Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 039Zumer
|
|
|
39 |
|||
|
|
|
Zümer Sûresi |
|||
İndiği Yer |
: Mekke |
|
|
||
İniş Sırası |
:59 |
|
|
||
Âyet Sayısı |
:75 |
|
|
||
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada otuzdokuzuncu, iniş sırasına göre ellidokuzuncu sûredir. Sebe'sûresinden sonra, Mü'min (Gâfır) sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Allah'ın rahmetinden ümit kesilmemesi gerektiğini belirten 53. âyetten itibaren üç veya yedi âyetin Medine löneminde indiği yolunda rivayetler varsa da bu rivayetler zayıf bulunmaktadır.[1]
Adi
Sûreye ad olan ve "guruplar, topluluklar" anlamına gelen "zümer" kelimesi, inkarcıların guruplar halinde cehenneme sürüleceğini, müminlerin de yine topluluklar halinde cennete götürüleceğini anlatan 71 ve 73. âyetlerde geçmektedir. Kurtubî, 22. âyette cennetteki köşkler için kullanılan "guref' kelimesinden dolayı Guref sûresi olarak da anıldığına dair bir rivayet nakleder (XV, 222).[2]
Konusu
Sûrenin temel konusu Allah ve âhiret inancıdır. Bu çerçevede hiçbir şeyin Allah'a ortak ve denk tutulamayacağı, O'nun mutlak ve eşsiz yaratıcı olduğu, bu nedenle insanın her durumda O'na yönelip bağlanması gerektiği belirtilmekte; bu şekilde inanan ve yaşayanların ulaşacağı âhiret nimetlerine ve cennet hayatına dair bilgi verilmekte; inkarcıların olumsuz duygu ve davranışları değerlendirilmekte; bunların kötü sonuçlan hakkında uyanda bulunulmaktadır. Her şeye rağmen Allah'ın rahmetinden ümit kesilmesinin doğru olmadığı, çünkü Allah'ın, dönüş yapıp kendisine yönelenlerin bütün günahlannı bağışlayacağı müjdelenmekte ve insanlar, âhiret azabıyla yüz yüze gelmeden önce, fırsat eldeyken inançlannı ve yaşayışlarını düzeltmeye çağırılmaktadır. Sûre, müminlerin âhiret mutluluğunu tasvir eden âyetlerle son bulmaktadır.[3]
Fazileti
Hz. Aişe, Resûlullah'tn genellikle her gece yatmadan önce Zümer ve Benî İsrail (İsrâ) sûrelerini okuduğunu söylemiştir.[4]
Meali
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Kitabın indiriliri, azîz re ha-kînı olan Allah'ın katındandır. 2. Biz bu kitabı sana gerçeğin bilgisi olarak indirdik; öyleyse, içten bir inanç ve bağlılık göstererek sadece Allah'a ibadet et. 3. Bilinmeli ki katıksız din, yalnız Allah'a ait olanıdır. Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler, "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" diyorlar. Doğrusu ayrılığa düştükleri konularda Allah onların arasında hükmünü verecektir. Yalancı ve inkâra saplanmış kimseyi Allah kesinlikle doğru yola yöneltmez. 4. Eğer Allah (İddia ettikleri gibi) bir
sahihi olmak isteseydi elbette yarattıklarından dilediğini seçerdi. Ama O bundan münezzehtir; O mutlak otorite sahibidir, eşi benzeri yoktur. 5.0, gökleri ve yeri hikmet ve fayda esasına göre yarattı; sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarmaktadır; güneşi ve ayı da yasalarına boyun eğdirmiştir. Her biri belirlenmiş bir süreye kadar akıp gitmektedir. Unutmayın ki Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. 6,0 sizi bir tek candan yaratmış, sonra ondan da eşini var etmiştir; hayranlardan da sizin için sekiz es lütfetti. Sizi annelerinizin kanunda üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirmektedir. İşte bu yaratıcı, Rabbiniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz! 7. Eğer inkâr ederseniz bilesiniz ki Allah'ın size ihtiyacı yoktur; ama O, kullarının nankörlüğüne razı olmaz, şükrederseniz bu tutumunuzdan memnun olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz; sonunda dönüşünüz Rabbinize olacak, ardından O, neler yapıp ettiğinizi size bildirecektir. O, kalplerin derinliklerini bilmektedir.[5]
Tefsiri
1-2. Müfessirlerin çoğuna göre her iki âyette geçen "kitap" ile Kur'an-ı Kerîm kastedilmiştir; ilk âyetteki kitapla bu sûrenin, ikincisiyle Kur'an'ın kastedildiğini düşünenler de vardır.[6] İbn Atıyye'nin tercih ettiği (IV, 517), bize de daha isabetli görünen diğer bir görüşe göre ilk âyetteki kitapla başlangıçtan itibaren bütün peygamberlere indirilen kitaplara, ikincisiyle de Kur'an-ı Kerîm'e işaret edilmiş; Yüce Allah'ın, önceki peygamberlere, insanlık için yol gösterici olan ve yasalar koyan kitaplar indirdiği gibi Hz. Muhammed'e de bu kitabı, Kur'an'ı indirdiği belirtilmiştir.
Râzî, Mu'tezile'nİn görüşünden de yararlanarak ilk âyetteki azîz ve hakim sıfatlarını bu bağlamda özetle şöyle açıklamaktadır (XXVI, 238): Azîz, "asla ye-niiemeyecek derecede güçlü"; hakîm, "arzularına göre değil hikmetin gereğine göre İş yapan" demektir; bu da Allah'ın evrendeki bütün olup bitenleri eksiksiz bildiği anlamına gelir. Buradan Allah'ın üçüncü bir niteliği ortaya çıkar ki o da hiçbir şeye muhtaç olmayışıdır. İşte âyetteki "azizen hakîmen" kısmı Allah'ın bu üç sıfatını yani güçlü, kusursuz hikmet sahibi ve ihtiyaçtan münezzeh olduğunu ifade etmektedir. Bu sıfatlara sahip olan Allah'ın bütün yapıp yarattıkları kesinlikle iyidir, doğrudur; engel tanımayan mutlak gücü sayesinde, olağanüstü bir iletişim yolu olan vahiy ile indirdiği kutsal kitaplar da O'nun engin ilim ve hikmetinin dünyaya ve insanlığa yansıyan ışıklarıdır. 2. âyette Kur'an'ın indirilişini "gerçeğin bilgisi" (hak) kavramıyla ilişkilendiren ifade de bunu göstermektedir. Her iki âyette Kur'an'ın Allah katından geldiği gerçeğine itiraz edenlere cevap verilmektedir.Allah, hiçbir şeye muhtaç olmadan dilediği her şeyi en doğru ve en iyi bir şekilde yapabilecek derecede güç, bilgi ve hikmet sahibidir; geçmişteki kutsal kitapları ve Kur'an'ı da O İndirmiştir, Bu gerçek açıkça belli olduktan sonra, 2. âyette artık insanın görevinin, içten bir saygı ve bağlılıkla yalnızca Allah'a kulluk etmek olduğu sonucuna varılmıştır. Âyette bu saygı, bağlılık ve kulluk ihlâs kavramıyla ifade edilmektedir. İhlâs, "gerek ibadetleri gerekse diğer dinî ve ahlâkî davranışları riya ve gösterişten, çıkar kaygılarından uzak olarak yalnızca Allah rızası için yapmak" anlamına gelir.[7]
3. "Katıksız (hâlis) din" deyimini, kelime-i şehadete dayalı din veya İslâm di-nİ şeklinde açıklayanlar olmuştur.[8] Ancak bu deyimi, daha açık olarak "her türlü şirkten, batıl inanç ve hurafelerden uzak bulunan; vahye dayanan ve kutsal kitabıyla, inanç ve amellere dair hükümleriyle orijinalliğini koruyan din" şeklinde anlamak İsabetli görünmektedir.
"Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" şeklindeki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere Câhiliye putperestleri, Allah'ın varlığına ve yaratıcı gücüne inanmakla birlikte, putları aracı tanrılar kabul edip kendilerine şefaat edeceklerine inandıkları için onlara taparlardı. Görünür veya görünmez varlıklara tapan başka çok tanrılı din mensuplarıyla Hz. îsâ'yı tanrı kabul eden hıristiyanlar da benzer bir anlayışa sahiplerdi.[9] Âyette, bu şekilde değişik bâtıl inanç guruplanyla ilgili son hükmü Allah'ın vereceği, yani onları hak ettikleri şekilde cezalandıracağı belirtilmektedir. Yaratılmış ve sonlu, böyle olduğu için de eksik ve âciz varlıkları tanrı kabul etmek bir yalandan ibarettir, dolayısıyla bir küfürdür, yani gerçeği ters yüz etmek, inkâr etmektir; bu nedenle de hidayetten mahrum kalmayı gerektirir.[10] Bu suretle âyet şu gerçeği dile getirmektedir: Melekler veya cinler gibi görülmez varlıklara, güneş vb. gök cisimlerine, Hz. îsâ veya başka bir beşere, ata ruhlarına veya bu sayılanların sembollerine, heykellerine tapanlar ve Allah'ı bırakıp bunları koruyucu (veli) ve kurtarıcı kabul edenler, onlardan medet umanlar hak yoldan sapmışlardır; bunların inançları yalandan ve küfürden ibarettir. Yegâne hak din, tevhid İnancıdır; kurtuluşu hak edenler de sadece muvahhid (tek tanrı inancını benimseyen) müminlerdir.[11]
4. Putperest Araplar Lât, Uzzâ, Menât gibi putların Allah'ın kızları olduğuna inanırlardı. Âyete göre farzı muhal Allah evlat sahibi olmak isteseydi, İddia edildiği gibi taş toprak cinsinden yapılmış şeyleri değil, yarattıkları içinden en güzel varlıkları seçerdi. Ama Allah ile yarattıkları arasında hangi şekilde olursa olsun bir baba-evlat ilişkisi söz konusu olamaz, Allah bundan münezzehtir; O'nunla yarattıkları arasındaki ilişki hâlik-mahluk, ulûhiyet-ubûdiyet ilişkisinden ibarettir. Şu halde melekler, îsâ, Muhammed veya herhangi bir canlı ya da cansız varlık, bunların hepsi yalnız ve yalnız O'nun mahlukudur ve bunların her biri Hakkın yasalarına boyun eğerek, bazıları da bilinçli ve iradeli olarak O'nu hamd ile teşbih eder.[12] "O mutlak otorite sahibi tek Allah'tır"; dolayısıyla O'nun herhangi bir varlıkla ne bir ortaklık ilişkisinden ne de babalık-evlatlık İlişkisinden söz edilebilir.[13]
5-6. Büyük âlem (makrokozmos) ve küçük âlem (mikrokozmos, insan) denilen iki varlık alanını yaratan gücün ululuk ve yetkinliğine dikkat çekilmektedir. "Hikmet ve fayda esasına göre" diye çevirdiğimiz "bi'1-hakkı" deyimi,yaratma ve yönetmenin temelindeki ilâhî hikmete, yani eksiksiz kusursuz bilgiye ve yarara işaret eder. Buna göre yaratılışta saçmalıktan, anlamsızlık ve hikmetsizlikten söz etmek mümkün değildir; özünde her şey, iyidir, güzeldir, yararlıdır. Bütün İslâm âlimlerinin birleştiği bu İnancın, en güzel ifadesini Gazzâlî'nin şu sözünde bulduğu kabul edilir: "İmkan âleminde halen mevcut olandan daha güzel, daha tam ve daha mükemmelinin bulunması mümkün değildir"[14] Evren hakkındaki bu iyimser düşünce, yine Gazzâlî'ye isnat edilen bir özdeyişte, "Leyse ff I-imkân ebde'u mimmâ kân" (Var olandan daha mükemmeli mümkün değildir) şeklinde İfade edilmiştir.
