Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rahman ve Rahim Allah'ın Adı İle - 038Sad - 3. Sayfa

SAD SURESİ 2

1- Davud'a Musahhar Kılınan Dağlar: 12

2- Kuşluk Vakti ve Kuşluk Namazı: 12

3- Kuşluk Namazının Hükmü: 12

4- Kuşluk Namazına Dair Bazı Rivayetler: 13

1- Hüküm ve Ayırdedici Söz: 14

2- 'Yargı Bilgisi": 14

1- Duvarı Aşarak Hz. Davud'un Huzuruna Giren Davacılar: 15

2- Hakimin, Kocanın ve Abidin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar: 17

3- Dâvûd (a.s)'ın Yanına Gelenler: 18

4- Peygamberin Korkmasının Sebebi: 19

5- Dâvûd (a.s)'ın Yanına İzinsiz Girenlere Karşı Tutumunun Sebepleri: 19

6- Gelen Davacıların Durumu: 19

7- Hak ve Adaletle Hükmetmek Zulme Sapmamak: 20

8- "Koyunlar"ın Mahiyeti ve Te'vili: 20

9- "Doksandokuz Koyun": 21

10- Tartışmada Galib Gelmek: 21

11- Hz. Davud'un İsteğinin Mahiyeti Neydi?: 22

12- Hüküm ve Fetva Vermek İçin Tek Tarafı Dinlemek Yeterli Olabilir mi?: 23

13- Katıp Karıştıranlar ve Ortaklar: 24

14- Azınlık Olan İman Edip Salih Amel İşleyenler: 24

15- Sınandığını Zanneden Dâvûd (a.s): 25

16- Mescidde Mahkemeleşmek: 25

17- Kadı Tayin Ederken Aranacak Bazı Özellikler: 25

18- Hz. Davud'un Allah'tan Mağfiret Dilemesinin Sebebi: 25

19- Rüku Ederek Rabbine Dönüş: 26

20- Burada Geçen Tilavet Secdesinin Hükmü: 27

21- Buradaki Şükür Secdesi Nasıl Yapılmalıdır?. 27

22- Tilavet Secdesi Yaparken Okunacak Dualar: 27

23- Dâvûd (a.s)'ın Mağfirete Nail Olması: 28

24- Dâvûd (a.s)'ın Konumu: 29

1- Yeryüzünde Bir Halife: 30

2- İnsanlar Arasında Hak İle Hükmetmek: 30

3- İnsanlar Arasında Hüküm Vermenin Aslî Dayanakları: 31

4- Hak ile Hükmetmek, Hevaya Uymamak: 31

5- Hakim Kendi Bilgisine Göre Hüküm Verebilir mi?: 32

Süleyman'ın Tahtının ve Mülkünün Niteliği: 38

Eyyub (a.s.) ile İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi 42

1- Eyyub (a.s)'ın Yemini: 44

2- Kocanın Te'dib Maksadıyla Hanımını Dövmesi: 44

3- Bu Hüküm Eyyub'a Has Mıdır?. 44

4- Yeminden Bir Süre Sonra İstisna Yapmak: 45

5- Yemin ve Adak Keffareti: 45

6- Bu Âyetten Sufilerin Yanlış Bir İstidlali İle Raksa Cevaz Çıkarmaları: 45

7- Sabırlı Güzel Kul: 46


SAD SURESİ

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile

 

İcma" ile Mekke'de indiği belirtilmiştir. Seksenaltı âyettir, seksensekiz âyet olduğu da söylenmiştir.

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile;[1]

 

1. Sâd. Çok şerefli Kur'ân'a andolsun.

2. Aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler.

3. Onlardan önce nice nesiller helak ettik. Onlar da feryad ettiler. Halbuki kurtulma vakti değildi.

 

"Sâd" buyruğunda vakıf yapar gibi "dal" harfi cezm (sükun) ile okunmuş­tur. Çünkü bu da "elif, lanı, mim" ile "elif, lam, mim, ra" gibi heca harflerin­den bir harftir.

Ubeyy b. Ka'b, el-Hasen, İlin Ebi İshak ve Nasr b. Asım tenvinsiz olarak "dal" harfi esreli: diye okumuşlardır. Bu kıraatin iki açıklaması vardır. Buna göre: ": Karşı çıktı, çıkar"dan gelmektedir ki: " Sen ona yöneliyorsun" (Abese, 80/6): Onun karşısında duruyorsun, demek­tir: Karşıda durmak, karşı çıkmak" demektir. Boş yerlerde sesin yan­kılanıp geri dönmesi (yankı) demek olan "sadâ" da buradan gelmektedir. Bu­na göre: Sen amelinle Kur'ân'a karşılık ver, demektir. Yani sen amelinle ona karşı dur, amelinle ona karşılık ver. Emirlerinin gereğini yap yasaklarından uzak dur.

en-Nehhas dedi ki: Bu açıklama el-Hasen'den rivayet edilmektedir. On­dan gelen bu kıraatini, bu şekilde tefsir ettiğine dair rivayet, sahih bir riva­yettir. Yine ondan gelen bir başka rivayete göre: Kur'ân'ı oku ve onu oku­maya taarruz et (kalkış), demektir.

Diğer görüşe göre eğer "dal" harfi de sakin okunursa, iki sakin arka ar­kaya gelmiş olacağından dolayı "dal" harfi kesreli okunmuştur.

İsa b. Ömer ise: "Sâde" diye "dal" harfini üstün olarak okumuştur,"Kâfe" ile "(oy): Nüne" şeklinde son harflerinin üstün okunması da buna benzemektedir.

Bu şekildeki okuyuşunun üç türlü açıklaması yapılabilir: Birincisine gö­re bu: "Oku!" anlamında olur, ikincisine göre arka arkaya iki sakin gelmesi dolayısıyla üstün okumuştur. Bu durumda üstünü itbâ' (önceki harfe uygun­luk) olması için tercih etmiş ve üstünü harekelerin en hafifi olmasından do­layı benimsemiştir. Üçüncü açıklamaya göre ise yemin harfi kullanılmaksı­zın yemin olması dolayısıyla nasb ile gelmesidir. Bir kimsenin: Al­lah'a yemin ederim ki mutlaka yapacağım" demesine benzer. Bunun iğra (teş­vik) olmak üzere nasbedildiği de söylenmiştir.

Anlamının şöyle olduğu da söylenmiştir: Muhammed, insanların kalble-rini kendisine iman edinceye kadar avladı ve kendisine doğru meylettirdi.

Yine İbn Ebi İshak; "dal" harfini esre ve tenvinli olmak üzere: şek­linde yemin harfinin hazfedilmiş olması esasına göre mecrur okumuştur. An­cak böyle bir okuyuş -Sibeveyh böylesini caiz kabul etse dahi- uzak bir ih­timaldir. Söylenme imkanı bulunamayan seslere ve daha başkalarına benze­tilmiş olması da mümkündür.

Harun b. el-A'ver ile Muhammed b. es-Semeyka': Sadu",: Kâ-fu" ile: "( ây ): Nûnu" şeklinde sonları ötreli olarak okumuşlardır. Çünkü ço­ğunlukla mehili (irab dolayısıyla son harekeleri değişmeyen) kelimelerde bi­lmen şekil budur: ...den beri, hiçbir, önce, sonra" kelime­lerinde olduğu gibi.

"Sâd" harfi sûrenin ismi kabul edilecek olursa, munsarıf olmaz. Nitekim müennes bir varlığa, müzekker ismi verilecek olursa -harfleri az olsa dahi-munsarıf değildir.

İbn Abbas ile Cabir b. Abdullah'a "Sâd" hakkında soru sorulduğunda: Biz­ler ne olduğunu bilemiyoruz, diye cevab vermişlerdir.

İkrinıe de şöyle demiştir: Nafî. el-Ezrak, İbn Abbas'a "Sâd'ın mahiyeti hakkında soru sormuş, o da şöyle demiştir: "Sâd" Mekke'de bir deniz idi.

Onun üzerinde Rahnıan'ın Arşı vardı. O sırada da ne gece vardı, ne de gün­düz.

Said b. Cübeyr dedi ki: "Sâd" yüce Allah'ın, iki defa sûra üfürme arasın­daki sürede kendisi ile ölüleri dirilteceği bir denizin adıdır.

ed-Dahhak dedi ki: Sadakallahu (Allah doğru söylemiştir), demektir.Yi­ne ondan gelen rivayete göre "sad" yüce Allah'ın kendisi ile yemin ettiği bir kasemdir ve bu, onun isimlerindendir. es-Süddî de böyle demiştir, İbn Ab-bas'tan da böyle dediği rivayet edilmiştir.

Muhammed b. Ka'b dedi ki: Bu, yüce Allah'ın Samed, masnuatın Sânii (sa­nat olarak var edilmişlerin yapıcısı) ve Sadiku'1-va'd (sözünü yerine getiren) isimlerinin başıdır.

Katade dedi ki: Sâd, Rahman'ın isimlerinden birisidir. Yine ondan gelen rivayete göre bu, Kur'ân'ın isimlerindendir.

Mücahid dedi ki: Sâd, bu sûrenin başıdır. Bunun yüce Allah'ın bilgisini ken­disine ayırmış olduğu hususlardan olduğu da söylenmiştir. Birinci görüşün ihtiva ettiği anlam da budur. Bütün bu açıklamalar daha önceden el-Baka-ra Sûresi'nde (2/1. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Çok şerefli Kur'ân'a andolsun" buyruğundaki:”Kur'ân'a andol-sun" buyruğu yemin maksadıyla kullanılan "be"nin yerine kullanılan "kasem (yemin) vavV ile mecrur gelmiştir. Yüce Allah, değerinin üstünlüğüne dik­kat çekmek üzere Kur'ân'a yemin etmektedir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim'de her-şeye dair açıklama, kalblerdeki rahatsızlıklara şifa vardır ve o Peygamber (sav)'ın bir mucizesidir.

"Çok şerefli" anlamındaki buyruk da sıfat olmak üzere cer ile gelmiştir. Mecrur olmasının alameti ise lafzındaki "ye" harfidir, bu da illet­li (son harfi illet harflerinden) olan bir isimdir. Aslı ise "feale" vezninde şeklindedir.

İbn Abbas ve Mukatil dedi ki: "Çok şerefli" açıklayıcı olması demektir. ed-Dahhak dedi ki: "Çok şerefli" ona iman eden kimse için her iki yurtta da şe­ref veren demektir. Yüce Allah'ın: "Andolsun ki Biz size, sizin için bir şan ve şeref kaynağı (zikrukum) olan bir kitab indirdik" (el-Enbiya, 21/10) buyruğuna benzemektedir. Burada geçen "zikrukum" sizin için şeref anlamın­dadır. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerim, mucize oluşu ve başka kitabların ihtiva etmediği şeyleri ihtiva etmesi dolayısı ile de bizatihi oldukça şerefli bir ki-tabtır.

"(Çok şerefli anlamı verilen): zi'z-zikir"in şu anlama geldiği de söylenmiş­tir: O kitapta din ile ilgili gerek duyulan herşey zikredilmiştir. Orada yüce Al­lah'ın isimleri zikredilmekte ve şanı yüceltilmektedir, anlamında olduğu söylendiği gibi, öğüt ve zikir t. haııriarma) sahibi (ihtiva eden) anlamında ol­duğu da söylenmiştir

Yeminin cevabı hazfedılmıştir. Cevabının ne olduğu hususunda farklı gö­rüşler vardır: Yeminin cevabının "Sâd" olduğu söylenmiştir. Çünkü o "hak" anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın: "Kur'ân'a andolsun ki" buyruğunun cevabıdır, Nitekim: Allah'a yemin ederim ki, o bir haktır, Allah'a yemin ederim inmiştir. Allah'a yemin ederim vacib olmuştur, demeye benzer. Bu açıklamaya göre yüce Allah'ın: Çok şerefli Kur'ân'a andol-sun" buyruğu üzerinde vakıf yapmak güzel olur büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler" buyruğu üzerinde de tam bir va­kıf yapılır. Bu açıklamayı İbnu'l-Enbarî yapmıştır. Bu anlamdaki açıklamayı es-Salebî de el-Ferra'dan nakletmiştir.

Yeminin cevabının: "Aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler" buyruğu olduğu da söylenmiştir. Çünkü "Aksine" laf­zı önceki bir hususu nefyetmek, onun dışındakinin de isbatı (olumlu anla­tımı) içindir. Bu açıklamayı el-Kulebî yapmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: "Çok şerefli Kur'ân'a andolsun ki, aksine kâfirler büyüklük tasla­makta ve" hakkı kabul etmekten uzakta ve Muhammed (sav)'a düşmanlık yapmak suretiyle "muhalefet etmektedirler."

Yahut da: "Çok şerefli Kur'ân'a andolsun ki" durum onların söyledikle­ri gibi değildir, sen yalan söyleyen bir sihirbaz değilsin. Çünkü onlar senin doğru sözlü ve güvenilir bir kimse olduğunu çok iyi biliyorlar. Aksine on­lar hakkı kabul etmeyip büyüklenmektedirler. Bu da yüce Allah'ın: "Kaf, çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki, bilakis... hayret ettiler..." (Kaf, 50/1-2) buy­ruğuna benzemektedir.

Bir başka görüşe göre cevab: "... nice nesiller helak ettik" buyruğudur. Şöyle denilmiş gibidir:"Kur'ân'a andolsun ki... nice nesiller helak ettik." Burada: "Nice" lafzı nisbeten sonraları geldiğinden, başın­dan "lam" harfi hazfedilmiştir. Yüce Allah'ın: Andolsun gü­neşe ve aydınlığına" (eş-Şems, 91/1) diye buyurduktan sonra: Mu­hakkak felah bulmuştur" (eş-Şems, 91/9) diye buyurmuştur ki; bu da: Andolsun felah bulmuştur" elemek olur.

el-Mehdevî dedi ki: el-Ferra'nın görüşü de budur. İbnu'l-Enbarî dedi ki: Bu bakış açısına göre yüce Allah'ın: "Kâfirler büyüklük taslamakta ve mu­halefet etmektedirler" buyruğu üzerinde vakıf lamam olmaz.

el-Ahfeş dedi ki: Yeminin cevabı: "Onların herbiri rasûlleri yalanladı­lar. Bu sebeple azabım hak oldu" (Sâd, 38/14) buyruğudur. Bunun benzeri de yüce Allah'ın: "Allah'a yemin olsun ki, biz gerçekten apaçık bir sapıklıkta idik" (eş-Şuara. 26 99) buyruğu ile: "Andolsun göğe ve tanka... üzerinde hiçbir gözetleyicinin bulunmadığı hiçbir nefs yoktur" (et-Tank, 86/1-4) buyruğudur.

İbnu'l-Enbari dedi k: Ancak bu pek güzel olmayan bir açıklamadır, çün­kü kasem ile cevabı arasındaki ifadeler oldukça uzamış, âyetler ve kıssalar oldukça fazlalaşmış bulunmaktadır.

el-Kisaî dedi ki: Yeminin cevabı yüce Allah'ın: "Cehennem ehlinin bu da­valaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir" (Sâd, 38/64) buyruğudur. İbnu'l-En­bari dedi ki: Bu ise birincisinden daha da çirkin bir açıklamadır. Çünkü bu­rada yemin ile cevabı arasındaki ifadeler daha da uzamış bulunmaktadır.

Yeminin cevabının: "İşte muhakkak bu bizim nzkımızdır. Tükeneceği yok­tur" (Sâd, 38/54) buyruğu olduğu da söylenmiştir.

Katade dedi ki: Cevab hazfedilmiştir, cevabın takdiri de: "Çok şerefli Kuı'ân'a andolsun" ki muhakkak sizler öldükten sonra diriltileceksiniz, gi­bi bir ifadedir.

"Aksine kâfirler büyüklük taslamakta" hakkı kabul etmemekte ve bu­na karşı büyüklenmektedirler. Yüce Allah, nitekim bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: "Ona: Allah'tan kork, denildiği zaman, cahiliye kibiri kendi­sini günah işlemeye sürükler." (el-Bakara, 2/206)

Araplara göre "izzet" (burada mealde büyüklük) galib gelmek ve kahret­mek anlamlarındadır. Mesela: Galip gelen, talan vurur" denilir. Yü­ce Allah'ın:Ve söz söylemede de beni yendi" (Sâd, 38/23) buyruğunda da bu kökten gelmektedir ki, burada "azzeni", beni yenik dü­şürdü, anlamındadır. Şair Cerir de şöyle demiştir:

"İki omuzu ile yol üzerinde (ki diğer develeri) yenik düşürür,

Kumarda malını kaybetmiş bir kimsenin kumar okları üzerindeki çöküşü gibi."

Burada da bu fiil, galip gelmek anlamında kullanılmıştır.

"Ve muhalefet etmektedirler." Yani ayrılıklarını, muhalefetlerini açıkça ortaya koymaktadırlar.

Muhalefet"; Ayırmak, yarıp bölmek"ten gelmektedir. San­ki bu bir tarafta, diğeri bir taraftaymış gibi. Buna dair yeterli açıklamalar da­ha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/137. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

"Onlardan önce" bunlardan daha güçlü, kuvvetli "nice nesiller" ka­vimler "helak ettik." Bu buyruktaki:Nice" çokluk ifade eden bir la­fızdır.

"Onlar da" yardım ve tevbe isteyerek "feryad ettiler." Bu buyruktaki "ni­da (feryad etmek)" sesi yükseltmek demektir. (Ezan ile ilgili) gelen rivayet­te geçen: "Sen onu Bilal'e öğret, onun sesi senden daha yüksektir."[2]

hadi-sindeki: lafzı "daha yüksektir" demektir ve aynı kökten gelmektedir.

"Halbuki kurtulma vakti değildi" buyruğu ile ilgili olarak el-Hasen de­di ki: Onlar tevbe diye seslerini yükselttiler fakat ne tevbe etmek zamanı idi, ne de amelde bulunmanın fayda vereceği bir zamandı.

en-Nehhas dedi ki: Bu ondan nakledilmiş yüce Allah'ın: "Halbuki kurtul­ma vakti değildi" buyruğu ile ilgili bir tefsirdir. İsrail ise Ebu İshak'tan, o et-Temimî'den, o İbn Abbas'dan "halbuki kurtulma vakti değildi" buyruğu hak­kında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu koşmak ve kaçıp kurtulmak za­manı değildir. Hepsi de oldukları yerde zaptedildiler, alıkonuldular.

el-Kelbî dedi ki: Savaş esnasında zor ve sıkıntı içerisinde kaldıklarında bi­ri diğerine:Kurtuluş!'" diye seslenirlerdi ki, geri dönüp kaçmaya, kur­tulmaya bakınız, demektir. Azab onlara geldiğinde yine aynı şekilde "kurtu­luş!" dediler. Yüce Allah da: "Halbuki kurtulma vakti değildi" diye buyur­du.

el-Kuşeyrî dedi ki: Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: Onlar kurtuluş diye seslendiler. Buradaki "seslendiler" lafzı ifadenin geri kalan bölümleri­nin delaleti dolayısıyla hazfedilmiştir. Yani bu zaman sizin birbirinize yük­sek sesle söylediğiniz şeyin zamanı değildir. Bu ifadede bir çeşit tahakküm de vardır. Zira: Helak olmuş bütün nesillerin hepsinin çaresizlik esnasında "kurtuluş!" diye seslenmiş olmaları uzak bir ihtimaldir.

"Halbuki kurtulma vakti değildir" buyruğunun: “Kurtuluş yoktur!" anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da başına: "Yoktur" laf­zının gelmesi dolayısı ile nasb mahallinde demektir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Ancak bu tartışılır, çünkü bu durumda: "Halbuki kurtulma vakti değildi" buyruğundaki "vav (mealde; halbuki)"in an­lamı olmaz.

el-Cürcanî dedi ki:"Kurtuluşun olmayacağı bir zamanda seslendiler" demektir. Bu da kurtulmanın ve azaptan yakayı kurtarmanın söz-konusu olmayacağı bir zamanda (seslendiler) demek olur. İlahi buyrukta: "( Y) öne alınıp (ûr- ) de sonradan zikredilince, başa bir "vav'ın getirilmesi gerekmiştir. Tıpkı halin mübteda ve haber olması halinde olduğu gibi. Me­sela: Zeyd binici olarak geldi" ifadesinde hâlâ mübteda ve ha­ber şeklinde dile getirilirse, "vav" getirmek gerekir. “Zeyd binici olduğu halde bana geldi" demek gibi.

Bu buyrukta Zaman" lafzı "feryad ettiler" buyruğunun zarfıdır,: Geri kalmak, kaçıp kurtulmak" manasınadır. Yani onlar kendileri için kurtuluşun sözkonusu olmayacağı bir zamanda kurtuluş istemek için fer­yad ettiler. el-Ferra dedi ki (İmruu'1-Kays dedi ki):    

"Senden uzak kaldı diye, Leyla'yı hatırlamaktan mı kaçıyorsun?"

Kaçtı, uzaklaşıp gitti, kaçıp uzaklaşıp gider, kaçıp uzaklaşıp gitmek" denilir.

en-Nehhas dedi ki: Öne gelip yaklaşmayı anlatmak için de de­nilir.

Derim ki: O takdirde bu fiil ezdad (zıt anlamlı) fiillerden olur.Ya­ban eşeği" demektir: Geri kaldı" anlamındadır. Bu açıklamayı da el-Cevherî yapmıştır.

Nahivciler:Halbuki ...vakti değildi" üzerinde vakıf yapmak hu­susunda birtakım açıklamalarda bulunmuş, Ebu Ubeyd el-Kasım b. Sellam ise "Kitabu'l-Kıraat''de oldukça fazla açıklamalarda bulunmuş olmakla birlik­te, çok cüzî kısımlar dışında bütün açıklamaları red olunmuştur.

Sibeveyh dedi ki: “Değildi(r)" lafzı: “Değildir"e benzer bun­da isim gizlidir.Bizim bu zamanlarımız kurtulma zama­nı değildir" demektir. Onun naklettiğine göre Araplardan kimisi bu lafız do­layısıyla sonrakini merfu olarak:” Halbuki bu kurtulma zama­nı değildir" diye söylerler.

Yine onun naklettiğine göre ref ile okuyuş azdır. Bu durumda haber de hazfedilmiş olur. Nasb halinde ismin hazfedilmiş olduğu gibi. Yani: " Bu bizim için bir kurtulma vakti değildir."

Sibeveyh ve el-Ferra'ya göre bu kelime üzerinde vakıf yapılacak olursa: ": Halbuki... değildir" şeklinde "te" ile yapılır, sonra da: “Kur­tuluş vakti" diye okumaya başlanır. Aynı zamanda bu İbn Keysan ve ez-Zec-cac'ın da görüşüdür. Ebu'l-Hasen b. Keysan dedi ki: Doğrusu da Sibeveyh'in dediği gibidir, çünkü o bunu: “Değildir" edatına benzetmiştir. Nasıl ki: denilebiliyor ise (oV) da denilebilir.

el-Kisaî'ye göre ise bunun üzerinde vakıf yapılacak olursa "he" ile vakıf yapılarak: denilir. el-Muberred Muhammed b. Yezid'in görüşü de bu­dur. Ali b. Süleyman'ın ondan naklettiğine göre. bu hususa delil de şudur: Bunun sonuna gelen "he (te)" kelimenin müennes kılınması içindir. Tıpkı: "Sonra ve nice" denilmesi gibi.

el-Kuşeyrî de şöyle demiştir: Bazan:  Sonra"anlamında; "Nice"de anlamında kullanılabilir ;vinki onlar (âyet-i kerimenin açıklanan bu lafzını da): (N )'nin sonuna ilave edip: demiş gibi­dirler. Tıpkı: "Sonra" lafzını ( ilî) diye kullanıp vumi halinde bunun 'te'ye dönüşmesi gibi.

es-Sa'lebî dedi ki: Dilciler dedi ki: Vakti değildi" lafzı tek bir kelime imiş gibi her ikisiCnin son harfleri) de fethaiıdır. Ancak bu sonuna "te" gelmiş "Değil" lafzıdır. "Nice" anlamındaki: (lafzının) şeklin­de: "sonra" anlamındaki  lafzının da: seklinde söylenmesi gibi. Ebu Zubeyd et-Taî dedi ki:

 "Bizden barış istediler, halbuki zamanı değildi, Bu sebepten biz onlara (bu zaman) hayatta kalma zamanı değildir, diye cevab verdik."

Bir başka şair de şöyle demiştir:

"Leyla'nın sevgisini hatırla, bu ise zamanı değildir, (Çünkü) artık ağaran saçlar beraber olduğun arkadaşını senden koparmıştır."

Araplardan bu edat ile (sonraki ismi) mecrur okuyanlar da vardır. el-Fer-ra şu beyiti zikretmektedir:

"Andolsun tanıyacaksın çok güzel huyları, Ve andolsun pişman olacaksın; fakat o vakit pişmanlık zamanı değildir."

el-Kisaî, el-Ferra, el-Halil, Sibeveyh ve el-Ahfeş: "Halbuki... vak­ti değildi" buyruğundaki "te" harfinin: "Vakti" lafzından ayrı olduğu­nu kabul ediyorlar ve buradaki anlamı şeklindedir, diyorlardı. Eski ve yeni mushaflarda da aynı şekilde "te" sonraki "hi" harfinden ayrı yazılmıştır. Ebu Ubeyde Ma'mer b. el-Müsenna da bu kanaatte idi. Ebu Ubeyd el-Kasını b. Sellam da şöyle demiştir: Bana göre bu kelime üzerinde vakıf yapılacak olur­sa: "Ve değildir" şeklinde yapılır, okumaya da: "Kurtulma vakti'' diye başlanılır. Bu durumda "te" harfi "hı" harfi ile birlikte olur. Bazı­ları ise: "Değildir" diye vakıf yapılır, sonra da: Kurtulma vak­ti" diye okumaya başlar.

el-Mehdevî dedi ki: Ebu Ubeyd'in belirttiğine göre "te" harfi mushafta son­raki kelimenin " harfine bitişik olarak yazılmıştır. Bu ise nahivcilere göre yanlışlıktır, müfessirlerin açıklamalarına da aykırıdır. Ebu Ubeyd delil olarak da şunları gösterir: Biz Arapların "te" harfini fazladan ancak: " Zaman, zamanlar ve şimdi, şu an" kelimelerinde fazladan getirdiklerini görü­yoruz. Daha sonra Ebu Vecze es-Sa'dî'nin şu beyitini zikreder:

"Şefkat edecek kimsenin olmadığı zamanda şefkat gösterenler, Yemek yediren nerede! (denildiği) zamanda yemek yedirenler..."

Ebu Zübeyd et-Taî'nin de şu beyitini zikretmektedir:

"Bizden barış istediler, zamanı değildi oysa, bunun için biz onlara; Şimdi hayatta kalma zamanı değildir, diye cevap verdik."

Görüldüğü gibi burada: "Zaman" kelimesinin başına "le" harfi ge­tirmiştir.

Ebu Ubeyd dedi ki: "Şimdi" lafzının başına "te" harfini getirmele­rine örneklerden birisi de bir adamın Osman 1). Affan (r.a) hakkında İbn Ömer'e soru sorması üzerine onun üstün (izciliklerini zikrettikten sonra ona: "Artık sen bunları öğrenmiş olarak şimdi git!" demiş ol­masıdır. Şairin şu beyiti de böyledir:

"Ey Cümane, evimden uzaklaşmadan önce bir bağışta bulun, Ve önceden söylediğin gibi haydi şimdi bizi gözet."

Ebu Ubeyd dedi ki: Sonra ben bütün bunlarla birlikte kendisine "imam" adı verilen -Osman (r.a)'a aitmushafı(nı) iyice tetkik ettim. Ben burada "te" harfinin: Zaman" lafzı ile birlikte: şeklinde yazıldığını gördüm.

Ebu Cafer en-Nehhas dedi ki: Ebu Vecze'ye ait olup (Ebu Ubeyd'in) zik­rettiği ilk beyiti, dilbilginleri dört şekilde rivayet etmişlerdir. Hepsi de onun naklettiği şekle uymamaktadır. Ebu'l-Abbas Muhammed b. Yezid'in rivayet ettiği rivayetlerin birisinde iki takdir sözkonusudur:

"Şefkat edenler, şefkat eden kimsenin olmadığı bir zamanda." İkinci rivayet:

"Şefkat edenler, şefkat gösterme zamanı olmayan bir zamanda."

Üçüncü rivayeti ise İbn Keysan rivayet etmiştir:"Şefkat edecek kimsenin olmadığı bir zamanda şefkat gösterenler."

Görüldüğü gibi burada vakıf yapılacak olursa "he" (yuvarlak te'nin oku­nuşu); okuyup geçme (idrac) halinde de "te" olarak zikretmiştir. Ayrıca bu­nun müenneslik "he"si (te'si)ne benzetilerek harekesinin açığa vurulması için olduğunu ileri sürmüştür. Dördüncü rivayet de şu şekildedir:

"Şefkat gösterecek kimsenin olmadığı bir zamanda ona şefkat gösterenler."

Bu rivayette de iki takdir sözkonusudur. İsmail b. İshak'ın benimsediği gö­rüş olan birinci takdire göre buradaki "he" nasb mahallindedir. Mesela. ": Zeyd'i vuranlar" denildiği vakit "Zeyd" yerine zamir kullanıla­rak: "Onu vuranlar" demeye benzer. Sibeveyh de şiirde -"he"den ön­ce düşmesi gereken "nun" harfi ilavesi ile-: Onu vuranlar" kulla­nımım caiz görmüştür. İşte burada İsmail (b. İshak) -Sibeveyh'in benzerini caiz kabul eden görüşüne binaen- bu şekilde rivayet etmiştir.

İkinci takdire göre kelime " Şefkat gösterenler" şeklindedir ve son­daki "he" harekeyi açığa çıkarmak içindir. Nitekim vakıf yapmak halinde: " Müslümanlar bize uğradı" demek de böyledir. Daha sonra bu "he" vasıl halinde de tıpkı vakıf halinde olduğu gibi okunmuştur. Nitekim Me-dineliler: " Malımın bana faydası olmadı, sal­tanatım da beni bırakıp gitti" (el-Hakka, 69/28-29) buyruğunu böyle oku­muşlardır.

İkinci beyite (Ebu Zübeyd'in beytine) gelince, bunda da delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü: "Zamanı değildir" diye vakıf yapılır. Ancak bunda açıklanması nisbeten zor bir nokta vardır. Çünkü bu sondaki "nun" harfi kesreli olarak rivayet edilir. Halbuki: (oV)'den sonra "ya" merfu yahut-ta mansub olarak gelmelidir. Her ne kadar İsa b. Ömer'in: " Halbuki kurtulma vakti değildi" diye "te" ve "nun" harflerini kesreli okudu­ğu rivayet edilmiş ise de bu böyledir. Çünkü ondan sağlam rivayette bulu­nan kimselerin rivayetine göre o, "te" harfini kesreli, ondan sonraki kelime­nin "nun" harfini fetha ile okumuştur. Böylelikle: kesre üzerine;  da fetha üzerine bina etmiştir.

"Te"nin üstün, "nun" harfinin kesreli okunuşuna gelince, bunda da iki tak­dir sözkonusudur. el-Ahfeş dedi ki: Bunda hazfedilmiş bir lafız vardır ki: " Bu vakti, zamanı değildir" anlamındadır.

en-Nehhas dedi ki: Ancak bu görüşün yanlış olduğu açıkça ortadadır.

Diğer takdir ise Ebu İshak'tan gelmiş olup o şöyle demiştir: Bu ifadenin takdiri:  Zamanımız... değildir" şeklinde olup muzafun ileyhi haz-fedildiğinden irabı yapılamaz. Kesreli okunuşu ise iki sakinin arka arkaya ge­lişinden ötürüdür. Ayrıca Muhammed b. Yezid bunu (Ebu Zubeyd et-Taî'nin beyitini): " Zamanları... değildir" diye ref' ile de nakletmiştir.

Üçüncü beyit (olan ve: evimden uzaklaşmadan önce... diye başlayan beyite) gelince, uydurma bir beyit olup kim tarafından söylendiği bilinme­mektedir[3]' Delil olmaya elverişli bir tarafı da yoktur. Her ne kadar Muhammed b. Yezid bunu(n son kelimelerini): "Söylediğin gibi şim­di" diye rivayet etmiş ise de.

Başkası ise şöyle demişti: Sen şimdi söylediğin gibi" şek­linde olup:"Sen" lafzındaki hemze ile "nun"u düşürmüştür.

İbn Ömer'in soru soran adama Osman (r.a)'in üstünlüklerini sözkonusu ettikten sonra ona:" Haydi bunları al, arkadaşlarına git" demiş olmasının da delil olacak bir tarafı yoktur. Çünkü bunu rivayet eden kimse manası ile rivayet etmiştir. Bunun delili de şudur: Mücahid, İbn Ömer'den bunu rivayet etmekte ve onda şöyle dediğini belirtmektedir: " Haydi git ve bütün gayretini ortaya koy" Bir başkası ise:" Haydi şimdi bunları beraberinde alıp git" diye rivayet et­miştir.

Ebu Ubeyd'in bu lafzın İmam Mushafta:  diye yazıldığını gördüğü­nü delil olarak ileri sürmesine gelince, bunda da delil olacak bir taraf yok­tur. Çünkü "imam"ın anlamı mushafların imamı şeklindedir. Eğer diğer mus-haflara muhalif ise onlara imam olmaz. Çünkü bütün mushaflarda: şek­linde olup "te" harfi "la"ya bitişiktir. Şayet bu hususta bunun dışında bir de­lil bulunmasaydı dahi, bu bile ikna edici olurdu.

Kurtulma"nın çoğulu: diye gelir. [4]

 

4. Kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettiler ve kâfirler: "Bu bir büyücü, bir yalancıdır" dediler.

5. "Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı? Muhakkak bu çok şa­şılacak bir şeydir."

 

"Kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettiler" buyruğunda yer alan: " diye" lafzı nasb mahallindedir, "... geldiğinden ötürü" anlamın­dadır. Bunun daha önceki "büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedir­ler" (Sad, 38/2) buyruğuna muttasıl olduğu da söylenmiştir. Yani büyüklük taslamakta, muhalefet etmekte ve hayret etmektedirler. "Nice nesiller helak ettik" buyruğu ise bir ara cümlesidir.

Hayır, bu buyruğun bir söz başlangıcı olduğu da söylenmiştir. Onlar cahilliklerinden ötürü kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettikleri­ni açığa vurdular, anlamındadır.

"Ve kâfirler: Bu" kendisi ile insanları aldattığı, allı pullu sözler söyleyen, bir diğer açıklamaya göre büyüsüyle babayı evladından, kocayı karısından ayıran"bir büyücü" peygamberlik iddiasında da "bir yalancıdır, dediler." "Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?" Buradaki "bunca ilâhı tek bir : anlamındaki kelimeleri iki mefuldürler. Yani o bütün ilâhla­rı br.r tek ilâh haline mi getirdi demektir.

 bu çok şaşılacak bir şeydir." es-Sülemî "çok şaşılacak" an- lafzı "cim"i şeddeli olarak: diye okumuştur, ile aynı anlamdadır. el-Halil, ile arasında anlam farkının olduğunu söyleyerek şöyle demiştir: Birincisi hayret edilen demektir. İkincisi ise hayret etme sı­nırını aşmış olan demektir. Nitekim: "Uzunluğu olan şey" demektir, Uzunluk sınırını aşmış olan" demektir.

el-Cevherî dedi ki: "Acib" kendisinden hayret edilen iş demektir. Ötreli olarak "el-ucab" de aynı şekildedir. Şeddeli olarak "el-uccab" ise ondan da­ha ileri hayret edilecek şey, anlamını ifade eder. "el-U'cube" de böyledir.

Mukatil dedi ki: "Cim" harfinin şeddeli okunması Ezd-i Şenue ağzıdır.

Said b. Cübeyr'in rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Ebu Talib has­talandığında Kureyşliler onun yanına geldiler. Peygamber (sav) da geldi. Ebu Talib'in yanı başında bir kişinin oturacağı kadar bir yer vardı. Peygamberin oturmasını engellemek maksadı ile Ebu Cehil kalktı ve peygamberi Ebu Ta-lib'e şikayet ettiler. Ebu Talib: Kardeşimin oğlu, sen kavminden ne istiyor­sun? diye sordu. O da şöyle dedi: "Amcacığım! Ben onlardan sadece bir söz söylemelerini istiyorum. Bununla Araplar kendilerine boyun eğecek, Arap ol­mayanlar da onlara cizye ödeyecektir." Ebu Talib: Bu söz nedir? diye sorun­ca, Peygamber: "La ilahe illallah'tır" diye buyurdu. Bu sefer Kureyşliler: "Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?" dediler. İşte bunun üzerine on­lar hakkında Kur'ân-ı Kerim'in: "Sâd, çok şerefli Kur'ân'a andolsun! Aksine kâfirler büyüklük taslamakta ve muhalefet etmektedirler" buyruğu "...bu an­cak bir uydurmadır" (Sad, 38/1-7) buyruğuna kadar nazil oldu. Bu mana­da bu hadisi Tirmizı de rivayet etmiş olup "bu hasen, sahih bir hadistir" de­miştir[5]

Yine denildiğine göre Ömer b. el-Hattab'ın müslüman olması Kureyşlile-re ağır gelmişti. Bundan dolayı Ebu Talib'in yanında bir araya gelip şöyle dediler: Bizimle kardeşinin oğlu arasında hüküm ver. Ebu Talib Peygamber (sav)'a haberci göndererek şöyle dedi: Kardeşimin oğlu! Bunlar senin kav­minden olan insanlardır. Senden adaletli davranmanı istiyorlar. Kavmine kar­şı büsbütün haksızlık etme. Peygamber: "Benden istedikleri nedir?" diye so­runca, şöyle dediler: Sen bizden ve bizim tanrılarımızdan sözetmeyi bırak, biz de seni ilâhınla başbaşa bırakacağız. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöy­le buyurdu: "Bana kendisi sebebiyle Araplara egemen olacağınız ve Arap ol­mayanların da size itaat etmelerini gerçekleştirecek tek bir söz söyleyemez misiniz?" Ebu Cehil dedi ki: Hay Allah iyiliğini versin. Bu sözü de, onun on mislini de senin için söyleriz. Bunun üzerine Peygamber (sav): "La ilahe il­lallah deyiniz" diye buyurunca, bu işi kabul etmeyip kalkıp gittiler ve: "Aca­ba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?" dediler. Bütün  bu mahlukatı bir tek ilâh nasıl yönetebilir? Bunun üzerine yüce Allah haklarında bu âyet-i kerime­leri: "Onlardan önce Nuh'un kavmi... yalanladılar" (Sâd, 38/12) buyruğu­na kadar olan âyetleri indirdi. [6]

 

6.  Onlardan elebaşıları: "Yürüyün ve ilâhlarınıza (ibadette) dire­nin. Şüphesiz ki bu istenilen bir şeydir" diyerek, kalkıp gittiler.

7. "Biz bunu öbür dinde işitmedik. Bu, ancak bir uydurmadır."

8. "Aramızdan bu zikir onun üzerine mi indirildi?" Hayır, onlar Benim zikrimden şüphededirler. Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar.

9. Yoksa galib, çok çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri on­ların yanında mıdır?

10. Yahut göklerle yerin ve aralarında olanların mülkü onların mı­dır? O halde sebeplerine yapışıp yükselsinler.

11. Burada gruplardan yenilgiye uğratılmış bir ordu...

 

"Onlardan elebaşıları: Yürüyün... diyerek kalkıp gittiler" buyruğunda geçen "el-mele": elebaşıları" onların eşrafı demektir.

Hızlıca gitmek" anlamındadır. Yani bu kâfirler Rasûlullah (sav)'ın vanından birbırierine: Üzerinde bulunduğunuz yola devam edin, onun dini­ne girmeyin " ilâhlarınıza direnin" diyerek, kalkıp gittiler.

Bunun daha önce geçtiği üzere hastalığı esnasında Ebu Talib'in yanına git­melerime işaret olduğu da söylenmiştir. Muhammed b. İshak'ın rivayetinde befircîkfcğine göre bu kimseler, Ebu Cehil b. Hişam, Rabia b. Abdi Şems'in oğullan Şeybe ve Utbe, Umeyye b. Halef, el-As b. Vail ve Ebu Muayt'tırlar. utanlar Ebu Talib'e gelerek: Sen bizim efendimiz, bize göre de en insaflımız-sum. Kardeşinin oğlu ile onun beraberindeki ayak takımının bizim adımıza sen hakkından gel. Onlar ilâhlarımızı bıraktılar, dinimizi tenkid ettiler.

Bunun üzerine Ebu Talib, Peygamber (sav)'a haber göndererek ona: Se­nin kavmin seni eşitliğe ve insafa çağırıyor, dedi. Peygamber (sav) da: "Ben onları sadece bir tek kelime söylemeye davet ediyorum" deyince, Ebu Cehil: Onunla birlikte on tane daha söyleyelim, dedi. Peygamber de: "La ilahe illal­lah deyiniz" deyince, ayağa kalktılar ve: "Acaba o bunca ilâhı tek bir ilâh mı yaptı?" (Sad, 38/5) sözleri ile diğer âyetlerde aktarılan sözlerini söylediler.

" Yürüyün" buyruğundaki (ol) nasb mahallindedir. "Yü­rüyün... le" anlamındadır. Buradaki:Yani" anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da: "Onlardan elebaşıları" yürüyün demek anlamında "kal­kıp gittiler" demek olur. Bu da onların yürüyüşlerinin açıklaması olur, on­ların bu sözü fiilen söyledikleri anlamına gelmez.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onların ileri gelenleri, elebaşıları yürüyerek avama: "Yürüyün ve ilâhlarınıza" ibadet etmek üzere "direnin. Şüphesiz ki bu" Muhammed (sav)'ın getirdiği "istenen bir şeydir." Yani bu yol ile bir kavmin üzerindeki nimetin son bularak hallerinin olumsuzluğa doğru değiş­mesi kabilinden, yeryüzündeki insanlar hakkında "istenen bir şeydir" de­diler, demektir.

Bir başka açıklamaya göre: "Şüphesiz ki bu istenen bir şeydir" ifadesi bir sakındırma anlamındadır. Yani Muhammed bu söylediği sözler ile bize üs­tünlük sağlasın ona itaat etmemizi, ona tabi olup hakkımızda istediği gi­bi tahakküm etmeyi istiyor. Sakın ona itaat etmeyiniz.

Mukatil dedi ki: Ömer, İslâm'a girip de o sayede İslâm güçlenince bu iş Kureyşlilere ağır geldi ve: Şüphesiz ki İslâm'ın güçlenmesi hususunda Ömer'in İslâm'a girmesi istenen bir şeydir, demektir.

"Biz bunu öbür dinde işitmedik" buyruğu hakkında İbn Abbas, el-Kura-zî, Katade, Mukatil, el-Kelbî ve es-Süddî şöyle demişlerdir: Bununla İsa  (a.s)'ın hristiyanlık dinini kastetmektedir. İslâm'dan önceki son din odur. Hris-tiyanlar da Allah ile birlikte başka ilâh koşuyorlar.

Mücahid ve yine Katade: Kureyş dinini kastetmektedirler, demiştir. el-Ha-sen de şöyle demiştir: Bizler ahir zamanda böyle bir şeyin olacağını işitme-miştik; bir başka açıklamaya göre, biz kitab ehlinden Muhammed'in hak bir rasûl olduğunu işitmedik anlamındadır.

"Bu ancak bir uydurmadır." Yalandır ve asılsız bir iddiadır. İbn Abbas ve başkalarından böyle açıkladıkları nakledilmiştir.

" Olmadık bir şeyi uydurdu' demektir. Yüce Allah'ın mahlu-katı halketmesi de buradan gelmektedir ki, herhangi bir misal, benzer ve ör­nek olmaksızın onları yoktan var etti, demektir.

"Aramızdan bu Zikir onun üzerine mi indirildi?" sorusu inkarî bir so­rudur. Burada Zikirden kasıt, Kur'ân-ı Kerim'dir. Aralarından özellikle  Mu-hammed (sav)'a vahiy gönderilmiş olmasını kabul etmediler. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:

"Hayır, onlar benim zikrimden" yani benim vahyim olan Kur'ân'dan "şüphededirler." Yani onlar kendi aralarında hâlâ doğru sözlü olduğunu bil­mektedirler. Onlar benim sana indirdiğim vahyin benden olup olmadığı hususunda şüphe etmişlerdir sadece.

"Hayır, onlar henüz azabımı tatmadılar." Onlar kendilerine uzunca sü­re tanınmasına aldandılar. Eğer şirk dolayısıyla azabımı tadacak olurlarsa, şüp­heleri ortadan kalkar ve böyle bir şey söylemezlerdi. Fakat o zamanda da ima­nın hiçbir faydası olmaz.

Buradaki: " Henüz... madı..." buyruğu: (r ): ...madı anlamında olup şu buyruklarda olduğu gibi zaiddir: "Az zaman sonra" (el-Mu'mi-nun, 23/40); "Fakat o sözlerini bozmaları... sebebiyle." (en-Nisa, 4/155)

"Yoksa galib, çok çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?" buyruğu şöyle açıklanmıştır: Yoksa bu imkanlar ellerinde var mıdır da onlar yüce Allah'ın Muhammed (sav)'a ihsan etmiş olduğu peygamberlik nimetine engel mi olacaklar?

"Yoksa" edatı eğer ifade önceki buyruklarla ilişkili ise bazen azar­lamak anlamında kullanılır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Elif, Lam, Mim. Kitabın indirilmesi -ki onda şüphe yoktur- alemlerin Rabbindendir. Yoksa onlar: Onu kendiliğinden uydurdu mu, derler?" (es-Secde, 32/1-3)

Yüce Allah'ın: "...Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?"buyruğunun daha önce geçen: "Kendilerinden bir korkutucu geldi diye hayret ettiler" (Sad, 38/4) buyruğu ile bağlantılıdır. Buna göre anlamı şu olur: Yüce Allah dilediği kimseleri peygamber olarak gönderir. Çünkü göklerin ve yerin hazineleri yalnız O'nundur.

"Yahnt göklerle yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır?"

Eğer böyle bur iddiada bulunacak olurlarsa "o halde sebeplerine yapışıp yük-sdstmler.'* Yani semalara yükselsinler ve meleklerin Muhammed'e vahiy in­dirmesini engellesinler.

Yükseldi, yükselir" demektir. Aynı fiil: "Yük­sekli, yükselir, yükselmek" şeklinde de gelir. " Attı, atar, atmak" gibi. (Yükselmek anlamındaki bu fiil,) " Manevi yolla okuyarak teda­vi' ile aynı kökten gelmektedir.

er-Rabî' b. Enes dedi ki: Buradaki "sebepler" kıldan daha ince, demirden daha güçlüdür, fakat bunlar görülmezler.

