Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mü'mîn Süresi - Kuran - 040Mumin - 1. Sayfa

MÜ'MÎN SÜRESİ 2

Gîriş. 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Asînin Tevbesi Kabul Edilir Mi 2

Kur'an'ın Sırlarını Açmak. 3

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 3

Ateşdekileri Kim Çağırır?. 4

İki Ölüm Ve İki Hayat 4

Kabir Suali 4

Dereceler 4

Mülakat Günü. 5

Meal 5

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 5

Meal 6

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 6

Meal 7

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 8

Meal 9

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 9

Meal 10

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 10

Meal 11

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

Dua'nın Meşruiyeti 12

Meal 12

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

Ecel-İ Müsemma. 13

Meal 14

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 14

En'am Kelimesinden Kasdedilen Nedir?. 14

İlimden Maksat Nedir?. 14


MÜ'MÎN SÜRESİ

 

Gîriş

 

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 85 ayettir.

Bu sureye aynı zamanda Gafir Suresi de, Et-Tavl Suresi de denilir. Çünkü üçüncü ayette bu iki tabir de geçmektedir.  Bu sure İbn Abbas, İbn Zübeyr, Meşruk, Semurrre bin Cün-deb'ten gelen rivayete göre Mekkîdir; hicretten önce nazil olmuş­tur. Ebu Hayyan «Bu hususta îcma vardır» diyor. Hasan Basri «55. ayet müstesna diğer ayetler Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur» der. Çünkü namazlar Medine'de inmiştir. Namaz Mekke'de iki re­kattı ve vakitleri de belli değildi. Medine'de iki, üç, dört rekât ol­dular ve vakitleri belirlendi.

Fakat teîsircilerin çoğu, «Beş vakit namaz, Mekke'de nazil ol­muştur» derler. Ve bununla beraber teşbihten maksat mutlaka namazdır denilemez diyerek Hasan Basri'nin rivayetine itiraz eder­ler.

Bazıları- «56. ayet müstesna diğer ayetler Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur» demişlerdir. Bu hususta İbn Ebi Hatim'in Ebu'I Aliye'den rivayet ettiğine göre, yahudiler Deccal'dan bahsederken bu ayet onların hakkında nazil olmuştur. Fakat bu konu ayetin Medine'de nazil olduğu hususunda nass değildir. Şeyhülislâm îbn Teymiyye diyor ki: «Bu ayet falan iş hakkında nazil olmuştur sözî-lerinden maksat bazen ayetin sebebi nüzulüdür. Bazen de o işin bu ayetin kapsamına girmekte olduğudur. Yani her ne kadar ayetin sebebi nüzulü olmasa dahi, onun konusuna girmektedir. Nite­kim şu ayet şu isi kastetmektedir denildiği gibi.»

Zerkeşi, El-Burhan'ında «Sahabe ve tabiinin adetinden anlaşı­lıyor ki «Bu ayet falan iş hakkında nazil oldu» dediklerinde; yani bu iş bu ayetin kapsamına girmektedir demek istiyorlar. Yoksa onun hakkında nazil olmuştur, demek değildir. Bu, ayetle hük­metmek kabüindedir. Olan hadiseyi nakletme cinsinden değil» de­mektedir*

Bu surenin ayetleri Kûfeli ve Şamlılar'ın sayımına göre 85, Hicazlılar'a göre 84, Basralılar'a göre 82'dir. Bazıları «86», bazı­ları ise «88 ayettir» demişlerdir.

Mü>min Suresi 1199 kelime, 4960 harftir.[1]

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Hâ, Mîm.

2/3- Kitab'm indirilmesi yegâne galib, ve hakkıyla bilen Allah tarafındandır. O günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, ce­zada şiddetli, ihsanı bol olandır. Ondan başka mabud yoktur. Dö­nüş ancak O'nadır.

4- Allah'ın ayetleri hakkında ancak küfre sapanlar müca­dele ederler. (Ey Rasûlüm!) Onlann şehirlerde dönüp dolaşmaları sakın seni aldatmasın!

5- (Ey Rasûlüm!) Onlardan önce Nuh kavmi ve onların ar­kasından peygamberlerine karşı birleşen kâfirler de yalanlamış­lardı. Her ümmet kendi peygamberini yakalayıp öldürmek kas­tında bulundu. Hakkı bâtılla yok etmek için boşuna mücadele et­tiler. Nihayet ben de onları yakalayıverdim. Bak, nasıl oldu aza­bım!

6- Rabbinin küfre sapanlar üzerindeki «Kuşkusuz ki onlar cehennemliktir» sözü böylece hak oldu.

7- Arşı yüklenenler ve   çevresinde   bulunanlar   Rablerini hamdederek teşbih ederler. Ona inanırlar. İman edenler için de af talebinde bulunurlar: «Ey Rabbimiz! Sen rahmet ve ilim yö­nünden herşeyi kavramış, kuşatmışsındır. Artık tevbe edenleri ve yoluna uyanları affeyle. Onları cehennem azabından koru!» [2]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(İ-7)   «Hâ, mim. Kitab'm...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Hâ mim» kelimesinin cemi bazen «Havamim» bazen de «Ha-mhnat» tarzında gelir.

Cevaltıki, Hariri ve İbn'ul-Cevzi «Havamın kullanılmaz ve böy­le bir tabir Arapça'da yoktur» demişlerdir.

Ferra'dan rivayet edildiğine göre, halkın «Havamim» tarzında­ki okuyuşu Arap lisanından değildir. [3]

 

Asînin Tevbesi Kabul Edilir Mi

 

Üçüncü ayetin metninde gelen «Zi't-Tavl» ibaresinden maksat sevap sebebiyle veya nimete mazhar olmak sebebiyle olan üstün­lüktür. İbn Abbas bu ibareyi genişlik ve zenginlikle tefsir etmiş­tir. Katade nimetlerle, İbn Zeyd kudretle tefsir etmişlerdir. Asi bir kimsenin tevbesi kesinlikle kabul edilir mi edilmez mi şeklin-def ehli sünnet nezdinde iki görüş vardır. El-Bahr'da «Ayetin zahi­rinden anlaşılıyor ki küfiir olmaksızın asi bir kimsenin tevbesi tıpkı küfürle günahkâr olan bir kimsenin tevbesi gibi kesinlikle kabul edilir» denilmektedir.

«Allah'ın ayetleri hakkında ancak kâfirler mücadele eder» aye-ti Ebu'l Aîiye'nin rivayetine göre Hars bin Kays-Sülemi hakkında nazil olmuştur. Bu adam, peygamber ve sahabilerle istihza eden birisiydi. [4]

 

Kur'an'ın Sırlarını Açmak

 

Cidal'den maksat, bâtıl cidaldir. Ayetlere tânetmek, hakkı mağlûp etmek, Allah'ın nurunu söndürmek için yapılan cidaldir, Cenab-ı Hak başka bir ayette «Batılla cidal ediyorlar ki onunla hakkı yoketsinler» buyuruyor. Bu, Mekke kâfirlerinin hâlini daha Önceki grupların haline benzetmek için getirilmiştir. Aksi takdir-de ayetlerdeki cidal, eğer ayetlerin kapalı taraflarını izah etmek, müşkillerini halletmek içinse, veya ehli ilmin bu ayetten çıkardığı mânâlar hususunda ise, bu Allah yolunda en büyük cihaddır. Ni­tekim Abd bin Humeyd'in Ebu Hüreyre'den merfu olarak rivayet ettiği «Kesinlikle cidal küfürdür» şeklindeki hadis buna işaret et­mektedir. Hadisin metninde cidal kelimesi nekra olarak getirilmiş­tir. Ve bu cidalin bir kısmının küfür ye dalâlet olduğuna, bir kıs­mının ise böyle olmadığına delâlet eder.

El-Keşfte şunlar söylenmektedir: «Kesinlikle bilinsin ki bir şey hakkında mücadele etmek ya o şeyin mücadele edenler katın­da şüpheli oîuşundandır veyahut birisinin katında meşkuktür ve­ya birisi onu inkâr etmektedir. Hangisi olursa olsun, bu mezmum dur. Yani yerilmiş bir cidaldir. Ancak mukakkik bir kimsenin bi-datlan ortadan kaldırmak için yaptığı dhad tarafların birine göre öğülmüştür!». Nitekim Cenab-ı Hak «Onlarla en iyi olanla cidal et> buyurmuştur.

tcEUBilad» kelimesinden maksat, Şam ve Yemen diyarıdır. Çünkü bu ayet Kureyş kâfirleri hakkında gelmiştir. Onlar ticaret için kışın Yemen'e, yazın da Şam'a giderlerdi. Fakat ayetin genel olduğunu söylememizde bir beis yoktur.

Cenab-ı Hak «Onlardan önce Nuh kavmi de ayetleri yalanladı» diyor. Yani Nuh kavminden başlıyor. Çünkü Nuh yeryüzüne gön­derilen ilk rasûldür, ondan Önce nebi vardı. Fakat ilk rasûl odur. Veya onun kavmi peygamberi yalanlayan ilk kavimdir.

Ayet metnindeki «Hizb kelimesinin çoğulu olan «Ahzab»tan maksat peygamberin düşmanlığı hakkında biraraya gelen, hiziple-şen kimselerdir. Nuh, Ad, Semud ve Firavun kavimleri gibi.

«Liye'huzuhu» füli hakkında Katade «Onu öldürsünler demek­tir» diyor. Bazıları da «Onu esir etsinler» şeklinde mânâ vermiş­lerdir. [5]

 

Meal

 

8- «Ey Rabbimiz! Onları da, onların babalarından, eşlerin­den ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetierine koy. Çünkü biricik galib ve her iş ve sözünde hikmet bulunan ancak sensin!»

9- «Onları bütün kötülüklerden koru. Sen kimi kötülük­lerden korursan, ona (o gün) rahmet etmişsindir. İşte bu büyük murada ermenin ta kendisidir!»

10- Kuşkusuz ki o küfre sapanlara seslenilecek tir: «Allah'ın size düşmanlığı sizin kendinize düşmanlığınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağırıldığınızda inkâr ediyordunuz.»

11- Onlar: «Ey Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. İşte günahlarımızı itiraf ettik. Artık (buradan) çık­mak için hiçbir yol yok mu?» derler.

12- (Onlara şöyle cevap verilir): Bu durumunuz şu neden­den ileri gelmiştir:   «Bir tek Allah'a çağrıldığınız  zaman inkâr ederdiniz. O'na ortak koşulunca ise inanırdınız. Şimdi hüküm, o yüce ve ulu Allah'a aittir!»