Allah'ın, "sürekli olarak geceyi gündüzün, gündüzü gecenin üstüne sarma-sı"ndan maksat, gündüzden geceye geçilirken yavaş yavaş aydınlığın çekilip karanlığın bastırması, geceden gündüze geçilirken de tersine karanlığın yerini aydınlığın almasıdır. Âyetin bu cümlesi, "Geceyi gündüze ekler, gündüzü de geceye ekler" şeklinde de yorumlanmıştır.[15] Her gün tekrar ettiği için önemini fark edemediğimiz bu olaylar, ilâhî kudretin ve yaratılıştaki hikmetin durmadan tecelli ettiğini gösteren birer âyettir, işarettir. Güneş ve ayın, Hakkın yasalarına boyun eğerek semamızı süslemesi, ısı ve ışık vermesi de böyledir. İnsanlık âleminin bir tek candan, Âdem'den gelişi de evrenin oluşu ve işleyişi kadar muhteşem bir olaydır. Bu olay da düşünen aklı, hisseden kalbi dehşete düşürüp o yüce kudret karşısında secdeye kapandıracak derecede derin hikmetler taşıyan ilâhî tecellilerdendir. Âyet, bütünüyle insanlığın bu oluş süreci yanında her bir insanın ana rahmindeki yaratılış sürecine de veciz bir üslûpla değinmektedir.
Müfessirler, "üç karanlık" tabirini, annenin karın duvarı, rahim duvarı ve cenini kuşatan zar (amnion zarı) içindeki karanlık tabakalar olarak açıklarlar. Bu karanlık tabakaları, rahim içinde birbirini kuşatan üç zann teşkil ettiği tabakalar olarak anlamak da mümkündür. Bunların ilki, cenini koruyan, içi sıvı dolu amnion zarı, ikincisi amninnıı riıstan kuşatan v« daha rot ceninin besin ve nksiien almasını sağlayan korion zarıdır. Rahim içini astar gibi kaplayan ve hamileliğin sonuna doğru gittikçe kalınlaşan üçüncü zar, üzerindeki kan damarlarıyla çocuk için besin deposudur. Hamilelikten sonra düştüğü için buna "düşen zar" (zara decİdua) denilmektedir. Âyette bu tabakaların karanlık oluşuna bilhassa dikkat çekilmekle, bu karanlık ortamlarda olup bitenlerin dahi Allah'ın bilgisi ve kudreti sayesinde gerçekleştiğine; dışarıdan farkına bile varılmayan bu ortamda yaratılış harikalarının gerçekleştirildiğine işaret edilmiştir. "Türlü yaratılış safhalarından geçme" ifadesiyle, Hac (22/5) ve Mü'minûn (23/12-14) sûrelerinde açılımı verilen nutfe, alaka ve raudga safhalarının ve bundan sonraki gelişmelerin kastedildiği anlaşılmaktadır.[16] Rahim karanlığında döllenmiş hücreye (zigot) nutfe, hücrenin rahim cidanndaki asılı vaziyetine alaka denir. Bu suretle rahimde gelişimini sürdüren embriyo, önce mudga denilen şekilsiz etimsi bir parçaya dönüşür ve zamanla diğer aşamalarda kemikler oluşur; kemikler kaslar, damar ve sinirlerle kaplanarak insan bedeninin oluşumu tamamlanır.[17]
7. Bütün bu kanıtlara-ve uyarıcı açıklamalara rağmen Allah'a gereği gibi iman etmemekte direnenler bilmeliler ki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı gİ-bi insanların kendisine İnanmalarına da ihtiyacı yoktur. Şu halde inkarcılar bu tutumlarıyla yalnız kendilerine zarar verirler. Her ne kadar Allah, kullarım inanıp inanmamakta Özgür bırakmışsa da[18] merhameti gereği kullarının iman edip kurtuluşa ermelerini ister, rızası bundadır; bu yüzden insanlara doğru yolu bulmaları için akıl vermekle kalmayıp ayrıca peygamberleri aracılığıyla gönderdiği kutsal kitaplannda varlığının ve birliğinin nice kanıtlarını göstermiş, inananlara müjdeler vermiş, inanmayanları ikaz etmiş ve böylece iman edip hükümlerini yerine getirmek suretiyle kendisine şükredenleri rızasına kavuşturacağını bildirmiştir. Onun rızası, yani kulundan hoşnut olup onu sevmesi ise bütün nimetlerin en büyüğü, en değerlisidir.[19] İnsanın ödevi, kendisini bu değerli nimete layık kılacak bir hayat geçirmektir.
Aklî melekeleri yerinde olan her insan kendinden sorumludur ve yaptığı kötülüğün sonucu da yalnız ona aittir; ne o başkasının günahım taşır, ne de başkası onun günahını taşır. Onun için özgür ve bilinçli olarak yaptığımız işlerin sorumluluğunu başkasına yıkmaya kalkışmamalıyız; suçumuzu günahımızı başka birinin yükleneceğini ümit etmemeli, kendi hayatımızın iyi ve kötü sonuçlarının kendimize ait olduğunu bilmeliyiz. Dünyada hukuk ve kamu oyu karşısında bu böyle olduğu gibi âhirette Allah'ın huzurunda da böyle olacak; hepimiz sonunda kalplerimizin derinliklerini, en gizli sırlarımızı dahi bilen Rabbimizin divanına çıkıp dünyadayken yaptığımız her şeyi karşımızda bulacak, O'nun şaşmayan adaletiyle yargılanacağız.[20]
Meali
8. İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabbine yönelip O'na yalvarır; sonra Rabbi ona tarafından bir nimet verince, daha Önce yalvardığını unutarak yolundan saptırmak için Allah'a eşler koşmaya kalkar. De ki ona: 'İnkarcı tutumunla biraz eğlenedur bakalım! Gerçek şu ki sen ateşi boylayacaklardansın! 9, (Bu adam mı,) yoksa âhiret kaygısıyla ve Rabbinin rahmetine nail olma ümidiyle gece vakitlerinde secde ederek, ayakta durarak kendini ibadete veren kişi mi (daha iyi)?" De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!" Doğrusu ancak akıl iz'an sahipleri bunu anlar.[21]
Tefsiri
8-9. Buradaki "insan"la öncelikle Kur'an'ın muhatapları arasındaki inkarcı kişilerin kastedildiği âyetin devamından anlaşılmaktadır. Başka yerlerde de belirtildiği gibi[22] gerçek mümin hem sıkıntılı zamanlarında hem rahat zamanlarında hep Allah ik olur, O'na güvenip dayanır. Bu bağlılığını kötü günlerinde isyan etmeden sabırla, İyi günlerinde azmadan şükürle gösterir, Allah'tan gelen her şeyi, "Lütfün da hoş, kahrın da hoş" diyerek karşılar. 9. âyet, inancında döneklik yapan biriyle her durumda Allah'a iman ve bağlılığını sürdürenin aynı değerde olamayacağını ifade etmektedir. Hâlis imanın ve samimi din-darhğın çok veciz bir özeti olan bu âyette, böyle bir dindarlığın en çarpıcı amelî tezahürü olan gece namazına, sorumluluk boyutu olan ahiret endişesiyle rahmet ümidine ve dindarlığın zihnî şartı olan bilgi donanımına dikkat çekilmiştir. İbadette dinî şuur ve duygu ne kadar yoğun olursa ibadetin değeri de o oranda yüksek olur. Bu yoğunluk geceleri daha da fazla olacağı için âyette Özellikle gece ibadetinden söz edilmiştir. Derin dindarlığın diğer bir tezahürü de âhiret bilincinin canlı oluşudur. Ebedi hayata inanan iyi bir mümin, her durumda Rabbine kulluk görevlerini yerine getirmekle birlikte, bir yandan da kulluğuyla O'nun merhamet ve sevgisini kazanmayı, bu sayede âhiret kurtuluşuna nail olmayı arzular.
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu" ifadesindeki "bilme"den maksat, bu âyetler bağlamında öncelikle, yalnız zor durumda kalındığı zaman değil, her zaman Allah'ı bilip tanımayı (ma'rifatullah), bu İrfan sayesinde yaratılmışlara kul olmaktan kurtulup yaratana kul olmanın önemini kavramayı ifade eder. Bununla birlikte "Hİç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu" cümlesi, daha genel olarak -hangi konuda olursa olsun- ilmin yani doğru bilginin Allah katında mutlak bir değer olduğuna işaret eder. Esasen iman da ilim sayesinde kazınılır. Nitekim kaynaklarda ilim, "bir şeyi gerçek yönüyle kavramak, gerçekle örtüşen inanç (itikad) şeklinde tanımlanır.[23] Kur'an-ı Kerîm'de gerek dinî gerekse din dışı konularla İlgili olarak ilim kelimesi ve türevlerinin 750 defa geçmesi, bilginin ve bilme faaliyetinin önemine işaret eder. Kendisini de Allah'tan gelmiş bir bilgi olarak tanıtan Kur'an[24] "Rabbim, ilmimi arttır!" diye Allah'a dua etmemizi öğütler. Hz. Peygamber de ilmi övmüş ve teşvik etmiştir.[25] Âlimleri peygamberlerin vârisleri olarak gösteren hadis[26] bilginin değeri yanında ilim adamlarının, bilgilerini insanlığın haynna kullanmakla sorumlu olduklarına da işaret eder. Buna1 göre, ilim bizatihi bir değer olsa da birçok hadiste İlmin amelle bütünleşmesi gerektiğine vurgu yapılmıştır[27] Şu halde davranış ve uygulama planında olumlu sonuçlar doğurmayan veya kötülüklere alet edilen bilgi, kıymeti bilinmemiş, şükrü eda edilmemiş bir nimet olup ayrıca sorumluluğu gerektirir. Nitekim bir hadiste, sadece basit dünyevî emellere ulaşmayı amaçlayan ve bu suretle bilgisini kötüye kullananlar "erdemsiz bilginler" diye anılmıştır.[28]
Meali
10. De ki (Allah şöyle buyuruyor): "Ey manan kullanın! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Bu dünyada iyifik yapanlar iyilik bulacaklardır. Allah'ın arzı geniştir. Sabredenlere mükâfatları hesapsız verilecektir." 11. De ki; "Kuşkusuz ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek Allah'a ibadet etmekle yükümlü kılındım. 12. Ve bana müsiümantarm ilki olmam emredildi." 13. De ki: "Eğer Rabbime isyan edersem, dehşetli bir günün azabına uğrayacağımdan korkarım." 14. De ki (o putperestlere): "Ben, kendisine içten bir inanç ve bağlılık göstererek yalnız Allah'a ibadet ederim. 15. Artık siz de O'nun dışında dilediğinize tapın bakalım!" De ki: "Asıl hüsranda olanlar, kıyamet gününde hem öz benliklerini hem de yakınlarını kaybedecek olanlardır. Bilesiniz ki kesin hüsran işte budur!" 16. Onların üstünde ateş buludan olacak, altlarında da (böyle) tabakalar bulunacak. Allah kullarım bununla korkutup uyarır. Ey kullarım, bana karşı gelmekten salanın! 17-18. Sahte tanrılara kulluk etmekten kaçman, yüzünü ve özünü Allah'a çevirenlere müjdeler vardır. Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah'ın doğru yolu buldurduğu kimseler onlardır, asd akıl iz'an sahipleri de onlardır. 19. Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimseyi, sonuçta ateşi boylayacak olanı sen mi kurtaracaksın! 20. Öte yandan, Rahlerine karşı gelmekten sakınanlara gelince onların, altlarından ırmaklar akan, üst üste yapılmış köşkleri olacak. İşte Allah'ın vaadi! Allah sözünden dönmez.[29]
Tefsiri
10. Müslüman sayılmanın vazgeçilmez şartı iman etmektir. Bununla birlikte âyette ayrıca, "Rabbe karşı gelmekten sakınma" olarak çevirdiğimiz takva ile "iyilik" olarak çevirdiğimiz hasene de iyi bir müsliiman olmanın şartı olarak gösterilmiştir. Takva, Allah'a sorumluluk bilinciyle saygı gösterip buyruklarını titizlikle yerine getirmek suretiyle ilâhî cezadan korunmayı[30] hasene İse doğru inançtan başlayarak, ister büyük ister küçük olsun her türlü iyi ve eüzel halleri, erdemleri, tutum ve davranışları ifade eder.[31] Âyette bu anlamda iyiliğin karşılığının da iyilik olacağı bildirilmektedir. Tefsirlerde çoğunlukla, karşılık olarak verilecek bu iyilik cennet olarak açıklanmışsa da âyette böyle bir sınırlama olmadığına göre bunu her türlü dünyevî ve uhrevî hayır ve mutluluk olarak anlamak daha isabetli görünmektedir.