Sözlükte "sebep" kendisi vasıtası ile maksada ulaşılan ip ya da başka her-şeyin adıdır. "Sebepler"in meleklerin indiği semavatın kapıları olduğu da söy­lenmiştir. Bu açıklamayı Mücahid ve Katade yapmıştır. Şair Züheyr de şöy­le demiştir:

"İsterse semanın sebeplerine bir merdiven ile ulaşmaya kalkışsın."

"Semaların sebepleri"nin bizatihi semaların kendileri olduğu da söylen­miştir. Yani onlar sema be sema yükselsinler.

es-Süddî de: "Sebeplerine yapışıp yükselsinler" buyruğu fazilet ve din bakımından yükselsinler, anlamındadır, demiştir.

Eğer kendilerini koruyup kurtaracağını sanıyor iseler güçlenmenin sebep­leri bakımından istedikleri kadar ileri gitsinler, diye de açıklanmıştır. Ebu Ubeyde'nin açıklaması bu anlamdadır.

Sebeplerin ipler, halatlar anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani onlar ken­disi ile semaya yükselmek için bir halat yahut bir sebep bulacak olurlarsa, yükselsinler. Bu ise bir azar ve aciz bırakıcı bir emirdir. Daha sonra yüce Al­lah, peygamberi Muhammed (sav)'a, onlara karşı zafer ve yardım vaadinde bulunarak şöyle buyurmaktadır:

"Burada... bir ordu" buyruğundaki:  sıla (zaid) olup ): Onlar... bir ordudur" takdirindedir. Buna göre "ordu" lafzı hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir.

"Yenilgiye uğratılmış" yani ortaya koyacak delilleri kalmamış, delilleri çürütülmüş, zelil kılınmış, kökü kazınmış... Çünkü onlar hiçbir şekilde bu bi­zim lehimizedir, demek imkanını bulamıyorlar.

"Kırba kırıldı", " Orduyu kırdım (yenilgiye uğrat­tım)" denilir.

Bu buyruk daha önceki buyruklarla yani: "Aksine kâfirler büyüklük tas­lamakta ve muhalefet etmektedirler" (Sad, 38/1) buyruğu ile bağlantılıdır. Ya­ni onlar grublardan bozguna uğratılmış bir ordudur. Onların büyüklük tas­lamaları ayrılıkçılık yapmaları seni üzmesin. Ben onların topluluklarını boz­guna uğratacağım, onların güçlerini alacağım.

Bu buyruk, Peygamber (sav)'a bir tesellidir. Bedir günü de bu denilenler o orduların başına getirilmiştir.

Katade dedi ki: Yüce Allah daha onlar Mekke'de iken onları bozguna uğ­ratacağını vaadetmiştir. Bu vaad Bedir günü gerçekleşmiştir.

"Burada" buyruğu Bedir'e bir .Orası Muhammed (sav) ile savaş­mak için grup grup bir araya geldikleri yerdir.

Maksadın Medine'ye gelen ve Peygamber (sav)'a karşı biraraya gelen grup­lar (el-Ahzab) olduğu da söylenmiştir. Buna dair açıklamalar da daha önce el-Ahzab Sûresi'nde (33/9. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmak­tadır.

Ahzab ordu demektir. Nitekim çeşitli kabilelerden bir ordu tabiri kulla­nılır.

Burada "ahzab: grublar" ile geçmiş zamanlardaki kâfirlerin kastedildiği de söylenmiştir. Yani bunlar da öncekilerin yolundan giden bir ordudur. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Ondan içen benden değildir, onu tat-mayansa o bendendir." (el-Bakara, 2/249) Yani dinim ve mezhebim üzere­dir.

el-Ferra dedi ki: Buyruğun anlamı şudur: Onlar yenilgiye uğratılmış bir or­dudurlar. Bu da bu ordunun semaya çıkması engellenmiştir, demektir.

el-Kutebî dedi ki: Onlar şu uydurma tanrıların yenilgiye uğratılmış ordu­ları, askerleridir. Onlar yüce Allah'ın rahmet hazinelerinden olsun, göklerin ve yerin mülkünden olsun, herhangi bir şeyin, ilâhlarına ya da kendilerine ait olduğunu ileri süremezler. [7]

 

12. Onlardan önce Nuh'un kavmi, Ad ve kazıklar sahibi Firavun ya­lanladılar.

13. Semud, Lut kavmi ve Ashabu'1-Eyke de: İşte onlar güruhlardır.

14. Onların herbiri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeple azabım hak ol­du.

 

"Onlardan önce Nuh'un kavmi... yalanladılar" buyruğunu yüce Allah Peygamber (sav)'ın gönlünü hoş etmek ve onu teselli etmek için zikretmiş bulunmaktadır. Yani, ey Muhammed, bunlar senin kavminden olup daha ön­ce peygamberlerine karşı grublar halinde çıkmış, o güruhlardan bir ordudur. Onlardan öncekiler bunlardan daha güçlü idiler, ama yine de helak edildi­ler.

Yüce Allah "kavm" kelimesini müennes olarak zikretmiştir. Arap dilbil-ginleri bu hususta iki farklı görüşe sahiptirler. Birincisine göre bu lafzın mü-zekker olarak da, müennes olarak da kullanılması mümkündür. İkinci görü­şe göre bu lafız olarak müzekkerdir, müennes olarak değerlendirilmesi ca­iz değildir. Ancak aşiret ve kabile anlamında kullanılırsa, bu durumda lafız­da manaya dikkat çekmek maksadı ile gizli anlamın hükmü ağırlık kazanır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Hayır, gerçekten o bir öğüttür. Kim dilerse ondan öğüt alır." (el-Muddessir, 74/54-55) Burada görüldüğü gibi "ondan öğüt alır" anlamındaki buyrukta zamir mü-zekker olarak gelmiş ve şeklinde müennes zamir olarak gelmemiştir. Çünkü onda gizli olan müzekker anlam olduğundan müzekker gelmiştir, la­fız müennes gelmesini gerektirse dahi.

Yüce Allah bu buyruklarda Firavun'u "kazıklar sahibi" olmakla nitelen­dirmektedir. Bunun anlamı hakkında farklı görüşler vardır. İbn Abbas: Sapa­sağlam yapılar sahibi, anlamındadır derken, ed-Dahhak şöyle demiştir: Onun bina ve yapıları pek çoktu. Binaya "evtad (kazıklar)" da denilebilir.

Yine İbn Abbas'tan, Katade ve Ata'dan şöyle dedikleri zikredilmiştir: Onun kazıkları, alanları, oyun yerleri vardı. Bunlar üzerinde onun için öoyunlar oynanırdı.

Yine ed-Dahhak'tan: Güç ve şiddetlice yakalama sahibi diye açıkladığı da rivayet edilmiştir.

el-Kelbî ve Mukatil de şöyle demişlerdir: O insanları kazıklarla azaplan-dırırdı. Birisine kızdı mı onu sırtüstü yatırır, yere çaktığı dört kazığa bağlar, üzerine ölünceye kadar akrep ve yılanları salardı.

Yine denildiğine göre o, işkence yaptığı kimseleri dört direk arasında bağ­lardı. Onun herbir el ve ayağını demirden bir kazığın çakılmış olduğu bir di­reğe bağlayıp ölünceye kadar bırakırdı.

Bir diğer açıklamaya göre "kazıklar sahibi" pekçok asker ve ordu sahi­bi demektir. Burada askerlere "kazıklar" adı verilmiştir. Çünkü onlar kazığın çadırı güçlendirdiği gibi, saltanatını güçlendiriyorlardı.

İbn Kuteybe dedi ki: Araplar: "Onlar kazıkları oldukça sağlam bir güce sa-hibtirler" diyerek her zaman güçlü olduklarını anlatmak isterler. Bunun as­lı ise, kıl çadırlardan herhangi bir çadırın kazıklarla sağlamlaşması ve kazık­larla ayakta durmasından gelmektedir. el-Esved b. Ya'fur der ki:

"Orada yaşayışın türlü nimetleriyle kaldılar, Kazıkları sapasağlam bir mülkün gölgesinde."

"Kazıklar" lafzının tekili "te" harfi esreli olarak: şeklinde ge­lir. Üstün olarak da bir söyleyişi vardır.

el-Esmaî dedi ki: " Sağlam kazık" denilir, tıpkı: " Olduk­ça uğraştıran bir iş" denildiği gibi. Sonra da şu beyi ti zikretmektedir:

"(O develer) su başında sağlam çakılmış bir kazık buldular, Onlara verdiği sözde durmamazlık etmezdi."

(el-Esmaî devamla) dedi ki: Burada adamı "cizl; develere taşınmak üze­re dikilen kazık"a benzetmiştir.

"Semud, Lut kavmi ve Ashabu'1-Eyke" yani ormanlıktakiler "de" (yalan­ladı). Buna dair açıklamalar daha önce eş-Şuara Sûresi'nde (26/176. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

NafT, İbn Kesir ve İbn Amir hemzesiz olarak "lam" ve "te" harflerini de üstün olarak: diye okumuşlardır. Diğerleri ise hemzeli ve "te" harfi de esreli olarak okumuşlardır. Bu da daha önce geçmiş idi.

"İşte onlar güruhlardır." Yani güçlü olmakla, çok olmakla nitelendirilen­ler onlardır. Bu. işte adam odur, demeye benzer.

'Onların herbiri rasûlleri yalanladılar. Bu sebeple azabım hak oldu."

Bu yalanlamalarından ötürü azab onların üzerine indi. Yakub: " Aza­bım' ile: İkabım (azabım)" lafzındaki "ye" harfini her iki halde (va­kıf ve vasi hallerinde) de sabit okumuş, diğerleri ise her iki halde "ye" har­fini hazfetmişlerdir.

Bu âyetin bir benzeri yüce Allah'ın şu buyruklarıdır: "îman eden o kim­se dedi ki: Ey kavmim! Muhakkak ben sizin için o güruhların günü gibi bir günden korkuyorum. Nuh kavmi, Ad, Semud ve onlardan sonra gelenlerin başına gelenlerin benzerinden..." (el-Mu'min, 40/30-31)

İşte burada da sözü geçen bu ümmetlere "ahzab: güruhlar" adını vermiş bulunmaktadır. [8]

 

15. Bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar.

16. Ye dediler ki: "Rabbimiz, hesab gününden önce (azaptan) payı­mızı bize çabuk ver (de görelim)!"

 

"Bunlar... bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar" buyruğunda geçen: " Bakmak, gözetlemek";"Beklemek" anlamındadır. Yüce Allah'ın:" Bizi bekleyin, nurunuzdan aydınlanalım" (el-Hadid, 57/13) buyruğunda da böyledir.

"Bunlar"dan kasıt Mekke kâfirleridir.

"Bir çığlıktan başkası" buyruğunda kastedilen ise kıyamet için sûr üfü-rüşüdür. Yani bunlar Bedir'de o yarayı aldıktan sonra geriye sadece kıyame­tin çığlığını bekliyorlar.

Şöyle de açıklanmıştır: Şu anda aralarından hayatta olanlar artık sadece sûra üfürmek demek olan o çığlığı bekliyorlar. Nitekim yüce Allah şöyle bu­yurmaktadır: "Onlar birbirleri ile çekişirlerken, kendilerini alacak bir tek çığ­lıktan başkasını gözlemiyorlar. (O zaman) onlar ne bir tavsiyede bulunabi­lirler. (Yasin, 36/49)

Bu buyruk, kıyamet ve ölümün oldukça yakın olduğunu haber vermek­tedir.

Şöyle de açıklanmıştır: O önceki kâfirlerin dinlerini takib eden bu ümme­tin son zamanlarındaki kâfirler, ancak tek bir çığlıktan ibaret olan o sûra üfür-meyi bekliyorlar.

Abdullah b. Arar dedi ki: Semada meydana gelen bir çığlık mutlaka yü­ce Allah'ın yeryüzündekilere gazabı ile olur.

"Devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan" buyruğundaki: "Tekrarlanma" demektir. Bu açıklama İbn Abbas'tan gelmiştir. Müca-hid ise dönüşü olmayan, Katade ikinci defa meydana gelmesi sözkonusu ol­mayan, es-Süddî ise ayılısı olmayan, diye açıklamıştır.

Hamza ve el-Kisaî "fe" harfini ötreli olarak:  diye okumuş, diğerle­ri ise üstün olarak okumuşlardır.

el-Cevherî dedi ki: Bu iki söyleyişi ile bu kelime, iki sağımlık arasındaki süre demektir. Çünkü (deve) önce sağılır, sonra da memelerine süt gelme­si için kısa bir süre yavrusunun onu emmesine müsade edilir, sonra tekrar sağılır. Mesela: "Onun yanında ancak iki sağımlık arası ka­dar bir süre durdu" denilir. Hadis-i şerifte de: "Hasta ziya­reti dişi devenin iki sağımlığı arası süre kadardır. " [9]

Yüce Allah'ın: "Devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan" buyruğunda "fe" harfi hem üstün, hem ötreli olarak okunur. Yani onun bir beklemesi, dinlenmesi ve kendine gelmesi sözkonusu değildir, demektir. "Fe" harfi esreli olarak: "İki sağımlık arası memede toplanan süt" anlamın­dadır. Önceki harfi esreli olduğundan dolayı "vav", "ye"ye dönüşmüştür, el-Aşa bir ineği anlatırken şöyle demektedir:

"Nihayet  memesinde bir süt toplandı mı,

Eğ er süt emecek olsa, ciğer paresini emzirmek için geliverir."Çoğulu: şeklinde, bunun da çoğulu: diye gelir. Tıpkı: "Karış'ın çoğulunun: diye gelmesi gibi. Daha sonraki çoğulu ise:  şeklinde getirilir. İbn Hemmam es-Selulî dedi ki:"Bize dünyayı yerdiler, onlar ise ondan süt emip duruyorlar,İki sağımlık arasında her süt biriktikçe; hatta süt vermeyen memelerdeki çıkıntıları bile (emmeye çalışırlar)." aynı zamanda "bulutta toplanan su" anlamına da gelir. Böyle bir bulut zaman zaman yağmur yağdırır. " Sağımlık aralarında di­şi devenin memesinde süt birikti, birikmek" demektir. Bu durumda olan di­şi deveye de: "denilir. Bu açıklama Ebu Amr'dan alınmıştır. Ço­ğulu ise: diye gelir.

el-Ferra, Ebu Ubeyde ve başkaları: " Devenin iki sağımlığı" buy­ruğunun "fe" harfi üstün olarak okunursa, kendilerine gelecekleri bir dinlen­me vakti demektir. Tıpkı  hastanın ve baygın kimsenin ayılması gibi. Ötreli okunması ise "beklemek" anlamındadır. Her ikisinin aynı anlamda olup "iki sağımlık arası" demek olduğu da az önce geçmiş bulunmaktadır.

Derim ki: Anlatılmak istenen, bu sürenin arada kesinti olmaksızın devam edip gittiğidir. Ebu Hureyre rivayetle dedi ki: Rasûlullah (sav) bizlere -bir grub ashabı ile birlikte iken- anlattı... Bu hadiste şunlar da yer almaktadır: "Yüce Allah İsrafil'e birinci defa sûra üfürmesini emreder. Ona: Korku ve dehşet üfü-rüşünü üfür, der. Göklerdekiler ve yerdekiler -Allah'ın diledikleri müstesnâ-dehşete kapılırlar. Sonra ona emir verir, o da bunu uzatıp sürdürür ve devam ettirir. Yüce Allah da: "Bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikme­si olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar" diyerek bu hadisi zik­retmektedir. Bu hadisi Ali b. Mabed ve başkaları eserlerinde zikrettikleri gi­bi biz de bunu "et-Tezkire" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

"Ve dediler ki: Rabbimiz hesab gününden önce payımızı bize çabuk ver"

buyruğu ile ilgili olarak Mücahid: Azabımızı diye açıklamıştır. Katade de ay­nı şekilde azaptan payımızı (çabuk ver), diye açıklamıştır. el-Hasen dedi ki: Cennetteki payımızı ondan istifade edelim diye dünyada bize ver. Said b. Cü-beyr de böyle açıklamıştır.

Aydan aya verilecek mükafatın yazılı olduğu mektuba: denildiği de dilde bilinen bir husustur. el-Ferra dedi ki: Bu lafız Arap dilinde "pay ve na­sip" demektir. Sak (elinde bulunduranın lehine olmak üzere yazılı maJ ya da

paranın ait olduğunu belirten belge)'e bu adın verilmesi de buradan gelmek­tedir. Ebu Ubeyde ve el-Kisaî şöyle demişlerdir: Bu kelime verilecek müka­fatlara dair yazılı belge demektir, çoğulu da: diye gelir. Şair el-A'şa şöyle demiştir:

"Mükafatların yazılı olduğu belgeleri verip durumu düzelten,

Nimeti ve üstün hali ile karşılaştığım günde hükümdar en-Numan da değil."

Buradaki "nimet ve üstün hali ile" diye anlamı verilen: kelimesi­nin yerine: "Topluluğu ile" diye de rivayet edilmektedir.

" Pay" kelimesinin çoğulu olarak: şekli de kullanılır. Azlık ço­ğulu için de: ile kullanılır. Bunları en-Nehhas zikretmiştir.

es-Süddî dedi ki: Kâfirler kendilerine verilen vaadlerin gerçek olup olma­dığını bilmek maksadı ile cennetteki yerlerinin kendilerine gösterilmesini is­tediler.

İsmail b. Ebi Halid dedi ki: Bu, rızıklarımızı bize çabucak veriver, anla­mındadır. Bunun bize yetecek kadarını çabucak ver, anlamında olduğu ve bana yeter anlamında kullanılan: den geldiği de söylenmiştir.

Bir başka açıklama da şudur: Peygamber (sav), Kur'ân-ı Kerim'in, kitab-lannın sağ ve sollarından verileceğine dair, buyruklarını onlara okuyunca, bu kitabların kendilerine çabucak verilmesini isteyerek bu sözleri söylediler. Sö­zü edilen buyruklar da yüce Allah'ın: "Kitabı sağdan verilmiş olana gelin­ce" (el-Hakka, 69/19); "Kitabı arkasından (sol eline) verilecek kimseye ge­lince..." (el-İnşikak, 84/10) buyruklarıdır.

(LüO'in asıl anlamı "kesmek"tir. "Kalemin kesilmesi (traş edil­mesi ucunun açılması)" da buradan gelmektedir. O halde bu lafız bir şeyden kesilen parçanın adıdır. "Kesmek,  ayırmak", "Pay etmek" gi­bi. Daha sonra bu pay, kitab (yazılıp takdir edilen) ve nzık hakkında kulla­nılmıştır. Çünkü bunlar başkasından kesilip ayrılmaktadır. Şu kadar var ki, bu kitab (yazılan şey, yazılan belge) hakkında daha çok kullanılmakta ve ger­çek anlamının bu olması daha güçlü bulunmaktadır. Ümeyye b. Ebi's-Salt şöy­le demiştir:

"Bir kavim ki, Irak sahası onlarındır ve, Oraya toplanan şeyler ile kıt' (kitab) ve kalem dahi."

"Hesap gününden önce" eğer durum Muhammed'in dediği gibi ise dün­yada kıyamet gününden önce "payımızı ver" demektir. Bütün bunları alay olsun diye söylüyorlardı. [10]

 

17. Onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud'u hatırla! Çünkü o, (Allah'a) çokça dönen birisi idi.

"Onların dediklerine sabret!" buyruğu ile yüce Allah kendisi ile alay et­meleri üzerine peygamberine (salat ve selam ona) sabretmesini emretmiştir. Bu âyet-i kerime kılıç (cihadı emreden) âyeti ile neshedilmiştir.

"Ve güçlü kulumuz Davud'u hatırla!" Yüce Allah kâfirlere dair haberle­ri, onların ayrılık çıkarmalarını, kendilerinden önceki kavimlerin helak edil­mesi hatırlatılarak azarlanmalarını söz konusu ettikten sonra, bu buyruğu ile yüce peygamberine onların verdikleri eziyetlere sabretmesini emretmekte ve daha önce sözü edilen bütün hususlarla onları teselli etmiş bulunmaktadır.

Bundan sonra da Dâvûd ve peygamberlerin kıssalarını sözkonusu etme­ye geçmektedir ki, Peygamber onların sabırlarını hatırlayarak teselli bulsun, âhirette bunun için Davud'a ve diğer peygamberlere verilenlerin kat kat faz­lasının verileceğini bilsin.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onların söylediklerine sabret ve on­lara peygamberlerin kıssalarını hatırlat ki, bu senin peygamberliğinin doğ­ruluğuna açık ve kesin bir delil olsun.

"Güçlü" buyruğu ibadette güç sahibi demektir. O bir gün oruç tutar, bir gün orucunu açardı. Bu ise orucun en ağır ve en faziletli şeklidir. Gecenin yarısını namazla geçirir, düşmanla karşılaştığında kaçmazdı. Yüce Allah'a duada güç sahibi idi.

"Kulumuz" buyruğuyla kul olarak bu şekilde onun Allah'a izafe edilme­si, onun şerefini açıkça ortaya koymak içindir.

("Güçlü" anlamı verilen): lafzı, şeklinde de kullanılır. Nitekim: "Kusur" anlamındaki lafzın,şeklinde kullanılabileceği gibi. Şa­ir şöyle demektedir:

"Önceden bükülmezdi o fakat bükülür oluverdi."

"Güçlü adam" ifadesi de buradan gelmektedir. "Güç­lendi" anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:

"O çok kuvvetli kişi yaya kiriş takarsa,

Atışını yapar böbreklere isabet ettirir ve onlar da lezzetli olurlar."

Şair şunu demek istiyor:

Yüce Allah, buluttaki yaya kiriş takarsa, develerin böbreklerine atış yapar ve bu yağla develeri semirtir. Bundan da maksat yağmurdan oluşan bitkile­ri otlayarak semirdiklerini anlatmaktır.

"Çünkü o (Allah'a) çokça dönen birisi idi." ed-Dahhak: Çokça tevbe eden birisi idi, demektir, diye açıklamıştır. Başkasından gelen rivayete göre ise o günahını hatırladığında yahut hatırına geldiği her seferinde bundan ötürü Al­lah'tan mağfiret dilerdi. Nitekim Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Şüp­hesiz ben bir gün ve gecede yüce Allah'tan yüz defa mağfiret dilerim."[11]

" Döndü, döner" denilir. Nitekim şair de şöyle demiştir:

"Ayrılıp giden herkes elbette döner, Fakat ölüp ayrılan asla dönmez."

Dâvûd (a.s) her hususta yüce Allah'a itaate ve rızasına dönen birisi idi. O bakımdan, kendisine uyulmaya layık bir kimsedir. [12]

 

18. Gerçekten Biz dağları -akşamleyin ve kuşluk vakti onunla bir­likte teşbih eder halde- musahhar kıldık.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız:

 

1- Davud'a Musahhar Kılınan Dağlar:

 

“Gerçekten Biz dağları -... onunla birlikte teşbih eder halde- musahhar kaldık" buyruğundaki: "Teşbih eder halde" hal olarak nasb mahal-iımdedir. Şanı yüce Allah ona vermiş olduğu delil ve mucizeyi söz konusu etmektedir ki, bu da onunla birlikte dağların da teşbih etmesi idi.

Mukatil dedi ki: Dâvûd (a. s) yüce Allah'ı andı mı dağlar da onunla birlik­te Allah'ı anardı ve o dağların teşbihini anlardı.

İbn Abbas dedi ki: "Teşbih eder halde" namaz kılar halde... demektir. Bu insanlar tarafından görülüp bunun ne olduğunu anladıkları takdirde bir mucizedir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Dâvûd (a.s)'a öyle güzel bir ses verilmişti ki, onun dağlardaki yankısı da güzel olurdu. Sesinin güzelliği dolayısıyla kuş­lar ona kulak kabartır, onunla birlikte ses çıkartırdı. İşte dağların ve kuşla­rın teşbihi budur.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah dağları onunla birlikte yürüsünler di­ye musahhar kılmıştı. İşte dağların teşbihi budur. Çünkü bunlar yüce Allah'ın yaratılmışlara benzemekten münezzeh olduğuna delalet etmektedir.

Bu anlamdaki açıklamalar daha önce Sebe' Sûresi'nde (34/10. âyetin tef­sirinde) ve İsra Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Onu hamd ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihlerini anlamazsınız" (el-İsra, 17/44) buyruğunu açıklarken geçmiş bulunmaktadır. Orada belirttiğimiz gi­bi konu ile ilgili sahih kabul edilen görüşe göre bu varlıkların teşbihi sözlü teşbihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Akşamleyin ve kuşluk vakti" buyruğunda geçen: "Kuşluk vak­ti"; aynı zamanda güneşin doğuşundan sonra, ışığının beyazlaşması de­mektir, "Güneş doğdu" denilir, " Güneş etrafı aydınlat­tı" demektir. İşte Dâvûd (a.s) güneşin doğuşu sırasında namazının akabin­de ve batışı sırasında Allah'ı teşbih ederdi. [13]

 

2- Kuşluk Vakti ve Kuşluk Namazı:

 

İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ben bu: "Akşamleyin ve kuş­luk vakti" âyetini okuyup durur fakat bunun mahiyetini bilmiyordum tâ ki

Um Hanî bana şu hadisi nakledinceye kadar: Rasûlullah (sav) bir seferinde yanına girmiş ve abdest almak üzere su istedikten sonra abdest almıştı. Sonra da kuşluk namazı kılmış ve şöyle buyurmuştu: "Ey Um Hanî! İşte bu işrak (kuşluk vakti) namazıdır." [14]

İkrime de dedi ki: İbn Abbas dedi ki: Kuşluk namazı ile ilgili kalbimde bir kuşku vardı. Nihayet ben bunu Kur'ân-ı Kerim'de buldum: "Akşamleyin ve •kuşluk vakti onunla birlikte teşbih eder halde..."

İkrime dedi ki: İbn Abbas önceleri kuşluk namazı kılmazdı. Daha sonra bu namazı kılmaya başladı.

Rivayete göre Ka'b el-Ahbar, İbn Abbas'a şöyle demiş: Ben Allah'ın indir­miş olduğu kitablarda güneşin doğuşundan sonra bir namazdan sözedildi-ğini görüyorum. Bu evvabin (Allah'a dönenlerdin namazıdır. İbn Abbas da dedi ki: Ben de sana bu namazın Kur'ân'daki yerini gösteriyorum. Bu, Dâ-vûd kıssasında yer alan: "Akşamleyin ve kuşluk vakti onunla birlikte teş­bih eder halde..." buyruğudur. [15]

 

3- Kuşluk Namazının Hükmü:

 

Kuşluk namazı müstehab ve nafile bir namazdır. Öğleden sonra ikindi na­mazının (vakit itibariyle) durumu ne ise sabahleyin kuşluk namazının da du­rumu odur. Güneş doğuşundan sonra beyazlaşıp bulanıklığı gidinceye, ışı­ğıyla etrafıaydınlatıncaya kadar kılınmamalıdır. Tıpkı ikindi namazının gü­neşin ışıklarının sarardığı vakte kadar bırakılmaması gerektiği gibi.

Müslim'in Sahih'inde Zeyd b. Erkam'dan rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Evvabin (kuşluk) namazı deve yavrularının ayaklarını ısınan kumların yakmaya başladığı vakittir." [16] Burada özellikle deve yavru­larının sözkonusu edilmesi, tahammüllerinin azlığı dolayısıyla onların anne­lerinin ayaklarını yakan ileri derecedeki sıcağın sona ermesinden önceki va­kitte, ayaklarının kumdan yanmaya başlamasından dolayıdır. Bu da ya kuş­luk vaktinde yahutta ondan kısa bir süre sonra olur. Güneşin doğması ile ze­vali arasındaki vakit, orta vakittir. Bu açıklamayı Kadı Ebu Bekr İbnu'1-Ara-bî yapmıştır.

Bazı kimseler acele edip bundan önce namazı kılabilmektedir. Bunu da işi olur, böylelikle o amelini kaybeder, düşüncesiyle yapar. Zira bu namazı, kılınması yasak olan bir vakitte kılmış olur ve böylece kişi lehine değil de aleyhine olan bir işi yapmış olmaktadır. [17]

 

4- Kuşluk Namazına Dair Bazı Rivayetler:

 

TirmızTnin rivayetine göre Enes b. Malik şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) 'Duyurdu ki: 'Her kim kuşluk namazını oniki rekat olarak kılarsa, Allah ona cenuneme altından bir köşk bina eder." (Tirmizî) dedi ki: Bu garib bir hadistir.[18]

Müsbm'in Sahih'inde yer alan rivayete göre Ebu Zerr Peygamber (sav)'dan Şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Her sabah sizin herbirinizin bütün eklemlerine birer sadaka düşer. Herbir teşbih bir sadakadır, herbir tehlil bir sadakadır, herbir tekbir bir sadakadır. İyiliği emretmek bir sadakadır, kötü­lükten sakındırmak bir sadakadır. Bunun için de kuşluk vaktinde kılacağı iki rekat yeterlidir. "[19]

Yine Tirmizî'de Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasû­lullah (sav) buyurdu ki: "Her kim kuşluk namazının iki rekatını muhafaza ederse, ona günahları -deniz köpükleri gibi olsa dahi- bağışlanır." [20]

Buhârî ve Müslim, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: "Can dostum bana üç şey tavsiye etti. Ölünceye kadar onları terketmem. Her (kameri) ayın üç gününü oruçla geçirmek, kuşluk namazını kılmak, vitir kıl­madan uyumamak. "[21] Bu Buhârî'nin lafzıdır.

Müslim de: "Kuşluk vaktinde kılınan iki rekat..." demiştir. [22] Ayrıca Müslim, Ebu'd-Derda'dan, Buhârî'nin Ebu Hureyre'den rivayet et­tiği gibi rivayet etmiştir. [23]

İşte bütün bunlar kuşluk namazının en az iki, en çok da oniki rekat ol­duğunu göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Hadiste geçen: " Eklemler" aslında parmak, el ve ayakların kemik­leridir. Daha sonra vücuttaki diğer kemik ve eklemler hakkında kullanılır ol­muştur.

Âişe (r.anha)'dan gelen rivayete göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

"O (yüce Allah) Âdemoğullarından herbir insanı üçyüzaltmış eklemli olarak yaratmıştır. Kim Allah'ı  tekbir eder, Allah'a hamdeder, Allah'ı tehlil eder (la ilahe illallah der), Allah'ı teşbih eder, Allah'tan mağfiret diler, insanların yo­lu üzerindeki bir taşı yahut dikeni, yahutta bir kemiği alıp uzaklaştırır, iyi­liği emredip münkerden alıkoyarsa (ve bunları) bu üçyüzaltmış eklem sayı­sı kadar gerçekleştirirse, o gün o kimse kendisini cehennem ateşinden uzak-laştırmış olarak yürür." (Hadisin ravilerinden) Ebu Tevbe dedi ki: Belki de "(yürür yerine): akşamı eder" demiş olabilir. Müslim de bunu böylece riva­yet etmiştir. [24]

Hadis-i şerifte geçen: "Bunun için de iki rekat yeter" buyruğu şu demek­tir: Bu organlar adına verilmesi gereken bu sadakalar karşılığında iki rekat kılmak yeter. Çünkü namaz vücudun bütün azaları ile yapılan bir ameldir. Kişi namaz kıldı mı herbir azası asıl itibarı ile vazifesi olan işi de yerine ge­tirmiş olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [25]

 

19. Toplanıp gelen kuşları da (emrine verdik). Her birisi ona dönü­cü idi.

20. Onun mülkünü de pekiştirdik. Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkanını verdik.

 

"Toplanıp gelen kuşları da" buyruğu daha önce geçen "dağlan" buyru­ğuna atfedilmiştir. el-Ferra dedi ki: Bu buyruk: "Kuşlar da top­lanırdı" diye okunsa yine caiz olur. Çünkü burada fiil zahir değildir.

îbn Abbas dedi ki: Dâvûd (a.s) teşbih etti mi dağlar ona cevab verir. Kuş­lar onun etrafında toplanır ve onunla birlikte teşbih ederlerdi. İşte kuşların onun yakınında toplanmaları, onların haşredilmeleri (toplanıp gelmeleri)dır. Buna göre anlam şöyle olur: Biz kuşları onunla birlikte teşbih etmeleri için onun etrafında topluca bir araya gelmelerini sağlayarak müsahhar kıldık.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz onunla birlikte teşbih etmeleri için kuş­ları toplasın diye rüzgarı müsahhar kıldık, yahutta meleklere kuşları topla­malarını emrettik. [26]

"Her birisi ona" yani Davud'a "dönücü idi." İtaat ederdi. Bu da ona ge­lir, onunla birlikte teşbih ederlerdi, demektir. Buradaki "he" (ona) zamirinin yüce Allah'a ait olduğu da söylenmiştir.

"Onun mülkünü de pekiştirdik." İyice sağlamlaştırdık, güçlendirdik. Bunun heybet ile kalplere onun korkusunun yerleştirilmesi ile olduğu söy­lendiği gibi, askerlerinin çokluğu ile olduğu, ilâhi yardım ve destek ile oldu­ğu da söylenmiştir. İbnu'l-Arabî'nin tercih ettiği açıklama da budur. Çünkü pekçok ve kalabalık fakat ilâhi yardıma ve desteğe mazhar olmayan bir or­dunun hiçbir faydası olmaz. İbn Abbas (r.a) dedi ki: Dâvûd yeryüzü kralla­rının egemenlik ve saltanatı en güçlü olanları idi. Her gece onun mabedini otuzbin küsur kişi korurdu. Sabah olduğunda: Geri dönün, Allah'ın peygam­beri sizden razı olmuştur, denilirdi.

Mülk, çokça şeylere malik olmak, sahib olmaktan ibarettir. Bir kimsenin çokça mülkü olmakla birlikte bu mülk daha da çoğalmadıkça o melik (hü­kümdar) olamaz. Bir kimsenin evi ve hanımı olursa, Âdemoğlu olarak zorun­lu bir şekilde ihtiyaç duyduğu menfaatine olan hususlardaki tasarruf külfe­tini üzerinden alacak bir hizmetçisi de olmadıkça hükümdar (melik) olamaz. Bu anlamdaki açıklamalar et-Tevbe Sûresi'nde (9/60. âyet, 3. başlıkta) geç­tiği gibi mülkün gerçek mahiyeti ile ilgili yeterli açıklamalar da en-Neml Sû­resi'nde (27/15-16. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Ona hikmeti ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkanını verdik." buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [27]

 

1- Hüküm ve Ayırdedici Söz:

 

"Ona hikmeti" buyruğundaki hikmet, es-Süddî'ye göre peygamberlik, Mü-cahid'e göre de adalettir. Ebu'l-Aliye yüce Allah'ın Kitabını bilmektir, Kata-de: Sünnettir, Şureyh de ilim ve fıkıhtır, diye açıklamıştır.

"Ve hakkı batıldan ayıran söz" buyruğu ile ilgili olarak Ebu Abdurrah-man es-Sülemî ile Katade, hüküm vermekte hakkı ve batılı ayırdedici şekil­de hüküm vermek diye açıklamıştır. İbh Mesud, el-Hasen, el-Kelbî ve Mu-katil'in görüşü de budur. İbn Abbas da: Sözün açıkça ifade edilmesidir, di­ye açıklamıştır. Ali b. Ebi Talib de şöyle demiştir: Bundan kasıt, davacının de­lili ortaya koyması, inkar edenin de yemin etmesi demektir. Şureyh, eş-Şa'-bî ve yine Katade de böyle demiştir.

Ebu Musa el-Eş'arî ve yine eş-Şa'bî de şöyle demişlerdir: Bu konuşma sı­rasında "emma ba'du: imdi" demektir. Bunu ilk kullanan kişi odur.

"Hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkanı"nın hak ile batıl arasında­ki sınırı ayırdedici açıklama, demek olduğu; az sayıdaki sözcüklerle pek çok anlamı ifade edecek şekilde veciz konuşmak olduğu da söylenmiştir.

Bu açıklamaların anlamı birbirine yakındır. Ali (r.a)'ın sözü bunların hepsini toparlamaktadır. Çünkü -Ebu Musa'nın sözü dışında- yargıda verile­cek hükümlerin etrafında döndüğü nokta budur. [28]

 

2- 'Yargı Bilgisi":

 

Kadı Ebu Bekr b. el-Arabî dedi ki: Yargı ilmine gelince, Allah'a yemin ede­rim ki o soyut bir ilim türüdür. İlmin oldukça sağlam bir bölümüdür. Bu, hü­kümleri bilmekten, helal ve haramı çok iyi ayırdedebilmekten farklı bir şey­dir. Sünnette: "Aranızda en iyi hüküm vereniniz Ali, helal ve haramı en iyi bileniniz de Muaz b. Cebel'dir'[29] hadis-i şerifi varid olmuştur.

Kişi fiillerin hükümlerini basiretle kavrayan, helal ve haramı iyice bilen bir kişi olmakla birlikte, hakkı batıldan ayırdedici hükmü veremeyecek bir durumda olabilir.

Rivayet edildiğine göre Ali b. Ebi Talib (r.a) şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) beni Yemen'e gönderdiği sırada bazı kimseler arslan avlamak maksadıyla bir çukur kazmışlardı. Bir arslan gelip bu çukura düşmüş, insanlar da bu çuku­run etrafında kalabalıkça toplandıkları bir sırada bir adam bu çukura düşmüş, düşerken diğerine tutunmuş, diğeri de bir başkasına tutunmuştu. Nihayet çu­kura dört kişi düşmüştü. Arslan bu çukurda onların hepsini yaralamış ve hep­si de ölmüşlerdi. Ölenlerin sahipleri silahlarına koşuştular, neredeyse arala­rında çarpışma çıkacaktı. Onların yanına gidip şöyle dedim: Siz dört kişi için ikiyüz kişi mi öldüreceksiniz? Gelin, ben sizin aranızda bir hüküm vereyim. Eğer hükmümü beğenirseniz bu sizin aranızda uyacağınız bir hüküm olur, beğenmezseniz bunu Rasûlullah (sav)'a götürürsünüz. O hüküm verme hak­kına daha bir sahibtir.

Bunun üzerine ilk düşen kişiye diyetin dörtte birini, ikinciye diyetin üç­te birini, üçüncüye diyetin yarısını, dördüncüye de diyetin tamamının veril­mesini emretti. Verilecek olan bu diyetleri de bu çukuru kazan kimseler ara­sında olan dört kişinin kabilelerine yükledi. Kimileri bu işe kızdı, kimileri ra­zı oldu. Daha sonra Rasûlullah (sav)'ın yanına gittiler, ona olayı anlattılar. Pey­gamber: Ben de sizin aranızda hüküm vereyim, dedi. Birisi: Ali aramızda hü­küm verdi, deyip Ali (r.a)'ın verdiği hükmü ona bildirdiler. Rasûlullah (sav) da: "Hüküm Ali'nin verdiği şekildedir" diye buyurdu. Bir rivayette de: Rasû­lullah (sav) Ali'nin verdiği hükmü geçerli kabul edip yürürlüğe koydu, de­nilmektedir.

Aynı şekilde yargıyı iyi  bilmek hususunda nakledilen rivayete göre bir adam Ebu Hanife'ye gelmiş ve şöyle demiş: İbn Ebi Leyla -ki o sırada Küfe kadısı idi- deli bir kadın, bir adama: Ey zina eden iki kişinin oğlu, dediği için o kadına mesodde ve kadın ayakta olduğu halde iki sopa haddi uyguladı, dedi. Ebu Hanıfe de: Hata etmiştir, diye cevab verdi.

İbou'İ-Arabî dedi ki: Ebu Hanife'nin hiç duraksamadan verdiği bu ceva­bı aacai ıkın adamları iyice düşündükten sonra anlayabilir. Ali'nin verdiği hûkmıü de bağırıp çağıran bir kimse idrak edemeyeceği gibi, ancak gecesi­ni gündüzüne katarak, verilen hükümler üzerinde duran bir kimse anlaya­bilir.

Bu hükmün gerçek açıklaması şöyledir: Bu öldürülen dört kişi, o çukur etrafında bulunanlar tarafından itişilerek hataen öldürülmüş kimselerdir. Bundan dolayı bu dört kişinin diyeti orada bulunanlar tarafından hata yoluy­la diyet olmak üzere ödenmelidir. Şu kadar var ki, birinci şahıs itilerek öl­dürülmüş olmakla birlikte diğer üç kişiyi de beraberinde çekerek ölümleri­ne sebep olmuştur. O halde öldürülmesi karşılığında ona bir diyet, fakat ölüm­lerine sebep olduğu üç kişi dolayısı ile de dörtte üç diyet ödemesi gerekir. İkincisi için diyetin üçte biri var, buna karşılık çekerek ölümlerine sebep ol­duğu iki kişinin de diyetlerinin üçte ikisini ödemesi gerekir. Üçüncüsüne ge­lince, onun yarım diyet alma hakkı vardır, yarım diyet de ödemesi gerekir. Çünkü bir kişinin de çekerek ölümüne sebep olmuştur. Böylelikle karşılık­lı hisseleşme ortaya çıkmış olmaktadır. Arada gerekli takaslar yapıldıktan son­ra bu oranlarda da akıleler diyetleri ödemek durumundadırlar. İşte bu harikulade bir istinbat (hüküm çıkarma) şeklidir.

Ebu Hanife'ye gelince, o da mesele ile ilgili hususları gözönünde bulun­durmuş ve bunların altı (yanlışlık) olduklarını görmüştür. Birincisi, deliye had uygulanmaz, çünkü delilik teklifi kaldırır. Elbetteki bu, yapılmış iftiranın de­lilik halinde olması halinde böyledir. Eğer bir kimse kimi vakit deliriyor, ki­mi zaman kendisine geliyor ise, ayık olduğu zamandaki iftiraları dolayısı ile ona had uygulanır.

İkincisi kadın: Ey iki zaninin oğlu demiş, bundan dolayı İbn Ebi Leyla da o kadına ebeveynin herbirisi için bir had uygulamış. Ebu Hanife'nin kana­atine göre bu noktada da hatalı davranmış, çünkü kazf hadleri birden çok olursa, bir tanesi uygulanır (tedahül olur). Zira ona göre bu içki ve zina had­di gibi Allah'ın bir hakkıdır. Şafiî ve Malik'e göre ise kazf haddi insanoğlu­na ait hadlerdendir. Kazfe uğrayan kişinin birden çok olması halinde, bu had de birden çok olur.

Yanıldığını söylediği üçüncü noktaya gelince, İbn Ebi Leyla iftiraya uğra­yan kimsenin talebi olmadan haddi uygulamıştır. Oysa, ister zina iftirası haddi Allah'ın bir hakkıdır diyenler, ister insanoğlunun hakkıdır diyenlerin ic-ma ile kabul ettiklerine göre zina iftirası haddinin ancak uygulanmasının ta­lebinden sonra uygulanacağı hususunda icma vardır. Taleb olmadan uygu­laması caiz değildir. İşte bu husus dolayısıyla onun insanoğlunun bir hakkı görüşünde olanlar kendi kanaatlerinin lehine bunu delil olarak kabul ede­bilirler. Zira bu Allah'ın bir hakkı olsaydı, zina haddinde olduğu gibi uygu­lanması uygulanma talebine bağlı kalmazdı.

Dördürcü nokta ise o arka arkaya iki haddi uygulamıştır. Halbuki bir kim­seye eğer iki had uygulanması icab ediyorsa, bunlar arka arkaya uygulanmaz. Önce birisi uygulanır, sonra da darbenin etkileri kayboluncaya yahut had vu­rulan kişi iyileşinceye kadar bırakılır, sonra ona diğer had uygulanır.

Beşinci nokta kadına ayakta had uygulamış olmasıdır. Oysa kadına ancak tesettüre uygun ve oturmuş olduğu halde had uygulanır. Hatta bazıları bir zembil içinde konularak ona had uygulanır, demişlerdir.

Yanıldığını kabul ettiği altıncı nokta ise ona haddi mescidde uygulamış olmasıdır, oysa icma ile hadler mescidde uygulanmaz. Mescidde hüküm ver­mek ve tazir cezalarını vermekte ise görüş ayrılığı vardır.

Kadı (Ebubekir İbnu'l-Arabî) dedi ki: İşte rivayet edilen hadiste: "Aranız­da en iyi hüküm vereniniz Ali'dir." ifadesinin tevillerinden birisine göre kendisine işarette bulunulan ayırdedici söz ve yargı ilmi budur.

Bundan kasıt özlü söz söylemektir, diyenlerin görüşüne gelince, bu Arap olmayanlar için değil de Araplar için sözkonusudur. Araplar arasında da Mu-hammed (sav) içindir. Bunu da: "Ve bana özlü sözler (cevamiu'l-kelim) ve­rilmiştir"[30]buyruğuyla ifade etmiştir.

Bunun "emma ba'du" sözünü söylemek olduğunu söyleyenlerin görüşü­ne gelince, Peygamber (sav) da hutbesinde "emma ba'du" derdi. Rivayet edil­diğine göre cahiliye döneminde bu sözü ilk söyleyen kişi ise Sahban b. Vail'dir. Öldükten sonra dirilişe iman eden ilk kişi de odur, bastona yaslanan ilk kişi odur, yüzseksen yıl yaşamıştır. Eğer Dâvûd (a.s)'ın bu sözü söyledi­ği sahih olarak sabit ise bu açıklamaya göre elbetteki o bunu Arapça olarak söylemiş olamaz, kendi diliyle söylemiş olmalıdır. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır. [31]

 

21. Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmana­rak namaz kıldığı yere inmişlerdi.

22. (Birileri dedi ki): "Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz ko­yunu vardır. Benim ise bir koyunum var. O koyunu da bana ver, dedi ve söz söylemede beni yendi."

24. Dedi ki: "Andolsun ki o senin bir koyununu koyunlarına (kat­mak) istemekle sana zulmetmiş. Muhakkak katan (ortak)ların ço­ğu şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler. İman edip salih amel işleyenler müstesna. Böyleleri ise ne de azdır!" Bunun üzerine Dâvûd bizim kendisini imtihan ettiğimizi sandığından hemen mağfiret istedi. Rükû ederek yere kapanıp döndü.

25- Biz de ona bunu mağfiret ettik. Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yirmidört başlık halinde sunacağız:

 

1- Duvarı Aşarak Hz. Davud'un Huzuruna Giren Davacılar:

 

"Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi" buyruğunda geçen "hasm" hem bir, hem iki kişi, hem de topluluk hakkında kullanılır. Çünkü bunun aslı mastardır. Şair de şöyle demiştir:

"Ve sakallarını silkeleyen kızgın hasımlar ki

Arap katırlarının, ahdi olmayan düşmanları püskürttüğü gibi."

en-Nehhas dedi ki: Burada "hasım" ile iki meleğin kastedildiği hususun­da tefsir bilginleri arasında görüş ayrılığı yoktur.

