Mü'min Sûresi - Kuran - 040Mumin - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Kur'ân'ın Üstünlük Ve Benzersizliği
Ümit Ve Korku Veren Dört Sıfat
Kur'ân Âyetleri Üzerinde Sürtüşüp Tartışmak
İnkarcı Şarlatanlar, Daha Cok Refah İçinde Olanlardır
İnkarcılar Hakkındaki Sözün Gerçekleşmesi
İnsanlarla Melekleri Birleştiren İmân
Arş'ın Melekler Tarafından Taşınması
Arş'ın Etrafında Yer Alan Melekler
Mü'minlerden İstenen Vazifeler
Allah'ın Âyetleri Üzerinde İnkâr Ve İnatla Tartışan Kâfirler
Küfür Ruha Eziyet, Kalbe Yüktür
Gökten Rızık İndirilmesinin İlmî Açıklaması
Âyet Ve Belgelerle Allah'a İnanıp Yönelmek
İlâhî Vahyin Hedef Ve Amacı Nedir?
Mutlak Adalet Ve Hesapta Sürat
İnkâr Ve Azgınlıkları Sebebiyle Yok Edilenler
Musa (A.S.)In, Ülkeyi İdare Eden Üc Önemli Kişiye Gönderilmesi
Yalancı Sihirbaz Damgasını Yakıştıranlar
Bâtıl Uğruna Soykirim Politikası
Musa Peygamer'in Öldürülmesini İsteyenler
İmanını Gizleyen Kahraman Bir Mü'min
Gözleri Yaşartan Tarihi Bir Olay
Geçici Kudret Ve Saltanata Aldanmamak
Hak Adına Yükselen Ses, Fir'avn'l Sarstı
Allah'ın Âyetleri Üzerinde Bilgisiz Ve * Belgesiz Tartışanlar
Kahraman Mü'minin Tekrar Devreye Girmesi
Kâfirlerin Umutlarının Kesildiği Gün
Allah'ın Yardımı Kimden Yana Tecelli Eder?
Allah'a Ortak Koşmak Büyük Bir Haksızlıktır
Allah'ın Yardımına Mazhar Olan Musa (A.S.)
Peygamber (A.S.)In Günahı Var Mıdır?
Namaz, Allah'a Hamdın Ve Şükrün İfadesidir
Delilsiz Ve Belgesiz Tartışan Sapıklar
Gökleri Ve Yeri Yaratmak Daha Büyük Bir Olaydır
Görmeyen İle Gören Bir Değildir
Kıyamet Olayının Mutlaka Meydana Geleceği Haber Verilmektedir
Görülebilen, Bilinebilen Her Şey İnsandan Yana Yaratılmıştır
İcmaldan Sonra Dört Açıklayıcı Belge
«Ol» Emri, İlâhî İradeye Bağlıdır
Allah'ın Âyetleri Üzerinde Bilgisizce Tartışanlar
Kitap Ve Peygamberi Yalanlayanlar
Peygambere Ve Mü'minlere Gereken Sabretmektir
Müşrikler Hakkında İlâhî Tehdîd
Kur'ân'da Kıssaları Gecen Peygamberler
İnkarcı Sapıkların Mu'cize İstemesi
Kur'ân'da İsmi Geçen 25 Peygamber
Binek Hayvanlarının Güzel Nimetlerden Biri Olması
Tek Yanlı İlim Kurtarıcı Değildir
MÜ'MİN SÛRESİ
Sûre iki ayrı isimle anılmaktadır. Fir'avn'ın zâlimce aldığı karara karşı çıkan kahraman bir mü'minden söz edildiği için «Mü'min», üçüncü âyetin baş kısmında Cenâb-ı Hakk'ın günahları bağışlayan «Ğâfir» sıfatından bahsedildiği için «Ğâfir» denilmiştir.
el-Hasan, Atâ', İkrime ve Câbir'e göre: 55. âyet dışında tamamı Mekke'de inmiştir. Çünkü bu âyet beş vakit namaza işarettir ve namaz ile ilgili emirler Medine'de inmiştir. İbn Abbas (R.A.) ve Katade'ye göre: 56 ve 57. âyetleri Medine'de, diğerleri Mekke'de inmiştir. [1]
Âyet sayısı : 85
Kelime » : 1199
Harf » : 4960 [2]
«Hâ-Mîm» ile başlayan ve ilki bu sûre olan yedi sûreyle ilgili olarak İbn Abbas'm (R.A.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: «Kur'ân'ın özü ve çekirdeği, Hâ-Mîm'lerdir.»
Enes (R.A.) iie İbn Mes'ud (R.A.) de, «Hâ-Mîm'ler Kur'ân'ın dîbacesidir» demişlerdir. [3]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1— Kur'ân-ı Kerîm'in bazı özellikleri anlatılarak onun ilâhî olduğuna delil getiriliyor.
2— Allah'ın âyetleri hakkında bilgisizce tartışmak isteyenlerin yaşayışlarına özen duyulmaması emrediliyor
3— Arş'ı taşıyan meleklerin birtakım vasıfları üzerinde durularak aydınlatıcı bilgi veriliyor.
4— Cehennem ehlinin bir çıkış yolu aramalarına v© bu husustaki isteklerine dikkatler çekilerek inkarcı zâlimler uyarılıyor.
5— Cok Yüce Kudret Sahibi bir ilâhın varlığına delâlet eden belgelere yer veriliyor. Böylece insan aklı harekete geçirilmek isteniliyor.
6— Allah'a ortak koşanlar, kıyamet gününde meydana gelecek şiddet ve korkunç safhalarla tehdit ediliyor.
7— Misal olarak Musa Peygamber (A.S.) ile Fir'avn'ın kıssası ve bu sırada imânını gizleyen kahraman bir kişi anlatılıyor.
8— Müşriklerin eziyet ve saldırısına karşı Resûlüllah'a (A.S.) ve dolayısıyla mü'minlere sabır tavsiyesinde bulunuluyor.
9— Cenâb'i Hakk'ın karada ve denizde kulları için hazırladığı nimetlere yer veriliyor ve o nimetlerden bilerek meşru şekilde yararlanmamız isteniliyor. Aynı zamanda karada ve denizde hazırlanan kaynaklara dikkatimiz çekilerek on-ları ihmal etmemizin üzücü sonuçlar doğuracağına işarette bulunuluyor.
10— Allah'a karşı gelip küfür ve tuğyan ile ömrünü noktalayan kavim ve milletlerin yeryüzündeki kalıntılarını gezip görmemiz tavsiye ediliyor ve yaşamakta olan inkarcı zâlimlerin özellikle bu konuya dikkatleri çekiliyor.
11— İlâhî hışma uğrayıp yok edilme çizgisine gelip dayandıktan sonra pişmanlık duymanın hiçbir yarar sağlamayacağı hatırlatılarak, öyle bîr noktaya gelmeden önce Hakk'a dönmenin gereğine atıf yapılıyor.[4]
Meali:
1— Hâ-Mîm.
2— Kitab'ın indirilişi, çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilen Allah'tandır.
3— Günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli, lütuf ve ihsanı geniş ve bol olandır. O'ndan başka ilâh yoktur. Varış O'nadır.
Hâ-Mîm İle Başlanılan Sûreler
«Hâ-Mîm» ile başlayan yedi sûrenin hepsi de Mekke'de inmiştir. Bunlar yedi büyük işaret ve zafer va'deden yedi müjdeyi beraberinde getirmiştir. İlâhî inayet ve nusratın mü'minlerden yana yedi ayrı tecellide bulunduğu; her tecellinin yeni bir silkinme, toparlanma ve yeni bir güç oluşturma olacağı ve böylece son din olan İslâm'ın yedi kıtaya yayılacağı ilham ve remzini yansıtıyor. Allah daha iyisini bilir.[5]
Kur'ân'ın Üstünlük Ve Benzersizliği
«Kitab'ın indirilişi, çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilen Allah'tandır.»
İkinci âyette Allah'ın insanlara son mesajı olan Kur'ân'ın, o çok üstün, çok güçlü ve her şeyi hakkıyla bilen ilim sahibinden indirildiği açıklanmaktadır. Şüphesiz bir eserin, bir kitabın kudret ve üstünlüğü, sahibinin kudret ve üstünlüğünü yansıtır. Cenâb-i Hak mutlak kudret ve ilim sahibidir; o halde O'nun kitabı Kur'ân da ilimlerin önünde ve üstünde yol gösterme kudretini kendinde taşımaktadır. Getirdiği hükümler bütünüyle insanoğluna ruh ve beden, aile ve toplum, dünya ve âhiret düzenini ve dengesini sağlayacak muhteva ve özelliktedir. O bakımdan da Kur'ân'in bir benzeri yazılamamıştir ve yazılamıyacaktır da. Buluşlar, keşifler, isbatlar, bilimsel araştırmalar hep onu doğrulamaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm'deki, insan aklını ve idrâkini harekete geçirmek için -konulan ana fikirler, temel bilgiler her yönüyle bilimsel araştırmaların nü- vesini oluşturmakta, onlara hareket çizgisini belirlemektedir.
1400 şu kadar yıl önce ortaya koyduğu temel bilgiler, ana fikirler bugün hâlâ bütün parlaklığıyla ve tazeliğiyle üstünlüğünü korumaktadır ve korumaya devam da edecektir. Zira O her yönüyle Azız ve Alîm olan Allah'ın eseridir, O'ndan indirilmedir.[6]
Ümit Ve Korku Veren Dört Sıfat
«Günahl bağışlayan, tevbeyi kabul eden; cezası şiddetli, lütuf ve ihsanı geniş ve bol olandır. O'ndan başka ilâh yoktur. Varış O'nadir.»
Ümit veren üç sıfat:
1— Allah bağışlayandır.
2— Tevbeyi kabul edendir.
3— Lütuf ve ihsanı geniş ve boldur. Korku veren sıfat:
1— Allah'ın cezası şiddetlidir.
Görüldüğü gibi, korkudan daha çok ümide yer verilmiş ve böylece Ce-nâb-ı Hakk'ın rahmet ve gufranının gazabının önünde bulunduğuna işarette bulunulmuştur. Zira Cenâb-i Hak, kullarına rahmet kapılarını açmadan, onları.o rahmete çağırmadan onlara gazap etmez. Kudsî Hadîste bu hakikat şu sözle açıklanmıştır: «Rahmetim gazabımın önüne geçmiştir.» [7]
Böylece âyette kelime konumu itibariyle iki ümit arasında bir korku prensibi yer almakta ve mü'minleri ferahlatıcı bir kıstas yansıtılmaktadır. O bakımdan Allah'a dosdoğru imân eden kişilerin hayatlarını korku ile ümit arasında değerlendirmeleri ve her işlerinde bu iki hususu göz önünde bulundurarak adım atmaları dolaylı şekilde tavsiye edilmekte ve hayatın bu doğrultuda çok semereli olacağına işarette bulunulmaktadır.
Böylece ikinci ve üçüncü âyetin anlatım tarzına ve taşıdığı esaslarına bakıp bir değerlendirme yaptığımızda bunların iniş sebep ve amacının ne olduğunu rahatlıkla anlarız. Şöyle ki:
a) Kur'ân bütün hüküm ve belgeleriyle ilâhî kudretin yüceliğini; varlığının, birliğinin esasını ortaya koyar.
b) Kulluğun gereğini anlatır ve ilâhî gufran havasını sırası geldikçe estirir.
c) Sapık inkarcıların, maddeci zâlimlerin, günahkâr suçluların Hakk'a dönmelerini sağlamanın yollarını gösterir.
d) Taşıdığı hükümler değişmez. Doğru yolu seçmeyenlerin âhirette şiddetle cezalandırılacağını hatırlatır ve böylece ikinci hayatın önemi üzerinde durarak mü'minleri aydınlatır, inkarcıları korkutur.
e) Her şeye rağmen sünnetullah gereği, ilâhî nimetlerin bolca lûtfe-dildiğine dikkatleri çeker ve kâinatta her şeyin insandan yana yaratıldığına işarette bulunur.
f) Bir kavim, ya da milletin, oniar inkârı zulüm ve ahlâksızlıkla birleştirip belli bir çizgiye gelmeden yok edilmiyeceğini haber verir ve sonra da sözü edilen tehlikeli yolda yürüyenleri uyarır.
g) Her şeyin istisnasız ilâhî kudretin eseri olduğunu ve her şeyin enin-de-sonunda Allah'a döndürüleceğini açıklar.
Açıklama :
«TavI», Arapça bir kelimedir. Daha çok süresi uzayıp giden nîmet anlamına gelir. Aynı zamanda bol ve genişçe, eksiksiz ve cömertçe verilen nimete delâlet eder.
Konuyla ilgili rivayetler:
Bir adam Hz. Ömer'e (R.A.) gelerek dedi ki:
— Ya Emire'i-mü'minîn, zamanında bir adam öldürdüm. Benim için tevbe yolu var mıdır?
Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) Mü'min (Ğâfir) Sûresi'nin ilk üç âyetini okuduktan sonra adama şöyle dedi:
— İyi yararlı amellerde bulun, umutsuz olma. [8]
Şam halkından güçlü, kudretli bir adam vardı ki, Medine'den Şam'a elçi ve ulak olarak gönderilirdi. O adam bir süre ortalıkta görünmez oldu. Hz. Ömer (R.A.) onu merak edip sorunca, kendini içkiye verip iyice alkolik olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (R.A.) kâtibini çağırıp o adama şu mektubu yazdırıp gönderdi:
«Bismi'llahi'r-Rahmâni'r-Rahım. Hattab oğlu Ömer'den falan oğlu filânadır.. Selâm sana olsun. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a hamd ederim. Şüphesiz O, günahları bağışlayan, tevbeyi kabul edendir; aynı zamanda cezası şiddetli; lütuf ve ihsanı bol ve geniştir. O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O'nadır.»
Mektubu gönderdikten sonra yanında hazır bulunan arkadaşlarına döndü ve şöyle dedi: «O kardeşiniz için duâ ediniz ki kalbi bu yazdığım şeyleri kabul etsin de Allah'a yönelip tevbe etsin.»
Cidden mektup o adama ulaşınca, tekrar tekrar okudu ve halîfenin öğütleri kalbinde olumlu tesir meydana getirdi, o da vakit kaybetmeden tevbe ve istiğfarda bulunarak içkiyi bıraktı. [9]
Sabit el-Bennânî anlatıyor:
— Mus'âb b. Zübeyr (R.A.) ile beraber Küfe köylerinden birinde bulunuyorduk. Namaz vakti girince, orada mevcut olan ihata duvarını siper edinip iki rek'at namaz kıldım. Fâtiha'dan sonra Mü'min Sûresi'ni okumaya başladım. İlk üç âyetini tamamladığımda, ansızın arka tarafımdan beyaz bir katıra binmiş, üzerinde Yemen giysisi bulunan bir adam bana şöyle seslendi: «Âyette (Gâfirü'z-zenbi) dediğin zaman, (Ey günahları bağışlayan, benim günahımı da bağışla) de. (Kabili't-tevbi) dediğin zaman, (Ey tevbeleri kabul eden, benim tevbemi kabul buyur) de. (Şedîdü'l-ıkab) dediğin zaman, (Ey cezası şiddetli olan, beni cezalandırma) de.
Bunun üzerine arkama döndüğümde hiç kimseyi göremedim. O ilk gözüme ilişen adam ortadan yok olmuştu. [10]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıda geçen âyetlerle, Kur'ân'in çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sahibi zattan indirildiği ve o bakımdan benzersiz bir kudret taşıdığı konu edildi. Sonra da Cenâb-ı Hakk'ın hem umut, hem de korku veren sıfatlan getirilerek mü'minlerin günlük hayatlarını korku ile ümit arasında değerlendirmelerine işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, inkarcı şaşkınların Allah'ın âyetleri hakkında sürtüşüp tartıştıkları konu ediliyor ve öylelerinin refah içinde günlerini gün etmelerinin özenilecek bir yanı olmadığına değinilerek gerçek saadetin imân ve sâlih amellerle vücut bulacağına işaret ediliyor. Sonra da gelip geçen kavim ve milletlerin peygamberleri yalanlayıp bir takım çirkin davranışlarda bulundukları bildirilerek mü'minler teselli ediliyor.[11]
Meali:
4— Allah'ın âyetleri hakkında inkâra sapanlardan başkası sürtüşüp tartışmaz. Onların şehirlerde (refah ve zevk içinde) dönüp dolaşması seni aldatmasın,
5— Onlardan önce Nûh kavmi ve sonra da bir takım topluluklar (peygamberleri) yalanlamışlardı. Hemen her ümmet kendi peygamberini (kin ve nefretle) yakalamayı azmetmiş; hakkı bâtılla giderip yok etmek için boşuna mücâdele etmişlerdir. Bu yüzden onları yakalayıverdim. Cezalandırmam naşı I m iş (bir gör!)
6— Böylece inkarcıların Cehennemlik oldukları hakkındaki Rabbin sözü gerçekleşti.
İlgili Hadîsler
«Kim hakkı giderip yok etmek için bâtıla yardım ederse, Allah'ın ve peygamberinin himaye ve ilgisi ondan kesilip uzaklaşır.» [12]
Abdullah b. Amr b. Âs (R.A.) diyor ki:
— Bir gün Resûlüllah (A.S.) Efendimize gittim. O sırada bir âyet üzerinde farklı görüş ortaya koyarak tartışan iki adamın sesi kulağımıza geldi. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.), mübarek yüzünde öfke belirtisi farkedilir bir halde dışarı çıktı ve şöyle buyurdu: «Sizden öncekiler ancak kendi kitaplarında ihtilâfa düştükleri için yok olup gittiler.» [13]
«Kur'ân üzerinde inatlaşarak tartışmayınız. Çünkü Kur'ân'da tartışıp inatlaşmak küfürdür.» [14]
Kur'ân Âyetleri Üzerinde Sürtüşüp Tartışmak
«Allah'ın âyetleri hakkında inkâra sapanlar-dan başkası sürtüşüp tartışmaz..»
İmân ve ilim doğrultusunda ilâhî hükümleri ve ilâhî muradı anlayıp çıkarmak için ictihadda bulunmakta ve farklı birtakım tesbitler yapmakta bir sakınca yoktur. Zira burada imânla ilim aklın rehberliğinde iyi niyetle birleşip varabileceği en son noktaya varmıştır. Kişi bu husustaki yeteneğinin tamamını kullanarak bazı sonuçlar elde etmiştir. İçtihada ehil olduğu için de hatâ bile yapsa, yine de sevap sayılır. Nitekim mutlak müctehidlerin ictihad ve istinbatlari; kıyas ve görüşleri bu anlamda ve belirtilen çizgide cereyan etmiş ve böylece ümmete rahmet olacak bilgiler ve hükümler çıkarmışlardır.
Unutmamak gerekir ki, müctehid imamlar nüsusta ictihad etmemişlerdir; yani bir konu ve mesele hakkında Allah veya Peygamber'in (A.S.) net, açık ve kesin bir beyânı varsa, artık o mesele hakkında içtihada gerek yoktur. Nitekim gerek İbn Nüceym'in el-Eşbah ve'n-Nezâir'inde, gerekse Cevdet Paşa'nın başkanlığında hazırlanan Mecelle'de şu ana kurala yer verilmiştir: «Mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur.»
Müctehid zatların dışında yeterli bilgiye sahip olmadığı halde, birtakım sözlüğe dayalı manalarla; kişisel görüş ve mantıkla Kur'ân üzerinde konuşup ahkâm kesmek çok tehlikeli bir yoldur; insanı küfre kadar sürükler. O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu konuda ümmetini aydınlatarak ve uyararak şöyle buyurmuştur: «Kim ilimsiz olarak Kur'ân hakkında konuşup hüküm çıkarırsa, cehennemdeki yerine hazırlansın.» [15]
Diğer bir hadîslerinde ise şöyle uyanda bulunmuştur: «Kim Kur'ân'dan kendi re'yîne göre hüküm çıkarırsa, isabet de etse, hatâ ve günah işlemiş olur.» [16]
Bir de sırf bâtılı savunup ayakta tutmak, hakkı mefluç hale getirmek için Kur'ân âyetlerini kendine göre yorumlayıp inatla tartışanlar vardır ki, ilgili âyetle daha çok onlara dikkat çekilmekte ve öylelerinin kâfir oldukları belirtilmektedir. Mü'minlerin bu gibi inkarcı ve maksatlı kişilerle tartışması haramdır. Çünkü karşısındakinin amacı hakkın ortaya çıkması ve çıktıktan sonra tarafların kabul etmesi değil, hakkı giderip bâtılı ayakta tutmaktır,[17]
İnkarcı Şarlatanlar, Daha Cok Refah İçinde Olanlardır
«Onların şehirlerde (refah ve zevk içinde) dönüp dolaşması seni aldatmasın.»
Şükrü yerine getirilmeyen, sorumluluk ölçüsü bilinmeyen her bolluk ve genişlik azaptan başka bir şey değildir. Cenâb-ı Hakk'ın insanlara -şükretsinler diye- hazırlayıp verdiği nimetleri kötüye kullanıp nankörlükte bulunmak, kötü bir geleceğin en açık işaretidir. Tarihin her çağında ve döneminde en çok tuğyan edip hakka karşı çıkarak bâtılı savunanların, şımarık zenginler, yarım aydınlar olduğu görülmüştür. O halde geçim sıkıntısı çeken ve ekonomik şartların olumsuz havası içinde mücadele veren mü'minierin, onların birkaç günlük şatafatlı hayatına bakıp imrenmemeleri, özenti duymamaları gerekir. Çünkü dünyalık amaç değil araçtır. Cenâb-ı Hak bu araçtan meşru sınırlar ve ölçüler içinde yararlanmamızı emrederken, zengin olmamızı ve sosyal adaletten yana harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. O halde bilerek çalışan milletlerin ekonomik güc oluşturması mümkündür ve bu imkândan Müslümanlar men'edilmemişlerdir. Ne var ki, bu gücü oluştururken dünya ile âhiret arasında denge sağlamayı unutmamak gerekir. Aksi halde yalnız ekonomik güç aile, toplum ve milleti saadete ve huzura, güven ve istikrara kavuşturmada yeterli olamaz. Hiçbir servet ve bolluğun Allah'a dosdoğru imân nîmetine denk gelmiyeceğini, onun yerine geçemiyeceğini unutmamak lâzımdır. Kur'ân'ın tarihin akışı içinde bu hükmün isabetini ortaya koyan misalleri son derece yönlendirici ve düşündürücüdür. Başta Nuh Peygamber'in (A.S.) kavmi olmak üzere birçok kavim ve milletler maddî refahın verdiği şımarıklık ve azgınlıkla hakkın karşısına çıkıp bâtılı savundukları için sonları mutlak hüsran olmuştur. Çoğunun kalıntısı yer yer, yöre yöre ilâhî azabın izini yansıtmakta ve gelip geçenlere uyarı anlamında seslenmektedir.
O bakımdan Mekkeli şımarık zenginlerin, azgın müşriklerin şatafatlı hayatına, henüz imânı kalbinin derinliğine yerleştiremiyen zayıf iradeli birkaç kişi imrenmişse de, mü'minierin çoğu hiçbir zaman gönüllerini o şatafata kaptırmamış ve üstelik Allah ve Peygamberini hoşnut etmek için dünyalıktan yana neleri varsa feda etmekten uzak kalmamışlardır.
Böylece Kur'ân-i Kerîm hem mü'minleri teselli ediyor, hem de gelecek günlerde küfür ve azgınlığın, şımarıklık ve tuğyanın başaşağı geleceğine işarette bulunuyor.[18]
İnkarcılar Hakkındaki Sözün Gerçekleşmesi
«Böylece İnkarcıların Cehennemlik oldukları hakkındaki Rabbın sözü gerçekleşti.»
Cenâb-ı Hakk'ın ilmi, olmuş ve olacak her şeyi ezelde tesbit edip yazmıştır. O'nun ilminin yanılması söz konusu değildir. O bakımdan gerek Nuh (A.S.) kavminin, gerekse ondan sonra gelip geçen birçok kavimlerin, gönderilen peygamberleri yalanlıyacakları ve her şeye rağmen imân etmiyecek-leri önceden belirlenip hükme bağlanmış ve vakti gelince ilâhî hüküm inmiştir.
Onlar gibi, gerek Mekkeli azgın müşrikler, gerekse kıyamete kadar gelip geçecek olan o tıynetteki inkarcılardan kimlerin imân etmiyeceği Cenâb-ı Hak tarafından tesbit edilip neticeye bağlanmış; imân etmiyecek olanlar hem dünyada, hem âhirette lâyık oldukları cezaya çarptırılmış; imân edecek olanlara mühlet verilerek olumlu sonuçlar alınmıştır. Örneğin Mekkeli müşriklerden imân etmiyecek olan Ebû Cehl ve emsali birkaç ileri gelen azgın müşrik Bedir Savaşı'nda yok edilmiş, Uhud Savaşı'nda da bazı elemeler meydana gelmiş ve onlardan yaşayanlar ise, Mekke'nin fethinde İslâmiyeti din olarak seçmişlerdir.
Böylece Cenâb-ı Hak, ezelde ruhları yarattıktan sonra onlardan kimlerin imân edeceğini, kimlerin de inkâr üzere öleceğini tesbit edip inkarcılar hakkında gereken sözü ortaya koymuş ve vakti gelince o söz aynen gerçekleşmiştir ve gerçekleşmektedir.