"Allah'ın arzı geniştir" ifadesindeki "arz"dan cennetin kastedilmiş olabileceği yönünde zayıf bir görüş varsa da[32]müfessîrler genellikle bu İfadeyi hicrete işaret olarak anlamışlardır. Kuşkusuz her müslümanın, sosyal çevresinde veya ülkesinde inançlı ve erdemli olarak yaşayabileceği düzeyde bir özgürlük ortamının oluşması için çaba göstermesi; ayrıca Özgür bir ortamda yaşıyorsa bunun değerini bilmesi gerekir. Ancak âyetteki "Allah'ın arzı geniştir" cümlesi, bir kimsenin, bulunduğu yerde dinî ve ahlâkî hayatım gerektiğince yaşama şartlarından yoksun kaldığı ve bu ortamı olumlu yönde değiştirme imkanı da bulamadığı takdirde, inandığı değerlerden vazgeçmeyip serbestçe yaşayabileceği başka bir ortam bularak oraya gitme alternatifini de dikkate alması gerektiğine İşaret etmektedir. Bu, iş yerini değiştirmekten, başka bir ülkeye göç etmeye kadar her türlü yer değişikliğini kapsar. Nitekim bu âyetin gelmesinden birkaç yıl sonra Hz. Peygamber ve arkadaşları, bütün çabalarına rağmen Mekke'de dinlerini yaşama özgürlüğünü sağlayamayınca Allah'ın emri uyarınca Medine'ye göç etmişlerdir. İnsanın değerleri uğruna böylesine bir özveriyi göze alması büyük bir sabır ve kararlılık işi olduğu için âyette, "Sabredenlere mükâfatlan hesapsız verilecektir" buyurmuştur.[33]
11-14. Bu âyetler, Hz. Peygamber'in, ümmetine tebliğ ettiği buyruklara öncelikle kendisinin uyması, kendisini kanunlar üstü görmemesi gerektiğini ifade eder. 10. âyette iyi bir müslüman olmanın şartları, doğru inançtan ibadetlere ve güzel ahlâka kadar bütün İslâmî yükümlülükleri kapsayan şu üç kelimeyle özetlenmişti: İman, takva, hasene (iyilik). Burada ise aynı görevler başka ifadelerle dile getirilerek Resûlullah'ın bu görevlerle yükümlü kılındığı ve bu suretle "müslü-manların ilki olmak"la sorumlu tutulduğu bildirilmekte, aynca bu durumunu insanlara açıklaması istenmektedir. Özellikle "Eğer Rabbime İsyan edersem, dehşetli bir günün azabına uğrayacağımdan korkarım" şeklindeki ifade, kötülük yapması halinde onun da başka insanlar gibi Allah'ın azabına uğrayacağını, teorik olarak kendisine bu hususta bir ayrıcalık, bir dokunulmazlık tanınmadığını ifade etmesi bakımından son derece anlamlıdır. Nitekim Abese sûresinin başında (80/1-10) Hz. Peygamber, yanlış bulunan bir davranışı dolayısıyla ikaz edilmiştir. Kuşkusuz bu âyetler, onun bir ilâh gibi hatasız görülmemesi gerektiğini ortaya koyması bakımından önemlidir. Fakat bundan daha önemli olanı şudur ki, Resûlullah bu âyetleri de bütün âyetler gibi kutsal saymış ve en ufak bir komplekse kapılmadan insanlara duyurmuştur. İşte bundan dolayı o, insanlığa örnek, âlemlere rahmet kabul edilmiştir.[34]
15-16. Peygamber, Allah'ın bildirdiği hükümleri eksiksiz yanlışsız duyurduğu gibi bizzat kendisinin de bu hükümleri yerine getirmekle yükümlü olduğunu, aksine davranırsa cezalandırılacağını açıkça ortaya koymuştur. Buna rağmen Kur'an'in muhatapları Allah'ı bırakıp sahte tanrılara tapmaya devam edeceklerse yapılacak bir şey yoktur. Âyetteki "Artık siz de O'mın dışında dilediğinize tapın bakalım!" cümlesi bir uyan ve tehdit ifadesidir. Bu uyarıyı dikkate almayanların akıbeti sadece "hüsran" (zarar, ziyan, kayıp) olacaktır. Onların âhirette öz benliklerini kaybetmeleri, "cehennemde hak ettikleri cezaya çarptırılmaları"; yakınlarını kaybetmeleri de "içinde bulundukları cehennem ortamında akraba ve dostlarıyla buluşup görüşme ve yardımlaşma imkanından yoksun kalmaları" şeklinde açıkla-nır[35] 16. âyet, inkarcıların âhiret-teki hüsranlarına kısa ve öz olarak açıklama getirmektedir. Tefsirlerde bu âyetin, cehennemde tabakalar bulunduğuna ve her tabakada ateş bulutlan veya katmanlarının yer aldığına işaret ettiği; bir tabakada azap görenleri üstten kaplayan ateş kümelerinin, bir üst tabakadakilerin altlarına denk geldiği için âyette "Onların üstünde ateş bulutlan olacak, altlannda da (böyle) tabakalar bulunacak" buyurulduğu belirtilir.[36]
17-18. "Sahte tanrılar" diye çevirdiğimiz âyet metnindeki tâgut kelimesi insanlar tarafından tapılan bâtıl tanrtlan; Allah Teâlâ'ya isyan edilmesine sebep olan, görünür ve görünmez varlıklan; İnsanlık tarihi boyunca hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme gayretlerini yansıtan, bütün küfür ve ilhad faaliyetlerini İfade eden bir terim olarak kullanılır. Muhammed Esed'in bu kelimeye yüklediği "kişinin bütün manevî bağlarını kaybetmesine ve duygularının esiri olmasına yol açan, belli bazı şeytanî ihtiraslann veya arzuların... ifsat edici gücü" şeklindeki açıklamasına (III, 939-940) -diğer anlamlan dışlamamak kaydıyla- biz de katılıyoruz.[37] Kendi dışında veya içinde bu şekilde sahte tanrılar üretip onlara tapmaktan kurtularak Allah'a yönelen insanlar, içten veya dıştan gelebilecek her türlü saptırıcı telkinlerden, baskılardan ruhlarını kurtardıklan için duyduklan, öğrendikleri sözler içinde akıl ve sağduyularıyla en iyi ve en doğru bulduklanna değer verir, ona uyarlar. Râzî'ye göre duyulan bir söz doğru da yanlış da olabilir ve bunu ayıracak olan da aklî kanıttır. Râzî, bu âyetten yola çıkarak, aklın en iyi ve en doğru olanı ayırt etme konusundaki yetkisini iman, ibadet ve hukukî uygulamalara kadar bütün konulara genellemiş; insanın her konuda aklî kanıta (hüccetü'1-akl),eleştirel düşünmeye (nazar) ve mantıksal çıkarıma (istidlal) değer vermesi gerektiği yönünde geniş açıklamalar yapmıştır (XXVI, 260-262). Râzî'ye göre "Bir İnsan abllı ve kavrayışı güçlü değilse belirtilen gerçek bilgileri zihninde toplaması da mümkün olmaz."[38]
19-20. "Hakkında azap hükmü kesinleşmiş kimse" tefsirlerde genellikle inkarcı tutumu nedeniyle azabı hak etmiş kişi olarak açıklanmış; âyet, "Kim azabı hak ederse artık o kişi ateşe atılacak ve senin onu kurtarman da mümkün olmayacaktır" şeklinde yorumlanmıştır. 16. âyette inkarcıların âhiretteki cezaları hakkında bilgi verilirken cehennemin katlarından söz edilmişti; 20 âyette ise ."Rablerine karşı gelmekten sakınanlar" için kat kat cennet köşkleri hazırlandığı bildirilmektedir.[39]
Meali
21. Görmedin mi Allah'ın gökten su indirip onu yerdeki kaynaklara akıttığını? Sonra onunla değişik renklerde ürünler bitirir, sonra bu bitkiler gelişip olgunlaşır; ardından onun sarardığını görürsün, sonunda Allah onu çerçöp haline getirir. Kuşkusuz bunda akıl iz'an sahipleri için bir ders vardır. 22. Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden gelen bir aydınlık içinde olmaz mı? Allah'ı anma konusunda kalpleri katılaşmış olanlara ise çok yazık! Onlar apaçık bir sapkınlık içindedirler. 23. Allah, kendi içinde uyumlu, gerçekleri tekrar tekrar dile getiren bir kitap olarak sözlerin en güzelini indirdi. Rablerinden korkanların onun etkisiyle tüyleri ürperir, sonra da Allah'ı anmakla onların bedenleri ve kalpleri yumuşayıp rahatlar. İşte bu kitap, Allah'ın bir rehberi olup dilediği kimseyi onunla doğruya yönlendirir; ama Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. 24. Kıyamet gününde o şiddetli azaba karşı kendim yüzüyle korumaya çalışan kişi mi (daha kötü durumda, yoksa cennette bulunan mümin mi)? O gün zalimlere, "Vaktiyle kazandığınızı tadın şimdi!" denir. 25. Onlardan öncekiler de doğruyu yalan saymışlar; bunun üzerine tepelerine, nereden geldiğini anlamadıkları bir azap inmişti. 26. Böylece Allah onlara bu dünyada rezilliği tattırdı, âhirette-ki azap ise daha büyük olacak. Keşke bilselerdi! 27. Muhakkak ki biz, düşünüp ders alsınlar diye insanlar için bu Kur'an'da her türlü örneği ortaya koyduk; 28. O, insanlar Allah'a karşı gelmekten korunsunlar diye Arap diliyle indirdiğimiz çelişkisiz Kur'an'dır.[40]
Tefsiri
21-22. Yağmur ve onun sayesinde yetişen bitki çeşitleriyle tabiatın canlanması, ardından bitkilerin kuruyup toza toprağa karışması örneğinden yola çıkılarak ilâhî kudret ve iradenin evren üzerindeki mutlak hükümranlığına dikkat çekilmekte; daha sonra aynı güç ve iradenin, insanın manevî gelişimindeki tesirine atıfta bulunulmaktadır. Yağmurla tabiatı canlandıran irade, hidayetiyle de insanın gönlünü İslâm'a açmakta; ona, ilâhî buyruklara teslim olan bir ruh yapısı kazandırmakta, bu suretle kendisinden gelen bir ışıkla aydınlanmasını sağlamaktadır.