"Tırmanarak" fiili çoğul gelmekle birlikte, tesniye hakkında kul­lanılması ise "hasm" lafzının anlamına binaendir. Çünkü bu lafız çoğul ma­nası ile varid olmuştur, "Kafile ve arkadaşlar" lafızları gibi. İki kişi için kullanılması kastedilecek olursa: "İki hasım" çoğul için kul­lanılacak olursa: " Hasımlar" takdirinde kabul edilir.

"Onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi" buyruğu, su­runun üst tarafından yanına gelmişlerdi, demektir. Mesela: " Du­vara tırmandı" denilir. Zaten "sur" şehrin etrafındaki duvar demektir ve hemzesizdir. Aynı şekilde: , "sûrenin" çoğulu demektir. Tıpkı 'in çoğulunun, diye gelmesi gibi. Bu da binanın herbir konağına, aşama­sına verilen isimdir. "Kur'ân sûresi" de buradan gelmektedir. Çünkü herbir sûre diğerinden ayrı bir menzile (konak yeri) teşkil etmektedir. Buna dair açık­lamalar bu kitabın (Tefsirin) mukaddimesinde (sûre, âyet, kelime ve harf baş­lığında) geçmiş bulunmaktadır. Nabiğa'nın şu beyiti de geçmişti:

"Görmez misin, Allah'ın sana yüksek bir şeref ve üstünlük verdiğini? Ondan aşağıda kalan herbir hükümdarın aşağıdan ona yükselmeye çalıştığını görürsün."

Görüldüğü gibi burada sûre ile şeref ve mevkiyi kastetmektedir.

Hemzeli olarak: " Yemeğin kabta geri kalan bölümü" demektir. İb-nu'1-Arabî dedi ki: Bu Farsça ziyafet anlamındadır, Hadis-i şerifte de Peygam­ber (sav)'ın Ahzab gününde: "Cabir size bir ziyafet hazırlamıştır. Haydi bakalım oraya" dediği kaydedilmektedir.[32]

Burada sözü edilen mihrab (mealde: namaz kıldığı yer) oda demektir. Çün­kü o odanın içinde iken iki melek de tırmanarak onun yanına varmışlardı. Bu açıklamayı Yahya b. Sellâm yapmıştır. Ebu Ubeyde ise şöyle demektedir: Mihrabtan kasıt meclisin üst ve en iyi yeridir. Mescidin mihrabı da buradan gelmektedir. Buna dair açıklamalar daha önce birkaç yerde (Al-i İmran, 3/37. âyet, 1. başlıkta, Meryem, 19/11. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmak­tadır.

"Hani onlar Davud'un yanına girmişlerdi" buyruğunda ikinci defa ola­rak: " Hani" buyruğu gelmiş bulunmaktadır. Çünkü her ikisinde de bun­lardan sonra fiil gelmiş bulunuyor. el-Ferra'nın iddiasına göre ise bunlardan birisi: "...diğinde, dığında" anlamındadır. Bir diğer görüşe göre ikinci­si kendisinden sonra gelen ifadelerle birlikte daha öncekisini açıklamakta­dır.

Bu gelen iki kişinin, iki insan olduğu da söylenmiştir. Bunu en-Nekkaş de­miştir. İki melek oldukları da söylenmiştir. Bu görüşü de bir topluluk benim­semiştir. Kimileri de bunları, kimliklerini tayin ederek gelen bu iki şahıs Ceb­rail ve Mikail idi, demişlerdir. Bunların insan suretinde ibadet ettiği günde Allah'ın ona gönderdiği iki melek olduğu da söylenmiştir, Bekçiler onları içe­ri girmekten alıkoymak isteyince, bunlar da ibadet ettiği yerin duvarını aşa­rak yanına gitmişlerdi. O namazda iken onların geldiklerini farketmemiş, an­sızın önünde oturmakta olduklarını görüvermişti. İşte yüce Allah'ın: "Sana şu hasımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıl­dığı yere inmişlerdi" buyruğu bunu anlatmaktadır. Yani namaz kıldığı ye­rin üzerinden çıkarak yanına gelmişlerdi. Bu açıklamayı Süfyan es-Sevrî ve başkası yapmıştır.

Bunun sebebi ise İbn Abbas'ın naklettiği şu husustur: Dâvûd (a.s) içinden eğer ilâhi bir imtihana tabi tutulacak olursam, kendimi yanlışlıktan koruya­cağım, diye geçirmişti. Ona: Sen sınanacaksın ve sınanacağın günü de bile­ceksin. Onun için tedbirini al, denildi. O da Zebur'u yanına alıp ibadet et­tiği yere girdi, yanına kimsenin girmemesini istedi. Zebur'u okumakta iken en güzel surette bir kuş geldi, onun önünde uçmaya başladı. Eliyle onu ya­kalamak istedi ve arkasından gitti. Kuş nihayet mihrabın aydınlanma deliği­ne kondu. Onu almak üzere ona yaklaşınca, yine kuş uçuverdi. Onu görmek için ileri uzanınca yıkanmakta olan bir kadını gördü. Kadın onu görünce vü­cudunu saçlarıyla örttü. -es-Süddî dedi ki: Kadın Davud'un kalbinde yer et­ti.- (Devamla) İbn Abbas dedi ki: Kocası Allah yolunda gazaya çıkmış, Oriya b. Hannan idi. Dâvûd gaza kumandanına kocasını tabutu taşıyanlar ara­sına katması için emir yazdı. Tabutu taşıyanlara ise yüce Allah ya zafer na-sib ederdi yahut öldürülürlerdi. Oriya'yı kumandan tabutu taşıyanlar arası­na yerleştirdi ve öldürüldü. Kadının iddeti bitince Dâvûd ona talib oldu. Ka­dın da, eğer bir oğlu olursa, ondan sonra hükümdarlığa o geçecek, diye şart koştu ve buna dair de bir belge düzenledi. İsrailoğullarından da elli kişiyi bu­na şahit tuttu. Süleyman dünyaya gelip delikanlılık yaşına gelinceye iki me­lek duvarı aşıp namaz kıldığı yere gelinceye ve yüce Allah'ın kitabında an­lattığı durum meydana gelinceye kadar nefsi bir türlü karar kılmamıştı.

Bunu el-Maverdî ve başkaları zikretmiş ise de sahih değildir. [33] İbnu'1-Ara-bî dedi ki: Bu hususta gelmiş rivayetlerin en sağlamı budur.

Derim ki: Bu manasıyla bunu Tirmizî el-Hakim de Nevadiru'l-Usul'de pey­gambere merfu bir rivayet olarak zikretmiştir: Yezid er-Rukaşî'den, Enes b. Malik'i şöyle derken dinlemiş: Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Dâvûd peygamber (sav) kadını görüp onunla evlenmek isteyince, İsra-iloğullarının bir askeri birlik çıkarıp göndermelerini emretti. Birliğin kuman­danına da düşman ile karşılaştığınız vakit -ismini vererek- filanı öne geçir, dedi. O kişiyi tabutun önüne kattı. O dönemde o tabut ile zafer taleb edilir­di. Tabutun önüne geçirilen kimseler ise ya öldürülürdü yahutta savaştıkla­rı ordu önlerinden dağılır gider, öyle geri dönebilirlerdi. Kadının kocası öne geçirildi ve öldürüldü. Her iki melek de Davud'a indi ve ona olayı anlattı­lar... "

Said, Katade'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Belka şehri yakının­daki Amman kuşatması esnasında kocasına kapının halkasını yakalamaları­nı emretti. Bu da ölümün kendisi demekti. Bu maksatla kocası öne geçti ve öldürüldü.

es-Sa'lebî ile bir grub ilim adamı şöyle demişlerdir: Yüce Allah Davud'u bu günah ile imtihan etti. Çünkü o bir gün Rabbinden kendisini İbrahim, İshak ve Yakub'un mertebesine çıkarmasını temenni etti, onları sınadığı gibi ken­disini de sınamasını, onlara verdiği şeyler gibi kendisine de bağışlamasını te­menni etti. Dâvûd zamanı üçe ayırmıştı. Bu üç günün birisinde insanlar arasında hüküm veriyor, birisinde tek başına Rabbine ibadet için halvete çeki­liyor, birisinde ise hanımlarıyla ve işleriyle meşgul oluyordu. Okuduğu kitab-larda İbrahim, İshak ve Yakub'un faziletine dair şeyler okuyordu. Rabbim de­di, bütün hayırları benim atalarım alıp götürmüş. Bunun üzerine yüce Allah ona şunu vahyetti: Onlar başkalarının maruz kalmadıkları belalar ile sınandı­lar ve bunlara sabrettiler. İbrahim, Nemrut, ateş ve oğlunu boğazlamakla; İs­hak boğazlanmakla, Yakub, Yusuf için üzülmekle ve gözlerini kaybetmekle sınandılar. Sen ise bu tür hiçbir şeyle sınanmış değilsin, denildi.

Bunun üzerine Dâvûd (a.s): Onları sınadığın gibi beni de sına ve onlara verdiğinin benzerini bana da ver, dedi. Yüce Allah da ona: Sen şu ayda cu­ma gününde sınanacaksın, diye vahyitti. O gün mihrabına girdi, kapısını üze­rine kapattı, namaz kılmaya ve Zebur okumaya başladı. Aniden altından bir güvercin suretinde şeytan ona göründü. Bu güvercinde herbir güzel renk var­dı. Güvercin gelip ayaklarının önünde durdu. Onu yakalayıp küçük oğluna vermek maksadıyla elini uzattı, uzak sayılmayan bir yere kadar uçarak, ya­kalanacağından yana Davud'un ümidini kesmedi. Yine onu yakalamak üze­re uzandı, yine güvercin biraz daha geri çekildi. Güvercinin arkasından git­ti ve nihayet bir pencereciğe uçup kondu. Oradan almak üzere gidince, gü­vercin uçtu, Dâvûd da onu yakalayacak kimse göndermek maksadıyla göz­leri ile onu takib edip durdu. Bir havuzun kenarında bahçede yıkanmakta olan bir kadını görüverdi. -Bu açıklamayı el-Kelbî yapmıştır.- es-Süddî de: Evinin damı üzerinde çıplak olarak yıkanıyordu, demiştir.

Böyle güzel bir kadın görmemişti. Kadın onun gölgesini görünce, saçla­rını çözdü ve saçları vücudunu örttü. Bundan dolayı kadını daha da beğen­di. Kocası Orya b. Hannan ise Davud'un kızkardeşinin oğlu Eyyub b. Suri­ye ile birlikte bir gazada bulunuyordu. Dâvûd, Eyyub'a: Orya'yı şu şu yere gönder ve onu tabutun önünde yerleştir, dedi. Tabutun önünden giden bir kimsenin zafer nasib olmadan ya da şehid düşmeden geri dönmesi helal de­ğildi. Derken Eyyub onu tabutun önüne yerleştirdi, zafer nasib oldu. Davud'a durumu yazdığı bir mektubla haber verdi.

el-Kelbî dedi ki: Orya, Dâvûd döneminde Allah'ın yeryüzündeki kılıcı idi. Bir darbe indirip tekbir getirdi mi bu tekbiri dolayısıyla sağından Cebrail, so­lundan Mikail tekbir getirir, semadaki melekler tekbir getirir ve Arşa varın­caya kadar bu böylece sürerdi. Nihayet Arşın etrafındaki melekler de onun tekbiri ile tekbir getirirdi. (el-Kelbî) dedi ki: Allah'ın kılıçları üç tane idi. Bun­lar Musa döneminde Kalib b. Yufanna, Dâvûd zamanında Orya, Rasûlullah zamanında da Hamza b. Abdu'l-Muttalib idi. Eyyub, Davud'a yüce Allah'ın Orya'ya zaferi nasib ettiğini  haber vermek üzere mektub yazınca, bu sefer Dâvûd ona: Onu şu birlikle birlikte gönder ve yine tabutun önüne yerleştir.

Yine Allah ona zafer nasib etti, sonuncusunda da şehit düştü. Dâvûd da id-deti bittikten sonra o kadın ile evlendi. İşte Davud'un oğlu Süleyman'ın an­nesi o kadındır. (Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır).

Bir başka görüşe göre Dâvûd (a.s)'ın sınanmasının sebebi şudur: O için­den kötü hiçbir şey yapmadan bir gün geçirebileceğini geçirdi. el-Hasen de­di ki: Dâvûd zamanını dörde bölmüştü. Bir bölümünü hanımlarına, bir bö­lümünü ibadete, bir bölümünü İsrailoğulları ile birbirlerine karşılıklı öğüt ver­mek ve birlikte ağlayıp ağlaşmak, bir bölümünü de hüküm vermek için ayır­mıştı. Derken bir insanın hiçbir günah işlemeden bir gün geçirmesi olabilir mi? diye müzakere ettiler. Dâvûd bu işin altından kalkabileceğini içinden ge­çirdi. İbadet ettiği günü kapıyı üzerine kapattı, yanına kimsenin girmemesi­ni emretti. Zebur'u okumaya koyuldu ve derken altından bir güvercin önü­ne gelip düştü. Sonra da az önce geçenlere yakın rivayeti anlattı.

İlim adamlarımızın: Bundan şu hususa delil vardır... deyip çıkardıkları so­nuçlara gelince, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir: [34]

 

2- Hakimin, Kocanın ve Abidin Dikkat Etmesi Gereken Hususlar:

 

İlim adamlarımız bunu hakimin her gün hüküm vermek üzere insanların davalarına bakmakla yükümlü olmadığına ve insanın ibadetle meşgul olsa da­hi, hanımları ile ilişkiyi terketme hakkına sahib olmadığına delil göstermiş­lerdir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi'nde (4/3. âyet, 10. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Yine orada Ka'b (b. Sewar)'ın Ömer (r.a) döneminde onun huzurunda böylece hüküm verdiği de geçmişti. Peygam­ber (sav) da Abdullah b. Ömer'e [35] "Muhakkak senin eşinin de senin üze­rinde bir hakkı vardır" [36] diye buyurduğu sabittir.

Yine el-Hasen ve Mücahid dediler ki: Dâvûd (a.s) halifelik makamına ge­tirildiğinde İsrailoğullarına şöyle demişti: Allah'a yemin ederim mutlaka ben aranızda adaletle hükmedeceğim. O bu yemini -inşaallah diyerek- istisnada bulunmaksızın yapmıştı, o bakımdan bununla sınandı.

Ebu Bekir el-Verrak dedi ki: Dâvûd çokça ibadet eden birisi idi. Amelini beğenir gibi oldu ve: Acaba yeryüzünde benim gibi ameli olan bir kimse var mıdır? dedi. Yüce Allah ona Cebrail'i gönderdi, Cebrail dedi ki: Allah sana şöyle buyuruyor: Sen ibadetini beğendin, ibadeti beğenmek (ucb) ise ateşin odunu bitirmesi gibi ibadeti yer bitirir. İkinci bir defa daha beğenecek olur­san ben seni kendi nefsinle başbaşa bırakırım. Bunun üzerine: Rabbim de-

di, sen bir sene beni nefsimle başbaşa bırak. Yüce Allah: Bu çok uzun bir sü­nedir, dedi. Bu sefer: O halde bir ay, dedi. Yüce Allah: Bu da çoktur deyin­ce, o halde bir gün, dedi. Yine yüce Allah: Bu da çoktur dedi. Bu sefer: O faalde Habbem sen beni nefsimle bir saat (kısa bir süre) başbaşa bırak, deyin­ce yüce Alalı: Haydi seni nefsinle başbaşa bıraktım, diye buyurdu. Dâvûd da_s I bekçileri görevlendirdi, yün elbiselerini giyindi ve ibadetgahına girdi. Önüme Zebur'u koydu. İbadetine dalmış iken bir kuş gelip önüne düştü ve kani» ile ilgili başından geçen olaylar geçti.

Safran es-Sevrî dedi ki: Dâvûd bir gün şöyle demişti: Rabbim Dâvûd ha-medaiMndan bir kimsenin oruç tutmadığı bir gün yine Dâvûd hanedanından tir kimsenin namaz kılmadığı bir gece geçmiyor. Yüce Allah ona: Ey Dâvûd dedü. bu senden midir? Benden midir? İzzetim hakkı için seni kendi nefsin­le başbaşa bırakacağım. Dâvûd, Rabbim beni affet dedi. Yüce Allah: Seni bir yıl kendi nefsinle başbaşa bırakacağım dedi. Dâvûd izzetin hakkı için yap­ma diye yalvardı, yüce Allah: O halde bir ay dedi. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir hafta dedi. Dâvûd: İzzetin hakkı için yap­ma dedi, yüce Allah: O halde bir gün diye buyurdu. Dâvûd: İzzetin hakkı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir saat diye buyurdu. Dâvûd: İzzetin hak­kı için yapma dedi, yüce Allah: O halde bir an diye buyurdu. Şeytan ona: Bir an ne kadardır ki, dedi. Bunun üzerine Dâvûd da: Bir an beni bana bırak de­di. Yüce Allah da onu bir an nefsi ile başbaşa bıraktı. Ayrıca ona: Bu filan gün, filan vakitte olacaktır denildi. O gün gelince, o gününü ibadete ayırdı. Bulunduğu yerin etrafında da bekçileri görevlendirdi. Bu bekçilerin dörtbin kişi olduğu söylendiği gibi, otuzbin yahut otuzüçbin kişi olduğu dahi söy­lenmiştir. Tek başına Rabbine ibadete çekildi, Zebur'u önünde yaydı. Güver­cin geldi, önüne düştü ve kadını görmesi olayı başından geçti. Yüce Allah da bu iki meleği Süleyman (a.s)'ın doğumundan sonra ona gönderdi. Bu iki melek de ona koyunları örnek verdiler. O bu örneği dinleyince, işlediği gü­nahı hatırladı ve -ileride geleceği üzere- kırk gün secdeye kapandı. [37]

 

3- Dâvûd (a.s)'ın Yanına Gelenler:

 

"O bunlardan korkmuştu." Çünkü yanına davacıların geldikleri vaktin dı­şında geceleyin gelmişlerdi. İzinsiz yanına girdiklerinden dolayı korktuğu da söylenmiştir. Bir başka açıklamaya göre onlar duvarı tırmanıp yanına geldik­leri, kapıdan gelmedikleri için korkmuştu.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Dâvûd (a.s)'ın ibadet ettiği yer girilmeyecek kadar oldukça yüksekti, öyle ki bir insanın o duvarı tırmanabilmesi çok sayıdaki yardımcılarıyla ve çeşitli ve pekçok aletler ile kendi gücü oranında günler­ce yahutta aylarca uğraşıp bunun çaresini bulması ile mümkün olabilirdi. Eğer bizler: İbadet ettiği yerin kapısından oraya girilebilir diye düşünsek bile, yü­ce Allah bu hususu haber vererek: "Hani onlar duvarı tırmanarak" diye bu­yurmaktadır. Zira oraya giden basamakları çıkarak yahut aşağı tarafından ge­len bir kimseye odaya ya da mihraba tırmandı -mecazi bir ifade olması müstesna- denilmez. Davacıların içinden girdiği belirtilen o pencereciği gö­recek olursak, kesinlikle o gelen iki kişinin iki melek olduğunu biliriz. Çün­kü o pencerecik ancak ulvi bir varlığın ulaşabileceği kadar yüksek bir yer­dedir.

es-Sa'lebî dedi ki: Duvarı aşan iki kişinin İsrailoğullarından anne baba bir iki kardeş oldukları da söylenmiştir. Dâvûd (a.s) onlar hakkında hüküm ve­rince meleklerden birisi ona: Ey Dâvûd niye bu şekilde kendi hakkında hü­küm vermedin, dedi.

es-Salebî dedi ki: Ancak onların Davud'un dikkatini yaptıklarına çeken iki melek oldukları şeklindeki birinci görüş daha güzeldir.

Derim ki: Tevil bilginlerinin çoğunluğunun kabul ettiği görüş de budur. Şayet: Meleklerin kendilerinin: "(Biz) iki davacıyız. Birimiz diğerine haksız­lık etmiştir" demeleri nasıl mümkün olabilir? Bu bir yalandır, melekler ise böy­le bir şeyden münezzehtir denilecek olursa, buna cevab şudur; Bu durum­da ifadelerde takdiri bir takım lafızların bulunduğunu kabul etmemiz kaçı­nılmaz bir şeydir. O iki melek şöyle demiş gibidirler: Farzet ki biz biri diğe­rine haksızlık yapmış iki davacıyız. Sen de aramızda hak ile hüküm ver. İş­te o iki meleğin: "Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz koyunu vardır..." sözleri de böylece yorumlanır. Çünkü bu ifade her ne kadar haber vermek suretinde ise de bunu zikretmekten kasıt, Davud'un yaptığı şeylere bir varsayımla dikkatlerini çemketi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [38]

 

4- Peygamberin Korkmasının Sebebi:

 

Şayet: Dâvûd bir  peygamber olduğu, nübüvvet ile de ruhu güç kazanıp vahiy ile itminana erdiği, Allah'ın ona ihsan etmiş olduğu mevki dolayısıy­la da metanet kazanıp Allah ona pekçok mucizeler gösterdiği halde ve yine oldukça kahraman bir kişi olmakla birlikte, onun korktuğundan nasıl söze-dilebilir diye sorulursa, şöyle cevap verilir: Kendisinden önceki peygamber­lerin yolu da bu idi. Ondan önce gelen peygamberler öldürülmekten, eziye­te uğratılmaktan yana kendilerine güvenlik (teminat) verilmemişti. O da bu ikisinden korkuyordu. Nitekim Musa ile Harun (ikisine de selam olsun)'a: "Ey Rabbimiz biz! Bize karşı aşırı gitmesinden veya azgınlığını arttırmasından korkarız" (Ta-Ha, 20/45) dediklerini yüce Allah'ın da kendilerine: "Korkma­yın" diye buyurduğunu görüyoruz. Elçiler de Lut (a.s)'a: Korkma, "Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana asla ulaşamazlar" (Hud, 11/81) demişlerdi. İş­te burada da bu iki melek ona: "Korkma!" demişlerdir.

Muhammed b. İshak dedi ki: Allah ona huzurunda davalaşacak iki mele­ği o, mihrabında (mabedinde) ibadet ederken göndermişti. Bu yüce Al­lah'ın ona ve Orya'ya dair verdiği bir örnekti. O bu iki meleği tepesinde du­ruyor görünce: Benim yanıma nasıl girebildiniz? dedi. Onlar da: "Korkma, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etmiştir." Sen aramızda hüküm veresin diye yanına geldik, dediler. [39]

 

5- Dâvûd (a.s)'ın Yanına İzinsiz Girenlere Karşı Tutumunun Sebepleri:

 

İbnu'l-Arabî dedi ki: Eğer: onların maksadlarını bildikten sonra niye dı­şarı çıkartılmalarını emretmedi? İzinsiz huzuruna girdikleri halde niye onla­rı te'dib itmedi? diye sorulacak olursa, buna dört açıdan cevap verilebilir:

1-Bizler başkalarına karşı teşrifat ve izin istemek hususundaki şer'î hü­kümlerinin keyfiyetini bilmiyoruz. Bilseydik vereceğimiz cevap bu ahkama göre olurdu. Nitekim bizim şeriatimizin geldiği ilk dönemlerinde Yüce Allah bunlara dair etraflı açıklamaları indirinceye kadar bu gibi hükümlere deği-nilmemişti.

2-  Biz bu hususta verilecek cevabı hicab ile ilgili hükümlere bağlı kabul edecek olursak, onun karşı karşıya kaldığı bu korkmasının, bu konuda yap­ması gereken uygulamayı ona unutturmuş olma ihtimaline bağlı kabul ede­biliriz.

3- O, işin sonunun nereye varacağını bilmek ve böyle bir iş için izinsiz gir­menin muhtemel olup olmadığını görmek maksadı ile başladıkları sözü ta­mamlamalarını istemiştir. Bu tutumları ile birlikte onları haklı kılabilecek bir mazeretleri var mıdır, yok mudur? Böylece öğrenmek istemiştir. Nihayet bu işin kendisi için bir sınama, bir mihnet olduğunu Allah'ın bu kıssa ile ken­disine bir misal verdiğini ve günahtan korunmak iddiasına karşı bir te'dib ol­duğu açıkça ortaya çıkmış oldu.

4- Dâvûd (a.s)'ın bir mescidde ibadet etmekte olduğu ihtimali vardır. Mes­cide girmek için ise herhangi bir kimsenin izin alması gerekmez. Zira mes­cide girmek için kimseye sınır konulmamıştır.

Derim ki: el-Kuşeyrî'nin sözünü ettiği beşinci bir görüş (ihtimal) daha var­dır. O da şudur: Gelen şahıslar şöyle demişlerdi: Teşrifatçılıkla görevli olan kimseler bize izin vermediklerinden, biz de bu şekilde girme yolunu dene­dik ve meselenin aramızda çözülemez bir hal alacağından korktuk. Dâvûd (a.s) da onların bu özürlerini kabul etti ve sözlerini dinledi. [40]

 

6- Gelen Davacıların Durumu:

 

Yüce Allah'ın: "İki davacıyız" buyruğu ile ilgili olarak denilse ki: Bundan önce (üç ve yukarısı için kullanılan çoğul kipi ile): "Hani onlar duvarı tır­manarak... inmişlerdi" denilmişken, burada nasıl olur da: "İki davacıyız"

denilmiştir. Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Çünkü iki kişi de cem (ço-ğuD'dir. el-Halil dedi ki: İki kişi olmakla birlikte: " Biz yaptık" de­meye benzer. el-Kisaî de şöyle demiştir: Cümle haber vermek mahiyetinde olduğundan dolayı çoğul gelmiştir. Haber bitip karşılıklı hitaba sıra gelince, bu sefer iki şahıs kendileri hakkında haber vererek: "İki davacıyız" dediler. ez-Zeccac da: Bu: "Biz iki davacıyız" anlamındadır. Başkası da şöyle demiştir: Buradaki "söylemek" kökünden gelen fiil, hazfedilmiştir. Yani: "İki da­vacı" diyordu ki: "Birimiz, diğerine haksızlık etmiştir."

el-Kisaî de dedi ki: Eğer bu ifade "onların biri diğerine haksızlık etmiştir" şeklinde olsaydı, o da olurdu.

el-Maverdî dedi ki: Bu iki şahıs iki melek idiler. Bunlar ne iki davacı idi­ler, ne de birbirlerine haksızlık eden kimseler. Meleklerin yalan söylemele­ri de beklenilmez. O halde ifadeleri: Şayet sana iki davacı gelip: Birbirinize haksızlık ettik deseler... takdirinde olmalıdır.

Şöyle de denilmiştir: Yani bizler biri diğerine haksızlık eden davacılardan iki bölüğüz. Bu açıklamaya göre "davalaşma"nın iki kişi arasında olması da mümkündür. Herkes ile -çoğul olarak- ayrı ayrı olması da mümkündür. Bu kesimden herbir kişinin diğer kesimdeki herbir kişi ile bir davası da olabi­lir. İşte bunlar davalarını ortaya koymak üzere gelmiş oldular, fakat onlar­dan iki kişi konuşmaya başladı. Dâvûd da nikahtan[41] sözedilmesi ile birlik­te meseleyi anlamış oldu. Bu durumda diğerlerinin davalarını ayrıca ele al­maya gerek bırakmadı.

" Haksızlık": Haddi aşmak ve gerekenin sınırlarının dışına çıkmak demektir. Mesela, yaranın acısı çok ileri gittiği ve son derece çirkin bir hal aldığı takdirde:  denilir. Fahişelik yapan bir kadın hakkında kulla­nılan: Kadın fahişe oldu." tabiri de buradan gelmektedir. [42]

 

7- Hak ve Adaletle Hükmetmek Zulme Sapmamak:

 

"Aramızda hak ile hükmet, zulmetme" buyruğundaki:lafzı, es-Süddî'ye göre "haksızlık etme" anlamındadır."Ebu Ubeyd'in naklettiğine gö­re; ile " Ona haksızlık ettim, zulmettim" demektir.

Temim ed-Darî'nin rivayet ettiği hadiste de: tabiri "Verdiğin hü­kümde bana haksızlık ediyorsun" anlamındadır.

Katade de; (haktan) meyletme diye açıklamıştır. el-Ahfeş: "İsraf etme (sı­nırı aşma)!" diye açıklamıştır. Bunun aşırıya kaçma demek olduğu da söylen­miştir ki, bunların anlamlan birbirlerine yakındır.

Bunun asıl anlamı " Ev uzak düştü" tabirinden olmak üzere uzaklık manasını ihtiva eder. "Ev uzak düştü, uzak düşer, uzak düşmek" demektir, " Meselede haksızlık yaptı, zulmetti" denilir; "Pazarlıkta oldukça ileri gitti"; " Beni takib etmekte işi çok ileriye götürdüler" demektir.

Ebu Amr dedi ki: " Her hususta makul sınırı aşmak" demektir. Ha-dis-i şerifte de şöyle denilmiştir: " O kadına mehri ve­rilir. Ne aşağıya çekilir, ne de aşırıya gidilir."[43] Bu da ne eksiği, ne fazlası verilir demektir. Kur'ân-ı Kerim'de de:" O takdirde gerçekten son derece batıl bir söz söylemiş oluruz" (el-Kehf, 18/14) diye buyurulmaktadır, ki zalimce ve haktan uzak bir söz söylemiş oluruz, demektir.

"Ve bizi doğru yola ilet!" Bize yolun doğrusu hangisi ise onu göster. [44]

 

8- "Koyunlar"ın Mahiyeti ve Te'vili:

 

"Bu benim kardeşimdir. Onun doksandokuz koyunu vardır" buyruğu şu demektir. Orya adına konuşan melek dedi ki: "Bu benim kardeşimdir." Ya­ni benim dinim üzeredir. Bu arada davalıya işaret etti. Buradaki "kardeşim"in arkadaşım anlamında olduğu da söylenmiştir.

"Onun doksandokuz koyunu vardır" anlamındaki buyruğundaki "dok-sandokuz" anlamındaki kelimelerin baştaki "te" harflerini el-Hasen üstün ile:şeklinde okumuştur. Bu şaz bir söyleyiştir. Ancak el-Hasen'in kı­raati olarak sahih yolla gelmiştir. Bu açıklamayı en-Nehhas yapmıştır.

Araplar sükuneti kalçalarının büyüklüğü ve nisbeten zaafı dolayısıyla ki­naye yoluyla kadından, koyun diye sözederler. Kimi zaman inek, kısrak ve dişi deve tabirlerinin de kadından kinaye yoluyla kullanıldığı olur. Çünkü bunların hepsinin ortak vasfı sırtlarına biniliyor olmasıdır. İbn Avn şöyle de­miştir:

"Babasıyım ben onların, üç tanedir onlar,

En küçükleri dördüncüleri ise evdedir.

Benim koyunum ile beşe tamamlanmaktadırlar,

Onları besleyecek cömert bir kişi yok mudur?

Acıktıklarında kum tepeciğinin üzerinde kıvrılır yatarlar.

Ellerine geçirdikleri ekmeğin vay haline, vay haline o ekmeğin."

Antere de şöyle demiştir:

"Ey avlanılacak koyun, kimin eline düşersen,

Artık o bana yasak olur, keşke yasak olmasa,

Kızımı gönderdim, git dedim ona,

Benim için ona dair haberleri araştır ve öğreniver,

Dedi ki: Düşmanlar farkında olmadan gördüm,

O koyun ok atanın eline geçmişti.

Sanki alnında beyazlık bulunan bir ceylan yavrusu gibi,

Kısacık boynunu dönüp bana baktı."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Onun koyununu görmediği bir sırada okumu attım, Ta kalbinin ortasından ve dalağından isabet ettirdim."

Kadınlardan kinaye yoluyla koyun diye sözetmek, kullanılabilecek tariz (üstü kapalı) ifadlerin en güzellerindendir.

el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Bu ifade meleklerin bir tarizi ve bir uyarı­şıdır. Arapların: Zeyd, Amr'ı dövdü, ifadelerine benzer, oysa ortada ne döv­me vardır, ne de gerçek manada bir koyun. Sanki: Biz, durumu bu olan iki davacıyız, demiş gibidirler.

Ebu Cafer en-Nehhas dedi ki: Bu hususta yapılmış en güzel açıklama an­lamın şu olduğu şeklindeki açıklamadır: O soru sormak maksadıyla: (Biz) bi­ri diğerine haksızlık etmiş iki davacıyız. Nitekim: Bir adam hanımına bunu söylerse, ona ne düşer? demeye benzer.

Derim ki: İmam Şafiî'nin arkadaşı el-Müzenî bu âyet-i kerime ile Peygam­ber (sav)'ın Muvatta'da ve başkalarından rivayet ediıen İbn Şihab yoluyla ge­len hadiste yer alan: "O senindir, ey Abd b. Zema"[45]hadisini de buna ya­kın bir şekilde yorumlamıştır. el-Müzenî dedi ki: Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır ya, bu hadis bana göre Peygamber (sav)'ın kendisine sorulan bir so­ruya verdiği bir cevab mahiyetindedir. Onlara hükmün şöyle olduğunu bil­dirmiştir: Böyle bir şey, hem döşek sahibi (evli bulunan koca)nin hem de zi­na etmiş kimse aynı anda iddiada bulunduğu takdirde sözkonusu olur. Yoksa aleyhine kardeşi Sa'd'ın sözünü Zem'anın aleyhine de oğlunun -zina mahsulü bir çocuk olduğuna dair- sözünü kabul etmiş değildir. Çün­kü herbirisi başkası adına haber vermiştir. Müslümanlar ise bir kimsenin di­ğeri aleyhindeki ikrarının geçerli olmayacağını icma ile kabul etmişlerdir. Şa­nı yüce Allah da bunun bir benzerini Dâvûd ve melekler kıssasında zikret­miş bulunmaktadır. Melekler Davud'un yanına girdiklerinde onlardan kor­kuya kapılmış, onlar: Korkma, biz iki davacıyız, demişlerdi. Halbuki onlar da­vacı değillerdi. Onlardan herhangi birisinin doksandokuz koyunu yoktu. Fa­kat onlar onunla neyi anlatmak istediklerini bilmesini sağlamak maksadı ile meseleyi müşahhaslaştırarak konuştular. Peygamber (sav)'ın da bu olay hakkında sorulan soru üzerine hüküm vermiş olma ihtimali vardır. Bu hadi­se dair benim bu yorumumu destekleyecek herhangi bir kimse bulunmasa dahi, bana göre böyle bir yorum sahihtir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. [46]

 

9- "Doksandokuz Koyun":

 

en-Nehhas dedi ki: İbn Mesud'un "Bu benim kardeşimdir, onun doksan­dokuz koyunu vardır. Benim ise bir koyunum var" anlamındaki buyruğu: " Bu benim kardeşimdir, onun doksandokuz koyunu vardı, benim ise dişi bir koyunum var." diye okumuştur. Buradaki: "...dır." Yüce Allah'ın: "Allah gafurdur, rahimdir." (en-Nisa, 4/96) buyruğundakine göredir (nakıstır demek istemektedir). Kıraatinde yer alan "dişi" anlamındaki lafız da te'kiddir. Nitekim: " O erkek bir adamdır" denildiği gibi, burada da te'kiddir.

Şöyle de açıklanmıştır: Aralarında az miktarda erkek bulunmakla birlik­te "bunlar yüz koyundur" denildiği gibi, burada ayrıca "dişi" tabirinin arala­rında hiçbir erkek bulunmadığının anlaşılması için zikredilmesi uygun düş­müştür. Tefsirde bunun: Onun ise doksandokuz hanımı vardır, anlamına gel­diği belirtilmiştir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Eğer bunların hepsi hür kadın iseler bu onun şeri­atına uygun bir şeydi, demektir. Şayet aralarında cariyeler var ise bu da bi­zim şeriatimize uygun düşer. Ancak kuvvetli görülen görüşe göre bizden ön­cekilerin şeriatinde evlenilecek hanım sayısı belli bir sayı ile sınırlı değildi. Bu sınırlandırma Muhammed (sav)'ın şeriatindedir. Buna sebep ise beden­lerin güçsüzlüğü, ömürlerin azlığıdır.

el-Kuşeyrî de şöyle demektedir: Muayyen onlara bu sayı sözkonusu de­ğildi. Maksat bir örnek vermekti de denilebilir. Nitekim: Eğer bana yüz de­fa dahi gelecek olsan, senin ihtiyacını görmeyeceğim, demek de böyledir. Maksat defalarca gelirsen... demektir.

İbnu'l-Arabî de şöyle demektedir: Bazı müfessirlerin dediklerine göre Dâ-vûd'un yüz hanımı yoktu, doksandokuz örnek olsun diye zikredilmiştir. Bunun da maksadı şudur: Bunun başka bir hanıma ihtiyacı olmadığı halde, benim hanıma ihtiyacım vardır, demektir. Ancak böyle bir açıklama iki ba­kımdan yanlıştır.

1- Delilsiz bir şekilde lafzın zahir manasından uzaklaşmanın anlamı yok­tur. Bizden öncekilerin şeriatinde ise bizim şeriatimizde belirtildiği gibi ev­lenilecek hanım sayısı sınırlı değildi.

2-  Buhârî ve başkalarının rivayetine göre Süleyman (a.s) şöyle demiştir: "Bu gece yüz hanımımı dolaşacağım. Bu hanımlardan herbirisi Allah yolun­da savaşacak bir çocuk doğuracaktır. Ancak inşaallah demeyi unutmuş­tu.[47] Bu ifade açık bir nasstır. [48]

 

10- Tartışmada Galib Gelmek:

 

"Benim ise bir koyunum" tek bir hanımım "var. O koyunu bana ver, de­di." Yani o benim payım olsun diye, benim lehime ondan vazgeç demektir. İbn Abbas: Onu bana ver, diye açıklamıştır. Yine ondan gelen bir rivayete göre: Benim için sen onu bırak, diye açıklamıştır. İbn Mesud da böyle açık­lamıştır. Ebu'l-Aliye de şöyle demiştir: Ben onu payıma alayım diye onu bana kat. İbn Keysan da şöyle demiştir: Sen onun benim payım olmasını sağ­la, diye açıklamıştır.

"Ve söz söylemede de beni yendi." Beni yenik düşürdü. ed-Dahhak de­di ki: Konuştuğu vakit o benden daha fasih konuşur. Savaşacak olursa, düş­mana zararı benden daha fazla olur. (Âyet-i kerimedeki "yendi" ile aynı kökten olmak üzere): " Onu yendi, yener" denilir. Darb-ı meselde de " Galib gelen, talan vurur" denilmektedir. Bundan isim, "izzet" şeklinde gelir ki, bu da güç ve galebe demektir. Şair de şöyle demiştir:

"Bir ağın yenik düşürdüğü bir keklik ki geçirdi geceyi, Ağdan kurtulmaya çalışarak, halbuki kanadı ağa takılmış."

Abdullah b. Mesud ve Ubeyd b. Umeyr: "Ve söz söylemede de beni yendi" anlamındaki buyruğu: " Ve söz söylemede benimle yenişmeye koyuldu" diye okumuştur. Benimle yarışa koyuldu demek olur ki, bu da karşılıklı yenişmek, yarışmak anlamında: O'den gelmektedir. " Onunla yenişti, yarıştı" demektir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu yenmenin sebebi hususunda farklı görüşler var­dır. Bir açıklamaya göre, bu yaptığı açıklamalarıyla beni yendi demektir. Bir başka açıklamaya göre, sahib olduğu güç ve otoritesiyle beni yendi, demek­tir. Çünkü ondan böyle bir şeyi isteyince, ona muhalefet edememişti. Bizim topraklarımızda Seyr b. Ebi Bekr diye bilinen bir emir vardı. Onunla bir adam­dan bir ihtiyacımı görmesini istemesi için konuştum. Bana şöyle demişti: Bir yöneticinin bir ihtiyacı istemesinin onu gasbetmesi anlamına geldiğini bilmi­yor musun? Bu sefer ben: Hayır, bu adaletin bir gereği olsa dahi istemiyo­rum, dedim. Eğitim görmemiş bir kişi olmakla birlikte söylediği bu söze ve zekasına hayret ettiğim gibi, o da benim kendisine verdiğim cevaba hayret etmiş, şaşırmıştı.[49]

 

11- Hz. Davud'un İsteğinin Mahiyeti Neydi?:

 

"Dedi ki: Andolsun ki  o senin bir koyununu koyunlarına (katmak) is­temekle sana zulmetmiş" buyruğu ile ilgili olarak en-Nehhas şöyle de­mektedir: Denildiğine göre bu, Dâvûd (a.s)'ın işlediği günahı idi. Çünkü bu­rada: Herhangi bir belge ve sağlam kanaat bildirmeye dayanak olacak bir şey istemeksizin ve hasmın ikrarı da ortada bulunmaksızın durum gerçekten böy­le mi olmuştur, olmamış mıdır, tesbit etmeksizin: "Sana zulmetmiş" deyivermisti. Bu, bu husustaki görüşlerden birisidir.

Bundan sonraki başlıkta buna dair açıklama gelecektir. Yüce Allah'ın iz­niyle de bu güzel bir açıklamadır.

Yine Ebu Cafer en-Nehhas dedi ki: Aralarında Abdullah b. Mesud ve İbn Abbas'ın da bulunduğu sözleri reddedilemeyecek türden olan ilim adamla­rının görüşlerine gelince, onlar şöyle demişlerdir: Dâvûd (sav) adama: Be­nim için hanımından vazgeç, demekten fazla bir söz söylemiş değildir. Ebu Cafer (en-Nehhas) dedi ki: İşte yüce Allah bundan dolayı ona sitem etmiş ve bu hususa dikkatini çekmişti. Bu ise büyük bir masiyet değildir. Kim bundan daha ileriye gidecek olursa, o hiçbir ilim adamından sahih olarak gelmemiş bir kanaat belirtmiş olur ve bu hususta çok büyük bir vebal altında kalır. (en-Nehhas) "I'rabu'l-Kur'ân" adlı eserinde böyle demiştir. Yine o "Meani'l-Kur'ân" adlı eserinde de buna benzer açıklamalarda bulunmuştur. Şöyle de­mektedir: Dâvûd (a.s) ile Orya'nın durumu ile ilgili birtakım haber ve kıssa­lar gelmiştir. Bunların büyük çoğunluğu sahih değildir, senedleri de mutta­sıl değildir. Bunların sahih olanları bilinmedikçe bu gibi şeyleri benimseme cesaretini göstermemek gerekir. Bu hususta gelmiş en sahih rivayet ise Mesruk'un, Abdullah b. Mesruk'tan şöyle dediğine dair yaptığı rivayetidir: Dâ­vûd (a.s) "o koyunu bana ver" yani benim için ondan vazgeç demenin dışın­da bir şey söylemedi. el-Minhal de Said b. Cübeyr'den şöyle dediğini riva­yet etmektedir: Dâvûd (a.s): "O koyunu bana ver" yani benim için onu bı­rak ve onu bana kat, demekten fazla bir şey söylemiş değildir.

Ebu Cafer (en-Nehhas) dedi ki: Bu, bu hususta gelmiş en değerli rivayet­tir. Buna göre anlam da şöyle olur: Dâvûd (a.s), Orya'dan bir adamın cari­yesini satmasını istemesi gibi hanımını boşamasını istemiştir. Yüce Allah ise bu' noktaya dikkatini çekmiş ve ona sitem etmiştir. Çünkü o bir peygamber­di ve onun doksandokuz tane hanımı vardı. Dünyalığının artmasını isteye­rek meşguliyete dalmasının uygun olmadığını belirtmişti. Bunun dışında yapılacak açıklamalara kalkışma cesaretini göstermemek gerekir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Kıssacıların belirttiği gibi kadın Dâvûd (a.s)'ın hoşu­na gidince, Allah yolunda öldürülmesi için kocasının ön saflarda yerleştiril­mesine dair emir vermesi ise kesinlikle batıldır. Çünkü Dâvûd (a.s) kendi nef­si için kocasının kanını akıtacak değildi. Ancak mesele şöyle olmuştu: Dâ­vûd (a.s) arkadaşlarından birisine: Benim için hanımından vazgeç demiş ve bu hususta ısrar etmişti. Bir adamın samimi bir arzu ile bir diğerine ihtiya­cının görülmesini istemesi gibi. Bu mesele ister aile ile ilgili olsun, ister ma­la dair olsun.

Said b. er-Rabî', Abdurrahman b. Avf a Rasûlullah (sav) onları kardeş yap­tıklarında şöyle demişti: Benim iki hanımım var. Onların en güzellerini senin için. bırakıvereyim. Abdurrahman ona: Allah sana ve çoluk çocuğuna be­reketler ihsan etsin, dedi.

Yapılması caiz olan bir işin yapılmasını istemek de caizdir. Kur'ân-ı Ke-rim'de böyle bir şeyin olduğuna dair bir ifade olmadığı gibi, adamın onu bo-şayıp iddetinin bitmesinden sonra Dâvûd (a.s)'ın onunla evlendiğine, onun Süleyman (a.s)'ı doğurduğuna dair hiçbir şey yoktur. Böyle bir şey kimden rivayet edilmektedir ve kime isnad edilmektedir. Bunu naklederken kime gü-venilmektedir. Böyle bir şeyi güvenilir, sağlam kimselerden hiçbir kimse de rivayet etmemektedir.

el-Ahzab Sûresi'ndeki Dâvûd (a.s)'ın bunu hanımı olarak almış olduğu­na delalet eden şu buyruktaki: "Peygamberi lehine Allah'ın farz (mubah) kıl­dığı şeylerde peygambere hiçbir vebal yoktur. Bu önce geçenlerde Allah'ın ge­çerli kıldığı sünnetidir" (el-Ahzab, 33/38) buyruğunda yer alan ve onu eşi olarak aldığına delalet eden buradaki nükte ise, bu husustaki görüşlerden bi- -risine göre şu anlamdadır: Davud'un gördüğü kadın ile evlenmesi Peygam­ber (sav)'ın Cahş kızı Zeyneb ile evlenmesine benzemektedir. Şu kadar var ki Zeyneb ile evliliği kocasından ayrılmasını istemeksizin olmuştu. Aksine o kccisma hanımını nikahı altında tutması için emir vermişti. Davud'un o ka­dın lie evlenmesi ise kocasından ayrılmasını istemesi neticesinde olmuştu. İş­se bu husus Muhammed (sav)'ın diğer bir çok menkıbesi ile birlikte Dâvûda bir üstünlüğüdür.

