nd1r

 

«Andol­sun ki, peygamber olarak gönderdiğimiz kullarımız hakkında şu sözümüz sübut bulup gerçekleşmiştir: Elbette onlar (peygamberler) yardım görecek­lerdir. Ve şüphesiz bizim ordumuz mutlaka galip gelecektir.»

Hakk'ı yeryüzünde temsil eden gerçek mü'minler, Hakk'a lâyık birlik ve dayanışma içinde bulundukları takdirde, eninde-sonunda başarıya erişecek­lerdir. Çünkü hak gelmeden bâtıl gitmez; doğru gelmeden yanlış ortadan kalkmaz. Hakkın gelmesi, onu temsîl eden mü'minlerin peygamber meto­duyla hareket etmesine ve böyleoe kitap ile sünnet doğrultusunda hedefi belirlemesine bağlıdır.

Mü'minler kendilerini bu çizgiye getirdikleri zaman, Cenâb-ı Hakk'ın va'di gerçekleşir ve öylece başarı ve zafer kapıları açılır.

Allah'ın bu husustaki va'di Kur'ân'm birkaç yerinde açıklanmaktadır. Şöyle ki:

«Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve imân edenlere dünya hayatın­da ve şahitliklerin yer aldığı günde elbette yardım ederiz.» [89]

«Allah, ben ve peygamberlerim mutlaka üstün geleceğiz diye yazmış­tır. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür.» [90]

Burada üstün gelmenin, başarı sağlamanın anlamı ve alanı nedir?

Üstünlük yalnız savaşta düşmanı hezimete uğratmak mıdır, yoksa me­deniyet, ahlâk ve fazîlet gibi toplumu yönlendiren, hiç değilse tesir altına alan alanlarda da mı geçerliği söz konusudur?

Tarihin akışına baktığımızda, bu üstünlüğün mutlak anlamda savaş alanında ve zaferi elde etmede olmadığını görmekteyiz. Meselâ Nuh (A.S.) m asırları kapsayan mücadelesi siyasî ve fizikî alanlarda başarılı olmamış; ama meydana gelen tufan, ilâhî nusratın parlak zaferlerinden biri olmuştur ki, melekler vasıtasıyla gerçekleştirilmiş ve geriye öğüt, ibret ve ders alına­cak çok şey bırakmıştır. Bunun gibi İbrahim (A.S.), Lût (A.S.), Hûd (A.S.) ve Salih (A.S.)m da durumları buna yakın bir anlam taşımaktadır.

O halde düşmanın ister insan gücü ve Allah'ın yardımıyla kahredilme-si, isterse ilâhî hükmün inmesiyle silinip yok olması, imân, ahlâk ve fazîletten yana mutlaka bir üstünlüktür. Musa Peygamber'in {A.S.) Fir'avn ve or­dusuna karşı koyacak maddî güoe sahip olmaması, Mısır'ı terketmesine ne­den olmuşsa da, aslında onun bu çıkışı zaferin ilk adımı ve başlangıcı ol­muş; çok geçmeden Allah düşmanları Kızıldeniz'de hak ettikleri azaba uğ­ratılmışlardı. Demek ki, sonuç itibariyle Allah ve Peygamberi üstünlük sağ­layıp düşman kahredilmiştir.

Aynı zamanda «Allah'ın ordusu»ndan maksat, sadece mü'minlerin oluş­turduğu insan gücü değil, kâfirlerin moralini bozan, mü'minlerin imân, ir­fan ve cesaretini artıran ve bir de kahredilecek kavim ve milletleri, tabii sebepleri harekete geçirmek suretiyle haritadan silen meleklerdir de..[91]

 

Azabı Acele İsteyenler

 

«Azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar? Azap onların sahasına indiği zaman, o uyarılan (nankör inkarcıların sabahı ne kötü olur!»

Cenâb-ı Hakk'a ve O'nun varlık âleminin her parçası ve bütünü üze­rinde hâkim olan mutlak kudretine inanmayanlar, peygamberlerin ve kut­sal kitapların; özellikle Hz. Muhammed'in (A.S.) ve-Kur'ân'ın haber verdiği azabın hemen inmesini isterler; çünkü inanmazlar; o gibi haberlerin kuru birer tehdît olduğunu sanırlar. Oysa ilâhî hüküm ve azap şunun, bunun isteğiyle, arzusuyla inmez. Her şey belli plâna göre programlanmış, belli şartlara göre takdîr edilmiştir. Vakti, saati gelmeden, küfür ve zulüm son çizgisine gelip dayanmadan ilâhî hüküm inmez. Nitekim Mekkeli putperest­ler, ilâhî azabın inmesini zaman zaman acele istedikleri halde, ilâhî sün­net değiştirilmemiş ve hedefinden saptırılmamıştır. Bedir Savaşı'na ve Mek­ke'nin fethine kadar hüküm inmemiştir. Ancak 175-179. âyetlerle inecek azabın yakın olduğuna, müşrikleri alaşağı edip küfrün saltanatına son ve­receğine; oturdukları yere, Allah'a dosdoğru imân edenlerin gelip yerleşe­ceklerine atıflar ve işaretler yapılmaktadır. «Sonlarının ne olacağını gör, kendileri de yakında göreceklerdir» âyeti zafer sinyali vermekte; inkarcı nankörlere son uyarıyı yapmaktadır.[92]

 

İnkarcıların Saldırı Ve Şarlatanlıklarına Bir Süre Sabretmek

 

<<Ve sen bir sure on" larcfan yüz çevir, (Sonlarının ne olacağını) gör, kendileri de yakında göre­ceklerdir.»