"Allah'ı anma konusunda kalpleri katılaşanlar"dan maksat, gönüllerinde Allah'a yer vermeyen, -putperest Araplar'ın yaptığı gibi- sorulduğunda O'na inandıklarını söyleseler bile, hayatlarında bu inancın izi görülmeyen, kendilerine yapılan uyanlardan akıllarını kullanarak yararlanmasını bilmeyen, hakikatlere karşı duyarsız hale gelmiş kimselerdir. İnanç ve değerler konusunda doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, yararlı ile zararlıyı ayırma kaygısı taşımadıkları, bu husustaki yeteneklerini de körelttikleri için âyette bunların "apaçık bir sapkınlık" içinde bulundukları bildirilmektedir.[41]
23. "Gerçekleri tekrar tekrar dile getiren" diye çevirdiğimiz "mesânî" kelimesi, sözlükte "ikili ikili" anlamına gelen "mesnâ" veya "müsennâ" kelimesinin çoğulu olup burada "tekrar tekrar söylenen, okunan veya bildirilmesi gerekeni sık sık dile getiren sözler, açıklamalar" anlamında olmak üzere Kur'an hakkında kullanılmıştır.
Âyette Kur'an'ın başlıca özelliklerinin şu şekilde sıralandığı görülmektedir:
a) Kur'an'ı Allah indirmiştir, o ilâhî kelâmdır; vahiy meleği ve peygamber ise bu kelamın insanlığa ileticileridir.
b) Bunun zorunlu sonucu olarak Kur'an "sözlerin en güzeli"dir; yani ondaki bilgiler ve haberler gerçek, hükümler adaletli ve yararlı; onun gösterdiği yol doğru ve kurtarıcıdır.
c) Kur'an bir kitaptır; insanlığın kurtuluş rehberi olarak kıyamete kadar yaşatılması, okunması, istifade edilmesi için yazılı belge haline getirilmesi gereken ve öyle de yapılmış olan ilâhî bir rehberdir.
d) Bu kitap aynı zamanda kendi İçinde uyumlu; sözleri, nazmı ve üslûbu güzel, ahenkli, içeriği tutarlıdır; onda makul ve izahı mümkün olmayan hiçbir açıklama yoktur.
e) Kur'an "mesânî"dir, yani onu okuyanı, dinleyeni yeterince aydınlatmak için aynı bilgileri bazan aynı, bazan farklı ifadelerle tekrar tekrar dile getiren veya bıkkınlık vermeden tekrar tekrar zevkle okunan, dinlenen bir kitaptır. "Mesânî" kelimesinin, yaratıcı-yaratılan, melek-şeytan, aydınlık-karanlık, dünya-âhiret, cennet cehennem, vaad-vaîd (tehdit), korku-ümit, buyruklar-yasaklar gibi ikişerli kavramların, hükümlerin Kur'an'da sıklıkla yer aldığını belirtmek üzere kullanıldığı yorumları da yapılmıştır.[42]
f) Kur'an, hem ifade ve üslubuyla hem de içeriğiyle okuyucuyu derinden etkiler; yerine göre korkutup kaygılandırır, yerine göre sevindirip ümitlendirir. Hatta âyetlerindeki ses-anlam uyumu dolayısıyla Kur'an, mânasını anlamayanlar üzerinde bile bu etkisini gösterir.[43]
24-26. Tefsirlerde, 24. âyette inanç yönünden iki insan tipinin durumu arasında bir karşılaştırma yapıldığı kabul edilir. Bunlardan inkarcı olması nedeniyle cehenneme atılacak olan zikredilmekle birlikte, bunun kiminle karşılaştırılabileceği belli olduğu için âyette onun zikredilmesine gerek görülmemiştir. Müfessirler, bu karşılaştırmada zikredilmeyen tarafı belirtmek üzere, "âhirette kendisini ateşten korumak gibi bir tehlikeyle karşılaşmayacak olan mümin" veya "mutluluğu hak eden mümin" ya da "cennette olan mümin" gibi içerik olarak birbirinden farklı olmayan değişik açıklamalar yapmışlardır.[44]
İnsan, bir tehlikeye karşı yüzünü başka bir uzvu ile korumaya çalışır ama yüzünü bir koruma aracı olarak kullanması mümkün değildir. Buna göre 24. âyetteki "şiddetli azaba karsı kendini vüzüvle korumava çalışma" ifadesi, cehenneme atılan birinin, artık en değerli varlığı olan yüzünü dahi koruma imkanından yoksun kalacağı, tamamen çaresizlik içinde bulunacağı anlamına gelmektedir.[45] Sonuçta âyet, "zâlimlerin yanı Allah'a ait olan tanrılığı Allah'tan başkasına tanımak yahut O'nu inkâr etmekle en büyük haksızlığı işleyenlerin ve daha başka haksızlıklar yapanların acıklı durumunu dile getirmekte; bunun sebebinin de yine onların bizzat kendileri, kendi kazandıkları olduğunu hatırlatmaktadır. 25-26. âyetlerde ise ilâhî hakikatleri yalan sayıp inkâr ve isyanlarını sürdüren eski toplulukların, daha bu dünyada belalarını buldukları, rezilliği tattıkları, âhirette ise daha ağır cezaya çarptırılacakları belirtilerek insanlığa dünya ve âhiret hayatlarını kurtarmaları hususunda hayatî bir uyarıda bulunulmaktadır.[46]
27-28. Kur'an, birçok yerde olduğu gibi yukarıda geçen âyetlerde de bazı inanç ve zihniyet guruplarından örnekler vermiştir; maksadı da muhatabını bunların durumu üzerinde düşündürüp kendisi için ders çıkarmasını, aklını başına almasını, yolunu düzeltmesini sağlamaktır. 22-23. âyete göre bir tarafta gönlü İslâm'a açılmış ve bu sayede Rabbinİn ışıklı yolunu bulmuş olanlar var; diğer tarafta Allah'ı anma konusunda kalbi katılaşmış, bu sebeple de sapkınlığa boğulmuş olanlar var; keza 24. âyete göre bir tarafta kıyamet günündeki dehşetli azaba karşı korumasız durumda kalacak İnkarcılar var; diğer tarafta cennetteki mutlu hayata kavuşacak müminler var. Bu örneklerin yanında 25-26. âyetlere göre ilâhî hakikatleri yalan saydıkları için dünyada cezalandırılmış, âhirette de cezalandırılmayı hak etmiş olanların durumu da ders alınması gereken bir örnektir. Kur'an'ın asıl maksadı, muhataplarından kendi kurtuluşları için bu Örnekleri değerlendirmelerini sağlamaktır. Onun ilk muhataptan Araplar olduğu ve ilâhî kelâmın, ondaki çelişkisiz bilgilerin, yüce gerçeklerin İnsanlığa tanıtılmasına öncülük edenler de yine Araplar olacağı için doğal olarak Kur'an'ın dilinin de Arapça olması gerekiyordu.