Ancak şöyle de denilmiştir: "Bu, önce geçenlerde Allah'ın geçerli kıldığı sünnetidir" buyruğu peygamberlerin kendilerini mehirsiz olarak peygambe­re adamış olan hanımlarla mehirsiz bir şekilde peygamberlerin evlendirilme­leri demektir. Yüce Allah'ın: "Bu önce geçenlerde Allah'ın sünnetidir" buy­ruğu ile yüce Allah peygamberlere nikah ve başka hususlarda riayet edecek­leri bir takım hususları farz kıldığı kastedilmiştir. Bu husustaki görüşlerin en sahih olanı budur. Müfessirler de Dâvûd (a.s)ın yüz hanımı nikahladığını ri­vayet etmişlerdir. Kur'ân'ın nassı da budur. Yine rivayete göre Süleyman (a.s)'ın üçyüz hanımı, yediyüz cariyesi varmış. Doğrusunu en iyi bilen yüce Allah'tır.

el-Kiya et-Taberî'nin (u'l-Kur'ân)"ında yüce Allah'ın: "Sana şu ha­sımların haberi geldi mi? Hani onlar duvarı tırmanarak namaz kıldığı ye­re inmişlerdi" buyruğu hakkında şunu kaydetmektedir: Peygamberlerin büyük günah işlemekten münezzeh olduğunu kabul eden muhakkik ilim adamlarının naklettiklerine göre Dâvûd (a.s), başkası tarafından evlenmek maksadı ile talib olunmuş bir kadına talib olmaya kalkmıştır. Denildiğine gö­re ondan önce bu kadına talib olan kişinin adı Orya imiş. Bu kadının akra­baları birinci talibi bırakarak Dâvûd (a.s)'a kızlarını vermek istemişler. Dâ-vûd (a.s) ise kıza talib olunduğundan haberdar değildi. Ancak bunu bilebi­lir ve böyle bir istekten vazgeçerek bu kadına talib olmayabilirdi. Halbuki o bunu yapmadı. Çünkü ya başkasının ona bu kadını anlatması sonucunda ya-hutta kasıt olmaksızın görmesi sonucunda kadını beğenmişti. Dâvûd (a.s)'ın ayrıca pekçok hanımı vardı. O kadına daha önceden talib olmuş kişinin ise hanımı yoktu. Yüce Allah iki meleğin ibadet ettiği yerin duvarını tırmanma­sı ile ve dolaylı anlatım yolunu seçerek, temsili ifadelerle anlattıklarıyla bu hususa onun dikkatini çekmişti. Bu yolla bu durumdan kendisine niçin si­tem edildiğini kavrayarak böyle bir yolu izlemekten vazgeçmesi, bu küçük günahı sebebiyle Rabbinden mağfiret dilemeye yönelmesi istenmişti. [50]

 

12- Hüküm ve Fetva Vermek İçin Tek Tarafı Dinlemek Yeterli Olabilir mi?:

 

"Dedi ki: Andolsun ki o senin bir koyununu, koyunlarına (katmak) is­temekle sana zulmetmiş" buyruğunda hasımlardan birisinin sözlerini din­ledikten ve diğer hasmı dinlemeden önce, ilk hasmın söylediğinin zahirin­den anlaşılana binaen mesele hakkında fetva verilebileceğine delil vardır.

(Ancak) İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu hiçbir kimseye göre caiz olmadığı gibi, hiçbir dinde de caiz olamaz ve hiçbir insanın bu şekilde davranması da müm­kün değildir. Sözün takdiri ancak şöyledir: Hasımlardan birisi iddiada bulun­du, diğeri de iddianın böyle olduğunu kabul etti. Fetva da ancak bundan son­ra verildi. Peygamber (sav) da şöyle buyurmuştur: "İki hasım senin huzurun­da oturdukları takdirde diğerinin de sözlerini dinlemeden biri lehine sakın hüküm verme." [51]

Şöyle de denilmiştir: Dâvûd (a.s), arkadaşı bunun böyle olduğunu itiraf etmedikçe diğeri lehine hüküm vermiş değildir. Yine bir başka açıklamaya göre ifadenin takdiri şöyledir: Eğer durum böyle ise arkadaşın sana zulmet­miş... Mümkün olan bu şekillerden bizzat hangisinin olduğunu en iyi bilen Allah'tır.

Derim ki: Bu iki şekli el-Kuşeyrî, el-Maverdî ve başkaları da sözkonusu etmiştir. el-Kuşeyrî dedi ki: Yüce Allah'ın: "Andolsun ki o senin bir koyu­nunu koyunlarına (katmak) istemekle sana zulmetmiş" sözlerini karşı ta­rafın sözlerini dinlemeden söylemiş olmasının izahı zordur. Şöyle denilebi­lir: O bu hükmünü ancak karşı tarafa durumu sorup karşı tarafın da böyle olduğunu itiraf etmesinden sonra vermiştir. Bu husus rivayet edilmiştir, an­cak bu rivayet sabit değildir. Şu kadar var ki, durumun böyle olduğunu ya halin karinelerinden bilmişti, yahutta: "O sana zulmetmiştir" sözleri ile eğer durum dediğin gibi ise, sana zulmetmiştir demek istemiştir. Bu suretle onun susmasını ve karşı tarafa soruncaya kadar sabretmesini sağlamıştır, (el-Kuşeyrî devamla) dedi ki: Şöyle de denilebilir: Davalı susup da sözlü olarak davacının söylediğini reddetmiyor ise davacının sözüne binaen hüküm ver­mek onların şeriatlerinde kabul edilen bir husustu.

el-Halimî Ebu Abdullah da "Minhacu'd-Din" adlı eserinde şöyle demek­tedir: Beklenen bir nimetin gelivermesi yahut gizli olup da açığa çıkması ha­linde nimete şükür ile ilgili varid olmuş hususlardan birisi de (bundan do­layı) yüce Allah'a secde etmektir. Bu konuda asıl dayanak yüce Allah'ın: "Sa­na şu hasımların haberi geldi mi?... rüku ederek yere kapanıp döndü" buy­ruklarıdır. Yüce Allah bu buyruklanyla Dâvûd (a.s)'ın iki davacıdan haksız­lığa uğradığını söyleyen kimsenin davasını dinlemiş olduğunu haber vermek­le birlikte, diğerine bu hususu sorduğuna dair haber vermemektedir. Sade­ce haksızlığa uğradığını söyleyen kimseye arkadaşının kendisine zulmettiği­ni söylediğini nakletmektedir. Bunun zahirinden anlaşıldığına göre o, dava­cı olan kimsenin zayıf ve haksızlığa uğramış olduğunun iz ve belirtilerini gör­müş, onun bu halini dediği şekilde zulme uğramışlığına yorumlamış ve bu ayrıca davalıya soru sormasına gerek bırakmamış. Bundan dolayı elini çabuk tutarak: "Andolsun ki o... sana zulmetmiş" deyivermişti. Halbuki davalıya sormuş olsaydı, davalı ona şöyle diyebilirdi: Benim yüz koyunum vardı, bu-njü da hiçbir koyunu yoktu. Bu koyunu benden çalıverdi. Ben bu koyunu omun yanında görünce, ona: Onu bana geri ver, dedim. Ona: O koyununu bauna ver. demeci;. Berurn bu kimseyi senin huzuruna getireceğimi bildiğin­den ben onu getirmeden o beni getirdi, ben onu huzuruna çağırmadan, o hak­sızlığa uğradığını söyleyerek yanına geldi. Böylelikle senin kendisini haklı, beni de zalim zannetmesini sağlamak istedi. Dâvûd (a.s) aceleciliğin etkisi ile hüküm verince, yüce Allah'ın o vakit bu işte kendisini kendi nefsi ile baş-başa bıraktığını da anlamış oldu. İşte daha önce sözünü ettiğimiz fitne de bu olmuştu. Bu ise sadece onun bu husustaki kusurundan ötürü olmuştu. Bu se­bepten dolayı Rabbinden mağfiret diledi ve yüce Allah'a sadece şikayet edilen şahsın zalimliğini belirtip azarlamak, dövmek ya da zalim olduğu zan­nedilen bir kimseye layık görülecek herhangi bir davranışı eklemeksizin şi­kayet edilen şahsın sadece zalim olduğunu belirtmekle kaldı ve böylelikle Allah kendisini koruduğu için ona rüku ederek secdeye kapandı. Yüce Al­lah da günahını bağışladıktan sonra ona serzenişte bulunmak üzere: "Ey Dâ­vûd! Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar ara­sında hak ile hükmet. Sakın hevaya uyma! O takdirde seni Allah'ın yolun­dan saptırır" (Sâd, 38/26) diye buyurdu.

Yüce Allah'ın kendisine mağfiret buyurmasından sonra vermiş olduğu bu öğüt ve anlattığı bu kıssadan açıkça görülüyor ki Dâvûd (a.s)'ın hatası, hüküm vermekteki kusuru ile henüz haksızlığı sabit olmamış kimsenin zalim olduğunu söylemekte elini çabuk tutması olmuştur. Diğer taraftan İbn Ab-bas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dâvûd (bu âyette işaret olunan) sec­deyi şükür olmak üzere yapmıştı. Peygamber (sav) da bu secdeyi ittibaen (ona uyarak) yapmıştı. Böylelikle şükür maksadıyla secdeye kapanmanın peygam­berlerden tevatür yoluyla nakledMmiş bir sünnet olduğu sabit olmaktadır.

"Koyununu... istemekle" sanp ait olan koyunu istemesiyle... demek olup mastar mefule izafe edilmiş ve "istemek" (anlamındaki kelimenin sonunda gelmesi gereken) "he" zamiri zikredilmemiştir. Bu da yüce Allah'ın: " İnsan iyilik dilemekten usanmaz" (Fussilet, 41/49) buyruğu gibidir ki; "hayrı istemesinden" demektir. [52]

 

13- Katıp Karıştıranlar ve Ortaklar:

 

"Muhakkak katanların çoğu" buyruğundaki: "Katanlar"ın te­kili: "Katan" şeklinde gelir. Ancak "vav"daki harekenin ağırlığı dola­yısıyla: “ Uzun"un çoğulu olarak denilmez.

Bu lafzın iki açıklaması yapılmıştır: Birincisine göre maksat, arkadaşlar­dır, ikinci açıklamaya göre maksat ortaklardır.

Derim ki: Bu lafzın "ortaklar (şüreka)" hakkında kullanılması uzak bir ih­timaldir. İlim adamları "el-hulata (katıp karıştıranlardın mahiyeti hakkında farklı açıklamalarda bulunmuşlardır. İlim adamlarının çoğu der ki: Bu her­kesin koyunlarını getirip tek bir çoban tarafından güdülmeleri, aynı kovadan su içmeleri ve aynı merada yayılmaları demektir.

Tavus ve Ata: "Katıp karıştıranlar" ancak ortaklar olabilir, derler. Bu açık­lama bu hususta varid olmuş habere muhaliftir. Sözkonusu haber de Peygam­ber (sav)'ın şu buyruğudur: "-Zekat (artar) korkusuyla- ayrı olanlar bir ara­ya getirilmez, bir arada olanlar birbirinden ayrılmaz. Her iki türden karışık olanlara gelince, aralarında eşit olarak rücu' ile (herkes diğerindeki hakkı­nı) alır." [53] Bu buyruğun son bölümü: "Artan olursa birbirlerine geri verirler" şeklinde de rivayet edilmiştir. [54] Oysa ortaklar arasında fazlalığın geri veril­mesinin sözkonusu edildiği bir yer yoktur. Bunu bellemek gerekir. Burada sözü edilen "katıp karışürma"nın hükümleri fıkıh kitablarında zikredilmiş bu­lunmaktadır. Malik ve mezhebine mensub ilim adamları ile bir grub ilim ada­mının görüşüne göre özel payında zekatın vacib olmadığı kimseye sadaka (zekat) vermek mükellefiyeti yoktur.

er-Rabî", el-Leys ve aralarında Şafiî'nin de bulunduğu bir grub ilim ada­mına göre ise: Eğer karışımların toplamında zekat düşecek miktar var ise, on­lardan zekat alınır.

Malik ise şöyle demektedir: Eğer zekatı tahsil eden şahıs bu görüşü ka­bul ederek zekat alacak olursa -bu husustaki görüş ayrılığı dolayısıyla- ken­di aralarında verme, alma işlemini tamamlarlar. (Yani payından hakettiğin-den fazla zekat alınmış kimseye, payından hakettiğinden az alanın vermesi gerektiği kadarını ona verir) ve bu bir hakimin ihtilaflı bir hususta hüküm ver­mesine benzer. [55]

 

14- Azınlık Olan İman Edip Salih Amel İşleyenler:

 

"Muhakkak katan (ortak)ların çoğu şüphesiz birbirlerine haksızlık ederler" Birbirlerine zulmederler. "İman edip salih amel işleyenler müstes­na." Onlar kimseye zulmetmezler. "Böyleleri" yani salih kimseler "ise ne de azdır." Onlar pek azdır demektir. Buna göre fazladan gelmiş demektir. Bunun: anlamında olduğu da söylenmiştir. İfadenin takdiri de: "Onlar, o kimseler azdırlar" şeklindedir.

Ömer (r.a), bir adamın: Allah'ım, beni az olan kullarından kıl, diye dua et­tiğini işitmiş. Ömer ona: Bu dua da ne oluyor? diye sorunca, adam şöyle de­miş: Bununla yüce Allah'ın: "İman edip salih amel işleyenler müstesna. Böy-leleri ise ne de azdır!" buyruğunu kastediyorum deyince, Ömer: Bütün in­sanlar senden daha fakihtir (dinin inceliklerini daha iyi bilir) Ey Ömer! dedi. [56]

 

15- Sınandığını Zanneden Dâvûd (a.s):

 

"Dâvûd Bizim kendisini imtihan ettiğimizi" sınadığımızı "sandığın­dan..." buyruğundaki "sanmak" kesinlikle bilmek (yakın) anlamındadır. Ebu Amr ve el-Ferra şöyle demektedirler: " Zannetti, sandı"; " Kesin­likle bildi" anlamındadır. Şu kadar var ki el-Ferra bunu: Gözle görülen şey­ler hakkında "zan"; ancak "yakın" anlamında kullanılır.

" Kendisini imtihan ettik" şeklinde sadece "nun" harfi şeddeli okunmuştur. Ancak Ömer b. el-Hattab (r.a) mübalağa kipi olmak üzere: " diye "te" ve "nun" harflerini şeddeli okumuştur. Katade ve Ubeyd b. Umeyr ile İbn es-Semeyka' ise her ikisini de şeddesiz olarak: " O iki­si onu sınadı, imtihan etti" diye okumuşlardır. Ayrıca Ali b. Nasr bunu Ebu Amr'dan diye de rivayet etmiştir. (Sınayanlardan) maksat Dâvûd (a.s)'ın ya­nına giren iki melektir. [57]

 

16- Mescidde Mahkemeleşmek:

 

Denildiğine göre; Dâvûd (a.s) mescidde o ikisi arasında hüküm verdik­ten sonra biri diğerine bakıp güldü. Dâvûd bunun ne anlama geldiğini an­layamadı. Kendilerini bilmek istediler. Bunun için gözünün önünde sema­ya yükseldiler. Böylelikle Dâvûd (a.s) yüce Allah'ın bununla kendisini sına­mış olduğunu ve sınadığı noktaya da onun dikkatini çekmiş olduğunu öğ­renmiş oldu.

Derim ki: Kur'ân-ı Kerim'de bu âyetin dışında mescidde hüküm verme­ye delalet eden başka bir buyruk yoktur. Mescidde hüküm vermenin caiz ol­duğunu kabul edenler bunu delil göstermişlerdir. Eğer bu -Şafiî'nin dediği gibi- caiz olmasaydı, Dâvûd (a.s) onların bu yaptıklarını ikrar ile karşılamaz-dı. Bunun yerine: Yargı meclisine gidiniz, derdi. Peygamber (sav) ile halife­ler mescidde hüküm veriyorlardı. Hatta Malik: Mescidde hüküm vermek ol­dukça eskiden beri devam etmektedir, demiştir. Bununla işlerin bir çoğun­da (böyle olduğunu) kastetmektedir. Bununla beraber güçsüz ve zayıf, müş­rik ve ay hali olanların da kendisinin yanına gelebilmeleri için hakimin mescidin genişçe bir yerinde (avlusu gibi) oturmasında bir sakınca yoktur. Fakat mescidde hadleri uygulamaz. Hafif te'dib (ta'zir)de bulunmasında bir sakınca yoktur. Eşheb dedi ki: Hakim evinde ve istediği her yerde hüküm ve­rebilir. [58]

 

17- Kadı Tayin Ederken Aranacak Bazı Özellikler:

 

Malik -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- dedi ki: Halifeler bizzat kendileri hüküm verirlerdi. İlk kadı tayin eden kişi ise Muaviye'dir. Malik dedi ki: Ha­kimlerin ilim adamlarıyla danışmaları gerekir.

Ömer b. Abdu'1-Aziz dedi ki: Geçmişlerin eserlerini bilen, sağlam görüş sahibleriyle istişare eden, halim (ağırbaşlı hareket eden) ve nezih olmayan bir kimseyi hakim olarak tayin etmemek gerekir. Ayrıca hakimin vera (şüp­heli şeylerden dahi kaçınan) bir kimse olması gerekir.

Malik dedi ki: Hakimin uyanık, hilelerden çokça sakınan bir kişi olması gerektiği gibi, şartları çok iyi bilen ve Arapçanın bilinmesi gereken özellik­lerinden haberdar olan bir kişi olması gerekir. Çünkü hükümler lehine hü­küm verilecek kimsenin haklarını ihtiva eden şartların, şahitliklerin, ikrar, da­va ve ibarelerin farklılığına göre farklılık arzeder. Ayrıca hüküm vermeden önce davalıya: İleri sürecek başka bir delilin var mıdır? diye sorması gerekir. Eğer hayır derse, onun hakkında hükmünü verir ve hükmünü verdikten son­ra, kabul edilebilir bir sebep yahut açık bir delil getirmedikçe; onun ileri sü­receği herhangi bir delilini de kabul etmez.

Yargı ve yargıçların hak ve görevleri ile ilgili hükümler başka bir yerde sözkonusu edilmiştir. [59]

 

18- Hz. Davud'un Allah'tan Mağfiret Dilemesinin Sebebi:

 

"Hemen Rabbinden mağfiret istedi" buyruğu ile ilgili olarak Rabbinden kendisinden dolayı mağfiret dilediği günahı hususunda müfessirlerin farkh altı görüşü vardır:

1- O kadına doyasıya baktı. Said b. Cübeyr dedi ki: Onun sınanması bak­maktır. Ebu İshak dedi ki: Dâvûd kadına kasti bakmamıştı, fakat ona birden fazla baktı. Böylelikle birinci bakış lehine iken, ikincisi aleyhine oldu.

2- O kadının kocasını tabutu taşıyanlar arasında gazaya gönderdi.

3- Kocası ölecek olursa, o kadın ile evlenmeyi niyet etti.

4- Orya o kadına talib olmuştu. Ayrılıp gidince bu sefer Dâvûd ona talib oldu. Üstün konumu dolayısıyla onunla evlendirildi. Orya bu işe üzüldü, yü­ce Allah da o kadını ilk talihlisine bırakmadığından ötürü Davud'a sitem et­ti. Çünkü onun doksandokuz hanımı da vardı.

5- Orya'nın öldürülmesine diğer öldürülen askerler için üzüldüğü gibi üzül­medi. Ondan sonra da hanımıyla evlendi. Bundan dolayı yüce Allah ona si­tem etti. Çünkü peygamberlerin günahı -küçük olsa dahi- Allah katında bü­yüktür.

6- O ikincisini dinlemeden önce davacılardan birisinin lehine hüküm ver­di.

Kadı İbnu'l-Arabî dedi ki: O diğerini dinlemeden önce iki hasımdan bi­risinin lehine hüküm verdi, diyenlerin görüşleri kabul edilemez. Çünkü böylesi peygamberler hakkında caiz değildir. Kadının kocasını ölüme maruz bıraktığı da aynı şekilde kabul edilemez. Kadına doyasıya baktı, diyenlerin görüşlerine gelince, bence bu da hiçbir şekilde caiz değildir. Çünkü kendi­lerini ibadete vermiş, Allah dostlarına bile bu şekilde bir bakış yakışmıyor iken, gaybı gören, Allah ile kulları arasında vasıta durumunda olan peygam­berlere nasıl yakıştırılabilir?

es-Süddî, Ali b. Ebi Talib (r.a)'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Ben bir adamın Dâvûd (a.s)'ın bu kadına haram olan bir surette baktığından söze-den bir kişinin varlığını haber alacak olursam, yüzaltmış celde vururum. Çün­kü sair insanlara iftira edenin haddi seksen çektedir, peygamberlere iftira edenlerin haddi ise yüzaltmış celdedir. Bunu el-Maverdî ve aynı zamanda es-Salebî de zikretmiştir.

Yine es-Salebî dedi ki: el-Haris el-Aver, Ali (r.a)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Her kim kıssa anlatıcıların rivayet ettiği şekliyle ve buna ina­narak Dâvûd ile ilgili anlatılanları anlatacak olursa, ona iki had vururum. Bu­na sebep ise yüce Allah'ın makam ve mevkisini yükselttiği insanlar için alem­lere rahmet olarak içtihad edenler içinde bir delil ve belge olarak beğenip seçtiği kimseye iftirada bulunmak suretiyle işlediği günahın büyüklüğüdür.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu, Ali (r.a)'dan sahih olmayan rivayetler arasında­dır. Şayet: Size göre böylesinin hükmü nedir? diye sorulacak olursa, deriz ki: Bir peygamberin zina ettiğini söyleyen bir kimse öldürülür. Peygambere bun­dan daha hafif olan (haram) bakış ve dokunmayı isnad eden kimseye gelin­ce, bu hususta insanların yaptıkları nakiller arasında farklılık vardır. Bir kimse peygamber hakkında bunu içten içe kabul eder ve böyle bir şeyi o pey­gambere nisbet ederse onun öldürüleceğine hükmederim. Çünkü o, bu tu­tumuyla emrolunduğu peygambere saygı göstermek ile çelişkiye düşmüş olur.

Kıssacıların: O çıplak olarak yıkanan bir kadını gördü. Onu görünce, sa­çını çözdü ve saçı da vücudunu örttü, şeklindeki açıklamalarına gelince, üm­metin icmaı ile bundan dolayı onun için vebal sözkonusu değildir. Çünkü ilk görüş, görülen kişiyi açığa çıkartır, ancak bu şekilde gören kişi günahkar ol­maz. İkinci defa baktığını söyleyenlere gelince, bunun aslı astarı yoktur. Kıs­sacıların: O eğer kocası ölürse, o kadın ile evleneceğini niyet etti, şeklinde­ki sözlerine gelince, bunda da bir sakınca yoktur. Çünkü onu ölüme maruz bırakmamıştır. Dâvûd (a.s) Orya talib olmakla birlikte, o kadına talib oldu, şeklindeki görüş ise batıldır. Kur'ân-ı Kerim ile bu konuda gelmiş bütün tef­sir rivayetleri bunu reddetmektedir.

Eşheb, Malik'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bana ulaştığına göre o güvercin gelip Dâvûd (a.s)'ın yakınına düştü. Bu güvercin altından idi, onu görünce hoşuna gitti. Onu yakalamak maksadıyla ayağa kalktı. Çünkü ona yakın düşmüştü. Aynı şeyi iki defa tekrarladı, sonra güvercin uçtu. Gözüy­le onu takib ederken, uzun saçlı o kadını yıkanmakta iken görüverdi. Bana ulaştığına göre döktüğü gözyaşlarından ot bitinceye kadar kırk gün secde­de kaldı,

İbnu'l-Arabî dedi ki: Müfessirlerin sözünü ettikleri kuş onun önünde düştü, onu yakalamak istedi ve arkasından onu izledi, şeklindeki açıklama­larında sözkonusu edilen hal ibadete aykırı değildir. Çünkü bu yapılması mu­bah olan işlerdendir. Özellikle bu helal bir iştir, helal talebinde bulunmak ise farzdır. O kuşu kuş olduğu için izlemiştir, güzelliğinden dolayı değil. Çün­kü güzelliğinde bir menfaati yoktu. Bu kıssayı anlatanların kuşun güzelliği­ni sözkonusu etmeleri ileri derecedeki bir cahillikten kaynaklanmaktadır. Bu­nun altından bir güvercin olup onu yakalamak maksadıyla peşinden gittiği­ne dair rivayete gelince, bu da Sahih'te rivayet olunduğu şekliyle yüce Allah'ın bir lütfü idi: "Eyyub (a.s) çıplak olarak yıkanmakta iken altından çe­kirgelerden bir bölük üzerine döküldü. O da bu çekirgelerden toplamaya ve elbisesine doldurmaya koyuldu. Yüce Allah kendisine: Ey Eyyub! Ben seni ihtiyaçtan kurtarmadım mı? diye sorunca, o da: Kurtardın Rabbim, fakat Se­nin bereketine muhtaç olmamam mümkün değildir, dedi."  [60]

el-Kuşeyrî dedi ki: Dâvûd küçük bir çocuğuna onu vermek maksadıyla o güvercini yakalamak istedi. Kuş uçtu ve evin pencereciği üzerine kondu... Bu açıklamayı es-Salebî de yapmıştır, daha önce de geçmiş bulunmaktadır.[61]

 

19- Rüku Ederek Rabbine Dönüş:

 

"Rüku ederek yere kapanıp (Allah'a) döndü." Secdeye kapandı, demek­tir. Çünkü sücud, bazan rüku ile ifade edilebilir. Şair şöyle demiştir:

"Rüku ederek yüzü üstü kapandı,

Ve herbir günahtan yüce Allah'a tevbe etti."

İbnu'l-Arabî dedi ki: Burada rükudan kastın secdeye varmak olduğunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Çünkü secde etmek meyletmek demektir. Rüku ise eğilmektir. Biri diğerini kapsayabilir. Çünkü önce bun­ların herbirisi kendi şeklinde has iken, daha sonraları birine diğerinin adı ve­rilir olmuş ve sucuda rüku denilmiştir.

el-Mehdevî de der ki: Onların rükua varmaları sücud idi. Hayır, sücudla-rı rüku idi, diye de açıklanmıştır.

Mukatil dedi ki: O rükuundan yüce Allah'a secdeye kapandı, yani duru­mu farkedince namaz kılmak üzere ayağa kalktı, sonra rükudan secdeye ka­pandı. Çünkü her ikisi de aynı zamanda eğilmeyi ihtiva etmektedir.

"Döndü" günahından tevbe edip Allah'a yöneldi, demektir. el-Husayn b. el-Fadl dedi ki: Abdullah b. Tahir el-Valî bana yüce Allah'ın: "Rüku ede­rek yere kapanıp" buyruğu hakkında rüku edene yere kapandı denilir mi? diye sordu, ben hayır dedim. Bu sefer: O halde âyetin anlamı nedir? diye sordu, şöyle dedim: O daha önce rükuda iken yere kapandı, yani secde et­ti, demektir. [62]

 

20- Burada Geçen Tilavet Secdesinin Hükmü:

 

Dâvûd (a.s)'ın bu secdesinin Kur'ân-ı Kerim'de yapılması emrolunup is­tenmiş secdelerden olup olmadığı hususunda farklı görüşler vardır.

Ebu Said el-Hudrî'nin rivayetine göre Peygamber (sav) minber üzerinde "Sâd. Çok şerefli Kur'ân'a andolsun" buyruğunu okudu. Secde âyetine va­rınca indi, secde etti. Müslümanlar da onunla birlikte secde ettiler. Bir baş­ka gün yine bu buyrukları okudu. Müslümanlar secde etmek için hazırlan­dılar. Bu sefer Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Bu bir peygamberin tevbe-sini ifade etmektedir. Ancak ben sizin jecde için hazırlandığınızı gördüm" de­yip (minberden) indi ve secde etti. Davud'un lafzı budur. [63]

Buhârî'de ve başkalarında da İbn Abbas'tan şöyle dediği zikredilmekte­dir: "Sâd" Kur'ân-ı Kerim'in azimetlerinden (açıkça secde edilmesi emredil­miş secde âyetlerinden) değildir. Ancak ben Peygamber (sav)'ın burada secde ettiğini görmüşümdür.[64]

İbn Mesud yoluyla gelen rivayette de şöyle dediği kaydedilmektedir: Sâd bir peygamberin tevbesidir, orada secde yapılmaz. Yine İbn Abbas'tan: O bir peygamberin tevbesidir, peygamberiniz de ona uymakla emrolunmuşlardandır.[65]

İbnu'l-Arabî dedi ki: Benim kanaatime göre burası secde yeri değildir. An­cak Peygamber (sav) burada secde etmiştir, biz de ona uyarak secde ederiz.

Sücudun anlamı şudur: Dâvûd (a.s) Rabbine zilletle boyun eğip günahı­nı da itiraf ederek, günahından tevbe ederek, Rabbine secdeye kapandı. O bakımdan kim burada secdeye kapanacak olursa, bu niyet ile secde etsin. Bel­ki yüce Allah, tabi olduğu Dâvûd (a.s)'ın hürmetine ona mağfiret edebilir. Biz­ler, bizden öncekilerin şeriatının bizim için de şer'î hüküm ifade ettiğini (şer'u men kablena) kabul edenlerden olalım, ister kabul etmeyenlerden olalım, far-ketmez. Çünkü bu bütün ümmetlerde herkes için meşru bir iştir. Doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır. [66]

 

21- Buradaki Şükür Secdesi Nasıl Yapılmalıdır?

 

İbn Huveyzîmendad dedi ki: Yüce Allah'ın: "Rüku ederek yere kapanıp (Allah'a) döndü" buyruğunda, şükür maksadıyla sadece secdeye varmanın ca­iz olmadığına delalet vardır. Çünkü burada sücud ile birlikte rüku da sözko-nusu edilmiştir. Caiz olan şekil iki rekat namaz kılmasıdır. Tek başına bir secde caiz değildir. Çünkü hem Rasûlullah (sav)'a, hem de ondan sonraki imamlara (halifelere) müjde türünden haberler geliyordu. Fakat onlardan her­hangi birisinin şükür olmak üzere secdeye kapandığı rivayeti nakledilmiş de­ğildir. Eğer onlar böyle bir işi yapsalardı, elbetteki bu birbirini destekleyen rivayetler halinde nakledilirdi. Çünkü böyle bir şeyin caiz olup olmadığının ve Allah'a yakınlaştırıcı bir amel olup olmadığının bilinmesine herkesin ih­tiyacı vardır.

Derim ki: İbn Mace'nin Sünen'inde Abdullah b. Ebi Evfa'dan rivayete gö­re Rasûlullah (sav) Ebu Cehil'in kellesinin koparıldığı müjdesini alınca, iki rekat namaz kılmıştır.[67] Ebu Bekre yoluyla rivayet ettiği hadise göre de Pey­gamber (sav)'a sevindirecek bir hususun haberi geldi mi yüce Allah'a şükür olmak üzere secdeye kapanırdı rivayetini de zikretmektedir. [68] İmam Şafiî ve başkalarının kabul ettiği görüş de budur. [69]

 

22- Tilavet Secdesi Yaparken Okunacak Dualar:

 

Lafız başkasının olmak üzere Tirmizî ve başkalarının rivayetine göre Ra­sûlullah (sav) döneminde ensardan bir adam geceleyin bir ağacın arkasın­da saklı olarak namaz kılarken: "Sad, çok şerefli Kur"ân'a andolsun..." buy­ruğunu okuyordu. Secde âyetine gelince, o da secde etti, onunla birlikte ağaç da secde etti. Ağacın: "Allah'ım, bu secde sebebiyle bana büyük bir ecir ver ve bunun sebebiyle bana şükretme-yi nasib kıl" dediğini duydu.[70]

Derim ki: İbn Mace Simen'inde, İbn Abbas'tan şöyle dediğini kaydetmek­tedir: Peygamber (sav)'ın yanında idim. Bir adam ona gelip dedi ki: Dün rü­yamda kendimi bir ağacın dibinde namaz kılarken gördüm. Secde âyetini oku­du, ben de secde ettim. Benini secdem dolayısıyla ağaç da secde etti. Bu ara­da ağacın:Allah'ım, bu secde sebebiyle benden bir günahı sil, onun sebebiyle bana bir ecir yaz ve bu secdemi(n ecrini) benim için saklı kıl," dediğini duydum. İbn Abbas de­di ki: Ben de Rasûlullah (sav)'ın secde âyetini okuduğunu ve bunun üzeri­ne secde ettiğini, secdesi sırasında da o adamın, ağacın söylediğini haber ver­diği sözleri söylediğini de duydum.

Bunu es-Salebî, "Ebu Said el-Hudrî'den.." diye rivayet etmiştir. Buna gö­re Ebu Said dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Ben kendimi rüyada bir ağa­cın altında gördüm. Ağaç Sâd Sûresi'ni okuyordu. Secde âyetine gelince, ora-

(V (2); da secde etti. Sücudu sırasında da şöyle dediğini duydum: Allah'ım, bu sec­de sebebiyle benim için bir ecir yaz ve benden bir günahı sil. Onun sebe­biyle bana bir şükür nasib et, kulun Dâvûd'dan secdesini kabul ettiğin gibi bunu da benden kabul buyur. Bunun üzerine Peygamber (sav) bana şöyle dedi: "Ey Ebu Said sen de secde ettin mi?" Ben: Allah'a yemin ederim ki, ha­yır ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Şöyle buyurdu: "Ağaçtansa senin secde etmen daha uygundu." Sonra Peygamber (sav) Sâd Sûresi'ni secde âyetine varınca­ya kadar okudu, sonra secde etti, sonra da ağacın dediğinin benzerini söy­ledi[71] [72]

 

23- Dâvûd (a.s)'ın Mağfirete Nail Olması:

 

"Biz de ona bunu mağfiret ettik" buyruğu Biz de ona günahını bağışla­dık, demektir. İbnu'l-Enbarî dedi ki: “ Biz de ona bunu mağfiret ettik" buyruğu tam bir vakıftır. Daha sonra da "( ü oıj ): Şüphesiz onun..." di­ye okumaya başlar.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bununla birlikte: "Biz de ona mağfiret ettik" diye vakıf yaptıktan sonra: "İşte böyle, şüphesiz onun... vardır" diye başlar.

Yüce Allah'ın: "5u böyledir, azgınlar için muhakkak... var­dır" (Sâd, 38/55) buyruğu gibidir. Yani durum işte böyledir, anlamındadır.

Ata el-Horasanî ve başkaları dedi ki: Dâvûd (a.s) yüzünün etrafında ot bitip başını örtünceye kadar kırk gün süreyle secdede kaldı. Sonra ona şöy­le seslenildi: Aç mısın sana yemek verilsin? Yoksa çıplak mısın giydirilesin? Bunun üzerine öyle bir hıçkırarak ağladı ki, içinden gelen hararetle o me­ra coşup büyüdü. Böylelikle ona mağfiret olundu ve bu sebeple günahı set-redildi.

Bu sefer dedi ki: Rabbim bu benimle Senin arandaki günahım. Onu ba­ğışlamış bulunuyorsun, peki İsrailoğullarından olan şu şu adamların duru­mu ne olacak? Ben onların çocuklarını yetim, hanımlarını dul bıraktım. Bu­yurdu ki: Ey Dâvûd! Kıyamet gününde senin tarafından gelmiş herbir zulmü cennetin sevabı karşılığında o kişiden sana bağışlamasını isteyeceğim. Dâ­vûd dedi ki: Rabbim kolay mağfiret işte böyle olur. Sonra: Ey Dâvûd başını kaldır, denildi. Başını kaldırmak istedi ancak yere batmış olduğunu gördü. Cebrail gelip ağaçtan zamkı koparıldığı gibi, onu yerin üzerinden söküp kardı. Bunu el-Velid b. Müslim İbn Cabir'den, o Ata'dan rivayet etmiştir, el-Velid dedi ki: Ayrıca Münir b. ez-Zubeyr bana haber verdi, dedi ki: Davud'un secde yerleri yere yapıştı. Yüzünden de Allah'ın dilediği miktar yapışmıştı. el-Velid dedi ki: İbn Lehia dedi ki: Secdesi sırasında: Seni tenzih ederim, iş­te benim içeceğim olan gözyaşlarını ve işte benim yiyeceğim önümdeki bir külün içerisinde, diyordu. Bir rivayette belirtildiğine göre o kırk gün secde­de kaldı. Farz namaz dışında başını kaldırmadı. Gözyaşlarından ot bitince­ye kadar ağlayıp durdu.

Bu Ebu Hureyre yoluyla merfu bir hadis olarak da rivayet edildiğine gö­re Peygamber (sav) buyurdu ki: "Dâvûd kırk gün süreyle secdede kaldı. O kadar ki gözyaşlarından biten ot başını örttü. Yer onun alnını aşındırdı. Sec­desinde de: Rabbim, Dâvûd bir defa yanıldı ve bu yanılması sebebiyle do­ğu ile batı arasındaki mesafe kadar uzaklaştı. Rabbim, eğer Davud'un zayıf­lığına merhamet buyurmaz, günahını bağışlamazsan, sen ondan sonra insan­lar arasında günahını konuşulacak bir söz kılarsın. Kırk sene sonra Cebrail ona dedi ki: "Ey Dâvûd! Şüphesiz Allah senin içinden işlemeyi geçirdiğin gü­nahı sana bağışlamış bulunuyor. " [73]

Vehb dedi ki: Dâvûd (a.s)'a şöyle seslenildi: Şüphesiz ben sana mağfiret büyürdüm. Ancak Cebrail gelip kendisine: Rabbin sana mağfiret buyurmuş­ken, ne diye başını kaldırmıyorsun? deyinceye kadar, başını da kaldırmadı. Bunun üzerine şöyle dedi: Rabbim bu nasıl olur? Sen hiç kimseye zulmetmez-sin. Bunun üzerine yüce Allah Cebrail'e şöyle buyurdu: Davud'a git ve ona Orya'nın kabrine gidip ondan helallik dilemesini söyle. Onun seslenişini Or-ya'nın duymasını Ben sağlayacağım. Bunun üzerine Dâvûd üzerine hayvan postları giyindi, Orya'nın kabri yanında oturdu. Ey Orya diye seslendi, Or­ya: Buyur, benim bu lezzetimi [74]yarıda kesip beni uyandıran da kim? diye sor­du. Dâvûd: Ben kardeşin Davud'um, bana hakkını helal etmeni diliyorum. Çünkü ben seni öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktım, dedi. Orya: Sen beni cennetle karşı karşıya getirdin, sana hakkımı helal ediyorum, dedi.

el-Hasen ve başkaları da dedi ki: Dâvûd (a.s) o günahtan sonra ancak gü­nahkarlarla oturup kalkmaya başladı. Onlara da: Pek günahkar Davud'a gelin, diyordu. Her ne içtiyse mutlaka ona gözyaşlarını karıştırırdı. Kuru ar­pa ekmeğini bir kaba koyar ve gözyaşlarıyla o ekmeği ıslaüncaya kadar ağ­lar dururdu. Onun üzerine kül ve tuz serper, onu yer ve: Günahkarların yi­yeceği budur, derdi. Günahını işlemeden önce gecenin yarısını namaz kılar ve senenin yarısını oruçla geçirirdi. Daha sonra ise senenin tamamını oruç­la ve gecenin tümünü namaz kılarak geçirmeye başladı. Rabbim, günahımı avucumda kıl dedi, bunun üzerine günahı avucuna nakşedildi. Elini bir ye­meğe, içeceğe ya da herhangi bir şeye uzattı mı mutlaka onu görür ve bun­dan dolayı ağlardı. Kendisine üçte ikisi dolu bardak getirilir, o bardağı eli­ne aldı mı günahını görürdü. Gözyaşlarından dolup taşmadan o bardağı du­daklarının üzerine koymazdı.

el-Velid b. Müslim rivayetle dedi ki: Bana Ebu Amr el-Evzaî'nin anlattığı­na göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Davud'un gözleri su damlatan iki kırba gibi idi. Gözünden akan yaşlar tıpkı suyun yerde kendisine yatak açması gibi yanağında kendisine akacak yerler açmıştı."

el-Velid dedi ki: Osman b. Ebi'l-Atike'nin bize anlattığına göre Davud'un henüz o hatasını işlememiş iken günahkarlar hakkında söylediği ağır sözler­den birisi: Allah'ım, günahkarlara mağfiret etme, sözü idi. Daha sonra: Al­lah'ım, Rabbim! Günahkarlara mağfiret buyur ki, onlarla birlikte Davud'a da mağfiret edesin. Nurun yaratıcısı, her türlü eksiklikten münezzehtir. Ya ilâ­hi! Ben çıkıp kullarının tabiblerine benim günahımı tedavi etmelerini istedim, hepsi bana Senin kapını gösterdi. Ya ilâhi! Ben bir günah işledim, bu güna­hın mahsulünü -eğer onu bağışlamayacak olursan- kıyamet gününde vere­ceğin azab kılacağından korkarım. Nurun yaratıcısını her türlü eksiklikten ten­zih ederim. Ya ilâhi! Ben günahımı hatırladım, yeryüzü, genişliğine rağmen bana dar geldi. Fakat senin rahmetini hatırlayınca, canım bana geri döndü, diye dua etti.

Haberde kaydedildiğine göre Dâvûd (a.s) minbere çıktı mı insanlara iş­lediği günahın izini göstermek maksadı ile sağ elini kaldırır ve onlara doğ­ru çevirip şöyle seslenirdi: Ya ilâhi! Ben günahımı hatırladığım vakit yeryü­zü genişliğine rağmen bana dar geliyor. Senin rahmetini hatırladığımda da canım bana tekrar geri dönüyor. Rabbim Sen günahkarlara -onlarla birlikte Davud'un günahını da bağışlaman için- mağfiret buyur.

Dâvûd (a.s) içerisi kül ile doldurulmuş liften yedi döşek üzerinde oturur­du. Onun göz yaşyarı ayaklarının dibini ıslatırdı. Nihayet bütün bu döşek­leri ıslatır ve yaşları altlarından sızardı. Ağlayıp sızladığı gün geldi mi, onun münadisi yollarda, çarşı-pazarlarda, vadilerde, dağ yollarında, dağların baş­larında ve mağara ağızlarında şöyle seslenirdi: Şunu bilin ki, bugün Davud'un ağlama günüdür. Günahından ötürü ağlamak isteyen kimse Davud'a gelsin ve ona yardımcı olsun. Mağaralarda, vadilerde ibadete çekilmiş olanlar onun bulunduğu yere gelir, minberi etrafında sesler birbirine karışır. Yırtı­cı hayvanlar, yabaniler ve kuşlar onun etrafında durur. İsrailoğulları da minberinin etrafını çevirir. Feryad ve figana başlayıp yanıp yakılması gözyaşlarının pınarlarını coşturunca bu sefer etrafındaki cemaat de tek bir sesten ağlar, feıyad ve figan ederdi. Hatta böyle bir günde minberi etrafında pek-çok kişi ölürdü.

Nakledildiğine göre Dâvûd (a.s) aniden bir cumartesi günü öldü. Mihra­bına çıkıp inmekte iken ölüm meleği ona gelerek: Ruhunu kabzetmeye gel­dim, dedi. Ona: Bana izin ver de yukarı çıkayım yahut aşağı ineyim. Melek: Buna imkanım yok. Günler, aylar, yıllar, atacağın adımlar, rızıklar tükenmiş bulunuyor. Artık sen bundan sonra bir ayak izi dahi bırakamayacaksın. Bu­nun üzerine Dâvûd minberdeki bir basamak üzerinde secdeye kapandı ve bu haliyle canını aldı. (Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır).

Dâvûd ile Musa -ikisine de selam olsun- arasında beşyüzdoksandokuz yıl­lık bir süre vardır. Beşyüzyetmişdokuz yıl olduğu da söylenmiştir. Dâvûd (a.s) yüzyıl yaşadı, halifeliği oğlu Süleyman'a vasiyet etti. [75]

 

24- Dâvûd (a.s)'ın Konumu:

 

"Şüphesiz onun nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri var­dır" buyruğu ile ilgili olarak Muhammed b. Kab ile Muhammed b. Kays şöy­le demişlerdir: "Şüphesiz onun nezdimizde" mağfirete nail oluşundan son­ra "bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır." İkisi de derler ki: Allah'a ye­min ederim, kıyamet gününde kadehten ilk içecek kişi Dâvûd (a.s)'dır.