îman cephesi, küfür cephesiyle savaşacak güçte değilse, yani mev­cut imkânlar ve şartlar buna el vermiyorsa, sadece tebliğ ve irşada devam edip bir çatışma ve vuruşmaya yol açmamak gerekir. Aksi halde mü'min-lerden yana iyi sonuçlar, başarılı hizmetler uzun bir süre kesilme tehlike­siyle karşı karşıya kalabilir. Bu da İslâm'ın aleyhine olur. Hz. Muhammed'ih (A.S.) Mekke Devri, sözü edilen metot çerçevesinde değerlendirilmelidir. Sürtüşme ve tartışmaya, vuruşma ve iç savaşa asla müsaade edilmemiş ve gerektiğinde sabredilerek ilâhî hükmün inmesi beklenmiştir. Medine Devri çok daha değişiktir; İslâmiyetin güç bulup küfrün azgınlığına ve saldırıları­na karşı koyacak düzeye gelinmiş ve arkasından hemen çihad emri inmiş­tir: «Ve sen bir süre onlardan yüz çevir» emri önce Mekke Devri'ne, son­rası ise Medine Devri'ne işarettir.[93]

 

Zaferi Kutlamanın Yolu Ve Anlamı

 

Cenâb-ı Hak, yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de azgın müşriklerin saldı­rılarına karşı sabreden mü'minlere kurtuluş ve zaferin yakın olduğunu müj­delerken, o günlere erişilmiş gibi bir hava estirmekte ve meydana gele­ceği kesin olan bir olayın gerçekleşmiş kabul edileceğine işarette bulun­makta ve bu zaferi tesbîh, selâm ve tahmîd ile kutlamayı tavsiye etmekte­dir. Zira insanları başarıya eriştiren, inkarcıları baş aşağı getiren ancak Cenâb-ı Hakk'ın hükmü ve takdiridir, O halde O'nu her türlü noksanlıktan, kudretsizlikten tenzih edip yegâne izzet ve şan sahibi olduğunu dile ge­tirmek; O'ndan bize en doğru haberi getirip imân ve güvenimizi artıran pey­gamberi salât-ü selâm ile anmak ve asıl övülmeğe lâyık olan zatın Cenâb-ı Hak olduğunu düşünerek O'na hamd-u senada bulunmak kulluğumuzun ve imânımızın gereğidir.

O bakımdan Sâffât Sûresi, zaferin müjdesini verirken sözü edilen üç hususu açıklayarak son buluyor.[94]

 

Teşbihin Taşıdığı Tenzih Ve   Ta'zîm

 

«O çok üstün, çok güçlü olan Rabbın, on­ların vasfedegeldiklerinden yücedir, münezzehtir.»

Tesbîh : Varlıkta her şeyin kendi üzerinde taşıdığı Hakk'ın kudret dam­gasıyla ve yöneldiği hizmetle ilâhî buyruğa baş eğerek O'nu her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzîh etmesi ve kemal sıfatlarıyla O'nu övüp ta'zîmde bulunmasıdır. Bunun için O yegâne izzet ve azamet sahibi Allah'a teşbihten sonra hamd edilmektedir. Çünkü hamd, Cenâb-ı Hakk'ın kemal sıfatlarıyla tezahür eden tecellilerini idrâk edip övmektir. Bu bakımdan Kur'ân-ı Kerîm'in birçok yerinde «tesbîh» ile «tahmîd» birarada anılmıştır.

O halde her şeyi ezelî plânına göre, kudretinin tecelli ve tezahürüyle yaratıp, onları bağlı bulundukları kanunlar doğrultusunda türlerinin özelli­ğine, mayalarındaki cevherine göre yetiştirip terbiye eden, geliştirip kemâ­le erdiren Allah, şüphesiz ki her türlü noksanlıktan, arazdan ve benzetme­lerden pâk ve yücedir; münezzehtir ve büyüktür. O dünyada da, âhirette de en güzel övgülere ve kemal sıfatlarına lâyıktır.

Sâffât Sûresi'ne, Hakk'ın buyruğuna baş eğip görev ve ibâdetlerini, tesbîh ve tenzîhlerini aralıksız yerine getiren, aynı zamanda Allah'ın huzu­runda saf saf durup saygının en güzelini sergileyen meleklere and içilerek başlandı ve âlemlerin Rabbı Allah'a tesbîh ve tahmîdde bulunularak biti­rildi.