Gerek burada, gerekse başka âyetlerde [47] Kur'an'ın Arap diliyle İndirildiği bildirilmektedir. Kur'an yalnız Araplar'in kutsal kitabı olmadığından Arapça bilmeyenlerin de onu anlayabilmeleri ve böylece İslâm'ı birinci kaynağından öğrenme imkanını elde etmeleri için Kur'an'ın başka dillere çevrilmesi zorunludur; nitekim günümüzde bütün dünya dillerine çeviriler yapılmış ve yapılmaktadır. Ancak şu tarihsel gerçeği de unutmamak gerekir ki son ilâhî vahiyde Allah'ın kelâm sıfatı Arapça olarak tecelli etmiştir ve Kur'an'ın orijinal metni bu dildeki metindir. Eğer şartlar gereği Allah onun başka bir milletin diliyle inmesini murat etseydi orijinal metin de o dildeki metin olurdu. Şu halde hiçbir çeviri Kur'an'ın kendisi değildir, sadece çeviriyi yapanın asıl metinden anladığı mânalardır; çevirinin kelimeleri Allah'm kelamı değil çevirenin kelama buldu&ıi karşılıklardır. Ancak hn karşılı İri arın ilâhî icalâmı fazlasız karşılaması mümkün değildir. Hatta bu, sadece Kur'an çevirileri için de-ğİl, herhangi bir yazara ait bir eserin çevirisi için dahi böyledir.[48]
Meali
29. Allah şöyle bir örnek veriyor: Bir adam var ki onun birbiriyle ihtilaflı birçok ortak efendisi bulunmaktadır; bir adam da var ki bir tek kişiye bağlıdır. Şimdi bu iki adamın durumları eşit olabilir mi? Bütün övgüler Allah'a mahsustur; fakat çoğu bunu anlamamaktadır. 30. Elbette sen öleceksin, onlar da ölecek. 31. Sonra da kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda dava-taşacaksınız. 32. Allah hakkında asılsız inançlar uyduran ve gerçek kendisine ulaştığında onu yalan sayandan daha zalim kim vardır! Kâfirlerin yeri cehennemde değil mi! 33. Gerçeği getiren kişiye ve onu tasdik edene gelince, işte takva sahipleri onlardır. 34. Rableri katında onlar için diledikleri her şey vardır; işte bu, güzel davrananların ödülüdür. 35. Çünkü Allah onların geçmişte yaptıkları en kötü şeyleri bile bağışlayıp silecek ve onları yaptıkları en güzel işlere göre ödüllendirecektir. 36. Allah kuluna kâfi değil mi? Öyleyken onlar kalkmış seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa artık ona doğru yolu gösterecek yoktur. 37. Kimi de Allah doğru yola yöneltirse onu şaşırtabilecek bir güç yoktur. Allah mutlak güç sahibi, kötüleri hakkettikleri şekilde cezalandırıcı değil midir? [49]
Tefsiri
29. İnsanlık tarihinin en köklü realitelerinden biri olarak binlerce yıldan beri 7amana kadar devam eden kölelik uygulaması, Kur'an'ın ilk muhatabı olan Arap toplumunda da geçerli idi. Bu sebeple âyette tevhid inancının makullüğü, sağlayacağı huzur ve rahat, bu toplumun bir realitesiyle, köleliğe dair bir örnekle anlatılmaktadır. Buna göre bir insan, her biri kendisinden yararlanmak isteyen, bunun için de hep birbiriyle ihtilaf ve çekişme halinde olan birkaç efendisinin olmasını mı ister, yoksa sadece bir tek efendiye bağlı olmayı mı ister? Elbette bu ikincisini tercih eder. İşte çoktanncılığın her çeşidini reddedip bir olan Allah'a inanmak da böyledir; bu hem aklın gereğidir, hem de huzur ve mutluluk getirir. Yalnız Allah tanrılığa layıktır; bunun için bütün övgüler de O'na mahsustur.[50]
30-31. Özellikle Mekke'nin ileri gelen Arap müşrikleri, daha çok maddi çıkarlarının ve toplumsal mevkilerinin sarsılacağı korkusuyla İslâm'ın iman esaslarına, ahlâkî ve toplumsal hayatla ilgili esaslarına karşı koymuşlardı; esasında inkarcı tavırların hepsinde bu tür psikolojik ve toplumsal sebeplerin etkisinden söz edilebilir. İşte bunun için âyetlerde peygamberinden en azılı inkarcısına kadar herkesin öleceği gerçeği hatırlatılmakta; yargılanmak üzere Allah'ın huzurunda toplandıkları zaman peygamberin de inkarcının da iddiasını ortaya koyacağı belirtilmektedir. Bu durumda her insan, Allah'ın huzurunda haksız çıkıp âhiret azabıyla cezalandırılması sonucunu doğuracak inanç ve davranışlardan kaçınmalı; bunun için de duygulan ve ihtİraslanyla değil, aklı ve basiretiyle davranmalıdır.[51]
32. "Allah hakkında asılsız inançlar uydurmak"tan maksat, O'nun ortakları bulunduğu veya çocuk edindiği gibi ulûhiyetle bağdaşmayan bâtıl inançlara sahip olmak; "gerçeği yalan saymak"tan maksat ise kısaca Allah'ın insanlığa kurtarıcı olarak gönderdiği Kur'an'm hak kitap ve Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğunu inkâr etmektir.[52] Bu tür haksız iddia ve İsnatlarda bulunmak âyette zulümlerin en büyüğü olarak gösterilmiştir.[53]
33-35. "Gerçeği getiren" ile Cebrail'in, "onu tasdik eden" ile Hz. Peygam-ber'in kastedildiği veya gerçeği getirenin Hz. Peygamber, onu tasdik edenin Hz. Ebû Bekir yahut Hz. Ali gibi önde gelen bazı sahabîler olduğu yönünde görüşler varsa da burada Hz. Peygamber ile onu tasdik eden bütün müminlerin kastedildiği şeklindeki yaygın görüşün daha isabetli olduğu anlaşılmaktadır. İbn Mes'ud'dan nakledilen bir kıraat farkına dayanarak âyetin bu bölümünün, insanları Allah'ın birliğine inanmaya çağıran ve Allah tarafından kullarının iyiliği için konulmuş hükümlere uymaları yönünde insanları aydınlatan herkesi içine aldığı da ileri sürülmüştür.[54] 33. âyetteki "takva sahipleri" bu bağlamda üzerinde durulan tevhid ilkesiyle çelişen inançlara sapmaktan, İlâhî gerçeğe sırt çevirmekten sakınan samimi müminleri ifade etmektedir. Bunların niteliği olarak 34. âyetin metninde geçen "muhsinîn" keiımcanra maştan olan ihsan kavramı ise her türlü iyi ve güzel davranış için kullanılmakla birlikte, bir hadiste "Allah'a O'nu görüyormuş gibi derin bir saygı ve huşu içinde ibadet etmek" şeklinde açıklanmıştır.[55] Böylesine yüksek bir kulluk bilincine ve duyarlılığına ulaşan insanın, diğer işlerinin iyi ve güzel olmasında da aynı duyarlılığı göstereceğinde kuşku yoktur.
İnsanın yanlışlarının, günahlarının farkına vararak hatalı yolda olduğunu kabul edip dönüş yapması da günah işlememek kadar önemlidir, değerlidir. İnsan, yanlış yoldan dönüp iyi şeyler yapma fırsatına sahip olduğu sürece İslâm ona kapıyı açık tutmaktadır. Tövbenin başlı başına bir ibadet değeri taşıması da buradan ileri gelir. Bu sebeple 35. âyette Yüce Allah, bu şekilde dönüş yapanların geçmişteki en büyük kötülüklerini dahi bağışlayacağı, onlan geçmişteki günahlarına göre değil yaptıkları en güzel işlere göre ödüllendireceği müjdesini vermektedir.[56]
36-37. Tefsirlerde belirtildiğine göre Kureyş putperestleri, Hz. Peygamber'e, "Sen putlarımız hakkında Ttötü sözler söylüyorsun ama biz putlarımızın seni çarpmasından, hastalandırmasından kaygı duyuyoruz" diyerek onu korkutmaya çalışırlardı. 36. âyetle bu hususta onun gönlünün rahatlatılması amaçlanmış.[57] ve bu tür inançların birer sapkınlık alameti olduğu bildirilmiştir; 37. âyette ise Allah'ın yolundan gideni hiçbir gücün bu yoldan sap-tıramayacağı hatırlatılmıştır. Allah azizdir, güçlüdür; Peygamberini ve onu izleyenleri düşmanları karşısında başarılı kılar; bâtıl inançları ve haksız eylemleriyle yoldan çıkmış olanları da hak ettikleri şekilde cezalandırır. Böylece her iki âyette inançları ve davranışlarıyla iyi yolda olan müminlere, doğru bildikleri yolda azimle ve güvenle ilerledikleri sürece Allah'ın yardımının kendileriyle beraber olacağı ümidi ve güvencesi verilmektedir.[58]
Meali
38. Gerçek şu ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, tereddüt etmeden "Allah" derler. De ki: "O halde söyler misiniz, Allah'ı bırakıp da taptığınız şu şeyler, Allah bana bir zarar vermek istese, O'nun vereceği zararı önleyebilirler mi? Yahut O bana bir rahmet dilesc, onun rahmetini durdurabilirler mi?" De ki: "Allah bana yeter! Tevekkül ehli olanlar yalnız O'na güvenip dayanırlar." 39-40. De ki: "Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Muhakkak ki ben de yapmam gerekeni yapacağım! Kime alçaltıcı bir azabın geleceğini, kimin tepesine sonu gelmez bir azabın ineceğini yakında öğreneceksiniz!" 41. Biz sana insanlar için gerçeği ortaya koymak üzere Kitabı indirdik; artık kim doğru yolu izlerse kendi iyiliği için izlemiş olur, kim de yoldan saparsa kendi aleyhine sapmış olur; sen onların vekili değilsin. [59]
Tefsiri
38-40. Putperest Araplar, aslında Allah'ın varlığına inanıyor, sorulduğunda O'nun yaratıcı kudretini tanıdıklarını ifade ediyorlardı; fakat putlarını aracı tanrılar saydıkları için Allah'ı bırakıp putlara tapıyor, onlara sığınıyor, onlardan yardım istiyor, böylelikle şirk inancına sapıyorlardı. Oysa onların insanlara yardım etmek şöyle dursun, Allah'tan gelen bir zararı veya bir rahmeti, nimet ve bereketi önleme güç ve imkanları yoktu. Bunun âyette soru ifadesiyle ortaya konması, eğer akıllarını kullanırlarsa bunun, o putlara tapanlarca dahi rahatlıkla anlaşılabilecek açık bir gerçek olduğu anlamına gelir,
"Allah bana yeter" ikrarı ve bunun devamındaki ifade, müminin sadece Allah'a inanmakla kalmayıp her türlü tutum ve davranışında, faaliyetlerinde yalnız Allah'a dayanıp güvenmesi, ihtiyacını sadece O'na arzederek yardım ve desteği O'ndan beklemesi, böylece inancını eylemleriyle bütünleştirmesi gerektiğine işaret eder. Âyette geçen tevekkülün anlamı da budur. Bu anlamıyla tevekkül kişiye güç ve onur kazandırır, kendine güvenini arttırır; kısaca -yine Kur'an'ın tabiriyle-onu izzet sahibi yapar.[60] Nitekim 39-40. âyetler de Hz. Peygamber'in, bu anlamdaki tevekkül anlayışından kaynaklanan kendine güvenini, onurlu ve kararlı duruşunu ifade etmektedir.