Mücahid de Abdullah b. Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Ya­kınlığı" kıyamet gününde yüce Allah'a yakınlık demektir. Mücahid'den de şöyle dediği nakledilmiştir: Yüce Allah kıyamet gününde Davud'u günahı eline nakşedilmiş olarak diriltecektir. Kıyamet gününün o dehşetli halleri­ni göreceğinde yüce Allah'ın rahmetine sığınmaktan başka bir korunacak yer bulamayacaktır. Sonra günahını görecek, bundan tedirgin olacak, kendisine: Buraya, buraya denilecek. Tekrar günahını görecek, tedirgin olacak yine ona: Buraya, buraya denilecek. Yine bunu görecek, tedirgin olacak tek­rar ona: Buraya, buraya denilecek. Nihayet yüce Allah'a yaklaşacak ve huzur bulacaktır. îşte yüce Allah'ın: "Şüphesiz onun nezdimizde bir yakın­lığı ve güzel bir dönüş yeri vardır." buyruğu bunu anlatmaktadır. Bunu et-Tirmizî el-Hakim zikretmektedir. (el-Hakim) dedi ki: Bize el-Fadl b. Muham­med anlattı, dedi ki: Bize Abdu'l-Melik b. el-Esbağ anlattı, dedi ki: Bize el-Velid b. Müslim anlattı, dedi ki: Bize İbrahim b. Muhammed el-Fezarî, Ab­du'l-Melik b. Ebi Süleyman'dan anlattı, dedi ki: Abdu'l-Melik de Mücahid'den diyerek bu rivayeti zikretti. Tirmizî dedi ki: Ben uzun bir süre bu âyet-i ke­rimeleri okuyup duruyor fakat yüce Allah'ın: "Rabbimiz hesab gününden önce payımızı bize çabuk ver" (Sâd, 38/16) buyruğundan maksadın ve anlamın ne olduğu benim için açıklığa kavuşmuyordu. Buradaki "el-kıt (pay)" sözlükte sahife demektir. Şöyle ki Rasûlullah (sav) onlara: "Kitabı sağdan verilmiş olana gelince..." (el-Hakka, 69/19) buyruğunu okuyup da kendi­lerine: Siz bütün bu yaptıklarınızı da sol tarafınızdan verilecek sahifeleri-nizde yazılmış göreceksiniz deyince, bu sefer onlar: "Rabbimiz hesab gü­nünden önce payımızı" yani sahifemizi "bize çabuk ver" dediler. Yüce Al­lah da ona: "Onların dediklerine sabret ve güçlü kulumuz Davud'u hatır­la!" dedi. Daha sonra (et-Tirmizî el-Hakim) Davud'un günahının kıssasını başından sonuna kadar kaydettikten sonra şöyle demektedir: Kendi kendi­me diyordum ki: Yüce Allah ona söylediklerine sabretmesini ve Davud'u ha­tırlamasını emretti. Acaba bu hatırlatma ile ne kastedilmiştir? Bunun onun­la ilişkisi nedir? Bir türlü kalbime huzur verecek bir şeye vakıf olamıyordum. Nihayet yüce Allah bir gün bana bunu da gösterdi ve bu hususta Rabbimin ilhamına mazhar oldum. Buna göre bu kimseler, içinde yüce Allah'ın em­ri ile alay ederek günah ve hatalarının yazılı bulunduğu amel defterlerinin sol taraflarından kendilerine verilmesini kabul etmeyip inkar ettiler ve: "Rab­bimiz hesab gününden önce payımızı bize çabuk ver" dediler. Peygam­ber (sav) onların bu alaylarından incindi. Yüce Allah da bu sözlerine kar­şılık ona sabretmesini ve kulu Davud'u hatırlamasını emretti. Çünkü Dâvûd işlediği günahını elinde kazılmış olarak görmeyi dünyada istedi. Bundan do­layı da başına gelenler geldi. Öyle ki o bunu gördüğü vakit, bundan ızdı-rap duyar ve elindeki kase gözyaşları ile dolardı. Günahının bu izini gör­dü mü öyle ağlardı ki, kül ile doldurulmuş liften yedi döşekten bile ıslak­lığı geçerdi. O, günahının bağışlanmasından ve davacının mesuliyetinden yana teminatın verilmesinden ve şanı yüce Allah'ın hasmını razı edip bağış­lamasını ondan isteyeceğine dair teminatın verilmesinden sonra bu dilek­te bulunmuştu. Halbuki Dâvûd onun sevdiği, onun dostu ve seçkin bir ku­lu idi. Bu mertebe ile birlikte, günahının izinin nakşedilmiş olması onu bu hale getirdi. Peki ya Allah'ın düşmanları, yarattıklarının isyankarları ve hor ve hakir düşüreceği kimselerin başına gelecekler ne olabilir? Eğer on­ların amel defterleri çabucak verilip de küfür ve inkar üzere işledikleri o gü­nahların suretini görecek olurlarsa bu sahifelerdeki bu günahlara baktıkla­rı vakit, başlarına neler geleceğini görürlerse (halleri ne olur?) Yüce Allah onların halinin ne olacağını haber vererek şöyle buyurmaktadır: "Günahkarları kitabın içindekilerinden korkuya kapılmış göreceksin. Vay bizim halimize! Bu kitaba ne olmuş? Küçük, büyük hiçbir şey bırakmayıp sayıp dökmüş, diyecekler." (el-Kehf, 18/49)

İşte Dâvûd -Allah'ın salat ve selamlan üzerine olsun- mağfirete nail olmak­la birlikte müjdeyi almış, ilâhi lutfa mazhar olmuş olmakla birlikte, o güna­hının suretini görmeye tahammül edemiyordu. Bizim rivayetimize göre hadis­te şöyle denilmiştir: Kıyamet gününde ayasında onun nakşedilmiş olduğunu göreceği vakit tedirgin olacak, ona: Buraya (gel) denilecek. Tekrar onu gö­recek yine tedirgin olacak, yine: Buraya denilecek. Sonra onu yine tekrar gö­recek ve nihayet yüce Allah'a yakınlaştırılacak ve huzur ve sükun bulacaktır. [76] [77]

 

26. Ey Dâvûd! Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık. O hal­de insanlar arasında hak ile hükmet! Sakın

hevaya uyma! O tak­dirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah'ın yolun­dan sapanlara hesab gününü unuttuklarından, onlar için çok çe­tin bir azab vardır.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız: [78]

 

1- Yeryüzünde Bir Halife:

 

"Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık." Yani iyiliği emredip münkerden alıkoymak için seni hükümdar yaptık. Böylelikle senden önce geçmiş bulunan peygamberler ile salih önder ve yöneticilere halife olmanı sağladık.

Halife, onun ile ilgili hükümlere dair yeterli açıklamalar daha önce el-Ba-kara Sûresi'nde (2/30. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun. [79]

 

2- İnsanlar Arasında Hak İle Hükmetmek:

 

"O halde insanlar arasında hak ile" yani adalet ile "hükmet" buyruğu vücub ifade eden bir emirdir. Böylelikle bu buyruk, kendisinden önceki buyruklarla irtibatlı bulunmaktadır. Çünkü Dâvûd (a.s)'ın siteme maruz kalma­sının sebebi, kadını kocasından istemesi idi. Bu ise adaletli bir istek değil­di. Bundan ötürü akabinde ona: "O halde, insanlar arasında adalet ile hük­met!" denildi.

"Sakın nevaya uyma!" Allah'ın emrine uygun olmayan hevanın peşinden gitme!

"O takdirde seni Allah'ın yolundan" cennete giden yoldan "saptırır. Mu­hakkak Allah'ın yolundan sapanlara" o yoldan yan çizip onu terkedenle-re "hesab gününü unuttuklarından" Allah'ın yolunu izlemeyi terkettiklerin-den "onlar için" cehennem ateşinde "çok çetin bir azab vardır."

Buradaki "unuttuklarından" o güne iman etmeyi terkettiklerinden yahut-ta o gün için amel etmeyi terkederek, unutanlar gibi olduklarından... anla­mındadır.

Yüce Allah'ın bu buyrukları Dâvûd (a.s)'a peygamberliği lütfettiği zaman söylendiği gibi, onun tevbesini kabul edip günahını bağışladıktan sonra söylemiştir, de denilmiştir. [80]

 

3- İnsanlar Arasında Hüküm Vermenin Aslî Dayanakları:

 

Hüküm vermekte asıl dayanak yüce Allah'ın: "Ey Dâvûd! Biz seni gerçek­ten yeryüzünde bir halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hük­met!" buyruğu ile: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet!" (el-Maide, 5/49); "Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmetmen için..." (en-Nisa, 4/105) ile "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan­lar, adaletle şahitlik eden kimseler olun!" (el-Maide, 5/8) buyruklarıdır. Buna dair açıklamalar daha önceden (gösterilen âyet-i kerimelerin tefsirin­de) geçmiş bulunmaktadır. [81]

 

4- Hak ile Hükmetmek, Hevaya Uymamak:

 

İbn Abbas yüce Allah'ın: "Ey Dâvûd! Biz seni gerçekten yeryüzünde bir halife kıldık! O halde insanlar arasında hak ile hükmet! Sakın hevaya uy­ma! O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır" buyruğu hakkında İbn Ab­bas dedi ki: Sana iki davacı geldi, sen hevan ile onlardan birisine meylettin. O bakımdan o kimse arkadaşına üstün gelsin diye onun haklı olmasını içten içe arzulama.

Böyle bir şey yapacak olursan, peygamberlerin arasından ismini silerim. Sonra da ne Benim halifem olursun, ne de kendilerine lütufta bulunacağım kimselerden.

İşte bu, hak ile hükmetmenin vücubunu açıklamakta, hüküm veren kim­senin akrabalık, menfaat ümidi yahut dostluk, arkadaşlık ve buna benzer mey­letmeyi gerektirecek herhangi bir sebep dolayısıyla davacılardan herhangi bi­risine meyletmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

İbn Abbas dedi ki: Davud'un oğlu Süleyman (a.s)'ın sınanmasının sebe­bi, ona iki davacı gelip o ikisinden birisinin haklı olmasını içten içe dilemiş olması idi.

Abdulaziz b. Ebi Revvad dedi ki: Bana ulaştığına göre İsrailoğulları dö­neminde bir hakim varmış. Hakka göre hüküm vermekte o derece gayretli idi ki, Rabbinden bu hususta kendisinin bileceği bir alamet vermesini dile­miş. Hak ile hükmedecek olursa bunu bilsin, bu konuda kusuru olursa bu­nu da bilsin istemiş. Bunun üzerine ona şöyle denilmiş: Evine gir, sonra du­varda elini yukarıya doğru uzat. Duvarın üzerinde parmaklarının ulaştığı ye­re bak, sonra oraya bir çizgi çiz. Hüküm meclisinden kalktın mı o çizgiye git, elini ona doğru uzat. Hak üzere kaldığın sürece elin o çizgiye ulaşacaktır. Şa­yet hakkı isabet ettiremeyecek olursan, elin o çizgiye ulaşamayacaktır. O ba­kımdan o da sabah hüküm vermek üzere çıkar, olanca gayretini ortaya ko­yar ve ancak hak ile hükmedermiş. Hüküm meclisinden kalkıp işini bitirdi mi yemek yemeden, bir şey içmeden, hiçbir şekilde hanımının çocuklarının yanına gitmeden doğru o çizgiye gidermiş. O çizgiye ulaştı mı yüce Allah'a hamdeder, ondan sonra da ailesinden yiyecek ya da içeceklerden Allah'ın kendisine helal kıldığı ne varsa hepsinden istifade edermiş. Bir gün hüküm meclisinde iken iki kişi onunla görüşmeye gelmiş. İçinden onların davacı ola­rak geldiklerini, mahkemeleşmek istediklerini anlamış, bu iki kişiden birisi onun yakın bir arkadaşı ve dostu imiş. İçinden bu arkadaşının haklı olma­sını ve böylelikle onun lehine hüküm vermeyi temenni etmiş. Davacılar ko­nuşunca arkadaşının haksız olduğu ortaya çıkmış, o da onun aleyhine hü­küm vermiş. Mahkeme meclisinden kalkıp o çizgiye hergün yaptığı gibi git­miş, elini çizgiye doğru uzatmış, bir de ne görsün! Çizgi oradan silinivermiş, tavana doğru uzanmaya çalışırken ona bir türlü ulaşamamış. Secdeye kapa­narak: Rabbim, kasten yaptığım hiçbir şey bilmiyorum, hiç böyle bir şey is­temedim. Onu bana beyan buyur, demiş. Kendisine: Sen yüce Allah'ın kal­bindeki hainliği görmediğini mi zannediyorsun? Arkadaşının lehine hüküm vermek üzere arkadaşının haklı olduğunu temenni etmedin mi? Evet, sen böy­le bir şey istedin ve arzu ettin; fakat yüce Allah senin hoşuna gitmese dahi hakkı sahibine geri döndürdü. (Allah en iyisini bilir. Naşir).

Leys'ten şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ömer b. el-Hattab'ın huzuruna iki davacı gelmiş. Onları bir süre ayakta tutmuş, tekrar gelmişler yine ayakta bek­letmiş, sonra tekrar geldiklerinde aralarında hüküm vermiş. Ona: Niçin böyle yaptığı sorulunca şu cevabı vermiş: Bana geldiler, ben de birisine karşı duy­madığım bir duyguyu ötekine karşı duyduğumu anladım. Bu halde iken ara­larında hüküm vermekten hoşlanmadım. Tekrar geldiler yine o kişi lehine böyle bir duyguyu kısmen de olsa hissettim. Tekrar geldiklerinde ise bu duy­gu gitmişti, o bakımdan ben de aralarında hükmettim.

eş-Şa'bî dedi ki: Ömer ile Ubeyy arasında bir anlaşmazlık vardı. Zeyd b. Sabit'in hakimliğine başvurdular. Onun yanına gittiklerinde Ömer (r.a)'a yastığına doğru oturması için işaret etti. Bunun üzerine Ömer: Bu senin yap­tığın ilk haksızlık. Onu ve beni aynı yerde oturtmalısın. Bunun üzerine her ikisi de Zeyd'in önünde oturdular. [82]

 

5- Hakim Kendi Bilgisine Göre Hüküm Verebilir mi?:

 

Bu âyet-i kerime hakimin kendi bilgisine göre hüküm vermesini engelle­mektedir. Çünkü hakimlere kendi bilgilerine göre hüküm verme imkanı verilecek olursa, eğer bir hakim kendi dostunu korumak, düşmanını da yok etmek isteyecek olursa, mutlaka vereceği hükümde bilgisinin bu doğ­rultuda olduğunu ileri sürerdi. Buna benzer bir rivayet aralarında Ebu Bekr'in de bulunduğu ashab-ı kiram'dan bir topluluktan nakledilmiş bulun­maktadır. O şöyle demiştir: Ben bir adamın Allah'ın had cezası uygulanma­sını emrettiği bir suçu işlemekte olduğunu görecek olsam dahi, bu işe ben­den başkası şahitlik edinceye kadar bu suçu dolayısıyla sorumlu tutmam.

Rivayete göre bir kadın Ömer (r.a)'ın yanına gelerek ona: Benim lehime filanın aleyhine şu hükmü ver, çünkü sen benim ondaki hakkımı biliyorsun, dedi. Ömer ona dedi ki: Eğer lehine şahitlik etmemi istiyorsan, yaparım. An­cak lehine hüküm vermemi istiyorsan bunu yapamam.

Müslim'in Sahih'inde İbn Abbas'tan gelen rivayete göre Rasûlullah (sav) bir yemin ve bir şahid ile hüküm vermiştir/ [83]Yine Peygamber (sav)'dan ri­vayet edildiğine göre o, birisinden bir at satın almış, ancak daha sonra satı­cı bunu inkar etmiş. Peygamber o kişi hakkında bilgisine göre hüküm ver­meyerek: "Benim lehime kim şahitlik eder" demiş. Bunun üzerine Huzeyme kalkıp şahitlik edince hüküm vermiştir. Bu hadisi Ebu Dâvûd ve başkaları ri­vayet etmiş olup [84] daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/282. âyet, 49. başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır. [85] [86]

 

27. Biz göğü, yeri ve onların aralarında olanları boşuna yaratma­dık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!

28. İman edip salih amel işleyenleri yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahihlerini günahkârlar gibi mi kı­larız?

29. (Bu), âyetlerini düşünsünler, tam akıl sahihleri öğüt alsınlar di­ye sana indirdiğimiz hayır ve bereketi bol bir kitaptır.

 

"Biz göğü, yeri ve onların aralarında olanları boşuna" oyun ve eğlen­ce olsun diye "yaratmadık." Yani Biz, onları ancak doğru bir iş için yarat­tık. O da Bizim kudretimize delalet etmeleridir.

"Bu, kâfirlerin zannıdır." Allah'ın bunları boşuna yarattığını ileri sürmek, kâfirlerin bir iddiasıdır.

"Cehennem ateşinden dolayı vay o kâfirlerin haline!" Daha sonra yü­ce Allah onları azarlayarak: "İman edip salih amel işleyenleri yeryüzünde fesad çıkaranlar gibi mi kılarız?" diye buyurmaktadır.

Buradaki"(...mi" lafzındaki "mim" harfi sıla (zaid)dir. İfade (hemze'den sonra mim getirmeksizin) iman edip salih amel işleyenleri "yeryüzünde fe­sad çıkaranlar gibi mi kılarız" takdirindedir. Bu buyruk Mürcie'nin kana­atlerini reddeden bir muhtevaya sahibtir. Çünkü Mürcie: Fesad çıkartan kimsenin salih bir kimse gibi olması veya ondan daha yüksek bir mertebe­de olması mümkündür, derler. Bundan sonra gelen: "Yahut takva sahihle­rini günahkârlar gibi mi kılarız?" buyruğu da böyledir. Yani biz Muham-med (sav)'ın ashabını kâfirler gibi mi kılarız? Bu açıklamayı İbn Abbas yap­mıştır.

Bu buyruğun takva sahibi müslümanlar ile günahkâr kâfirlerin tümü hakkında umumi olduğu da söylenmiştir. Bu, daha güzel bir açıklamadır. Bu buyruk itaatkâr kimseler ile isyankâr kimselerin aynı sonuca ulaşacaklarını kabul eden, öldükten sonra dirilişi inkar edenlerin görüşlerini reddetmekte­dir.

Bu, "âyetlerini düşünsünler... diye sana" ey Muhammed "indirdiği­miz hayır ve bereketleri bol bir kitaptır" buyruğundaki"Düşünsün­ler diye" buyruğu; şeklinde olup "te" harfi "dal" harfine idgam edil­miştir. Bu buyrukta Kur'ân'ın manalarını bilmenin vacib oluşuna delil oldu­ğu gibi, Kur'ân'ı tertil ile (ağır ağır) okumanın süratlice okumaktan daha fa­ziletli olduğuna da delil vardır. Çünkü "et-Tizkar-(Tezkire)" adlı eserimizde de açıkladığımız gibi, hızlıca okumakla birlikte âyetleri iyice düşünmek mümkün olamamaktadır.

el-Hasen dedi ki: Allah'ın âyetlerinin düşünülmesi onlara uymak demek­tir. "Düşünsünler diye" anlamındaki buyruk, genel olarak "dal" ve "be" harf­leri şeddeli ve üstün okunmuş olmakla birlikte; Ebu Cafer ile Şeybe: "Düşünesiniz diye" şeklinde "te" ile ve "dal" harfi şeddesiz olarak oku­muşlardır. Bu, aynı zamanda Ali (r.a)'ın da kıraatidir. Bunun asıl şekli ise: olup hafif olsun diye iki "te"den birisi hazfedilmiştir.

"Tam akıl sahihleri öğüt alsınlar diye" buyruğundan kasıt, aklı başında olan kimselerdir. "Akıllar"ın tekili: şeklinde gelir. Bunundiye de çoğulu yapılmıştır. Nitekim: "Yoksulluk, sefalef'in şeklinde "Nimef'in de diye çoğulunun yapılması da böyledir. Ebu Talib de şöyle demiştir:

"Kalbim ona kalbler arasında en çok şevk duyandır."

Bazan tad'if i ("be" harfinin şeddeli söylenişini) şiir zarureti dolayısıyla çöz­dükleri de olabilir. Şair el-Kümeyt şöyle demiştir:

"Ey peygamber hanedanı, size umutla bakmıştır, Kalbimden ve akıllardan susamış meyil ve duygular." [87]

 

30. Ve Biz Davud'a Süleyman'ı lütfettik. O ne güzel kuldu! Çünkü o (Allah'a) çokça dönen idi.

31. Hani ona öğleden sonra bir ayağını tırnağı üzere dikip üç aya­ğı üzere duran, hızlı koşan atlar sunulmuştu;

32. Ve demişti ki: "Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbi-mi anmaktan uzak kaldım. Nihayet o perdenin arkasına girin­ce;

33. "Onları bana geri getirin" (dedi.) Boyunlarını ve ayaklarını sı­vazlamaya başladı.

 

Yüce Allah Dâvûd (a.s)'ı sözkonusu ettikten sonra: "Ve biz Davud'a Sü­leyman'ı lütfettik. O ne güzel kuldu! Çünkü o çokça dönen idi" buyruğu ile de Süleyman (a.s)'dan sözetmektedir.Çokça dönen" itaatkar anlamındadır.

"Hani ona öğleden sonra bir ayağını tırnağı üzere dikip üç ayağı üze­re duran, hızlı koşan atlar sunulmuştu" buyruğunda geçen ile atlar kastedilmektedir. Hızlı koşan at demek olan: (iiyr)'in çoğuludur. Nitekim çok­ça bağışta bulunup cömertçe veren insana da bu sıfat verilmektedir.

"Cömert kimseler"; ise "hızlı koşan (asil).at" demek­tir. "Adam malıyla cömertlik etti, eder, cömertlik etmek" demektir. Cömert kişiye de denilir, çoğulu: " Cömert kimse­ler" şeklinde gelir. (Çoğul şekli itibariyle) "(Kafa (başın arka tara­fı) ve kafalar" kelimesi gibidir. Buradan "vav" harfinin harekesiz gelmesi ise illet harfi oluşundan dolayıdır. Ayrıca: şekillerinde de çoğu­lu yapılabilir. Kadın için de: "Cömert kadın"; " Cömert ka­dınlar" denilir. -Şekil itibariyle-: "Şüpheden çokça kaçan kadın ve kadınlar; erkeğinden kaçan inek, inekler" gibi. Şair de şöyle demektedir:

"Biz(i andıran kolu) ile maharetle iş yapar, eteğini iffetle koruyandır o, Son derece aç olmakla birlikte kendisini doyuracak olanı cömertçe verir."

Mesela: "Bir merhaleyi güzelce yürü­dük, iki merhaleyi güzelce yürüdük, birçok merhaleyi güzelce yürüdük" de­nilir. "At çok güzel oldu" demektir. Muzari hali; mastar is­mi de: dir.hem erkek, hem dişi için kullanılır.

Bu da: "Asil atlar" lafzından gelmektedir.

Bir görüşe göre bu, boyunları uzun atlar demek olup boyun, gerdan de­mek olan'den alınmış bir sıfattır. Çünkü atlarda boynun uzun olma­sı da atların güzel nitelikleri arasındadır.

"Bir ayağını tırnağı üzere dikip üç ayağı üzere duranlar" buy­ruğu da iki şekilde açıklanmıştır. Birincisine göre bu, onların ayakta durma­ları demektir. el-Kutebî ile el-Ferra derler ki: Arapçada: tabiri at ya da başkaları için "ayakta duran" anlamındadır. Peygamber (sav)'ın buyurdu­ğu rivayet edilen: "Erkeklerin, hu­zurunda ayakta durmalarından hoşlanan kimse, cehennemdeki yerine hazır­lansın" buyruğunda da aynı kökten gelen lafız kullanılmıştır ki, önünde uzun süre ayakta durmalarından hoşlanan... anlamındadır. Bunu Kutrub da nak­letmiş olup en-Nabiğa'nın şu beytini de zikretmektedir:

"Onun geniş düzlüğünde kurulmuş bir çadırımız var bizim, Asil kısraklar ile ayakta duran asil atlar."

Bu Katade'nin görüşüdür.

İkinci açıklamaya göre bu, ön ayaklarından birisini tırnağı üzerine diker­ken, üç ayağı üzerinde duran demektir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:

"Alışmıştır, o üç ayağı üzerinde dikilenlere; sanki o,

Bir ayağım tırnağı üzerine dikip üçü üzerinde ayakta duranlardan gibidir."

Amr b. Külsum da şöyle demiştir:

"Atlan onun yanıbaşında bıraktık biz,

Dizginleri geçirilmiş ve üç ayağı üzerinde dikilmişler olarak."

Bu da Mücahidin görüşüdür.

el-Kelbî dedi ki: Süleyman (a.s) Dımaşk ile Nusaybin (Nasibin) halkına bir gaza düzenledi. Onlardan bin at ganimet aldı. Mukatil de şöyle dedi: Süley­man'a babası Dâvûd'dan bin at miras kaldı. Babası da bunları Amalikalılar-dan almıştı.

el-Hasen dedi ki: Bana ulaştığına göre bunlar denizden çıkmış kanatlı at­lar idi. ed-Dahhak da böyle demiştir. Yine belirtildiğine göre bunlar Süley­man'a denizden çıkartılmış kanatlı ve nakışlı atlar idiler. İbn Zeyd dedi ki: Şeytan Süleyman'a denizdeki yaylaklardan atlar çıkarmıştı. Bu atların da ka­natları vardı. Ali (r.a) da böyle demiştir: Buna göre onlar kanatlı yirmi at idi­ler. Yüz at olduğu da söylenmiştir. İbrahim et-Teymî'den gelen haberde zik-redildiğine göre bu atların sayısı yirmibin imiş. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır.

Süleyman: "Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım" dedi. Bu sözlerinde "hayır"dan kastı atlardır. Araplar atlara bu ismi veriyorlar. Ayrıca Araplar "ra" ile "lam" (hayrın sonundaki "re" ile "hayl; at" lafzının sonundaki "lam" harflerini) biri diğerinin yerine kullana­biliyorlar. Mesela Araplar: "Gözden yaş aktı ve aldattı" derken, bu fiillerde "lam" ile "re" harflerini birini diğerinin yerine kul­lanmaktadırlar.

el-Ferra dedi ki: Arapçada "hayr" ile "hayl" aynı anlama gelir. en-Nehhas dedi ki: Hadis-i şerifte: "Hayl (atlar)ın perçemlerinde kıyamet gününe kadar hayır düğümlenmiştir''[88] diye buyur­muştur. Sanki bundan dolayı atlara "hayr" adı verilmiş gibidir. Yine hadiste belirtildiğine göre Zeyd el-Hayl Peygamber (sav)'ın huzuruna geldiğinde ona: "Sen Zeyd el-Hayr'sın" diye buyurmuştur. Adı Zeyd b. Mühelhil olup .şair bi­risi idi. [89]

Bir diğer açıklamaya göre atlara "hayr" adının veriliş sebebi, onların çok­ça faydalı oluşlarından dolayıdır. Haberde zikredildiğine göre yüce Allah Âdem'e bütün hayvanları gösterdi. Ona: Bunlardan birisini seç denildi, o da atı tercih etti. Bunun üzerine ona: Kendin için güç kaynağı olan şeyi seçtin, denildi. İşte bu bakımdan ata "hayr" adı verilmiş oldu. Ata "hayl" adının ve­riliş sebebi ise izzet nişanı ile nişanlanmış olmasından dolayıdır. Ata "fares" denilmesinin sebebi ise arslanın avının üzerine atılması (iftirâs) gibi uzak me­safeleri alması (iftirâs etmesi)ndan ve ön ayaklarını herşeyin üzerine bıraka­rak adeta elleriyle yaka/arcasına mesafe/eri kat etmesinden dolayıdır. Ata "Ava-bî" adının veriliş sebebi ise; Âdem (a.s)'dan sonra Beyt'in kaidelerini (duvar­larını) yükseltmesinden ötürü mükafat olmak üzere İsmail'e getirilmiş olma­sından dolayıdır. İsmail de Arabîdir. O bakımdan at ona Allah'tan verilen bir bağış olmuş ve bundan dolayı ona "Arabî" adı verilmiştir.

"Sevgisi" lafzı el-Ferra'riın görüşüne göre bir mefuldür. Yani ben hayır sevgisini tercih ettim, demektir. Başkası ise bunu mefule izafe edilmiş bir mastar olarak takdir etmektedir. "Ben hay­rı oldukça sevdim, o da Allah'ı anmaktan beni alıkoydu" demek olur.

Buradaki: "Sevdim" lafzının devenin çöküp geri kalışını anlatmak üzere kullanılan: "Deve çöktü" tabirinden, "oturdum ve geri kal­dım, uzak kaldım" anlamında olduğu söylenmiştir. (Mealde olduğu gibi.)

" Filan kişi başını önüne eğdi" demektir. Ebu Zeyd dedi ki: De­ve hastalanır yahut bir tarafı kırılır da iyileşinceye ya da ölünceye kadar ye­rinden ayrılmaması halinde: denilir.

Sa'leb dedi ki: Yine yorgun argın düşmüş deveye: denilir. Buna gö­re buyruk: Rabbimi zikretmeyip oturdum, onu anmaktan uzak kaldım, de­mek olur. Bu açıklamaya göre; "Sevgisi ile" mefulün leh olur. Ebu'l-Feth elHemedanî, "et-Tıbyan" adlı eserinde de: " Yanında kaldım, ayrılmadım" anlamında olduğunu ve şairin şu mısraında da bu anlamda kullanıldığını belirtmektedir:

"Yerinden ayrılmayıp kalan kötü deve gibi."

"Nihayet o perdenin arkasına girince" buyruğunda sözü edilmemiş ol­makla birlikte güneşten zamir yoluyla sözedilmektedir. Yüce Allah'ın: "...onun sırtında dolaşanlardan hiçbirini bırakmazdı." (Fatır, 35/45) Maksat "yer­yüzü üzerinde" demektir. Araplar: "Soğuk esti" derken, soğuk bir rüzgar esti, demek isterler. Yüce Allah da: "Hele o bir de boğaza gelince" (el-Vakıa, 56/83) diye buyurmaktadır ki can boğaza gelince demektir. Yine yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Çünkü o herbiri saray kadar kıvılcım­lar atar." (el-Mürselat, 77/32) Halbuki daha önceden ateşten sözedilmiş değildi.

ez-Zeccac dedi ki: Bir şeyden daha önceden sözedilmiş yahut sözedilmiş-liğine delil varsa zamir kullanmak caizdir. Burada delil de yüce Allah'ın: "Öğ­leden sonra" ifadesidir. Bu da zevalden sonraki vakti ifade eder. "Bir şeyin arkasından saklanmak" ise göze görünmemek demektir. "Perde" ise yaratıl­mışları kuşatan yeşil bir dağdır. Bu açıklamayı Katade ve Ka'b yapmışlardır. Kaf dağı olduğu söylendiği gibi, Kafin berisinde bir dağ olduğu da söylen­miştir. "Perde"den kasıt gecedir. Ona içindekileri gizlediğinden ötürü "per­de" denilmiştir.

"Nihayet o... saklanınca" ifadesinin, yarışta atlar saklanınca anlamına gel­diği de söylenmiştir. Şöyle ki, Süleyman'ın atlarının birbiriyle yarıştığı yuvar­lak bir alanı vardı. Nihayet bu atlar onun gözüne görünmeyip yarış esnasın­da gözünden uzaklaşmış oldu. Çünkü burada güneşten sözedilmemiştir. en-Nehhas'ın naklettiğine göre Süleyman (a.s) namazda iken ona sunulmak üzere birtakım atlar getirildi. Bu atlar ganimet alınmıştı. Eliyle işarette bulun­du, çünkü namaz kılıyordu. Nihayet atlar gizlendi ve ahırların duvarları ar­kasında kaldılar. Namazını bitirince "onları bana geri getirin" dedi ve "bo­yunlarını ve ayaklarını sıvazlamaya başladı." Bunun anlamı ile ilgili iki gö­rüş vardır. Birincisine göre o atlara değer vermenin ve değerli bir şahsiye­tin kendi atlarına bu gibi davranışları yapmasının çirkin olmadığını ortaya koy­mak maksadıyla kendi elleriyle bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya baş­ladı. Bu görüşü benimseyenler: O atları nasıl öldürür? Halbuki böyle bir şey malı ifsad etmek ve günahsız bir kimseyi cezalandırmak demek olur, diye so­rar. Yine denildiğine göre, burada sıvazlamaktan kasıt kesmektir. Onları öl­dürmesi için ona izin verilmişti.

el-Hasen, el-Kelbî ve Mukatil dedi ki: Süleyman (a.s) ilk namazı kıldı ve tahtı üzerine oturdu. Atlar da ona sunuluyordu, bunlar bin tane idi. Bu at­lardan dokuzyüzü kendisine sunulduğunda ikindi namazı hatırına geldi. Güneş de batmış, namazı da geçmiş idi. Ondan çekinildiğinden kimse ona durumu haber vermemişti. Bu işe çok üzüldü ve: "Onları bana geri getirin" dedi. Ona geri getirildiklerinde Allah'a kurban olmak üzere onları kılıçla kes­ti ve onlardan geriye yüz tane kaldı. İşte bugün o asil atlardan insanların elin­de kalan atlar bu geri kalan atların soyundandırlar.

el-Kuşeyrî dedi ki: Şöyle de denilmiştir: O dönemde ne öğle namazı, ne de ikindi namazı vardı. Onun kılmayı unuttuğu bir nafile namazdı. Süleyman (a.s) heybetli bir şahsiyetti. Farz olsun, nafile olsun kimse ona unuttuğu bir şeyi hatırlatmadı. O namazı ertelemenin mubah olduğunu zannettiler. Süley­man bu geçen namazı hatırlayınca üzüntü ve keder üslubu ile: "Ben ancak hayır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım" yani namaz­dan uzak durdum, dedi, atların kendisine geri getirilmesini emrettikten son­ra, atların bacak ve boyunlarının kesilmesini emretti. Bu ise atları cezalan­dırmak maksadı ile yapılmış bir iş değildi. Zira etleri yeniliyor ise hayvanla­rı kesmek caizdir. Aksine o kendi kendisini cezalandırdı; ta ki atlar bundan sonra onu meşgul ederek namazı unutmasına sebep olmasın. Atların ayak­larını onları kesmek üzere bağlamış olması ve böylelikle onların kaçmaları­nı önlemek istemiş olmasa sonra da etlerini tasadduk etmek üzere anında on­ları kesmiş olması ihtimali de vardır. Yahutta böyle davranması onun şeriatın­da mubah idi. Onlarla uğraştığından Allah'ı zikretmeyi unutunca onları te­lef etti. Böylelikle kendisini Allah'tan uzak tutan herhangi bir şeye nefsi bağ­lılığını koparmış oldu. Bundan ötürü yüce Allah onu övdü ve rüzgarı ona mü-sahhar kılmakla ona mükafat verdiğini açıkladı. O bakımdan rüzgar üzerin­de bir günde aldığı mesafe, atın üzerinde gidiş ve geliş olarak iki ayda aldı­ğı mesafeykbuluyordu.

" Onları bana geri getirin" sözündeki "he (onu diye de tercü­me edilebilir)" 2amirin, atlara ait değil de güneşe ait olduğu da söylenmiş­tir.

İbn Abbas dedi ki: Ben Ali (r.a)'a bu âyet-i kerime hakkında soru sordum da bana: Onun hakkında sana ulaşan nedir? diye sordu. Dedim ki: Ka'b'ı şöy­le derken dinledim: Güneş perde arkasına gizlenip Süleyman namazı geçi-rinceye kadar atların kendisine sunulması ile meşgul olunca "Ben ancak ha­yır sevgisi ile meşgul iken Rabbimi anmaktan uzak kaldım" yani "hayır sev­gisini Rabbimi anmaya tercih ettim" dedi. "Onları bana geri getirin" sözün­de kastettiği ise atlardır. Bunlar ondört at idi. Kılıçla bacaklarını ve boyun­larını vurdu. Allah da ondört gün süreyle mülkünü elinden aldı, çünkü at­lara zulmetmişti. Ali b. Ebi Talib bunun üzerine dedi ki: Ka'b yalan söyledi, çünkü Süleyman cihad için atların sunulması ile uğraştı. Nihayet o gizlendi, yani güneş perde arkasında battı. Yüce Allah'ın güneş üzerinde görevli me­leklere emri üzerine "onu bana geri getirin" yani güneşi geri getirin, dedi. Onlar da güneşi geri getirdiler ve ikindi namazını vaktinde eda etti. Şüphe­siz ki Allah'ın peygamberleri zulmetmezler, çünkü onlar masum (günahtan korunmuş)durlar.

Derim ki: Tefsir(e dair rivayetler)de çoğunlukla görülen açıklamalar per­de arkasında saklananın güneş olduğu şeklindedir. Güneşin zikredilmeyiş se­bebi ise, daha önce onunla ilgili olup sözkonusu edilmiş şeylerin önceden

de açıklandığı üzeredinleyene güneşe delalet edecek bir izlenim vermiş ol­masıdır. Güneşten zamir ile sözedildiği de çokça rastlanan bir şeydir. Lebid dedi ki:

"Nihayet (gecenin örten) karanlığına bir el atınca,

Ve onun karanlığı düşmana karşı zayıf noktaları gizleyin e..."

"Onları bana getirin" lafzındaki "he (onları)" zamiri atlara aittir. Onları sıvazlamasına gelince, ez-Zührî ve İbn Keysan dedi ki: O atların bacakları­nı ve boyunlarını sıvazlar, onlara sevgisinden ötürü üzerlerindeki tozlan alır­dı. el-Hasen, Katade ve İbn Abbas da böyle demiştir. Hadis-i şerifte de be­lirtildiğine göre Peygamber (sav) sırtındaki ridasıyla atını silerken görülmüş ve: "Bu gece atlar dolayısıyla bana sitem edildi." diye buyurmuştur. [90] Bunu Muvatta'(da İmam Malik) Yahya b. Said'den mürsel olarak rivayet etmiştir. Muvatta'ın dışındaki eserlerde ise Malik'ten, o Yahya b. Said'den o Enes'ten diye muttasıl senedle rivayet edilmiştir. el-Enfal Sûresi'nde de (8/60. âyet, 2. başlıkta) Peygamber (sav)'ın: "...Onların alınlarını ve sağrılarını sıvazlayı­nız...[91] buyruğu da geçmiş bulunmaktadır. İbn Vehb de Malik'ten (Süley­man -a.s-ın) atların boyun ye bacaklarını kılıçla sıvazladığını söylediğini ri­vayet etmiştir.

; Derim ki: Şiblî ve onun dışında sufilerden bazı kimseler elbiselerini yır­tıp parçalamaya Süleyman (a.s)'ın bu fiilini delil göstermişlerdir. Ancak bu bozuk, tutarsız bir delil göstermedir. Zira masum bir peygambere fasid bir iş işlediğini nisbet etmek caiz değildir. Ayrıca müfessirler âyetin anlamı hu­susunda farklı görüşlere sahiptirler. Onlardan kimisi: Atlara verdiği değeri gös­termek için boyun ve bacaklarını sıvazlamıştır ve: Siz Allah yolundasınız de­miştir, bu bir ıslahtır. Kimisi de: Önce ayaklarını bağlamış, sonra kesmiştir. Atları kesip etlerini yemek de caizdir. Buna dair açıklamalar daha önceden en-Nahl Sûresi'nde (16/8. âyet, 5. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Buna gö­re de Süleyman (a.s) günahı gerektiren bir iş yapmış değildir. Sağlıklı bir mak­sat olmaksızın sağlam bir elbiseyi berbat etmek ise caiz değildir.

Diğer taraftan Süleyman (a.s)'ın yaptığı söylenen işin, şeriatinde caiz ol­makla birlikte, bizim şeriatimizde caiz olmaması imkanı da vardır. Şöyle de

denilmiştir: O bu atlara yüce Allah'ın yaptığını mubah kılması üzerine bu uy­gulamayı yapmıştır. Bir diğer açıklamaya göre onun atları sıvazlaması, atla­rı dağlayarak işaretlemesi ve onları Allah yoluna vakfetmesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ancak bu görüş, bacaklarda hiçbir şekilde dağlamay­la işaret yapılmayacağı açısından zayıf kabul edilmiştir. Şöyle de denilebilir: Bacaklar üzerinde dağlamaya "ilat" denilir. Boyun üzerindeki dağlamaya da "visak" denilir. el-Cevherî'nin Kes-Si/ıa/ı"ındaki açıklama ise şöyledir: " Deveyi boynunda dağlayarak alametlendirdi" da "boynun iki tarafı" demektir.

Derim ki: "Onları bana getirin" buyruğundaki "he" zamiri güneşe raci ol­duğunu söyleyenlerin görüşlerine göre (o takdirde "onu benim için geri çe­virin" demek olur) bu onun mucizelerinden olur. Benzeri bir durum bizim Peygamberimiz (sav) için de olmuştur. Tahavî "Muşkilu'l-Hadis" adlı eserin­de Esma bint Umeys'den gelen iki rivayet yoluyla kaydettiğine göre Peygam­ber (sav)'a başı Ali'nin kucağında iken vahiy gelirdi. (Bir sefer) ikindi nama­zını güneş batıncaya kadar kılamadı. Rasûlullah (sav): "Namaz kıldın mı ey Ali?" deyince, o: Hayır dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Allah'ım, o sana ve Rasûlüne itaat etmekte idi. Onun için güneşi geri çevir." Esma dedi ki: Ben güneşin önce battığını, battıktan sonra da tekrar çıkıp dağ­lara ve yere aydınlık saçtığını gördüm. Bu ise Hayber'de es-Sahba'da olmuş­tu. Tahavî dedi ki: İşte bunlar sabit'iki hadis olup ravileri de sika kimseler-dir. [92]

Derim ki: Ebu'l-Ferec İbnu'l-Cevzî bu hadisin zayıf olduğunu belirterek şöy­le demiştir: Rafızilerin, Ali (r.a.)'a karşı duydukları aşırı sevgi onları Ali'nin fa­ziletlerine dair pekçok hadis uydurmaya itmiştir. Bunlardan birisi de güneşin batıp Ali (a.s)'ın ikindi namazını geçirmesinden sonra tekrar onun için güne­şin döndürüldüğüne dair rivayettir. Böyle bir şey nakil açısından imkansız ol­duğu gibi, mana açısından da şunu belirtelim ki, vakit geçtikten sonra güne­şin tekrar geri döndürülmesi yeni bir doğuş sayılır, vakti geri çevirmez.

Zamirin ("onları" anlamındaki "he" zamirinin) atlara ait olduğunu söyle­yen ve yarış esnasında Süleyman'ın gözünden uzaklaştığını kabul edenlerin görüşlerine göre de bunda atlarla yarışmaya delil vardır, bu da meşru bir iş­tir. Buna dair açıklamalar da daha önceden Yusuf Sûresi'nde (12/17. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. [93]

 

34. Andolsun Biz Süleyman'ı imtihan ettik ve bu sebeple tahtı üze­rine bir ceset bırakmıştık. Sonra o (pişman olup) döndü.

35- Dedi ki: "Rabbim, bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kim­seye nasib olmayacak bir mülk ver bana! Çünkü Sen bol bol ih­san edersin."

36. Biz de, emriyle yumuşak olarak istediği yere akıp giden rüzga­rı emrine verdik;

37. Ve şeytanları, her bina ustasını ve dalgıçları da.

38. Zincirlerle bağlanmış olan diğerlerini de.

39* "İşte bu Bizim hesapsız bağışımızdır. Artık ister ver, ister ver­meyip tut."

40. Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır.

 

"Andolsun Biz Süleyman'ı imtihan ettik" buyruğu ile ilgili olarak denil­diğine göre Süleyman hükümdarlığından yirmi yıl sonra imtihan edildi. İm­tihanından sonra yirmi yıl daha hükümdarlık yaptı. Bunu ez-Zemahşerî zikretmektedir.

"İmtihan ettik" sınadık ve cezalandırdık anlamındadır. Bunun sebebi Sa-id b. Cübeyr'in İbn Abbas'tan yaptığı şu rivayette zikredilmektedir. İbn Ab-bas dedi ki: Süleyman (a.s)'ın huzuruna iki kesim davacı olarak geldi. Bun­lardan birisi Süleyman'ın hanımı Cerade'nin yakınları idi. O da bu hanımı­nı çok seviyordu. Hükmün onların lehine çıkmasını arzu etti. Sonra da ara­larında hak ile hüküm verdi. İşte bu arzusu dolayısı ile ceza olsun diye başına gelenler geldi.

Said b. el-Museyyeb dedi ki: Süleyman (a.s) üç gün süreyle insanların ara­sına çıkmayıp saklandı. İnsanlar arasında hüküm vermedi ve hiçbir mazlu­mun zalimdeki hakkını almadı. Yüce Allah kendisine şunu vahyetti: "Ben kul­larımdan perdeler arkasında saklanasın diye seni halife yapmadım. Onlar ara­sında hüküm veresin ve zulme uğramış olanın hakkını veresin diye halife yap­tım."

Şehr b. Havşeb ile Vehb b. Münebbih dedi ki: Süleyman (a.s), Saydun di­ye bilinen denizdeki adalardan bir adaya yaptığı gazada bir kralın kızını esir aldı. Bu kızı sevdi, fakat o ondan yüz çeviriyordu. Ancak farkettirmeden ona bakıyordu. Çok nadir onunla konuşuyordu. Babasına kederinden dolayı da gözyaşları bir türlü dinmiyordu. Son derece güzeldi. Sonraları Süleyman'dan görsün diye babasının sureti gibi kendisine bir heykel yapmasını istedi. O da böyle bir heykel yapılmasını emretti, bu kız heykeli tazim etti ve ona secde etti. Cariyeleri de onunla birlikte heykele secde ettiler. Böylelikle kendisinin haberi olmadan evinde ibadet edilen bir put oldu. Nihayet kırk gün geçti. Bu­na dair haberler İsrailoğulları arasında yayıldı, Süleyman da bunu öğrenin­ce o putu kırdı ve yaktı. Sonra da denize savurdu.

Denildiğine göre Süleyman, adı -ez-Zemahşerî'nin naklettiğine göre- Ce-rade olan Saydun kralının kızını esir alınca, o kızı beğendi. Ona müslüman olmasını teklif etti, kabul etmedi. Onu korkuttuysa da kız: İstersen beni öl­dür, müslüman olmam, dedi. Müşrik olduğu halde o kızla evlendi. Yakuttan bir putu vardı, bu puta müslüman oluncaya kadar Süleyman'dan habersiz kırk gün süreyle ibadet etti. Süleyman da kırk gün mülkü elinden alınmak sure­tiyle cezalandırıldı.

Ka'b el-Ahbar dedi ki: Süleyman atları öldürmek suretiyle zulmedince mül­kü elinden alındı.

el-Hasen de dedi ki: O ay halinde veya bir başka durumda hanımlarından birisine yaklaştı.

Bir başka görüşe göre ona ancak İsrailoğullarından olan bir kadınla ev­lenmesi emredildiği halde o İsrailoğullarından olmayan bir kadın ile evlen­di. Bundan dolayı cezalandırıldı. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Ve bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık" buyruğu ile ilgili ola­rak tefsir bilginlerinin çoğunun kabul ettiği görüşe göre, bir şeytan bırakıl­dı. Allah bu şeytanı Süleyman (a.s)'a benzetti. Bu şeytanın adı denizlerin so­rumlusu olan Sahr b. Umeyr idi. Beytu'l-Makdis'in yapılması emrini verdiğin­de Süleyman'a elması bildiren odur. Demir ile işlendiklerinden taşlar ses çı­karıyordu. Bu sefer elması aldılar ve elmas ile taşları, kıymetli taşları ve di­ğerlerini -sesleri duyulmaksızın- kesmeye başladılar.

İbn Abbas dedi ki: Bu bütün şeytanların güç yetiremedikleri azgın birisi idi. Hileleri Dâvûdoğlu Süleyman'ın yüzüğünü ele geçirinceye kadar yapıp durdu. Süleyman helaya yüzüğü ile birlikte girmezdi. Sahr, Süleyman sure­tinde geldi ve Süleyman'ın hanımlarından birisinden yüzüğü aldı. Bu hanım Emine diye bilinen ve Süleyman'dan çocuğu olmuş bir cariye idi. Bunu Şehr ile Vehb söylemiştir.

İbn Abbas ve İbn Cübeyr (kadının) adının Cerade olduğunu söylemişler­dir. Bu şeytan kırk gün süre ile Süleyman'ın yerine hükümdarlık yaptı. Sü­leyman ise kaçmış idi. Nihayet yüce Allah yüzüğü ve hükümdarlığı ona ge­ri çevirdi.