13- Allah o zattır ki size ayetlerini gösteriyor ve size gök­ten nzık indiriyor. Ancak O'na yönelen kimse öğüt alır.

14- O halde siz dini Allah'a halis kılarak sadece O'na itaat edin. Varsın kâfirler hoşlanmasınlar.

15- O mertebeleri yükselten, arşın sahibidir. Kavuşma günü (azabı) ndan (insanları) uyarması için kullarından dilediğine em­rinden olan Ruh'u (vahyi) ilka eder.

16- İşte o gün  (yarattıkları kabirlerinden)  çıkarlar. Onla­rın hiçbir işi Allah'a gizli kalmaz. (Allah tarafından şöyle soru­lur):  «Bugün mülk kimindir?»  (Onlar cevap veremediklerinden ötürü Cenabı Hak): «Tek ve kahhar olan Allah'ındır»  (cevabım verir). [6]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(8-16) «Ey Rabbimiz! Onîan da, onların...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Onları seyyiattan koru»; yani ukubetlerden koru. (Bu riva­yet Katade'den gelmektedir). Cezaya kötülük mânâsına gelen sey-yie denilmiştir, çünkü ceza esasında kötülüktür. Seyyiat ile bura-da meşhur mânâsı olan isyan da kastedilmiş olabilir. Yani onlan isyanın cezasından, kötülüklerin cezasından koru.

«O günde»; yani cezalandırma gününde, Kıyamet Günü'nde kimi seyyielerden korursan ona rahmet etmiş olursun. Veya amel gününde dünyada kimi seyyielerden korursan Ahiret'te ona rah­met etmiş olursun. İşte bu rahmet veya seyyielerden korunma, büyük kurtuluştur.

Seyyielerden korunmak eğer onlara kefaret olmak mânâsında ise, kelâm, keffaretlendirilen seyyielerin ne olduğu konusundadır. Nasslar tevbenin bütün seyyielere kefaret olduğuna açıkça delâ­let etmektedirler. Küçük günahlar da, büyük günahlardan korun­mak da onun için kefaret olur. Bu takdirde bunu, zikredüdiğine göre, tevbeye tahsis etmek gerekir. Yani mânâsı, onlan affetmek ve onlarla muaheze etmemek ise —ki Vahidi ve takipçileri bu gö­rüştedir— o vakit bu iki mânânın hangisinin daha açık olduğuna bakılmalıdır. [7]

 

Ateşdekileri Kim Çağırır?

 

«Kâfir olanlar çağırılırlar», yani ateşte oldukları, kötülüğü em-reden nefislerinden buğzettikleri ve onlan düştükleri noktaya dü­şüren nefislerinden parmak uçlarını yiyecek kadar buğzettikleri halde çağınlırlar.

Bazı rivayetlerde «Şeytan onlara, «Beni değil nefislerinizi ku nayın» dediğinde nefislerinden buğzederler» denilmiştir.

Bu çağıncılar ya cehennem hazeneleridir veya müminlerdir. Müminler kâfirlere üzüntülerini daha da artırmak için «Allah'ın buğzu sizin nefsinizde yaptığınız buğzdan daha büyük, daha kor­kunçtur» derler.

Ayetin mânâsı; dünyada imana davet edilip, inkâra saptığınız. da Cenab-ı Hak'kın sizden buğzetmesi, bugün sizin nefsinize buğ-zetmenizden daha şiddetlidir demektir. [8]

 

İki Ölüm Ve İki Hayat

 

«İki defa öldürmek ve iki defa diriltmek» hususunda ihtilaf vardır. Bazılan «Birinci ölümden maksat onları Ölü olarak yarat­ması, ikinci ölümden maksat da ecellerinin tamamlanması anında­ki Ölümdür» demişlerdir. Diriltmenin birincisine gelince, ruhu on­lara üflediğinde onlan diriltmesidir. O zaman daha anne Tahmin­dedirler. İkincisi onların haşre göndermek için ruhlannın bedenlerine geri gönderilmesi (diriltilmeleri)dir. (îbn Cerir, İbn Ebi Hatim ve İbn Merduveyh bu görüşü İbn Abbas'tan, içinde Ha-kim'in bulunduğu cemaat da İbn Mesud'dan rivayet etmişlerdir).

Abd bin Humeyd ve İbn'ul-Munzir, Katade'den ve aynı zaman­da Dahhak'tan ve Ebu Malik'ten şöyle rivayet temişlerdir: «Bu ayet, Bakara Suresi'nin şu ayetinin bir benzeridir: «Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Halbuki siz Ölü idiniz, Allah sizi diriltti. Son. ra öldürdü, sonra sizi tekrar diriltecektır.a

Stiddi, «Onlar dünyada öldüler. Sonra kabirde sual sormak için diriltildiler .Sualden sonra öldürüldüler. Sonra da Ahire^e diriltildiler» der. [9]

 

Kabir Suali

 

Alimler «Bu ayet kabir sualini ispat eden bir delildir. Zira eğer svvap ve ikdb sadece ruh için olup, ceset için olmasaydı di­riltme ve öldürmenin ne mânâsı olabilirdi?» demişlerdir.

«Ahiret hükümleri sadece ruhlara verilir» diyenlere göre ruh ne ölür, ne bozulur ,ne de fesada uğrar. Ruh kendi nefsi için diri-dir. Herhangi bir ölüme, baygınlığa, fenaya maruz kalmaz.

îbn Zeyd bu ayet hakkında şöyle demiştir: «Allah onları Adem'in sulbünde yarattı. Onları Adem'in sulbünden çıkardı. Son­ra onları diriltti. Onlardan söz aldı. Sonra Öldürdü, sonra da onları dünyaya çıkardı. Daha sonra Öldürdü.»

«Acaba çıkış için bir yol var mıdır?» Bu çıkıştan maksat, bir nevi ateşten çıkıştır. Yani süratle veya yavaşça veya bir yerden diğer bir yere veya dünyaya veya dünyadan başkasına çıkış yolu var mıdır?

15. ayette geçen «Deracat» kelimesi meleklerin Arş'a varınca ya kadar kullandıkları merdivenler anlamındadır. Yani meleklerin onları Arş'a çıkaran merdivenlerini, yüce kılmıştır.

îbn Cübeyr «Derecatn göklerle tefsir etmektedir. Bu da yerinde bir tefsirdir. Zira melekler de bir gökten diğerine Arş'a varın­caya kadar çıkarlar.

«Arşın sahibidir»; yani mülkün sahibidir. [10]

 

Dereceler

 

«Refiudderacat»ın mânâsı sıfatları yücedir demektir. Bazıca nna göre, derecelerden maksat, sevapların dereceleridir. Ki bu se­vaplar Kıyamet Günü'nde Allah'ın dostlarına indirdiği sevaplar­dır. Bu cümle ibadeti Allah'a tahsis etmenin nedeni gibidir. Ve cümle, ruhani rızkın tenzilinin beyanını içermektedir. Zira «Gök­ten size rızk indirir» ayeti cisnıani rızkın beyanını içermektedir Nitekim Katade'den rivayet edildiğine göre, ruhtan maksat vahy-dir. tbn Abbas «Kur'an'dır» der. Yani, ruhun cesetlerdeki rolü ne ise, kalpler de o rolü oynamaktadırlar.

Dahhak «Cebrail'dir» demiştir. Zira kalplerin hayatı onun in-dirdiği ilim itibariyledir. [11]

 

Mülakat Günü

 

«Telak Günümden maksat, Kıyamet Günü'dür. îbn Abbas «Bu güne Telak Günü denilmesi, insaniram bu günde birbirleriyle mü­lakat yapmalarındandır» demiştir. Mukatil «Halik ile mahlûk bu­rada mülakat yaptıklarından dolayı Telak Günü denilmiştir» der. (Bu yorumu Tabersi îbn Abbas'tan rivayet ediyor). Süddi «Gök ile yer ehli burada mülakat yaptıklarından dolayı bu ismi almıştır» demektedir.

Bazı mudekkik alimler Mukati'lin yorumunu tercih etmiş ve «Vecihlerin en güzeli budur» demişlerdir.

«Barizun» kelimesi «Barazan kökünden gelir ve esasında bir sahraya girmek demektir. Burada açık olup da herhangi bir dağ, tepe, bina tarafından Örtünmedikleri kastedilmektedir. Çünkü haşr günündeki arazi, tam bir sahradır. Orada tepe, dağ bahis konusu değildir.

Onların üzerinde elbiseler de yoktur. Onlar çıplaktır, her ta­rafları da açıktır. Nitekim Müslim ve Buhari İbn Abbas'tan şöyle rivayet ediyorlar: «Siz yalınayak, çıplak ve sünnet yerleriniz ke­silmediği halde Cenab-ı Hak'la mülaki olacaksınız.»

Bazıları «Kabirlerinden çıkmışlardır demektir» dedüer. Bazı-larına göre de «Onların gizli ve açık amelleri ortaya çıkmıştır.»

«Onlardan», yani onların hallerinden, emirlerinden.

Yani onların amelleri, emirleri Allah'a gizli değildir. Veya ken­dileri Allah'a gizli değildir. Çünkü onların kendilerinden, amelle­rinden, hallerinden ister açık, ister gizli, ister geçmişi isterse gele­ceği olsun, hiçbir şey Allah'tan gizli değildir.

«Bugün mülk kimindir? O, tek ve kahhar olan Allah'ındır» cümlesinden maksat, bu günde sorulan suali hikâye etmek ve bun­lara verilecek cevabı bildirmektir. [12]

 

Meal

 

17- Bugün her nefîs kazandığıyla cezalandırılır. Bugün zu­lüm diye bir şey yoktur. Kuşkusuz ki Allah hesabı çok çabuk gö­rendir.

18- (Ey Rasûlüm!) On lan, yüreklerin ağıza geleceği, tasa­dan yutkunacakları  (Kıyamet)  Günü île korkut. Zalimlerin ne bir yakım ne de bir şefaatçisi vardır.

19- O  (Allah) gözlerin hain bakışını da, kalplerin gizledi­ğini de bilir.

20- Allah hak ile hüküm verir. Onların çağırıp durmakta olan putları ise hiçbir şeyle hüküm veremezler. Hiç kuşkusuz Al­lah işiten ve görendir.