Müfessirler, 40. âyette geçen iki azaptan İlkini, putperestlerin müslümanlar karşısındaki yenilgisi, ikincisini de âhiret azabı olarak yorumlamışlardır.[61]
41. Kitaptan maksat Kur'an-ı Kerîm'dir. Kur'an, Resûlullah'a Allah tarafından gönderilmiştir; gönderiliş amacı ise gerçeğin ortaya konması, İnsanların bâtıl inançlara ve vanlıs davranışlara sapmalarının önlenmesidir. Bundan sonra Kur'an'in aydınlığından yararlanarak doğru yolu tutmak veya ona sırt çevirip yanlış yollara sapmak insanların kendi seçimlerine kalmıştır. Peygamber de insanların vekili değildir; yani insanların sorumluluğunu kendisi yüklenmek veya onlan ilâhî hükümlere zorla inandıımak gibi bir görevi yoktur. "Çünkü yükümlülük zorlamaya değil, insanın kendi seçimine dayanır.[62]
Meali
42. Allah, ölüm vakitleri geldiğinde insanları vefat ettirir, ölmeyenleri de uykularında (bilinç kaybına uğratır). Ölümüne hükmettiklerinin canlarım alır, diğer canlan da belli bir süreye kadar bedenlerine salar. Kuşkusuz bunda iyice düşünenler için dersler vardır. 43. Yoksa onlar kendilerine Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı!" 44. De ki: "Şefaat etme yetkisi bütünüyle Allah'a aittir; göklerin ve yerin hükümranlığı O'nun elindedir; sonunda kaçınılmaz olarak dönüp O'na varacaksınız." 45. Ne zaman tek başına Allah'ın ismi zikredilse âhirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vurur: ama Allah'ın dışındaki sözde tanrıları anıldığında hemen sevinçten yüzlerinin parladığuu görürsün. 46. De ki: "Ey gökleri ve yeri yaratan, duyular ötesini ve duyular âlemini bilen Allahım! İhtilafa düştükleri konularda kulların arasında hükmü sen vereceksin." 47.0 zalimler yeryüzündeki her şeye, hatta bunun yanında bir kat fazlasına daha sahip olsalardı kıyamet günündeki korkunç azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi. Daha önce hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından onların karşısına çıkarılacaktır! 48. İşledikleri kötülükler önlerine apaçık konacak, alay edip durdukları şeyler onları çepeçevre kuşatacaktır.[63]
Tefsiri
42. Bir önceki âyette insanların hidayete yönelmelerinin de yoldan çıkmalarının da kendi seçimlerine bağlı bulunduğuna işaret edilmişti. Hidayetin birinci şartı Allah'a imandır. İşte burada insanların Allah'a, O'nun yaratıp yönelmesindeki hikmetlere dikkat çekilmekte; sonraki âyetlerde de diğer bazı delillere yer verilmektedir. İnsanı öteki varbklardan ayıran en temel özelliği ruh sahibi bir varlık oluşudur. Allah Teâlâ'nın insanı öldürmesi, ruhun bedenle ilişkisini kesmesidir. Âyette de işaret buyurulduğu gibi ruhun başta gelen niteliği can ve şuur kaynağı olmasıdır. Ölüm olayında Allah ruhu bedenden tamamen ayırdığından beden hem candan hem de şuurdan yoksun hale gelmekte, uyku denilen psiko-fizyolojik olayda ise can bedende kalmakla birlikte geçici bir duyum ve bilinç kaybı yaşanmaktadır. Bu kayıp bir bakıma ruhun bedeni kısmen terketmesi anlamına geldiği için âyette uyku ölüme benzetilmiştir.[64] Ölüm olayında -âyetteki deyimiyle- Allah ruhu tutarken uyku olayının sonunda ruh, uyanıklıktaki fonksiyonunu yeniden kazanır. Ama bunun da ölümle son bulacak belli bir süresi (ecel-i müsemmâ) vardır. 44. âyetin sonunda da ifade buyurulduğu üzere, sonunda herkes O'nun huzuruna dönecektir[65]
43-44. "Şefaatçİler"den maksat, putperestlerin, zor durumda kaldıklarında Allah katında kendileri için aracılık yaparak dileklerinin yerine gelmesine yardımcı olacağına inandıkları putlar veya bu sembollerin temsil ettiği, Allah'ın yanında hatırlı olduğuna inandıkları bazı kişilerdir.[66] Oysa putların böyle bir aracılıkta bulunması imkansızdır, çünkü bunlar cansız, güçsüz ve bilinçsiz varlıklardır. Belirtilen hatırlı kişiler de böyle bir imkana sahip olamazlar, çünkü kıyamet gününde Allah'tan başka bir güç kalmayacak ve O izin vermedikçe kimse kimseye şefaat edemeyecektir. Sonuç olarak kurtuluş yalnız Allah'a kulluktadır. Bu sebepledir ki 44. âyette şefaatin bütünüyle Allah'a ait olduğu, yani bu yetkİye yalnız O'nun vereceği bildirilmiş ve O'nun hükümdarlık (mülk) ve mükemmelliğine özlü bir ifadeyle dikkat çekilmiştir.
Tarihsel bağlamda Mekke putperestlerinin bazı nesnelere veya kişilere kurtarıcı bir rol biçmelerini ve onlara tapmalarını eleştiren 43. âyette daha genel olarak şu gerçek ortaya konmaktadır: Ölmüş veya yaşamakta olan velilere, azizlere, önderlere vb. şahsiyetlere yahut hayalî varlıklara ya da bunları sembolleştiren çeşitli cansız nesnelere âdeta tanrı gibi aşkın mahiyetler yüklemek ve -ister din ister dünya konusunda olsun- onlardan olağanüstü işlevler beklemek saçmalıktan başka bir şey değildir. Halbuki -konumuz olan âyetlerde tefekkür ve akıl kelimelerine vurgu yapılarak işaret buyurulduğu üzere- insan, zihnî melekelerini doğru kullanırsa, kula kul olma zilletinden kendini koruması ve yalnızca Allah'a inanıp şefaat izninin O'ndan geleceği İçin sadece O'na güvenmesi gerektiğini anlar.[67]
45-46. Bâtıl da olsa geleneksel inançlardan, alışkanlıklardan kurtulmak zordur: Müşrik Araplar da atalarından gelen putperestlikle, çeşitli bâtıl inanç ve geleneklerle bütünleştikleri, bunları âdeta kişiliklerinin birer parçası olarak algıladıkları için kendi putlarının göz ardı edilerek yalnız Allah'ın isminin anılmasından nefret ediyor; Allah'ın ismiyle birlikte olsun veya olmasın, sözde tanrılarının anılmasından ise büyük bir sevinç duyuyorlardı. 45. âyette onlarm bu inkarcı tutumları hatırlatıldıktan sonra 46. âyette Hz. Peygamber'in şahsında müslümanlara, kendi doğru inançlarını nasıl dile getirecekleri öğretilmektedir. Bu ifadede Allah'ın özellikle yaratıcı kudretinin üstünlüğüne ve bilgisinin sınırsızlığına dikkat çekilmiştir. Çünkü yaratma kudreti olmayan veya -farzı muhal- böyle bir kudreti olsa bile neyi yaratacağını bilmeyen bir varlık İçin tanrılıktan söz edilemez. Hatta bazı İslâm bilginleri asıl ulûhiyyet sıfatlarının kudret ve ilimden ibaret olduğunu savunarak Allah'ın diğer sıfatlarını bu ikisi içinde değerlendirmişlerdir.[68]
47-48. "Zalimler"den maksat, İnkarcı putperestlerdir. Kur'an, gerçekleri inkâr etmeyi, Özellikle en büyük gerçek olduğu için bir ismi de Hak olan Allah'a ortak koşmayı çok büyük bir zulüm sayar (bk. Lokman 31/13). 45. âyette bu zalimlerin âhirete de inanmadıklarına dikkat çekilmişti. Burada İse onların, inanmadıkları kıyamet gününün dehşet verici azabı karşısındaki derin pişmanlıkları çarpıcı bir üslûpla ifade edilmektedir. 47. âyetin son cümlesiyle ilgili olarak Mücâhid'den aktarılan bir yoruma göre inkarcılar bu dünyada iyi olduğunu zannettikleri çeşitli işler yaparlar; ama kıyamet gününde bunların kötü olduğu apaçık ortaya konunca şaşkına döneceklerdir[69] 48. âyet, insanların âhirette başlarına geleceklerin, bu dünyada işlediklerinin sonucu olduğunu, dolayısıyla hiç kimseye haksızlık edilmeyeceğini göstermektedir.[70]
Meali
49. İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır; sonra ona katımızdan bîr nimet verdiğimizde, "Bunu ancak bir bilgi sayesinde elde ettim" der. Aksine o nimet bir imtihandır ama çokları bunu bilmez. 50. Onlardan öncekiler de böyle sözler söylemişti; ama elde ettikleri şeyler onlara fayda vermedi. 51. İşledikleri kötülükler kendilerine ceza olarak döndü. Bunlardan haksızlığa sapanlar da yaptıkları kötülüklerin cezasını çekeceklerdir. Onlar Allah'ı âciz bırakacak değillerdir. 52. Bilmiyorlar mı ki Allah rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğine de ölçülü verir. Kuşkusuz inanan bir topluluk için bunda dersler vardır. [71]
Tefsiri
49-52. Kötülüğü Allah'a nispet ederken nimeti, iyiliği kendinden bilme tarzındaki yanlış telakki eleştirilmekte; gerek eski inkarcı toplulukların gerekse 51. âyette "bunlar" şeklinde kendilerine işaret edilen putperest Araplar'ın bu telakkiye göre davrandıkları; sonuçta öncekiler gibi bunların da kendi kazanımlar! olan kötülüklerinin cezasını çekecekleri açıklanmaktadır. 52. âyette rızık örneğinden hareketle bolluğun da sıkıntının da Allah'ın irade ve takdirine bağlı olduğu ortaya konmuştur.
Kötülüğün Allah'tan geldiğini kabul ederken iyi durumları kendinden bilen, bunları kendi bilgisinin, yetenek ve deneyiminin sonucu olarak gören anlayışı Kur'an-ı Kerim reddeder. Aslında Allah'ın izni ve iradesi olmadan evrende hiçbir olay gerçekleşmediği gibi insanlar da herhangi bir iyi veya kötü durumla karşılaşmazlar. Bu açıdan iyilik de kötülük de Allah'tandır.[72] Öte yandan insanın kendi niyet ve seçiminin etkili olduğu iyilik veya kötülükler -her üç âyette geçen deyimiyle- onun kendi kesbi (kazanımı) olup sonuçlan da etkisinin derecesine göre kendisine aittir; sorumluluğu oranında kötülüğün cezasını görür,iyiliğin ödülünü alır. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerîm'de insanlarla ilgili eylemler, iyilik veya kötülük, nimet veya sıkıntı türünden olgular, yerine göre Allah'a da insanlara da nispet edilmiştir. 49. âyete göre nimetin verilmesi bir imtihandır; onu Allah'ın rızasına ve hükümlerine uygun olarak değerlendirenler imtihanı kazanmış, aksine hareket edenler de kaybetmiştir.[73]
Meali
53. De ki (Allah şöyle buyuruyor): "Ey kendi aleyhlerine olarak haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir." 54. Azap size gelip çarpmadan önce Rabbinize yönelip O'na teslim olun; sonra kimseden yardım göremezsiniz. 55. Hiç farkında olmadığınız bir sırada azap ansızın başınıza gelmeden önce Rabbinizden size indirilen en güzel hükümlere uyun; 56. Ki sonra hiç kimse, "Allah'a itaat hususunda gerekeni yapmadığım için yazıklar olsun bana! Ben gerçekten de (İslâm ile) alay edenler arasında yer almıştım" diyerek; 57. Yahut "Eğer Allah bana hidayet nasip etseydi günahtan sakınanlardan olurdum" diyerek; 58. Ya da azabı gördüğünde "Keşke bana bir fırsat daha tanınsa da iyilerden biri olsam!" diyerek hayıflanmasın. 59. (Allah ona şöyle diyecek:) "Hayır! Vaktiyle âyetlerim sana gelmişti ama sen onların asılsız olduğunu söylemiştin, büyüklük taslayıp inkarcılar arasında yer almıştın." 60. Artık kıyamet gününde Allah hakkında asılsız inançlar ileri sürenleri yüzleri kararmış göreceksin. Büyüklük taslayanlarm kalacağı yer cehennemde değil midir! 61. İsyandan sakınanları da Allah, amaçlarına ulaşmala-nyla kurtuluşa erdirecektir; onlara ne bir kötülük dokunacak ne de üzüntü çekecekler. 62, Allah her şeyin yaratıcısıdır ve O her şeyin üzerinde vekildir. 63. Göklerin ve yerin anahtarları O'ndadır. Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerin durumuna gelince işte hüsrana uğrayanlar onlardır. [74]
Tefsiri
53. "Haddi aşmak"tan maksat, günahlara dalarak Allah'ın hükümlerini çiğnemektir. "Kendi aleyhjerine olarak" diye çevirdiğimiz "ala enfüsihim" deyimiyle, günah işleyen kişinin, her şeyden önce kendi ruhunu ve hayatını kirletmiş, kendisine zarar vermiş olacağına dikkat çekilmektedir.[75] Bu âyet, Allah'ın rahmet ve affının asla ümitsizliğe izin vermeyecek derecede geniş olduğunu en açık bir şekilde ortaya koyan ilâhî müjde olarak değerlendirilir. Allah'ın iradesini sınırlayacak hiçbir güç bulunmadığı için O'nun bağışlama yetkisine belli şartlarla sahip olduğu gibi bir görüş de iteri sürülemez.
