Sâd Sûresi - Kuran - 038Sad - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Peygamberi Yalancılıkla, Sihirbazlıkla Suçlayanlar
Rahmet Hazineleri Kimin Yanındadır?
Gelip Geçen Milletlerin Sonlarının Ne Olduğuna Bakıp İbret Almak
Sonunda bir haykırış, bir uğultu, bir sarsıntı yeter de artar. Sabır Tavsiye Ediliyor
Dâvud Peygambere Yönelen İlâhî Lütuflar
Dâvud (A.S.)In Yanına Giren Davacı İle Dâvâlı
İnsanlar Arasında Adaletle Hükmetmek
Anlamsiz Ve Hikmetsiz Yaratılan Bir Şey Yoktur
Taht Ve Saltanat Amaç Değil, Araçtır
Süleyman (A.S.)In Tahtının Üzerine Atılan Ceset
Süleyman Peygamber'in Hiç Kimseye Lâyık Olmayan Bir Mülk İstemesi
Şeytanin Sıkıntı, Yorgunluk Ve İşkence Vermesi
Yerden Çıkan Soğuk Su İle Yıkanıp İyileşmesi
Eyyûb (A.S.)In Yemini Ve Yüz Değnek Olayi
Eyyûb (A.S.) İle İlgili Kur'ân Ve Tevrat'taki Belgeler
Hakk'ın Rızası Doğrultusunda Başarılı Olmak
Beş Yüce Nimet Ve Beş Ayri Azap
Peygamberin Ana Vasıflarından Biri, Açık Uyarıda Bulunmaktır
Mele'-İ A'lâ Ve Peygamber (A.S.) Efendimiz
İlk İnsan Âdem'in (A.S.) Yaratılması
Allah'ın Ruhundan Âdem'e Üflenmesi
Âdem (A.S.) İle İblîs Kıssasına Dönüş
Kur'ân, Bütün Milletlere İlâhî Öğüttür
SÂD SÛRESİ
Başında «hurûf-i mukattaa»dan (sâd) bulunduğu için, sûreye bu isim verilmiştir.
Sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. İlim adamlarından buna muhalefet eden olmamıştır. İmam Kurtubî de aynı görüşü paylaşmış ve bunun bütün müfessirlerin ittifak ettikleri bir husus olduğuna dikkatleri çekmiştir.
Âyet sayısı : 88
Kelime» : 732
Harf » : 3069 [1]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1— Allah'a ortak koşan inkarcıların haktan yüzçevirmeleri konu ediliyor ve gelip geçen ümmetlerin hayatından ibretli misaller veriliyor.
2— Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr eden nankörlere dikkatler çekiliyor ve aydınlatıcı bilgiler ortaya konuyor.
3— Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamberliğini kabu! etmeyen şaşkın' müşriklerden, maddeci inkarcılardan söz ediliyor ve insan aklına ışık tutularak yönlendirici bir metot uygulanıyor.
4— Öldükten sonra dirilmeyi ve âhiret hayatını, hesap ve cezayı inkâr edenlerin düşünce ufuklarını genişletir, akıllarını harekete geçirir mahiyette deliller getiriliyor,
5— Davud, Süleyman, Eyyub, İbrahim, İshak, Yakub ve diğer bazı peygamberlerin kıssalarından önemli safhalar, ibretli yanlar anlatılıyor. Böylece Mekke'de İslâm'a karşı meydana gelen olayların bir benzerinin geçmişte birçok defalar tekerrür ettiğine işarette bulunuluyor.
6— Cennet ehlinin nimetleri; Cehennem ehlinin azapları sıralanıyor ve birtakım uyanlar yapılıyor.
7— Adem Peygamber'Ie İblîs olayına geçilerek ebedî düşmanımız tanıtılıyor.
8— Kur'ân'ın insanlarla cinlere indirildiği açıklanarak bu iki ayrı varlığın tekliîat-i nahiyeyle mükellef tutulduklarına işaretlerde bulunuluyor.[2]
Meali:
1— Sâd. Öğüt veren Kur'ân'a and olsun ki,
2— O inkâr edenler, bîr gurur ve bölünme içindedirler.
3— Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki çığlık atıp yardım istiyorlardı. Ama artık kurtulma vakti değildi.
4— Kendilerine uyarıcı bîr peygamber geldi diye hayret ediyorlar ve o kâfirler: «Bu çok yalancı bir sihirbazdır.
5— İlâhları tek bir ilâh mı yapıyor?! Doğrusu bu şaşılacak şey!» dediler.
6— Onlardan ileri gelen grup da «haydi yürüyün de tanrılarınıza (ibâdet ve bağlılıkta) sabır gösterin. Çünkü herhalde (sizden) istenilen de budur!
7— Diğer sonraki dinde de (Hıristiyanlıkta) hic böyle bir şey duymadık; bu bir uydurmadan başkası değildir,
8— Aramızdan ona mı Kur'ân indirildi, öyle mi?» (diyorlardı). Hayır, onlar benim Kur'ân'ımdan tam bir şüphe içindedirler. Hayır, azabımı henüz tadın iş değillerdir.
9— Yoksa O, çok güçlü, çok üstün, O çok karşılıksız bağışlayan, ihsanda bulunan Rabb'ının rahmet hazîneleri onların yanında mıdır?
10— Yoksa göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin mülkü (saltanat ve tasarrufu) onlara mı aittir? O takdirde sebeplere yapışıp (göklere) yük-selsinler.
11— Onlar burada bir araya gelmiş fakat bozguna uğrayacak kırık-dö-kük bir ordudur.
İniş Sebebi
Hz. Ömer b. Hattâb (R.A.) İslâm'a girince, Mekkeli putperestlerin ileri gelenleri hayli telaşlandılar ve bu işin sonunun nereye varacağından iyice endişelendiler. O bakımdan birtakım çareler düşünüp ön tedbir almak için toplanıp Resûlüllah'ın (A.S.) amcası Ebû Tâlib'e gittiler ve: «Kardeşin oğluna de ki: bizim tanrılarımızı küçük düşüren sözler söylemesin, biz de Onun tanrısına dil uzatmayalım. Artık sen de insaf et de aramızda söz sahibi ol» dediler. Bunun üzerine Ebû Tâlib, Hz. Muhammed'i (A.S.) davet edip Kureyş ululan ile Onu biraraya getirdi ve onların önerisini toplantıda aynen nakletti. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz amcasını dikkatle dinledikten sonra şöyle dedi:
— Amcacığım, onları bundan hayırlı bir hususa çağırsam ne dersin?
— Neye çağıracaksın?
— Arapları dindar kılıp aralarında otorite sağlayacak ve onları diğer milletlere üstün kılacak bir söze çağırıyorum.
Bunun üzerine Ebû Cehl söze karıştı ve :
— O dediğin söz nedir? Biz sana onun on katıyla söz verelim, dedi. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu
— Lâ ilahe illallah, deyiniz..
Müşrikler bu öneriden tiksinip kendi önerilerini tekrarlamaya lüzum görmeden meclisi terkettiler.
Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. [3]
Sâd Harfi
Sûrenin başına konulan «Sâd», diğer «Hurûf-i mukattaalarsda olduğu gibi, Allah ile Peygamberi arasında bir şifredir; aynı zamanda sûrenin özetidir ve içerdiği hikmetleri yansıtan bir işarettir.[4]
Kâfirlerin Boş Gururu
«Sâd. Öğüt veren Kur'ân'a and olsun ki, o inkâr edenler, bir gurur ve bölünme içindedirler.»
Her kavim ve milletin sosyal yapısında rastlandığı gibi, Mekke'de yaşayan kabilelerin de bünyesinde kendi başlarına buyruk olmayı, ciddi ve seviyeli bir otorite altına girmemeyi arzu edenler hayli çoktu. Bu nedenle doğruluğu herkesçe kabul edilen Hz. Muhammed'e (A.S.) inanıp bağlanmayı şan ve gururlarına yediremiyor ve O'ndan kurtulmak için olmadık yalan ve iftiralara başvuruyorlardı.
Böylesine akıl dışı tepkinin sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: İnsanoğlu hayat dizginini aklın, sağduyunun eline değil, nefis ve İblîs'in eline verince, sınırsız hürriyete sahip olmak, kendi başına buyruk düzeyinde birtakım arzulcrını tatmin etmek ister. O nedenle inkarcılar, hürriyetlerine sınır çizmek, nefislerinin aşırılık ve azgınlığını durdurmak ve onları meşru sınırlar içine almak, hayatlarını düzene sokmak isteyen peygamber ve Onun yolunda yürüyen mürşitlere karşı gelir; gerekirse bu uğurda savaşır; haksızlığa baş vurup kan dökerler.
Ayrıca putları ilâh edinip, onları kendi nefsanî arzuları doğrultusunda vasıflandıran bir kavim, ya da millet, bu düzeyde iken, nefislerinin eğilimlerinin çoğunu haram sayan, ilâhî hükümleri değer ölçüsü kabul etmelerini telkîn eden hak dinden devamlı kaçar ve onu yaşamanın, ilerlemenin ayak bağı sayar.
İşte Mekkeli putperestlerin ileri gelen söz sahipleriyle Hz. Muhammed (A.S.) arasındaki, ardı-arkası kesilmeyen mücadelenin asıl sebebi bu idi. Hem tarih boyunca hemen her çağda ve her ülkede sözü edilen mücadelenin sürüp gittiğini kim inkâr edebilir. Zira nerede hak varsa, mutlaka karşısında bâtıl vardır ve bu iki karşıtın sürtüşme ve mücadelesi çok tabiidir.[5]
Peygamberi Yalancılıkla, Sihirbazlıkla Suçlayanlar
«Kendilerine uyma bir peygamber geldi diye hayret ediyorlar ve o kâfirler: «Bu çok yalancı bir sihirbazdır» diyorlar.»
Arapların ve özellikle Mekkeli'lerin tanınmasına ve ebediyen anılmasına sebep olan son peygamber Hz. Muhammed'in (A,S.), ne yazık ki o millet gerçek değerini, insanlığa ne gibi yüksek değerler, sonu gelmeyen fa-zîletler kazandırdığını ve kazandıracağını o gün anlayamadılar. Bâtılı ayakta tutma, haksızlığı savunma pahasına, Ona «çok yalancı sihirbaz» veya «çok yalancı büyücü» diyecek kadar ileri gittiler ve haksızlıkta bulundular. Oysa Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamberliğinden önceki kırk yıl içinde bir defa olsun yalan söylediğini, büyü yaptığını veya yaptırdığını; sihirle uğraştığını kimse iddia edemez. Nitekim Mekkeli'lerin bu çirkin suçlama ve yakıştırmalarına aklı eren bazı Arap kabileleri gülmüş ve hiçbir zaman o gibi sözleri ciddiye almamışlardır.
Saltanat, nüfuz, hükümranlık, mal ve servet peşinde koşmayan, kıt kanaat geçinip insanları Yüce Yaratan Cenâb-ı Hakk'ı tanımaya, inanmaya davet eden Hz. Muhammed'in (A.S.) kişisel bir çıkarı uğruna veya ihti- rasina mağlup olarak yola çıktığına inanmak büyük bir haksızlıktır. Zira Onun 63 yıllık tertemiz, sade ve nezih hayatı bu gibi iddiaları temelinden söküp atar. Müşriklerin bu gibi suçlama ve iddialarının, gurur ve bencilliklerinden kaynaklandığı ise, kesindir.[6]
Hakk'a Karşı Gelenler
«İlâhları tek bir ilâh mı yapıyor?!
Doğrusu bu şaşılacak şey, dediler.»
Kendilerini idareden âciz; önlerini ve geleceklerini göremiyeçek kadar şaşkın; nerede niçin bulunduklarını idrâk edemiyecek kadar kör; hakkın sesini duyamıyacak kadar sağır; insan ruhunun yüceliğini anlayamıyacak kadar cahil ve ilâhî sünnet gereği yok edilen kavim ve milletlerin kalıntılarından öğüt ve ibret alamıyacak kadar bilgisiz, nankör olan bir topluluğun hak dine karşı gelmelerine kızmaktan ziyade acımak gerekir. Kur'ân ilgili âyetlerle bu gibi idraksizlerin anlayışsızlığını tasvir etmekte, o gibi kudretsizlerin sonsuz kudret sahibine baş kaldırmalarına dikkatleri çekerek aklın yolunun seçilmesini tavsiyede bulunmaktadır. Aynı zamanda şaşkınlığın bu kadarının tedavisi zor maraz-ı kalbî haline geldiğine işaret ederek, ön yargıdan sıyrılmalarında sayısız faydaların söz konusu olduğuna işaretle hakkın sesini duyurmaya çalışmaktadır.
Her şeye rağmen uyanmaz öa bâtılı savunmada ısrar edip Hakk'ın ışığını söndürmeye çalışırlarsa, ilâhî hüküm inmeye başlar ve işte o zaman uyanmanın bir yararı olmaz.[7]
Rahmet Hazineleri Kimin Yanındadır?
Cenâb-ı Hak, insanı yaratmayı dilediğinde, önce onun yaşayabileceği hayat düzenini bütün kaynaklarıyla, imkânlarıyla vüeuda getirdi. Daha doğrusu insanın her iki hayatta mutlu ve bahtiyar olması için kâinatı, bütün sistem ve kaynaklarıyla onun hizmetine şevketti. Böylece insanı çok aziz yarattı. Ne yazık ki, çoğu bu inayet ve iltifatı anlayamadı da kendini insanlık şeref düzeyinden geri çekip aşağıların aşağısı yaptı. [8]
Cenâb-ı Hak bu gerçeğe değinerek insandan yana hazırlayıp hizmete sevkettiği şeylerin bir kısmını anarak daha iyi düşünmemizi, kâinat denilen bu sınırı bilinmeyen varlık âleminde yerimizin ve görevimizin ne olduğunu araştırmamızı; niçin yaratıldığımızı araştırıp öğrenmemizi ilham etmektedir.
Sonra da Kur'ân sözü edilen hikmetle işlenmiş tabloyu gözler önüne koyarak Allah'ın iki sıfatına yer veriyor: Azız ve Vahhâb..
Birinci sıfat, Cenâb-ı Hakk'ın sınır kabul etmez anlamda çok güçlü, çok üstün olduğuna; ikinci sıfat, O Yüce Kudretin kendi geniş hazinelerinden karşılıksız bağışta bulunarak nzık kapılarını, bilerek çalışan insanlara açık tuttuğuna; bu konuda mü'min ve kâfir, inanmış ve inanmamış diye bir ayrım yapmadığına delâlet eder.
İlâhlaştınlan canlı-cansız varlıklarda bu iki sıfat var mıdır? Özellikle yontulup şekillendirilen taşlar bu gibi hazinelere sahip midirler?[9]
Kırık Dökük Bir Ordu
«Onlar burada bir araya gelmiş fakat bozguna uğrayacak kırık dökük bir ordudur.»