21- Onlar (müşrikler) yeryüzünde gezip kendilerinden Ön­ce gelenlerin nasıl bir akıbete uğradıklarını görmüyorlar mı? On­lar kendilerinden daha kuvvetli ve yeryüzünde daha çok eser gös­termiş kimseler idi. Allah onlan günahlarından ötürü azaba çarp­tı. Onlan Allah'ın (azabından)  koruyan da olmadı.

22- (Bunun nedeni şudur:)  Peygamberleri onlara mucize­lerle geliyorlardı. Fakat onlar (peygamberleri) inkâr ettiler. Allah da onları  (azabıyla)  yakaladı. Kuşkusuz ki Allah çok kuvvetli­dir, azabı pek şiddetlidir.

23- Andolsun biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delil ile gönderdik.

24- Firavun'a, Ham an'a ve Karun'a. Onlar (Musa için) de­diler ki: «Bu çok yalancı bir sihirbazdır.»

25- (Musa) bizim katımızdan hak ile onlara vardığında on­lar: «Onunla beraber inananların erkek çocuklarını öldürün, kız çocuklarım sağ bırakın» dediler. Kâfirlerin hilesi daima boşa çı­kar. [13]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(17-25) «Bugün her nefis kazandığıyla...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Her nefsin kesbettiği hayr ve serden, ona ceza verilir. O gün zulüm yoktur, yani kimsenin sevabı eksiltilmez, azabı da artırık maz. Allah süratli şekilde hesabı görür. Zira bu durum onu başka bir durumdan alıkoymaz. Aynı zamanda iki durumu da bir anda geçiştirir. Nefislerden hesaba tutulanların haklan süratle kendi­lerine verilir.

«Bugün mülk kimindir? suali ile «Bir ve kahhar olan Allah'ın­dır» cevabı aynı Zat'a aittir.

«Nefislerin cezası kesblerinden ötürüdür» cümlesinin mânâsı, hayrı işlemişlerse hayr, şerri işlemislerse şer cezası verilir demek­tir. Nefisler akide ve amellerle lezzet ve alemi gerektiren heyet­ler kesbederler. Fakat insanlar dünyada bunların farkında değil­dir. Kıyamette perdeler kalktıktan sonra elem ve lezzet idrak edi­lir. Zahire bakılırsa bu söz ruhani elem ve lezzeti kastetmektedir. Biz bunu inkâr etmiyoruz. Fakat ceza sadece bunlarda değildir. Aynı zamanda cismani elem ve lezzet de vardır.

«Azife Giinüanden maksat Kıyamet Günü'dür. Nitekim Kati­de bu görüştedir. Azife kelimesinin lügat mânâsı «Yakın» demek­tir. «Gün»âBn maksat, mutlak vakit veya Kıyamet Günü'dür. Ebu Müslim «Azife Günü'nden maksat ölüm günüdür, ecelin hazır ol­duğu gündür» der.

EUHanacır» kelimesi hançere kelimesinin çoğuludur ve gırt­lak mânâsına gelir. «Kâzimine» kelimesi kalp sahiplerinin hâlidir. Sanki ayette şöyle denilmiştir: «Hatırlat o zamanı ki kalpler boğa­za, gırtlağa dayanmışlar ve üzerini doldurmuşlardır.» Yani bunlar nefeslerini kalpleri üzerinde tutmuşlardır ki nefesleriyle beraber kalpleri çıkmasın. Burada korkunç bir mübalağa vardır.

' «Hamim» kelimesi yakın veya şefkat sahibi demektir. Yani zalimlerin ne yakınları ne de şefkat edicileri vardır. Şefaati ka­bul edilen biri de yoktur.

«Allah hain bakışları bilir.» Meselâ mahrem olmayan bir ka­dına bakış gibi bakışları Cenab-ı Hak bilir.

«Göğüslerin gizlediğini de biliyor,»

«Yerdeki eserler»âen maksat muhkem kaleler ve surlarla çev­rilmiş kasabalardır. Cenab-ı Hak daha önce bir kavimden «Dağla. n yontmak suretiyle evler yaparlardı» diye haber veriyor.

Bazıları «Eserlerden maksat onların yeryüzündeki ayak izle­ridir. Çünkü cisimleri çok büyüktü, iz bırakırlardı» demirlerdir. Fakat bu uygun bir tevil değildir.

«Onlar için Allah'tan bir koruyucu yoktur» ,yani onları Al­lah'ın azabından koruyacak, bu azabı onlardan ebediyen uzaklaş­tıracak bir koruyucuları yoktur.

«Sultani mubin»den maksat, kahredici, apaçık delil demektir. Bu kelimeden maksat, ayetin metninde «Mucizeler» manâsına ge­len «Ayetler»den irade edilendir.

Bazıları «Bu kelimeden maksat ayetlerin bir kısmıdır» (Me­selâ Hz .Musa'nın asası gibi) demiştir.

Haman, Firavun'un veziri idi .Yahudilerin iddiasına göre Fira-vun'un Haman isimli bir veziri yoktur. Ancak Haman birçok za­man sonra gelen bir zalimdir. Karun'dan maksat ya Hz. Musa'nın kavminden olan Karun'dur veya başka bir kişidir. Karun Fira­vun'un askerinin önünde geliyordu. Firavun'un iki destekleyicisi olan Haman ile Karun'un burada zikredilmesi küfürdeki yerleri­nin çok mühim olduğuna ve Firavun'un bütün etbaından daha meş­hur olduklarına işaret etmektedir.

Bu kıssanın tekrarlanması ve tafsilat verilmesi Rasûlullah'ı teselli etmek içindir.

«Musa onlara katımızdan hakkı getirince, onunla beraber ina­nanların oğullarını öldürün, kadınlarını sağ bırakın dediler», yani daha önce onları tatbik ettiğiniz cezayı tatbik edin ki onların Mu­sa'ya yardımları olmasın.

Oğlanları Öldürmek, kadınları diri bırakmak iki defa vuku bulmuştur. Birincisi kâhinlerin ve müneccimlerin Firavun'a, «İs-raüoğulları arasında bir çocuk dünyaya gelecek, mülkünü senden alacak» dedikleri zamandı, İkincisi de budur.

«Kâfirlerin hileleri, tuzakları hep boşa çıkar», yani bu hileler onlara hiçbir fayda vermeyecek ve netice muttakilerin olacaktır. [14]

 

Meal

 

26- Firavun (etrafındakilere): «Bırakın, Musa'yı öldüreyim de Rabbine yalvarsm. Onun sizin dininizi değiştireceğinden veya yeryüzünde fesad çıkaracağından korkuyorum» dedi.

27- Musa: «Ben hesap gününe inanmayan, kibir ve azamet taslayan herkesten Rabbime ve Rabbinize sığındım» dedi.

28- Firavun'un soyundan, inanan ve inancını gizleyen bir kişi dedi ki: «Onu (Musa'yı)  «Rabbim Allah'tır» dediği için mi öldüreceksiniz? Elbette o size Rabbinizden açık delillerle gelmiş­tir. Eğer yalan söylüyorsa yalanı kendisine aittir. Şayet doğru söylüyorsa size haber verdiklerinden bir kısmı başınıza gelir. Şüp­hesiz ki Allah haddi aşan ve çok yalan söyleyen bir kimseye hi­dayet etmez!»

29- «Ey kavmim! Bugün mülk sizindir. Yeryüzünde hüküm sahibi kimselersiniz. Fakat bize Allah'tan dayanılmaz azap geldi­ğinde bize kim yardımcı olacaktır?» Firavn dedi ki: «Ben size yalnızca gördüğümü gösteriyorum ve ben sizi doğru olan yoldan başkasına yöneltmiyorum.»

30/31- tman etmiş olan zat: «Ey kavmim! Doğrusu ben si­ze fırkalar gününün bir benzerinden, Nuh kavminin, Ad'm ve Semud'un ve onların ardından gelenlerin durumuna benzer (bir durumun size gelmesi) nden korkuyorum. Allah kullara zulmet­meyi istemez» dedi.

32- «Ey kavmim!  Doğrusu ben size o bağrışma çağrışma gününün gelmesinden korkmaktayım.»

33- «Arkanızı dönüp kaçacağınız gün, sizi Allah'tan (aza­bından) koruyacak kimse de yoktur. Allah kimi saptınrsa artık onun için hidayet edici kimse bulunamaz.» [15]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(26-33) «Firavun (etrafındakilere): Bırakın, Musa'yı...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Firavun Hz. Musa'yı öldürmek istediğinde onlar mani oluyor, lar ve, «O senin korktuğun insan değildir .Onun mertebesi öyle bir mertebeye varmamıştır. O mertebeden çok eksiktir. O bir sihir­bazdır. Onun gibi bir sihirbazı getirerek ona mukavemet edebilir­sin. Onu öldürürsen halkı şüpheye düşürürsün. Senin ona karşı delille mağlûp olduğuna kani olacaklardır» diyorlardı.

Ayetin zahirine bakılırsa Firavun, Hz. Musa'nın peygamber ol­duğunu kesinlikle biliyordu. Fakat katil ve kan dökücü bir adam­dı. Küçük bir şey için insan öldürürdü. Acaba kendisinde böyle bir şey hissettiği Musa'yı niçin öldürmedi? O, «Musa'yı öldürür­sem hemen helak olurum» diye düşünüyor ve bundan endişe edi­yordu. «Beni bırakın» demesi yarımdaki insanları şaşırtmak ve on­ları birtakım vehimlere düşürmek için söylenmiş sözlerdir. Jîz." Musa'yı öldürmek hususunda kendisine sadece nefsi mani oluyor­du. «Rabbini çağırsın» sözü ise Hz. Musa ile istihza içindir. «Kor. karım ki dininizi tebdil edecektir» sözüne gelince, îbn Atiyye «Din burada sultanlık demektir}} der. Yani saltanatınızı, hakimiyetinizi elinizden alır. Veya saltanatınızı almasa dahi yeryüzünde fesat çı­karacaktır. Yani emniyeti oratadan kaldıracak, ziraat ve ticaret­ler muattal olacak, halk birbirlerini öldürmek ve idaresizlik sebebiyle helak olacaktır. Yani o dünyanızda bu durumları meydana getirecektir.

Katade'den gelen bir rivayete göre «Firavun fesad çıkaracak. tır» sözüyle Allah'a taat edecek demek istiyordu. Yani benden sizi koparacak, Allah'a kulluk ettirecek.