Bütün bunlar ezelde yazılıp tesbit edildiği için meydana gelmiyor; ama olacağı için bilinip tesbit edilmiş bulunuyor. Böylece kader hakkında kısa da olsa ön bilgi veriliyor.[19]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkarcı maddecilerin, hakkı küçük düşürmek için Allah'ın âyetleri üzerinde kasıtlı tartışmada bulunacakları konu edildi ve onların kutsal değerlerden, Allah'a imândan uzak şatafatlı hayatlarına im-renilmemesi hatırlatıldı. Sonra da imân etmiyecekleri tesbit edilenlerin ilâhî azaptan kendilerini kurtaramadıkları üzerinde durularak misal verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Arş'ı taşıyan meleklerin ibâdeti konu ediliyor ve inkarcıların hakkı kabul etmemelerinin bütün acı sonuçlarının kendilerine râci'olacağına işaret ediliyor. Cenâb-ı Hakk'a hamd edip teşbih ve tehlîl-de bulunan meleklerin ancak mü'minlerden yana duacı oldukları belirtiliyor.[20]
Meali:
7— Arş'ı taşıyan ve çevresinde olan melekler, Rablarını hamd ile tes-bîh ederler ve O'na inanırlar; imân edenler için bağışlanma dilerler ve «Rab-bımız! Rahmet ve ilmin her şeyi içine almıştır; tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cehennem azabından koru!
8— Rabbımız! Onları da, babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi hâl, güzel ahlâk üzere olanları da kendilerine va'dettiğin Adn Cenneîleri'-ne koy. Şüphesiz ki sen, çok üstünsün, çok güçlüsün, hikmet sahibisin.
9— Onları her türlü kötülüklerden de koru. O gün sen, kimi kötülükten korursan, gerçekten onu rahmetine eriştirmiş olursun. İşte bu, büyük kurtuluştur» (derler).
İnsanlarla Melekleri Birleştiren İmân
Arş'ı taşıyan melekler, en önemli görevlerden birini yerine getirmekte ve Allah'a çok daha yakın bulunma şerefine lâyık görülmektedirler. Zira Arş, ilâhî saltanat ve kudretin tecelli ettiği çok büyük bir makamdır. O makamda hizmet eden melekler de o nisbette ilâhî iltifata mazhar olanlardır.
İşte öylesine büyük ve azametli bir makamda meleklerin mü'minler için duâ ve istiğfarda, güzel dileklerde bulunmaları, bir bakıma gerçek mü'-minleri manen o makama yükseltmekte ve Allah'a imânın bu iki ayrı mahlûku birleştiren odak noktası olduğuna işaret edilmektedir. O halde inkarcı şaşkınlar, maddeci müşrikler mü'minleri ne kadar küçümserlerse kü-çümsesinler, Allah'ın mü'minlere verdiği değer ve gösterdiği iltifat her türlü övgünün ve takdirin üstündedir.
İmân nîmeti dünyada mü'minleri manevî alanda böylesine yükseltip meleklerin sıcak iltifatına, duâ ve temennisine lâyık düzeye getirdiği gibi, âhirette daha üstün makamlara yükselteceğinde ve orada meleklerle zahiren biraraya geleceklerinde hiç şüphe yoktur. O bakımdan dünya hayatında da «Allah'a dosdoğru imân»dan daha kıymetli, daha aziz bir nesne yoktur.[21]
Arş'ın Melekler Tarafından Taşınması
<<Arş'ı' tas|yan ve çevresinde olan melekler, Rablarını hamd ile tesbîh ederler..»
«Arş», sözlükte : Taht, kerevet, sedir, gölgelik, taraşa, balkon ve benzeri oturmaya elverişli yüksekçe şeyler anlamına gelir. Aynı zamanda saltanat, azizlik, rükün, çardak, tabut ve kuş yuvasına; evin yüksek kısmına ve saraya denildiği de vakidir. Nitekim Sebe' melikesi Belkis'in arşından söz edilirken, Zemahşerî, Keşşaf adlı tefsîrinde onun kasr, yani saray olduğunu belirterek, Belkis'in, içinde bulunduğu sarayıyla birlikte getirildiğini kaydetmiştir.
Kur'ân-ı Kerîm'de «arş» ismi, beş yerde hükümdarların tahtı; yirmi yerde ise, Cenâb-ı Hakk'ın yüksek tasarruf ve kudretinin, saltanat ve azametinin tecelli ettiği çok yüce bir makam, kâinat plânının uygulandığı büyük merkez anlamında kullanıldığını görüyoruz.
Âyetü'l-Kürsî'nin tefsîrinde Arş ve Kürsî hakkında bazı önemli rivayetleri naklederek aydınlatıcı bilgi vermeye çalıştık. Burada ise, konunun önemini dikkate alarak Kitap ve Sünnet'in ışığı altında şu bilgileri sıralamayı uygun gördük:
a) Kâinatta fizik âleminde yaratılan en büyük varlık Arş'tır. Bunun için ona «Arş-i Azîm» denilmiştir,
b) Dünya ve gökteki yıldız ve sistemlerin Kürsî'nin ve Arş'in yanındaki durumu, büyükçe bir sahraya atılan küçücük bir halkaya benzer. Bununla Arş'ın büyüklüğü ve yüceliği hakkında icmali bir bilgi verilmiş oluyor.
c) Allah'ın Arş üzerinde istivası söz konusudur ki bu, ilâhî tedbîr ve tasarruf anlamına ve yüce kudretinin tedbîre göre tecellisine işarettir.
d) Arş'ın, sınırı bizce belirsiz su üzerinde olduğu, yani Arş'ın da Dünya gibi çoğunun su ile kaplı bulunduğu anlaşılıyor. Nitekim Hûd Sûresi 7. âyetle bu husus kısaca açıklanmaktadır.
e) Arş'ın, cennetlerin üzerinde görünüm olarak bir tavan oluşturduğu; dünya semasının dünyaya nisbetle tavan anlamına yakın bir anlam taşıdığı hadîslerden anlaşılmaktadır. Onlardan birini İbn Mâce kendi Sünen'in-de şöyle nakletmiştir: «Şüphesiz kî, Arş, Fîrdevs (Cennetin)in üstündedir.» [22]Ayrıca Arş'ın su üzerinde olduğu, yani önemli bir kısmının su ile kaplı bulunduğu şu hadîslerle belirtilmiştir: «Cenâb-ı Hak, Arş'ını su üzerinde yaratmıştır.» [23] Ebû Rizzîn'in (R.A.), «Ya Resûlellah! Rabbımız halkı (mahlûkatı) yaratmadan önce nerede idî?» sorusuna Resûlülfah (A.S.) şu cevabı vermiştir: «O, aınâ'da idi, ne altında, ne de üstünde hava vardı. Sonra da Arş'ını su üzerinde yarattı.» [24]
f) Arş, kâinatın denge merkezidir.[25]
Arş'ı Taşıyan Melekler
Kur'ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîf, kâinatta en büyük sistem olan Arş'ın şimdilik dört, kıyamette ise sekiz melek tarafından yüklenip taşındığını ve taşınacağını haber vermektedir. [26]Aynı zamanda yeryüzünde kutsal Kabe nasıl mü'minler tarafından tavaf ediliyorsa. Arş da sayısı bizce belirsiz melekler tarafından devamlı surette tavaf edilmektedir. Bu meleklere «Kar-rubiyyûn» yani ilâhî tecelli ve iltifata en yakın melekler denilir.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm, görmediğimiz ve teknik imkânlarla tesbit edemediğimiz büyük bir âlem hakkında kısa bir bilgi vermektedir, Bunun hikmeti ne olabilir? Bence konunun en ince ve duyarlı noktası da budur.
zik âleminde bizim tesbit edebildiğimiz fiziksel kanunlar rol oynamaktadır; ama iş bununla bitmiyor. Bu kanunları kusursuz yürüten, en küçük bir hataya meydan vermeden hedef ve amacına yönelten birtakım kuvvetler var mıdır? İşte Kur'ân ve hadîs, gerek Sodomlu'ları yok edip sahneden silen meleklerden, gerekse Arş'ı yüklenip taşıyan dört ve sonra da sekiz melekten söz ederken bize ilâhî tedbîr ve yürütmeği bütün açıklığıyla öğretiyor. Öyle ki, mevcut fiziksel olayların ve bağlı bulundukları kanunların görevli melekler tarafından yürütüldüğünü bildiriyor. Olayların meydana gelmesi, sebep ve illetlere; sebep ve illetlerin belirlenmiş ölçü ve dengede harekete geçmesi meleklerin tedbirine dayanmaktadır. O halde dünyanın iki ayrı hareketi; belli bir yörüngede dönmesi, yercekim ve merkezkaç gibi birtakım kanunlara bağlanmış; ama o kanunları kusursuz işler hale getiren melekler görevlendirilmiştir. İnsanoğlu kendi araştırma ve bilgisiyle birinci sebebi ve illeti görüp inanmakta; ikincisini ise, (yani görevli melekleri) görmediği için çoğu bunu inkâr etmektedir. İlim dinle birleşmediği için tek yanlı sonuca varmış; işin asıl mahiyetini çözememiştir.[27]
Arş'ın Etrafında Yer Alan Melekler
Arş’ı taşıyan ve çevresinde olan melekler, Rablarmı hamd ile teşbih ederler,.»
Zümer Sûresi 75. âyette bu konuya değinilerek kısa bilgi verilmişti. Burada konu biraz daha açıklanarak, Arş'ın etrafında yer alan meleklerin, Cenâb-ı Hakk'ı durmadan hamd ile tesbîh ettikleri belirtilmektedir.
Arş'ın büyüklüğü, çevresindeki meleklerin çokluğu ve o meleklerin Arş'ın etrafında dönmek suretiyle tavaflarını sürdürürlerken üç önemli ibâdette bulunmaları bize şu bilgiyi veya mesajı vermektedir:
a) İnkarcı sapıklar, nankör azgınlar ve zâlimler, Cenâb-ı Hakk'ı tanı-salar da, tanımasalar da; O'na hamd etseler de, etmeseler de bütünüyle kendi aleyhlerine veya lehlerine bir sonuç doğururlar; ama sayısı belirsiz mukarrip melekler ve ilâhî ikrama mazhar kılınıp Arş'ı taşıyan melekler; imân şerefinin ferahlatıcı havası içinde durmadan Rablarmı hamd ile tesbîh etmektedirler,
b) Yeryüzünde Allah'ın halifesi sayılan mü'min kullar yalnızlığa da itil-seler; eziyet ve işkence de görseler, yüce âlemde sürekli makam ve dereceleri yükselmekte, mutlu ve parlak bir gelecek onları beklemektedir. O kadar ki, Arş'ı kaldıran ve onun çevresinde dönüp tavafta bulunan melekler o mü'minler için Allah'tan bağışlanma dilemekte ve şu duayı onlardan yana tekrarlamaktadırlar: «Rabbımız! Rahmet ve ilmin her şeyi içine almıştır; tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cehennem azabından koru.
Rabbımız! Onları da, babalarından, eşlerinden ve soylarından iyi hal, güzel ahlâk üzere olanları da kendilerine va'dettiğin Adn Cennet'Ierine koy. Şüphesiz ki sen, çok üstün, çok güçlüsün, hikmet sahibisin.»[28]
Mü'minlerden İstenen Vazifeler
Konumuzu oluşturan üç âyetin delâletinden, mü'minlerden ne gibi vazifelerin istenildiği anlaşılmakta ve birtakım mesajlar verilmektedir. Şöyle ki:
İnsan ne yalnız dostlarının, ne de yalnız meleklerin duâsıyla kurtulur. Her şeyden önoe imân doğrultusunda o dualara lâyık olma düzeyine kendini getirmesi ve manen meleklerle birleşmesi gerekir. Bunun için Kur'ân'-da ilgili âyetlerle, sözü edilen düzeye gelebilmenin beş önemli görevi yerine getirmekle gerçekleşebileceğini bilmemize ve uygulamamıza işaret edilmektedir:
1— Allah'a dosdoğru imânın en üstün gaye ve şeref olduğunu idrâk etmek,
2— İbâdetle, günlük yaşayışın her bölümüyle Allah'ı hatırlayıp O'na hamd ile teşbihte bulunmak,
3— Mü'minler için iyi niyet, güzel duygu, hayırlı dua ve temenniler taşımak; ölenlerinden iyi yararlı sâlih kişiler için Adn Cennetini dilemek,
4— İyi yararlı nesillerin yetiştirilmesini arzu edip bunun gerçekleşmesi uğrunda üstün gayretler sarfetmek,
5— Her çeşit günah ve kötülükten hem sakınmak, hem de sakındırmak,.
İşte bir fani için en büyük kurtuluş bu beş maddede gizlenmiştir. Zira meleklerin iyi dilekleriyle mü'minlerin günlük yaşayışı paralellik arzetmekte ve onları manen biraraya getirmektedir.[29]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Arş'ı yüklenip kaldıran meleklerin ibâdeti üzerinde durularak, Cenâb-ı Hakk'a ibâdette bulunup O'nu hamd ile tesbîh eden melekler konu edildi ve böylece imân ve ibâdetten uzak bir ömür süren inkarcı sapıklar uyarıldı. Aynı zamanda Allah'a yakın olan meleklerin mü'minler için hep duacı oldukları belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kendilerine haksızlık eden müşriklere, Allah'ın gazabının daha şiddetli olacağı bildiriliyor ve âhiret gününde onların bir çıkış ve kurtuluş yolu arayacakları haber verilerek, ölmeden önce Hakk'a dönmeleri tavsiye ediliyor. Sonra da Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerinden bir kısmı hatırlatılıyor ve aydınlatıcı bilgiler verilerek ilâhî kudretin yüceliği üzerinde duruluyor.[30]
Meali;
10— İnkâr edip kâfir olanlara şöyle seslenilir: «Şüphesiz, Allah'ın gazabı, sizin kendi nefislerinize olan gazap ve düşmanlığınızdan çok büyüktür. Hani (dünyada) imâna çağrıldığınız zaman, red ve inkâr ederdiniz.»