Bununla birlikte âyetin "Allah bütün günahları bağışlar" mealindeki bölümünü, O'nun bir taahhüdü olarak anlayıp, inanan inanmayan, tövbe eden etmeyen, kendisine yönelen yönelmeyen herkesi bağışlayacağını düşünmek, kaçınılmaz olarak dinî ve ahlakî gevşekliğe hatta anarşiye yol açar. Öte yandan kural olarak Kur'an'ın bir âyetini bütününden kopararak tek başına değerlendirmek ciddi yanlışlar doğurabilir. Nitekim bu âyette "Allah bütün günahları bağışlar" buyurulur-ken, Nisa sûresinin 48 ve 116. âyetlerinde aynı İfadelerle "Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar" buyurmuştur. Görüldüğü üzere burada Allah'a ortak koşanların bağışlanmayacağı açıkça belirtildiği gibi bunların dışında kalanları bağışlaması da mutlak olarak ifade edilmeyip Allah'ın dilemesi şartına bağlanmıştır. Yanlış anlama ihtimalini önlemek düşüncesiyle konumuz olan âyetin mealinde bu şartı (dilerse) şeklinde göstermeyi yararlı gördük. Esasen bir sonraki âyet de Allah'ın affına layık olabilmek için her şeyden önce O'na yönelip teslim olmak gerektiğine işaret etmektedir. Bununla birlikte Ehl-i sünnet âlimleri, affın tövbe şartına bağlı olmadığını belirtmişler; bu şartı ileri sürenler keyfi olarak âyetin kapsamını daralttıklarını savunmuşlardır.[76]
54-55. Allah'ın yardımını kazanarak affına ve rahmetine nail olmanın, böylece ebedî kurtuluşa ermenin temel şartı, Allah'a yönelip teslim olmak yani O'na gerektiği şekilde iman edip hükümlerine boyun eğmektir. Her ne kadar Ehl-i sünnet âlimleri, 53. âyette belirtilen İlâhî af ve mağfiretin tövbe etme şartına bağlı olmadığını belİrtmişlerse de buradaki "Allah'a yönelme ve O'na teslim olma" buy ruğunun anlam olarak tövbeden farkı yoktur. Zira tövbe de sonuç itibariyle kulun günahlarından pişmanlık duyup vazgeçerek Allah'a yönelip teslim olmaya karar vermesi ve bu kararını eyleme dönüştürmesidir. 55. âyetteki "Rabbinİzden size indirilen en güzel hükümlere uyun" buyruğu da bunu göstermektedir.
Müfessirlerin ağırlıklı görüşlerine göre bu âyetteki "azap"la dünyevî ceza, yani müşriklerin müslümanlar karşısındaki yenilgileri kastedilmiştir; "indiri-len"den maksat İse Kur'an-u Kerîm'dir. Bu kelimenin geçtiği cümleyi, "Rabbinİzden size indirilenin en güzeline uyun" diye çevirmek mümkünse de bu çeviri, Kur'an'rn bir bölümünün diğerinden daha güzel olduğu yönünde bir anlamaya yol açacağından isabetli görülmemiştir. Bu durumda âyetteki "ahsen" kelimesini, "daha güzel olan" değil, Kur'an'm bütün hükümlerini kapsamak üzere "kusursuz güzel olan" şeklinde anlamak gerekmektedir.[77]
56-58. Burada, dünyada fırsat eldeyken Allah'a yönelip O'na teslim olmaları ve O'nun "en güzel hükümler"ine uymaları gerektiği halde bu fırsatı kaçıranların; Allah'ın varlığını, birliğini ve hükümlerini tanımayan, İslâm'a ilgi duyup yö-nelmeyen veya ona karşı düşmanlık tavırları sergileyerek ömürlerini küfür ve günahlar içinde tüketenlerin âhiretteki derin pişmanlıkları, İtirafları, yakınmaları ve karşılıksız kalacak temennileri etkileyici İfadelerle yansıtılmaktadır.
"Gerekeni yapmamak" şeklinde çevirdiğimiz 56. âyetteki "tefrit" kavramı değişik şekillerde yorumlanmışsa da bu yorumların sonucu İbn Âşûr'un verdiği (XXIV, 46), bizim de tercih ettiğimiz anlama varmaktadır. "Allah'a itaat" diye çevirdiğimiz "cenbullah" deyimi de farklı şekillerde açıklanmış olup bizim tercihimiz Zemahşerî (III, 352) ve Şevkânî'nin (IV, 539) yorumuna dayanmaktadır. Ta-berî'nin aktardığı bazı rivayetlerde bu deyim "Allah'ın emri" şeklinde de açıklanmıştır (XXIV, 19).[78]
59. İnkarcı kişinin âhirette azabı görünce dile getireceği, "Keşke bana bir fırsat daha tanınsa da iyilerden biri olsam!" şeklindeki temennisinin (58. âyet) karşılıksız kalacağı ifade edilmekte ve bunun gerekçesi gösterilmektedir.[79]
60-61. Bir yoruma göre inkârcılann âhirette yüzlerinin rengi kararacak ve onlar bu görünüşleriyle diğer insanlardan kolaylıkla ayırt edilebileceklerdir.[80] Râzî'ye göre bu, sıradan bir kararma değil, âdeta onların Allah hakkındaki cehaletlerine ve uydurma inançlarına işaret eden özel damga şeklinde bir siyahtık olacaktır (XXVII, 9). Başka bir yoruma göre kıyamet gününde inkârcılann korku ve kederden yüzleri simsiyah kesilecek, müminlerin de sevinç ve mutluluktan yüzleri aydınlanacaktır.[81] 61. âyet müminlerin bu mutluluğunu ve sebebini özetlemektedir.
"Amaca ulaşma" olarak çevirdiğimiz 61. âyet metnindeki "mefâze" kelimesi, "kurtuluş (fevz, felah), ameller" gibi farklı şekillerde açıklanmıştır. Süddî'ye atfedilen bir yorumda aynı kelimenin bu bağlamda "erdemli işler" anlamına geldiği de belirtilmektedir.[82]
62-63.Vekil kelimesi, "birinin adına onun işlerini yöneten, bu hususta kendisine güvenilen" demektir.[83] Kelime Allah için kullanıldığında yerine göre "Kulun kendisine dayanıp güvendiği, umduklarına ulaşıp korktuklarından emin olabilmesi için yardımına bel bağladığı üstün güç" veya -burada olduğu gibi- "varlıkları kendi tekelinde bulunduran, onları or-taksız ve rakipsiz olarak yöneten, koruyup gözeten"[84]şeklinde kısmen iki farklı anlama gelir.
"Anahtarlar" diye çevirdiğimiz 63. âyetin metnindeki "mekâlîd" kelimesine "hazineler" anlamı da verilmiştir. Her iki durumda da âyet, Allah Teâlâ'nm evren üzerindeki mutlak hükümranlığım, yönetim ve gözetimini, sınırsız bilgisini ifade eder. Sonuçta bu iki âyette bütün varlıklar üzerinde en yüksek seviyede hakimiyet ve yönetimin Allah' a ait olduğu kesin bir dille ve özlü bir ifadeyle ortaya konmuştur. Râzî'ye göre 63. âyette geçen "Allah'ın âyetleri" ile bilhassa burada değinilen ilâhî hakikatler kastedilmiş, bu hakikatleri inkâr edenlerin hüsrana uğrayacaktan bildirilmiştir (XXVII, 12).[85]
Meali
64. De ki: "Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi teklif ediyorsunuz?" 65, Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Eğer Allah'a ortak koşarsan bilmiş ol ki yaptıkların boşa gidecek ve mutlaka hüsrana uğrayanlardan olacaksın. 66. Hayır! Yalnız Allah'a kulluk et ve şükreden-lerden ol! [86]
Tefsiri
64-66. Mekke putperestleri, Hz. Peygamber'i atalarının dinine karşı çıkmakla suçlar ve onu putlarına tapmaya davet ederlerdi. Burada onlara verilmesi gereken cevap özetlenmektedir. Cevabın soru şeklinde düzenlenmesi, ayrıca putperestlere "ey cahiller" diye hitap edilmesi hem Peygamberin bu teklifi reddetmedeki kararlılığını yansıtma hem de böyle bir teklif yapmaya kalkıştıkları için muhatapları ayıplama amacı taşımaktadır. Nitekim "cahil" kelimesi özellikle dönemin putperest Arapları İçin kullanıldığında özetle "küstah, bağnaz düşünceli, akılsız'" anlamına gelir.[87] 65-66. âyetler ise putperestliğe karşı koymanın bütün peygamberlere yüklenmiş aslî görev olduğunu göstermektedir.[88]
Meali
67. Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edip tanımadılar. Kıyamet gününde bütün dünya O'nun avucundadır; gökler de O'nun elinde dürülüp bükülmüştür. Allah, müşriklerin koştukları ortaklardan uzaktır ve yücedir, 68. (O gün) sûra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp bayılacak; sonra sûra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar. 69. Artık Rabbinin nuruyla yer aydınlanır, hesap kitap ortaya konur, peygamberler ve şahitler getirilir, insanlar hakkında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir, onlara asla haksızlık edilmez. 70. Herkese yaptığının karşılığı tastamam ödenir; Allah onların yaptıklarını en iyi şekilde bilmektedir. 71. Gerçekleri inkar etmiş olanlar guruplar halinde cehenneme sevkedilecek; nihayet oraya vardıklarında cehennemin kapıları açılacak; bekçileri onlara, "İçinizden, size Rab-binizin âyetlerini okuyup duyuran ve böyle bir günle karşılaşacağınızı bildirerek sizi uyaran bir elçi gelmedi mi?" diye soracak; onlar da "Evet geldi" diyecekler. Ama inkarcılar için artık azap hükmü kesinleşmiştir. 72. Onlara, "İçinde ebedi olarak kalacağınız cehennemin kapılarından girin içeri!" denilecek. (Vaktiyle) ululuk taslamış olanların kalacağı (bu) yer ne kötü! 73.Rab-lerine karşı gelmekten sakınanlar da guruplar halinde cennete sevkedilecek. Nihayet oraya vardıklarında cennetin kapıları açılmış olacak; bekçileri onlara, "Selam size! Hoş geldiniz! Ebedî olarak kalmak üzere buyurun girin cennete!" diyecek. 74. Onlar da "Bize verdiği sözü yerine getiren ve cennetten bize dilediğimiz yerinde mesken kurabileceğimiz yurt bağışlayan Allah'a ham-dolsun!" diyecekler. Çalışıp çabalayanların ecri ne güzeldir! 75. Meleklerin de Arş'ın çevresinde dönerek Rablerini hamd ile teşbih ettiklerini görürsün. Böylece insanlar hakkında doğruluk ve adalet ölçüsüne göre hüküm verilir ve şöyle denir: Bütün övgüler âlemlerin rabbi olan Allah içindir.[89]
Tefsiri
67. "Bütün dünya O'nun avucundadır" cümlesi temsilî bir anlatım olup kıyametin kopmasından sonra yeryüzünde sadece Allah'ın hakimiyetinin geçerli olacağı, orada artık ne bir insanın ne de başka bir canlının gücünden, etkisinden, faaliyetinden söz edilebileceği anlatılmaktadır. İbn Âşûr'a göre bu ifade, kıyametin kopmasıyla yerin hareketinin duracağına ve onun bütün özelliklerini kaybedeceğine işaret eder. Meselâ yerin çekim gücünü kaybetmesi, hayatın varlığını ve devamını sağlayan imkanların yok olması yüzünden artık arz işlevsiz hale gelecektir (XXIV, 62). Bazı rivayetlerde kıyametin kopmasından sonra yerkürenin ilâhî kudret karşısındaki durumu, avuç içindeki cevize veya hardal tanesine benzetilir.[90]
Yine bir temsilî anlatım olan "göklerin Allah'ın eliyle dürülüp bükülmesi" de kıyametin kopması sırasında sadece yerkürenin değil göklerin, gök cisimlerinin de düzeninin altüst olacağını ve ilâhî güç karşısında evrenin büyüklüğünden söz bile edilemeyeceğini ifade eder .[91]