«Al'i Firavun'dan mümin olan kişi», bazı müfessirlere göre Kıptî'dir ve Firavun'un amcasının oğludur. Aynı zamanda veliahdı yerindeydi ve emniyet genel müdürüydü. Bazıları «Bu kişi İsrail-liler'dendi», bazıları ise «Ne Kıptî ne de İsrailli idi» der. Al-i Fira­vun'dan sayılması onların zümresine dahil olması itibarıyladır. O, takıyye yaparak onların dinine tâbi olduğunu, milletlerine mensub bulunduğunu söylüyordu.

«EUBeyyinat» ile maksat Hz. Musa'nın doğruluğuna delâlet eden mucizeler ve birçok delildir. Yani siz o kötü fiili, haram olan bir nefsi öldürmeyi mi istiyorsunuz? Halbuki bu zat size hak ke­limeyi söylemiştir. Onu da Rabbinizin katından getirmiştir.

«Eğer doğru ise size vaadettiğınin bir kısmı size isabet eder» cümlesindeki «Ba'z (bir kısım)» kelimesi «Küll (tamam)» ifade eder.

Ebu Ubeyde de «Ba'zu» kelimesini it Küll» mânâsında kullan­mış ve buna Lebid'in bir şiirini delil göstermiştir.

«Kesinlikle Allah müsrif (aşırı giden) ve çok yalan söyleyen bir kimseye hidayet etmez» cümlesi «Eğer o, müsrif ve yalancı ise kesinlikle Allah onu mucizelere sahip kılmaz, mucizelerle onu te-yid etmez» mânâsını veya «Eğer öyle Allah onu mahrum edecek, helak edecek, onu Öldürmenize ihtiyaç kalmayacaktır» mânâsını taşımaktadır.

Ayetin metnindeki «Arz Kelimesi burada Mısır ülkesi demek­tir. «Allah'ın be'si», Allah'ın azabı demektir. «Reşad» kelimesi se­vap ve salah demektir. Yani ben sizi ancak sevap ve salah yoluna hidayet ediyorum. Veya size ancak bildiğim sevabı öğretiyorum, ondan size hiçbir şey esirgemem.

Bazı müfessirler «30. ayetteki iman eden ifadesinden maksat, Hz, Musa'dır» demişlerdir. «Yevm» kelimesi de eyyam kelimesinin tekilidir, hadiseler mânasındadır. Bu kelime, bu mânada çok kul­lanıldığı için sanki hakiki mânâsı gibidir. Veya yevm bizim bildi­ğimiz; gün demektir. Muzaf mahfuzdur. Yani azap gününün hadi­sesi gibi bir hadisenin başınıza gelmesinden korkuyorum demek, tir.

«Da'b» kelimesi daimi adetleri demektir. O adetleri Allah'ı in­kâr ve peygamberlere eziyet vermek şeklinde ortaya çıkmıştır.

«Nuh, Ad ve Semud'dan sonra gelenler»den maksat Hz. Lut'un kavmidir.

«Allah kullara zulmetmek istemiyor»; yani Nuh, Ad ve Semud kavimlerinin başına gelen felâketler Cenab-ı Hak'tan gelen bir zu­lüm değildir, bir adalettir. Çünkü onlara peygamber gönderdi, mu­cizeler indirdi. Fakat onlar peygamberleri yalanladılar. Hatta pey­gamberleri öldürmek için karşısına dikildiler. Bu durumları, onla­rın helakini iktiza etti.

«Tenad Günümden maksat Kıyamet Günü'dür. Kıyamet'e bu ismin verilmesi, o günün, insanlardan bir kısmının diğerlerini kur­tarmak veya dehşet ve azabı haykırmak için birbirlerini çağırdık­ları gün oluşundandır. Veya cennet ehlinin cehennem ehline «Biz Rabbimizin bize vaadettiğini bulduk. S izde acaba Rabbimsin teh­dit olarak vaadettiğini buldunuz mu?» diye bağırmalarıdır.

Bazıları «Tenad Günü'nden maksat içtima günüdür. Zira nida kökünden gelirse içtima mânâsını ifade eder» demişlerdir.

«O gün arkanızı dönüp kaçarsınız.»

33. ayetin başındakkYeüTO» kelimesi «Yevmi Tenadam bedeli­dir. Yani Tenad Günü böyle bir gündür. İnsanlar mahşerden ce­henneme doğru kaçarlar. Veya cehennemi gördüklerinde, sesini işittiklerinde cehennemden kaçarlar. Fakat bu kez, meleklerin en­gelleri ile karşılaşırlar.

Ayet metnindeki «Âsim» kelimesi kurtarıcı mânasındadır. Ateşte azap görmemek için kaçarken sizi Allah'ın azabından, yaka­lamasından koruyacak bir kimse yoktur.

Katade; «Âsim kelimesi burada mâni veya yardımcı mânâsın-

dadır» demiştir. [16]

 

Meal

 

34- Andolsun ki daha önce Yusuf da size açık burhanlarla gelmişti. O zaman onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip durmuştunuz. Nihayet o öldüğünde «Allah ondan sonra peygam­ber göndermez» dediniz. İşte Allah aşın giden şüpheci kimseleri böyle saptırır.

35- Onlar o kimselerdir ki kendilerine hiçbir hüccet gelme­diği halde Allah'ın ayetleri hakkında çene çalıp dururlar. Bu Al­lah'ın yanında da, iman edenlerin yanında da büyük bir kızgın­lık sebebidir, tşte Allah her kibirli zorbanın kalbini böylece mü­hürler.

36- Firavun dedi ki: «Ey Haman! Bana bir kule inşa et! Belki o sebeplere (yollara) varırım!»

37- «Göklerin sebeplerine. (Bu sayede) Musa'nınmabuduna muttali olurum. Kesinlikle ben onu yalancı sanıyorum.» Böylece Firavun'a yaptığı kötü iş süslü gösterildi ve o, yoldan saptırıldı. Firavun'un düzeni elbette boşa çıktı.

38- İman eden o zat:   «Ey kavmim!  Bana tâbi olun. Sizi doğru yola götüreyim» dedi.

39- «Ey kavmim!  Şüphesiz bu dünya hayatı geçicidir, bir eğlencedir. Fakat Ahiret gerçekten kalınacak yurttur!»

40- Kim bir kötülük işlerse ancak o kadar ceza görür. Kadın veya erkek, kim inanarak yararlı iş işlerse, işte onlar cennete gi­rerler ve orada hesapsız bir şekilde rizıklanırlar.» [17]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(34-40) «Andolsun daha önce Yusuf da size açık...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Allah ondan (Yusuf'tan) sonra herhangi bir peygamber gön­dermez)) dediler. Yani hem Yusuf 'un peygamberliğini yalanladınız, hem de başkasının peygamberliğini. «Ondan sonra Allah peyganu ber göndermedi» dediniz. Yani «Peygamber yoktur» demek istedi­niz.

Bazıları, «Onlar Hz. Yusuf'un hayatında inad ve hasetten do­layı şüphe belirttiler. Yusuf vefat ettikten sonra onun peygamber­liğini kabul ettiler, fakat ondan sonra bir peygamberin gönderile­ceğini inkâr ettiler» demiştir.

Hz. Yusuf'un Kur'an muhataplarına gelmesi, mucizeler getir­mesi, ataların durumlarını evlâtlara nisbet etmek kabilindendir. Yani sizin atalarınıza gelmiştir. Mümkündür ki bu söz söylenildiği zaman Hz. Yusuf'un zamanında yaşayanların bir kısmı henüz ha­yatta olsun. Zira bazı tarihlerle Hz. Yusuf'un Hz. Musa'nın doğu­mundan 64 sene önce ölmüş olduğu tesbit edilmektedir. Fakat El-Bahr'da «Musa'nın Firavun'u Hz Yusuf'un döneminde yaşayan FU ravun'un kendisiydi» denilmektedir. Erşad, İmam Malik'ten «Fira­vun 440 sene yaşamıştır» şeklinde rivayet etmektedir. Fakat ta­rihçilerin çoğu «Musa dönemindeki Firavun'un ismi Reyyaib, Yu­suf zamanındaki Firavun'un ismi EUVelid'dir» demişlerdir. Kurtubi «Yusuf zamanındaki Firavun Amalika'dan, Musa zamanındaki Firavun ise Kıpti idi» diyor. Hz. Yusuf'un karşısındaki Firavun onun hayatta bulunduğu dönemde vefat etmiştir.

Bazıları «Bu ayette bahsi geçen Hz. Yusuf'tan maksat, Yakub' un oğlu Yusuf değil, İbrahim Un Yusuf'un oğlu Yusuf'tur. Yani Hz. Yusuf'un torunudur» demişlerdir. Allah onu peygamber ola­rak göndermiş ve Kıptiler'i 20 sene Allah'ın birliğine davet etmiş ve onun başından, hikâye edilenler geçmiştir. Çok gariptir ki Nakkaş ve Maverdi «Ayetteki Yusuf'tan maksat cinlerin içinden yine cinlere gönderilen bir peygamberdir» diyorlar. Celâleddin Su-yuti de Itkan'da bunu nakletmektedir. Alusi ise «Azıcık aklı olan bir kimse bunu kabul etmez» diyor.

34. ayetin sonundaki «Murtab» kelimesi dinde şüphe eden kişi demektir. 35. ayetteki «Sultan» kelimesi hüccet, delil mânâsında-dır. «Sultan'ın gelmesi»nden maksat Allah katından gelmesidir ve onu peygamberler getirmişlerdir. Bu takdirde, nakli delil olur. Veyahut feyiz yoluyla gelmiştir ki o zaman da aklî delil olur. Ba­zen iki mânaya da gelir. Yani onlar bir hüccete sarılmaksızm mü­cadele ederler .Delilleri akli ve nakli esaslardan yoksundur.

Mukatil «Mütekebbir'den maksat Allah'ın emrinin taziminde inat gösteren demektir» der. El-Cebbar kelimesi ise halka musallat olmuş diktatör demektir.

«Sarh» kelimesi açık, yüksek bir bina demektir. «EUEsbab» kelimesinin mânâsı yollardır. Bu Süddi'den de rivayet edlimiştir. Katade ise «EUEsbab'dan maksat kapılardır» demiştir. Zira bu kelime sebebin çoğuludur ve hedefe vardıran her şeye denilir.

«Esbabe's-Semavat», esbabın atfı beyanıdır. Orada ibham var­dı. Bu onu daha da izaha kavuşturdu.