11— Derler ki: «Ey Rabbımız! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin ve biz de günahlarımızı bir bir açıklayıp kabul ettik; artık çıkış için bîr yol var mıdır?»
12— Bu böyledir; çünkü bir olan Allah'a çağrıldığınızda küfrederdiniz; O'na ortak koşulunca incirdiniz. Artık hüküm O Yüce Büyük Allah'a aittir.
13— O Allah ki, size açık belgelerini, mu'cize ve delillerini göstermekte ve üzerinize gökten rızık indirmektedir. Ancak O'na yönelip gönül verenler öğüt ve ibret alırlar.
14— O halde kâfirler hoşlanmasa da siz (ey mü'minler!) dini Allah'a hâlis kılarak gösterişten uzak, samimiyetle O'na duâ edip yalvarın.[31]
15— Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi, (insanları) kavuşma gününe karşı uyarmak için emrinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğinin kalbine indirir.
16— O kavuşma günü ki, onlar ortaya çıkarlar, onlardan hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Bir olan her şeyi kudret, saltanat ve tasarrufu altında tutan Allah'ındır.
17— Bugün her kişi ne kazanmışsa onun karşılığını görür. Bugün haksızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz ki Allah, hesabı çabuk görendir.
İlgili Hadîsler
Sahîh kaynakların tesbitine göre ihlâs üzere duâ hususunda Resûlül-lah (A.S.) Efendimiz ashabına şunu okumalarını tavsiye etmiş ve kendisi de namazlardan sonra ona devam etmiştir;[32]
Türkçesi :
«Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir; ortağı yoktur. Mülk O'nundur; hamd (her türlü güzel övgü) O'na mahsustur. O'nun kudreti her şeye yeter. Güç ve kuvvet ancak O'nunladır. O'ndan başka ilâh yoktur. Ancak O'na ibâdet ederiz. Nimet O'nundur; fazf-ü-kerem O'na aittir. Güzel övgü O'na mahsustur. Allah'tan başka ilâh yoktur. Kâfirler istemese bile, (mü'minler) dini (ibâdeti) ancak O'na ıhlâsla has kılarlar.» [33]
«O çok yüce, çok mübarek Allah'a, kabul olunacağına kesinlikle inanarak duâ ediniz. Biliniz ki Cenâb-ı Hak gerçekten gafil bir kalpten yükselen duayı kabul etmez.» [34]
Allah'ın Âyetleri Üzerinde İnkâr Ve İnatla Tartışan Kâfirler
«İnkâr edip kâfir olanlara şöyle seslenilir: Şüphesiz Allah'ın gazabı, sizin kendi nefsinize olan gazap ve düşmanlığınızdan çok büyüktür..»
Kâinatın her parçası Allah'ın ayrı bir âyeti, varlığının bir başka delilidir. İnen Kur'ân âyetleri ise, bize bunları tanıtmakta ve Cenâb-ı Hakk'a uzanan doğru yolu göstermektedir.
Bunca âyet, belge ve delillere rağmen hâlâ inkârda ısrar edip hakikate sırtını döndüren inkarcı sapıklar, dönüş yapmadan ölecek olurlarsa, kendilerine çok yazık etmiş ve bir bakıma kendi kendilerini cezalandırmış olurlar. Böylece lâyık oldukları Cehennem'e girip yerlerini aldıktan sonra, Allah'ın onlar hakkındaki hükmünün değişmiyeceğini çok iyi anlamaya başlar ve büsbütün kahrolurlar. Allah'ın gazabının çok daha büyük olduğunu idrâk ederek, nice fırsatları kaçırdıklarına hayıflanırlar.
İşte âhiret gününde kendini böylesine elim bir çizgiye getiren kâfirler, o çok üzücü ortam içinde kendi kendilerine öfkelenip dünyada iken neden akıl ve idrâklerini iyi ve doğru yolda kullanmadıklarını düşünürler ve ister istemez kahrolup yoklara karışmayı isterler. Bunun üzerine görevli melekler onlara şöyle seslenirler: «Şüphesiz Allah'ın gazabı sizin kendi nefsinize olan gazap ve düşmanlığınızdan çok büyüktür. Hani (dünyada) imâna çağrıldığınız zaman, red ve inkâr ederdiniz. Şimdi o yaptıklarınızın karşılığını görüyorsunuz.»[35]
Küfür Ruha Eziyet, Kalbe Yüktür
Küfür, hakkı red ve Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini inkârdır. O sebeple her yanıyla ruha sıkıntı verir, kalbe ağırlık getirir, sonsuz yaşama ümitlerini yok eder. Oysa ruh, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin tecelli ve tezahürüdür ve ancak o yüce kudrete imânla gıdalanır ve huzura kavuşur. Sonra da tertemiz bir halde O'na dönmekle ebediyen mutlu ve bahtiyar olur. İnkâr ise, ruhu karartır; aynı zamanda huzursuz ve kararsızlığa düşürür. Her bakımdan kalbe yük olup insanın iç ve dış âleminde denge ve düzeni bozar. Sirke balı nasıl ifsat ederse, inkâr da bütün kutsal değerleri ve yararları bozar. Böylece onun ruh ve bedende yaptığı tahribat, bıraktığı kir ve pas Cehennem ateşinde bile ebediyen paklanmaz.[36]
İki Ölüm Ve İki Dirim
«Derler ki: Ey Rabbımız, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin..»
Âhiret gününde meleklerin sergilediği bu safhada iyice bunalıp ümitlerini kaybeden kâfirler şöyle derler: «Ey Rabbımız, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin ve biz de günahlarımızı bir bir açıklayıp kabul ettik; artık çıkış için bir yol var mıdır?»
«İki ölüm»den maksat, biri dünyadaki hayatın son bulması; diğeri ise inkarcı sapıklara uygulanan kabir azabıyla bir bakıma ruhların öldürü-lürcesine cezalandırılmasıdır. İki dirimden biri, yoktan var kılınıp hayat düzeyine ayak basması; diğeri öldükten sonra ya kabirde ruhun bir bakıma değişik bir ölüm dönemi geçirip iyice uyanmasıdır, ya da ikinci hayata kaldırılmasıdır. Ancak kabir âleminde inkarcı günahkârların ruhlarının karşılaştığı azabın onlara bir ölüm dönemi geçirdiği şeklindeki yorumu şu iki âyet kuvvetlendirmektedir:
«(Onlar artık o gün) biz birinci ölümümüzden başka bir daha ölmeyeceğiz ve biz azaba da uğratılmayacağız değil mi? (derler).» [37]
«(Mü'minler) ilk ölümden sonra artık orada ölümü tadmcızlar. (Allah) onları Cehennem azabından korumuştur.»[38]
Böylece, âhirette ebedî saadet yurduna erişen mü'minlerin sadece dünya hayatlarının sona ermesiyle bir defaya mahsus olmak üzere ölümü tad-mış olacakları açıklanırken, kâfirlerin bir ölüm değil iki ölüm tadacakları; biri dünya hayatları sona ererken, diğerinin kabir âleminde uğratılacakları elim azaptan dolayı ruhları ölürcesine bir dönem geçirirken gerçekleşeceği anlaşılıyor. Nitekim konumuzu oluşturan on birinci âyetle bu hususa işaret edilmektedir.
Ayrıca iki ölüm ve iki dirimle ilgili şu yorumlara da yer verildiğini görüyoruz:
a) İbn Abbas (R.A.) ile İbn Mes'ûd'a (R.A.) göre : İnsanlar babalarının sulbünde ölgün bir halde idiler; sonra diriltildiler. Sonra da kurtulması mümkün olmayan dünya hayatının son kertesine gelip noktalanmasıyla ikinci kez ölürler. Arkasından kıyamet günü diriltilirler. İşte iki ölüm ve iki dirimin anlam ve yorumu budur.
b) Suddî'ye göre : Önce dünyada öldürülürler; sonra kabirde suâl için diriltilirler ve arkasından tekrar öldürülürler ve sonra da âhirette tekrar diriltilirler.
Suddî'nin yorumuna pek iltifat edilmemiştir. Zira ölen bir kişinin bedeninin artık kıyamet kopuncaya kadar dirilmesi söz konusu değildir. Kabirdeki sual, bedene değil, ruha yöneliktir. Ancak ruhla beden arasındaki manevî irtibat kıyamete kadar sürer.[39]
Âhiret Azabının Sebebi
«Bu böyledir. Çünkü bir olan Allah'a çağrıldığınızda küfrederdiniz; O'na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm O Yüce Büyük Allah'a aittir.»
Âhiret azabını gerektiren birçok günah ve suçlar vardır; ama bunların en büyüğü küfür ve nifaktır. İlgili âyetle bu husus belirtilirken küfrün, sapıklığın iki nedeni üzerinde durulmaktadır.
a) İnkarcı maddeciler Allah'ın varlığını ve birliğini tasdîka çağrılınca, onu nefretle red ve inkâr ederler.
b) Allah'a ortak koşulunca hemen kabul eder ve inanırlar.
Nitekim Mekke putperestlerinden çoğunun anlayış ve tutumu böyle idi. Günümüzün eğitilerek yetiştirilen inkarcı maddecilerinin de tutum ve düşünceleri buna yakın bir anlam ve hüküm taşımaktadır. Öyle ki, dine davete hiç tahammülleri yoktur. Allah'ın varlığını kabule yanaşmazlar; aksine O'nu inkâr için durmadan delil toplayıp getirmeyş ve bir takım mantıkî oyunlar düzenlemeye yellenirler.
Putperest Araplar cehaletleri ve atalarının dinine körü körüne bağlı kalmaları yüzünden «Tevhîd İnancı»ndan uzaklaşmışlardı. Günümüzdeki inkarcılar ise, eğitim yoluyla saptırılıp beyinleri yıkandığı için sözü edilen inanç çizgisinden kopmuşlardır.
Kıyamet günü insan için dönüşü mümkün olmayan yeni bir dönemdir. Öyle ki teklif dönemi sona erip çok genlerde kalmıştır. Artık ne peygamber gönderilir, ne kitap indirilir, ne de dost ve eğiticinin bir yararı olur. Tabii Cenâb-ı Hakk'ın şefaate izin verdikleri müstesna..
Hüküm o çok yüce, çok büyük Allah'ındır. Hazırladığı plân ve koyduğu kanunlar gereği hükmedecektir. Kimselerin itiraz hakkı olmayacak, özür beyan etmenin hiç bir anlam taşımıyacağı herkes tarafından bilinecektir. Şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk'ın kullan hakkında vereceği hüküm bir yönüyle kullarının amel ve niyetine göredir, bir yönüyle de ilâhî adaletin şaşmaz-lığına yakışır anlamdadır.[40]
İlâhî Kudretin Kemâli
«O Allah ki, size açık belgelerini, mu'cize ve delillerini gösterir; üzerinize gökten rızık indirirdi...»
İnkarcı sapıkların, verilecek azap ile tehdit edilip ölmeden önce iyi düşünmelerine işarette bulunulduktan sonra, Allah'ın kudretinin yüceliği ve kemaliyle ilgili belgelerle akıllarına ışık tutuluyor ve malzeme veriliyor. Aynı zamanda düşünce ufkunu genişletip dini ve sağlığı koruyan iki önemli ilâhî beyâna dikkatler çekiliyor. Şöyle ki:
a) İnsanın kendi yapısında ve dış âleminde ilâhî varlığa ve birliğe delâlet eden sayısı belirsiz delil ve belgeler her gün gözler önüne serilmekte ve her parçası Cenâb-ı Hakk'ın kudret fırçasının çizgilerini taşımaktadır. Aklını bu düzeye getirip kullanan kimseler için din ve dünya nimetleri birlikte gerçekleşir.
b) Gökten kaynaklan besleyecek, toprağa feyiz ve bereket verecek n-zık indirilmektedir. Böylece her olay bir kanunu yansıtmakta, her kanun ilâhî kudreti temsîl etmektedir.[41]
Gökten Rızık İndirilmesinin İlmî Açıklaması
İlk nazarda suların buharlaşması, bulut ve yağmurun meydana gelmesi ve beraberinde toprağa yararlı maddeler taşıması; güneş ışınlarının bitki, hayvan ve toprağa hayat vermesi düşünülebilir. Ama bilimsel olarak bu konuyu incelediğimiz zaman gökten rızkın nasıl oluşup indiğini daha iyi anlarız. Şöyle ki:
Yağmurlu havada yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki oksijen ve azot birleşerek renksiz azot-monoksit gazını oluşturmaktadır. Bu gaz da tekrar oksijenle birleşerek turuncu renkli azot-dioksit meydana gelmekte ve yine yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki nemlik ve azottan amonyak meydana gelmektedir. Azot-dioksit ise nemliliğin tesiriyle nitrik-aside dönüşmekte, böylece nitrik-asit ile amonyak havada bulunan karbonik asitle birleşerek amonyum-nitrat ve amonyum-karbonat oluşmaktadır.