İlgili âyetle, Mekkeli müşriklerin o günkü ve o günden sonraki durumları tasvir edilerek gelecekten haber verilmekte ve böylece mü'minlerin imân ve irfanı artırılmaktadır. Şöyle ki: Bu âyet indiği günlerde, Arap Ya-rımadası'nda oturan kabileler merkezî bir hükümet kuramamış, belli bir otoritenin altına girememişti. Bölük pörçük halde yağmacılıkla, kısmen de ticaretle geçinip giderlerdi. Böylesine dağınık, birlik ve beraberlik ruhundan uzak bir milletin haline acımak gerekirdi. Onlar bu acıklı durumlarına bakmayıp kendilerini dünyanın en medeni milleti yapacak, sosyal hayatlarına renk ve mana katacak, cehaleti yenip ilmin meşalesini yakacak son peygambere iltifat etmediler; bununla da kalmayarak Onun vücudunu ortadan kaldırmayı düşündüler. İşte Cenâb-ı Hak bu dağınık ve perişan milletin yakın gelecekte nasıl hezimete uğrayıp baş eğeceklerini haber vermek suretiyle, hakkın mutlaka üstün geleceğini kalp ve kafalara mu'cizevî anlamda işliyor.[10]
Âyetler Arasinda, Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Arap putperestlerinin, özellikle Mekkeli müşrik-'enn son peygamber Hz. Muhammed'e inanmayıp, gurur ve bencilliklerinden dolayı Onu yalancılıkla ve büyücülükle suçladıkları konu edildi. Merkezî bir otoriteden mahrum olan Arapların yakın gelecekte hezimete uğrayıp hakkın karşısında baş eğecekleri haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, tarihin akışı içinde birçok kavim ve milletlerin hakka karşı baş kaldırıp tuğyan ettikleri konu edilerek birtakım misaller veriliyor. Sonra da Davud Peygamber'e verilen nimetlere, ilâhî inayetlere dikkatler çekilerek Yahudilerin bugünkü dağınık durumlarına işarette bulunuluyor. Arkasından peygamberlerin yeryüzünde Allah'ın halîfesi bulunduğuna değinilerek insanlar arasında hak ve adaletle iş görmelerinin lüzumu belirtiliyor ve böylece Hz. Muhammed'in (A.S.) yakın gelecekte sağlam bir idare sistemi kuracağına ve halk arasında hak ve adaletle hükmedeceğine işaret ediliyor.[11]
Meali:
12— Onlardan önce Nûh, Âd ve kazıklar sahibi Fir'avn milleti de (peygamberlerini) yalanladı.
13— Semûd, Lût kavmi ve Eykeli'ler de böyle. Bunlar da (peygamberlere karşı gelen) birleşmiş gruplardı,
14— Hepsi de Peygamberleri yalanladılar. Bu yüzden azabım (onlar hakkında) gerçekleşti.
15— Bunlar da ancak bir tek haykırış beklerler ki (vakti gelip çatınca) ona bir gecikme yoktur.
16— Onlar ise, «Ey Rabbımız! Hesap günü gelmeden payımızı hemen ver» derler. (Bununla hesap ve ceza konusunu alaya alırlar).
17— Onların söylediklerine sabret ve bizim güçlü kudretli kulumuz Davud'u an. Doğrusu o, Allah'a çokça yönelip gönül veren idi.
18— Şüphesiz biz, dağları onun emrine verdik; akşam sabah onunla beraber tesbîh ederlerdi.
19— Kuşları da toplu halde ona boyun eğdirdik. Hepsi de ona yönelip uyum içinde bulunurlardı.
20— Onun mülk-ü saltanatını sağlamlaştırdık; Ona hikmet ve hakkı bâtıldan ayırt etme yeteneği verdik.
21— Sana, o dâvalı-dâvacı haberi geldi mi? Hani sûrdan tırmanıp ibâdet odasına yükselip çıkmışlardı.
22— Hani Davud'un yanına girmişlerdi de o, onlardan korkup ürkmüştü. Onlar: «Korkma, birbirimizin hakkına tecâvüz eden iki davacı; aramızda hak ve adaletle hüküm ver, hak olan sınırı aşma, bize doğru yolu göster» dediler.
23— «Şüphen olmasın ki, bu benim kardeşimdir; doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. «Onu da bana ver, diğerine katayım» dedi ve beni konuşmada yendi.»
24— Dâvud, «and olsun kî, senin dişi koyununu kendi dişi koyunlarına katmak İsteğiyle sana haksızlık etmiştir. 25— Cidden mallarını birbirine katan ortakçıların çoğu birbirlerinin hakkına tecâvüz ederler. Ancak imân edip iyi-yarariı amellerde bulunanlar müstesna. Onlar da pek azdır» dedi. Dâvud, kendisini imtihan ettiğimizi anladı ve bu yüzden Rabbı'ndan bağışlanma dileyip secdeye kapandı ve O'na yönelip tevbe etti.
25— Biz de onu bağışladık ve şüphesiz ki onun yanımızda yakınlığı, dönüş ve sonuç güzelliği vardır.
26— Ey Dâvud! Şüphesiz seni yeryüzünde öncekilerin yerine geçirip hükümdar kıldık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hüküm ver, hevesin peşine takılma, sonra seni, Allah yolundan saptırır. Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden elbette şiddetli bir azap vardır.
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.) diyor ki: el-Hakke Süresindeki «Kitabı (amel defteri) sol tarafından verilene gelince: Ah keşke kitabım solumdan verîlmeseydi ve keşke hesabımın da ne ölçüde olduğunu bilmeseydim! Keşke bu iş olup bitseydi (ölümle son bulsaydı). Malım bana bir yarar sağlamadı. Güç ve kudretim benden (ayrılıp) yok oldu» âyetleri inince, Mekkeli sapıklar bunu alaya aldılar ve «bizim şu amel defterimizi tez elden dünyada bize ver!» diyerek ilâhî âyetleri hem inkâr ettiler, hem de küçümsediler ve: «Ey Rabbımız! hesap günü gelmeden payımızı hemen ver» dediler.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [12]
İlgili Hadîsler
«Allah yanında namazın en çok sevileni, Davud'un namazıdır. Yine Allah yanında orucun en çok sevileni, Davud'un orucudur. O, gece yarısına kadar uyur, üçte birinde kalkıp namaz kılar; (geriye kalan) altıda birinde uyurdu. Bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi.» [13]
İbn Abbas (R.A.) diyor ki:
— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Sâd sûresini okuyup secde ettikten sonra şöyle buyurdu: «Dâvud (A.S.) bunu tevbe secdesi olarak yaptı; biz ise şükür secdesi olarak yapıyoruz.» [14]
«Kıyamet gününde Allah yanında insanların en çok sevileni ve O'na meclis bakımından en yakın olanı, âdil hükümdardır. Kıyamet gününde Allah yanında insanların en çok sevilmeyeni ve en şiddetli azap göreni ise, zâlim hükümdardır.» [15]
Gelip Geçen Milletlerin Sonlarının Ne Olduğuna Bakıp İbret Almak
«Onlardan once Nuh' Âd ve kazıklar sahibi Fir'avn milleti de (peygamberlerini) yalanladı..»
MekkeM müşriklerin katı tutumları kısmen açıklandıktan sonra, daldıkları gafletten uyanmalarını sağlamak ve «Allah birdir» dedikleri için her türlü hakaret ve işkenceye mâruz kalan mü'miniere tesellide bulunmak maksadıyla, Hakk'a baş kaldıran kavim ve milletlerin hayatından misaller veriliyor. Onların, daha güçlü, daha nüfuzlu ve kudretli oldukları halde, inkâr ve azgınlıkları yüzünden inen ilâhî hükmü durduramadıkları bildiriliyor.
Nuh, Âd ve Semûd kavimlerine geniş mülk, bol nîmet verildiği halde nankörlük ettiler de o yüzden her şeylerini kaybetme felâketine uğratıldılar. Yeryüzünde ilâhlık iddiasında bulunan Fir'avn ve kavmine, inkâr ve zulümleri çok pahalıya mal oldu; sonunda ilâhî sünnet gereği canları dahil her şeylerini kaybetme azâbiyla cezalandırıldılar.
Mekkeli'lerin öğüt ve ibret almaları için sözü edilen kavim ve milletlerin elim âkibetini görüp düşünmeleri yetmiyor mu? Lût ve Şuâyb kavimlerinin kalıntılarına bakmıyorlar mı? Âd ve Semûd kavimlerinin harabeleri boy boy kendini göstermiyor mu?
Daha başka ne gibi delil ve belge getirmeli? Kur'ân mu'cizesi, son peygamber harikası, gelip geçen kâfirlerden kalan yazılı belgeler, dikili taşlar yetmiyorsa ne yapmalı veya nasıl bir irşat metodu düşünmeli? Bunca delil ve belgelerden sonra uyanmayan bir millet veya toplum için yapılacak başka bir şey yok demektir. Hakk'ı red ve inkârları zulüm ve ahlâksızlıkla birleşip önüne geçilmez bir sel halini almışsa, artık ilâhî hükmün inmesini beklemekten başka bir yol kalmamıştır.
Böylece Cenâb-ı Hak, peygamberleri yalanlayıp alaya alanların, dönüş yapıp pişmanlık duymadıkları takdirde mutlaka bir azaba uğratılacaklarını bir kere daha hatırlatarak rahmetinin her zaman gazabının önünde bulunduğuna işaret ediyor.
Sonunda bir haykırış, bir uğultu, bir sarsıntı yeter de artar. [16]
Sabır Tavsiye Ediliyor
«Onlarm söylediklerine sabret..»
Küfür ve tuğyanda gemi azıya alanlarla savaşmak, vuruşmak mümkün olmadığı, yani haktan yana olan mü'minlerin onlara karşı koyacak, saldırılarını durduracak, cesaretlerini kıracak maddî kuvvetleri bulunmadığı zaman, sabredip neticeyi beklemek gerekir. Tabii bu arada Hakk'ın buyruklarını teblîğ edip irşat görevini ihmâl etmemeye dikkat edilir.
Zira insanları Hakk'a, O'nun indirdiği hak dine davet ederken, mevcut şartlara ve imkânlara göre hareket etmek, ona göre bir strateji çizip uygulamak vaciptir. Aksi halde yanlış bir adım, duygusal bir çıkış davanın gelişmesini engelleyebilir ve mü'minleri büsbütün faydasız duruma düşürebilir.
O bakımdan Mekkeli'lerin bütün şirretlik ve saldırılarına, alay ve hezeyanlarına karşı fiilî bir durum ortaya konulmamış; Resûlüllah (A.S.) Efendimiz temkinli, sabırlı hareket ederek davaya zarar verecek ölçüsüzlüklerden kaçınmıştır. İlgili âyetle bu metodun uygulanması tavsiye ediliyor ve sonra da başarılı kılınan Davud Peygamber'in hayatından bazı safhalar anlatılarak, İslâm'ın yakın gelecekte parlak zaferler elde edeceği müjdesi dolaylı şekilde veriliyor.[17]
Dâvud Peygambere Yönelen İlâhî Lütuflar
«Ve bizim güçlü kudretli kulumuz Davud'u an. Doğrusu o. Allah'a çokça yönelip gönül veren idi,.»
Az yukarıda da değindiğimiz üzere, müşriklerin ardı-arkası kesilmeyen sataşma, alay ve saldırılarına karşı mü'minlerin bir süre daha sabretmeleri tavsiye edildikten sonra, Dâvud Peygamber'e (A.S.) yönelen ilâhî lütuf ve ihsanlara dikkatler çekilmekte ve böylece Hz. Muhammed'in (A.S.) yakın gelecekte daha üstün, daha muhteşem bir devlet kuracağı; İslâm ordularının dağları, ovaları aşıp uçan kuşlarla yarışırcasına kıtalar üzerinde Ke-lime-i Tevhîd bayrağını taşıyacağı dolaylı şekilde müjdelenmektedir. Aynı zamanda Hz. Muhammed'in (A.S.) Dâvud Peygamber'den (A.S.) daha çok Allah'a yönelip bütün mevcudiyetini vererek teslimiyet-i kâmile içinde bulunduğuna işaret edilmekte ve o sebeple başarısının Dâvud (A.S.)in başarısından üstün olacağı haber verilmektedir.
Dağların Dâvud (A.S.)ın buyruğuna verilmesine gelince: Bu iki şekilde yorumlanabilir:
a) Her şey yaratıldığı kanuna bağlı kalıp kâinat planındaki yerine göre ilâhî emre baş eğerek Hakk'ı tesbîh etmektedir. Dâvud Peygamber'e bunların tesbîhini anlama yeteneği verilmiştir. Böylece dağlar da onunla birlikte Hakk'ı tesbîh ve tenzîh ediyordu manası anlaşılmaktadır.
b) Dâvud Peygamber'in (A.S.) kurduğu sağlam ve güçlü devlet, iyi donatılmış ordusuyla dağları aşıp ülkeler fethediyor; etrafı çınlatan tekbîr seslerine dağlar yankı ile cevap veriyordu. Hz. Muhammed'in (A.S.) ülkeler üzerindeki tekbîr seslerinin bundan daha çok yankı yapacağına işaret edilmekte ve İslâm'ın geleceğinin çok parlak olacağı kapalı bir anlatımla müjdelenmektedir.
Kuşların toplu halde Dâvud Peygamber'e boyun eğmesine gelince: Bu hususta da bir kaç yorum söz konusudur:
a) Dâvud Peygamber (A.S.) insanların kalbine kuş sevgisi aşılayarak onların korunmasını sağlamış, o kadar ki kuşlar insanlardan ürkmez olmuşlardı.
b) Dâvud Peygamber kendisine verilen yüksek keramet veya mu'ci-zeyle, kuşların -ilâhî sünnet gereği- teşbihlerini anlıyor ve özellikle ibâdet için sabah ve akşam gibi iki faziletli vakitte, diğer bir anlatımla, sabahleyin kuşlar etrafa yayılırken, akşam vakti de yuvalarına dönerken Dâvud (A.S.) onların zikir ve teşbihine gönül kulağını verip Hakk'ı tenzîh ediyor, O'nu anıp hamd-u senada bulunuyordu.
c) Güçlü ordusuyla dağları, ovaları aşıp uçan kuşlarla yarış edercesine bir saltanat kurduğu da düşünülebilir. [18]
Dâvud (A.S.)In Yanına Giren Davacı İle Dâvâlı
«Sana, o dâvalı-dâvacı haberi geldi mi? Hani surdan tırmanıp ibâdet odasına yükselip çıkmışlardı..»
Kur'ân-ı Kerîm'de bu olay, devleti idare edenlere uyarıcı, yol gösterici ve yönlendirici bir misal olarak nakledilmektedir. Kendilerine devlet hazinesinden veya başka bir cihetten aslan payı ayırıp idare edilenlere az şey ayırmalarının adalet ve hakkaniyetle bağdaşamıyacağı anlatılmaktadır.
Ancak ilgili âyetin kelime konumu ve anlatım tarzı birkaç yorum istemektedir:
a) Önce içeri giren davacı ve dâvâlı kötü niyetle gelen iki cani miydi, yoksa uyarıda bulunan insan suretine girmiş İki melek miydi?
İsrail oğullan'nın zaman zaman kendilerine gönderilen peygamberleri öldürdüklerine bakılırsa, o iki kimsenin surdan tırmanıp ibâdet odasına girmeyi başaran iki suikastçı olabileceği söylenebilir. Dâvud Peygamber'in uyanık bulunması ve belki de etrafında muhafızlarının yer alması, onlara bu fırsatı verdirmediğinden, ister istemez davacı ve dâvâlı niyetiyle geldiklerini söyleyerek zevahiri kurtarmaya çalışmışlardı.