Firavun «Yüksek bir bina inşası»nâan bir rasathane kurulma­sını kastediyor olabilir. Böylece yüksek bir yerde olacak, oradan yıldızların ahvalini, semavi sebebler olan arzi hadiselere delâlet eden hallerini tarassut edecektir. Orada Allah'ın Hz. Musa'yı gön­derdiğine dair bir delil var mıdır diye gözetleyecektir. Bu, Fira-vun'un da Allah'ı ikrar ve emrini kabul ettiğine delâlet etmektedir. O» peygamberlik hakkındaki şüphesini izale etmek için çalışıyor­du. Gerek Firavun ve gerekse o devirde yaşayanlar yıldızlara iti-mad ederler ve hükümler çıkarırlardı. Fakat bu yorum ayetin ru­hundan uzaktır.

Fahreddin Razî «Firavun dehri idi» der. Yani o, Allah'ın var­lığına inanmıyordu. Bu konuşmadan maksadı saniin yokluğu hak-kındaki şüphesini insanların kalbine yerleştirmektir. Şöyle diyor­du: «Biz âlemlerin mabududur diye hükmedeceğimiz bir şey gör­müyoruz. Öyleyse böyle bir mabudun ispatı mümkün değildir. Biz onu görmüyoruz, eğer o mevcud olsaydt gökte olurdu. Biz ise gök­lere yükselip gitme imkânına sahip değiliz. Sonra bunu nasıl gö­rebileceğiz?»

«Ben onu yalancı zannediyorum» cümlesindeki yalancılık, pey­gamberlik davasında yalancı olduğu zannediyorum anlamındadır. Veya «Benden başka bir ilâhınız olması davasında sizi yalancı gö­rüyorum. Zira sizin benden başka bir ilâhınız yoktur, böyle bir ilâh bilmiyorum» demek istemektedir.

«Kim bir kötülük yaparsa sadece onun kadar cezalanır» aye-ti, suçların ancak misliyle cezalandırılacağına, ayetlerde fazla ceza olmadığına delâlet eder. [18]

 

Meal

 

41- «Ey kavmim! Bu haliniz nedir? Ben sizi kurtuluşa ça­ğırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz.»

42- «Siz beni Allah'ı inkâr etmeye, hiç tanımadığım put­ları ona ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi, herşeye ga-lib ve çok bağışlayan Allah'a çağırıyorum.»

43- «Sizin beni davet ettiğiniz şeyin dünyada da, Ahire t'te de hiçbir davet yetkisi yoktur. Gerçekten dönüşünüz Allah'adır. Aşın gidenlere gelince, işte onlar ateş ehlidirler.»

44- «Yakında benim size   söylediklerimi   hatırlayacaksınız. Ben hâlimi Allah'a tevfiz ediyorum. Çünkü Allah kullarım çok iyi görendir.»

45- İşte böylece Cenab-ı Hak onların kurduğu tuzakların kötülüklerinden onu korudu ve azabın kötüsü Firavun'un aile ef­radını çepeçevre sardı.

46- O azab ateştir. Onlar sabah ve akşam o ateşe sokulur­lar. Kıyametin kopacağı gün «Firavun ailesini azabın en çetini­ne sokun» (denilecektir).

47- Kâfirler ateşin içinde   birbirleriyle   çekişirlerken zayıf olanlar, gurur taslayanlara «Biz size uymuştuk. Şimdi  (hiç de­ğilse)  ateşin birazım bizden uzaklaştırabiiir misiniz?» derler.

48- Büyüklük taslayanlar ise;   «Doğrusu   hepimiz   bunun içindeyiz. Şüphesiz ki Allah kullan arasında vereceği hükmü ver­di» derler.

49- Ateşte bulunanlar cehennem bekçilerine «Rabbinize dua edin ki bizden bir gün olsun azabı hafifletsin» derler. [19]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(41-49) «Ey kavmim! Bu haliniz nedir...» Bu Ayetlerin Tefsin

43. ayetin başındaki «Cereme» fiili mazidir ve sabit oldu de­mektir. Ondan sonra gelen ibare onun failidir. Yani sabit olmuş­tur ki beni kulluğuna davet etmek istediğiniz putlar hiç kimseyi bize lapın diye çağırmamışlardır. Halbuki hak mabud daima şe­refli kullarını kendisine tapmaya davet ediyor. Onlara ibadet et­meyi emrediyor. Sonra kulların bir kısmına, diğerlerini Allah'a itaate getirmelerini emrediyor. Fakat putlardan böyle bir şey sadır olmamıştır. Onlardan herhangi biri çıkıp ne rablik iddiasında bu­lunmuş, ne de herhangi bir kimseyi «Bana tapın» diye davet et-mistir. Öyleyse onlar hak mabud değildir.

Veya Cereme, «Kesebe» mânâsına gelir ve kesbetti demektir. Faili daha önce geçen dua kelimesine racidir. Yani sizin beni ma-budlarınıza çağırmanız, o mabudlann çağrısı olmadığım iktiza eder. Bundan da anlaşılıyor ki onların davalarının bâtıllığı apaçık­tır ve onların zayi olduğu da meydandadır.

Bazılarına göre Cereme kelimesi baştaki «La» kelimesinin is­midir ve mastardır. Kesinlik ve hayr mânâsını ifade eder. Putla­rın uluhiyyet davasının bâtıl olduğu kesindir. Bu husus hiçbir za­man hak olamaz .

Ayet metnindeki «Meredde» kelimesi dönüş demektir. Yani ölümle bizim dönüşümüz ancak Allah'adır.

İbn Mesud ve Mücahid buradaki müsrifleri haksız yere kan akıtıcı kimseler olarak tefsir etmişlerdir. Katade «Müsriflerden maksat müşriklerdir. Zira şirk koşmak dalâlette aşırt gitmektir» der. îkrime «Müsriflerden maksat mutekebbirler, zalimler demek­tir» diyor. Şerri hayrına galip gelen herkese müsrif denilir.

«Ateş arkadaşlarından, maksat, ateşten çıkmayanlardır. Eğer müsriften, asi müminleri kapsayan bir mânâ kastedilirse o zaman «Âteş arkadaşları» tabiri uzun bir bekleyiş mânâsına gelir. Eğer müsriften kâfiri tahsis edecek bir mânâ kastedilirse o zaman ebe-diyyet demek olur.

«Allah onu onların hilelerinin seyyiatlarvndan korudu»; yani şiddetli felâketlerden korudu demektir.

«Hâka» fiili kuşattı mânâsını ifade eder. «AU Firavun'u aza. bin kötüsü kuşattı»; yani Firavun ile âlini birlikte kuşattı. Zira âline bu xeza geldi mi zaten kendisine de gelir .

 kelimesinin burada bütün Kıptî kâfirler mânâsını taşı­ması mümkündür. Nitekim Cenab-ı Hak «Ey Davud'un $XU» de­mek suretiyle bütün İsraillileri kastetmektedir.

îbn Abbas «Bu mümin kişi imanını ortaya koyduğunda Fir'a. vun onu öldürmek istedi. O dağa kaçtı. Firavun onun arkasından kendisini yakalamaları için bin kişi gönderdi. Kimi o namaz kılar­ken, etrafında yırtıcı hayvanların kol gezdiğini görüp onu yakala­mak istemiş. Fakat yırtıcı hayvanlar onu yakalamak isteyenleri parçalayıp yemişler. Gidenlerin kimi susuzluk sebebiyle dağda öl­müş. Kimi de Firavun'a geri dönmüş, Firavun da onları asarak öldürmüştür. Bu takdirde ttÂUi Firavun» ile o mümin kişiyi yakalamak üzere dağa gönderilen bin kişi kastedilmektedir» demekte^ dir.

«Azabın kötüsü» birinci yoruma göre denizde boğulmaktır. Yırtıcı hayvanların yemesi, susuzluktan ölmek ve asılmak ise ikin­ci yoruma dahildir.

Betahsis iki vaktin zikredilmesi şu mânâdadır: Onlar sabah bir defa, akşam bir defa ateşe sunulurlar. Tabii bu sabah ve akşam bize nisbetendir. Bu tefsir, İbn'ul-Munzir, Beyhaki ve başka mü-fessirlerin Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri şu hadisle de takviye edilmektedir: «Azabın her gün sabah ve akşam olmak üzere iki bağırışı vardır. Günün evvelinde, «Gece gitti, gün geldi firavun'un âli ateşe arzolundu» diye bağırdır, gecenin evvelinde ise «Gündüz gitti, gece geldi, Firavun'un âli ateşe arzolundu» diye bağrüır. Onun sesini her işiten ateşin şerrinden Allah'a sığımr.»

İki vaktin arasındaki fasıl ya azabın terkedilmesiyledir veya­hut ateşten başka bir çeşit azapla onlar azap görmektedirler.

«Cehennem azabının en şiddetlisine sokun». Çünkü cehennem azabı da çeşitlidir. Bazıları diğerinden daha şiddetlidir.

Bazıları «Cehennemin en şiddetli azabı haviye azabıdır» de­mişlerdir.

«Rabbinize dua edin ki hiç değilse bizden azabı bir gün hafif­letsin» cümlesindeki gün, dünya günleri kadar bir zaman demek­tir. Veya azabın günlerinden bir günü bizden uzaklaştırsın demek­tir. [20]

 

Meal

 

50- (Bekçiler) «Acaba peygamberleriniz size açık belgelerle gelmediler mi?» derler. (Ateşte olanlar) «Evet, geldiler» deyince (bekçiler:)  «O halde kendiniz yalvann» derler. Kâfirlerin yalvar­ması hiç şüphesiz boşunadır.

51- Biz dünya hayatında da, şahitlerin dikildiği günde de hem peygamberlerimize hem de iman edenlere mutlaka yardim edeceğiz.

52- O gün zalimlerin ileri sürecekleri mazeretleri fayda ver­mez. Lanet zalimlere! Durağın en kötüsü onlar içindir.

53- Andolsun biz Musa'ya hidayet verdik ve tsrailoğuHan'nı Kitab'a mirasçı kıldık.

54- (O kitab) akıl sahiplerine bir yol gösterici ve bir öğüt­tür.

55- (Ey Rasûlüm) sabreyle! Kuşkusuz ki Allah'ın vaadi hak­tır. Günahın için af talebinde bulun. Rabbini hamd ile sabah ak­şam teşbih et çekleri kibirden başka birşey yoktur.

56- (Ey sığın. Kuşkusuz ki Allah işiten ve görendir.

57- Andolsun göklerin ve yerin yaradılışı insanın yaradılı­şından daha büyüktür. Fakat insanların çoğu bilmezler.