İşte oluşup meydana gelen bütün bu tuzlar yağmurla birlikte yeryüzüne inmekte ve yerdeki mevcut kalsiyum tuzları ile birleşerek kalsiyum-nitratı meydana getirmektedir. Bitkiler de bu tuzu emerek gelişme imkânı bulmaktadır.
Böylece bitkileri yiyip beslenen hayvanlar çeşitli proteinler oluşturmakta ve hayvanların etini, sütünü, yumurtasını yiyen insanlar yeterince gıdasını alıp beslenmektedir.
Bu plânlı, programlı ameliye ve alış-verişten anlıyoruz ki Kur'ân'da Cenâb-ı Hakk'ın rızkı gökten indirdiği açıklanırken bize ip ucu verilmekte, ilmî araştırma yapanlara ışık tutulmakta ve hareket noktası belirlenmektedir.[42]
Âyet Ve Belgelerle Allah'a İnanıp Yönelmek
Yukarıda da belirtildiği gibi, Cenâb-ı Hakk'ın varlığına inanmakta tak-lît ile yetinmeyip tahkiki anlamda isbat edip kabullenmek, insanın kalbinde köklü bir imân oluşturur. Kur'ân-ı Kerîm her vesileyle insan aklına seslenmekte, ışık tutup malzeme vermek suretiyle onu bu gerçeğe çevirmek istemektedir.
Kendi kısır düşünee çemberi içinde bocalayıp Allah'ın varlığını kabul etmeyenler ise, bu incelikleri, hakikat ve hikmetleri düşünme ihtiyacını duymazlar. Her şeye madde gözüyle bakıp onun ötesinde manevî kutsal değer; sağlam ve değişmeyen bir piân ve devam edegelen program aramazlar.
O halde kendi yapısında ilâhî kudretin hilkat damgasını ve O'nun sanatının incelik ve mükemmelliğini taşıyan insana yakışan odur ki: Kendisiyle o sonsuz kudret arasında en sağlam irtibatı oluşturan tahkikî imâna sahip olmaktır. Böyle bir imân ise, sâlih amel denilen feyizli ürünler verir. Dini ve dindarlığı gösterişten uzak tutup ihlâs derecesine yükseltir.[43]
İnkâr Çemberini Kırıp Aşmak
«O halde kâfirler hoşlanmasa da sîz (ey mü'minler), dinî Allah'a hâlis kılarak gösterişten uzak, samimiyetle O'na duâ edip yalvarın.»
İnkarcı sapıklar herkesin kendilerinin inanç ve anlayış doğrultusunda yürümesini ister ve kendilerine uyanları alkışlarlar. Hakk'ı red ve inkâr etmeyi, ibâdeti alay konusu yapmayı aydın ve ileriei kişi olmanın gereği sayarlar. Ellerine geçirdikleri dünya nîmetlerini ve sağladıkları makam ve mertebeleri dinsizlerden yana arpalık düzeyine getirirler. Allah'a dosdoğru imân edenleri hor ve hakîr görüp küçümserler.
İşte böylesine üzücü ortam ve çevre içinde bulunan mü'minler, imândan kaynaklanan şahsiyetlerini, vakar ve sabırlarını izhar edip kulluğu, din ve dindarlığı Allah'a hâlis kılarlarsa, kendilerini Cenâb-ı Hakk'ın geniş lütuf ve inayetine lâyık görülme düzeyine getirmiş olurlar. Zira imân son derece kıymetli bir cevherdir. Onu satın alabilmek için üstün gayret ve fedakârlıklar göstermek ve birtakım sıkıntılara katlanmak gerekir.
İşte konumuzu oluşturan âyetlerde mü'minlerin ihlâs ile Allah'a yönelmelerinin anlam ve hikmeti budur[44]
Derecelerin Yükseltilmesi
«Dereceleri yükselten, Arş'ın sahibi.,»
Cenâb-ı Hakk'm celâl ve azametini yansıtan üç sıfatının tecellisine yer verilmekte ve böylece gerçek büyüklük ve yüceliğin, ancak Allah'ın lâyık gördüğü kimselerde tezahür edeceğine işarette bulunulmaktadır.
Şüphesiz büyüklüğün, yüceliğin sınırı ve sonu yoktur. O da bütünüyle Allah'a mahsustur. Ne var ki O, dileyip seçtiği kullarının derecelerini yükseltir; ama kullan O'nun derecesini yükseltemez. Çünkü O her bakımdan kemal üzeredir. Öyle ki, dünyadan da, içindeki makam ve mertebelerden de; göklerden ve ondaki derecelerden de çok daha yüksek ve yüce olan şerefli Arş'ın sahibidir. O'nun kudreti, tedbîr ve tasarrufu Arş'a tecelli etmekte ve oradan varlık âlemine yönelmektedir.
O bakımdan Cenâb-ı Hak vahyi dilediğine indirir ve dilediğinin kalbini bu ilâhî iltifatına mazhar kılar. O halde en şerefli, en saygın, en aziz insan, Allah'tan en çok korkup, kötülüklerden sakınan ve günlük hayatını ilâhî nizama göre düzenleyen kimsedir. [45]
Âyette geçen «ruh»tan maksat, vahiydir. Nitekim Nahl Sûresi'nin ikinci âyetinde bu husus yeterince açıklanmıştır.
Böylece Kur'ân-ı Kerîm'de geçen «ruh» ismi, bulunduğu çüm.le ve konuya göre beş şekilde yorumlanır:
1— Melek Cebrail ve indirdiği vahiy,
2— İnsana hayat ve yetenek veren, fakat mahiyeti bilinmeyen manevî varlık,
3— Kur'ân-ı Kerîm,
Allah'ın yarattıklarından çok büyük bir varlık, Kalplere hayat verip dimağları aydınlatan ilâhî kelâm,.[46]
İlâhî Vahyin Hedef Ve Amacı Nedir?
«(insanları) kavuşma gününe karşı uyarmak için enirinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğinin kalbine indirir.»
Cenâb-ı Hakk'm peygamberlere indirdiği vahyin birçok amaç ve hikmetleri söz konusudur. Onlardan başta geleni, insanların dünya ile âhiret arasında köprü kurup dengeli, düzenli bir hayat yaşamalarını ve selîm bir kalp ile Allah'a kavuşmalarını sağlamaktır.
Bu bakımdan ilgili 15. âyetle sözü edilen inceliğe değinilerek o güne «yevm-i telâk» denilmiştir. Zira bedenlerle ruhlar, idare edenlerle idare edilenler, putlarla putperestler, zâlimlerle mazlumlar, Allah için dostluk kuranlar birbirlerine mülaki olup karşılaşacaklar. Her şeyden önce herkes Allah'ın tecelli edecek adaletine ve hükmüne kavuşmuş bulunacak.
İlk insan Adem (A.S.)dan son doğacak insana kadar gelip geçenlerin hepsi kabirlerinden kaldırılacak, gizli kapalı hiçbir şey kalmayıp ortaya dökülecek ve öylece herkes ne olduğunu, kaç kırat bulunduğunu anlayacak; hüküm münhasıran Allah'ın olacak. [47]
O Gün Mülk Kimindir?
«Bugün mülk kimindir? Bir olan, her şeyi kudret, saltanat ve tasarrufu altında tutan Allah'ındır.»
Geçici bir mülke bağlanıp güvenmek büyük gaflettir. Şu dünyada biz insanların zahiren sahip olduğumuz her mülk eğreti olarak elimizde bulunuyor. O halde mülkün hakikî sahibi değilizdir. Nitekim kıyamet olayı meydana gelip her canlı ölünce, dünya bomboş kalacak ve bu sırada Cenâb-ı Hak varlık âlemine şöyle seslenecek : «Bugün mülk kimindir?» O'nun bu sorusuna cevap veren bulunmayacak. O, kendi kudretinin üstünlüğünü izhâr edip kendi sorusunu kendisi cevaplayacak : «Bir olan, her şeyi kudret, saltanat ve tasarrufu altında tutan Allah'ındır.»
Diğer bir yoruma göre : Cenâb-ı Hak insanları ikinci hayata kaldırıp dirilttikten sonra aynı soruyu soracak ve görevli melekler belirtilen şekilde cevap verecek.
Mülkün bütünü Allah'a ait ilân edilirken iki önemli sıfat anılmaktadır: Vâhid ve Kahhar.. Birincisi her türlü eş ve ortağı, yardımcı ve desteği reddetmekte; ikincisi her şeyin O'nun kahr-u saltanatının önünde baş eğdiğini; yegâne üstünlüğün O'na ait bulunduğunu açıklamaktadır.[48]
Mutlak Adalet Ve Hesapta Sürat
her kişi ne kazanmışsa onun karşılığını görür. Bugün haksızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz ki Allah hesabı çabuk görendir.»
«Kirâmen Kâtibîn» denilen «Hafeze» meleklerinin tesbiti, amel defterleri, konuşturulan organların şehadeti en sağlıklı belgeler olarak ortaya konulur. Her şeyi en iyi bilen Cenâb-ı Hak adalet terazisini kurar. Herkes dünyada niyeti doğrultusunda işlediğinin karşılığını eksiksiz görür. Zira Cenâb-ı Hakk'in kurduğu düzende, yaptığı işlerde, verdiği hükümlerde zulüm, dengesizlik, düzensizlik hiçbir zaman söz konusu olamaz. O, mutlak anlamda kemal mertebesinde âdildir. 17. âyetle bu husus çok kısa ve özlü anlatımla açıklanmaktadır.
İlim ve kudretinin sınırı, tecellilerinin sayısı hiçbir rakamla ifade edilemez. Çünkü rakam kapsamına girmez. Yerler, gökler ve varlık âlemi bütünüyle O'nun elindedir. Bütün insanların hesabını aynı anda ve çok kısa bir sürede görecek kudrettedir. Her insana aynı anda hitap etmek O'na ağır gelmez. Amel defterlerinin tamamını aynı anda okutup amelleri ortaya koymak bir müşkilat doğurmaz. Dünya'da bile bir düğmeyi çevirmekle yüz binlerce ampul bir anda yanmakta; elektronik beyin denilen bilgisayar, verilen programı bir kaç saniyede ekrana getirmekte ve bir ülkede hazırlanan bir konu, meydana gelen bir olay aynı anda bütün dünya ülkelerinin televizyonlarında gösterilmektedir.
İnsan zekâsı ve gücü böylesine bir başarı sağlarken, onu yaratıp varlık alanına getiren Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz ve sınırsız kudreti neler yapamaz? İşte bunun için 17. âyetin sonunda «Allah hesabı çabuk görendir» buyurulmakta ve O'nun kudretine yaKişan sürati düşünmemiz ilham edilmektedir.[49]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, mevout imkân ve yeteneklerini hakkı arayıp bulma yolunda kullanmayıp kendilerine zulmeden inkarcı sapıkların, âhiret gününde gerçeği görüp anlayınca bir çıkış yolu arayacakları konu edildi. Sonra da ilâhî kudretin yüceliğine delâlet eden belgelere yer verilerek birtakım uyarılar yapıldı. Hesapların çarçabuk görüleceği gün gelmeden önce, insanın kendi kendini hesaba çekip hayatını ilâhî düzene uydurmasının gereği üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, yüreklerin gırtlaklara gelip dayanacağı, zâlimler için hiçbir yardımcı dostun bulunmayacağı âhiret gününün dehşetiyle, inkarcı zâlimlerin uyarılması emrediliyor. Cenâb-ı Hakk'ın ancak hak ile hükmedeceği hatırlatılarak, ilâhî adaletin şaşmazlığına dikkatler çekiliyor. Sonra da inkâr ve zulümleri sebebiyle yıkılıp sadece kalıntıları yer yer ayakta duran milletlerin tarihini ve yıkılış sebeplerini incelemeleri, öylece ilâhî hükmün, olayların tekerrür etmesiyle tekrarlanacağının bilinmesi isteniliyor.[50]
Meali:
18— Onları yaklaşmakta Olan gün (Kıyamet) ile uyar. Yürekler yutku-na yutkuna gırtlaklara dayanır o gün. Zâlimler için ne sıcak bir dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi vardır.
19— (Allah) hâin gözleri, gönüllerin gizlediğini bilir.
20— Allah, hakkı yerine getirir. Allah'ı bırakıp başkasına duâ edip yalvaranlar ise hiçbir şeyi yerine getiremezler. Şüphesiz ki Allah işitendir, görendir.
21— Onlar, yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı? Öyle ki onlar bunlardan daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha kuvvetli (ve becerikli) idiler. Allah, onları günahları sebebiyle yakaladı da kendilerini Allah'tan (O'nun azabından) hiçbir koruyan bulunmadı.
22— Bu böyledir; çünkü peygamberleri onlara açık belgelerle, kesin delillerle gelirdi de onu inkâr ederlerdi. Bu yüzden Allah, onları (azap ile) yakalayıverdi. Şüphesiz ki O, çok kuvvetli ve ceza vermekte pek şiddetlidir.
Yaklaşmakta Olan Gün
«Onları yaklaşmakta olan gün (Kıyamet) ile uyar.»