Dâvud (A.S.) bu olay karşısında büyük bir sınav geçirdiğini; ilâhî inayetin kendisine yönelmesiyle suikastten kurtulduğunu düşünerek Allah'a yönelmiş, bağışlanma dileyerek şükür secdesinde bulunmuştur. Zira ibâdet odasına tırmanıp girenlerin hem niyeti belli, hem de dâva konusu diye ortaya attıkları mesele çözümü basit ve bir peygamberin görüşüne baş vurulmayacak kadar anlamsızdır.
b) Diğer bir ihtimal, Dâvud (A.S.)ın devlet idaresinde çok duyarlı ve çok âdil davranması için bir öğüt ve uyarıda bulunmak üzere insan suretine girmiş iki meleğin gönderildiği söz konusu olabilir. Zira hem devlet idaresini, hem hâkimliği, hem de ordu kumandanlığını kendi üzerinde taşıyan bir zatın ne kadar yüklü ve yoğun bir çalışma içinde bulunduğunu anlatmaya gerek yoktur. Ama bunlardan en önemlisi, adaleti sapasağlam, arızasız ayakta tutma becerisidir. Meleklerin ortaya koyduğu mesele veya misal buna yönelik bir anlam taşımaktadır.
c) Davacı, kendisinin fakir, din kardeşinin zengin olduğunu ve böylece dâvâlının ekonomik gücünü bir üstünlük sağlama aracı haline getirdiğini, sosyal adaleti sağlamaya pek yanaşmadığını anlatmaya çalışmış ve bir koyun ile doksan dokuz koyunu misal vermiş olabilir.
Dâvâlı da onun bu iddiasını kabul eder görünmüş ve ikisi de söze başlarken şu üç önemli mesajı vermek suretiyle Dâvud (A.S.)ın hikmet ve fasl-i hitabın gereğine dikkatini çekmişlerdir:
1— Aramızda hak ve adaletle hükmet,
2— Hak olan sınırı aşma,
3— Bize doğru yolu göster..
Konuyu bir bütün olarak incelediğimiz ve siyakla sibakı arasında irtibat kurduğumuz zaman, (b) maddesindeki yorumun daha sıhhatli olduğu ortaya çıkıyor. Allah daha iyisini bilir.[19]
Şirketin Yeri Ve Önemi
«Cidden mallarını birbirlerine katan ortakların çoğu birbirlerinin hakkına tecavüz ederler. Ancak imân edip iyi, yararlı amellerde bulunanlar müstesna.. Onlar da pek azdır.»
İlgili âyetlerle, adalet ve hakkaniyet ölçüleri üzerinde durulmakta ve birtakım yönlendirici misaller verildikten sonra şirketlerin önemine dikkatler çekilmektedir. Mallarını birbirine katan ortakların çoğunun bilerek veya bilmeyerek hakka tecavüz ettiklerinin hayli yaygın olduğu üzerinde durulmaktadır.
Böylece Cenâb-ı Hak, kurulan şirketlerin adalet ve hakkaniyet düzeyinde tutulması ve sağlıklı yürütülmesi için ortakların şu iki ana sıfatı taşımasının, diğer bir anlatımla, şu iki özelliğe sahip olmasının gereğini belirtiyor :
1— Allah'a dosdoğru inanmak,
2— İmânın en verimli ve feyizli ürünü sayılan sâlih amellerde bulunmak..
Zira Allah'a dosdoğru imân, bütün hayır ve faziletlerin kaynağıdır. Salih ameller ise, o hayır ve faziletlerin en güzel ürünleridir ki, bütün farzları, vacipleri ve sünnetleri içerir.
İşte bu düzeyde bulunan mü'minlerin ortaklık kurup iş görmesi, ilâhî murada çok daha uygun düşer.[20]
İnsanlar Arasında Adaletle Hükmetmek
«Ey Dâvud! Şüphesiz seni yeryüzünde öncekilerin yerine geçirip hükümdar kıldık, O halde insanlar arasında hak ve adaletle hüküm ver, hevesinin peşine takılma, sonra seni Allah yolundan saptırır.»
Âyetteki hitap özellik taşıyorsa da emir umumilik arzetmektedir. Öyle ki, hükmetme mevki ve makamında bulunan her mü'mini kapsamakta ve adaletle hükmetmenin farz olduğunu belirtmektedir.
Adaletin tevzi' edildiği bir yerde hâkim kendi arzu ve hevesine uyarak hüküm veremez. Zira böyle bir hüküm hem haksızlığa yol açar, hem de kişiyi saptırır ve toplum arasında kapanması çok zor güvensizlik doğurur.
Kur'ân, adaletten sapıp kendi hevesine uyarak hüküm verenlerin âhi-reti ve oradaki hesabı unutan veya umursamıyan gafiller olduğunu belirterek adaletsizliğin mutlak anlamda hem dünyada, hem de âhirette elim sonuçlar doğuracağına işarette bulunuyor.
Sonuç olarak ilim adamlarımız ilgili âyetten şu hükmü de çikarmışlardır: İslâm Devletinde yargı makamına ancak Allah'a, âhirete ve oradaki hesap ve cezaya dosdoğru imân eden hukukçular atanabilir.
Dâvud Peygamber'e (A.S.) hem nübüvvet, hem de hükümdarlık payeleri verildiğinden. Onun yüksek şahsiyetine hitapla yargı mevkiinde bulunan insanların âdil olmaları hakkında farziyet ifade eden kesin emir verilmekte ve kıyamete kadar bunun devam edeceği hatırlatılmaktadır.
Ayrıca âyet-i kerîme ile diğer önemli bir hususa daha işarette bulunuluyor. Şöyle ki: Haksızlığı tercih edip adaletten nasibini alamayan Mek-keli müşriklerin günleri sayılıdır. Yakın gelecekte Mekke'yi Allah'a imân eden âdil bir ordu işgal edecek ve haksızlığa son vererek müşriklere baş eğdireeektir. Cenâb-ı Hak bu inceliğe kapalı bir anlatımla şöyle değinmektedir : «Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmaları yüzünden elbette şiddetli bir azap vardır.»[21]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, mal, makam ve serveti amaç seçip Allah'ı ve âhi-reti unutanların eninde-sonunda ilâhî tokadı yiyecekleri hatırlatılarak Karun'un âkîbeti misal getirildi. Sonra da âhiret yurdunda hazırlanan yüksek ve ferahlatıcı nîmetlere kimlerin lâyık olduğu hakkında aydınlatıcı bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kâinatta boş ve anlamsız; amaçsız ve hikmetsiz hiçbir şeyin yaratılmadığı belirtiliyor ve bu açıdan insanoğlunun başıboş, murakabasız, gözetimsiz olmadığına işaretle, herkesin işlediklerinden mutlaka hesap vereceği dolaylı şekilde hatırlatılıyor. Böylece yeryüzünde adalet, düzen ve denge kuran sâlih mü'minlerle, bozgunculuk yapan sapıkların ve Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınanlarla, ilâhî sınırları aşmak suretiyle günah ve kötülük işleyenlerin bir tutulmayacağı haber verilerek, kâinatın adaletle ayakta durduğu gibi, toplum, aile ve milletlerin de ancak sâlih kişilerin ahlâk, fazîlet, adalet ve hakkaniyetiyle ayakta durabileceğine işarette bulunuluyor. İndirilen Kur'ân'ın bütünüyle bu gerçekleri yansıttığına dikkatler çekiliyor.[22]
Meali:
27— Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna, anlamsız yaratmadık. Bu, sadece inkarcıların zan ve iddiasıdır. Ateşten vay o kâfirlere!
28— Yoksa biz, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi veya (Allah'tan) korkup (inkâr ve fitneden) sakınanları yozmuş sapıklar gibi mi tutacağız.
29— Biz, sana feyiz ve bereketli bir kitap indirdik, tâ ki âyetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri de öğüt alsınlar.
Anlamsiz Ve Hikmetsiz Yaratılan Bir Şey Yoktur
«Biz, göğü, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri boşuna, anlamsız yaratmadık..»
Boş ve anlamsız şeyler, düzen ve denge dışı olup, fayda sağlamayan şeylerdir. Oysa kâinatta düzen ve denge dışı bir varlık olmadığı, faydasız bir şeyin vücut bulmadığı bilimsel açıdan da kesinlik kazanmıştır.
Buna bir misal verecek olursak, yerküreyi gösterebiliriz. Şöyle ki: Yer kürenin düzenli iki ayn hareketi, güneşe olan uzaklık nisbeti, yörünge düzlemi, ekvator düzlemine paralel olmaması; bu bakımdan her iki düzlem arasında 23°,27'lik bir açının bulunması, atmosfer kalınlığı, dünyanın onda yedisinin denizlerle kaplı olması hep belli amaçlara, insandan yana sayısız faydalara yönelik ince hesapların neticesidir. Bunlardan birinin bozulması, mevcut denge ve düzenin bozulması demektir. Diğer bir anlatımla, İnsan ve diğer canlıların hayatının alt-üst olmasına neden olur.
İşte Kur'ân-ı Kerîm'de ilgili âyetle bu yüce hikmete parmak basılıyor ve varlık âleminde meydana gelen her olay ve her hareketin, vücut bulan her şeyin üzerinde sözü edilen ince hesabın ve yüksek hikmetin izlerini görmemiz ilham ediliyor. Bu açıdan da inkarcı maddecilerin iddiaları çürütülüyor ve her olay ve eşya ile insan aklına ışık tutulup malzeme verilerek araştırma imkânı sağlanıyor.
O halde ne dosdoğru imân edip sâlih amellerde bulunan mü'minler, ilâhî sınırları aşıp denge ve düzeni bozmaya çalışan bozguncular gibidir; ne de Allah'tan saygı ile korkup bozgunculuk ve kötülüklerden sakınanlar; azıp sapıtanlar, hakkı çiğneyen ahlâksızlar gibidir. Birinciler, er-geç başarıya, mutluluğa erişmeye; ikinciler vakti saati gelince hüsrana uğramaya namzettirler. Nitekim Mekkeli fâeirlerin sonu hüsran; mü'minlerin ise başarı ve mutluluk olmuştur.[23]
Kur'ân'a Bakış Acımız
<(BİZ' sana ve bereketli bir kitap indirdik; tâ ki âyetlerini iyice düşünsünler ve akıl sahipleri de öğüt alsınlar.»
Gerçekleri, kurulu denge ve düzenin hikmet ve amacını, insan olarak yaratılmamızın hikmetini, dünyaya getirilişimizin anlamını, ondan sonraki hayatın manasını iyice anlayabilmemiz ve ilâhî kudretin ve tasarrufun her şey üzerindeki mutlak hükümranlığının izlerini görebilmemiz için Kur'ân-ı Kerîm çok mübarek, feyizli bir kitap olarak indirilmiş ve ona bakış açımız belirlenmiştir.
Önce Kur'ân-ı Kerîm, Allah sözü olarak insanların her iki hayatını saadet havasına eriştirmek.için indirildiğine göre, onda insan zararına yol açan bir hükmün bulunmayacağı, bir tavsiyenin yer almıyacağı kesindir ve o bakımdan bu kitap bütünüyle feyiz ve bereketi yansıtmakta, rahmet ve mutluluk va'detmektedir. Bunun için onun her âyeti üzerinde iyice düşünmemiz, aklımızı ve zekâmızı kullanmamız gerekmektedir. Körler ve sağırlar gibi üzerine eğilip hiçbir şey anlamadan okuyup geçmememiz emredil-mekte ve her hükmünün ve tavsiyelerinin amel edilmek İçin konulduğu hatırtilmaktadir. Zira Kur'ân ne yalnız lafızdan, ne de yalnız manadan ibarettir; o, bu ikisinin biraraya gelmesiyle yüceliği, erişilmezliği anlaşılan ilâhî bir emânettir. İnsan hayatının her alanıyla ve cephesiyle içicedir. İlmî araştırmalara hız katar bir muhtevadadır; ilim adamına ışık tutup yol gösteren, temel bilgi veren bir hazinedir. Okumakla eskimez, bıkkınlık vermez; hikmetleri bitip tükenmez; zaman aşımıyla değerini kaybetmez; her geçen gün daha çok ilâhî olduğunu isbatlar kudrettedir.[24]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, varlık âleminde hiçbir şeyin boş, anlamsız ve hik-metsiz yaratılmadığı açıklanarak, her olayı bu açıdan inceleyip değerlendirmemiz ilham edildi. Mükemmel düzen içinde dengeli bir hayat süren gerçek mü'minlerle, dengesiz düzensiz sapıkların bir tutulmayacağı haber verilerek, mü'minler aydınlatıldı. Sonra da Kur'ân'ı, mutlak feyiz ve bereket kaynağı olması açısından ele alıp okumamız ve âyetlerini bu açıdan incelememiz emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Süleyman Peygamber'e yönelen ilâhî inayet ve lûtuflar konu edilmekte, geniş imkânlara mazhar kılınan bu peygamberin Allah'a bağlılıkta kusur etmemeye çalıştığı belirtilerek, başarıdan başarıya eriştiğine değinilmektedir. Böylece Mekke'de sıkışıp kalan ve hep ilâhî inayetin tecellisini bekleyen mü'minlere müjde verilmekte ve yakın gelecekte Hz. Muhammed'in (A.S.) büyük bir devlet kuracağına işaret edilmektedir.[25]
Meali:
30- Davud'a Süleyman', ihsan ettik. Ne güzel kuldur O! Şüphesiz O, devamlı Allah'a yönelip gönlünü O'na verendi.
31- Hani akşama doğru ona, durdukları zaman sakin, koştukları zaman sür'atli iyi cins koşu atları gösterilmişti.
32- O da, «şüphesiz ben ma. sevgisini olduğu için severim» eLmişti. Ta ki toz perdesi ardında gözden kaybolmuşlardı.
33- Sonra «Onlar, bana çevirin» demiş ve onların bacaklarını, bo-yunlarını okşamaya başlamıştı.
34— And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allah'a yönelip O'na gönül bağlılığını devam ettirdi.
35— «Ey Rabbım! dedi, beni bağışla; bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan eyle. Şüphesiz ki sen, karşılıksız çokça verensin.»
36— Rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr Onun emriyle tatlı tatlı istediği yana eserdi.
37-38— Bina yapan, dalgıçlık eden her şeytanı ve bukağılarla bağlı başkalarını ona baş eğdirdik,
39— (Ey Süleyman!) İşte bu bizim vergimizdin sen de bol bol ver veya yanında tut, hesapsızdır.
40— Şüphesiz onun yanımızda yakınlığı ve güzel dönüşü, iyi geleceği vardır.
Taht Ve Saltanat Amaç Değil, Araçtır
«Davud'a Süleyman'ı ihsan ettik. Ne güzel kuldur O! Şüphesiz O, devamlı Allah'a yönelip gönlünü O'na verendi.»
Fir'avn'ın zulmünden kurtarılan İsrail oğulları, Musa (A.S.)ın yüksek şahsiyeti ve ilâhî risâletiyle benliğine kavuşmuş, hür yaşama bahtiyarlığına erişmişti. Ne vör ki, uzun yıllar köle muamelesi görmenin verdiği bir açgözlülük duygu ve hırsı olacak ki, bu millet çoğu zaman dünyayı âhirete, maddeyi mânaya tercîh etmiş ve o yüzden çok zikzaklı bir tarih oluşturmuştur. Ciddi otoriteye ve yüksek ruh mimarlarına muhtaç duruma gelen İsrail oğullan'na, Cenâb-ı Hak yine rahmetinin ve inayetinin eseri olarak Dâvud Peygamber'! (A.S.) ve hemen arkasından SüJeyman Peygam-ber'i (A.S.), sözünü ettiğimiz iki hususu sağlayıp ülkeyi derleyerek düzene sokacak sıfat, yetenek ve yetkilerle donatmıştı. Öyle ki, bu iki peygamber de, biri manevî ve uhrevî, diğeri maddî ve dünyevî olmak üzere nübüvvetle hükümdarlığı kendilerinde toplamışlardı.