İbn Âşûr'a göre bu âyet, kıyametin kopması üzerine yer ve göklerin tamamen yok olmayıp varlığını sürdüreceğine, ancak bildiğimiz şekil, düzen ve işleyişlerinin son bulacağına delalet etmektedir. İbn Âşûr, bu görüşünü destekleyen bazı hadislere de yer verir (XXIV, 63). Nitekim İbrahim sûresinde de (14/48), "Bir gün gelecek yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek" buyurulmuş-tur.[92]
68. "Düşüp bayılacak" diye çevirdiğimiz "sa'İka" fiili tefsirlerde çoğunlukla "korkudan düşüp ölecek" şeklinde yorumlanmıştır.[93] Sûrun etkisinden istisna edilenlerin, Cebrail, Mikâİl ve Azrail isimli büyük melekler olduğu belirtilir; bazı rivayetlerde bunlara Rıdvan isimli melek ile Arş'ı taşıyanlar, cennet ve cehennemde bekçilik görevi yapanlar gibi başka melekler de ilave edilmiştir [94]
69-70. Zemahşerî (III, 357), Râzî (XXVII, 19) gibi müfessirler, "Allah'ın nuru" ifadesini "Allah'ın âdil yargılaması" şeklinde yorumlamışlardır. Her iki âyette âhiretteki ilâhî yargılamanın özetlenmesi ve hiç kimseye haksızlık yapılmadan herkese hakkının verileceğine vurgu yapılması bu yorumu destekler görünmektedir. Burada ilâhî adaletin âhİrette nasıl işleyeceğine dair özlü bilgi verilmesi yanında, dolaylı olarak yönetim ve yargılamada şeffaflık ve adaleti gözetmenin önemine, âdil yönetim ve yargının ülkeyi topyekun aydınlatan bir ışık kadar değerli olduğuna da işaret edilmiştir. Özetle yönetim ve yargıda adalet bir ışık gibi herkese ulaşmalı, yargıyla alakalı bilgi ve belgeler ortaya konmalı, şahitler dinlenmeli, kimsenin kimseye hakkı geçirilmeden herkesle ilgili doğru ve adaletli hüküm verilmeli ve nihayet herkes kendi seçimiyle yapıp ettiğinin karşılığını bulmalıdır. Aksi halde buyruklar ve yasaklar yani kanunlar anlamını ve işlevini yitirir.[95]
71-75. Âhiretteki adaletli vareınm sonucu, münkir ve mücrimlerin cozalandırılmak üzere cehenneme; âyetteki deyimiyle müttakîlerin yani Allah'a saygı duyup hükümlerini çiğnemekten sakınmaya özen göstermiş müminlerin de cennete gönderilmesidir. Cehennem bekçilerinin, oraya getirilenlere soracakları soruya dair kınama mahiyetindeki ifadeler, aslında bu dünyada henüz ellerinde fırsat bulunanlar için dolaylı bir uyan maksadı taşımaktadır. Buna karşılık cennet bekçilerinin oraya gelenlere söyleyecekleri güzel sözler ve iltifatlar ile bunun ardından cennete girenlerin, Rablerine karşı minnetlerini dile getiren mutluluk dolu sözleri de aslında yine bu dünyada yaşayanları imana ve takva çizgisinde bulunmaya, Allah'ın rızasına uygun işler yapmaya teşvik etmektedir.
Sûrenin sonunda meleklerin oradaki hitaplarıyla ilgili etkileyici bir tasvirin ardından uhrevî yargılamada hakkın yerini bulduğunun bir kez daha altı çizilmekte; nihayet bu adaletinden dolayı Allah'a duyulan derin minnet ve şükranın, "Bütün övgüler âlemlerin rabbi olan Allah içindir" şeklinde dile getirileceği bildirilmektedir.
Züiner sûresinin son âyetlerinde veciz bir şekilde anlatılan ve dinî literatürde "âhiret halleri" denilen mahşer, mizan, hesap, sırat, cennet, cehennem gibi varlık ve olaylar, henüz gerçekleşmediği, örneği yaşanmadığı için -tekrarı mümkün olmayan her olay gibi- insanların bilgi sınırlarını aşmakta, iman alanına girmektedir. Kur'an-ı Kerim'de bunlarla ilgili açıklamalar, tasvirler genellikle insanların zihinlerinde olabildiğince isabetli çağrışımlar ve gönüllerinde verimli etkiler doğmasını sağlayacak şekilde somut!aştırılarak verilmiştir. Sûrenin bu son âyetlerinde de önemli ölçüde bu anlatım tarzı hakimdir. Bu temsilî açıklamaları tam ve doğru olarak tefsir ve tevil etmemiz mümkün değildir; bu hususta yapılan yorumlar, teviller ancak onu yapan kişilerin kendilerine ait yorum ve anlayışlar olup başkalarını bağlayıcı nitelikte kesin bilgiler değildir. Bu hususta öteden beri benimsenen en sağlıklı yaklaşım, bu konularda âyetlerin ve sahih hadislerin asıl anlamlarının ne olduğunu kavrayıp açıklayamasak da onların bildirdiklerine seksiz şüphesiz İman etmek, açıklamaların amacına yönelmek ve bu imanın gereğince yaşamaktır.[96]
[1] bk. İbn Âşûr, XXIII, 311
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/521.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/521.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/521
[4] Tirmîzî, "Sevâbü'l-Kur'ân", 21
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/522.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/522-523.
[6] Zemahşerî, El, 337
[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/523-524.
[8] Zemahşerî, HI, 337
[9] Taberî, XXIII, 193
[10] Râzî, XXVI, 242
[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/524.
[12] İsrâ 17/44
[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/524-525.
[14] İhya', IV, 258; el-İmlâ'fî i$-kâlâü'l-îhyâ', V, 35-36
[15] Şevkânî, IV, 515
[16] İbn Aşûr, XXIII, 333-334
[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/525-526.
[18] Kehf 18/29; Insân 76/3
[19] bk. Tevbe 9/72
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/526.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/527.
[22] meselâ bk. Bakara 2/177
[23] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, "Um" md.; Cürcânî, et-Ta'rîfât, "el-İlm" md.
[24] Bakara 2/120
[25] Tirmîzî, "İlim", 19
[26] Buhârî, "İlim" 10
[27] meselâ bk. Müslim, "ez-Zikir ved'du'â", 73; tbn Mâce, "Mukaddime" Dua", 2,3
[28] Dârimî, "Mukaddime", 29, 34; İslâm'da ilmin yeri ve müslümanlann bilime katkıları konusunda bilgi için bk. İlhan Kutluer, "İlim", Dİ A, XXII, 109414
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/527-528.
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/529.
[30] bilgi için bk. A'râf 7/26
[31] bk. En'âm 6/160
[32] Râzî, XXVI, 253
[33] Bu konuda bilgi ve değerlendirme için bk. Nisa 4/97-100
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/529-530.
[34] Enbiyâ 21/107; Ahzâb 33/21
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/530-531.
[35] İbn Atıyye, IV, 524-525; Râzî, XXVI, 255-256
[36] İbn Atıyye, IV, 525; İbn Âşûr, XXIII, 361-362
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/531.
[37] aynca bk. Mâ-ide 5/60
[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/531-532.
[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/532.
[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/532-533.
[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/533.
[42] Râzî, XXVI, 271-272
[43] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/533-534.
[44] Taberî, XXIII, 212; Şevkânî, IV, 526
[45] İbn ÂşûT, XXIII, 393
[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/534-535.
[47] meselâ bk. Yusuf 12/2; Tâhâ 20/13; Fussilet 41/3
[48] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/535-536.
[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/536.
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/536-537.
[51] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/537.
[52] Taberî, XXIV, 2
[53] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/537.
[54] İbn Atıyye, IV, 531; Râzî, XXVI, 279; Şevkânî, IV, 350
[55] Buhârî, "İman", 37; Müslim, 'İman", 5,7
[56] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/537-538.
[57] Taberî, XXIV; 5; İbn Atıyye, IV, 532
[58] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/538.
[59] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/539.
[60] bk. Münâfikun 63/8
[61] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/539.
[62] Zemahşerî, III, 348
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/539.
[63] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/539-540.
[64] Zemahşerî, IV, 349
[65] Neris-ruh-insan ilişkisi İçin bk, Nisa 4/1; İsrâ 17/85
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/541.
[66] Râzî, XXVI, 285
[67] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/541-542.
[68] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/542
[69] Kurtubî, XV, 254
[70] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/542.
[71] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/543.
[72] bk. en-Nisâ 4/78
[73] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/543-544.
[74] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/544-545.
[75] Râzî, XXVII, 4
[76] bk. Şevkânî, IV, 538; Allah'ın affının kapsamı konusundaki değişik görüş ve yorumlar hakkında bilgi için bk. Nisa 4/48
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/545-546
[77] İbn Âşûr, XXIV, 44
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/546.
[78] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/546.
[79] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/546.
[80] İbn Atıyye, IV, 539; İbn Âşûr, XXIV, 49
[81] bk. Al-i İmrân 3/106
[82] Taberî. XXIV, 22; İbn Atıyye, IV, 539
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/547.
[83] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, "vkTmd.
[84] Râzî, XXVII, 11
[85] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/547.
[86] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/547-548.
[87] bk. Mâide 5/50; Furkan 25/63-65
[88] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/548.
[89] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/549.
[90] Ta-berî,XXIV,25
[91] ayrıca bk. Enbiyâ 21/104
[92] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/549-550.
[93] meselâ bk. Râzî, XXVII, 18; Şevkânî, IV, 544
[94] bk. Kurtubî, XV, 268-269; Şevkânî, IV, 544
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/550.
[95] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/550.
[96] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/550-551.
İslami Okul Okulların En Önemlisi