Kıyâmet'in önemli safhalarından birine dikkatler çekildikten sonra, onun yakın olduğu haber verilmektedir. Çünkü gelmekte olan her şey yakın sayılır. Meydana gelmesi kesin olan şey, meydana gelmiş sayılır. Kıyamet olayı da vakti saati gelince mutlaka gerçekleşeceğinden, onun yakın olduğu bildiriliyor.
Neden Kıyamet olayıyla uyarı?
Hemen belirtelim ki, Allah'a imândan sonra Kıyâmet'e inanmanın önemi çok açıktır. Kişi dünyada yaptıklarından sorumlu tutulacağını, kendisine verilen her nîmeti nasıl, ne yolda harcadığının hesabını vereceğini bildiği ve inandığı nisbette, hayatını düzende tutabilir ve faziletli bir ömür sürebilir. İkinci hayata kaldırılacağına inandığı takdirde, birinci hayatını ona göre ayarlıya bil ir.
Bunun için Kur'ân'da fert ve toplumu yönlendirme konusunda Allah'ın kudretinin üstünlüğü ve sınırsızlığı, kanunlarının şaşmazlığı anlatıldıktan sonra, bâtılın zararları ve doğuracağı elim neticeleri işlenir; arkasından insan aklına hareket sağlamak için malzeme verilir ve belgeler sıralanır; hemen arkasından da âhiret, hesap, ceza ve mükâfatlara geçilerek uyarıcı ve yönlendirici safhalar anlatılır. Böylece en eğitici metod işlenerek duygu ve düşünceye, akla ve idrâke ışık tutulur.
İlgili âyetlerde, belirttiğimiz ilâhî metoda aynen yer verilmiştir.[51]
Âzife Günü
«Âzİfe» kavramı daha çok kıyametin isimlerinden biri olarak bilinirse de diğer birkaç manaya da delâlet ettiği söylenir. Şöyle ki:
a) İnkarcı suçluların Cehennem ateşine süratle yaklaştığı gün.
b) Ecelin kapıyı çaldığı gün.
c) Kavim ve milletler için yaklaşmakta olan o elemli ve felâketli gün..
İşte böyle bir günde ilâhî hüküm bütün haşmet ve azametiyle inerken yürekler, yutkuna yutkuna gırtlaklara gelip dayanır. Gerek Kıyâmet'in kopuş anı, gerekse kabirlerden kaldırılıp mahşer alanına sevk edilme günü en korkulu dönemlerdir.
Bütün sebepler, vasıtalar ortadan kalkar da kişi kendi amel ve niyetiyle başbaşa bırakılır. Dünya hayatını inkâr, ahlâksızlık ve haksızlıklarla berbat eden zâlimler yapayalnız kalır. Artık ne sıcak bir dostları, ne de sözü dinlenir şefaatçileri bulunur.
Burada «zâlimler»den maksat, daha çok inkâr temeli üzerinde zorbalık inşa edip önce kendi kendine, sonra da çevresine haksızlık eden bedbahtlardır. Böyleleri küfür üzere öldükleri takdirde, ilâhî rahmetten uzak kalıp hiçbir şefaatçi de bulamazlar.
Cenâb-ı Hak ise, hâin gözleri ve gönüllerin gizlediklerini bilir. O halde kıyamet gününde böylesine kapsamlı bilgiye sahip olan Yüce Kudret'in huzurunda hesap vereceğimizi bir an olsun hatırımızdan çıkarmamalıyız ve bu şuur ve inançla iç disiplini sağlamalıyız.
Allah ancak hak ile hükmeder. O bakımdan hükmünde yanılma, haksızlık, bilgisizlik ve duygusallık payı yoktur. Gerçek bu olunca, insanoğlu her söz ve davranışında bu mutlak kudretin vereceği âdil hükmü düşünerek günlük hayatını değerlendirmelidir.
19. âyetin sonunda Allah'ın iki sıfatına yer verilmektedir: Semi1 ve Basîr.. Birincisi her şeyi lâyıkıyla işittiğine; ikincisi, her şeyi lâyıkı veçhile görüp bildiğine delâlet eder. Aynı zamanda her kişinin mutlak surette bu iki sıfatın da murakabasi altında bulunduğuna işaret söz konusudur.[52]
İnkâr Ve Azgınlıkları Sebebiyle Yok Edilenler
«Onlar yeryüzünde gezip dolaşarak kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı?.»
İlgili âyetlerle insan aklına, düşünce ve duygusuna seslenilip aydınlatıcı ve yönlendirici bilgi verildikten sonra, önemli bîr uyarıda bulunuluyor ve dikkatler bütünüyle, inkâr ve zulümleri sebebiyle ilâhî hışma uğrayan kavim ve milletlerin kalıntılarına çekiliyor. Böylece yaşamakta olan, fakat inkâr, ahlâksızlık ve haksızlık doğrultusunda yaşama dönemlerini tamamlamaya çalışan milletlerin tarih okumalarının lüzumu üzerinde duruluyor; belirtilen sebepten dolayı kökleri kazınan kavim ve milletlerin yıkılış nedenleri üzerinde ciddi araştırma yapmaları tavsiye ediliyor.
Öyle ki, mermerden yapılan ve her biri sanat harikası sayılan saraylar, çeşitli eğlence yerlerini bünyesinde taşıyan şehirlerin, aşk odalarıyla, şarap küpleriyle, ilâhlâştırılan mermer heykelleriyle birlikte neden yerin dibine battığını araştırmamak ve sadece sanat eserlerinin taşıdığı değerlerle meşgul olmak yeterli ve yönlendirici; ibret ve öğüt verici değildir.
Kutsal kitapların ve ciddi araştırma ve incelemelerin belirleyip ortaya koyduğu gerçek şu ki: Kendilerini cinsel konulara verip her türlü hayâsızlığı ve haksızlığı mubah sayanlar; Cenâb-ı Hakk'ı bırakıp kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri mermer heykelleri ilâhlâştiranlar; zulmü ve tuğyanı sanat edinenler ilâhî hükmün tecellisinden kendilerini kurtaramamiş-lardır. Bugün hâlâ birçok bölge ve ülkede onların ağıt destanını yansıtan kalıntıları bulunmakta ve ziyaretçilere, «bize ibret gözüyle bakın da geldiğiniz uçurum kenarından dönme fırsatını kaçırmayın» demektedirler.
Mekkeli'lerden daha güçlü ve daha çok refah seviyesi yüksek olan birçok imparatorluklar ne oldu? Koça Pers İmparatorluğu neden yıkılıp belirsiz hale geldi. M.S. V. yy. da ortaya çıkan; havanın, suyun ve ateşin paylaşıldığı gibi paranın ve kadının da paylaşılmasını öngören ortaklaşmacı bir ahlâk sergileyen Mazdak'dan geriye neler kaldı? Mısır fir'avnları, piramitlere yerleştirilen ceset ve servetleri bize neleri hatırlatmaktadır? Efes harabelerinin bugünkü görünümü bize ne gibi bir çağrışımı ilham etmektedir? Gönderilen peygamberleri alaya aldıkları, hakka davete sırt çevirdikleri; hayatlarının dizginini olduğu gibi nefis ve İblîs'in eline teslim ettikleri için, ilâhî sünnet gereği, oluşturulan sebepler harekete geçirilmiş ve kendilerine zulmeden bedbahtlar olarak yeryüzünden silinmişlerdir.[53]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, inkarcı zâlimler Âhiret azabıyla tehdît edilerek, ölmeden önce Hakk'a dönmelerine işarette bulunuldu. İlâhî adaletin hakkaniyetle tecelli edeceği güne dikkatler çekildikten sonra, inkâr ve zulümleri sebebiyle yıkılıp yok edilen milletlerin kalıntılarını gezip görmeleri tavsiye edilerek, tarihin tekerrür edeceği dolaylı şekilde hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, ibret ve öğüt alınacak tarihî olaylar üzerinde duruluyor ve buna misal olarak, Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasının bazı önemli safhaları hatırlatılıyor ve bu arada Fir'avn hanedanından olup imanını gizleyen bir mü'min-i muvahhidin yaptığı uyanlara yer verilerek mü'minler aydınlatılıyor.[54]
Meali:
23-24— And olsun ki, biz, Musa'yı mu'cizelerle ve açık belgelerle Fir'-avn'a, Hâmân'a ve Karun'a peygamber olarak gönderdik. Onlar ise, «bu çok yalancı bir sihirbazdır» dediler.
25— Ne vakit ki, Musa onlara bizden (kendisine verilen) hak ile geldi, onlar: «Musa ile beraber imân edenlerin erkek çocuklarını öldürün, kız çocuklarını diri bırakın!» dediler. Kâfirlerin hile ve düzeni mutlaka boştur, neticesizdir.
26— Fir'avn, «beni bırakın da Musa'yı öldüreyim, varsın o Rabbına yalvara dursun. Doğrusu ben onun dininizi değiştirmesinden veya yeryüzünde fesâd çıkarmasından korkuyorum» dedi.
27— Musa dedi ki: «Şüphesiz ben, hesap gününe inanmayan her kendini beğenmişten, Rabbım ve Rabbınız (olan Allah)a sığınırım!»
28— Fir'avn hanedanından imânını gizleyen mü'min bir adam, «siz, Rabbım Allah'tır, diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki o size Rab-bınızdan açık belgeler, kesin deliller, mu'cizeler getirdi. Eğer o yalancı ise, yalanının vebali kendisine; doğru ise, size va'dettiği (azabın) bir kısmı olsun size dokunur. Şüphesiz ki Allah, elbette ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.
29— Ey milletim! Bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allah'tan bize bir kahredici azap gelecek olursa, kim bize yardım eder?» dedi. Fir'avn ise şöyle dedi: «Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gösteriyorum..»
30-31— İmân eden adam ise: «Ey milletim! dedi, şüphesiz ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bîr durumun; Nuh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve onîardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir durumun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez.»
32— «Ey milletim! Doğrusu ben sizin için bağrış-çağrış (seslerinin yükseldiği bir) günden korkuyorum.
33— O gün arka çevirip kaçarsınız da Allah'a (O'nun azabına) karşı sizi koruyan bir kimse bulunmaz. Allah kimi şaşırtıp saptırırsa, onu doğru yola eriştiren bulunmaz.
34— And olsun ki, daha önce Yusuf da size açık belgeler, kesin delillerle gelmişti. Siz onun getirdiğinde hep şüphe edip durmuştunuz. O vefat edince (umutsuzlandıniz) ve «Allah ondan sonra herhalde peygamber görıdermiyecek» dediniz. İşte böylece Allah, ölçüyü kaçırıp şüphe içinde bocalayan kimseyi saptırır.
35— O şüpheciler ki, kendilerine gelmiş bir delît ve belge olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında tartışıp durdular. Allah yanında da, imân edenler yanında da (bu) büyük bir öfke ve nefrettir! İşte Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini böyle mühürler.»
İlgili Hadîsler
«Cihâdın en faziletlisi, zâlim bir hükümdarın yanında hak olan sözü söylemektir.» [55]
Urve b. Zübeyr (R.A.) anlatıyor:
— Abdullah b. Amr'e (R.A.) dedim ki: «Bana, müşriklerin, Resûlüllah (A.S.) Efendimize yaptıkları en kötü şeyde.n haber ver.» Bunun üzerine Hz. Abdullah bana şu olayı anlattı: «Bir ara Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Kabe'nin avlusunda namaz kılıyordu; derken Ukbe b. Ebî Muayt çıkageldî, Resû-lüllah'ın (A.S.) omuzundan tutup elbisesini boynuna dolayarak onu boğmaya çalıştı. Arkasından Ebû Bekir (R.A.) çıkageldi ve Ukbe'nin omuzundan tutup çekerek şöyle dedi: «Siz, Rabbımz Allah'tır diyen bir adamı mı öldürmek istiyorsunuz?! Halbuki O size Rabbından açık belgeler, kesin deliller ve mu'cizeler getirdi.» [56]
Musa (A.S.)In, Ülkeyi İdare Eden Üc Önemli Kişiye Gönderilmesi
«And olsun ki biz, Musa'yı mu1-cizelerle ve açık belgelerle Fir'avn'a, Hâman'a ve Karun'a peygamber olarak gönderdik..»
Kur'ân bu âyetle, halkı iyiye, ya da kötüye yönlendiren; iyi veya kötü örnek olan üc ayrı kişiden söz etmektedir: Fir'avn, Hâman, Karun. Birincisi, ülkenin mukadderatına el koyan diktatör hükümdar; ikincisi, ülkeyi diktatörün arzusu doğrultusunda idare eden dalkavuk vezir; üçüncüsü, geniş servet ve nüfuza sahip bulunan şımarık zengin..
Tarihte gelip gecen milletlerin hayatı,iyice incelendiğinde, ülkelerine rahmet veya azap inmesine sebep olan bu üc sınıf insanın nazım rol oynadığı görülür. Halkı iyiye, doğruya ve fazîlete veya bâtıla, fenalığa ve haksızlığa yönlendiren daha çok bunlardır.