Süleyman Peygamber (A.S.) bir yandan yelkenli gemilerle deniz filosunu kurarken, diğer yandan savaşlarda önemli hizmetlerde bulunabilecek, yararlı işlerde kullanılacak cins atlar besliyor, güçlü süvari birlikleri meydana getiriyordu. Şüphesiz motorlu taşıtların henüz icad edilmediği çağlarda gerek binek, gerekse savaş için en uygun ve yararlı vasıta, iyi yetiştirilip eğitilen atlar idi. O bakımdan İsrail oğullan'na altın çağını yaşatan Süleyman Peygamber, atlara fazlasıyla önem vermiş ve bizzat konuyla yakından ilgilenmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de konumuzu oluşturan âyetlerle onun bu ilgi ve sevgisi çok bedi' bir üslûpla şöyle tasvîr edilmektedir:
«Hani akşama doğru ona, durdukları zaman sakin, koştukları vakit süratli iyi cins koşu atlan gösterilmişti. O da, «şüphesiz ben mal sevgisini, Rabbımi anmama vesile olduğu için severim» demişti. Tâ ki toz perdesi ardında gözden kaybolmuşlardı. Sonra «onları bana çevirin» demiş ve onların bacaklarını, boyunlarını okşamaya başlamıştı.»[26]
Süleyman (A.S.)In Tahtının Üzerine Atılan Ceset
«And olsun ki biz Süleyman'ı bir imtihandan geçirdik; tahtının üstüne bir ceset atıverdik, o da Allah'a yönelip O'na gönül bağlılığını devam ettirdi.
Bu âyet üzerinde klâsik tefsirlerimiz senedi olmayan birçok rivayetlere yer vermişlerdir. Aynı zamanda Sahîh-i Müslim'de ki, namazda iken Hz. Peygamber'in (A.S.) yüzüne ateşten bir şihab atmak isteyen şeytan olayıyla ilgili rivayeti, Süleyman Peygamber'in (A.S.) tahtının üstüne konulan ceset olayıyla bağdaştırmaya çalıştıkları da dikkatleri çekmektedir. [27]Şöyle ki: Süleyman Peygamber'e (A.S.) musallat olan bir ifrit şeytanın, sonunda Onun mührünü ele geçirerek tahtına oturduğu nakledilir. Şüphesiz bu ve benzeri rivayet ve yorumların ilmî hiçbir değeri yoktur. Çoğu Tevrat'ın I. Krallar bölümünden aktarılmadır. Ne yazık ki, muharref Tevrat'ta muhtelif yerlerde, peygamberlerin «ismet sıfatı» inkâr edilir şekilde, onların cok uygunsuz davranış ve fiillerde bulundukları anlatılır. Nitekim sözü edilen krallar bölümünde, Süleyman Peygamber'in (A.S.), yaşlanınca, putperest olan eşlerinin arzularına boyun eğerek putlar yaptırdığı iddiası da bu cümledendir.
Diğer yandan Süleyman Peygamber'in (A.S.) yüz veya doksan veya yetmiş eşiyle bir gecede cinsel temasta bulunacağına ve hepsinin de hâmile kalıp birer mücahid doğuracağına dair yemin etmesi ve bu arada «in-şaallah» dememesi sebebiyle sadece bir eşinin gebe kaldığı ve onun da felçli yarım bir çocuk doğurduğu ve işte Süleyman (A.S.)ın tahtının üstüne atılan cesedin bu olduğu rivayetine gelince: Bu da diğerleri gibi bizi sağlıklı bir neticeye götürememektedir. Zira dört hadîs kitabında nakledilen üç farklı rivayeti akl-i selimle ve doğruyu bulan ilimle bağdaştırmak cok zordur. O bakımdan sadece hadîsin senedinin sahîh olması bu konuda yeterli sayılmamaktadır. Aynı zamanda Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in bu olayı ne maksatla söylediğini de tesbit etmemiz mümkün görülmüyor. Bu sebeplerden dolayı sözünü ettiğimiz hadîsle ilgili âyeti tefsir etmemizin pek uygun olmayacağı kanaatini taşımaktayız. Allah daha iyisini bilir. [28]
O halde Süleyman (A.S.)ın tahtının üstüne konulan ceset meselesi kinaye yoluyla olup yorum isteyen bir konudur. Şöyle ki:
a) Filistin'den Mısır'a, Suriye'den Irak'a kadar geniş topraklar üzerinde hükmeden Süleyman (A.S.)ın başta kardeşlen olmak üzere birçok iç düşmanları bulunuyordu. Onların bir ihtilâl çetesi hazırlayıp kısa bir süre tahtı ele geçirdikleri, bu sebeple Süleyman (A,S.)ın ölü gibi hareketsiz bırakılıp yetkilerinin elinden alındığı söz konusu olabilir.
b) İsrail oğullan'na altın devirlerini yaşatan Süleyman (A.S.)in oğlu bu geniş ülkeyi idare edeoek yeteneğe sahip değildi. Nitekim Süleyman (A.S.)ın vefatından sonra oğlu, yürüyen ölü misali, tahtı koruyamadı ve kısa zamanda ülkenin parlak dönemi yön değiştirdi. Nitekim Tevrat'ta da bu hususa geniş yer verildiğini görmekteyiz. [29]
c) Süleyman Peygamber'in (A.S.) bir ara ağır bir hastalığa yakalanıp ölmüş ceset gibi kıpırdayamaz duruma geldiği, sonra ilâhî lûtfa mazhar kılınıp iyileşerek eski güç ve kuvvetini bulduğu söylenir. Nitekim Müfessir el-Merâğî kendi tefsîrinde daha çok bu yorum üzerinde durmuştur. Hastalıktan sonra Allah'tan bağışlanma dilemesi ise, hastalıklı günlerinde daha iyi ve verimli amellerde bulunamadığına işarettir.
Bütün bu yorumlarda az-çok hakikat payı bulunmakla beraber, (b) maddesindeki yorum, Kur'ân'ın siyak ve sibakına daha uygun düşmektedir. Allah daha iyisini bilir.[30]
Süleyman Peygamber'in Hiç Kimseye Lâyık Olmayan Bir Mülk İstemesi
(Ev Rabbım'dedi, beni bağışla; bana benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan eyle. Şüphesiz ki sen, karşılıksız çokça verensin.»
Bu istek hem kemmiyet, hem de keyfiyet bakımından bir mülk ve saltanata işarettir. Nitekim âyetin açık delâletinden, Süleyman (A.S.)ın güçlü deniz filoları ve o devirde önünde durulamaz süvari birlikleri oluşturduğu, Umman Körfezi ile Aden Körfezi ve Kızıldeniz arasında hükümranlığını sürdürdüğü anlaşılıyor. Kendisinden sonra hiçbir peygambere böyle güçlü bir saltanat verilmediği ise, kesindir. O, bu mülk ve nimetleri Rabbını anmaya vesile olduğu için sevmiştir. Aynı zamanda einlere de hükmetmesi ayrı bir keyfiyet arzetmektedir.
O halde «Bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk (hükümdarlık) ihsan eyle» cümlesinden şu iki husus anlaşılmaktadır: Birincisi, kendisinden sonra hiçbir peygambere yaraşmayan bir mülk; ikincisi, kendisinden sonra yerine geçecek olan evlât ve torunlarına lâyık görülmeyecek bir mülk söz konusu olabilir. Zira Süleyman (A.S.)dan sonra kemmiyet bakımından daha geniş mülk ve saltanat kuranlar olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Ancak keyfiyet bakımından O'nun saltanatına benzer bir saltanat kurulmadığını söyleyebiliriz. Çünkü O, yalnız insanlara değil, aynı zamanda cinlere de hükmediyordu.
Süleyman (A.S.)ın vefatından sonra yerine geçen oğlunun, kurulu saltanatı hem kemmiyet, hem de keyfiyet bakımından devam ettiremediğini dikkate alırsak, yukarıda belirttiğimiz ikinoi yorumun isabetli olduğu görülür.[31]
Rüzgârın Teshîr Edilmesi
«Rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr onun emriyle tatlı tatlı istediği yana eserdi.»
Süleyman Peygamber'in (A.S.) geniş çapta yelkenli deniz filosuna sahip olması ve bu sebeple rüzgârın onun emrine verilmesi, Kur'ân'ın üç yerinde az değişik anlatımla açıklanmaktadır. Konuyu iyi kavrayabilmemiz için önce ilgili âyetleri biraraya getirmemiz, sonra da hepsini hamur edip bir sonuç çıkarmamız gerekmektedir. Şöyle ki:
«Süleyman'a şiddetli esen rüzgârı baş eğdirdik; onun emriyle mübarek kıldığımız yere akıp eserdi ve biz her şeyi bilenleriz.» [32]
«Süleyman'a da rüzgârı (boyun eğdirdik). Sabah bîr aylık, akşam bir aylık (mesafeden esmekte idi).» [33]
«Rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr onun emriyle tatlı tatlı istediği yana eserdi.» [34]
Âyetlerde daha çok şu üç madde konunun mahiyetini yansıtmaktadır: Rüzgâr, teshir (baş eğdirme, buyruğuna verilme) ve rüzgârın hızı ile ulaştığı yer..
Bu üç maddede, önce geniş çapta yelkenli deniz filosunun mevcudiyetine; rüzgârın, bir keramet olarak Süleyman (A.S.)ın sefer yapmak istediği cihete doğru estiğine; sonra da kara ve deniz nimetlerini kendinde toplayan bereketli yerlere uzandığına delâlet vardır. Aynı zamanda esen rüzgârın tehlike arzetmiyecek bir hızda olduğu anlaşılıyor.[35]
Mimar Ve Dalgıç Şeytanlar
((Bina yapan' daIaıçllk eden her şeytanı ve bukağılarla bağlı başkalarını ona baş eğdirdik.»
Kur'ân bu âyetle, Süleyman Peygamber'in (A.S.) insanlara hükmettiği gibi, cin ve şeytanlara da hükmettiğini, onları buyruğu altına aldığını belirtmektedir.
Yine klâsik tefsirlerimizden bir kısmı bu hususta da dayanağı olmayan birçok rivayetlere yer vermişler ve romantik bir havaya sokarak konuyu aslından uzaklaştırmalardır. Tevrat'ta, Süleyman Peygamber'in büyük ölçüde madenî kazanlar, lengerler yaptırdığı; saraylar inşa ettirdiği yazılıdır. Şeytan ve cinlerin bu işlerde kullanıldığından söz edilmemiştir. Kur'ân ise, birçok konularda olduğu gibi, bu konuda da Tevrat'taki yanlış ve noksanları tashîh etmekte ve olayın gerçek yüzünü ibretli yanlarıyla, yansıtmaktadır. O halde uzman ustaların ve becerikli dalgıçların cinlerden seçilmesi nasıl yorumlanabilir? Burada biri açık, diğeri kapalı iki husus söz konusudur. Şöyle ki:
1— Âyetin açık anlatımına bakıp Süleyman (A.S.)ın cin ve şeytanları bu gibi ağır ve yorucu işlerde kullandığını söyleyebiliriz. Öyle ki, her peygambere birtakım mu'cize ve kerametler verildiği gibi, Süleyman Peygam-ber'e de mu'cize ve keramet olarak, ruhanîler üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi verilmiştir.
2— «Şeytan» ismi ya «şatane» fiilinden gelmedir ki, uzaklaşan, uzakta kalan demektir; ya da ondaki (n) harfi fazladır, kökü «şâta-yeşîtu»dan gelmedir ki, bu takdirde «öfkesinden yanıp kavrulan» demektir. Özel veya eins isim olarak da, dumansız yalın ateşten yaratılan ruhanî kasdedilir.
Bu manayla cinlerden ve insanlardan her kötü ahlâklı azgına «şeytan» denilebilir. [36]Nitekim Kur'ân'da «şeytan» ismi bu manayla insanlar hakkında da kullanılmıştır, [37]
O halde bu mecazî manayla Süleyman Peygamber'in (A.S.) mimar, uzman usta ve dalgıç olarak çalıştırdığı şeytanlar, uzak ülkelerden elde ettiği esirler veya parayla çalıştırılan gönüllüler olabilir. Bunlar hem öfkeli, hem de şeytan fikirli olduklarından haklarında bu ismin kullanılması muhtemel sayılabilir.
Diğer işe yaramıyan azgın esirler ise, bukağılara vurularak ıslâhlarına çalışıldığı anlaşılmaktadır. Allah daha iyisini bilir.
Burada konuyu mu'aize ve keramet açısından değerlendirdiğimiz takdirde, birinci yorumun; mevcut şartlara göre değerlendirdiğimiz takdirde ikinci yorumun isabetli olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Sebe' sûresinde belirtildiği gibi, melike Belkis'in tahtının Sebe' ülkesinden bir an içinde alınıp getirilme olayını da dikkate alacak olursak, birinci yorumun daha sıhhatli olduğu ağırlık kazanır. Aynı zamanda bir peygamberin insanları esir edinip köleler gibi çalıştırdığı da söylenemez.
Böylece Cenâb~i Hak, ilgili âyetlerle, hem Yahudileri insafa davet edip o parlak ve feyizli günleri hatırlatarak daha cömert, mutedil ve âdil olmalarını tavsîye ediyor, hem de Hz. Muhammed'in (A.S.) temelini attığı İslâm Devleti'nin çok muhteşem devirler yaşayacağını müjdeliyor. [38]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de sıkışıp kalan mü'minleri hem teselli etmek, hem de İslâm'ın geleceğinin çok parlak olacağını müjdelemek maksadıyla Süleyman (A.S.)ın kıssasından önemli birkaç safhaya değinildi.
Aşağıdaki âyetlerle, yine mü'minleri teselli etmek ve kurtuluşun yakın olduğunu dolaylı şekilde haber vermek üzere Eyyub (A.S.) kıssasından önemli bir iki safha konu ediliyor ve her sıkıntıdan sonra mutlaka genişliğin olacağına işaretle, mü'minlerîn bir süre daha sabretmelerinin lüzumuna işarette bulunuluyor.[39]
Meali:
41— Kulumuz Eyyûb'u da an. Hani o, Rabbına şöyle seslenmişti: «Şeytan şüphesiz bana sıkıntı, yorgunluk ve işkence dokundurdu.»
42— Ona: «Ayağını (yere) vur; işte yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su!» (dedik).
43— Biz ona katımızdan bir rahmet ve akıl sahipleri için bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik,
44— Ona: «Eline bir demet sap al, onunla vur, yemininde günahkâr olma!» (dedik). Doğrusu biz onu oldukça sabırlı bulduk. Ne iyi kuldur o! Şüphesiz o, Allah'a yönelip gönül verirdi.
Eyyûb Peygamber (A.S.)
«Kulumuz Eyyûb'u da an..»
Bilindiği gibi, peygamberlerin birtakım vacip sıfatlan bulunduğu gibi; diğer insanlarda pek az görülen azim, sebat, Allah'a güvenip dayanma, belâya karşı sabretme gibi kalbî ve ruhî yetenekleri de vardır. Hemen her peygamberin hayatına bu açıdan bakmamız gerekir. Aksi halde yanlış yorumlara, sakıncalı hükümlere sapmış oluruz.
Eyyûb Peygamber'le (A.S.) ilgili birkaç hadîs rivayet edilmişse de ilim adamları onların sıhhatinda bazı şüpheler izhar ettiklerinden tefsirimize nakletmekte fazla bir yarar görmedik. İbn Cerîr et-Taberî ile İbn Ebî Hâtim'in naklettikleri uzun hadîs ve Ahmed b. Hanbel'in naklettiği kısa hadîsi, mü-fessir İbn Kesîr kendi tefsirine alıp nakletmiş, fakat bir yorumda bulunmamıştır.