Said b. el-Müseyyeb dedi ki: Süleyman yüzüğünü yatağının altına bırak­mıştı, şeytan da onu oradan almıştı. Mücahid dedi ki: Şeytan yüzüğü Süley­man'ın elinden almıştı. Çünkü Süleyman adı Asaf olan şeytana: İnsanları na­sıl saptırıyorsunuz? diye sormuştu. Şeytan da ona: Bana yüzüğünü ver, sa­na bildireyim dedi. Süleyman ona yüzüğünü verdi. Şeytan yüzüğü alınca, Sü­leyman'ın tahtına onun suretine kendisini benzeterek oturdu. Hanımlarının yanına girmeye, çıkmaya başladı. Haksızca hükümler veriyor, doğru olma­yan şeyleri emrediyordu.[94]

Ancak Süleyman'ın hanımlarına yaklaşıp yaklaşmadığı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbas ile Vehb b. Münebbih'den nakledildiğine göre ha­nımlarına ay hali oldukları sırada yaklaşıyordu. Mücahid ise: Onlara yaklaş­maktan alıkonulmuştu, demiştir.

Böylece Süleyman'ın mülkü elinden alındı. Deniz kıyısına kaçıp gitti ve insanlara misafir olmaya başladı. Ücret karşılığı balıkçıların balıklarını taşı­yordu. İnsanlara kendisinin Süleyman olduğunu söylediği vakit yalancı olduğunu söylüyorlardı. Katade dedi ki: İsrailoğulları şeytanın verdiği hü­kümleri ve yönetimini uygun bulmamaya başladığında Süleyman bir balık­çıdan bir balık aldı. Bunu yiyeyim diye kendisine verilmesini istediği de söy­lenmiş ise de İbn Abbas: Balık taşıma karşılığında ona ücret olarak verilmiş­ti, demiştir. Yine denildiğine göre Süleyman'ın kendisi bu balığı avlamıştı. Ba­lığın karnını yarınca yüzüğünü içinde buldu. Bu ise mülkünün elinden alın­masından kırk gün sonra olmuştu. Bu kırk gün evinde puta ibadet edilen sü­re sayısınca idi. Yüzüğü balığın karnında bulmasının sebebi ise, yüzüğü al­mış olan o şeytanın yüzüğü denize atmış olması idi.

Ali b. Ebi Talib (r.a) dedi ki: Süleyman denizin kıyısında yüzüğü ile oy­namakta iken yüzüğü elinden denize düştü. Onun hükümdarlığı yüzüğün­de idi.

Cabir b. Abdullah da dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: Dâvûd oğlu Süleyman'ın yüzüğündeki yazı "la ilahe illallah Muhammedu'r-Rasûlul-lah'tı." [95]

Yahya b. Ebi Amr eş-Şeybanî'nin naklettiğine göre Süleyman yüzüğünü Askalan'da buldu. Oradan Beytu'l-Makdis'e kadar -yüce Allah'a karşı teva­zu olmak üzere- yürüyerek gitti.

İbn Abbas ve başkaları da dedi ki: Yüce Allah Süleyman'a mülkünü geri verince, yüzüğünü almış olan Sahr'ı yakaladı, onun için bir kaya oydu, onu o kayaya sokup bir başka kaya ile ağzını kapattı, demir ve kurşun ile de onu sağlam bir şekilde kaynattı. Yüzüğü ile o kayayı mühürledi ve denize attı. Kı­yamet gününe kadar burada hapis kalacaksın, dedi.

Ali (r.a) dedi ki: Süleyman yüzüğünü alınca, şeytanlar, cinler, insanlar, kuş­lar, yabani hayvanlar ve rüzgar hep ona doğru gelmeye başladı. Ailesi ara­sında kalmış olan şeytan ise kaçtı, denizdeki bir adaya vardı. Diğer şeytan­ları onun peşinden salmak istedi, onlar: Onu ele geçiremeyiz, fakat o yedi günde bir adadaki bir pınara gelir. Sarhoş olmadıkça da onu ele geçireme­yiz, dediler. Bunun üzerine Süleyman o pınarın suyunu çekti, yerine şarab akıttı. Şeytan o pınara geldiği gün şarap akmakta olduğunu gördü. Allah'a ye­min ederim sen güzel bir içeceksin, şu kadar var ki sen akıllı kimsenin ak­lını başından alır, cahilin cahilliğini arttırırsın, dedi. Daha sonra oldukça su­samış olarak tekrar oraya geldi, aynı sözlerini söyledi. Sonra oradan içti ve aklı başından gitti. Ona yüzüğü gösterdiler, o da dinleyip itaat ederek geli­yorum dedi. O şeytanı alıp Süleyman'a getirdiler. Onu zincire vurdu ve bir dağa gönderdi. Dediklerine göre bu da Duman dağıdır. Yine dediler ki: Si­zin o gördüğünüz duman onun nefesindendir, o dağdan çıkan su da onun sidiğindendir.

Mücahid dedi ki: O şeytanın adı Asaf idi.

es-Süddî de adı: Habakik idi, der. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Ancak bu görüş, şeytanın peygamberlerin suretine giremeyeceği belirti­lerek zayıf kabul edilmiştir. Diğer taraftan Süleyman ülkesinin insanlarının şeytanı Süleyman'la karıştırmaları ve gerçekte şeytan ile birlikte batıl içinde oldukları halde, peygamberleri ile beraber hakkın içinde bulunduklarını sanacak kadar Süleyman ile şeytanı biribirlerinden ayırdedemeyecek hale gel­meleri, imkansız bir şeydir.

Bir diğer açıklamaya göre sözü edilen "ceset" Süleyman'ın bir çocuğudur. Bu dünyaya geldiğinde şeytanlar bir araya toplandılar ve birbirlerine: Onun bir oğlu yaşayacak olursa, içinde bulunduğumuz bu bela ve bu angaryadan asla kurtulamayız. Gelin onun bu oğlunu öldürelim yahutta aklını başından alalım, dediler. Süleyman durumu öğrendi ve rüzgara emir vererek çocuğu­nu bulutların üzerine taşıdılar. Şeytanların zarar vermesi korkusuyla oğlu bu­lutlarda kaldı. Yüce Allah ise şeytandan korktuğundan ötürü ona sitem et­ti. Bir de baktı ki oğlu tahtı üzerine ölü olarak düşüvermiş. Bu anlamdaki açık­lamayı eş-Şa'bî yapmıştır. İşte yüce Allah'ın: "Bu sebeple tahtı üzerine bir ceset bırakmıştık" buyruğunda anlatılan budur.

en-Nekkaş ve başkalarının naklettiğine göre ise, Süleyman'ın cariyeleriy-le ilişki kurmasından maksadı çoğunlukla çocuğunun olması isteği idi. Ya­rım insan suretinde bir çocuğu oldu. İşte tahtı üzerine bırakılan ceset bu ol­muştu. Ebe bu çocuğu getirmiş, tahtı üzerine bırakmıştı. Buhârî ile Müslim'in Sa/uMerinde Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Süleyman: Bu gece doksan tane hanımımı dolaşacağım. Hepsi de Allah yolunda cihad edecek bir atlı doğuracaktır, dedi. Arkadaşı ken­disine: İnşaallah de dedi, ancak o inşaallah demedi. Bütün hanımlarını do­laştı, onlardan sadece bir tanesi gebe kaldı. O da yarım bir insan doğurdu. Muhammed'in canı elinde olana yemin ederim. Eğer inşaallah demiş olsay­dı, hepsi de süvari olarak Allah'ın yolunda cihad edeceklerdi." [96]

Bir başka açıklamaya göre sözü edilen ceset Süleyman'ın katibi Sıddîk Ber-hiya oğlu Asaf idi. Şöyle ki Süleyman sınandığı vakit yüzüğü elinden düştü. Onun hükümdarlığı yüzüğünde idi. Yüzüğünü tekrar eline geri aldı ise de yi­ne yüzüğü düştü ve böylelikle kesinlikle sınanacağına kanaat getirdi. Asaf da ona: Sen imtihan edilmektesin, yüzüğün elinde durmayışının sebebi budur. Bu işten tevbe ederek yüce Allah'a koş. Yüce Allah senin tevbeni kabul edin­ceye kadar senin aleminde, senin yerinde ben kalacağım. Bu imtihan edil­diğin günden itibaren sana ondört günlük bir süre vardır. Süleyman Rabbi-ne kaçarak gitti, Asaf yüzüğü alıp eline koydu ve yüzük elinde durdu. Asaf kitabın bilgisine sahip bir kimse idi. Süleyman'ın mülkünde ve ailesi arasın­da kaldı. Onun davranışı gibi davranıyor, uygulaması gibi uygulamada bu­lunuyordu ta ki Süleyman yüce Allah'a tevbe etmiş olarak evine geri dönün-ceye kadar. Allah da mülkünü ona geri çevirdi. Süleyman Asaf'ı da eski ye­rinde tuttu, tahtına oturup yüzüğü aldı.

Bir başka açıklamaya göre ceset Süleyman'ın kendisi idi. Şöyle ki o ade­ta bir ceset oluncaya kadar çok ağır bir hastalığa yakalandı. Çünkü olduk­ça yıpranmış ve bitip tükenmiş bir hasta bu şekilde nitelendirilerek: "Bıra­kılmış ceset gibi" denilebilmektedir. [97]

 

Süleyman'ın Tahtının ve Mülkünün Niteliği:

 

İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Süleyman'ın önüne altı-yüz taht konurdu. Sonra insanların eşrafı gelir, onun yanında otururlar. Sonra cinlerin eşrafı gelir, insanların yanında otururlar. Sonra kuşlar, çağırır, onlara gölge yapardı. Sonra rüzgarı çağırır, onları taşırdı. Bir sabah vaktin­de onları bir aylık mesafeye götürürdü.

Vehb, Ka'b ve başkaları da şöyle demiştir: Süleyman (a.s) babasından son­ra hükümdar olunca, hüküm vermek üzere üzerinde oturmak için kendisi­ne bir taht yapılmasını emretti. Bu tahtın görülmedik ve oldukça etkileyici bir şekilde yapılmasını da istedi. Öyle ki haksız bir kimse yahut yalancı bir şahit bu tahtı görecek olursa, bu haksızca işinden vazgeçsin ve kalbine korku girsin. O bakımdan bu tahtının inci, yakut ve zebercetten kakmalı fil dişinden yapılmasını altın hurma ağaçları ile örtülmesini istedi. Etrafında al­tından dört hurma ağacı yapıldı. Bu hurma ağaçlarının salkımları kırmızı ya­kut ve yeşil zümrütten idi. Bu hurma ağaçlarının ikisinin başında da altından iki tavus, diğer ikisinin başında ise altından iki kartal vardı. Bunlar karşılık­lı yerleştirilmişti. Tahtın iki yanında altından iki arslan vardı. Herbirisinin ba­şı üzerinde de yeşil zümrütten bir direk vardı. Hurma ağaçlarının üzerinde kırmızı altından asma ağaçlan bağlamışlardı. Bu asma ağaçlarındaki sal­kımlar kırmızı yakuttan idi. Öyle ki bu asmalar hem hurmaların, hem tahtın üstünü gölgelendirmişti. Süleyman (a.s) bu tahta çıkmak istedi mi alt basa­mağa ayaklarını koyar ve taht içindekilerin tümüyle hızlıca dönen bir değir­men gibi döner, o kartallar ve tavuslar bu arada kanatlarını açar, arslanlar pen­çelerini yayar, kuyruklarıyla yeri döverlerdi. Süleyman'ın çıktığı herbir ba­samakta bunlar oluyordu. Tahtının üstüne oturdu mu hurma ağaçları üzerin­deki iki kartal Süleyman'ın tacını alır başına koyarlardı. Sonra taht yine içindekilerle birlikte döner, onunla beraber de iki kartal, iki tavus ve iki ars­lan başlarını Süleyman'a doğru çevirmiş oldukları halde dönerlerdi. İçlerin­den ona misk ve anber kokuları saçarlardı. Daha sonra kürsinin üstündeki mücevher direklerinden birisinin üzerinde bulunan altından bir güvercin ona Tevrat'ı uzatır, Süleyman (a.s) Tevrat'ı açar, insanlara Tevrat'ı okur ve onla­rı vereceği hükme davet ederdi.

(Kıssacılar) dediler ki: İsrailoğullarının büyükleri de mücevher kakmalı al­tın tahtlara otururlardı. Bu tahtlar sağ tarafında olup bin tane idi. Cinlerin büyükleri ise yine bin tane olan sol tarafındaki gümüş tahtlara otururlardı. Son­ra kuşlar gelir, onları gölgelendirir, insanlar da aralarındaki anlaşmazlıklar­da hüküm verilmesi için öne geçerlerdi. Şahitler şahitlikte bulunmak üzere ileri atıldı mı Süleyman'ın tahtı içindeki ve üzerindekilerle birlikte hızlı dö­nen bir değirmen gibi döner, arslanlar pençelerini yayar, kuyruklarını yere vururlar. Kartallar ve tavuslar kanatlarını açar. Şahitler korkuya kapılır ve an­cak hak ile şahitlik yaparlardı.

Yine denildiğine göre bu tahtı bu şekilde döndüren tahtın üzerinde otur­duğu altından bir ejderha idi. Bu da cinni Sahr'ın kendisine yaptığı çok bü­yük bir şey idi. Tahtın altındakinden üstüne kadar üzerinde bulunan kartal­lar, arslanlar, tavuslar, onun döndüğünü hisseder etmez onlar da o ejderha ile birlikte dönerlerdi. Durdular mı hepsi Süleyman (a.s)'ın başı ucunda du­rurlar, o da tahtı üzerinde oturarak kalırdı. Sonra da hepsi içlerinden misk ve anber kokulannı onun üzerine salıverirlerdi. Süleyman vefat ettikten sonra Buht Nassar gönderdiği askeri birlik ile bu tahtı aldı ve onu Antakya'ya taşıttı. Tah­tın üzerine çıkmak istedi, ancak bu tahtın üzerine nasıl çıkacağını bilemiyor­du. Ayağını koyunca arslan onun ayağına indirdiği bir darbe ile kırdı. Süley­man (a.s) tahta çıktı mı iki ayağını birlikte koyardı. Buht Nassar öldükten son­ra taht tekrar Beytu'l-Makdis'e taşındı. Hiçbir hükümdar onun üzerine otura-madı. Şu kadar var ki sonunda bu tahtın ne olduğu bilinmemektedir, belki (se­maya) kaldırılmış da olabilir. (Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Naşir).

"Sonra o döndü." Yani yüce Allah'a dönüp tevbe etti. Bu buyruğun an­lamı daha önce geçmiş bulunmaktadır.

"Dedi ki: Rabbim bana" günahımı "mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir mülk ver bana."

Soru: Yüce Allah dünyayı yermiş, ona buğzetmiş ve Allah nezdinde de­ğersiz olmakla birlikte, Süleyman dünyayı istemeye nasıl kalkıştı?

Cevab: Bu ilim adamları tarafından şöylece yorumlanmıştır: Yüce Al­lah'ın haklarını eda etmek ve mülkünü adilane bir şekilde yönetip yarattık­larını konumlarına ve mertebelerine göre yerleştirip hadlerini uygulamak, onun emrettiği mali yükümlülükleri korumak, dinin şiarlarını tazim etmek, ibadetini açıkça ortaya çıkarmak, ona itaatte bağlılığı sürdürmek, Allah'ın kul­ları  üzerindeki geçerli hükmü ve kanunu düzenlemek ve meleklerine açık­ladığı üzere yarattıklarından hiç kimsenin bilmediği vaadlerini gerçekleştir­mek için olmuştur. Nitekim yüce Allah: "Sizin bilmediğinizi herhalde Ben bilirim." (el-Bakara, 2/30) diye buyurmuştur. Yoksa Süleyman (a.s)'ın bu is­teğinin bizatihi dünyalık için olması sözkonusu olamaz. Çünkü o da, diğer bütün peygamberler de Allah'ın yarattıkları arasında dünyaya karşı en zahid kimselerdir. O dünya mülkünü sırf Allah için istemiştir. Nitekim Nuh (a.s) da sırf Allah için dünyalığın yok olup helak olmasını istemişti. Her ikisi de bu istekleri dolayısıyla övülmüş ve istekleri kabul edilmiş oldu. Nuh'un duası ka­bul edilerek yerin üzerindekiler helak edildi, Süleyman'a da istediği mülk ve­rildi.

Şöyle de denilmiştir: Onun bu talebte bulunması, Allah'ın diğer kullan ara­sında ancak Süleyman'ın hakkı ile yerine getireceğini bildiği şekli ile, yüce Allah'ın verdiği emir üzerine olmuştur yahutta Süleyman bana çok büyük bir mülk ver demek istemiş, ancak: "Benden sonra hiç kimseye nasib olmaya­cak" demiştir. Ancak bu açıklama tartışılabilir. Birincisi daha doğrudur. Di­ğer taraftan yüce Allah ona: "İşte bu bizim hesabsız bağışımızdır. Artık is­ter ver, ister vermeyip tut" diye buyurulmuştur.

el-Hasen dedi ki: Yüce Allah'ın ihsan ettiği nimetleri bakımından kulunun üzerinde belli bir yükümlülüğü bulunmayan hiçbir kimse yoktur. Bundan Dâ-vûd oğlu Süleyman (a.s) müstesnadır. Çünkü ona: "İşte bu bizim hesabsız bağışımızdır..." diye hitab etmiştir.

Derim ki: Bu da bir haber olarak rivayet edilen: "Peygamberler arasında cennete en son girecek kişi Dâvûd oğlu Süleyman (a.s)'dır. Buna sebep ise onun dünyadaki mülküdür." sözünde dile getirilene aykırıdır. Kimi haberler­de de şöyle denilmektedir: "O diğer peygamberlerden kırk yıl sonra cenne­te girecektir." Bunu el-Kut (Kutu'l-Kulub) müellifi zikretmiş olmakla birlik­te asılsız bir hadistir. Çünkü şanı yüce Allah ona herhangi bir sorumluluk yük-lemeksizin bağışta bulunduğuna göre -çünkü bu bir lütuf olmak üzere ve­rilmişti- nasıl olur da cennete en son girecek peygamber olduğu söylenebi­lir. Üstelik yüce Allah: "Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel bir dö­nüş yeri vardır" diye buyurmuştur. Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Herbir peygamberin Allah tarafından kabul edilen bir duası vardır. Her pey­gamber bu duasını acilen (dünya hayatında) yapmıştır..."[98]

Bu hadis daha önceden de geçmiş idi. Böylece duası ile bir ihtiyacı kar­şılanmış oldu. Bundan dolayı Süleyman (a.s)'ın bir sorumluluğu sözkonusu değildir.

Yüce Allah'ın: "Benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak" buyruğu kimsenin istemeyeceği anlamındadır. Sanki o kendisinden sonra herhangi bir kimsenin böyle bir dilekte bulunmamasını istemiş gibidir; ta ki kimse böy­le bir şeyi ümit etmesin. Ancak böyle bir duanın kabul olunmamasını dile-memiştir.

Yine denildiğine göre; onun kendisinden sonra kimseye verilmeyecek bir mülk istemesi, gökler ve yerdeki bütün yaratıklar arasında Allah nezdinde-ki konum ve üstünlüğünün açıkça görülmesi içindi. Çünkü peygamberlerin Allah'ın nezdindeki konum noktasında birbirleriyle adeta yarışmaları vardır. Herkes Allah nezdindeki konumuna delil göstereceği özel bir yerinin olma­sını arzu eder. Bundan ötürü Peygamber (sav) namazını kesmek isteyen if­riti yakalayıp Allah da ona bu imkanı verdiğinde önce bu ifriti bağlamak is­temiş, sonra da kardeşi Süleyman'ın: "Rabbim bana mağfiret buyur ve benden sonra hiç kimseye nasib olmayacak bir mülk ver bana" demiş ol­duğunu hatırlattı ve onu küçülmüş olarak serbest bıraktı. [99]

Şayet ondan sonra bir kimseye ona verilenin benzeri verilmiş olsaydı, onun bu özelliği kalmazdı. Peygamber (sav) şeytanların Süleyman'ın emrine veril­mesi özelliğinin olduğunu ve böyle bir özelliğin kendisinden sonra kimse­ye verilmemesi duasının kabul edilmiş olduğunu bildikten sonra, bu özelli­ğinde onunla ortak olmaktan hoşlanmamış gibi görünüyor. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Biz de emriyle yumuşak olarak istediği yere akıp giden rüzgarı emri­ne verdik." Yani bu rüzgar güçlü ve şiddetli olmakla birlikte kimseye zarar vermesin diye yumuşak bir rüzgardı. Askerleriyle, ordularıyla, alaylarıyla bu rüzgar onu taşıyordu. Rivayete göre onun kafileleri bir fersaha, bir fersah idi. Biri diğerinin üstünde yüz basamaktı. Her bir basamak bir kesim insanı teş­kil ediyordu. Kendisi ise cariyeleri, yakınları ve hizmetçileri ile birlikte en üst basamakta idi. Allah'ın salat ve selamları üzerine olsun.

Hafız Ebu Nuaym şunu zikretmektedir: Bize Ahmed b. Cafer anlattı, de­di ki: Bize Abdullah b. Ahmed b. Hanbel anlattı, dedi ki: Bize Ahmed b. Mu-hammed b. Eyyub anlattı, dedi ki: Bize Ebu Bekr b. Ayyaş anlattı. O İdris b. Vehb b. Mühebbih'den dedi ki: Bana babam anlattı, dedi ki: Süleyman b. Dâ-vûd'un (a.s)'ın bin tane evi vardı. Bunun üstü billurdan, altı demirden idi. Bir gün rüzgara bindi, bir çiftçinin yakınından geçti. Çiftçi ona bakarak: Gerçek­ten Dâvûd hanedanına çok büyük bir mülk verilmiştir, dedi. Rüzgar o çift­çinin sözünü alıp Süleyman'ın kulağına bırakıverdi. Süleyman inip çiftçinin yanına gitti ve: Senin sözünü duydum, sana gelişimin tek sebebi güç yetire-meyeceğin şeyleri temenni etmemendir. Şüphesiz yüce Allah'ın senden ka­bul edeceği bir teşbih (subhanallah demek) senin için Dâvûd hanedanına ve­rilen şeylerden daha hayırlıdır. Bunun üzerine çiftçi ona: Benim üzüntümü giderdiğin gibi Allah da senin üzüntünü gidersin, dedi.

"İstediği yere, dilediği yere" demektir. Bu açıklamayı Müca-hid yapmıştır. Araplar da:derler, yani "o doğruyu söylemek istedi, ancak yanlış cevab verdi." Bu açıklamayı İbnu'l-A'rabî yapmış­tır. Şair de şöyle demiştir:

"Konuşmak istedi konuşamadı,

Ayırdedici söz söyleneceği yerde de cevabı yanlış verdi."

 Himyerlilerin lehçesinde "istedi, diledi" anlamında olduğu söy­lenmiştir. Katade ise Hecerlilerin lehçesinde bu anlamda olduğunu söylemiş­tir. "İstediği yere" gitmek istediği zaman anlamında olduğu da söylenmiştir. O vakit bu ifade atılan okun isabet ettirilmek istenen hedefe isabet etmesin­den alınmış demek olun.

"Ve şeytanları, her bina ustasını ve dalgıçları da" Yani Biz ona şeytan­ları müsahhar kıldık. Halbuki ondan önce kimseye müsahhar kılınmamışlar­dı. "Her bina ustası" şeytanlardan bedeldir. Aralarından her bina ustasını, de­mektir. Bu ustalar ona dilediği binayı yapıyorlardı. Şair (en-Nabiğa) ez-Zübyanî dedi ki:

 "Süleyman müstesna ilâh ona demişti ki: Kalk yaratıklar arasında sen onları hatadan uzak tut. Cinleri de emrine al, çünkü Ben izin verdim onlara, Tedmur'u ince enli taşlarla ve direklerle bina etmelerine."

"Dalgıçlar" denize dalıp onun için inci çıkartanlar demektir. Denizden ilk olarak inci çıkartan kişi Süleyman (a.s)'dır.

"Zincirlerle bağlanmış olan diğerlerini de." Yani Biz ona azgın şeytan­ları da müsahhar kıldık, emrine verdik. Öyle ki onları demir zincir ve buka­ğılara bağlamıştı. Bu açıklamayı Katade yapmıştır. es-Süddî, boyunlarına vurulan zincirlerle bağlamıştı; İbn Abbas onları zincirlere vurmuştu, demiştir. Şairin şu beyitinde de (aynı kökten gelen kelime) kullanılmıştır:

"Onlar yaptıkları talanlarla ve esirlerle döndüler geriye, Biz ise zincirlere vurulmuş hükümdarlarla döndük geriye."

Yahya b. Sellam dedi ki: O bu işi sadece şeytanların kâfirlerine yapıyor­du. İman ettiler mi onları serbest bırakıyor, onları angarya işlerde çalıştırmı­yordu.

"İşte bu Bizim... bağışımızdır" buyruğundaki "bu" ile mülke işaret edil­mektedir. Yani işte bu mülk Bizim bağışımızdır, sen artık istediğin kimseye ondan ver, istemediğine de verme. Bundan dolayı senin hesaba çekilmen söz-konusu değildir. Bu açıklama el-Hasen, ed-Dahhak ve başkalarından nakle­dilmiştir. el-Hasen dedi ki: Yüce Allah her kime bir nimet vermişse mutlaka bu nimet dolayısıyla onun için bir sorumluluk sözkonusudur. Süleyman (a.s) müstesnadır. Çünkü yüce Allah: "İşte bu Bizim hesabsız bağışımızdır, artık ister ver, ister vermeyip tut" diye buyurmuştur.

Katade de şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: "İşte bu Bizim... bağışımızdır"

buyruğunda Süleyman (a.s)'a verilen cima gücüne işaret edilmektedir. Onun üçyüz hanımı, yediyüz cariyesi vardı. Sırtında yüz erkeğin suyu vardı. Bunu da İkrime, İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. Bu anlamdaki bir açıklama Buhâ-rî'de de vardır.

Buna göre; " Artık ister ver" emri aslında "meni"den geliyor demek olur. Nitekim: " Menisini akıttı, akıtır" diye söylenir.

" Menisini akıttı" şeklinde emir yapmak istenirse:  denilir. şeklinden emir yapılırsa, bu sefer: denilir. Eğer fiilin aslından olan şeddesiz "nun" getirilecek olursa:  denilir.

Bu lafzın "minnet"den geldiği kanaatinde olanlar: “Ona minnet et­ti, lütfetti" denilir, derler. Bu fiilden emir yapılacak olursa, her iki "nun" açı­ğa çıkartılır. Çünkü burada "nun" mudaaf (şeddeli) olduğundan emir: diye gelir.

Haberde rivayet edildiğine göre Süleyman'a şeytanlar müsahhar kılınmış­tı. O da bunlardan dilediği kimseyi azad edip serbest bırakarak ona min­net eder, dilediği kimseyi de eli altında tutardı. Bu açıklamayı da Katade ve es-Süddî yapmıştır. İkrime'nin İbn Abbas'tan yaptığı rivayete göre de an­lam şöyle olur: Hanımlarından dilediğin kimse ile cima et, onlardan dile­diğin ile de cimaı terket. Bundan dolayı senin hesaba çekilmen sözkonu-su olmayacaktır.

"Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır." Ya­ni Biz dünyada ona nimet ihsan etmiş olmakla birlikte, onun âhirette Bizim nezdimizde bir yakınlığı ve güzel bir dönüş yeri vardır. [100]

 

41.  Kulumuz Eyyub'u da hatırla. Hani o Rabbine: "Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu." diye seslenmişti.

42. "Ayağını yere vur. Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir su­dur."

43. Biz ona tarafımızdan bir rahmet ve tam akıl sahihleri için bir öğüt olmak üzere, aile halkını ve onlarla birlikte onların bir mis­lini daha bağışladık.

 

"Kulumuz Eyyub'u da hatırla!" buyruğu ile Peygamber (sav)'a hoş olma­yan şeylere karşı sabırda onlara uyması emri verilmektedir.

"Eyyub" lafzı ("kulumuz" lafzından) bedeldir.

"Hani o Rabbine: Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu, diye ses­lenmişti" buyruğundaki: " Diye" lafzını İsa b. Ömer hemzeyi esreli ola­rak;  diye okumuştur ki: "Dedi ki..." demek olur.

el-Ferra dedi ki: Kıraat alimleri " Yorgunluk" lafzını icma ile ötre-li ve şeddesiz "nun" ile okumuşlardır.

en-Nehhas şöyle demektedir: Bu bir yanlışlıktır. Bundan sonrasında ise hem bir çelişki, hem de bir yanlışlık daha vardır. Çünkü o: Kıraat alimleri bu­nun üzerinde icma etmişlerdir, dedikten sonra kıraat alimlerinin Yezid b. el-Ka'ka'dan bu kelimeyi: şeklinde "nun" ve "sad" harfi ile okuduğunu zikretmiş olduklarını belirtemektedir. Ancak bu hususta Ebu Cafer ile ilgili yanlışlık da yapmıştır. Çünkü Ebu Cafer "nun" ve "sad" harflerini ötreli ola­rak: " diye okumuştur. Ebu Ubeyd ve başkaları bunu böylece naklet-mişlerdir.-Ayrıca bu el-Hasen'den de böylece rivayet edilmiştir. "Nun" ve "sad" harflerinin fetha ile okunması ise Asım el-Cahderî ile Yakub el-Hadramî'nin kıraatidir. Yine bu kıraat el-Hasen'den de rivayet edilmiştir. Ebu Cafer'den "nun" harfi fetha ve "sad" harfi sakin olarak okuduğu da nakledilmiştir. Bü­tün bunlar nahivcilerin çoğunluğuna göre " Yorgunluk" anlamında­dır. Çünkü;  kullanımı ile  kullanımı tıpkı -üzüntü anlamındaki gibidir. Bununla birlikte;  şeklinin; in çoğulu ol­ması da mümkündür. Tıpkı;" Putlar" kelimesinin, 'in çoğulu olu­şu gibi. Aynı şekilde; anlamında olup ikinci dammenin haz­fedilmiş olması da mümkündür.

"DikiU taşlar üzerinde boğazlananlar" (el-Maide, 5/3) buyruğuna gelince, bu kelimenin: " Dikili taş" lafzının çoğulu oldu­ğu söylenmiştir.

Ebu Ubeyde ve başkaları dedi ki: " Kötülük ve bela" demektir. " Yorgunluk ve bitkinlik" anlamındadır. "Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu" buyruğunda kastedilen anlamın, sadece şeytandan kendi­sine gelen vesvese demek olduğu başka bir manaya gelmediği de söylenmiş­tir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bunu en-Nehhas zikretmiştir.

 Buradaki "yorgunluk"un bedenine isabet eden rahatsızlıklar, "azab"ın ise malına gelen musibetler olduğu da söylenmiştir. Uzak bir ihtimaldir.

Müfessirlerin dediklerine göre Eyyub (Şam ile Ezriat arasında bir yer olan) el-Beseniyye diye bilinen bir yerden bir Rumî'dir. Künyesi Vakıdî'nin dediğine göre Ebu Abdullah'dır. Yüce Allah onu peygamberliğine seçmiş, tür­lü mallardan ona pek büyük servet ve bir çok evlat vermişti. Yüce Allah'ın nimetlerine şükreden, Allah'ın kullarını görüp gözeten çok iyi ve merhamet­li birisi idi. Ona yalnızca üç kişi iman etmişti.

İblis'e ait yedinci semada bir yer vardı. Adeti üzere orada durduğu bir sı­rada yüce Allah ona Eyyub (a.s) hakkında şöyle dedi -ya da ona öyle de­nildi: Senin kulum Eyyub'un aleyhine herhangi bir şeye gücün yetti mi? Rab-bim dedi, benim onun aleyhine bir şey yapabilme gücüm nasıl olsun? Onu mal ve afiyet ile sınamış bulunuyorsun. Eğer onu belaya uğratır, fakirliğe mübtela kılar, ona verdiğini elinden alacak olursan, bu hali değişir, sana ita­atin dışına çıkar. Yüce Allah: Onun aile halkına ve malına seni musallat edi­yorum, dedi. Allah'ın düşmanı yere indi, cinlerin ifritlerini topladı Ve onla­ra durumu bildirdi. Onlardan birisi dedi ki: Ben içinde ateş bulunan bir ka­sırga olacağım ve malını yok edeceğim. Dediği gibi oldu. Eyyub'a malının vekil harcı suretinde geldi ve başından geçenleri bildirdi. Eyyub, Allah'a ham-dolsun, veren de O, alan da O, dedi. Daha sonra bu ifrit içinde çoluk ço­cuğu bulunan sarayına geldi. Sarayını dört bir yanından kaldırıp çoluk ço­cuğunun üzerine bıraktı. Sonra yine onun yanına gelip durumu ona bildir­di ve başına toprak saçtı. İblis semaya yükseldi, fakat Eyyub'un tevbesi on­dan önce ulaştı. Rabbim beni bedenine musallat et! dedi. Yüce Allah: Dili, kalbi ve gözü dışında seni bedenine de musallat ettim, dedi. Bu sefer vü­cuduna bir üfürüş üfledi, bundan ötürü cesedi yandı ve cesedinde kabarcıklar, siğiller çıktı. Kanayıncaya kadar bunları tırnaklarıyla kaşıdı, sonra da çömlek ve tabaklarla kaşıdı ve nihayet etleri düştü. Bu sefer: "Şeytan bana... dokundu" dedi. Ancak İblis vücudunun iç organlarından herhangi birisine zarar verememişti. Çünkü ancak bu şekilde canlı kalabilirdi. O yemek yer ve içerdi. Bu haliyle üç yıl devam etti. Eyyub, İblisi yenik düşürünce bu se­fer boy pos ve güzellik itibariyle Âdemoğullarından daha büyük bir şekil­de hanımının karşısına çıktı ve ona: Ben yeryüzünün ilâhıyım, senin koca­na bunları yapan benim. Bana bir defa secde edecek olursan malını, aile­sini ona geri vereceğim. Onlar benim yanımdadırlar. Sonra da vadinin iç ta­rafında bütün bunları gerçek şekliyle ona gösterdi. Hanımı gidip durumu Ey-yub'a haber verdi. O da: Allah kendisine afiyet verecek olursa, (hanımını) dövecek diye yemin etti.

Eyyub'un bu belaya uğramasının sebebine Rabbine yalvarması ve başına gelen bu beladan dolayı yalvarıp yakarmasına, ona iman eden üç kişinin onu bu işten alıkoyduklarına ve ona itiraz ettiklerine dair uzun açıklamalarda bu­lunulmuştur.

Yine denildiğine göre, bir mazlum kendisinden yardım istemiş, ona yar­dım etmemiş, bundan ötürü belaya uğratılmış. Bir diğer açıklamaya göre, bir gün insanları ziyafete çağırmış, bir fakirin ziyafete gelenler arasına katılma­sına engel olmuş. Bundan dolayı belaya maruz kalmış. Yine bir başka görü­şe göre, Eyyub bir krala karşı gaza düzenliyordu. Onun topraklarında Eyyub'a ait koyunları vardı. Bu koyunları sebebiyle ona gaza tertiplemeyi keserek ona iyilik yapar gibi oldu, bundan dolayı belaya maruz kaldı.

Bir diğer açıklamaya göre, insanlar hanımındaki hastalığın kendilerine bu­laşacağından çekiniyorlar ve biz de hastalanmaktan korkuyoruz diyerek ondan tiksiniyorlardı. İşte bundan dolayı "şeytan bana... dokundu" demiş­tir. Hanımı ise Yakub'un kızı Leya idi. Eyyub, Yakub döneminde idi, anne­si de Lut'un kızı idi.

Bir başka görüşe göre Eyyub'un hanımının adı İfraim kızı Rahme idi. İf-raim Yakub oğlu Yusuf'un oğlu idi. Hepsine selam olsun. Bu iki görüşü Ta-berî -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- zikretmiştir. [101]

 

Eyyub (a.s.) ile İlgili Rivayetlerin Değerlendirilmesi

 

İbnu'l-Arabî dedi ki: Müfessirlerin sözkonusu ettikleri şekilde "İblisin senede bir gün yedinci semada durduğu bir yeri vardı" görüşü batıl bir gö­rüştür. Çünkü İblis semadan yeryüzüne lanet ve gazab ile indirilmiştir. Rıza makamına nasıl yükselir ve nasıl peygamberlerin makamlarında dolaşır, yüksek semaları nasıl aşarak peygamberlerin konumları olan yedinci sema ya yükselebilir ve candan dostun (el-Halil) konumunda durabilir? Şüphesiz ki bu abuk sabuk ifadeler çok büyük bir cahillikten kaynaklanmaktadır.

Onların: Yüce Allah İblise: Kulum Eyyub'a bir zarar verebildin mi? demiş olması ise katiyyetle batıldır. Çünkü yüce Allah lanetli İblisin askerlerinden olan kâfirlerle bile konuşmaz. Onları saptırmayı üzerine alan İblisin kendi­si ile nasıl konuşur'

Yine onların: Allah ona Ben seni malına ve çoluk çocuğuna musallat et­tim dediği şeklindeki sözlerine gelince, bu kudret-i ilâhiyye açısından müm­kündür. Fakat bu kıssada böyle olma ihtimali çok uzaktır. Aynı şekilde: Yü­ce Allah İblisi ona musallat edince, vücuduna bir defa üfledi sözleri de ger­çekten uzaktır. Çünkü şanı yüce Allah bütün bunları şeytanın herhangi bir kesbi sözkonusu olmaksızın yaratmaya kadirdir, ta ki İblisin peygamberle­re mal, çoluk-çocuk ve canlarında zarar verme imkanını bulmak suretiyle İb­lis gözü herhangi bir şekilde aydın olmasın.

Yine kıssacıların söyledikleri: İblis,  Eyyub'un hanımına ben yeryüzü ilâ­hıyım, Allah'ı zikretmeyi bırakıp sen bana secde edecek olursan, onu iyileş­tiririm diye söylediği belirtilen sözlere gelince, eğer sizden herhangi birini­ze rahatsız iken bu şekilde görünecek ve bu sözü söyleyecek olursa, onun yeryüzünün ilâhı olmasının mümkün olmadığını, ona secde edilemeyeceği­ni, onun belalardan kurtaramayacağını bildiğinize göre bir peygamberin hanımı nasıl bu hususta  şüpheye düşebilir? Hatta siyahi bir adamın hanımı ve kıt anlayışlı bir berberi dahi olsa, o bile böyle bir şeyi uygun göremez.

İblisin malları, çoluk-çocuğunu kadına bir vadide imiş gibi göstermesine gelince, bunlar hiçbir şekilde İblisin güç yetiremeyeceği şeylerdendir. Bun­lar sihir kabilinden de değildir ki bunların bir çeşit sihir olduğu söylenebil­sin. Eğer böyle bir şey görünecek olsaydı kadın da -tıpkı bizim bildiğimiz gi­bi- bunların sihir olduğunu bilecekti. Çünkü onun bunları bilmesi bizden da­ha ileri derecededir. Şüphesiz sihrin olmadığı, sihrin sözkonusu edilmediği, insanlar arasında cereyan etmediği ve sihir neticesinde bir takım görüntüle­rin sözkonusu olmadığı bir zaman olmaz.

Kadı (İbnu'l-Arabî devamla) dedi ki: Bunlara bu hususları anlatma cesa­retini veren ve bu sözleri söylemelerine sebep teşkil eden yüce Allah'ın: "Ha­ni o Rabbine: Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu diye seslen­mişti" buyruğudur. Eyyub'un şeytanın dokunmasından şikayet ettiğini görün­ce, kendi görüşlerinden hareketle tefsir diye bu sözleri ilave ettiler. Oysa du­rum iddia ettikleri gibi değildir. Hayrıyla, şerriyle, imanıyla, küfrüyle, itaatiy-le, isyanıyla bütün fiillerin yaratıcısı yüce Allah'tır. Yaratılmışlarda O'na or­tak hiçbir yaratıcı olmadığı gibi, bunların dışındaki şeylerin yaratılmasında da ortağı yoktur. Şu kadar var ki, hilkat itibariyle onun tarafından var edilmiş olmakla birlikte, şer zikredilerek O'na nisbet edilmez. Bu da O'nun bi­zi edeblendirdiği bir edeb, bize öğrettiği bir hamd ve sena çeşididir. Muham-med (sav)'in Rabbini zikrederken söylediği sözlerden olan: "Hayır Senin elin­dedir, şer ise Sana nisbet edilmez"[102] sözleri de bu anlamdadır. İbrahim (a.s)'ın söylediği: "Hastalandığımda bana şifa veren O'dur" (eş-Şuara, 26/80) buy­ruğu da bu kabildendir. Kelimullah Musa da beraberindeki genç delikanlı­ya: "Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı" (el-Kehf, 18/63) demiştir.

Müfessirlerin zikrettikleri: Bir mazlum ondan yardım istedi de ona yardım etmedi sözlerine gelince, bu sözün doğru olduğunu bize kim söyleyebilir? Ey-yub (a.s) böyle bir durumda o mazluma yardımcı olabilirdi, diye düşünebi­lir. Ama böyle bir kimseyi yardımsız bırakmak kimseye helal değildir. Bu ba­kımdan günahı dolayısıyla böyle bir kimse kınanır. Eyyub (a.s) ise bundan münezzehtir. Ona yardım edemeyecek durumdaydı, bu takdirde de onun her­hangi bir sorumluluğu olmaz.

Aynı şekilde: Bir fakirin ziyafete girmesini engellemiştir, sözlerinin duru­mu da böyledir. Eğer bunu bilerek yapmış ise bu onun hakkındaki batıl bir iddiadır, eğer bunu bilmeyerek yapmışsa bundan dolayı onun için vebal yok­tur.

O kâfir bir hükümdara koyunları sebebiyle hoşuna gidecek bir iş yaptı (müdahanede bulundu) sözlerine gelince; burada "müdahanede bulundu" de­mek yanlıştır. Durumu idare etti, demek daha uygundur. Kâfir ve zalim bir kimsenin cana ya da mala vereceği bir zararı mal ile önlemek caizdir. Gü­zel sözle de aynı şey sözkonusudur.

İbnu'l-Arabî Kadı Ebu Bekr (r.a) dedi ki: Eyyub (a.s) ile ilgili olarak yü­ce Allah'ın kitab-ı kerimindeki iki âyet-i kerimede bize haber verdiğinden baş­kası sahih değildir. Birincisi yüce Allah'ın: "Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: Rabbim başıma bu bela gelip çattı ve Sen merhametlilerin merhametlisisin diye seslenmişti" (el-Enbiya, 21/83) buyruğudur, ikincisi ise Sâd Sûresi'nde: "Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu diye seslenmişti" buyruğudur. Peygamber (sav)'dan ise şu hadis dışında ondan tek bir harf ile sözettiği sa­hih olarak sabit değildir. Gelen rivayet de şudur: "Eyyub yıkanmakta iken üze­rine altın çekirgeler dökülmeye başladı..." [103]

Sözünü ettiklerimiz dışında Eyyub hakkında Kur'ân'da da, sünnette de sa­hih bir şey gelmediğine göre Eyyub'a dair bu haberleri bunları işitmiş kimseye ulaştıranlar kimlerdir? Yahut o hangi dilden bunları dinlemiştir? İsraili-yat ise ilim adamları tarafından kesinlikle reddedilmiş şeylerdir. O bakımdan İsrailiyatın yazılı olduğu satırlara bakma! Gözünü onlardan uzak tut, kulak­ların İsrailiyata karşı sağır olsun. Çünkü İsrailiyat sana hayalden başka bir şey öğretmez. Kalbinin gereksiz meşguliyetinden başka bir şeyini de arjürmaz.

Lafız Buhârî'nin olmak üzere sahih hadiste belirtildiğine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Ey müslümanlar! Peygamberinize indirilmiş olan Kitabınız Al­lah'tan gelmiş en son haber olduğu, ona hiçbir şey katılmaksızın arı duru ha­liyle okuduğunuz, halde kitab ehlinin Allah'ın kitablannı değiştirip değişik­likler yaptığını kendi elleriyle kitabları yazarak, "az bir paha ile onu satabil­mek için bu Allah'ın katındandır" (el-Bakara, 2/79) dediklerini size bildir­diği halde, siz kalkıyorsunuz kitab ehline soru soruyorsunuz. Size gelmiş olan bunca ilim sizi onlara soru sormaktan alıkoymuyor. Allah'a yemin ederim, biz onlardan bir kimsenin size, size indirilene dair soru sorduğunu görmedik. [104]

Nitekim Peygamber (sav) da Muvatta'da yer alan hadiste belirtildiği üze­re Ömer (r.a)'ın Tevratı okumasına tepki göstermiştir. [105]

"Ayağını yere vur!" buyruğundaki fiilin mastarı: " Ayakla itmek" demektir. Mesela: "Atı ayağıyla topukladı" ve " El­bisesini ayağıyla itti" denilir.

el-Muberred dedi ki: "Hareket ettirmek" demektir. Bundan dola­yı el-Esmaî: " Binek hareket ettirildi" denilir, ancak O hareket etti" denilmez, demiştir. Çünkü bu binicinin ayaklarını hareket ettir­mesi anlamındadır. Bineğin bu fiilde bir katkısı yoktur.

Sibeveyh de: " Ben ayağımla bineği topukladım, o da ayağını hareket ettirdi" kullanımını nakletmektedir.

Bu şekil: " Kemiği sardım o da iyileşti" ile "Onun için üzüldüm, o da üzüldü" demeye benzer.

Bu buyrukta hazfedilmiş takdiri ifadeler de vardır. Yani Biz ona "... vur" dedik, takdirindedir. Bu açıklamayı el-Kisaî yapmıştır. Bu emir kendisine Al­lah ona afiyet verdiği sırada verilmişti.

"Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur." Yani o da ayağını yere vurdu, oradan bir su fışkırdı. Onunla yıkandı, bedenindeki zahiri has­talıklar gitti. Sonra da ondan içti, bu sefer içindeki hastalıklar gitti.

Katade dedi ki: Bunlar el-Cabiye diye bilinen Şam topraklarındaki bir yer­deki iki pınardır. Bunlardan birisi ile yıkandı, yüce Allah onunla hastalıklarının zahir olanlarını giderdi. Diğerinden de içti", yüce Allah onunla da iç or­ganlarındaki rahatsızlıklara şifa verdi.

Buna yakın bir açıklama el-Hasen ve Mukatil'den nakledilmiştir. Mukatil dedi ki: Sıcak bir pınar fışkırdı, ondan yıkandı ve sağlığına kavuşmuş olarak çıktı. Sonra bir başka pınar daha fışkırdı, ondan da tatlı bir su içti.