58- Körle gören bir olmaz. İman eden ve salih ameller ya­panlarla kötülük yapan bir değildir. Siz ne kadar az düşünüyor­sunuz! [21]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(50-58) «(Bekçiler) Acaba peygamberleriniz size.,.» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Siz kendiniz yalvarın dediler»; yani hazeneler, cehennemi idare edenler, peygamberleri yalanlayan kimselere «Dua etmenin bizden sadır olması muhaldir. Madem durum böyle, Allah'a siz dua edin. Zira sizin gibilere dua etmek izni bize verilmemiştir.»

«Kâfirlerin duası ancak dalâlettedir»; yani zaildir, bâtıldır, ka­bul edilmez.

Bu cümle bazı kimselere göre hazenelerin kelâmındandır. Ba­zıları «Cenab-ı Hak'kın kelâmıdır ve Rasûlü'ne bir hükmü bildiri­yor» demişlerdir.

Kâfirin duası hiçbir zaman kabul edilmez. Yağmur duasına onların çıkarılmasının mümkün olmadığını söyleyenler de bu ayeti delil olarak göstermişlerdir. Fakat gerçek şu ki bu ayet kâfirlerin Kıyamet'teki duasını konu edinmektedir.

«Şahitlerin kaim olduğu gün»den maksat, Kıyamet Günü'dür. Kıyamet Günü'nü bu şekilde tabir etmek yardımın keyfiyetini iz­har etmektir.

Ayet metnindeki «Eşhad» kelimesi tanık mânasına gelen «Şahit» kelimesinin çoğuludur. Bazıları «Şehidin çoğuludur» demiş­lerdir. Bazıları da «Şahid mânâsına gelen şehidin çoğuludur» der­ler.

«Onlar için lanet vardır», yani Allah'ın rahmetinden uzaklaş­tırma vardır. Onlar için yurdun kötüsü vardır. Yani cehennem var­dır. Cehennemin kötülüğü oradaki azapların kötülüğü demektir. Yani kötülükler yurdu demektir.

«Musa'ya verilen huda»dan maksat, mucizeler, sahifeler ve şe­riatlardır. EI-Huda kelimesi mastardır, burada mübalâğa için kul­lanılmıştır.

îsrailoğullan'na miras olarak verilen kitaptan maksat Tevrat' tır. Yani Musa'dan sonra Tevrat'ı onlara bıraktık demektir. Veya onlar Kitab'ı Hz. Musa'dan hiçbir çalışmaları olmaksızın aldılar. Öyleyse Hz. Musa'nın hayatındaki kişiler de bu hükme dahil olur. Zira «Alimler peygamberlerin varisleridir» denilmiştir.

«El-Kitab» ile Tevrat'ın kastedildiği ortadadır. Bu kelime ile Kitab'ın cinsinin kastedilmiş olması mümkündür. O vakit Tevrat, Zebur ve İncil, hepsi dahil olur.

«Sabret» hitabı Hz. Muhammed'edir. Yani bu peygamberlerin başından geçen kıssaları dinledikten sonra müşriklerden sana ge­len eziyetlere karşı göğüs ger. Allah'ın sana ve müminlere yardım vaadi haktır. Allah vaadinden dönmez. Yardım mutlaka gelir.

«Günahın için af talebinde bulun», yani dine sarıl. Bazen sana göre günah sayılıp da senden sadır olan şeylerin telâfisi için dinin emirlerine yapış. Burada Cenab-ı Hak'kın Rasûl-ü Ekrem'in üm­metinin günahlarım kastetmiş olması da mümkündür. Yani üm­metinin günahları için af talebinde bulun  «Sabah akşam Rabbini teşbih et»; yani teşbihe ve tahinide de­vam et. Her ne kadar sabah akşam zikredilmişse de bütün vakit­ler kastedilmektedir. Betahsis bu iki vaktin kastedlimiş olması da mümkündür. Teşbihten maksat hakiki mânâsıdır: Subhanallah de! Veya namazdır. Katade «Sabah ve ikindi namazları kastedil­miştir)} der. Hasan Basri «Sabah iki, akşam iki rekât namaz kas­tedilmiştir. Çünkü Mekke Dönem'i'nde bunlar vacibti» diyor.

Bazıları «Sabah iki, akşam üzeri de iki rekât namaz Mekke'de farz kılınmıştı» demişlerdir.

Bazıları da «Nerede olursa olsun iki rekât farzdır» diyor. Fa­kat bütün bu rivayetler sarih ve meşhur hadislere ters düşmekte­dirler. İki vakitten daimi bütün vakitler, teşbihten de namaz kas­tedilmiş olabilir. Bu namazdan maksat da beş vakit namaz olabi­lir. Nitekim El-Bahr'da Ebu Hayyan, İbn Abbas'tan böyle rivayet etmektedir.

56. ayet Mekke müşrikleri hakkında nazil olmuş, fakat bâtıl yolla mücadele eden herkesi kapsamına almıştır.

«Onların göğüslerinde kibir vardır» cümlesinden maksat, kalplerinde kibir vardır demektir. Göğüs ile kalp ortak sayılırlar. Yani onların kalplerinde haktan yüz çevirmek, düşünmekten, öğ­renmekten kaçmaktan başka bir şey yok. Yine kalplerinde' baş ol­mak, mutlak mânâda önder olmak hevesi vardır. Yani bu hevesten başka bir şey yoktur. Zira onlar «Niçin bu Kur'an iki beldenin (Mekke ile Taif'in) büyük bir insanına inmemiştir?» derler. Baş­ka bir yerde de «Eğer bu bir hayr olsaydı o bizi bu hususta geçe­mezdi» demişlerdir,

Zeccac'a göre ayetin mânâsı şöyledir: «Onları seni yalanlamaya iteleyen tek şey kalplerinde sana karşı tasladıkları kibirdir, gururdur. Fakat onlar bu isteklerine varamazlar. Çünkü Cenab-ı Hak onları zelil kılmıştır.»

Mukatil, «Ellialtıncı ayet yahudiler hakkında nazil olmuştur» der. Onlar Deccal hususunu çok tazim ettikleri için bu ayet indi. Ebu'l-Aliye de aynı fikirdedir.

«Allah'a sığın», yani sana hased edenlerin kininden, zalimlerin zulmünden, şeytanların vesveselerinden Allah'a sığın. Ebu'l Aliye «Bu, Rasûl-ü Ekrem'e Deccal fitnesinden Allah'a sığınmasını emre­den bir ayettir» diyor.

«Yemin olsun, göklerin ve yerin yaradılışı insanların yaradılı­şından daha büyüktür» ayetindeki nastan maksat, Ebu'l-Aliye'nin beyanına göre Deccal'dir. Onlar Deccal'i çok azametli gösterirler­di. Gökleri ve yerleri yaratan, göklere ve yerlere nisbeten hiçbir şey sayılmayanı yaratmaya elbette kadirdir.

«Fakat insanların çoğu bilmezler»; yani kâfirler bu işi bilmez­ler. Veya çoğu göklerin ve yerin yaradılışlarının, insanların yara­dılışından daha büyük olduğunu bilmezler. Veya bilginin gereği şeklinde hareket etmezler.

Bu ayet Allah'ın ayetleri konusunda mücadele etmenin uygun olmadığı, hiçbir insanın gurura kapılmaması gerektiği hususunda dikkati çeken bir ayettir. Yani Allah'ın mahlûkatı beşerin yaradı­lışından çok yücedir. Hiçbir kimse yaratıcıyla mücadele edemez, O'na karşı kibirlenemez. Fakat insanların çoğu gaflete kapıldıkla­rından, bu hususta mücadele etmişler, gurura kapılmışlardır.

«ÜCör»den maksat Allah'ın marifetinden gafil, yaradılışın baş­langıç ve sonucundan habersiz kişi demektir. «Basîr» ise bunun tam tersi olan insan demektir. Bazıları basîri Allah, körü de put-larla tefsir etmişlerse de bu tefsir burada münasib değildir.

«İman edip satıh amel işleyenler» muhsinlerdir. Yani iyilik yapan ile kötülük yapan, bir olmaz! [22]

 

Meal

 

59- Şüphesiz saat  (Kıyamet)  gelecektir ve bunda hiç şüp­he yoktur. Fakat insanların çoğu buna iman etmezler.

60- Rab biniz: «Bana dua edin, size icabet edeyim. Çünkü ba­na ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir» dedi.

61- Allah o zattır ki dinlenmeniz için size geceyi, (çalışma­nız için) aydın olarak gündüzü yaratmıştır. Şüphesiz ki Allah in­sanlara karşı lütuf sahibidir. Lâkin insanların çoğu şükretmezler.

62- İşte Rabbiniz Allah budur. Her şeyin yaratıcısıdır. O'n-dan başka mabud yoktur. Nasıl da çevriliyorsunuz!

63- Allah'ın ayetlerini bilerek inkâr edenler işte böyle dön­dürülüyorlar!

64- Allah o zattır ki size yeri karargâh, göğü de bina kılmış­tır. Size suret vermiş ve suretinizi en güzel yapmıştır. Size temiz ve helâl nzıklar vermiştir, tşte Rabbiniz Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah eksikliklerden yücedir!

65- O daima yaşayandır. O'ndan başka mabud yoktur.  O halde dini yalnızca ona halis kılanlar olarak O'na yalvann. Alem­lerin Rabbi'ne hamd olsun!

66- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Bana Rabbimden apaçık ayetler gelince,  O'ndan başka taptıklarınıza ibadet etmekten nehyedil-dim ve Alemlerin Rabbi'ne teslim olmakla emrolundum. [23]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(59-66) «Şüphesiz saat (Kıyamet) gelecektir ve...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Saat»ten maksat Kıyamet'tir. «Saatte şüphe yok» sözü onun gelmesinde şüphe yoktur demektir. Onun gelmesi muhakkaktır. Çünkü deliller, mümkün olmasına açıkça' delâlet etmektedir. Pey­gamberler de onun kopacağı hususunda ittifak etmişlerdir. Yani Kıyamet kesinlikle gelecektir. Bu bakımdan ondan şek ve şüphe edilemez.

«İnsanların çoğu ona iman etmezler»; yani onu tasdik etmez, ler. Çünkü onlar sadece gözle gördüklerine dikkat ederler. [24]

 

Dua'nın Meşruiyeti

 

«Rabbiniz: bana dua edin, size icabet edeyim» diyor. Yani ba­na kulluk yapın, sizi sevap sahibi yapayım. (Bu yorumu İbn Ab-bas, Dahhak ve Mücahid'den rivayet etmişlerdir).