Tevrat'ta ise, Eyyûb Peygamber'e (A.S.) geniş yer verilmişse de peygamberlikle ilgili özellik ve sıfatları zedeler mahiyette tutarsızlık arzeden konu ve olayları sık sık naklederek onu küçük düşürecek bir anlatım tarzına ağırlık kazandırılmış.tır. Kur'ân-ı Kerîm, kıssanın en ibretli ve öğüt alınacak safhalarını özetliyerek hem mü'minlere sabır konusunda aydınlatıcı misâl vermiş, hem de Tevrat'ta insan sözünün karışmasıyla meydana gelen vaki hatâları tashîh etmiştir. [40]
Şeytanin Sıkıntı, Yorgunluk Ve İşkence Vermesi
«Hani o, Rabbına şöyle seslenmişti: «Şeytan elbette bana sıkıntı, yorgunluk ve işkence dokundurdu..»
Şeytanın Eyyûb Peygamber'e (A.S.) yorgunluk ve sıkıntı vermesi iki şekilde yorumlanabilir:
a) Hadîslerde belirtildiği üzere yerdeki zararlı haşerat, parazit ve mikroplara da «cinn ve şeytan» denilebilmektedir. [41]
O halde Eyyûb Peygamber'e, birtakım hastalıklar yapan mikropların, parazitlerin girdiği söylenebilir.
b) Âyette geçen «şeytan»dan maksat hakikî manasında kullanılanıdır. Bu duruma göre, hastalanan Eyyûb Peygamber'e şeytanın durmadan şüphe sinyalleri göndermesi, vesvese doğuracak şekilde fısıldaması sebebiyle
onu sıktığı ve yorgun düşürdüğü söylenebilir. Zira hastalıklı bir bünye ile nefsin aşırılıklarını durdurmak, şeytanın fısıltı ve dürtüşlerine karşı koyup sabretmek oldukça yorucu ve yıpratıcıdır.
Yoksa şeytanın mü'minler, özellikle peygamber üzerinde gerçek anlamda sultası yoktur ve olamaz da.[42]
Eyyûb (A.S.)In Hastalanması
Klâsik tefsirlerin bir kısmında bu konuda da isrâiliyata kapi açılarak mübalağalı ifadeler kullanıldığını, akıl ve mantık süzgecinden geçirilmeyen hikâyelere yer verildiğini görmekteyiz. Başta Kur'ân-i Kerîm olmak üzere kutsal kitaplardan anlaşılan husus şudur: Eyyüb Peygamber (A.S.) geniş servete sahip bulunuyordu. Bir süre sonra ilâhî takdîrin bir cilvesi olarak başına ardarda birtakım dert, musîbet ve felâketin gelmesiyle hem servetini, hem de sıhhatini kaybetmiştir. Zira en şiddetli belâ ve imtihan peygamberlere yönelir. Sonra sırayla dinine bağlılıkları nisbetinde diğer mü'-rninlere yönelir. [43]
Eyyûb Peygamberin (A.S.) hastalığının daha çok bir çeşit cilt rahatsızlığı veya çüzzam gibi bir şey olduğu sanılmaktadır. Tevrat'ta da bu hastalığa işaret edilmekte ve birtakım ip uçları verilmekteyse de, Eyyûb Pey-gamber'in sabırsız, şikâyetçi ve bazan âsi gibi gösterilmesi fahiş hatalardan biridir. Kur'ân ondaki bu hatâyı da tashih edip bir peygambere yakışan en doğru bilgiyi vermektedir,[44]
Yerden Çıkan Soğuk Su İle Yıkanıp İyileşmesi
«Ona: Ayağını (yere) vur; işte yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su (dedik).»
Uzun süre yakalandığı hastalıkla pençeleşip yoksulluk içinde sıkıntılı günler geçirirken dayanma gücünü ortaya koyan Eyyûb Peygamber'e, Ce-nâb-ı Hak kendi katından şifâ vermeyi murad edinee, önce maddî ve zahirî sebepleri harekete geçirdi. Yeraltındaki şifalı sulardan birini onun imdadına şevketti. Aneak suyun yerini ve şifâsını hazırlayan Allah, onu hemen yeryüzüne fışkırtmadı; insan gücünün yeteceği kısmı ona bıraktı ve bunun için Eyyûb Peygamber'e (A.S.), «ayağını yere vur» diye emretti.
Şüphesiz ki bu olay da, Allah ile kullan arasındaki imkân ve irâde sınırını çizmekte ve bize en sağlam ölçüyü vermektedir. Şöyle ki: Cenâb-i Hak, sünneti gereği, gerçekleştirilmek istenen hemen her konuda insan gücünün uzanabileceğini ona bırakır; uzanamadığını kendi kudretinin tecelli ve tezahürüne bırakmak suretiyle kolaylaştırır veya istifade edilebilir düzeye getirir.
Böylece sabreden Eyyûb Peygamber (A.S.) sınavı başarıyla kazandığı için Allah ona hem şifâ vermiş, hem de eski servetinin bir misli fazlasını lûtfetmeyi sağlamıştır. Çünkü Eyyûb Peygamber (A.S.), serveti amaç değil, araç olarak bulunduruyor ve onu Hakk'ın rızası doğrultusunda bilerek kullanıyordu.
Tevrat'ta da Eyyûb bölümünde, ona servetinin iki mislinin iade edildiği yazılıdır.
Ancak Cenâb-ı Hak, Eyyûb Kıssası'ndan birkaç önemli safhayı bildirirken daha çok ilim adamlarına ışık tutacak, hareket noktasını belirleye-yecek üç noktaya değinmekte ve şifalı sular hakkında temel bilgi vermektedir. Şöyle ki:
a) Ayağını yere vur,
b) Yıkanılacak soğuk su,
c) İçilecek soğuk su..
Birinci madde, Eyyûb Peygamber'in (A.S.) ayağında tecelli eden bîr mu'cize ve ona has bir keramet olarak düşünülebilir. Zira cümlenin açık anlatımından, Eyyûb Peygamber'in aldığı vahiy veya ilham üzerine ayağını yere vurmasıyla şifalı bir suyun çıktığını anlıyoruz.
Diğer bir yorum ise şöyle olabilir: Mecazî bir delâletle Eyyûb Peygamber'in (A.S.) ayağını düzenli şekilde atıp yere vurmasıyla faydalı şekilde vücut hareketi sağlanmıştır. Zira günlük hayatımızda, sağlığımızı koruma açısından vücut hareketinin ve bir süre yürümenin çok yararlı olduğu artık bilimsel olarak da kesinlik arzetmektedir.
İkinci madde, yıkanmanın önemini yansıtmaktadır. Bilindiği gibi, derinin içinde her yana yayılmış birçok kan damarları, ter bezleri, sinir uçları vardır. Deri bunlar sayesinde beslenir. Vücutta toplanan zehirleri dışarı atar; dışarıdan gelen etkilerin sertliğini, yumuşaklığını, soğukluğunu ve sıcaklığını duyar.
Derinin bu işleri gereği gibi yerine getirebilmesi için temiz olması, yani üzerindeki gözeneklerin açık bulunması gerekir.
Sıcak su ile banyo deri üzerindeki kirleri iyice eritip gözenekleri açar. Soğuk su ile banyo, damarların gerilmesini ve gücünün artmasını sağlar. Aynı zamanda vücut içerisindeki yanmayı kamçılar. Böylece vücudu ısıtır, kalp atışı ve solunum artarsa da kalp daha gücîü çalışır, soiuk alma daha genişler.
İltihaplı, hâd hastalıklarda ılık, az ılık banyolar vücut sıcaklığını biraz artırarak kalbi, kan dolaşımını daha iyileştirmeye yarar; böylece daha birçok organların iyi çalışmasını sağlar.
Süreğen (müzmin) hastalıklarda, banyoların sağlık bakımından büyük faydaları görülür. Eyyûb Peygamber olayında, bunun oiumlu sonuçlarını Kur'ân haber vermekte ve dikkatimizi bu konuya çekmektedir. Öyle ki, kimi hastalıkta sıcak, kiminde soğuk su banyosu oldukça yararlı neticeler verir.
Üçüncü madde, soğuk suyun, özellikle kaplıca suyunun önemini, banyo yönünden olduğu kadar içme yönünden de yansıtmaktadır.
Yerden kaynayıp çıkan ve daha çok 7-12 derece arasındaki su içilmeye en elverişli olanıdır. Nitekim kaynak suları çıkış noktalarında bu dereceler arasında bir soğukluk arzeder. Şüphesiz ki bir hastalıktan, daha çok cilt ve benzeri arazdan dolayı soğuk su ile yıkanırken biraz da o sudan içmekte sayısız faydalar söz konusudur. Onlardan biri de: Soğuk su cildimize dokununca kan içeriye doğru kaçar; biraz soğuk su içmek suretiyle onun dengesini sağlamak mümkün olur.
Ayrıca ateşli hastalıklarda -doktor tavsiye ettiği takdirde- soğuk su ile yıkanmanın faydası artık bilimsel açıdan da tesbit edilmiş durumdadır. En azından ateşi düşürmekte ve halsiz kalan vücuda zindelik kazandırmaktadır.[45]
Eyyûb (A.S.)In Yemini Ve Yüz Değnek Olayi
«Ona, «eline bir demet sap al, onunla vur, yemininde günahkâr olma!» dedik. Biz onu oldukça sabırlı bulduk. Ne iyi kuldur o! Şüphesiz o, Allah'a yönelîp gönül verirdi.»
Bu hususta da farklı birtakım rivayetler nakledenler olmuşsa da, yapılan ciddi araştırmalar neticesinde çoğunun dayanaksız olduğu anlaşılmıştır. Kur'ân-i Kerîm, Eyyûb Peygamber'in (A.S.) bazı sebeplerden dolayı eşine yüz değnek vuracağına yemin ettiği ve bunu iyileşince yerine getireceği şartına bağladığı hakkında kısa bilgi verir ve sebebin ne olduğunu açıklamaz. Sonunda Eyyûb Peygamber yakalandığı hastalıktan kurtulup şifâ bulunca yeminini yerine getirmek isterse de eşinin buna lâyık olmadığını düşünerek bir çıkış yolu arar. O nedenle Cenâb-ı Hak fetva mahiyetinde ona bir kolaylık göstererek âyette ifadesini bulduğu şekilde bir uygulamaya gitmesini emreder.
Ancak bu fetvanın sadece Eyyûb Peygamber'e mi has olduğu, yoksa umuma şâmil bir hüküm mü taşıdığı üzerinde durulmuş ve birtakım farklı yorumlar ortaya konulmuştur:
a) İbn Abbas'a (R.A.) ve Atâ b. Ebî Rebah'a göre, herkes için geçerli olup genel bir hüküm anlamındadır.
b) Mücâhid'e göre, Eyyûb Peygamber'e (A.S.) has bir fetvadır, umuma teşmil edilemez,
c) İmam Mâlik, İmam Ahmed ve İmam Leys b. Sa'd'e göre, kölesine yüz değnek vuracağına dair yemin eden kimsenin, bitki saplarından yüz tanesini demet yapıp bir defa vurmasıyla yemin yerine getirilmiş olmaz.
d) İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şafiî'ye göre, demette yer alan her sap vurulan yere dokunduğu takdirde yemin yerine gelmiş olur.[46]
Eyyûb (A.S.) İle İlgili Kur'ân Ve Tevrat'taki Belgeler
Tevrat'ta adı geçen peygambere 40 sahifeye yakın yer verilerek onun bazı önemli kişilerle karşılıklı konuşmaları ve başına gelen musibetin detayı anlatılır ve yer yer peygamberlik konusu zedelenir şekilde birtakım anlatımlara rastlanır, aynı zamanda Tevhîd İnancı'na ters düşen cümlelerin yer aldığı görülür.
Kur'ân-ı Kerîm'de ise, karşımıza çıkan dert ve sıkıntılara, başımıza gelen felâket ve musibetlere karşı, Allah'ın yüksek kudretini, rahmetinin genişliğini ve her sıkıntıdan sonra -sabredildiği takdirde- genişliğin geleceğini düşünerek dayanma gücümüzü ortaya koymamız ve Allah'a güvenip dayanmamız telkin ve tavsiye edilir ve misal olarak da Eyyûb (A.S.)ın kıssasının birkaç ibretli yanı anlatılır; duygu ve düşüncelerimiz yönlendirilmek istenir. Aynı zamanda Eyyûb Peygamber'in (A.S.) peygamberlik derecesine yakışanı yaptığı çok duyarlı bîr anlatımla işlenerek Tevrat'taki vâki hatâlar düzeltilir.
Böylece Kur'ân'ın, iki yerinde sadece ismen, iki yerinde de olayın ibretli yanları anılarak Eyyûb Peygamber'e dört sûrede yer verilmiştir. [47][48]
Kıssadan Hisse
Mekke'de özellikle hicrete yaklaşan yıllarda müşriklerin eza, cefası, saldırı ve tuğyanı bir bakıma tahammül sınırını aşmış bulunuyordu, Ashab-ı Kirâm'ın iyice bunaldığını ve bir kurtuluş yolu aradıklarını anlatmaya gerek görmüyoruz. Cenâb-ı Hak, Eyyûb (A.S.) kıssasının önemli ve ibretli safhalarını hatırlatarak, sabrettikleri takdirde kurtuluşa erişeceklerini, üstünlük kurup zafer elde edeceklerini; İblîs ve avanesinin bütün fısıltı ve vesvese sinyallerini tesirsiz bırakacaklarını dolaylı şekilde müjdeüyerek ferahlatıcı bir hava getirdi.
Böylece sünnetullah gereği, imân düzeyinde, başa gelen musibetlere sabredenlerin eninde sonunda kurtulup başarıya erişeceklerinin bir va'd-i ilâhî olduğuna dolaylı şekilde atıf yapılmakta ve müşriklerin günlerinin sayılı olduğu kalp ve kafalara işlenmektedir.[49]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de sıkışıp kalan mü'minleri teselli etmek ve yakın gelecekte ferahlığa kavuşacaklarını müjdelemek üzere Eyyûb (A.S.) kıssası anlatılarak misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, altı peygamberin ismi anılarak hepsinin de benzeri sıkıntı ve üzücü olaylarla karşılaştıklarına işaret ediliyor, buna mükâfat olarak âhirette onlara nîmet dolu yurt hazırlandığı haber veriliyor.[50]
Meali:
45— Kudretli, basiretli kullarımız İbrahim, İshâk ve Yâkub'u an.
46— Şüphesiz biz, onları katıksız olarak Âhiret yurdunu düşünen hâlis kişiler kıldık.
47— Hem onlar yanımızda seçkin ve hayırlı kimselerdendirler.
48— İsmail'i, Elyesa'ı ve Zelkiff'i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.
Hakk'ın Rızası Doğrultusunda Başarılı Olmak
«Kudretli, basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakub'u an..»
Hakk'ın rızasını gözeterek olaylar karşısında sabretmek, gerçekten sağlam irâde, üstün azim, gayret, fedakârlık ve ferağat-i nefis ister. Hz. Muhammed'in [A.S.J, özellikle 13 yıllık Mekke döneminde bunun en açık misalini verdiğini ve dayanma güoünü ortaya koymanın modelini sergilediğini görmekteyiz.