Cenâb-ı Hakk'ı her türlü noksanlıktan tenzîh ederken, en güzel övgü­lere ancak O'nun lâyık bulunduğunu söyler ve Peygamberlere de salât-ü selâmlarımızı sunarız.[95]

 



[1] Tefsîr-i Nisabûrî/Garâibu'l-Kur'ân ve Reğâibti'l-Furkan : 23/39 - Ltiba-bu't-te'vîl : 4/14

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5076.

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5076-5077.

[3] Müslim/salât : 119- Ebû Dâvud/salât : 93- İbn Mâce/ikamet: 50- Ahmed: 5/101

[4] Müslim/mesâcid: 4

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5079.

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5059-5080.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5080-5081.

[7] Geniş bilgi için bak :  Bakara Sûresi :  255. âyetin tefsiri

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5081.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5082.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5082-5083.

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5083.

[12] Tirmizî/kıyâmet:  1

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/8085.

[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5086.

[15] The PLAIN TRUTH adlı derginin 1982 Eylül sayısında yayınlanmıştır.

[16] En'âm Sûresi: 2, A'raf Sûresi :  12, Secde Sûresi:  7, Sad Sûresi:  71, 76, tsrâ Sûresi: 61. âyetin tefsiri

[17] Bilgi için bak : Hicr Sûresi 26, Rahman Sûresi 14. âyetin tefsiri

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5086-5087.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5087-5088.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5088.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5091.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5091-5093.

[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5093-5094.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5094.

[25] Bilgi için bak: Sâd Sûresi 51, İnsan Sûresi 21, Yâsîn Sûresi 73, Yunus Sûresi 4, Nahl Sûresi 10, Nebe' Sûresi 24, Nahl Sûresi 69 ve Sad Sûresi 12. âyetle­rin tefsiri

[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5094-5095.

[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5095-5096.

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5096.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5099.

[30] Duhan Sûresi: 43- Vakıa Sûresi : 52. âyet

[31] Bak : Ra'd Sûresi : 29

[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5099-5101.

[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5101.

[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5102.

[35] Tirmizî : Semure b. Cündeb (R.A.)den /Hadîs gariptir

[36] Müsned-i Aiımed : Semûre (R.A.)den

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5103.

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5103-5104.

[38] îsrâ Sûresi:   15

[39] Bilgi için bak : Kur'ân-ı Kerîm/Ankebût Sûresi: 14- Tevrât/Tekvîn: 9/28

[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5104-5105.

[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5105.

[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5105-5106.

[43] Câmiu'l-beyân Fi-Tefsîri'1-Kur'ân/îbn Cerîr:  23/45- Tefsîr-i îbn Kesîr: 4/13

[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5109-5110.

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5110.

[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5110-5111.

[47] Geniş bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi: 51-69. âyetlerin tefsiri

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5111-5112.

[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5112.

[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5112-5113.

[50] Tevrat/Tekvîn : 12/5-6

[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5113-5114.

[52] Tevrat/Tekvîn : 20/1

[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5114.

[54] Tevrat/Tekvin : 22/1-2

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5114-5115.

[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5115.

[56] Bilgi için bak : Tevrat/Tekvîn : 22/14

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5116.

[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5116-5117.

[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5117.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5119-5120.

[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5120.

[61] Bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî:  15/115   116

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5121-5122.

[62] Tefsîr-i Kurtubî:  15/117

[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5122-5123.

[64] Bilgi için bak : Mü'minûn Sûresi:  14. âyetin tefsiri

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5123-5124.

[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5124-5125.

[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5125.

[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5125.

[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5126-5127.

[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5127.

[70] Buharî/enbiyâ: 24, 35, tefsir: 4, 6, tevhîd: 50- Ebû Dâvud/sünnet:  13-Tirmizî/salât: 20

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5129.

[71] Geniş bilgi için bak : Enbiyâ Sûresi 87, Yunus Sûresi 98. âyetin tefsiri

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5129-5131.

[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5131.

[73] Enbîyâ Sûresi : 87

[74] Tefsîr-i Kurtubî:   15/123

[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5131-5132.

[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5133.

[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5134-5135.

[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5135.

[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5136.

[80] İbn Mâce/zühd : 19- Müsned-i Ahmed: 5/173

[81] İbn Kesîr : Mesruk tarikiyle Hz. Aişe (R.A.)dan

[82] Sahîh-i Müslim/mesâcid : 4

[83] İbn Cerîr - İbn Ebî Hatim

[84] îbn Ebî Hatim : Ammar b. Hâlid'den

[85] Taberânî : Abdullah b. Sarh tarikiyle

[86] Nesâî/imâmet :  28- Müslim/salât:   129- Ebû Dâvud/salât:  93- İbn Mâ-ce/ünamet: 50- Ahmed: 5/101

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5138.

[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5139.

[88] Tefsîr-i îbn Kesîr : 4/23- Tefsîr-i Kurtubî :  15/137

Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5139.

[89] Mü'min Sûresi: 51

[90] Mücâdele Sûresi : 21

[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5140-5141.

[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5141.

[93] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5141-5142.

[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5142.

[95] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5142-5143.