«Allah geceyi, istirahat etmeniz için yaratmıştır»; yani güneşi saklamış, geceyi soğuk ve karanlık kılmıştır. Onun soğukluğu, ha­reketli kuvvelerin zayıf düşmesine sebebtir. Karanlığı da zahiri havassın sükûnete kavuşması içindir, İşte. bu sebeple onu «Sükû* net ve rahat» zamanı kılmıştır. Çünkü insan gündüzleri görür veya gündüz vasıtasıyla görmüş olur. Görme işinin gündüze isnadı me­cazdır.

62. ayetin sonunda gelen «Tu'fekun» fiili, döndürülmek de-mektir. Yani siz nasıl ve hangi nedenle 'Allah'a kulluktan çevrilir ve başkalarına ibadete götürülürsünüz?

Yeri karar kılmak, istikrar yeri kılmak demektir. Göğü bina kılmak ise kubbe şeklinde yapmak demektir.

«Sizi Cenab-ı Hak suretlendirmiştir ve suretlerinizi de en gü­zel yapmıştır» ayeti, Cenab-ı Hak'kin insanların nefsiyle ilgili olan lütfunu sergileyen bir ayettir. Yani Allah sizi en güzel bir şekilde suretlendirmiştir.

«Tayyibat» tan maksat, tat, giyim ve başka yönlerden lezzetli olanlardır. Bazıları da «Tayyibat'tan maksat helâllerdir» demiştir. İşte bu sıfatlara sahip olan yüce zat, Rabbiniz olan Allah'tır.

«Alemlerin Rabbi olan Allah (zatıyla) yücedir», bütün alemler onun melekutu, kahrı altındadır. Hem zatlarında hem de varlık­larında ona muhtaçtırlar. Yani bir an için bu feyiz kesilirse, bütün mahlûkat yok olur.

«O'na dua edin»; yani sadece ona kulluk yapın. Taati ihlasla O'na yapın. Taatinizi açık ve gizli şirkten temizleyin.

«Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur, deyiniz.»

IIz. Peygamber'in Rabbi'nden Hz. Peygamber'e gelen beyyine-lerden maksat, hüccetler ve ayetlerdir. Veya sadece ayetlerdir. Çünkü ayetler aklî delilleri tekid etmekte ve dikkatleri onlara çek­mektedir. Zira Kur'an ayetleri kâinat ayetlerini tefsir eden ayet­lerdir. [25]

 

Meal

 

67- Allah o zattır ki sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir kan pıhtısından yaratmıştır. Sonra bir bebek olarak sizi çı­karmaktadır. Sonra erginlik çağına erişmeniz ve ihtiyar olmanız için yaşatmaktadır. Sizden kimi de vefat ettirilmektedir. Belli bir zamana erişmeniz ve aklıma  kullanmanız için böyle yapmak­tadır.

68- O  (Allah)   diriltir ve öldürür. Bir işin olmasını diledi mi ona ancak «Ol!» der. O da oluverir.

69- (Ey Rasûlüm!) Allah'ın ayetleri hakkında tartışanları görmedin mi? Bak nasıl döndürülüyorlar!

70- Kitab'ı ve peygamberlerimize  gönderdiklerimizi yalan­layanlar yakında gerçeği anlayacaklardır.

71/72-  Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu hal­de önce kaynar suda sürüklenecekler, sonra ateşte yakılacaklar dır.

73/74- Sonra onlara «Allah'ı bırakıp ortak koşmakta oldu­ğunuz şeyler hani nerde?» denilecektir. «Bizden uzaklaştılar. Za­ten biz önceleri hiçbir şeye tapmıyorduk» diyeceklerdir. İşte Al-lah,kâfirleri böyle şaşırtır!

75- Bu, sizin yeryüzünde haksız olarak şımarmanızdan ve aşırı derecede sevinip böbürlenmenizden ileri gelmektedir.

76- Orada ebedi kalıcılar olarak cehennem kapılarından gi­rin. Büyüklenenlerin yeri ne de kötüdür!

77- (Ey Rasûlüm!)   Sabreyle.   Kuşkusuz ki Allah'ın vaadi haktır. Onlara söz verdiğimiz azabın bir kısmını ya sana göste­ririz veya seni vefat ettiririz. Onlar bize döndürülüp getirilecek­lerdir. [26]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(67-77) «Allah o zattır ki sizi topraktan...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Sizi topraktan yarattı»; yani babanız Adem'i topraktan ya­rattı. Dolayısıyla siz de topraktan yaratılmış oldunuz.

«Tıfl» kelimesi ismi cinstir Çoğula da, aza da kullanılır. Yani sizi çocuklar olarak dünyaya çıkardı. İbn'ul-Enbari «Tıfl kelimesi müzekker ve müennes için de kullanılır» der. Yani aynı kelime hem dişi hem de erkek için kullanılır. Bazıları «Cemi için de kul. lanıhr» demişlerdir.

Cenab-i Hak bu ayette varlığının delillerini meniden başlaya­rak ihtiyarlık zamanına kadar geçirdiği devirleri nakletmek sure-tiyle, insan üzerinde ispat ediyor.

«Sizi topraktan yarattı», yani Adem doğrudan topraktan yara­tılmıştır. Dolayısıyla siz de topraktan yaratılmış olursunuz. Veya. her insan meniden, meni kandan, kan gıdalardan, gıdalar bitki­lerden, bitkiler de toprak ve sudan meydana gelir. Sonra o toprak meni olur, daha sonra kan pıhtısı ve ceninin geçirdiği devreleri ge­çirir, sonra cenin dünyaya gelir.

Cenab-ı Hak bu ayette insanın ömrünü üç devreye ayırmıştır:

1- TıfHyet,

2- Buluğ, kuvvet çağı (eşidde),

3- Şeyhuhiyet, ya­ni ihtiyarlık.

Bazı insanlar son mertebeye gelmezden önce ölüp giderler. Cenab-ı Hak «Siz belli bir ecele (Kıyamet Günû'ne) varasımz di­ye» bu işi yapar. Ayrıca bu değişik devirlerden geçmeyi Cenab-ı Haklan varlığına delil ittihaz etmeniz için böyle yapmıştır. [27]

 

Ecel-İ Müsemma

 

«Eceli musemma»d&n maksat Kıyamet Günü olabilir. Çünkü insanlar kulluk yapsınlar, sonra da mükâfat elde etsinler diye ya­ratılırlar. Veya insanın Ölüm günü demektir. Fakat bu yoruma «Ölüm günü, daha önceki teveffi kelimesinden anlaşıldı, o halde burada eceli musemmayı Kıyamet Günü'yle tefsir etmek daha uy­gundur» diye itiraz edilmiştir. Zemahşeri de bu itiraza katılmış­tır.

68. ayet Cenab-ı Hak'km mağfiretteki kudretinin etkisini tem­sil etmektedir. Ayrıca mukevvenatı nasıl meydana getirdiği orta­ya koymaktadır.

Şu Allah'ın apaçık ve. imanı gerektiren, cedelden kaçmayı lü­zumlu gösteren ayetleri hakkında mücadele eden mütekebbirlere bakmaz mısın? Onlar nasıl çevrildiklerini görmüyorlar mı? Oysa ayetlerin birbirlerini desteklemesi onun o ayetlere yönelmesini, on­lardan ayrılmamasını gerektirmektedir.

«Yalanlanan Kitap»tan maksat Kur'an'dır. Veya bütün semavi kitaplardır. Çünkü Kur'an'ı yalanlamak bütün semavi kitapları ya­lanlamak demektir, Kur'an onların hepsini kapsamaktadır.

«Onlar yakında bileceklerdir»; yani cedel ve yalanlamalarının hakikatini, cezalarını gördükleri zaman bileceklerdir.

«Onlar o zaman boyunlarında demir halkalar ve zincirler ol­duğu halde cehenneme doğru sürüleceklerdir.»

«Hamim»6.en maksat, sıcak sudur. «Yuscerûne» fiili yanacak­lar anlamındadır. Yani hem içleri hem de dışları yanmış olacak­tır. Hamimi yutmak suretiyle içleri, ateşe girmek suretiyle de dış­ları yanacaktır. Yani onlar çeşitli azap ile azaplandırılacaklardır. Yüzüstü ateşe sürüklenmeleri, sonra ateşin onların iç alemine mu­sallat kılınması şeklinde azap çekeceklerdir.

74.  ayetin metnindeki   «Dallu»,  gaip oldular demektir. Onlar «Mabudlanmız gaip oldular» demekle «Onlar ateşte bizimle bera­ber değildirler» demek istemiyorlar. Zira ateşin tabakaları vardır ve onlar için ateşte yerler vardır. O mabudların onlardan gaip ol­ması, o tabakaların bir kısmında olabilirler ihtimaline göredir.

Onların «Bugün bize açıkça görülmektedir ki biz dünyada önemli bir şeye kulluk yapmamışız» demeleri, hatalarını kabul et­mek ve fiillerinin çirkinliğinden pişman olmaktır. Fakat bu piş­manlık artık fayda vermez. Yani bu tıpkı «Rabbimiz olan Allah'a yemin ederiz ki biz müşrik değildik» demeleri gibidir. Yani kor­kudan yalana başvururlar. Çünkü hayret ve dehşet içindedirler.

«İşte Allah böylece kâfirleri hayrete sokar. Yalanın hiçbir ya­rar getirmediğini bildikleri halde yalana başvururlar.»

75.  ayetin başındaki ismi işaret (bu), onların demir halkaları­na, zincirlere vurulmalarına, ateşte yüzüstü sürüklenmelerine ve pişmanlık! arına işaret etmektedir. Yani bu cezalar yeryüzündeki aşırılığınızdan, şımarıklığınızdan ileri gelmektedir.

Haksızlıktan maksat, şirk ve günahtır. Veya müstehak olma-dığınız halde bu şımarıklığı yapıyordunuz demektir.

«Temrahune» fiili aşın bir şekilde sevinirdiniz demektir. Veya bu, peygamberlerin ve Allah'ın dostlarının başına gelen sıkıntılar sizi çok sevindirdiği için başınıza gelmiştir. Veya size verilen geniş sevgi, ıızık sizi böyle şımartmıştır. Bunun için siz Ahiret'i dahi unuttunuz. Nimet, sizi nimet verenden gafü kılmış ki nimet vere­ni unuttunuz.