Bir açıklamaya göre ayağını yere vurmasının emredilmesi vücudundaki her-bir hastalığın üzerinden etrafa dağılması içindir. " Kendisi ile yıka­nılan su" demektir. Bu açıklamayı da el-Kutebî yapmıştır. Bunun "yıkandı­ğı yer" demek olduğu da söylenmiştir, bu açıklama da Mukatil'indir.

el-Cevherîdedi ki: "Su ile yıkandım" demektir, " Ken­disiyle yıkanılan su"ya denilir.de "kendisi ile yıkanılan su" demek­tir. Nitekim yüce Allah'ın: "Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir su­dur" buyruğunda da bu şekilde kullanılmıştır. Bu kelime aynı zamanda "içinde yıkanılan şey" anlamına da gelir,ise "ölülerin yıkandı­ğı yer" demektir, çoğulu: diye gelir.

Eyyub (a.s)'ın bu bela ve mihnet içerisinde ne kadar kaldığı hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbas: Yedi yıl, yedi ay, yedi gün ve yedi saat de­miştir. Vehb b. Münebbih de şöyle demiştir: Eyyub (a.s) yedi yıl süre ile be­la içinde kaldı. Yusuf da hapiste yedi yıl kaldı. Buht Nassar yedi yıl süre ile azaba uğratıldı ve yırtıcı hayvanlar arasında bırakıldı.[106]Bunu da Ebu Nuaym zikretmiştir.

Belasının on yıl sürdüğü söylendiği gibi, onsekiz yıl sürdüğü de söylen­miştir. el-Maverdî'nin naklettiğine göre Enes bunu merfu olarak rivayet et­miştir.

Derim ki: Bunu İbnu'l-Mübarek de zikretmiştir: Bize Yunus b. Yezid ha­ber verdi. O AkîPden, o İbn Şihab'dan rivayete göre Rasûlullah (sav) bir gün Eyyub'u ve başına gelen belayı sözkonusu etti. Ona gelen belanın onsekiz yıl ondan ayrılmadığını söyledi. Hadisi el-Kuşeyrî de zikretmiştir. Kırk yıl be­lada kaldığı da söylenmiştir.

"Biz ona tarafımızdan bir rahmet" bir nimet "ve tam akıl sahihleri için bir öğüt" yani akıl sahihleri için bir ibret "olmak üzere aile halkını ve onlarla birlikte onların bir mislini daha bağışladık." Buna dair açıklama­lar daha önce el-Enbiya Sûresi'nde (21/83-24. âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır. [107]

 

44. Ve: "Eline bir demet sap al, onunla vur ve yeminini bozma! Ger­çekten Biz onu sabredici bulduk. O ne güzel kuldu! Çünkü o (Rab-bine) çokça dönen idi.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız:

 

1- Eyyub (a.s)'ın Yemini:

 

Eyyub (a.s) hastalığı sırasında hanımına yüz sopa vurmaya yemin etmiş­ti. Bu yeminine neyin sebep olduğu hususunda dört ayrı görüş vardır:

1- İbn Abbas'ın naklettiğine göre İblis doktor suretinde hanımı ile karşı­laşmış, onu Eyyub'u tedavi etmek için çağırmış. İblis: "Şu şartla onu tedavi ederim, demiş. İyileşecek olursa sen beni iyileştirdin diyecek, bunun dışın­da ondan hiçbir karşılık istemiyorum." Hanımı: Peki diyerek Eyyub'a böyle davranması doğrultusunda da kanaat belirtince, onu dövecek diye yemin et­miş ve: Yazık sana! O dediğin kişi şeytandır, demişti.

2- Said b. el-Müseyyeb'in naklettiğine göre önceden Eyyub'a getirdiği ek­mekten daha fazlasını getirmiş. O hıyanet edeceğinden korkunca, mutlaka onu dövecek diye yemin etmiş.

3- Yahya b. Sellam ve başkalarının anlattığına göre de şeytan Eyyub'un hanımını Eyyub'u kendisine kurban olarak bir keçi kesmeye mecbur etme­sini ve bunun sonucunda da iyileşeceğini belirterek telkinde bulunmuş. Hanımı bundan Eyyub'a sözedince, iyileştiği takdirde ona yüz sopa vuraca­ğına dair yemin etmiş.

4- Denildiğine göre hanımı saç örüklerini iki ekmek karşılığında satmış. Çünkü Eyyub'a yemek üzere götürecek hiçbir şey bulamamıştı. Eyyub ise aya­ğa kalkmak istedi mi ona tutunurdu. İşte onu dövmeye yemin etmesinin se­bebi bu olmuştu.

Yüce Allah ona şifa verince eline bir demet sap alarak onlarla vurmasını emretmişti. O da yaklaşık yüz kadar kurumuş bir salkım demeti aldı ve ona bunlarla bir defa vurdu.

Mealde: "Bir demet sap" diye anlam verilen-: 'ın "yaş ve kuru kanşık olmak üzere bir kabza ot" demek olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas dedi ki: Bu, sapları ile birlikte hurma ağacı salkımı demektir. [108]

 

2- Kocanın Te'dib Maksadıyla Hanımını Dövmesi:

 

Bu âyet-i kerime erkeğin hanımını te'dib etmek maksadıyla dövmesinin caiz olduğu hükmünü ihtiva etmektedir. Çünkü Eyyub'un hanımı bir hata iş­lemiş, o da ona yüz sopa vuracak diye yemin etmişti. Yüce Allah da Eyyub'a hurma ağacı salkımlarından bir salkım ile onu vurmasını emretmişti. Ancak had uygulamalarında böylesi caiz değildir. Yüce Allah'ın ona bu emri verme­si te'dib haddinden daha ileri derecede hanımını vurmaması içindi. Zira ko­canın hanımını te'dib haddi ötesinde vurması yetkisi yoktur. Bundan dola­yı Peygamber (sav) -daha önce en-Nisa Sûresi'nde açıklandığı üzere (4/34. âyet, 8. başlıkta): "İz bırakmayacak şekilde onlara vurunuz"[109] diye buyur­muştur. [110]

 

3- Bu Hüküm Eyyub'a Has Mıdır?

 

Yoksa Bütün Mü'minler Hakkında Umumi Midir?:

İlim adamları bu hüküm umumi midir? Yoksa sadece Eyyub'a has bir hü­küm müdür, hususunda farklı görüşlere sahihtir. Mücahid'den bunun bütün insanlar hakkında umumi olduğu rivayeti gelmiştir. Bunu İbnu'l-Arabî zikretmiştir.

el-Kuşeyrî'den de bunun Eyyub'a has olduğunu belirttiği nakledilmiştir. el-Mehdevî'nin Ata b. Ebi Rebah'dan naklettiğine göre o, bu hükmün baki olduğu kanaatinde imiş. Dolayısıyla bir kimse yüz sopa ve benzeri ile bir de­fada vuracak olur ise, yeminini yerine getirmiş olur. Şafiî de buna yakın bir rivayette bulunmuştur. Yine Peygamber (sav)'den de buna yakın bir rivayet gelmiştir. Buna göre, cariyenin kendisinden hamile kaldığı kötürüm kimse­ye, yüz tane sapı bulunan bir salkım ile bir defa vurulmasını emretmiştir. [111]

el-Kuşeyrî dedi ki: Ata'ya: Bugün bununla amel edilebilir mi? diye sorul­muş, o da: Kur'ân-ı Kerim ancak kendisi ile amel olunsun ve ona uyulsun di­ye indirilmiştir diye cevab vermiştir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Ata'dan bunun Eyyub'a has olduğu rivayeti de gel­miştir. Aynı şekilde Ebu Zeyd İbnu'l-Kasım'dan, o Malik'ten: Bir kimse kö­lesine yüz sopa vuracağına yemin etse, sonra bunları biraraya getirip bir de­fada o sopaları ona vursa yeminini yerine getirmiş olmaz, demiştir. (Mezhebimize mensub) kimi ilim adamımız da şöyle demiştir: Malik bu­nunla yüce Allah'ın: "Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik" (el-Maide, 5/48) buyruğuna işaret etmektedir. Yani bu uygulama bizim şe-riatimiz ile neshedilmiştir.

İbnu'l-Münzir dedi ki: Biz Ali'den el-Velid b. Ukbe'ye iki tarafı bulunan bir kamçı ile kırk celde vurduğunu rivayet etmiş bulunuyoruz. Malik ise bu­nu kabul etmeyip yüce Allah'ın: "Herbirine yüzer değnek vurun" (en-Nur, 24/2) buyruğunu okumuştur. Bu, re'y ashabının kabul ettiği görüştür. Şafiî kendi görüşüne delil olarak bir hadis delil göstermiş ise de o hadisin sene­di hakkında (olumsuz şekilde) konuşulmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Al­lah'tır.

Derim ki: Şafiî'nin delil gösterdiği hadisi Ebû Dâvûd Sünen'inde şöylece rivayet etmektedir: Bize Ahmed b. Said el-Hemedanî anlattı, ded i ki: Bize İbn Vehb anlattı, dedi ki: Bana Yunus, İbn Şihab'dan haber verdi, dedi ki: Ba­na Ebu Umame b. Sehl b. Huneyf haber verdi, ona da Peygamber (sav)'ın as­habından ensardan birisi, haber verdiğine göre onlardan bir kişi oldukça za­yıf düşünceye kadar rahatsızlandı. Bir deri, bir kemik kaldı. Onun yanına bi­rilerine ait bir cariye girdi. Bu cariyeden hoşlandı ve üzerine atıldı. Kavmin­den birtakım kimseler onu ziyaret etmek üzere yanına gittiklerinde onlara du­rumu bildirdi ve: Benim için Rasûlullah (sav)'dan fetva isteyin. Ben yanıma gelmiş bir cariye ile birlikte oldum, dedi. Durumu Rasûlullah (sav)'a anlat­tılar ve şöyle dediler: Biz hiç kimseyi onun kadar hasta ve bitkin görmemiş­tik. Onu sana taşıyıp getirecek olursak kemikleri dökülür. O bir deri, bir ke­mik kalmış. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) onun için yüz çubuğu bulunan bir salkım almalarını emretti. Bu salkım ile onu bir defa vurdular. [112]

Şafiî dedi ki: "Filan kimseye yüz sopa vuracak" diye yemin etse yahutta bir vuruş vuracağım diye yemin edip şiddetlice vuracağını söylemeyip kal­binden de bunu niyet etmemişse âyet-i kerimede sözü geçen şekilde onu vur­ması yeterlidir ve yeminini bozmuş olmaz.

İbnu'l-Münzir dedi ki: Bir adam kölesine yüz sopa vuracak diye yemin et­se ve ona hafif bir şekilde vursa, Şafiî, Ebu Sevr ve Re'y ashabına göre ye­minini yerine getirmiş olur. Malik: Acı verip can yakmayan vurma, vurma de­ğildir, demiştir. [113]

 

4- Yeminden Bir Süre Sonra İstisna Yapmak:

 

Yüce Allah'ın: "Ve yeminini bozma" buyruğunda yeminde istisna yapma­nın eğer aradan süre geçmiş ise hiçbir hükmü kaldırmayacağına delil vardır.

Bu husustaki açıklamalar daha önceden el-Maide Sûresi'nde (5/89- âyet, 16. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Birisi yemininin gereğini yerine getirmediği takdirde: "Yeminini bozdu, bozar" denilir. Kufelilere göre bu buyruktaki "vav" (ve) faz­ladan gelmiştir. Yani: " Vur, yeminini bozma!" demektir. [114]

 

5- Yemin ve Adak Keffareti:

 

İbnu'l-Arabî dedi ki: Yüce Allah'ın: "Onunla vur ve yeminini bozma" buy­ruğu iki şeyden birisine delalet etmektedir: İlk olarak, onların şeriatlerinde keffaret yoktu, sadece yemini yerine getirmek yahut bozmak sözkonusuydu. İkinci olarak, o bu sözlerini yemin olarak değil de adak olmak üzere söyle­mişti. Muayyen olduğu takdirde, Malik ve Ebu Hanife'ye göre adağın keffa­reti yoktur. Şafiî ise herbir adak için keffaret sözkonusudur, demiştir.

Derim ki: İbnu'l-Arabî'nin: "Onların şeriatlerinde keffaret yoktu" şeklin­deki ifadeleri doğru değildir. Çünkü Eyyub (a.s)'ın belası, İbn Şihab'ın ha­disinde belirtildiği gibi, onsekiz yıl devam etmişti. İki arkadaşı kendisine şöy­le demişti: Sen öyle bir günah işledin ki, kimsenin böyle bir günah işlediği­ni sanmıyoruz. Bunun üzerine Eyyub (a.s) şöyle demişti: Ne söylediğinizi bil­miyorum, şu kadar var ki Rabbim de biliyor ki, ben karşılıklı iddialaşan ve buna bağlı olarak Allah'ın adına yemin eden iki adamın yanından yahutta yi­ne karşılıklı iddialarda bulunan bir topluluğun yanından geçiyor, sonra evi­me geri geliyorum. Onun adını anan kimsenin günahkar olmasını ve kimse­nin adını hak olmayan bir surette anmasını istemediğimden ötürü onların ye­minlerinin keffaretini veriyordum. İşte Eyyub Rabbine: "Rabbim, başıma bu bela gelip çattı ve sen merhametlilerin merhametlisisin" (el-Enbiya, 21/83) diye seslendi... ve hadisin geri kalan bölümlerini zikretti.[115]

İşte bu hadis-i şerif Eyyub'un şeriatinde keffaretin sözkonusu olduğunu ve başkasının adına onun izni olmaksızın dahi keffarette bulunan kimsenin o kişi adına vacibi yerine getirmiş ve o kimseden keffaretin sakıt olacağını ifade etmektedir. [116]

 

6- Bu Âyetten Sufilerin Yanlış Bir İstidlali İle Raksa Cevaz Çıkarmaları:

 

Zahidlik taslayanların cahilleri ile mutasavvıflann haddi aşmış birtakım kim­seleri yüce Allah'ın Eyyub (a.s)'a: "Ayağını yere vur" buyruğunu raksın ce­vazına delil göstermişlerdir.

Ebu Ferec el-Cevzî dedi ki: Bu çok soğuk bir delillendirmedir. Çünkü eğer bu ayağın sevinç dolayısıyla yere vurulmasına dair bir emir olsaydı, onların bunu delil gösterebilme ihtimalleri belki olabilirdi. Fakat bu ayağın su fışkır­ması için yere vurulmasına dair bir emirdir. İbn Akîl dedi ki: Yüce Allah'ın mucize olmak üzere su kaynasın diye ayağını yere vurmak suretiyle belaya uğramış birisinin üzerindeki belayı gidermesi nerede? Raks için böyle bir işi yapmak nerede? Eğer hastalıkların takatsiz düşürdüğü bir ayağı hareket et­tirmek İslamda raksın caiz oluşuna delil olabilseydi, bu durumda yüce Allah'ın Musa (a.s)'a verdiği: "Asanı taşa vur" (el-Bakara, 2/60) buyruğunun da sert cisimler üzerine sopalarla vurmaya delalet etmesi de mümkün olur. Ancak şeriatı oyuncak etmekten Allah'a sığınırız.

Hatta onların kıt anlayışlı  bazı kimseleri Rasûlullah (sav)'ın Ali (r.a)'a: "Sen bendensin, ben de sendenim." demesi üzerine sevinçten özel bir şekilde yü­rüdüğünü, Cafer'e: "Yaratılışınla da, huyunla da bana benziyorsun." deme­si üzerine sevinçle yürüdüğünü, Zeyd'e de: "Sen hem bizim kardeşimiz, hem bizim mevlamızsın" deyip onun da böylece yürüyüşünü delil göstermişler­dir. Hatta kimileri Habeşlilerin Peygamber (sav)'ın kendilerine bakıp durur­ken savaş oyunlarını dahi delil göstermiştir. Buna cevab ise: Sevinçle yürü­mek (el-Hacn) bir çeşit yürüyüştür ve sevinç halinde yapılır. Bunun raks ile alakası nedir? Aynı şekilde Habeşlilerin yürüyüşü de (zefn) böyledir. O da savaşta düşmanla karşılaşma esnasında yapılan bir yürüyüş çeşididir. [117]

 

7- Sabırlı Güzel Kul:

 

"Gerçekten Biz Onu" Belaya Karşı "Sabredici Bulduk. O Ne Güzel Kul­du! Çünkü o çokça dönen idi" çokça tevbe eden, itaatle bize çok dönen bi­risi idi.

Süfyan'a birisi belaya maruz kalıp sabreden bir kul ile diğerine nimet ih­san edilip şükreden bir kul hakkında soru sorulmuş, o da: İkisi de aynıdır de­miştir. Çünkü yüce Allah birisi sabreden, diğeri şükreden iki kuldan aynı ifa­delerle övgüyle sözetmiştir. Eyyub hakkında: "O ne güzel kuldur, çünkü o çokça dönen idi" dediği gibi, Süleyman (a.s) hakkında da: "O ne güzel kuldu, çünkü o çokça dönen idi" (Sâd, 38/30) diye buyurmuştur.

Derim ki: "el-Kut (Kutu'l-Kulub)" müellifi bu görüşü reddeder ve fakirin zenginden daha faziletli oluşuna Eyyub (a.s)'ın kıssasını delil göstererek bu iddiasını pekiştirdiği uzun açıklamalarda bulunur. Biz ise bunları başka bir yerde "Menhecu'l-Ubbad ve Mahaccetu's-Salikîne ve'z-Zühad" adlı eserimiz­de zikretmiş bulunuyoruz. Ancak o Eyyub (a.s)'ın gerek belaya uğramadan önce, gerek sonrasında peygamberlerin zenginlerinden birisi olduğunu görmezlikten gelmiştir. O mal ve çocuklarının elinden alınması ile bedeninde büyük hastalıklarla sınanmış bir kimse idi. İşte peygamberler de kendisiyle imtihan olundukları ve fitneye maruz kaldıkları hususlara sabır göstermiş kim­selerdir. Eyyub (a.s) belli bir vasıf ile bela ile karşı karşıya kaldığı gibi, ilk karşılaştığı hali ne ise öylece o beladan kurtulmuştur. Onun halinde olsun, sözlerinde olsun herhangi bir değişiklik görülmemiştir. Böylelikle (Süleyman -a.s-) maksud olan mana itibariyle Eyyub ile aynı konumda olmuştur. Bu ise bazı insanların bazısına üstün oldukları değişmeme noktasıdır. Bu itibarla şük­reden zengin ile sabreden fakir birbirine eşit olur. Dolayısıyla durum Süfyan'ın dediği gibidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

İbn Şihab'ın Peygamber (sav)'dan rivayet ettiği: "Eyyub ihtiyacını karşı­lamak için dışarı çıktığında yüce Allah kendisine: "Ayağını yere vur. Bu hem yıkanacak, hem içilecek soğuk bir sudur" diye vahyetti. O da o su ile yı­kandı. Yüce Allah etini, saçlarını, tenini en güzel şekli ile ona iade etti. Son­ra o sudan içti, yüce Allah karnında (ve diğer iç organlarında) bulunan her-türlü acı ya da güçsüzlüğü giderdi. Allah üzerine semadan beyaz iki elbise indirdi. Bunlardan birisini belden aşağısı için giyindi, birisini de belden yu­karısına giyindi. Sonra da evine doğru yürümeye başladı. Hanımı geciktiği­ni hissedince o da onun yoluna koyuldu. Nihayet onunla karşılaştı, fakat onu tanıyamadı. Ona selam verdi ve: Ey filan! Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Şu musibete uğramış adamı gördün mü? Adam: O kim? diye sordu. Kadın: Al­lah'ın peygamberi Eyyub'u. Allah'a yemin ederim ki sağlıklı olduğu zamanı­na ona senden daha çok benzeyen kimseyi de görmedim. Adam: Ben Ey-yub'um dedi ve bir demet sap alıp onlarla hanımını dövdü."

İbn Şihab'ın dediğine göre o demet aldığı ot oldukça zayıf bir ot idi. Yü­ce Allah da aile halkını ve bir o kadarını ona geri verdi. Sonra bir bulut gel­di, buğdayını dövdüğü yere- orasını dolduruncaya kadar altın yağdırdı. Bir başka bulut gelip arpasını ve diğer hububatını dövdüğü yere orasını doldurun­caya kadar gümüş yağdırdı. [118]  [119]

 

45. Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an!

46. Çünkü Biz onları bir hasletle ihlaslı kıldık ki, bu da yurdu an­maktır.

47. Muhakkak onlar yanımızda seçkinlerden, hayırlılardan idi.

 

"Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u da an" buy-ruğundaki: " Kullarımız" lafzını İbn Abbas sahih bir senetle nakledil­diğine göre: " Kulumuz" diye okumuştur. Bunu İbn Uyeyne, Amr'dan, o Ata'dan, o İbn Abbas'tan diye rivayet etmiştir. Aynı zamanda bu Mücahid, Humeyd, İbn Muhaysın ve İbn Kesir'in de kıraatidir. Bu kıraate göre "İbra­him" buyruğu "kulumuz"dan bedel olmaktadır. İshak ve Yakub ise buna atıf olur. Bununla birlikte çoğul (kullarımız anlamında) kıraati daha açık ve an­laşılırdır. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatem'in tercih ettiği kıraat de budur. Bu du­rumda "İbrahim" ve sonra gelen isimler bedel olurlar.

en-Nehhas dedi ki: Arapça açısından bunun açıklaması şöyledir: Eğer sen: Ben arkadaşlarımız Zeyd'i, Amr'ı ve Halid'i gördüm diyecek olursan, Zeyd, Amr ve Halid bedeldir ve kendilerinden sözedilen "arkadaşlar" onlardır. Şa­yet: Arkadaşımız Zeyd'i, Amr'ı ve Halid'i gördüm diyecek olursan, tek başı­na "Zeyd" bedel olur ve "arkadaşımız" diye sözü edilen kişi odur. Zeyd ve Amr ise "arkadaşımız" lafzına atıf edilmişler ve bunlar bunun dışında bir baş­ka delil bulunmadıkça "arkadaşlık" kapsamı içerisine girmezler. Şu kadar var ki yüce Allah'ın: "İshak ve Yakub" buyruklarının "kulluk"un kapsamı içeri­sinde oldukları bilinen bir husustur. Bu âyet-i kerimeyi: Boğazlanması em­redilen kişi İsmail değil, İshak'tır, görüşünü kabul edenler delil gösterirler. Bizim de daha önce "el-î'lam bi Mevlidi'n-Nebiyyi Aleyhi's-Selam" adlı eserimizde belirttiğimiz üzere sahih olan da budur.

"Güçlü ve basiretli" buyruğu ile ilgili olarak en-Nehhas şöyle demekte­dir: "Basiretli" buyruğunun din ve ilim noktasında basiret sahibi diye te'vi-li ittifakla kabul edilmiş bir te'vildir. "Güçlü" lafzının te'vili hususunda ise görüş ayrılığı vardır. Tefsir alimleri bunun dinde güç ve kuvvet anlamında ol­duğunu söylerken bazı kimseler de Güçlü" kelimesi nimet anlamın­daki: " El" lafzının çoğuludur, derler. Yani onlar nimet sahibi kimseler idiler, bu da: Allah'ın kendilerine nimet ihsan ettiği kimseler... demek olur. Nimet ve ihsan sahibi kimseler, diye de açıklanmıştır. Çünkü onlar gerçek­ten kendilerine ihsanda bulunulmuş ve önceden (dünyada iken) hayır işle­miş kimselerdir; Taberî'nin tercih ettiği açıklama da budur.

"Muhakkak onlar yanımızda seçkinlerden, hayırlılardan idi."[120]Yani yüce Allah'ın kirlerden arındırıp temizlediği, risaleti için seçtiği kimseler idi.

" Seçkinler" lafzı "mustafa: seçkin"in çoğuludur. Bunun aslı "te" ile şeklindedir. Buna dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/130. âyetin tefsirinde) yüce Allah'ın: "Allah sizin için bu dini beğenip seç­ti" (el-Bakara, 2/132) buyruğunun tefsirinde geçmiş bulunmaktadır.  [121]

"Hayırlılar" ise " Hayırlı" lafzının çoğuludur. el-A'meş, Abdu'1-Va-ris, el-Hasen ve İsa es-Sakafî vasi ve vakıf hallerinde: " Güçlü" lafzını sonunda "ye"siz olarak okumuşlardır ki yüce Allah'a itaat hususunda güç sa­hibi kimseler demektir. Bununla birlikte ye'nin hafifletmek maksadıyla haz­fedilmiş olup anlamın cemaatin kıraatinin anlamı gibi olması da mümkün­dür.

"Çünkü Biz onları bir hasletle ihlaslı kıldık ki, bu da yurdu anmaktır" buyruğundaki: " Bir hasletle" lafzı genel olarak tenvinli okunmuştur. Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim'in tercih ettiği şekil de budur. Nafî', Şeybe, Ebu Ca­fer ve İbn Amir'den Hişam ise: " Yurdu anma hasleti ile" an­lamında izafet ile okumuşlardır. Bu durumda "bir hasletle" buyruğunu ten­vinli okuyanlar "yurdu anmak" anlamındaki terkibi ondan bedel olarak ka­bul ederler. îfade: Biz âhiret yurdunu hatırlamaları ve onun için hazırlana­rak hem kendileri ona rağbet etsinler, hem de insanların ona rağbetlerini art­tırmaları şeklindeki bir haslet ile ihlaslı kıldık, takdirinde olur.

Bununla birlikte: "Bir hasletle" buyruğunun: " Halis oldu, kurtuldu, arındı" fiilinin mastarı, buna karşılık: " Anmak" buyruğunun da fail olarak ref konumunda olması da mümkündür. Anlam da şöyle olur: Yurdu hatırlamak yani âhiret yurdunu hatırlatmak onlar için halis olmak su­retiyle onları ihlasa erdirdik, arındırdık, kurtardık. Yine "bir haslet"in: " Kurtardım, arındırdım, halis kıldım" fiilinin mastarı olması ve faz­la gelen hemzenin hazfedilmiş olması da mümkündür. Bu takdirde "anmak" anlamındaki lafız, nasb konumunda olur. İfade de: Yurdu hatırlamayı halis kılmaları suretiyle... takdirinde olur.

"Yurt" ile dünyanın kastedilmesi de mümkündür. Yani onlar dünyayı ha­tırlasınlar ve ona rağbet etmesinler. Böylelikle dünya da onlardan güzel öv­gülerle sözedilmek suretiyle, dünya onlar için halis olsun (kötülüklerden arın­sın). Yüce Allah'ın: "Ve onlara doğruyu söyleyen yüce bir dil verdik. (Yahut onlardan doğru olarak ve övgü ile sözedilmesini sağladık)" (Meryem, 19/50) buyruğuna benzer.

"Yurt" ile âhiret yurdu ile bu yurdun insanlara hatırlatılması anlamı da kastedilmiş olabilir. "İhlas ile" lafzını "yurt"a izafe ile okuyan kimselerin bu oku­yuşuna göre "ihlas" anlamında bir mastar olur, "anmak" da mastarın kendi­sine izafe edilmiş olduğu mefulün bih olur. Bu da âhiret yurdunu ihlas ile (anmaları) suretiyle... demek olur. Yine mastarın faile izafe edilmesi "ihlas ile" anlamındaki lafzın "hulus (halislik)" anlamında mastar olması da müm­kündür. Yani yurdu anmak işi, onlar için halis olması suretiyle...

Burada da "yurt" önceden geçtiği üzere ya âhiret ya da dünya yurdudur. İbn Zeyd dedi ki: Anlamı âhiret yurdunu anmak suretiyle Biz onları ihla-sa erdirdik, şeklindedir. Yani onlar âhireti hatırlarlar, ona rağbet ederler, dün­yaya karşı da zahiddirler (rağbet etmezler). Mücahid de şöyle demiştir:

Biz onlara cenneti zikredip hatırlatmak suretiyle onları ihlasa erdirdik, demek­tir. [122]

 

48. İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de an. Hepsi de hayırlılardan idi.

49. Bu bir zikirdir. Şüphe yok ki takva sahihleri için elbette güzel bir dönüş yeri vardır;

50. Kendileri için kapıları açılmış haldeki Adn cennetleridir.

51. Onlar oralarda yaslananlar olarak; orada çokça meyve ve içe­cek isterler.

52. Yanlarında da aynı yaşta, gözleri yalnız eşlerine bakanlar var­dır.

53- İşte hesab günü için size vaadolunan budur.

54. İşte muhakkak bu bizim rızkımızdır, tükeneceği yoktur.

 

"İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de an" buyruğunda sözü geçen "Elye-sa'"den el-En'am Sûresi'nde (6/84-86. âyetler, 3. başlıkta) Zülkifl'den de el-Enbiya Sûresi'nde (21/85. âyetin tefsirinde) söz edilmiş bulunmaktadır.

"Hepsi de hayırlılardan" peygamberlik için seçilmiş kimselerden "idi."

"Bu bir zikirdir." Yani bu dünyada güzel bir şekilde anılıştır ve ebediy-yen kendisi ile anılacakları bir şereftir.

"Şüphe yok ki takva sahipleri için elbette güzel bir dönüş yeri vardır."

Yani bu dünyadaki güzel anılış ile birlikte onlar için kıyamette de güzel bir dönüş yeri olacaktır. Daha sonra yüce Allah bunu şu buyruklanyla açıklamak­tadır: "Adn cennetleridir." Bu buyruktaki "Adn" sözlükte ikamet demektir. Mesela: "O yerde ikamet etti" demektir.

Abdullah b. Ömer dedi ki: Cennette Adn adı verilen bir köşk vardır. Onun etrafında yüksek burçlar ve çok güzel bahçeler vardır. Beşbin kapısı vardır. Herbir kapının üzerinde çizgili Yemen kumaşından beşbin örtü vardır. Ora­ya ancak bir peygamber yahut bir sıddîk ya da bir şehit girer.

"Kendileri için kapıları açılmış haldeki Adn cennetleri" buyruğunda ge­çen: "Açılmış halde" lafzı haldir. "Kapılar" anlamındaki kelimenin merfu gelmesi ise meçhul bir fiilin ismi (naib-i faili) olduğundan dolayıdır.

ez-Zeccac dedi ki: Yani oranın kapıları onlar için açılmış halde olacaktır. el-Ferra da: Onun kapıları onlar için açılmış haldedir, diye açıklamıştır, el-Ferra "kapılar" anlamındaki kelimenin nasb ile okunmasını da caiz kabul et­mektedir. O dedi ki: Bu, " Kapıları açılmış halde" demek olup sonradan (yuvarlak te üzerine) tenvin ile ("kapılar" anlamındaki lafzın son harfi olan "be" üzerine) nasb getirilmiştir. el-Ferra ve Sibeveyh (buna örnek olmak üzere) şu beyiti zikrederler:

"Biz ondan sonra bir yaşayışın kuyruklarına asılırız ki Hörgücü bulunmayan zayıf düşmüş sırtı düz bir devenin."

Yüce Allah burada: " Açılmış haldeki" diye buyurup di­ye buyurmamış olması, kapıların onlara el değdirilmek suretiyle değil, emir verilmek suretiyle açılacağından dolayıdır. el-Hasen dedi ki: Bu kapılara: Açıl denilecek, kapılar açılacak, kapan denilecek, kapanacaklar.

Kapıları onlara meleklerin açacağı da söylenmiştir.

"Onlar orada yaslananlar olarak" anlamındaki buyruk da onda amel eden lafızdan önce gelmiş bir haldir ki, amili yüce Allah'ın: "orada... isterler" an­lamındaki buyruktur ve: "Cennetlerde yaslananlar ola­rak... isterler" demektir.

"Çokça meyve" çeşitli meyveler "ve içecek" yani çokça şarab isterler. Bu­radaki "çok" lafzının hazf edilmesi ifadenin ona delalet etmesinden dolayıdır.

"Yanlarında aynı yaşta, gözleri yanlız eşlerine bakanlar vardır." Yani gözlerini sadece eşlerine dikmiş ve başkalarına bakmayan kadınlar vardır. Bu­na dair açıklamalar es-Saffat Sûresi'nde (37/48. âyetin tefsirinde) geçmiş bu­lunmaktadır.

"Aynı yaşta" yani hepsinin doğumu aynı, hem güzellikleri, hem gençlik­leri itibariyle birbirine eşit, otuzüç yaşında kızlar olacaklardır. İbn Abbas de­di ki: Bununla Âdemoğlu kadınları kastedilmektedir.

" Aynı yaşta" lafzı'in çoğulu olup "gözleri yanlız eşlerine bakanlar" anlamındaki lafzın sıfatıdır. Çünkü "gözleri yanlız eşlerine bakan­lar" anlamı verilen lafız her ne kadar marifeye muzâf ise de nekredir. Buna delil de "elif" ile "lam"ın başına gelebilmesidir, şairin şu beyitinde olduğu gi­bi:

"Gözlerini eşlerinden başkasına düşmeyenlerden (öyleleri vardır ki)

küçücük bir karınca dahi,

Gömleğinin üzerinden yürüyecek olsa (teninin narinliğinden)

mutlaka üzerinde iz bırakır."

"İşte hesab günü için size vaadolunan budur." Yani size vaadolunan mü­kafat işte budur. Genel olarak:  Vaadolunduğunuz" şeklinde okunmuştur. Ey mü'minler! İşte vaadolunduğunuz şey... demektir.

Ancak İbn Kesir, İbn Muhaysın, Ebu Amr ve Yakub haber vermek anla­mında ("te" yerine) "ye" ile (vaadolundukları anlamında) diye okumuşlardır. es-Sülemî'nin kıraati de bu olup Ebu Ubeyd ile Ebu Hatim'in tercih ettiği de budur. Buna sebep de yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki takva sahihleri için el­bette güzel bir dönüş yeri vardır" buyruğudur. Bu buyruk bir haberdir.

"Hesab günü için" buyruğu da hesab gününde anlamındadır. el-A'şa şöyle demiştir:

"Kötü zamanlar için kendilerinin olan şeyleri değersiz kılanlar, Nihayet o ayıkınca ayıkanlar."

Şair burada "kötü zamanlarda" demek istemiştir.

"İşte muhakkak bu bizim rızkımızdır, tükeneceği yoktur" buyruğu cennet nimetlerinin sürekli ve kesintisiz olduğuna delildir. Yüce Allah'ın: "Bu arkası kesilmeyen bir bağıştır." (Hud, 11/108); "Çünkü onlar için sonu

gel­mez bir mükafat vardır" (et-Tin, 95/6) buyruklarında olduğu gibi. [123] 

 

55. Bu böyledir. Azgınlar için muhakkak en kötü dönüş yeri vardır.

56. Cehennemdir o. Onlar oraya girecekler, o ne kötü yataktır.

57. Bu (onlar içindir). Tatsınlar onu! Kaynar su ve irindir o.

58. O türden başka çeşit çeşit daha vardır.

59. Bu da atdırcasına sizinle birlikte giren bir grubtur. Merhaba (ra­hat) yok onlara. Çünkü onlar ateşi boylayacaklardır.

60. "Hayır, asıl siz rahat bulamayasınız. Bunu önümüze siz getirdi­niz. Ne kötü bir duraktır burası" diyecekler.

61. Diyecekler ki: "Rabbimiz, bunu önümüze kim sürdü ise onun ateşteki azabını kat kat arttır."

 

"Bu böyledir. Azgınlar için muhakkak en kötü dönüş yeri vardır" buy­ruğundan önce yüce Allah takva sahihlerine hazırlanmış mükafatlan sözko-nusu etti. Bununla da azgın kimselere neler hazırlandığınuşözkonusu etmek­tedir.

ez-Zeccac dedi ki: "Bu" hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Ya­ni durum budur. Buna göre burada vakıf yapılır.

İbnu'l-Enbarî dedi ki: "Bu" lafzı üzerinde vakıf güzeldir. Sonra da: "Azgınlar için muhakkak..." buyruğu ile okumaya başlar. Bunlar peygamberleri ya­lanlayan kimselerdir.

"En kötü dönüş yeri vardır." Onların sonunda varacakları yer en kötü­dür. Daha sonra bu yeri şöylece açıklamaktadır:

"Cehennemdir o. Onlar oraya girecekler, o ne kötü yataktır!" Kendile­ri için hazırladıkları ne kötüdür veya o yatak onlar için ne kötü bir yataktır!

"Çocuk beşiği" lafzı buradan gelmektedir.

Burada bir hazfin olduğu da söylenmiştir. Yani o yatağın yeri ne kötüdür. Anlamın: İşte takva sahibleri için, niteliklerini belirttiğim bu mükafatlar var­dır, dedikten sonra azgın kimseler için de hiç şüphesiz çok kötü bir dönüş yeri vardır! şeklinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamaya göre de "bu" laf­zı üzerinde vakıf yapılır.

"Bu (böyledir). Tatsınlar onu, kaynar su ve irindir o" buyruğunda da: " Bu" mübteda olarak ref konumundadır, haberi de: "Kaynar su...dur" lafzı olup takdim ve tehir sözkonusudur. Yani bu kaynar sudur ve irindir, onu tatsınlar takdirindedir. Bu durumda "tatsınlar onu" anlamında­ki buyruk üzerinde vakıf yapılmaz. Bununla beraber "bu" anlamındaki laf­zın mübteda olarak ref konumunda, "tatsınlar onu" anlamındaki buyruk da haber konumunda olabilir. "Tatsınlar onu" anlamındaki buyruğun başına "fe" harfi de "bu" lafzının mahiyetine dikkat çekmek için gelmiştir. Buna göre "tat­sınlar onu" anlamındaki buyruk üzerinde vakıf yapılır ve "kaynar su" an­lamındaki buyruk da "bu kaynar sudur" takdiri üzere merfu okunur.

en-Nehhas dedi ki: Anlamın: Durum budur. Kaynar su ve irindir, şeklin­de olması da mümkündür. O takdirde "kaynar su ve irin" anlamındaki la­fızlar haber yapılmamış olur. Merfu gelmeleri ise: " kaynar su ve irindir" anlamına geldiğinden ötürüdür. el-Ferra ise bu ikisini: " Onun bir bölümü kaynar sudur, bir bölümü irindir" anla­mında merfu okumakta ve şu beyiti zikretmektedir:

"Nihayet sabah alaca karanlıkta aydınlık verince,

Ve bakliyat (kimi) bükülmüş ve (kimi) biçilmiş iken bırakıldığında."

Bir başka şair de şöyle demektedir: "Onun (dişi devenin) üzerinde eşyası var ve sabah o eşyaları beraberinde

getiren yardımcıları,

(Bunların kimi) sulama aracıdır ve (kimi) büyük kovadır, boşaltıldığı vakit uzaklara kadar (suyu) giden."

Bununla birlikte "bu" lafzının "tatsınlar onu" fiilinin açıkladığı bir fiil tak­dir edilerek nasb konumunda olması da mümkündür. Nitekim: "Zeyd'i vur" demeye benzer. Bu durumda nasb daha uygundur. O takdirde: "Tatsınlar onu" anlamındaki buyruk üzerinde vakıf yapılır ve "kaynar su ve irindir" anlamındaki buyruk ile yeniden okumaya: "Durum şu ki (o) kaynar su ve irindir" takdirinde olur.

Medinelilerin, Basralıların ve bazı Kufelilerin kıraatinde " İrindir" buyruğunda "sin" harfi şeddesiz okunmuştur. Yahya b. Vessab, el-A'meş, Hamza ve el-Kisaî ise bunu şeddeli okumuşlardır. İki ayrı söyleyiş olup el-Ahfeş'e göre aynı anlamdadır. Anlamlarının farklı olduğu da söylenmiştir. Şed­desiz okuyanların kıraatine göre bu, azab, cevab, sevab gibi bir isimdir. Şed­deli okuyanlar ise şöyle demektedir: Bu ism-i fail olup mübalağa için "fe'al" veznine nakledilmiştir. " Çokça  vuran, çokça öldüren" gibi. Bu da:  fiilinden "fe'al" vezninde bir kelimedir. Buna göre ismi-i failleri: diye gelir.

İbn Abbas dedi ki: Bu zemherirdir. Yüce Allah onları zemheririn soğuğu ile korkutmaktadır.

Mücahid ve Mukatil, "son derece soğuk kar" demektir, demişlerdir. Baş­kaları ise: Nasıl ki "Hamim (kaynar su)" harareti ile yakıyor ise, bu da soğu­ğu ile yakıcıdır.

Abdullah b. Amr da şöyle demiştir: Bu oldukça katı bir irindir. Ondan ufak bir parça doğu tarafına düşecek olursa, batıda bulunanlar onun pis kokusun­dan rahatsız olurlar. Batıda ondan bir damla düşecek olursa, doğuda bulu­nanlar o pis kokudan rahatsız olurlar.

Katade de şöyle demiştir: Bu zinakarların ferclerinden, kâfirlerin etlerin­den ve derilerinden akacak irinler ve kötü kokulardır.

Muhammed b. Ka'b dedi ki: Bu, cehennemliklerin usaresidir. Bu açıklama dildeki anlamı itibariyle en yakın açıklamadır. Mesela:  Ya­radan sarı su (irin) çıktı, çıkar" denilir. Şair de şöyle demektedir:

"Hayatı ve hayatın bana güzel geldiğini hatırladım mı Geceden[124] soğuk bir gözyaşı akar."

Görüldüğü gibi burada "soğuk" anlamındadır. Nitekim: "Soğuk gece" denilir, çünkü gece gündüzden daha soğuktur.

es-Süddî dedi ki: "Ğassak (irin)" cehennemliklerin gözlerinden akan şey­ler ve onların gözyaşlarıdır. Hamim (kaynar su) ile birlikte onlara içirilecek-tir. İbn Zeyd de dedi ki: Hamim onların gözyaşlarıdır. Cehennem ateşinde­ki havuzlarda toplanılır ve onlara içirilir. Sadid ise derilerinden çıkan sular­dır. Bu tercihe göre "ğassak" lafzı (vezin itibariyle) "seyyal" gibi olur.

Ka'b dedi ki: Ğassak cehennemdeki bir pınardır. Oraya akrep yılan ve bu­na benzer her zehirli hayvanın zehiri akar.

Bu kelimenin karanlık ve siyahlıktan alınma olduğu da söylenmiştir. Çünkü "ğasek" gecenin ilk karanlığıdır. " Gecenin karanlığı bastırdı, bastırır" demektir. Tirmizî'de Ebu Said el-Hudrî'den gelen hadise gö­re Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Eğer ğassaktan bir kova dünyaya dö­külecek olursa, dünyadaki herkes o pis kokudan rahatsız olur."[125]

Derim ki: Açıkladığımız gibi bu birinci iştikak (kelimenin türediği köke) daha yakın bir açıklamadır. Bununla birlikte ğassakın akıcılığı ile birlikte ol­dukça koyu siyah olması da mümkündür. O takdirde her iki iştikak (kelime­nin türediği kök) doğru olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"O türden başka çeşit çeşit daha vardır" buyruğundaki "Başka" lafzını Ebu Amr; şeklinde " Başka, diğer" lafzının çoğulu olarak; " Büyük"ün çoğulunun diye gelmesi gibi okumuştur. Diğerleri ise; Başka" lafzını müfred ve müzekker okumuşlardır. Ancak Ebu Amr yüce Allah'ın: “Çeşitler (mealde: çeşit çeşit)" buy­ruğu dolayısı ile bu okuyuşu kabul etmemektedir. Yani tekil bir lafız ile ço­ğul hakkında haber verilmediğine işaret etmektedir. Asım el-Cahderî de (Ebu Amr'ın) kıraatini kabul etmeyerek: Eğer diye olsaydı, onun gibi (ço­ğul) olurdu.

Bununla birlikte her iki red de bağlayıcı değildir, her iki kıraat de sahih­tir.

"Başka" kaynar su ile irinin dışında bir başka azab daha vardır demektir.

"O türden" buyruğu hakkında da Katade: Ona benzer, o kabilden diye açıklamıştır. İbn Mesud da: Kasıt Zemherirdir, demiştir.

"Başka" anlamındaki lafız mübteda olarak merfu gelmiştir. "Çeşit çeşit" anlamındaki lafız da ikinci mübtedadır.

"O türden" anlamındaki lafız ise onun haberidir. Cümle olarak da "başka"nın haberidir. Bununla birlikte "başka" anlamındaki lafzın mübteda, haberin de "bu tatsınlar onu, kaynar sü ve irin­dir o" buyruğunun delalet ettiği gizli bir lafız olması da mümkündür. Çün­kü bu ifadede bunun onlar için hazırlanmış olduğuna delil vardır. Sanki: "On­lar için başka... da vardır" denilmiş gibidir. Bu durumda "o türden... çeşit çeşit" ifadesi ise "başka"nın sıfatı olur. Buna bağlı olarak da mübteda sıfat ile bir özellik kazanmış olur. "Çeşit çeşit" anlamındaki lafız da zarf olmak su­retiyle merfudur.

"Diğerleri" şeklinde (Ebu Amr gibi) okuyanlar ise, bununla azap­tan başka çeşitler de vardır, demek istemektedir. Zemheriri kastetmekle birlikte çoğul okuyanların bu okuyuşu ise zemheriri çeşitli türler kabul et­melerine binaen böyle okumuş olurlar, cinsleri farklı olduğundan dolayı ço­ğul yapmış demek olur. Yahutta herbir parçasını ayrı bir zemherir olarak de­ğerlendirip ondan sonra çoğul yapmış olur. Nitekim: " Onun sa­çının ayrıldığı yerler ağarmıştır" demeleri bu kabildendir. Yahutta bunu ço­ğul kullanması ifadedeki çoğulun yapılabileceğine delaletten ötürüdür. Zi­ra ileri derecede soğuk demek olan zemheriri yüce Allah'ın: "Bu, tatsınlar onu, kaynar su ve irindir o" karşılığında zikretmiş olduğundan dolayı böy­le okumuş olur. "Ö türden" lafzındaki zamirin de "kaynar su" yahutta "irin"e ait olması mümkündür. Yahutta belirttiğimiz gibi "o türden başka" lafzının anlamına raci olabilir.

"Diğerleri" şeklindeki çoğul kıraatine göre merfu gelmesi mübteda olması dolayısı iledir. "O türden" lafzı ise onun sıfatı olur. Bunda mübteda-ya ait bir zamir bulunmakta ve "çeşit çeşit" lafzı da haberi olmaktadır. Bu­nunla birlikte bu okuyuşa göre: Onlar için başkaları da vardır ve "o türden" lafzının "başkaları" lafzına sıfat yapılması "çeşit çeşit" lafzının da -tekil oku­yuşta caiz olduğu gibi- zarf ile merfu kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü sıfatta "çeşit çeşit" lafzının merfu kılınmasına sebep teşkil eden ke­lime türünden müfred bir zamir bulunmamaktadır. Bu açıklamayı Ebu Ali yap­mıştır.