Kur'ân-ı Kerîm, Musa (A.S.) kıssasını misâl verirken bu üç sınıf insanın karakter yapısını, aynı cağda yaşamış üç insandan söz ederek belirtmekte ve böylece Mekke'de cereyan eden olaylara ışık tutmakta; Hz. Mu-hammed'i (A.S.) öldürmeye kalkışıp mü'minlere eza ve cefada bulunanların sosyal durumlarının ve karakter yapılarının Fir'avn, Hâman ve Karun'un durumuna benzerlik gösterdiğine dikkatleri çekmekte ve dolayısıyla her çağda dine, sağlam örfe, güzel ahlâka ve fazîlete karşı olanların aynı karakterdeki sapıklardan oluştuğuna ve oluşacağına atıfta bulunmaktadır.[57]
Yalancı Sihirbaz Damgasını Yakıştıranlar
<<Bu çok valancı *>'ır sihirbazdır, dediler.»
Sözü edilen üc tip insan, hakkı reddedip tesirini gidermek için Musa (A.S.)in getirdiği acık belge ve mu'cizelere sihir damgası vurmak suretiyle onu yalancılıkla suçladılar.
Mekkeli ileri gelen zorbalar, inkarcı sapıklar da aynı yola baş vurmuş; insanlığın ufkunu aydınlatan ilâhî nurun tesirini giderebilmenin yol ve yöntemini araştırarak her çareyi denemekten geri kalmamışlardı. En cok yakıştırmaya çalıştıkları sıfat ise «mecnûn» ve «sâhir» idi. Bununla hâşâ Onun dengesiz bir sihirbaz olduğunu iddia ediyorlar, ama aklı eren ve o büyük peygamberin kişiliğini az-çok bilen kimseyi inandıramıyoriardı.
Anlaşıldığı üzere, inkarcı sapıkların hakka karşı gelmeleri arasında her zaman benzerlik görülmüş ve böylece olaylar tekerrür ettikçe, tarih de tekerrür etmekten geri kalmamıştır.[58]
Bâtıl Uğruna Soykirim Politikası
«Ne vakit ki Musa onlara bizden (kendisine verilen) hak ile geldi; onlar: «Musa île beraber İmân edenlerin erkek çocuklarını öldürüp, kız çocuklarını diri bırakın» dediler.»
Fir'avn, Hz, Musa'daki kudreti seziyor, yakın gelecekte Mısır'a sahip olabileceğinden ciddi şekilde endişe duyuyordu. O nedenle ikinci tedbir olarak İsrail oğullan'nın doğacak olan erkek çocuklarını imhaya karar verdi. Ama Kur'ân'ın buyurduğu gibi, bu plân ve kararı onları istedikleri neticeye ulaş-tıramadı. Çünkü hakka baş kaldıran azgın kâfirlerin hile ve düzeni sonuç vermez. Nitekim öyle oldu; o, İsrail oğulları'nı imha etmeden Cenâb-ı Hakk'in hükmü indi, hem can düşmanını ona besletti, hem de günü gelince o azgın zâlimleri Kızıldeniz'de boğup lâyık oldukları cezayı vermek suretiyle kudretini izhâr etti.
Mekkeli müşrikler de, Müslümanların çoğalmasından ciddi endişe duyup onları azaltmanın, hiç değilse başkalarının onlara katılmasını önlemenin çarelerini arıyor ve her fırsatı zamanında değerlendiriyorlardı. Ne var ki, yok etmek istedikleri ve küçümseyip hor gördükleri o faziletli cefakâr insanlar çeyrek yüzyıl geçmeden şan ve şerefle Mekke'yi, arkasından Arap Yanmadası'nı fethettiler.
Görüldüğü gibi, Cenâb-ı Hak bu bölümde Musa ve Fir'avn kıssasından birkaç önemli safhayı açıklarken hem mü'minleri teselli etmekte, hem de bâtılın payidar olamıyacağını misallendirmektedir. Yeter ki, Hakk'a gönül verenler birlik ve beraberlik içinde hareket ederek kendilerine düşen hizmeti sabırla sürdürsünler.. Zira kâfirlerin hile ve düzeni mutlaka boştur, ne-tiçesizdir.[59]
Musa Peygamer'in Öldürülmesini İsteyenler
«Fir'avn, beni bırakın da Musa'yı öldüreyim.... dedi.»
Fir'avn, Musa (A.S.)ın yüksek şahsiyeti karşısında küçülüyor; halk üzerindeki tesir ve nüfuzunun azalmasından, Musa'nın da itibar görmesinden endişeleniyordu. Sihirbazlar vasıtasıyla onu gözlerden ve gönüllerden düşürmeyi denedi, sonuç alamadı; hattâ arzusu hilâfına sihirbazlar Musa'nın (A.S.) Rabbına imân ettiler.
Bunun gibi, Mekkeli müşrikler de Hz. Muhammed'in (A.S.) bir şâir olduğunu iddia ederek karşısına ünlü şâirlerini çıkardılar. Ne var ki, silâh geri tepti; Tufayl gibi ünlü şâirler İslâm'a girmekten başka bir yol seçmenin saçmalığını ilân ettiler.
Fir'avn, son çare olarak Musa Peygamber'i (A.S.) öldürmeyi düşündü ve bu amaçla devlet ricalini toplayıp konuyu müzakere safhasına getirdi. Âyette ifade edildiği gibi, ileri gelenlerin çoğu buna muhalif bulunduğundan Fir'avn'ı dolaylı şekilde engellemek istiyorlardı. Musa (A.S.) da onların böyle bir konuyu müzakere ettiklerini öğrenince, karşı koyacak maddî bir güce sahip olmadığını düşünerek Allah'a sığındı ve şu tarihî sözleriyle, kendisinden sonraki mü'minlere böyle anlarda Allah'a sığınmanın en geçerli yol ve çare olduğunu sünnet olarak bıraktı: «Şüphesiz ben, hesap gününe inanmayan her kendini beğenmişten Rabbım ve Rabbınız (olan Al-lah)a sığınırım!» dedi.
Kıssanın bu bölümünün nakledilmesinin hikmeti, şudur: Mekke'de çok zor durumda kalan mü'minlerin, saldırıları devam eden azgın kâfirlerin şerrinden Allah'a sığınmaları öğütleniyor ve bu işin sonunun zaferle noktalanacağına işaret ediliyor.[60]
İmanını Gizleyen Kahraman Bir Mü'min
«Fir'avn hanedanından imanını gizleyen mü'min bir adam, «siz, Rabbım Allah'tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz......» dedi.»
Hadîs-i Şerifte ifadesini bulduğu üzere, cihâdın en üstünü, zâlim hükümdarın yanında hakkı söylemektir. Nitekim Fir'avn, Musa (A.S.)ın vücudunu ortadan kaldırmak için devlet konseyinin oy birliğiyle karar vermesini sağlamaya çalışırken, hem konseyde üye, hem de Fir'avn hanedanından olduğu anlaşılan, ama gerçekte Allah'a ve Peygamberine olan imânını gizli tutan kahraman bir mü'min bütün cesaretiyle ortaya atılıp, «Siz, Rabbım Allah'tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz? Halbuki o size Rabbınızdan açık belgeler, kesin deliller, mu'cizeler getirdi. Eğer o yalancı ise, yalanının vebali kendisine; doğru ise, size va'dettiği (azabın) bir kısmı olsun size dokunur. Şüphesiz ki Allah, elbette ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.
Ey milletim, bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstünsünüzdür. Peki ama Allah'tan bize kahredici azap gelecek olursa, kim bize yardım eder?» dedi.
Bu uyarı üzerine Fir'avn'ın şöyle dediğini yine Kur'ân bize haber vermektedir:
«Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gösteriyorum.»
Kahraman mü'min yine bütün cesaretini toplayarak son uyanda bulunmayı uygun gördü ve sözlerini şöyle tamamladı; «Ey milletim, elbette ben o sürü sürü toplulukların birleştiği gündeki gibi bir durumun; Nuh kavminin, Âd ve Semûd kavminin ve onlardan sonraki kavimlerin durumu gibi bir durumun sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum. Allah, kullarına zulüm (etmek) istemez.
Ey Milletim, doğrusu ben sizin için bağrış çağrış (seslerinin yükseldiği bir) günden korkuyorum. O gün arka çevirip kaçarsınız da Allah'a (O'nun azabına) karşı sizi koruyan bir kimse bulunmaz. Allah kimi şaşırtıp saptı-rırsa, onu doğru yola eriştiren bulunmaz.»
Şüphesiz haktan yana olan bu sözler hem büyük bir cesaret meselesidir, hem de Yusuf Peygamber'in sulh-u selâmetle hükmettiği bir ülkede, görevli bir peygamberin öldürülmesinin reddi mümkün olmayan felâkete yol açacağını hatırlatmayı ve din, ibâdet hürriyetine zincir vurmanın hiçbir hükümdara ve idareye rahmet ve fazilet kapılarını açmadığını ve açmayacağını dolaylı şekilde anlatmayı amaçlamaktaydı.
Böylece sözü edilen Kahraman mü'minin hakkı Hak adına söylemeyi, ölüm pahasına da olsa, göze aldığı anlaşılmakta ve böylece kahramanlara her zaman toplumun muhtaç olduğuna işaret edilmektedir.
Mükâfat olarak da Cenâb-ı Hak o kahraman mü'mini hem misâl gösteriyor, hem de onun kadrini yücelterek Kur'ân'daki bu sûreye «mü'min» ismini veriyor.[61]
Gözleri Yaşartan Tarihi Bir Olay
Bu konuda gözleri yaşartan tarihî bir olayı, muhaddis Bezzar ve EbÛ Nuaym, Hz. Ali (R.A.)den naklen şöyle rivayet etmişlerdir:
— Bir gün Hz. Ali (R.A.), biraraya gelip büyükçe bir cemaat oluşturan mü'minlere şunu sordu :
— Bana insanların en kahramanının kim olduğunu haber verir misiniz?.
Onlar da hep bir ağızdan : .
— Sensin... diye cevap verdiler ve aralarındaki konuşma şöyle devam etti:
— Ben bugüne kadar kiminle vuruşmak üzere karşılaştımsa, mutlaka intikam almak istedim. O bakımdan siz bana en kahraman kişinin kim olduğunu haber verin.
— Bilmiyoruz, lütfen en kahramanın kim olduğunu siz söyleyin?
— Ebû Bekir (R.A.)dır. Günkü o sıkıntılı günlerde Kureyş müşrikleri Resûlüllah'ın (A.S.) etrafını çevirip kimi itip kakıyor, kimi eteğini çekip «İlâhlarımızı tek ilâh yapan sen misin?» diyor ve bir sürü zorluk öne sürüyorlardı. Allah'a and olsun ki, Ebû Bekir (R.A.)den başka bizden hiç birimiz müdahale edemiyorduk. O tek başına koştu, kimini vurup itti, kimini bir tarafa çekti, kiminin önüne geçip engel oldu ve sesini şöyle yükseltti: «Yazıklar olsun size! Rabbım Allah'tır diyen bir adamı mı öldürüyorsunuz?!» Hz. Ali (R.A.) bu olayı anlatırken hırkasının bir ucunu kaldırıp yüzüne doğru götürdü ve sakalı ıslanıncaya kadar ağladı ve arkasından şunu sordu :
— Şimdi Allah için söyleyin, Fir'avn hanedanından olan o kahraman mü'min mi, yoksa Ebû Bekir (R.A.) mı daha hayırlıdır?
Kimse cevap vermedi. Hz. Ali (R.A.} kendi sorusunu şöyle cevapladı-.
— Cevap versenize! Allah'a yemin ederim ki Ebû Bekir (R.A.)ın bir saati, imanını gizleyen o kahraman mü'minin -ki Allah onu kendi kitabında övüyor- bütün vakitlerinden daha hayırlıdır. Zira Ebû Bekir (R.A.) imânını açıklayıp bütün malını ve gücünü Allah ve Peygamberi yolunda harcamıştır.[62]
Geçici Kudret Ve Saltanata Aldanmamak
«Ey milletim, bugün için mülk ve saltanat sizindir. (Bulunduğunuz) yerde üstunsu nüzdür. Peki ama Allah'tan bize kahredici bir azap gelecek olursa, tom b.
ze yardım eder? dedi.»
O kahraman mü'min, konseyin dikkatini ikinci bir hususa çekerek, bugünkü geçici saltanata bakıp geleceği unutmamalarını öğütledi ve nice saltanatların yerle bir edildiğine dolaylı şekilde atıfta bulundu. Bir yandan da Fir'avn'ın hiçbir zaman ilâh olamıyacağına, ama her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allah'ın varlığına değinerek üyelerin dalkavukluk yapmalarının doğru bir hareket olmadığına işarette bulundu. Şüphesiz kendini ilâh-laştırıp halka zulmeden ve Allah'ın rahmet olarak gönderdiği peygamberi öldürmeye yönelen zâlim bir hükümdarın önünde bundan daha tesirli ve uyarıcı ne söylenebilirdi? Kur'ân-ı Kerîm, kıyamete kadar gerçek mü'min-lere misâl teşkil edecek bu kahraman mü'minin yaptığı o müstesna uyarısını dokuz madde halinde açıklarken, hakkı savunmanın ne büyük fazilet olduğunu ilham etmektedir. Şöyle ki:
1— «Rabbım Allahstır diyen bir adamı mı öldürmek istiyorsunuz?! Bunda ne gibi suç ve düzene karşı gelmeklik vardır?
aklı
2— Öldürmek istediğiniz adam, Rabbından size, beşer kudretini aşan, umı harekete geçiren, vicdanı berraklaştıran belge ve mu'eizeyle gelmiş bulunuyor. Bu, iyi düşünüp gerçeği anlamanıza yetmiyor mu?