Allah'ın peygambere vaadi, onun kâfir düşmanlarını azaba dü-jar etmektir. O vaadin hak olması, mutlaka yerine gelecek olma­sıdır.

Eğer hayatta iken onlara vaadettiğiniz azabın bir kısmını (Be­dir Günü'nde öldürüldüler, esir edildiler) sana gösterirsek, işte bu onların müstehak oldukları cezadır! Yok eğer seni bundan Önce öldürürsek, kesinlikle Kıyamet Günü'nde onlar bize dönecekler ve amellerinden Ötürü onlara ceza vereceğiz. Ayrıca senin intikamını da en şiddetli bir şekilde onlardan alacağız. [28]

 

Meal

 

78- (Ey Rasûlüm!)  Andolsun ki senden Önce birçok pey­gamber gönderdik. Onlardan kimini sana naklettik. Kimini de sana haber vermedik. Allah'ın izni olmadan bir ayet getirmek hiçbir peygamber için mümkün değildir. Allah'ın emri gelince o hak ve adaletle uygulanır. İşte o zaman (Allah'ın dinini) yıkma­ya uğraşanlar hüsrana uğrarlar.

79- Allah o zattır ki, onlardan yiyesiniz ve onlardan bir kıs­mına binesiniz diye sizin için hayvanları yaratmıştır.

80- Sizin için o hayvanlarda daha nice faydalar vardır. Gö-nüllerinizdeki arzuya, onlara binerek ulaşırsınız. Onlar ve gemi­lerin üstünde taşınırsınız.

81- (Allah) size ayetlerini gösteriyor. Allah'ın ayetlerinden hangisini inkâr ediyorsunuz?

82- Yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı ki kendilerinden Ön­cekilerin akibetleri nice olmuş görsünler. Onlar bunlardan daha çok, kuvvetleri daha fazla, yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler.  Fakat kazandıkları şeyler kendilerine asla fayda vermedi.

83- Peygamberleri kendilerine açık belgeler getirdiklerinde, onlar yanlarında bulunan ilim ile gururlandılar. Sonunda onla­rın istihza ettiği şey onları sarı verdi.

84- Bizim şiddetimizi gördüklerinde «Artık sadece Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik» derler.

85- Fakat   azabımızı   gördüklerinde   imanları   kendilerine fayda verecek değildir. Allah'ın kullan  hakkında  cari olagelen sünneti (adeti) budur. İşte kâfirler o zaman hüsrana uğramışlardır! [29]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(78-85) «(Ey Rasûlüm!) Andolsun ki senden Önce...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Cenab-ı Hak, Hz. Muhammedi'den önce gönderdiği peygamber­lerin bir kısmının kıssalarım Hz. Muhammed'e söylemiş, bir kıs­mım da söylememiştir. Yani peygamberlerin az bir kısmının (İb­rahim, Musa, İsa gibi az bir grubunun) haber ve rivayetlerini Hz. Peygamber'e bildirmiş, çoğunun haber ve eserlerini bildirmemiş­tir.

Ayetin zahirinden anlaşılır ki Rasûl, Nebi'den daha özeldir. Fakat bazı müfessirler «Rasûl ile Nebi'nin bir olduğumu kaydet­mişlerdir. Durum ne olursa olsun, bu ayet, Rasûl-ü Ekrem'in pey­gamberlerin sayısını bilmediğine delâlet etmez. Böyle bir mânâ çıkaranlar yanlışlığa düşmüşlerdir. Bunun böyle olmasının nedeni olumsuzluğun kıssaya yönelmesidir. Kıssa edilmemeleri isimleri­nin zikredilmemesine neden olmaz. "Eğer bunu teslim edersek isimlerinin zikredilmemesi sayılarının bilinmemesine yol açmaz. [30]

 

En'am Kelimesinden Kasdedilen Nedir?

 

79. ayetin metnindeki «En'am» kelimesi ile develer kastedil­mektedir. (Bunu Zeccac ve Zemahşeri söylüyor). O zaman «Lekum» kelimesindeki «Lam», ihtisas için değil talil içindir. Yani o develeri sizin için yaratmış ve sizin maslahatınız için varetmiştir.

«Ve onlarda binmek ve yemekten başka daha nice yararlar vardır». Meselâ sütleri, tüyleri ve derileri vardır.

«Onlara binmek ve onlardan yemek» gibi vasıflar bütün sınıf­lara bağlıdır. Fakat bazıları yemek, bazıları da binmek için tah­sis edlimiştir. Meselâ koyun yemek, deve binmek için ayrılmış­tır. Bazı göçebeler sığırları binmekte kullandıkları için bunlar da binek bölümünden sayılmıştır. Bazı müfessirler at, katır ve «En'am»a, dahil olan diğer hayvanları da ayetin kapsamına sok-muşlarsa da bu zayıf bir yorumdur.

«El-En'am»w. «Sekiz çift» anlamına gelmesi «Deve» manasın­da olmasından daha kuvvetlidir. Zira bu makam Cenab-ı Hak'km nimet etme makamıdır. Fakat bu makamın nimet etme makamı olması fikri Zemahşeri tarafından kabul edilmemekte, «Bu, istid­lal makamıdır» demektedir. [31]

 

İlimden Maksat Nedir?

 

«Peygamberleri onlara açık mucizeler getirince yanlarında bu­lunan bilgi üe sevindiler...» ayeti üe ilgili olarak altı vecih zikre­dilmiştir:

1- îlimden maksat onların bâtıl inançlarıdır. Ahiret'le ilgi­li yıkık şüphelerdir. Buna ilim denilmesi onların iddialarına göre­dir ve kendileriyle istihza etmek içindir. Ayetin mânâsı, «Onlar bu batıl inançlarıyla seviniyorlardı. Peygamberlerin ilimlerim hakir sayarlar ve bu bâtıl inançlarıyla apaçık mucizeleri bertaraf etmeye yeltenirlerdi» şeklindedir.

2- O ilimden maksat felsefeciler   ve   Yunanlı    dehrîlerin (ateistlerin) bilgileridir. Onlar Allah'ın vahyini dinledikleri zaman bunu ellerinin tersiyle iterler, peygamberlerin ilimlerini küçüm­serler, kendi ilimlerini daha büyük sayarlardı. Sokrat'a, Hz. Musa' mn haberini işittiğinde «Niçin Hz. Musa'ya gitmiyorsun?» diye so­rulmuş, Sokrat ise «Biz zaten tertemiz bir kavimiz. Bizi temizle-meye çalışana ihtiyacımız yok» demiş.

3- Mânânın esası, peygamberler onlara beyyinelerle geldik­lerinde peygamberlerin getirdiği ilim kendilerini sevindirmemiş-tir. Kendi cehaletlerini onun yerine koyarak bununla sevindiler. Sonra o cehalete «İlim» denildi. Çünkü onlar onu böyle sayıyorlar­dı. Yani cehaletleriyle alay edilmektedir.

4- «Sevindiler» fiilinin zamiri kâfirlere racidir. «Onların ya­nında» ifadesindeki zamir de peygamberlere racidir. İlimden mak­sat da peygamberlerin getirdiği haktır. Yani kâfirler peygamber­ler katındaki ilime sevindiler. Halbuki bu bir istihza sevinciydi. Netice olarak onlar peygamberlerin açık mucizelerini alaya aldı­lar. Bu dördüncü vecih «Onların alay edegeldikleri şey kendilerini kuşatıverdi» ayetini desteklemektedir.

5- «Sevindiler» zamiri peygamberlere racidir. Yani peygam­berler o kâfirlerin cehaletlerini, hakka karşı takındıkları tavrı gör­düklerinde onların kötü akıbetlerini bildiler ve Allah katından ge­tirmiş oldukları ilimle sevindiler ve Allah'a şükrettiler. Kâfirlerin cehaletleriyle istihzalarının cezası da onları kapsadı.

6- îki   zamir de   kâfirlere racidir.   «Kafirlerin   katındaki ilim»den maksat dünyaya dair ilimlerdir. Dünya tedbirlerini bil­meleridir. Peygamberler din ilimlerini kendilerine getirdiklerinde o ilim bunlardan çok uşaktı. Çünkü bu ilim dünyayı terketmeyi; dünya lezzet ve şehvetlerinden uzak durulmasını emrettiğinden do­layı onlara iltifat etmediler ve onu küçümsediler, istihza ettiler.

Bu yorumların bazılarına çeşitli şekilde itirazlar vaki olmuş­tur. Ebu Hayyan «En güzeli altıncı vedhtir» diyor. [32]

«Allah'ın Be'si»nden maksat, azabının şiddetidir. «Onlar bizim azabımızı gördüklerinde iman etmeleri onlara fayda sağlamaz». Çünkü Allah'ın hikmeti gereğince böyle bir iman kabul edilmez.

Ayet metnindeki «Sünnetullah» tabiri mukadder bir fiilin me-fultidür. Yani «Ey Mekkelüer! Ey peygamber düşmanları.' Allah'ın sünnetinden, kaidesinden, kurallarından sakınınız». Cenab-ı Hak azabın şiddetinin görüldüğü anda imanın yarar sağlamadığını da­ha önceki milletlerde de adet olarak takrir buyurmuştu.

«îşte orada kâfirler zarar ettiler»; yani azabın şiddetini gör­dükleri zaman zarar ettiler. Bu hüküm şiddet zamanındaki iman hususundadır. Şiddet zamanındaki tevbeye gelince, o Allah'ın fazl ve keremi ile hem yararlı hem de makbuldür.

Bazı ekâbir «Şiddet halindeki iman da makbuldür» demişler­dir. «Fakat hışmımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir faide sağlamadı» cümlesinden maksat, imanın kendisinin onlara fayda sağlamadığıdır. Yoksa iman vasıtasıyla Allah onlara yarar sağlamıştır. Fakat bu tevil bir zorlamadır. [33]

MÜ'MİN SURESİ'NİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/33-34.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/36.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/37.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/37-38.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/38-39.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/41.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/42.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/43.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/43-44.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/44-45.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/45.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/45-46.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/48.

[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/49-51.

[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/53.

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/54-57.

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/59.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/60-62.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/64.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/65-67.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/69.

[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/70-73.

[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/75.

[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/76.

[25] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/76-77.

[26] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/79.

[27] Meraği Tefsiri, cüz: 24, sh: 92

Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/80-81.

[28] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/81-83.

[29] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/85.

[30] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/86.

[31] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/86-87.

[32] Alusi, Ruh'ul-Meani, cilt; 24, sh: 92

[33] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/87-89.