"Çeşit çeşit" yani türlü ve çeşitli azaplar anlamındadır. Yakub dedi ki: Şe­kil (şın harfi) üstün olarak benzer demektir. Esreli okunursa güzel geçim ve davranış anlamına gelir.

"Bu da atılırcasına sizinle birlikte giren bir gruptur" buyruğu hakkın­da İbn Abbas şöyle demektedir: İleri gelenler, kumandanlar cehenneme girdikten sonra onlara tabi olanlar girecekler. Bu sefer cehennemin bekçi­leri ileri gelenlere: "Bu da... bir gruptur" diyeceklerdir. Kastedecekleri kimseler ise onlara tabi olanlardır.

"Fevc (grub)" cemaat ve topluluk demektir.

"Atılırcasına sizinle birlikte giren" sizinle birlikte ateşe giren anlamın­dadır.

Bu sefer ileri gelenler, efendiler, önderler: "Merhaba yok onlara" diye­ceklerdir, yani cehennemdeki yerleri geniş olmasın.

(Merhabanın geldiği kök olan): "er-Rahb" genişlik demektir. Mescidin ve başka yerlerin rahbesi onların geniş yeri demek olup buradan gelmektedir. Bu ifade dua kabilinden olduğundan ötürü "merhaba" anlamındaki lafız nasb ile gelmiştir. Şair en-Nabiğa da şöyle demiştir:

"Ne yarına merhaba olsun, ne de safa geldin derim, Eğer sevilenlerin ayrılması yarın olacaksa."

Ebu Ubeyde dedi ki: Araplar: " Sana merhaba olmasın, sana merhaba yok" derken, yer senin için geniş ve rahat olmasın, demek isterler.

"Çünkü onlar ateşi boylayacaklardır" buyruğu denildiğine göre ileri ge­lenlerin söyleyecekleri sözlerdendir. Yani çünkü onlar da bizim boyladığı-mız gibi ateşi boylamışlardır. Meleklerin söyleyecekleri söz olduğu da söylenmiştir ve bu meleklerin:

"Bu da atılırcasına sizinle birlikte giren bir gruptur" şeklinde söyleye­cekleri söze muttasıldır.

Ve yine onlar: "Hayır, asıl siz rahat bulamayasınız" diyeceklerdir. Bu; ileri gelenlere uyanların söyleyecekleri sözlerdendir.

en-Nekkaş'ın naklettiğine göre ilk atılacak grub müşriklerin ileri gelen ön­derleri ve Bedir günü savaşa çıkan müşriklere yemek yedirenleridir. İkinci grub ise Bedir günü onların arkasından gidenlerdir. Ancak âyet-i kerimeden zahir olan bunun, uyan ve kendisine uyulan herkes hakkında umumi oldu­ğudur.

"Bunu önümüze siz getirdiniz." Yani isyankârlığa bizi çağıran sizlerdi­niz.

"Ne kötü bir duraktır burası!" Hem bizim, hem de sizin için, "diyecek­ler."

Tabi olanlar "diyecekler ki: Rabbimiz bunu önümüze kim sürdü ise..."

el-Ferra bu işi bize kim gösterdi ve bu yolu önümüze kim açtı ise, diye açık­lamıştır. Başkası da: Bizi masiyetlere çağırmak suretiyle azabı önümüze kim getirdi ise... diye açıklamıştır.

"Onun ateşteki azabını kat kat arttır." Bu azabın birisi de onun bizi ça­ğırmasından ötürü olsun. İşte böylece azabı iki kat artmış olacaktır.

İbn Mesud da şöyle demektedir: Cehennem ateşinde azabın kat kat art­tırılmasının anlamı yılanlar ve ejderhaların musallat olması demektir.

Bu âyet-i kerimenin bir benzeri de yüce Allah'ın: "Rabbimiz, işte bizi bun­lar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver" (el-Araf, 7/38) buyruğudur. [126] 

 

62. Diyecekler ki: "Kendilerini kötülerden saydığımız adamları ne diye göremiyoruz?

63. "Biz onları alaya aldık? Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır?"

64. Cehennem ehlinin bu davalaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir.

 

Müşriklerin ileri gelenleri "diyecekler ki: Kendilerini kötülerden saydı­ğımız adamları ne diye göremiyoruz?" Bu buyruk hakkında İbn Abbas de­di ki: Bu sözleriyle Muhammed (sav)'ın ashabını kastedeceklerdir. Ebu Ce­hil diyecek ki: Nerde Bilal? Nerde Suhayb? Nerde Ammar? Onlar Firdevste-dirler. Ebu Cehil'in haline hayret doğrusu! O zavallı birisidir. Oğlu İkrime, kı­zı Cuveyriye müslüman oldu. Annesi müslüman olduğu, kardeşi müslüman olduğu halde kendisi kâfir olmuştur. (İbn Abbas devamla) dedi ki:

"Bir nur ki doğudan batıya kadar yeryüzünü aydınlattı, Benim ayağımı bastığım yer ise, (nurun aydınlatmadığı) simsiyah ve karanlık bir yerdir."

"Biz onları alaya aldık." Mücahid dedi ki: Dünyada iken onları alaya al­dık, bu bakımdan hata ettik.

"Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır" da biz de onların ne­rede olduklarını bilemiyoruz?

el-Hasen dedi ki: Onlar bütün bunları yaptılar. Mü'minleri alaya aldılar, dünyada -onları küçümseyerek, hakir görerek- gözleri başka taraflara kay­dı.

"Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır?" buyruğunun şu an­lama geldiği de söylenmiştir: Onlar bizimle birlikte cehennem ateşindedir­ler de biz onları göremiyoruz.

İbn Kesir, el-A'meş, Ebu Amr, Hamza ve el-Kisaî: "Kö­tülerden... biz onları... aldık" buyruğunu vasıl halinde okudukları takdirde; (kat') "elifini hazfederek okumuşlardır. Ebu Cafer, Şeybe, Nafî', Asım ve İbn Amir ise istifham (soru) olmak üzere kat' elifi ile okumuşlar ve vasi elifi düş­müş olmaktadır, çünkü ona ihtiyaç kalmamıştır. Elifi hazfederek okuyanlar " Kötüler" lafzı üzerinde vakıf yapmaz. Çünkü " Biz onları... aldık" lafzı da haldir. en-Nehhas ile es-Sicistanî ise bunun "adamlar" lafzı­nın sıfatı olduğunu söylemişlerdir. İbnu'l-Enbarî ise: Bu bir hatadır, çünkü sıfat ne mazi, ne müstakbel (müzari) bir fiil olabilir, der.

"Biz onları... aldık" anlamındaki lafzı kat' elifiyle okuyanlar: "Kötülerden" lafzı üzerinde vakıf yapar.

el-Ferra dedi ki: Burada istifham azar ve taaccüb anlamındadır. "Yoksa gözler onlardan başka tarafa mı kaymıştır" buyruğu da eğer (âyetin başı) is­tifham ile okunmuş ise bu durumda "yoksa" eşitlik anlamını verir. İstifham-sız olarak okunmuş ise bu durumda "Hayır" anlamında olur.

Ebu Cafer, Nafî', Şeybe, el-Mufaddal, Hubeyre, Yahya, el-A'meş, Hamza ve el-Kisaî: "Alaya" lafzını "sin" harfini ötreli olarak okumuşlardır, diğerleri ise esreli okumuşlardır. Ebu Ubeyde dedi ki: "Sin" harfini esreli okuyan kimseler bunu Alaya almak"tan gelen bir kelime kabul etmişler­dir. Ötreli okuyanlar ise: "Emir altında angaryada çalıştırmak" anla­mından geliyor kabul etmiş olurlar. Buna dair açıklamalar daha önceden geç­miş bulunmaktadır.

"Cehennem ehlinin bu davalaşmaları hiç şüphesiz bir gerçektir" buy-ruğundaki " Bir gerçektir" buyruğu "(Şüphesiz" lafzının haberi­dir. " Davalaşma" ise hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. O bir da­valaşmadır demektir. Bununla birlikte "bir gerçek"den bedel olması da mümkündür, haberden sonra gelen bir haber olması da mümkündür. "Bu" lafzının mahallinden bedel olması da mümkündür. Yani şüphesiz cehennem ehlinin cehennem ateşinde davalaşmaları elbette bir gerçektir. Bununla da onların: "Hayır, asıl siz rahat bulamayasınız" (Sad, 38/60) âyetinde ve benzeri âyetlerde sözü edilen cehennemliklerin söyleyeceği sözleri kastet­mektedir. [127] 

 

65- De ki: "Ben ancak bir uyarıcıyım. Bir tek, Kahhar olan Al­lah'tan başka hiçbir ilâh da yoktur."

66. "O, göklerin yerin ve aralarında olan şeylerin Rabbidir, mutlak galibtir, çok mağfiret edendir."

67. De ki: "O büyük bir haberdir.

68. "Siz ise ondan yüz çevirenlersiniz.

69.  "Onlar birbirleri ile tartışırlarken benim Mele-i A'la'ya dair bir bilgim yoktur.

70. "Bana, ben ancak apaçık bir korkutup uyaran olduğum için vah-yolunuyor."

 

"De ki: Ben ancak bir uyarıcıyım." Allah'a isyan eden kimseleri Allah'ın azabı ile korkutucuyum. Daha önce geçmişti.

"Bir tek, kahhar olan" hiçbir ortağı bulunmayan "Allah'tan başka hiç­bir ilâh" mabud "da yoktur. O göklerin, yerin ve aralarında olan şeylerin Rabbidir. Mutlak galibtir, çok mağfiret edendir."

Buradaki"Mutlak galibtir, çok mağfiret edendir" buyrukla­rı sıfat olarak ref ile okunur. Eğer birincisi nasb ile okunursa, bunlar da nasb ile okunur. Bununla birlikte birincisinin ref ile gelmesi, ondan sonrakilerin övgü olmak üzere nasbedilmeleri de mümkündür. "Mutlak galib (el-Aziz)" eşi bulunmayan ve gücü herşeyin üstünde olan demektir. "Çok mağfiret eden (el-Ğaffar)" ise kullarının günahlarını örten demektir.

"De ki: O büyük bir haberdir." Yani ey Muhammed onlara "de ki: O bü­yük bir haberdir." Yani benim sizi kendisiyle korkuttuğum hesab, sevab ve ceza, değeri çok büyük olan bir haberdir. Onun hafife alınmaması gerekir. Bu anlamdaki açıklamayı Katade yapmıştır. Bunun bir benzeri de yüce Al­lah'ın: "Birbirlerine neyi soruyorlar? O büyük haberi" (en-Nebe1, 78/1-2) buy­ruğudur.

İbn Abbas, Mücahid ve Katade dediler ki: Yani benim size haber verdi­ğim bu Kur'ân-ı Kerim çok üstün ve değerli bir haberdir. Faydası çok büyük­tür, diye de açıklanmıştır. "Siz ise ondan yüz çevirenlersiniz."

"Onlar birbirleri ile tartışırlarken benim Mele-i A'la'ya dair bir bilgim yoktur" buyruğunda sözü geçen "Mele-i A'la" İbn Abbas ve es-Süddî'nin açık­lamasına göre meleklerdir. Onlar Âdem (a.s) yaratıldığında durumu hakkın­da tartışmışlardı ve: "Orada bozgunculuk yapacak... bir kimse mi yaratacak­sın?" (el-Bakara, 2/30) demişler, İblis de: "Ben ondan hayırlıyım." (el-Araf, 7/12) demişti. İşte bu, Muhammed (sav)'ın Âdem ve diğerlerinin kıssaları hak­kında haber verdiğini açıklamaktadır. Böyle bir şey ise ancak ilâhi bir te'yi-din varlığı ile mümkün olabilir, düşünülebilir. O halde bu yolla onun doğ­ru söylediğine dair mucize de ortaya konulmuş olmaktadır. O halde peygam­berin doğruluğunu bilmek için Kur'ân'ın üzerinde gereği gibi düşünmekten ne diye yüz çevirdiler? İşte bundan ötürü (bu buyruklar) yüce Allah'ın: "De ki: O büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çevirmektesiniz" buyruğu ile bitişik gelmiştir.

İkinci görüşü Eşheb, el-Hasen'den rivayet etmektedir. el-Hasen dedi ki: Rasulullah (sav) buyurdu ki: Rabbim bana sordu ve dedi ki: Ey Muhammed! Mele-i A'la da neyin hakkında tartışmışlardır? Ben: Keffaretler ve dereceler hakkında dedim. Keffaretler nedir? diye sordu. Ben: Yürüyerek cemaat na­mazlarına gitmek, soğuklarda iyice abdest almak, bir namazı kıldıktan son­ra diğer namazı beklemek suretiyle ardı arkasına mescidlere gitmektir. Pe­ki dereceler nedir? diye sordu. Ben: Selamı yaymak, yemeği yedirmek ve in­sanlar uykuda iken geceleyin namaz kılmak dedim." Bu hadisi bu manası ile Tirmizî, İbn Abbas'tan rivayet etmiş ve hakkında garib bir  hadistir demiştir. [128]Muaz b. Cebel'den de rivayet etmiş olup: Bu hasen, sahih bir hadistir demiş­ttir   hadisi "Kitabu'l-Esna fi Şerhi Esmaillahi'l-Hüsna" adlı ese­rimizde bütünüyle kaydettik ve açıklanması gereken yerleri orada açıkladık, yüce Allah'a hamdolsun.

Daha önce de Yâsîn Sûresi'nde (36/12. âyet, 2. başlık ve devamında) mes-

cidlere yürüyerek gitmeye, atılan adımların kötülüklere keffaret olup dere­celeri yükselttiğine dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

Âyet-i kerimede sözü edilen "Mele-i A'la"nın melekler olup "tartışırlar­ken" lafzındaki zamirin iki ayrı fırkaya ait olduğu da söylenmiştir. Bununla da aralarından: Melekler Allah'ın kızlarıdır diyenler ile melekler (Allah'tan baş­ka kendilerine) ibadet edilen ilâhlardır diyenler kastedilmektedir.

Buradaki Mele-i A'la'nın Kureyşliler olduğu da söylenmiştir. Bununla onların kendi aralarındaki tartışmaları kastedilmiş olmaktadır. Allah da pey­gamberini bu tartışmadan haberdar etti.

"Bana, ben ancak apaçık bir korkutup uyaran olduğum için vahyolu-nuyor." Yani bana ancak korkutup uyarmam (inzar) vahyediliyor, demek­tir.

Ebu Cafer b. el-Ka'ka, " Ancak" lafzındaki ikinci hemzeyi kesreli olarak okumuştur. Çünkü vahiy de bir söz (sözden sonra gelen "elif, nun"un elifi esreli okunur)dür. Sanki şöyle demiş gibidir: Bana deniliyor ki: Sen an­cak apaçık bir uyaransın.

Bu hemzeyi üstün okuyanlar ise, ref konumunda kabul ederler. Çünkü meçhul bir fiilin ismi (naib-i faili, sözde öznesi) olmaktadır.

el-Ferra dedi ki: Şöyle demiş gibidir: Bana ancak korkutup uyarmak vah-yolunuyor. en-Nehhas dedi ki: " Ancak... için" anlamında nasb ko­numunda olması da mümkündür. [129]

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

 

71.  Rabbin o zaman meleklere demişti ki: "Şüphesiz ki Ben ça­murdan bir beşer yaratacağım."

72. "Ben onu tamamlayıp ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın."

73. Meleklerin tümü hep birlikte secdeye kapandılar.

74. İblis müstesna. Büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.

 

"Rabbin o zaman meleklere demişti ki..." buyruğundaki "O zaman"

edatı "tartışırlarken" anlamındaki buyruğun sılasındandır. Tartıştıkları za­man ve "Rabbinin meleklere: Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratacağım" dediği zaman Mele-i A'la'ya dair benim bir bilgim yoktu, demektir.

" O zaman... demişti ki" buyruğunun "tartışırlarken" lafzından bedel olduğu ve "tartışırların mahzuf bir kelimeye taalluk ettiği de söylen­miştir. Çünkü anlam: Benim tartıştıkları zamanda Mele-i A'la'nın sözlerine da­ir bir bilgim olmamıştı, şeklindedir.

"Ben onu tamamlayıp" buyruğunun başındaki: edatı, mazi olan fi­ile müstakbel (muzari) anlamını verir. Çünkü bu edat şart harflerine benze­mektedir. Bunun cevabı da şartın cevabı gibidir. "Onu yarat(aca)ğımda de­mektir.

"Ona ruhumdan üflediğim zaman" yani ancak Benim malik olduğum, Benden başka kimsenin malik olmadığı ruhtan... İşte izafetin anlamı budur. Buna dair yeterli ve güzel açıklamalar en-Nisa Sûresi'nde İsa hakkındaki: "Ve kendinden bir ruhtur" (en-Nisa, 4/171) buyruğu açıklanırken geçmiş bulun­maktadır.

"Hemen ona secdeye kapanın" buyruğundaki: "Secdeye varan­lar olarak" lafzı hal olarak nasbedilmiştir. Buradaki secdeden kasıt, ibadet maksadıyla yapılan bir secde değil, tahiyye (selamlama) secdesidir. Buna da­ir açıklamalar da daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/34. âyet, 4. başlık­ta) geçmiş bulunmaktadır.

"Meleklerin tümü hep birlikte secdeye kapandılar." Yani hemen emre uydular, yüce Allah'a tazim ve itaat ile secdeye kapandılar.

"İblis müstesna." Âdem'e secdenin yüce Allah'a itaat olduğunu bilmeye­rek, önünde secdeye varmayı büyüklüğüne yedirmedi. Allah'a itaat etmeyi büyüklüğüne yedirmeyerek kabul etmemek ise, bir küfürdür. Bundan dola­yı o yüce Allah'ın emrine karşı büyüklenmesi sebebiyle kâfirlerden olmuş­tur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/34. âyet, 7. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. [130]

 

75. Buyurdu ki: "Ey İblis! Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni ne alıkoydu? Büyüktendin mi? yoksa yücelerden mi ol­dun?"

76. Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."

77. Buyurdu ki: "Defol oradan, çünkü sen artık kovulansın.

78. "Ve kıyamet gününe kadar da lanetim şüphesiz senin üzerine­dir."

79. Dedi ki: "Rabbim, o halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver."

80. Buyurdu ki: "O halde sen kendisine mühlet verilenlerdensin.

81. "O belli zamanın gününe kadar."

82. Dedi ki: "İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım.

83. "Aralarından ihlasa erdirilmiş kulların müstesna."

 

"Buyurdu ki: Ey İblis! Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni ne alı­koydu?" Secde etmeni ne önledi, ne engel oldu?

Yüce Allah herşeyin yaratıcısı olmakla birlikte Âdem'e ikram olmak üze­re onu yaratmayı bizzat kendi zatına izafe etmektedir. Bu ruhu, beyti (Ka-beyi), nakayı (Allah'ın dişi devesi) ve mescidleri kendi zatına izafe etmesi gi­bidir. İnsanlara karşılıklı ilişkilerinde bildikleri, alışkın oldukları bir üslub ile hitab etmektedir. Yaratılmışlardan başkanlık konumunda olan bir kimse ancak büyüklüğünü ortaya koymak ve ona ikramda bulunmak üzere herhan­gi bir işi doğrudan kendi elleriyle yapar, işte burada da "el"in zikredilmesi bu anlamdadır.

Mücahid dedi ki: Burada el teekküd ve ilişki anlamındadır. Bu da bizzat benim yarattığıma... demektir. Bu bakımdan yüce Allah'ın: "Rabbinin vechi kalıcıdır" (er-Rahman, 55/27) buyruğu gibidir ki Rabbin kalıcıdır demek olur.

Bir diğer açıklamaya göre; yüce Allah'ın yaratmasında "el"deki benzetme, bu yaratmanın nimet, güç ve kudret manasına olmadığını, aksine bunların yüce Allah'ın zat sıfatlarından iki sıfat olduğunu göstermektedir.

Bir başka açıklamaya göre "el" ile kudreti kastetmiştir. Mesela, bu işe be­nim elim yetmez, ağır yükü kaldırmaya benim iki elim yoktur, denilir. (Bu­na güç yetiremem demek istenir.) Buna da yaratmanın ancak kudret ile gerçekleştiğine dair icmaın varlığı delil teşkil etmektedir. Şair de şöyle demek­tedir:

"Afra'dan benim de o sapasağlam dağların da,

İki elimin yetemediği (güç yetiremediğim) şeyleri yüklendim."

"Kendi ellerimle yarattığıma" buyruğunun vasıtasız olarak yarattığıma anlamında olduğu da söylenmiştir.

Secde etmekten "büyüktendin mi yoksa" Rabbine karşı büyüklük tasla­yarak "yücelerden mi oldun?"

Muhammed b. Salih'in Şibl'den onun İbn Kesir'den rivayet ettiğine göre ve Mekkeliler: "Kendi ellerimle... büyüklendin mi?" şeklinde "elifi vasi elifi olarak okumuşlardır. Bu da haber anlamını ifade eder. O va­kit "Yoksa" munkatı' olup " Hayır" anlamında olur.[131]

O takdirde: "Yoksa onlar onu kendiliğinden uydurdu mu derler?" (es-Sec-de, 32/3) buyruğu ve benzerleri gibi olur. Bunu soru olarak kabul edenle­re göre ise: "Yoksa" lafzını istifham hemzesi gibi kabul ederler. Bu ise bir takrir ve bir azardır. (Mealde olduğu gibi) Yani sen Âdem'e secde etme­yi kabul etmeyince, kendi kendine büyüklendin? Yoksa sen büyüklük tas-layanlardan olup bundan dolayı büyüklendin?

"Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım." el-Ferra dedi ki: Araplar arasında: "Ben ondan hayırlıyım ve ben ondan şerliyim" diyen (ve bu arada hayırlı ve şerli lafızlarının başına ismi tafdil hemzesini getirenler) var­dır. Asıl olan budur, ancak çokça kullanım dolayısıyla (âyet-i kerimede de olduğu gibi) bu hemze hazfedilmiştir.

"Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın" diyerek ateşin çamur­dan üstün olduğunu ileri sürdü. Bu ise onun bir cahilliğidir, çünkü cevher­ler (madde özleri) cins olarak birbiriyle aynı değerdedir. O bunları kıyas etmekle yanlış bir kıyaslama yapmış oldu. Buna dair açıklamalar daha önceden

el-Araf Sûresi'nde (7/12. âyet, 3. başlık ve devamında) geçmiş bulunmakta­dır. "Buyurdu ki: Defol oradan" cennetten "çünkü sen artık kovulansın" Yıl­dızlarla ve yıldızlardan atılacak alevli ateşlerle kovulacak, uzaklaştırılacaksın.

"Ve kıyamet gününe kadar da lanetim" seni kovmam ve rahmetimden uzaklaştırmam "senin üzerinedir." Bu buyrukla onun küfür üzere ısrar ettiği bize anlatılmaktadır. Çünkü kıyamet gününde lanetleme kesilmiş olacaktır, son­ra da cehennem ateşine girmesi ile bu lanetleme gerçekleşmiş olacaktır.

"Dedi ki: O halde Rabbim, tekrar diriltilecekler! güne kadar bana mühlet ver!" Lanetli yaratık ölmemeyi istedi, ancak onun bu isteği kabul olun­madı. Bilinen bir vakte kadar eceli ertelendi. Bu ise bütün mahlukatın öle­ceği gündür. Ona hiçbir şekilde önem verilmediği için bu vakte kadar erte­lendi.

"Dedi ki: İzzetin hakkı için hepsini mutlaka azdıracağım." Âdem'den ötürü yüce Allah onu kovup uzaklaştırınca, o da Allah'ın izzetine Âdemoğul-larını arzu ve isteklerini kendilerine süslü göstermek, kalblerine şüpheler sokmak suretiyle saptıracağına yemin etti. Buna göre "hepsini mutlaka azdıra­cağım" buyruğu onları masiyetlere çağıracağım demektir.

Bununla birlikte kendisi ancak vesvesede bulunabileceğini ve vesvese ver­mese dahi bir türlü ıslah olmayacak kimseleri ancak bozup ifsada uğrataca­ğını bilmişti. İşte bundan dolayı: "Aralarından ihlasa erdirilmiş kulların müstesna" dedi. Yani senin kendine ibadet için halis kıldığın ve bana kar­şı koruduğun kimseler müstesna. Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Hicr Sûresi'nde (15/40. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [132]

 

84. Buyurdu ki: "Hak budur. Ben de şu hakkı söyleyeyim:

85. "Andolsun ki cehennemi senden ve onlar arasından sana uyan­ların hepsinden dolduracağım."

86. De ki: "Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir şeyler uyduranlardan da değilim.

87. "O ancak alemlere bir öğüttür.

88. "Onun haberini bir süre sonra elbette bileceksinizdir."

 

"Buyurdu ki: Hak budur. Ben de şu hakkı söyleye­yim" buyruğu Haremeyn ehli, Basralılar ve el-Kisaî'nin okuyuş şeklidir.

İbn Abbas, Mücahid, Asım, el-A'meş ve Hamza ise birincisini merfu oku­muşlardır. el-Ferra bunun esreli okunmasını da caiz kabul etmektedir.

İkincisinin: "Söyleyeyim" ile nasbedildiğinde görüş ayrılığı yoktur. Birincisinin nasb ile okunması ise iğra olmasındandır. Yani hakka tabi olun ve hakkı dinleyin. İkincisinin nasbi ise "söylemek" fiilinin üzerinde cereyan etmesi (mefulu) olması dolayısıyladır. Bunun (birincisinin) "ben hakkı hak ediyorum" yani hakkı yapıyorum anlamında olduğu da söylenmiştir.

Ebu Ali dedi ki: Birinci "hak" kelimesi hazfedilmiş bir fiille nasbedilmiş-tir. Yahut kasem ve cer harfinin hazfi dolayısıyla nasbedilmiştir. " Allah adına yemin ederim ki mutlaka yapacağım" demeye benzer. Bunun an­lamı da şöyle olur: Yüce Allah hakka yemin ederim ki... diye buyurdu. Bu da yüce Allah'ın kendi zatına yemin etmesi demektir. "Ben de şu hakkı söy­leyeyim" anlamındaki cümle de kasem ile hakkında kasem edilen (yemin edi­len) şey arasına ara cümlesi olarak gelmiştir. Bu da anlatılan şeyleri te'kid et­mek demektir. Şayet "hak" hazfedilmiş bir fiil ile mansub kabul edilecek olur­sa, o takdirde "andolsun ki... dolduracağım" kasem anlamı kastedilmiş bir ifa­de olur.

el-Ferra ve Ebu Ubeyd "hak" lafzının "Gerçekten ve andolsun ki cehennemi... dolduracağım" anlamında mansub olabileceğini kabul etmiş­lerdir. Ancak bu bazı nahiv alimlerine göre bir yanlışlıktır. Çünkü: " Andolsun ki Zeyd'i döveceğim" anlamında kullanılması caiz de­ğildir. Zira "lam"dan sonra gelen ifadenin öncekiyle bir ilişkisi yoktur. O ba­kımdan onda ameli olmaz. el-Ferra ve Ebu Ubeyd'in görüşlerine göre ise ifa­de: "Andolsun ki cehennemi gerçekten dolduracağım" takdi­rindedir.

"Hak" lafzını merfu okuyanlar da mübteda olarak merfu okumuşlardır. Ya­ni ben hakkım yahutta hak Bendendir. Bu iki açıklama da Mücahid'den ri­vayet edilmiştir. İfadenin, bu haktır takdirinde olması da mümkündür.

Sibeveyh ve el-Ferra'nın kanaatlerine göre üçüncü bir açıklama şekli de Gerçek şu ki, andolsun Ben cehennemi dolduracağım" şeklindeki ifade: "Gerçek şu ki, cehennemi dolduracağım" anlamında olur.

Esreli okunuşa gelince, bu da İbn es-Semeyka' ve Talha b. Musarrif'in kı­raati olup açıklaması ile ilgili iki görüş vardır. Birincisine göre burada kasem harfi hazfedildiği için mecrur okunmuştur. Bu el-Ferra'nın görüşüdür. Bir kim­senin: " Aziz ve celil olan Allah hakkı için yemin ediyorum ki, mutlaka bunu yapacağım" demesine benzer. Bu türden bir ifadeyi Sibe-veyh de uygun karşılamıştır. Ancak Ebu'l-Abbas bu konuda onun yanlış ol­duğunu söylemiş ve esreli okunuşu caiz kabul etmemiştir. Çünkü cer edat­ları (ki yemin harfleri de bunlardandır) hazfedilmezler. Diğer görüşe göre ise baştaki "fe" harfi kasem (yemin) "vav"ından bedel olarak gelmiştir. Nitekim şairin zikrettikleri şu mısraında da böyledir:

"Senin gibi nice gebe ve süt emzikli kadına geceleyin gitmişimdir."

"Andolsun ki cehennemi senden" yani bizzat senden ve senin soyundan gelenlerden "ve onlar arasından" Âdemoğullarından "sana uyanların hep­sinden dolduracağım."

Yüce Allah buyuruyor ki: "De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret iste­miyorum." Vahyi tebliğ etmem karşılığında bir mükafat istemiyorum. Pey­gamber (sav)'dan daha önceden sözedilmediği halde ondan zamir ile söze-dilmiştir. Bunun yüce Allah'ın: "Aramızdan bu zikir onun üzerine mi indi­rildi?" (Sâd, 38/8) buyruğuna raci olduğu da söylenmiştir.

"Ve ben kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan da değilim." Yani ben bir şeyler uydurmak için kendimi zorlamıyorum ve emrolunmadığım şey­leri uydurup söylemiyorum.

Mesruk, Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bilme­diği şey hakkında kendisine soru sorulan bir kimse bilmiyorum desin ve te-kellüfe kaçmasın (bir şeyler uydurmaya kendisini zorlamasın). Çünkü onun: Bilmiyorum demesi dahi bir ilimdir. Zaten yüce Allah peygamberine: "De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir şeyler uyduranlardan da değilim" demesini emir buyurmuştur.

Rasûlullah (sav)'dan da şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Mütekellih (bil­mediği şeyleri söylemek için kendisini zorlayan kimse)'in üç tane alameti var­dır. Kendisinden yukarıda olanlarla tartışır, asla nail olamayacağı şeyleri el­de etmeye kalkışır ve bilmediği şeyleri söyler." [133]

Dârâkutnî, Nafî'den, o İbn Ömer'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Ra­sûlullah (sav) seferlerinden birisinde bir gece yol aldı. Büyükçe bir havuzu­nun başında oturmakta olan bir adamın yanından yolları geçti. Ömer ona: Ey bu havuzun sahibi, bu gece yırtıcı hayvanlar gelip senin bu havuzundan suiçtiler mi diye sordu. Peygamber (sav) ona: "Ey havuzun sahibi, bu adama sorduğunun cevabını verme. Çünkü bu gereksiz yere kendisini zora koşan bir kimsedir. (Eğer içmişlerse) karınlarında taşıdıkları kendilerinindir, geri­ye kalan da bizim için hem bir içecektir, hem bir temizlenme suyu[134]

Muvatta'da Yahya b. Abdurrahman b. Hatıb'dan rivayete göre Ömer b. el-Hattab aralarında Amr b. el-As'ın da bulunduğu bir kafile ile birlikte yola çık­mıştı. Nihayet bir havuzun başına geldiler. Amr b. el-As: Ey havuzun sahi­bi, yırtıcı hayvanlar senin bu havuzuna geliyorlar mı? diye sordu. Ömer: Ey havuzun sahibi, bize haber verme, çünkü biz yırtıcı hayvanların olduğu ye­re gittimiz gibi, onlar da bizim yanımıza gelirler, demiştir'[135]

Sulara dair gerekli açıklamalar daha önce Furkan Sûresi'nde (25/48. âyet, 1. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır.

"O" yani Kur'ân-ı Kerim "ancak alemlere" cinlere ve insanlara "bir öğüt­tür. Onun haberini bir süre sonra elbette bileceksinizdir." Zikrin yani Kur'ân'ın haberinin hak olduğunu mutlaka "bir süre sonra" bileceksinizdir.

Katade: Ölümden sonra diye açıklamıştır. ez-Zeccac da böyle demiştir. İbn Abbas, İkrime ve İbn Zeyd de: Kıyamet günü diye açıklamışlardır. el-Ferra da: Ölümden önce ve sonra diye açıklamıştır. Yani "bir süre sonra" söyle­diğimin hakikati sizin için açıklık kazanmış olacaktır. Bir süre sonra bu böyle olacaktır, bu da müslümanların kılıçları tepenize ineceği zaman açığa çıkacaktır, demektir. es-Süddî: Bu da Bedir günü olacaktır diye açıklamıştır.

el-Hasen şöyle derdi: Ey Âdemoğlu, ölüm esnasında sana kesin haber ge­lecektir.

İkrime'ye: Bir süreye kadar (hîn) mutlaka bu işi yapacağına dair yemin eden kimse hakkında soru sorulmuş o da şöyle demiştir: Bazı "bir süre (hîn)" lafzının ne demek olduğu anlaşılamaz (veya onun gerçekleşeceği zamana ye-tişilemez). Yüce Allah'ın: "Onun haberini bit süre sonra elbette bileceksi­nizdir" buyruğu gibi. Kimisi de ne demek olduğu bilinebilir. Yüce Allah'ın: "O ağaç Rabbinin izniyle her zaman (hîn) meyvelerini verir" (İbrahim, 14/25) buyruğunda olduğu gibi. Buradaki hîn'den kasıt hurmaların toplan­masından tekrar tomurcuklanmasına kadar geçen altı aylık zamandır. Bu hu­susa dair açıklamalar daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/36. âyet, 6. -başlık­ta ve İbrahim Sûresi'nde 14/25- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Yüce Allah'a hamdolsun. [136]



[1] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/7

[2] Beyhaki, es-Sünenül’I-Kübra,I, 399

[3] Kurtubî (XV, 147) naşirlerine göre beyit, Cemil b. Mamer, Taberî, (XXIII, 123, dn: 2) naşirlerine göre de Amr b. Ahmer el-Bahili'dir.)

[4] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/7-18

[5] Tirmizî, V, 365 (sadece "hasen bir hadistir" kaydıyla)

 

[6] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/18-20

[7] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/20-24

[8] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/25-27

[9] (Bezzar, Müsned, II, 255, aynı lafızlarla değil de: "Ecri en büyük hasta ziyareti en kısa tutulmalıdır" manasına el-Kudai, Musnedu'ş-Şihab, II, 218'de Bezzar'ınkine yakın la­fızlarla.)

 

[10] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/27-31

[11] Tirmizi, V, 383; Müsned, V, 394.

[12] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/31-32

[13] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/33

[14] Taberani, Evsat, IV, 296; İbn Abdi'1-Berr, Temhid, VIII, 138

[15] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/33-34

[16] Müslim, I, 515; Miisned, IV, 367, 372. Merhum müfessir, hadisi kaydettikten sonra "Fı-sal: Deve yavruları" ile "ramda: Yerin aşın ısınması" lafızlarını açıklamaktadır. Bunlar anlam itibariyle hadisin tercemesi muhtevasında yer aldıklarından ayrıca terceme edil­memişlerdir.

 

[17] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/34-35

[18] Müslim, I, 515; Miisned, IV, 367, 372. Merhum müfessir, hadisi kaydettikten sonra "Fı-sal: Deve yavruları" ile "ramda: Yerin aşın ısınması" lafızlarını açıklamaktadır. Bunlar anlam itibariyle hadisin tercemesi muhtevasında yer aldıklarından ayrıca terceme edil­memişlerdir.

[19] Tirmizî, II, 337.

[20] Müslim, I, 498; Müsned, V, 167.

[21] Tirmizî, II, 341, Tirmizî ravilerinden Nehhas b. Kum'u bu hadisi dışında tanımadığını kaydetmektedir; İbn Ebi Hatim, el-Cerh ve't-Ta'dil, VIII, 511'de verilen bilgilere göre ri­vayetlerine itibar edilmeyen kıssalı birisi imiş.

[22] Buhârî, I, 395, II, 699; Müslim, I, 499; Nesâî, III, 229; Dârimî, I, 402; Müsned, II, 258, 271, 526.

[23] Müslim, I, 499.

[24] Müslim, I, 499.

[25] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/35-36

[26] Müslim, II, 698.

[27] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/36-37

[28] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/37-38

[29] Müsned, V, 583..

[30] Müslim, I, 371, 372; Buharı, VI, 2573; Müsned, II, 250, 268, 314...

[31] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/38-40

[32] Bu husustaki rivayetlerin en sağlamı bu olmakla birlikte sahih olmadığına göre; mer­hum müfessirimiz bu ve benzeri rivayetleri niçin kaydediyor? üstelik kitabının başın­da sahih olmayan ve sahifeleri boş yere dolduran israiliyyatı almayacağını söylemişti.

Bu iki sebepten olabilir: 1. Kurtubi bu gibi rivayetlere güvenilmemesi gerektiğine ayrıca dik­kat çekmek için bunları kitabına almış olabilir.

[33] Bu tür israiliyyatın dini hükümlerle ilgisini görmediğinden, İsrailoğullarından nakli mu­bah rivayetlerden kabul ettiği için zikretmiş olabilir.

Hangisi olursa olsun, bunlarla hiçbir şekilde meşgul olmamak gerekirdi. Bu gibi rivayet­lerin doğru olmadıklarına dikkat çekmek daha uygun olurdu. Vailahu a'lem.

Tirmizî el-Hakim, Nevadiru'l-Usul, II, 178.

[34] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/41-4

[35] Tercüme ettiğimiz Tefsir metninde böyle olmakla birlikte, doğrusu Abdullah b. Amr el-As'tir.

[36] Buhârî, II, 696, 697, V, 1995, 2272; Müslim, II, 813, 817; Müsned, II, 197, 198.

[37] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/46-47

[38] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/47-48

[39] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/48-49

[40] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/49

[41] Gerek tercemeye esas aldığımız baskı, gerek onu esas alarak yapılan sonraki baskılar­da "nikah" kelimeleri kayd edilmiştir. Oysa, hasımlarının sözkonusu ettikleri "koyun­lar' demek olan "ni'ac'dır. Hat benzerliğinin böyle bir okuma hatasına sebep olduğu kanaatindeyiz. Dolayısıyla ibareyi: "Davucl da koyunlardan söz edilmesi..." diye anla­mak gerekir.

[42] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/50

[43] İbn Hibban, Sahih, IX. 409, 411; Timizi, III, 450; Ebû Dûvûd, II, 237; Nesâî, VI, 121, 122, 198; Müsned, I, 447, IV, 279, 280.

[44] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/50-51

[45] Muvatta, II, 739; Buhârî, II, 724, 895, III, 1007; Müsned, VI, 129, 200

[46] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/51-53

[47]Buhârî, V, 2007; Müslim, III, 1275; Müsned, II, 229, 275.

[48] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/53-54

[49] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/54-55

[50] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/55-58

[51] İbn Hibban, Sahih, XI, 451; Hakim, Müstedrek, IV, 105; Ebu Abdullah el-Makdisi, el-Ehadisu'l-Muhtara, II, 388; Ebû Dâvûd, III, 301; Müsned, I, 96, 101, 149.

[52] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/58-60

[53] Buhârî, II, 526, 880; Tirmizl, III, 17; Ebü Dâvûd, II, 97, 98; Nesâl, V, 22, 28; Muvatta, I, 58, II, 15.

[54] Muvatta, I, 263.

[55] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/60-61

[56] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/61

[57] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/61

[58] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/62

[59] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/62-63

[60] Buharı, I, 107, III, 1240, VI, 2723; Nesai, I, 200; Müsned, I, 314

[61] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/63-65

[62] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/65-66

[63] Ebû Dâvûd, II, 59

[64] Buharı, I, 363, III, 1358; Ebû Dâvûd, II, 59; Müsned, I, 359.

[65] Buharı, III, 1258, IV, 1695, 1808; Müsned, I, 360.

[66] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/66

[67] îbn Mace, I, 445.

[68] Hakim, Müstedrek, I, 411; Beyhaki, es-Sünenu'l-Kübra, II, 370; Dârâkutnî, Sünen, I, 410, IV, 147 İbn Mace, I, 446.

[69] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/66-67

[70] (3), (4) nolu dipnotlar ile ilgili malumat bir sonraki sahifenin dipnotundadır.

[71] Buralarda (67. sahifedeki (3) ve (4) nolu dipnotlarda) zikredilen hadisler, lafız ve ma­na itibariyle birbirlerine yakın olduklarından hepsi için aşağıdaki kaynaklara atıfta bu­lunmakla yetiniyoruz: ibnHuzeyme, I, 282, VI, 473; Hakim, Müstedrek, I, 341; Tirmi-zî, II, 472, V, 489; İbn Mace, I, 334; Taberani, Kebir, XI, 129.

[72] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/67-68

[73] Tirmizî, el-Hakim, Nevadiru'l-Usul, II, 178

[74] Tirmizî, el-Hakim, Nevadiru'l-Usul, II, 183

[75] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/68-71

[76] Tirmizî, el-Hakinı, Nevadiru'l-Usul, II, 699 v.d. -bazr ibarelerde az farkla- (Davud (as) ile ilgili rivayetlerin bir kısmını ihtiyatla karşılamak lazım. Naşir).

[77] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/71-73

[78] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/73

[79] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/73-74

[80] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/74

[81] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/74

[82] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/74-76

[83] Müslim, III, 1337; Ebû Dâvûd, III- 308; Müsned, I, 323.

[84] Azimabadi, Avnu'l-Ma'bud, X, 20; Hakim, Müstedrek, II, 21; Beyhaki, es-Sünenu'l-Küb-ra, VII, 66, X, 145; Müsned, V, 215.

[85] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/76

[86] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/76

[87] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/76

[88] Buhari, III, 1047, 1048, 1135, III, 1332; Müslim, III, 1492, 1493; Tirmizî, IV, 173; Dâ-rimî, II, 278; Tirmizî, VI, 214, 215, 221, 222; ibn Mace, II, 932; Muvatta, II, 467; Müsned, II, 28, 49, 101, 102...

[89] Taberani, Kebir, X, 202; Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, VI, 194; ravileıinden Avn b. Umare'nin zayıf olduğu kaydıyla.

[90] Muvatta, II, 468.

[91] İbn Abdi'1-Berr, Temhid, XXIV, 100; ancak bu muttasıl senedli rivayetin sahih olmadı­ğını da belirtmektedir.

[92] Taberani, Kebir, XXIV, 151. Zehebi, Mizanu'l-Î'tidal, V, 205'de bu rivayeti kaydettik­ten sonra hadisin ravilerinden Ammar b. Matar hakkında: Ebu Hatim'in: "yalan söyler­di''; İbn Adiyy'in: "Hadisleri batıldır." Dârakutnî'nin: "Zayıftır" dediğini kaydetmekte­dir. Ayrıca merhum müfessirimizin hemen bundan sonra İbnu'l-Cevzi'den yaptığı na­kil de dikkate değer.

[93] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/79-86

[94] Bu tür açıklamaların lehine ileri sürülebilecek Şer'i ya da akli bir delil bulunması şöy­le dursun, bunların bilinir kat'i şer'i delil ve hükümlere aykırı oldukları, aklın da bun­ları kabullenemeyeceği açıktır. Bu anlatılanlar Peygamberlerin sahip olmaları gereken temel sıfatlara aykırı olduğu gibi; şeytanın Süleyman (a.s) suretinde hanımlarının ya­nına girebilecek bir hale gelmesi de asla kabul edilemez. Kısacası bu anlatılanlar şer'i ve akli hiçbir dayanağı olmadığından red edilirler.

[95] İbn Hacer el-Askalani, Lisanu'l-Mizan, III, 159'da bu sözün hadis uydurmakla itham edi­len bir kişi olan Şeyh b. Ebi Halid tarafından Cabir b. Abdullah'tan diyerek uydurulmuş bir hadis olduğunu belirtmektedir.

[96] Buhârî, III, 1038, VI, 2447; Müslim, III, 1276; Nesâî, VII, 25.

[97] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/87-92

[98] Buhârî, V, 2323; Müslim, I, 189; Tirmizi, V, 580; İbn Mace, II, 1440; Müsned, II, 275, 42

[99] Buhârî, I, 176, III, 1260, IV, 1809; Müslim, I, 384; Müsned, II, 298.

[100] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/92-97

[101] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/98-100

[102] Müslim, I, 535; Tirmizî, V, 486; Dârimî,.l, 309; Dârâkutnî, I, 296; Ebû Dâvûd, I, 201, 202; Nesâî, II, 130.

[103] Buhârî, I, 107, III, 1240, VI, 2723; İVesâî, I, 200; Müsned, II, 243, 314, 490, 511.

[104] Buhârî, II, 953, VI, 2679, 2735.

[105] Heysemî, Mecmau'z-Zevaid, I, 174, VIII, 262; İbn Ebi Şeyhe, Musannaf, V, 312; Müs-ned, III, 387.

[106] Taberi, Tarih, I, 208

[107] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/100-104

[108] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/105-106

[109] Müslim, II, 890; Tirmizl, III, 467, V, 273; Ebû Dâvûd, II, 185; İbn Mace, I, 594, II, 1025; Müsned, V, 72.

[110] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/106

[111] Hadisi merhum müfessir biraz sonra kaydeceğinden kaynakları orada görülebilir

[112] Ebû Dâvûd, IV, 16i; Dârâkutnî, III, 100; îbn Mace, II, 869; Müsned, V, 222.

[113] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/106-107

[114] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/107-108

[115] İbnu'l-Mubarek, Zühd, s. 48.

[116] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/108

[117] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/108-109

[118] İbn Mübarek, Zühd, 49

[119] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/109-110

[120] Merhum, müfessir bu ayetin tefsirini önce yapmış bundan önceki ayetin tefsirini son-ya bırakmıştır. Biz de bu sırayı bozmadık

[121] Merhum müfessirin ibaresi böyle olmakla birlikte sözkonusu açıklama 130. âyetin tef-sirindedir.

[122] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/111-113

[123] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/113-116

[124] Burada yazılı ibare: "Minelleyl" olup geceden" demektir. Arapça baskıyı hazırlayanla­rın da dikkat çektikleri gibi "mine'1-ayn: gözden" olması ihtimali daha güçlüdür.

[125] Tirmizî, IV, 706; Müsned, III, 28, 83.

[126] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/116-122

[127] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/122-124

[128] Tirmizî, V, 368

[129] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/124-126

[130] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/126-128

[131] Buna göre anlam şöyle olur: Kendi ellerimle yarattığıma secdeden seni ne alıkoydu? Sen büyüklendin, hatta yücelik taslayanlardan oldun.

[132] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/128-130

[133] Deylemî, Firdevs, III, 328.

[134] Dârâkutnî, I, 26.

[135] Muavatta, I,23..

[136] İmam Kurtubi, el-Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 15/130-133