Mekke'de son yıllarda da mü'minlerin ağır şartlar altında İslâmiyete sarılıp onu yayma gayretleri, ardı arkası gelmeyen saldın ve işkencelere sebep olmuştu. İçlerindeki iman sağlam ve köklü olmasaydı, çoğu bunalıp perişan olur ve inandığı dâvayı yarıda bırakıp çekilebilirdi. Resûlüllah (A.S.)ın yüksek şahsiyeti ve olaylar karşısındaki sabr-u sebatı mü'minlerin imânını her geçen gün kuvvetlendirip artırmış ve davaya daha çok bağlan-
malarını sağlamıştı. İslâmiyetin irfan mektebinde aldıkları feyiz ise, her türlü zorluğu yenecek bir azim ve gayreti onlarda doğurmuştu.
İlgili âyetle, Cenâb-ı Hakk'ın dinine sıdk-u selâmetle hizmetten dolayı birçok çetin sınavlardan geçirilen üç peygamber ve sonra da Hakk'a teslimiyetin en güzel örneğini veren diğer üç peygamber misâl veriliyor.
İbrahim (A.S.), azgın putperestlerle mücadele edip ateşe atılacak ana kadar sabır gösteren; ateşe atılırken de imân ve irfanını artıran ve gönül yatışkanliğı içinde Allah'a güvenip dayanan kadri yüce bir peygamberdir. Böylece O, kendisinden sonra her peygamber ve dâva adamı her mü'min için taklide değer güzel bir misâldir.
İshak (A.S.) da İbrahim Peygamber'in (A.S.) rahle-i tedrisinde yetişip Cenâb-ı Hakk'a teslimiyette üstün bir dereceye yükselen ve bazı rivayetlere ve Tevrat'taki beyana göre, babası İbrahim (A.S.) tarafından Hakk'ın rızası uğrunda kurban edilmesi düşünülürken buna gönülden teslim olup ilâhî emre boyun büken bir peygamberdir. [51]
Oğullarının yanlış ve katı tutumlarına, çok sevdiği oğlu Yusuf'u kaybetmesine ve uzun yıllar Hak yolunda mücadeleler vermesine rağmen sabretmesini bilen ve hâlini yalnız âlemlerin Rabbına arzeden Yakub Peygamber (A.S.) de örnek alınmaya değer kadri yüce bir peygamberdir.
Sözünü ettiğimiz özellik ve meziyetlerinden dolayı Allah onların kalbini ve kafasını bütünüyle âhiret hayatını hatırlatmaya çevirmiş; aynı zamanda onları her türlü manevî kirden uzak tutup seçkin ve iyi insanlar kılmıştır.
İlâhî iltifata lâyık olmak isteyen mü'minler için ne güzel rehber ve ne güzel örnektir bunlar!
İsmail, Elyesa' ve Zelkifl peygamberler de (selât-ü selâm hepsine olsun) mü'minlere güzel misal teşkil edecek hayır ve fazilet dolu bir hay[52]at sürdüler; ilâhî rıza doğrultusunda hareketle hayırlı kişiler derecesine yükseldiler.
İbrahim (A.S.)ın hayırlı evlâdı olan İsmail (A.S.), Kur'ân'ın on bir yerinde anılarak Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in bu tertemiz soydan geldiğine işaret edilmiş ve Kutsal Kabe'nin banisi olması dolayısıyla övgüye lâyık görülmüştür. [53]
Elyesa' (A.S.) ile Zelkifl (A.S.) ise, Enbiyâ ve Sâd sûrelerinde anılarak haklarında fazla bilgi verilmemiş, sadece mü'minler tarafından tanınmalarında yarar olduğu hikmetine mebni hayırlı sâlih kişilerden oldukları belirtilmiştir.
Ancak Tevrat'ta Elyesa' Peygamber'le ilgili geniş bilgi verilmiş ve İb-ranice isminin Elisa olduğuna değinilerek zâlim krallarla çetin mücadelede bulunmasıyla ilgili birkaç safha anlatılmıştır.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm, yüksek nîmetlerin büyük külfetlerle elde edilebileceğine işarette bulunup mü'minleri aydınlatmakta ve inançlarından dolayı saldırı, İşkence ve haksızlığa uğrayan Müslümanları teselli etmektedir.[54]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de zor günler geçiren ilk müslümanları hem teselli etmek, hem de kurtuluşun yakın olduğunu müjdelemek için altı peygamberden kısaca söz edildi ve Allah yolunda hizmetlerinden dolayı âhiret yurduna lâyık görüldükleri belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatında Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan mü'minlere âhiret yurdunda hazırlanan yüae nimetler konu edilmekte ve inkâr, azgınlık ve ahlâksızlıkta bulunup o vaziyette ölen kâfirler için hazırlanan azabın birkaç safhası haber verilerek inkarcılar uyarılmaktadır.[55]
Meali:
49— İşte bu (andar) bir öğüt ve hatırlamadır. Şüphesiz ki (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlar için dönülecek güzel bir yer ve yurt var-
50— Kapıları onlara açık Adn Cennetleri vardır.
51— Orada (kanepelere) yaslanırlar da birçok meyveler ve içecekler isterler.
52— Yanlarında ise, gözlerini sadece eşlerine diken yaşıtlar vardır.
53— Bu, hesap günü için size va'dedilenlerdir!
54— Şüphesiz bu, bizim (hazırladığımız) rızıktır ki ona hiç de bitip tükenmek yok.
55— Bu (mutlu kişiler içindir). Azgın sapıklar için çok kötü bir dönüş yeri vardır.
56— Yaslanacakları Cehennem vardır; ne kötü yataktır o;
57— İşte kaynar su ve irin, tadsınlar onu..
58— Bunlara benzer çifte çifte (azaplar) var.
59— İşte (sapıklara uyan) bu topluluk sizinle beraber (ateşe) itilip sokulanlardır! (Uyulanlar): «Onlara hiç rahat ve güven yüzü olmasın!» (derler). Çünkü onlar da ateşe girmişlerdir.
60— (Uyanlar ise onlara): Hayır, «size rahat ve huzur yüzü olmasın; bunu bize sunan sizsiniz. Ne kötü eyleşilecek yerdir!» (derler).
61— «Ey Rabbımız! bizi buraya çekip düşüren kimseye, evet onlara ateşte azabı kat kat artır,»
62— Ve derler ki: «(Dünyct'da) kendilerini kötülerden saydığımız (o inanan) adamları neden göremiyoruz?
63— Onları alay ve eğlence edinirdik; yoksa gözler onlardan (başka tarafa) kaydı da (onun için mi göremiyoruz)?»
64— Bu elbette gerçektir: Cehennem ehli birbirleriyle tartışıp duracak.
Beş Yüce Nimet Ve Beş Ayri Azap
Gelip geçen peygamberlerin sabır, hayır, iyilik, hizmet ve fazilet dolu hayatlarından kısaca bir iki misâl verildikten ve böylece nefis bir hatırlatmada bulunulduktan sonra, hayatını ilâhî buyruklara göre düzenleyip peygamberleri rehber edinen takva sahiplerine hazırlanan sonsuz nimetlere; inkâr temeli üzerinde azıp sapıtanlara ise, amellerine uygun hazırlanan sonsuz azaba dikkatler çekilmekte ve böylece Cennet'in gönül alıcı, umut verici beş önemli kısmı özetlenmekte ve Cehennem'deki azap çeşitlerinin beş kadar korkutucu, düşündürücü ve yönlendirici safhası sıralanmaktadır.
Cennet'teki beş önemli nîmet:
1— Kapıları her an mü'minlere açık tutulan Adn Cennetleri,
2— Hep dinlendirici olup sıkmayan, huzur verip bıkkınlık uyandırmayan kanepeler,
3— Gönüllerin arzu ettiği her çeşit bol ve tükenmez meyvaiar,
4— Çok jezîz, aynr zamanda keyif verip sarhoş etmiyen içecekler, 5— Gözlerini yalnız eşlerine diken yaşıt dilberler..
Bilindiği gibi, insanoğlu hem aceleci, hem de dünya nîmetlerine karşı hırslı ve iştiyakli duygularla yaratılmıştır.. Bunun birçok sebep ve hikmetleri söz konusudur ki biz onları üç madde halinde özetliyoruz :
a) Hayata hareket canlılık kazandırmak, rekabet duygusunu devamlı sahnede tutmak,
b) Birçok nimetlere külfetsiz erişilemiyeceği gerçeğini öğretmek,
c) Arzu edilen nimetlerin tamamına, iştiha duyulan nesnelerin göz ve gönül dolduran güzelliklerine bütünüyle erişmeden şu dünyadan ayrılmak zorunda bulunduğunu göstermek..
O bakımdan hemen herkes arzuladıklarının tamamına kavuşmadan, peşine takılıp elde etmek istediklerinin çoğuna veya bir kısmına erişmeden; nefsinin iştiha duyduğu güzellikleri buyruğu altına almadan şu dünyadan ayrılmak zorundadır. Bunun için dünyada arzu, istek ve amelini meşru sınırlar içine alan bahtiyarlardan yana Âhiret Yurdu'nda tatmin edici nimetler, kalıcı hayırlar hazırlanmıştır. Bunun aksine bir hayat tarzı yaşayanlar için mutluluk yurdunun kapıları kapalı tutulmuştur.
Cehennem'dekt beş korkunç azap:
1— Ebediyen üzücü, bunaltıcı ve kahredici bir hayat,
2— İrin misali tiksindirici kaynar su,
3— Çifte, çifte ceza ve işkence,
4— Uyanların uyulanlara aralıksız bedduası,
5— Uyulanların uyanlara karşılık vermesi..
Şüphesiz ki Cennet denilen ebedî saadet yurdu, ilâhî rahmet ve inayetin cok tatlı tezahürleridir. Cehennem denilen ebedî azap yurdu ise, ilâhî adaletin gereğidir.[56]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, dünya hayatında arzu ve isteklerini imân doğrultusunda meşru sınırlar içine alan mü'minlere Âhiret Yurdu'nda hazırlanan beş nimete değinildi ve bunun aksine bir yol izleyenler için hazırlanan Cehennem azabının bir kısım safhalarından haber verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Hz. Peygamber'in (A,S.) açık bir uyarıcı olduğu haber veriliyor ve Allah'tan başka ilâh olmadığı konu edilerek Cenâb-i Hakk'ın «vâhid» ve «Kahhar» sıfatlan anılıyor. Arkasından Kur'ân'ın büyük bir haber olduğuna dikkat çekilerek insan hayatının değişmeyen tek rehberi kılındığına işaretle akıl sahiplerine sesleniliyor.[57]
Meâli:
65— De ki: «Ben ancak uyarıcı bir peygamberim. O, Bir olan, her şe-yi kahr-u saltanatı altında tutan Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.
66— O, göklerin, yerin ve ikisi arasında olanların Rabbıdır. Çok üstün, çok güçlü, çok bağışlayandır.»
67— De ki; «Bu (Kur'ân) büyük bir haberdir!
68— Siz ise Ondan hep yüz çeviriyorsunuz.
69— Mele-i A'lâ (Yüce âlemdeki yüce topluluk) tartışıp dururken olup bitenler hakkında bir bilgim yoktur.
70— Bana ancak ve sadece vahyolunmaktadır. Ben ancak acık bir uyarıcıyım.»
İlgili Hadîs
Hz. Muaz (R.A.) anlatıyor:
— Bir sabah Resûlüllah (A.S.) Efendimiz gecikip namaza gelmedi. Kendisini güneşin doğmasına az bir süre kalıncaya kadar bekledik; derken çı-kageldi ve hemen öne geçip namaz kıldırdı. Selâm verince, «olduğunuz gibi yerinizde kalın!» diye buyurdu. Sonra yüzünü bize çevirip şöyle dedi: «Şüphesiz gece kalkıp namaz kılmaya başladım ve takdir edildiği kadar namaz kıldım; bu esnada namaz içinde uyuya kaldım, bir süre sonra uyandım ve (uykuyla uyanıklık arasında) kendimi Rabbimle beraber buldum; O en güzel surette idi. Bana hitap ederek :
— «Ya Muhammedi Mele-i A'Iâ (en yüce topluluk, meleklerin eyleştiği âlem) ne hakkında tartışmaktadır?» diye sordu.
— «Ya Rabbî, bilmiyorum» dedim.
«Böylece Cenâb-ı Hak bu soruyu üç defa tekrarladı ve o sırada elinin içini (kudretinin ayrı bir tezahürünü) iki küreğimin arasına koyduğunu, parmaklarının soğukluğunu göğsümde hissettiğimi görüp duydum. Böylece o demde her şey bana tecelli etti de anlamış oldum.» Sonra Rabbım bana:
— «Ya Muhammedi Mele-i A'lâ ne hakkında tartışmaktadır?» dîye sordu.
— «Keffaretler hakkında» dîye cevap verdim.
— «Keffaretler nelerdir?» diye sordu.
— «Cemaate katılmak üzere adımları atmak, namazlardan sonra mes-cidlerde oturmak; sıkıntılı ve üzüntülü zamanlarda tastamam abdest almaktır» dedim.
— «Dereceler nelerdir?» diye sordu.
— «Açlara yardımda bulunup yedirmek, tatlı, yumuşak söz söylemek ve İnsanlar uyurken kalkıp namaz kılmaktır» dedim.
— «İste, ne istersen iste» buyurdu.
— «Allahım, hayırlı işlerde bulunmayı, kötülükleri terketmeyi, yoksulları sevmeyi, beni bağışlamanı, bana rahmette bulunmanı; bir kavmi fitneye düşürmeyi dilediğinde, o fitneye düşmeden benim canımı almanı isterim; senin sevgini, sevdiklerinin sevgisini ve beni sana yaklaştıracak amelde bulunmamı isterim» dedim.
«İşte bu rüyam haktır. Söylediklerimi birbirinize aktararak öğretin.» [58]
Peygamberin Ana Vasıflarından Biri, Açık Uyarıda Bulunmaktır
«De ki: ben ancak uyarıcı bir peygamberim. O, Bir olan, herşeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur.»
Kur'ân-ı Kerîm'de peygamberlerin vasıfları, özellikleri ve görev sınırları belirtilirken «münzîr» sıfatına yer verilmekte ve bu sık sık tekrar edilmektedir. İzlenen yolun felâketle noktalanacağına, yaşanan hayat tarzının azaba sebep olacağına; ortaya atılan birtakım iddia ve inançların ilâhî gazabın inmesine neden teşkil edeceğine karşı İnkarcıları, ikiyüzlü dönekleri ve şüpheci şaşkınları uyarmaya yönelik bir sıfattır.
Böylece «münzîr» kavramı, hem peygamberin görev sınırını belirlemekte, hem de peygamberin ilâhlaştırılmasına yol açacak en küçük bir esnekliğe imkân vermemektedir.
Münzîr, «inzar» kökünden türetilen bîr sıfattır ki az yukarıda dinî terim olarak manasını açıklamış bulunuyoruz.
O halde Peygamber (A.S.) Efendimiz'in görevlerinden biri ve en önemlisi, bâtılın peşine takılıp onu savunanları Allah'ın azâbıyla uyarıp tehdîd etmek ve doğru yolu göstermektir. Azap indirmek ve doğru yola eriştirmek ise, Allah'a aittir,[59]
Bir Olan Allah'a Davet
Peygamberlerin bir diğer önemli görevi, azıp sapıtan kavim, millet ve toplumları bir olan, eşi, dengi, benzeri ve ortağı olmayan Allah'a imâna davettir. İlgili âyetle hakikî imân ve onun karşıtı olan inkârın ne gibi sonuçlar doğuracağı belirtildikten sonra, imân temelini oluşturan «Tevhîd İnancı»nın lüzumu üzerinde durulmakta ve arkasından yönlendirici ve aydınlatıcı anlamda Cenâb-ı Hakk'ın beş ayrı sıfatından söz edilmektedir. Şöyle ki:
1— Vâhid (bir olan, eşi, dengi, benzeri olmayan),
2— Kahhar (her şeyi kahr-u saltanatı, ilm-u kudreti altında tutup baş eğdiren O sonsuz hükümrân),
3— Rab (varlık âlemini belli plân ve programa göre yaratıp her şeyi türünün özelliğine göre yetiştirip geliştiren; eğitip olgunlaştıran o yegâne terbiyeci),
4— Azîz (o çok güçlü, çok üstün, en yüce ve en şanlı kudret),
5— Gaffar (çok bağışlayan, affedip kusur ve günahları örterek belirsiz hale getiren, temizleyip gideren yegâne gufran ve merhamet sahibi)..
Birinci sıfat, katıksız «Tevhîd»i; ikinci sıfat, mülkünde tek tasarruf sahibi olduğunu; bu manayla her şeyi belli kanunlara bağlayıp insandan yana hizmete sevkederek baş eğdirdiğini; üçüncü sıfat, kâinatın her yönüyle ve parçasıyla ilâhî terbiye ile denge ve düzende durduğunu; dördüncü sıfat, bütün güç ve kudretin mutlak anlamda ilâhî kudrete mağlûp olduğunu ve olacağını; beşinci sıfat, hayatını küfür ve azgınlıkla berbat ettikten veya günah işleyip kendini kirlettikten sonra dönüş yapan kulları hakkında gufran ve rahmetle tecelli edeceğini yansıtmaktadır.
Kahhar sıfatı, Vâhid sıfatının yetkisini; Rab sıfatı Kahhar'ın taşıdığı hikmeti; Azîz sıfatı, Rab sıfatının rakipsizliğini; Gaffar sıfatı, bütün bu üstün vasıflara sahip kudretin tek umut ve güven kaynağı bulunduğunu açıklar.[60]
Kur'ân Büyük Bir Haberdir
«De ki: Bu (Kur'ân) büyuİc^İr haber-dir! Siz ise Ondan hep yüzçeviriyorsunuz.»
Kur'ân-ı Kerîm bütünüyle ilâhî olduğundan, indiği çağdan kıyamet ko-puncaya kadar hep büyük bir haber olmaya devam edecek; her çağda ilmin, medeniyetin, adaletin ve hakseverliğin öncülüğünü yapıp önde yürüyecektir. Kur'ân her asırda tazeliğini koruyacak, cilasını artıracak ve o hiç bir sisteme uymayacak, ama hep rehber olma özelliğini sürdürecektir.
Öyle ki, 1400 yıl önce doruğuna yükselen edebiyatın ve ünlü ediplerin, Hâhlaştınlan şâirlerin hayranlığını kazanmış, en mağrur hatiplere baş eğdi rtm İş ve güzel söz söylemenin en son noktasına erişmiştir. Edebî kudretinin üstünlüğünü, benzersizliğini ve erişilmezliğini kabul ettirmiştir. Yirminci asırda ise, ilme, ilim adamına ışık tutmakta, temel bilgi vermekte, ana fikir koymakta ve böylece ilmin önünde yürüdüğünü isbatlamaktadır. Buna birkaç örnek verecek olursak, güneş sistemini gösterebiliriz. On beş asır önce güneş sistemi hakkında getirdiği temel bilgiyi, ilim adamları ancak ondan on üç asır sonra keşfedebilmiş ve yaptıkları bilimsel tesbitlerle Kur'ân'ı tasdîka yönelmişlerdir. Yerkürenin hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin çevresinde bir elips çizerek döndüğü hakkında ana fikir veren Kur'ân her yönüyle ve yanıyla ilâhî olduğunu kanıtlamakta ve gerçeği tesbit edip bulan ilimle hiçbir zaman ters düşmeyeceğini ilân etmektedir.
O bakımdan Kur'ân her asırda büyük bir haber olma özelliğini koruyacak ve kıyamete kadar insanların yolunu aydınlatacaktır.[61]
Mele'-İ A'lâ Ve Peygamber (A.S.) Efendimiz
'"Mele’i A'Iâ'da <vüce toP|uIuk) tar' tışıp dururken olup bitenler hakkında bir bilgim yoktur.»
Mele'-i A'lâ, en yüce âlemde yer alan kadri yüce melekler topluluğu manasına gelen bir isimdir. O âlemde olup bitenleri, meleklerin tartışıp görüştükleri konulan insanların bilmesi mümkün değildir. Ancak Cenâb-t Hak o âlemde olup bitenleri vahiy yoluyla peygamberlere bildirirse, bilebilirler.
Kur'ân'ın bu âyetinden ve delâlet ettiği kısa açıklamadan anlıyoruz ki, kâinatta olup biten her şey bir programa göre yürütülmekte ve yüce âlemde yer alan kadri yüce melekler tarafından organize edilmektedir.
Peygamber (A.S.) Efendimiz de ancak kendisine vahiy edilen hususları bilir ve onun ötesinde Mele'-i A'Iâ'da cereyan eden tartışma ve görüşmeler hakkında bir bilgisi olmaz. Nitekim ilgili hadîsle bu konu açıklanmakta ve âyeti daha iyi anlamamıza ışık tutulmaktadır.
O halde Cenâb-ı Hak gaybın kapısını açtığı nisbette peygamberler yüce toplulukta olup bitenlerden haberdar olabilirler.
Böylece Cenâb-ı Hak,. Peygamber'in (A.S.) bilgi, keşif, keramet ve mu'-cize sınırını belirlemekte ve peygamberin mutlak tasarrufa sahip olmadığına işarette bulunmaktadır.
Böyle bir açıklamanın yapılmasının sebebine gelince, diyebiliriz ki: İnsan psikolojik yapısı gereği, olağanüstü şeylere aşırı ilgi duyar; küçük bir keramet gösteren bir kişiyi bazan ilâhlaştıracak kadar gözünde büyütür ve zaman zaman bunun dozajını iyice artırıp günah ve küfre girecek kadar ölçüsünü kaybeder. Hani sofiler kafilesinin önderi Cüneyd el-Bağdadî'ye (K.S.) : «İşittiğimize göre, siz havada uçuyormuşsunuz?» denildiğinde; Onun, «ben uçmuyorum, ama hayranlarım ölçüyü kaçırıp beni uçuruyor» diye cevap vermesi, bize sağlam bir ölçü vermekte ve keşf-ü keramet hayranlarını uyarmaktadır.
keramet hayranlarını uyarmaktadır
Bilindiği gibi, hemen her çağda hayranlık duyup çok sevdikleri mürşitlerini, şeyhlerini peygamber derecesinin üstüne çıkartıp ölçüsüz övgü ve benzetmelerde bulunan cahiller sahnede boy göstermiştir. Kur'ân bu gibi yanlış ve sakıncalı inanç ve bağlılığı bir yandan kınamakta, bîr yandan da en sağlam öiçü ve kıstası vermektedir.[62]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Peygamber (A.S.) Efendimiz'in açık bir uyarıcı olduğu belirtildi ve bu arada Cenâb-ı Hakk'm kudretini yansıtan sıfatlarına yer verildi ve Kur'ân'in her zaman büyük bir haber olduğuna dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ilk insan Âdem'in çamurdan yaratıldığı ve meleklerin ona seede ettiği, bu arada İblîs'in fasit bir kıyas yaparak Âdem'e secde etmekten kaçındığı konu edilmekte ve arkasından İblîs'in, amelini ıhlâs düzeyinde tutan sâlih kullar üzerinde saptırıcı tesiri olmayacağı haber verilerek, ibâdeti ıhlâs üzere yerine getirmemiz istenmektedir.[63]
Meali:
71— Bir vakit Rabbtn meleklere; «Ben mutlaka çamurdan bir beşer (insan) yaratacağım» demiş,
72— «Onu biçimine koyup ruhumdan ona üflediğimde, kendisine secde edin!» (diye buyurmuştu).
73.74— Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler, ancak İblîs secde etmedi, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu.
75— Allah: «Ey İblîs! Elimle yarattığım şeye secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü tasladın, yoksa kendini çok yükseklerde mi görüyorsun?» dedi.
76— İblîs: «Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın» dedi.
77— Allah: «Cık oradan, çünkü şüphesiz sen kovulmuşum bîrisin.
78— Ve artık ceza gününe kadar lanetim senin üzerindedir» dedi. ,
79— İblîs: «Rabbım! Tekrar diriltilip kaldırılacakları güne kadar bana mühlet ver» dedi,
80-81— Allah, «gerçekten bilinen vakte (kıyamete) kadar sen, mühlet verilenlerdensin» dedi,
82-83— İblîs: «Senin izzetin hakkı için onların hepsini saptıracağım; anoak iyi niyetli, samimî, gösterişten uzak (mü'min) kulların müstesna» dedi,
84-85— Allah, «Hak Benim ve Ben anoak hakkı söylerim. Şanıma and olsun ki, Cehennem'! elbette seninle ve sana uyanlarla, hepinizle dolduracağım» dedi.
İlk İnsan Âdem'in (A.S.) Yaratılması
«Bir vakit Rabbın meleklere: Ben mutlaka çamurdan bir beşer (insan) yaratacağım, demişti.»
Kur'ân-ı Kerîm'de ilk insanın yaratılmasından söz edilirken, iki yerde «beşer» sözü kullanılmış, dört yerde «insan» sözü; diğer birkaç yerde ise «âdem» ve «halîfe» sözleri kullanılmıştır. [64]
Diğer yandan Âdem'in (A.S.) yaratılış safhaları ile ne çeşit toprak veya çamurdan yaratıldığı kademeli bir anlatımla açıklanmakta ve konuyla ilgili bütün âyetler biraraya getirildiğinde ilk insanın nasıl bir çamurdan şekillendirilip meydana getirildiği daha iyi anlaşılmaktadır. Onları şöyle sıra-layabliriz:
a) Topraktan,
b) Balçıktan,
c) Süzülmüş çamurdan,
d) Pişmedik kuru çamurdan,
e) Yapışkan çamurdan,
f) Biçimlendirilmiş balçıktan,
g) Kokuşmuş siyah balçıktan.. [65]
Bütün bu farklı anlatım tarzı bize ilk insan Âdem'in kademeli biçimde safha safha nasıl oluşturulup meydana getirildiği hakkında ana fikir vermekte ve araştırıcılara hareket noktası belirlemektedir. Aynı zamanda hilkat kanununun sebepler zincirinin halkalarını bir bir oluşturup ezelde hazırlanan plâna göre Âdem'in cisminin teşekkülünün nasıl gerçekleştirildiği anlatılmaktadır.
f-İicr Sûresi 26. âyetle Âdem'in cisminin teşekkül safhası en belirgin yönleriyle ifade edilmekte ve burada onun bir özeti verilmektedir. Şöyle ki: Konumuzu oluşturan âyette Âdem'in çamurdan yaratılmasının üç safhasına yer verilmekte ve «kün emrbnin tecellisine dikkatler çekilmektedir:
a) Balçıktan şekillendirilip yaratılırken derisi kılsız ve açık olup rengi belirginleşen bîr insanın oluşturulması,
b) Hazırlanan balçığın bir süre sonra insan suretine sokulması,
c) Ona ait ruhun gelip yerleşmesi..
Bu kısa açıklamalar, insanın maddeyle ruhtan meydana getirildiğini öğretmektedir. O halde insanda hem yüce âlemle, hem de aşağı âlemle ilgili sıfatlar vardır. Hak Din, ondaki aşağı âlemle ilgili sıfatları terbiye edip meşru sınırlar içine alır da böylece yüce âlemle ilgili sıfatına ağırlık kazandırır.[66]
Âdem'e (A.S.) Secde Edilmesi
<(Onu biçimîne koyup ru"humdan ona üflediğimde, kendisine secde edin! (diye buyurmuştum).»
Âdem (A.S.)ın hem yaratılış safhaları, hem de taşıdığı özellikleri her yönüyle, göklerin ve yerin yaratılmasının amaç ve hikmetini ortaya koymakta ve insanın Allah yanında ne kadar şerefli olduğunu yansıtmaktadır, O halde insanoğlu mevcut olduğu sürece göklerin ve yerin anlamı ve hikmeti vardır; o yok olduğu takdirde, varlık âlemi anlamsız ve bir bakıma hikmetsiz kalır.
İşte meleklere «Onu biçimine koyup ruhumdan ona üflediğimde, kendisine secde edin!» emri bu hikmeti haber vermektedir. Zira varlık âleminin vücut bulmasının sebep ve illeti sayılan Âdem'in bu yönüyle de varlık âleminden üstün ve şerefli olmasını gerektirmektedir.
Meleklere gelince : Onlarda aşağı âlemle ilgili nefis ve şehvet duygusu bulunmadığından kendilerinde kin, haset, kıskançlık, istemezlik, bencillik gibi duygular yoktur. Hepsi de nurdan yaratılmışlardır. İlâhî rahmetin tecellileriyle gıdalanırlar. Bu tecellilere bir son ve sınır olmadığına göre, meleklerin her dem manevî gıda aldıkları kendiliğinden anlaşılır.
İblîs'e gelince : O dumansız yalın, zehirli bir ateşten yaratılmıştır. Böylece onda da -Âdem gibi- iki âmelle ilgili sıfatlar, özellikler mevcuttur. Aşağı âlemin ürünü olan ateş, onda kin, haset, bencillik ve gurur, böbürlenme ve büyüklük taslama gibi duygular doğurmuştur. Âdem'e secde etme hususunda ilâhî emre uymaması bundandır. Âdem'e verilen keramete tahammül edemediğinden içindeki kötü duygular kabarmış ve sonunda onu âsi durumuna düşürmüştür.[67]
Allah'ın Ruhundan Âdem'e Üflenmesi
«Allah'ın melekleri», «Allah'ın eli», «Allah'ın askerleri» denildiği gibi, ilâhî kudretin feyizli tecellilerinden olan insanî ruh da o bakımdan Allah'a nisbet edilerek anılmıştır.
Ruh, mahiyeti, nicelik ve nasıllığı bilinmeyen hayat kaynağı olma özelliğini taşıyan manevî bir cevherdir. Âyette ruhun Allah'a nisbet edilmesi, az yukarıda değindiğimiz gibi, teşrif içindir. Nitekim Kabe'nin Allah'a nisbet edilerek «Beytullah» denilmesi de bu cümledendir.
Ruhun üflenmesine gelince: Bu anlatım tarzı, bizim konuyu rahat kavramamızı kolaylaştırmak içindir. Elektriğin ampulla temas kurmasıyla meydana gelen ışığı buna misâl verebiliriz. Elektrikte akım ve geçiş söz konusu olduğu gibi, ruh da bedene akım ve geçiş yaparak irtibat sağlar ve ona canlılık verir. Ancak unutmamak gerekir ki, iki çeşit ruh vardır, biri hayvanı, diğeri insanî.. Sperma ve yumurtadaki ruh hayvanı, iyice oluşan cenine sonradan gelip giren ikinci ruh ise, insanîdir. Birincisi hayat ve hareket verir, ikincisi bunlarla birlikte insana has birtakım yetenekleri de beraberinde taşır ve beden ile tekâmül edip gelişir.
Melek Cebrail de bütünüyle hayat ve kudret kaynağı olduğundan, bu manayla ona «Ruh», «Ruhu'l-Emîn» denilmiştir.
Ruh için bir bakıma zaman ve mekân, uzaklık ve yakınlık da pek söz konusu değildir. Ancak zaman ve mekânla ister istemez ilgilidir. Rüyamızda ruhumuzun bir ibresinin serbest kalıp bir anda misal ve melekût âlemlerine intikal sağlaması, az da olsa bu konuda bize bir fikir vermektedir. Melek Cebrail'in bir apda en yüce âlemden Dünya'ya inmesi de buna en açık delil sayılabilir. Böylece ruhun sürati, ışık hızıyla kıyas edilemiyecek kadar ileri düzeydedir. Allah daha iyisini bilir.[68]
Hazirlanan Hayat Plânı
Âdem'in balçıktan, İblîs'in ateşten, meleğin nurdan yaratılması, bir yönüyle dünyada uzun süre hareketli, canlı, mücadeleli bir hayatın devamını sağlamaya yönelik bulunmaktadır. İnsanda ve İblîs'te aşağı âlemden olan nefis bulunmasaydı, dünya hayatının amaç ve hikmeti kalmaz, yeryüzü bayındır hale gelmez; ilim ve medeniyet diye bir şey olmazdı. İnsanı çalışmaya, didinmeye, araştırmaya, mücadeleye iten faktör, nefsin aralıksız devam eden arzularıdır. İblîs ise, verdiği sinyallerle bu arzuları hem kamçılar, hem de insana sınırsız hürriyet aşkı aşılar. Böylece durmak, dinlenmek bilmeyen ihtiraslar, emeller ve hayaller doğar. Peygamber, ve kitap, bunları frenleyip zararsız bir çizgiye çekmek ve meşru sınırlara dahil etmek için son derece lüzumludur. Bunun için insanın hem iç âleminde, hem de dış âleminde zıtların sürtüşme ve tartışması, bütün bir hayat boyu devam eder. İlâhî çağrıya kulak verip ihtiras ve amelini frenleyip zararsız duruma getirenler, başlattıkları mücadele ve sınavı kazanmış; hayat dizginini nefis ve İblîs'in eline teslim edip ihtirasının kurbanı olanlar ise, sınavı kaybetmiş olurlar.[69]
Âdem (A.S.) İle İblîs Kıssasına Dönüş
Bakara, A'raf, Hicr, İsrâ ve Kehf sûrelerinde bu kıssa az farklı bir anlatımla anılarak mü'minlere geniş bilgi verilmiş ve konumuzu oluşturan âyette tekrar aynı kıssa anlatılarak birtakım yeni mesajlarla hafızalardaki izler derinleştirilmek istenmiştir. Ayrıca bu tekrarın üç ayrı hikmete yönelik bulunduğunu görmekteyiz. Şöyle ki:
1— Kıssanın farklı safhalarını açıklamak suretiyle Cenâb-ı Hak hazırladığı Dünya, Âdem ve İblîs üçgeniyle ilgili plânını kavramamızı kolaylaştırmaktadır.
2— Aşağı âlemle irtibatlı bulunan nefsin benliğinin, kıskançlık ve ihtirasının, başıboş bırakıldığı takdirde ne kadar tehlikeli boyutlara uzanacağını hatırlatmaktadır.
3— Mekkeli mağrur putperestlerin gurur, bencillik, büyüklük taslama ve kıskançlık gibi duygularının nefis ve İblîs'ten kaynaklandığına dikkatleri çekmekte ve ilâhî terbiye dışına itilen nefsin hakka karşı nasıl amansız düşman kesildiğini, sözünü ettiğimiz kıssa ile göstermektedir.
Sonuç olarak, Hakk'a karşı gelip O'nun buyruklarını dinlemiyenler İb-lîs'in saffında yer almakta ve böylece kendilerini ilâhî rahmetten mahrum bırakmaktadırlar. Dönüş yapmadıkları takdirde ilâhî lanetin peşlerini bırak-mıyaçağı hatırlatılmaktadır.[70]
İblîs'flsı Fasit Kıyas!
«iblîs: Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın, dedi.»
İblîs'in bencilliği ve kıskançlığı kabarınca ilâhî emre uymadı ve üstelik küstahlıkta bulunarak kendisine haksızlık edildiğini dolaylı şekilde söylemekten çekinmedi.
İblîs'e göre, ateş topraktan daha şerefli ve üstündür. Oysa toprak canlıların hayat kaynağı, feyiz ve bereketin anasıdır. Ateşte ne böyle bir kaynak olma özelliği var, ne de toprak kadar feyizlidir. Aynı zamanda her ikisi de aşağı âleme ait maddelerdir. Önemli olan, bu maddelere gelip yerleşen ruhtur.
Böylece insanî ruhun şeytanî ruhtan çok aziz ve çok şerefli olduğu ortaya çıkıyor ve İblîs'in çok yanlış bir kıyas yaptığı kesinleşiyor, Cenâb-ı Hak bu üstünlük ve şerefe işaretle «ruhumdan ona üflediğimde..» buyurarak konuyu daha iyi anlamamızı sağlamıştır.
Sonra da İblîs'in mühlet istemesi, Cenâb-ı Hakk'ın ona kıyamete kadar mühlet vermesi ve İblîs'in adem oğullarını saptırmayı kendine iş edinmesi; aneak ihlâs üzere amel eden sâlih mü'minleri saptırmaya güç getirememesi, ezelde hazırlanan plânın uygulama alanına konulmasını göstermekte ve insan hayatının renk ve mana kazanmasının ancak nefis ve İblîs'le müea-dele etmesi oranında gerçekleşeceğine işaret edilmektedir.[71]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, Mekkeli azgın müşriklerin kibir ve gururlarının nefis ve İblîs'ten kaynaklandığına işaret edilerek Âdem (A.S.) ile İblîs kıssasının önemli safhaları anlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı gelip inkâr ve azgınlığını artıranların akıl ve vicdanlarına seslenilerek, tebliğ ve irşat hizmetini sürdüren o büyük peygamberin kişisel bir arzusu ve çıkarı söz konusu olmadığı ve bu sebeple kimseden bir ücret istemediği açıklanıyor. Aynı zamanda Onun kendiliğinden birtakım teklifler de getirmediği belirtilerek konuyu insafla gözden geçirmeleri isteniliyor. Sonra da Kur'ân'm âlemler için öğüt olduğu ve ileride nasıl büyük ve kalıcı bir inkılâbın gerçekleşeceği haber verilerek bâtılın hezimete uğrayacağı dolaylı şekilde hatırlatılıyor.[72]
Meali:
86— (Ey Peygamber!) De ki: «Buna (bu uyarı ve öğütlere) karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendiliğimden bir teklif getirenlerden de değilim.
87— Bu (Kur'ân), ancak milletler için bir öğüttür.
88— Onun verdiği haberlerin (doğru çıkacağını) bir süre sonra mutlaka bilip anlayacaksınız.»
Âdem (A.S.) ve İblîs kıssasıyla, Mekkeli müşriklerin ve sonra da her çağda aynı inanç ve azgınlık düzeyinde olan inkarcıların karakter yapısı ve İslâm'a karşı besledikleri kin belirlendikten sonra. Peygamber (A.S.) Efen-dimiz'in kendiliğinden böylesine büyük ve o nisbette meşakkatli bir dâvaya atılmadığı, kendi çıkarı doğrultusunda bir teklîf getirmediği çok anlamlı bir üslûpla işlenmektedir. Aynı zamanda o büyük peygamberin ilâhî vahyi teblîğ konusunda harcadığı mesaiye karşılık kimseden bir ücret istemediğine değinilerek. Onun bütün hizmetlerinin ilâhî rıza doğrultusunda hasbî olduğu belirtilmekte ve o bakımdan inkarcı sapıkların konuya, duygularıyla değii, akıllarıyla yaklaşımda bulunmaları dolaylı şekilde istenmektedir.
Kur'ân, Bütün Milletlere İlâhî Öğüttür
<<Bu (Kur'cin), ancak milletler için bir öğüttür.»
Kur'ân-i Kerîm çok yönlü bir kitaptır. Hiçbir eserde benzeri görülemi-yen müstesna bir metotla hazırlanmıştır. Eskimiyecek, tazeliğini kaybetmi-yeçek, bıkkınlık vermiyecek ve kıyamete kadar hep önde, ön plânda yer alacak özelliktedir. Öye ki, her sahifesinde birbirinin hikmet ve amaemı belirten değişik konular sıralanmaktadır. İlk bakışta bir kopukluk intibaını verirse de, az dikkat edilince, konular arasında kopmaz bağların ve tamamlayıcı unsurların bulunduğu rahatlıkla görülür. Ayrıca sergilediği bilgiler devamlı surette çağın ve ilmin önünde seyretmektedir. İlmî araştırmalar ilerleyip olumlu sonuçlar, müsbet neticeler elde edinee, ancak Kur'ân'ın o husustaki temel bilgilerine, getirdiği ana temaya yetişebilmekte ve sadece onu tasdik edebilmektedir.
Buna birkaç misal verelim :
a) Rahman Sûresi'nde güneş ve ay hesap iledir, yani hesaba dayalı olarak hareket ederler buyurulmaktadır.
b) Yâsîn Sûresi'nde güneşle ayın her birinin ayrı bir yörüngede hareket etmekte oldukları haber verilmektedir.
c) Yine Yâsîn Sûresi'nde gecenin de gündüzün önüne geçemiyeceği açıklanmaktadır.
Bu âyetler, güneşle ay hakkında ilme, ilim adamına temel bilgi olacak temayı on dört asır önce hiçbir şüphe ve yanlışlığa meydan vermeyecek mana ve muhtevada ortaya koymuştur. Günümüze kadar yapılan bilimsel araştırma ve tesbitler Kur'ân'ın bu âyetlerini doğrulamaktadır.
Gecenin gündüzün önüne geçemiyeeeği konusuna gelince, Cenâb-ı Hak bununla, dünyanın yaratıldı yaratilalı hep batıdan doğuya doğru döndüğünü ve kıyamete kadar aksine bir dönmenin söz konusu olamıyacağını bildirmektedir.
İşte Kur'ân'ın her hükmünün, her ana fikrinin hikmeti, araştırmalar, bilimsel tesbitler ilerledikçe anlaşılabilmekte ve her âyetiyle ilâhî kaynaktan süzülüp geldiği kesinlik arzetmektedir.
Cenâb-ı Hak, bu gerçeği bir defa daha gözler önüne sererken, Kur'ân'ın verdiği haberlerin, taşıdığı ana fikirlerin, koyduğu temel bilgilerin çok geçmeden doğruluğunun ortaya çıkacağını sûrenin son âyetiyle şöyle beyân buyurmaktadır: «Onun verdiği haberlerin (doğru çıkacağını) bir süre sonra mutlaka bilip anlayacaksınız.»
Böylece Kur'ân'ın hem dünya, hem de âhiretle ilgili verdiği haberler, sırası geldikçe gerçekleşecek ve her çağda ilâhî olduğunu ortaya koyacaktır.
Allah'a hamd, Resûlüllah'a (A.S.) salât-ü selâm olsun.[73]
[1] Tefsîru Garâibi'l-Kur'ân/Nisâbûrî: 23/80
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5144.
[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5144-5145.
[3] Fethü'l-Kadîr : 4/418 - Lübabu't-te'vîl : 4/80- Tefsiri İbn Kesir : 4/26
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5147-5148.
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5148.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5148-5149.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5149-5150.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5150.
[8] Bilgi için bak: Tin Sûresinin tefsiri
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5150-5151.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5151.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5151-5152.
[12] Lübabu't-te'vîl: 4/32
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5155.
[13] Buhar i/enbiyâ; 38, teheccüd; 7- Müslim/siyâm: 188, 189, 201- Ebû Dâ-vud/savm: 66- Nesâî/siyâm: 69- İbn Mâce/siyâm: 31- Ahmed; 2/160, 206
[14] Buharî/enbiyâ: 39- Ahmed: 1/73, 279, 364
[15] Tirmizî/ahkâm: 4
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5155.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5155-5156.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5156-5157.
[18] Bilgi için bak : Enbiyâ Sûresi 78, 79, Nemi Sûresi 15, Sebe' Sûresi 10 âyetlerin tefsiri
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5157-5158.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5158-5159.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5159-5160.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5160-5161.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5161.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5162-5163.
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5163-5164.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5164.
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5166-5167.
[27] Bilgi için bak: Sahîh-i Müslim/mesâcid: 40- Nesâî/sehv: 19
[28] Bilgi için bak : Buharî/cihâd: 23, nikâh: 119, enbiyâ: 40, eymân: 3- Müs-lim/eymân: 23, 25- Nesâî/eymân; 40, 43- Tirmizî/nüzûr : 7- Ahmed: 2/229, 279, 506
[29] Bilgi için bak: Tevrat/I. Krallar: 9/1-14 ve 11/1-21
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5167-5168.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5168-5169.
[32] Enbiyâ Sûresi : 81
[33] Sebe' Sûresi : 12
[34] Sâd Sûresi : 36
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5169-5170.
[36] Fazla bilgi için bak: el-Müfredat/Rağıb el-Asbahani: «şeytan» maddesi
[37] Bak : En'âm Sûresi : 112- Bakara Sûresi : 14. âyetin tefsiri
[38] Bilgi için bak : Sebe' Sûresi: 12-14. âyetlerin tefsiri
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5170-5171.
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5171-5172.
[40] Tevrat/Eyyub : 1/21, 2/13-42/1-17
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5172-5173.
[41] «Cinler üç sınıftır. Bir sınıf, kanatları vardır boşlukta uçarlar; bir sınıfı yılanlar ve köpeklerdir; bir sınıfı da inip göçerler.» (Taberânî-Beyhakî: Sahîh is-nadla)
«Aziz ve Celil olan Allah cinleri üç sınıf üzere yaratmıştır. Bir sınıfı, yılanlar, akrepler ve yerdeki haşeredir. Bir sınıfı, boşlukta rüzgâr gibidir. Bir sınıfı da hesap ve cezaya tabi'dirler, (üzerlerine hesap ve ıkab gerekmektedir).»
(Hakîm - îbn Ebî Dünyâ - Ebû'ş-Şeyh) Câmiussağîr: 2/5
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5173-5174.
[43] Bilgi için bak: îbn Mâce/fiten: 23- Ahmed: 3/234, 284, 278, 450, 523
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5174.
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5174-5176.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5176-5177.
[47] Nisa Sûresi : 163, En'âm Sûresi: 84, Enbiyâ Sûresi: 83, Sâd Sûresi: 41
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5177-5178.
[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5178.
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5178.
[51] İbrahim (A.S.)m kurban etmek istediği oğlu, îshak mıdır, yoksa İsmail midir? Bu hususta farklı tesbit ve yorumlar vardır. Arzu edenlerin Tefsîr-i Kur-tubî'nin 15/217 cildine ve tefsîrimiz: s: 5115. bakmaları tavsiye edilir.
[52]Bilgi için bak: Tevrat/H. KRALLAR : 2/1-25
[53] Bakara: 127, 133, 136, 140- Âl-i İmrân: 84- Nisa: 163- En'âm: 86- İbrahim: 39- Meryem: 54- Enbiyâ: 85
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5179-5181.
[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5181.
[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5183-5184.
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5185.
[58] Bilgi için bak: Tevrat/H. KRALLAR : 2/1-25
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5186-5187.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5187.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5187-5188.
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5188-5189.
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5189-5190.
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5190.
[64] Bilgi için bak : Hier Sûresi: 28, Sâd Sûresi: 71- Mü'minûn Sûresi : 12, Secde Sûresi: 7, Rahman Sûresi: 14, Saffat Sûresi 11. âyetlerin tefsiri
[65] Bilgi için aynı âyetlerin tefsirine bakılması
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5192-5193.
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5193-5194.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5194-5195.
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5195.
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5195-5196.
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5196.
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5197.
[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5198-5199.
İslami Okul Okulların En Önemlisi