3— Sözünü ettiğim adam, bir an varsayalım ki yalan söylüyor, bunun vebali sadece kendisine döner ve o bu davranışıyla kendini halkın gözünden düşürmüş olur.
4— Ama o yalnız doğruyu söylüyor ve gerçekten haber veriyorsa ve siz de buna rağmen onu reddedip öldürmeyi kararlaştırıyorsanız, Onun Allah'tan alıp size haber verdiği elim azaba, yok edici felâkete katlanmanız gerekir.
5— Şüphesiz Cenâb-ı Hak ölçüsünü aşan ve taşan, yalanı huy edinen kimseyi doğru yola eriştirmez.
6— Bugünkü geçici kudret ve saltanata güvenip birtakım haksızlıklarda bulunmanın mâkul hiçbir yanı yoktur. Kaldı ki, zulüm ve azgınlıkta bulunan bir kavim ve milleti Cenâb-ı Hakk'ın hükmünden hiç kimse kurtara-mamıştır.
7— Misal olarak Nuh Kavmi, Âd ve Semûd Kavimlerini bir hatırlayınız. İlâhî hüküm indiği zaman onları yerle bir etmedi mi? Bugün sadece kalıntılarını görebilmekte ve yıkılıp yok edilme sebepleri üzerinde kafamızı yormamaktayız. İşte sizin hakkınızda da böyle bir azabın inmesinden endişe ederim.
8— Unutmayın ki, Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir, O hiçbir zaman kullarına zulmetmez, ama onlar kendilerine zulmederler.
9— İlâhî hüküm inip felâket sizi her yanınızdan çevirince, bağrış ve çağrışların hiçbir yararı olmaz ve işte ben sizin hakkınızda öyle bir günün geleceğinden korkuyorum ve bir mü'min olarak son uyarımı yapıyorum.
İşte o kahraman mü'min her şeye rağmen bu hakikatleri dile getirerek kendine düşen uyan görevini yerine getirmiş ve kendisinden sonrakilere örnek edinilecek bir mücadele metodu miras bırakmıştır.[63]
Hak Adına Yükselen Ses, Fir'avn'l Sarstı
Kendini ilâhlaştıracak kadar şımaran, insanları kul köle edinecek kadar ilâhî sınırları çiğneyen, büyük bir peygamberi öldürmeye kalkışacak kadar şuursuzlaşan Fir'avn'ı yanlış bir karar almanın eşiğinden ancak konsey üyelerinden imanını düne kadar gizleyen bir kahraman hak adına sesini yükselterek çevirdi. Onun o tok ve samimi sesi Fir'avn'ı sarstı ve haddini bilmeye davet etti. Diğer üyeler, bu cesaret yansıtan uyarıya pek itiraz edemediler..
Böylece Fir'avn, karşısında muhalif görünce rotayı değiştirmek, yelkenleri indirmek zorunda kaldı ve: «Ben size ancak uygun gördüğümü ve kendi görüşümü aksettiriyorum ve ben size ancak doğru ve isabetli yolu gösteriyorum» diyerek konunun bir çıkmaza sokulmasını ve prestijinin iyice sarsılmasını önlemeye çalıştı.
Resûlüllah'in (A.S.) Mekke döneminde buna benzer cesaret ve kahramanlığı Ebû Bekir Sıddîk (R.A.), Ömer (R.A.) ve Hz. Ali (R.A.) göstermemişler miydi? Ebû Zer el-Gıffarî benzeri bir cesaretle sesini yükseltirken komaya sokuluncaya kadar dövülmemiş miydi? Bilâl Habeşî, Yasır ve Eşi Sümeyye, oğlu Ammar daha ileri giderek ölüm pahasına «Allah birdir, Mu-'hammed (A.S.) O'nun peygamberidir» diyerek her türlü övgünün üstünde bir imân celâdetiyle ortaya çıkmamışlar mıydı?
Cenâb-ı Hak, Musa (A.S.) kıssasında yer alan bu müstesna olayı açıklarken, zaferin çok yakın olduğunu, Fir'avn'ın ilâhî hışma uğrayarak yok edilmesinin misâl teşkil ettiğini haber veriyor. Nitekim çok geçmeden bu âyetlerin işarette bulunduğu zafer gerçekleşti ve azgın kâfirler baş eğmek zorunda kaldı.[64]
Allah'ın Âyetleri Üzerinde Bilgisiz Ve Belgesiz Tartışanlar
«O şüpheciler ki, kendilerine gelmiş bir delil ve belge olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında tartışıp dururlar..»
İlgili âyetlerle hem Mekkeli müşriklere, hem de kıyamete kadar ortaya çıkacak olan inkarcı maddecilere hakkın sesi, mü'min. bir kulun dilinde tecelli edip duyurulduktan sonra, ellerinde isbatlayıcı bir delil ve belge olmadığı halde Allah'ın âyetlerini reddetmek için tartışan sapıklarla ilgili ilâhî hüküm bildirilmektedir:
«Kendilerine gelmiş bir deli! ve belge olmaksızın Allah'ın âyetleri hakkında tartışıp durdular. (Şüphesiz bu), Allah yanında da, imân edenler yanında da büyük bir öfke ve nefrettir. İşte Allah, kendini beğenmiş her zorbanın kalbini böyle mühürler.»
Nitekim Cenab-ı Hak, Fir'avn'ın, Ebû Cehl'in ve emsali azgınların kalplerini mühürleyip onları sapıklıklarıyla başbaşa bırakmış ve arkasından ilâhî hükmünü indirip yerine getirmişti. Dün böyle olduğu gibi, yarın da, yarından sonra da böyle olacak; sünnetullah azgın inkarcılar hakkında hükmünü kusursuz yürütecektir.[65]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, tarihin ibretli olaylarına dikkatler çekildi ve Musa (A,S.) ile Fir'avn kıssasının önemli birkaç safhası misâl verildi. İmanını gizleyen kahraman bir mü'minin hakkı nasıl dile getirdiğine atıf yapılarak örnek bir tablo ortaya konuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Fir'avn'ın mantık dışı birtakım çarelere baş vurma isteği konu ediliyor ve arkasından o kahraman mü'minin yaptığı uyarı ve irşada yer verilerek, hakkın sesine kulaklarını tıkayan bir milletin hazin akıbetine dikkat çekiliyor ve böylece Hakk'ı red ve inkâr edenler bir defa daha uyarılıyor.[66]
Meali:
36-37— Fir'avn dedi ki: «Ya Hâmân! Bana yüksekçe bir kule yap; umarım ki ulaştinci yollara, göklerin kapılarına ulaşırım da Musa'nın Tann'sını görebilirim. Çünkü ben gerçekten Musa'yı yalancı sanıyorum.» Böylece Fir'avn'ın kötü işleri kendisine çok çekici göründü de onu doğru yoldan alıkoydu. Fir'avn'ın hile ve düzeni hüsrana uğramaktan ve yok olmaktan başka bir şeye yaramadı.
38— İmân eden adam dedi ki: «Ey Milletim! Bana uyun ki, sîze doğru yolu göstereyim.
39— Ey Milletim! Şu Dünya hayatı kısa süreli bir geçim ve yararlanmadan ibarettir. Şüphesiz ki Âhiret, karar kılınacak yurttur.
40— Kim bir kötülük işlerse, ancak misliyle ceza görür. Erkek ve kadından mü'min olduğu halde kim iyi-yararlı amelde bulunursa, işte onlar Cennet'e girerler ve orada hesapsız rızıklanırlar.
41— Ey milletim! Ne tuhaftır ki, ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, sîz ise beni ateşe davet ediyorsunuz!
42— Siz beni Allah'ı tanımamaya, bilgim olmayan şeyi O'na ortak koşmaya çağırıyorsunuz. Ben ise sizi O çok güçlüye, çok üstüne, çok bağışlayana davet ediyorum.
43— Hiç şüphe yok ki, beni davet ettiğiniz şeyin Dünya'da da, Âhiret-te de davete (lâyık hiçbir yanı ve yetkisi) yoktur. Hepimizin dönüşü Allah'adır. Ve ölçüyü kaçırıp aşırı gidenler ateşin dostlarıdır.
44— Benim size dediklerimi ileride hatırlayacaksınız. Ben, işimi ve durumumu Allah'a ısmarlıyorum. Şüphesiz ki Allah, kullarını görendir.»
45— Allah, onu, onların hile ve düzeninin kötülüklerinden korudu. Fir'avn ve yandaşlarını azabın kötüsü sarıverdi.
46— Sabah akşam ateşe arzolunurlar. Kıyâmet'in kopuşu meydana gelince, «Fir'avn'ın yandaşlarını azabın en şiddetlisine sokun!» (denilir).
Fir'avn'ın Sahte Siyaseti
«Fir'avn dedi ki: «Ya Hamân! Bana yüksekçe bir kule yap; umarım ki ulaş-tırıcı yollara, göklerin kapılarına ulaşırım da..»
Musa Peygamber'in (A.S.) vücudunu ortadan kaldırma hususunda konseyden bir karar çıkaramayan, üstelik kendi hanedanından ve devletin ileri gelenlerinden bir üyenin açıktan karşı çıkması ve uyarıcı, öğüt verici sözler sarfetmesi; aynı zamanda Allah'ın kudretinin üstünlüğünden ve hükmünden bahsetmesi, Fir'avn'i iyice sarsmıştı. Nitekim Fir'avn bu sarsıntıyı sezdirmemek için halka inandırıcı olabilmenin yollarını düşünmüş ve mantık dışı şu çareyi ortaya koymuştu: Veziri Hamân, tuğladan yüksekçe bir kule yapacaki o da o kuleden gökleri, dolayısıyla Musa'nın Rabbını araştıracak; ortalıkta bir şey görülmeyince de Musa'nın yalancı bîr sihirbaz olduğunu isbatlamış olacaktı. İşte o böylesine gayr-i ciddi, gayr-i mantıkî bir politika gütmeye başlamıştı.
Fir'avn'ın kendine göre kurnazca olan bu plânının altında üç ayrı şeytanlık yatıyordu :
a) Eğer gökte bir ilâh bulunsaydı, yapılan yüksekçe kuleden gözetlemek suretiyle onu görmek mümkün olurdu. Oysa hiçbir şey tesbit edilememiştir.
b) Eğer Musa'nın iddia ettiği bir ilâh varsa, O'na uzanan yolu herhalde bulup görebilirdik. Oysa bütün araştırma ve gözetlemeye rağmen bir yol veya ize rastlanmamıştır.
c) Biz bu kadar imkânlarımızla yüksekçe kule inşa ettirip gözetleme yaptığımız halde bir şey göremedik; Musa hiçbir kuleye çıkmadan nasıl görebiliyor veya böyle bir iddiada bulunabiliyor?
Şüphesiz ki bütün bu cahilce, fakat kurnazca plânlar halkı uyutmaya ve ikna etmeye yönelik bulunuyordu. Ama o kahraman mü'min gibi aklı başında olanlara ve az-çok Allah hakkında bir şey bilenlere göre çok gülünç bir yöntemdi. Zira Musa (A.S.)dan önoe Yusuf Peygamber'in Mısır'da «Tev-hîd İnancı»yla ilgili meşaleyi yakması ve ülkede çok geniş çapta İslahatta bulunup halka güven ve huzur dolu yıllar yaşatması bütünüyle unutulmamıştı; yer yer o büyük peygamberin koyduğu eserleri görmek mümkündü. O yüzden de Fir'avn'ın güttüğü siyaset onu istediği hedefe ulaştırıcı olmadı ve sonunda hak bâtılın beynini parçalayıp azgın kâfirlerin kökünü kesti.[67]
Kahraman Mü'minin Tekrar Devreye Girmesi
<<imon eden adam de"di ki: «Ey milletim! Bana uyun ki size doğru yolu göstereyim..»
Fir'avn'ın sinsi emelini ve izlediği çok hatalı politikayı yakından görüp izleyen o kahraman mü'min, son çare olarak ona karşı bir kuvvet oluşturmayı ve Allah'ın hidâyet nasip edeceği kimseleri hakka davet etmeyi kararlaştırdı.. Nitekim merhum Elmalılı Hamdi Yazır'ın kendi tefsirinde Murat Bey'in «Tarih-i Umumî»sinden naklettiğine göre : Uzarsif adında bir kişinin Hiksüsler tarafına geçerek önemli bir orduyla Fir'avn'a karşı baş kaldırdığından ve bu olayın bilhassa Mısır Tarihi'nde belirtildiğinden söz edilmektedir.
Şüphesiz bu, olaya yakınlık görünümünde bir ihtimaldir ki, gerçeği araştırıp bulmak tarihçilerin görevidir. Biz ise, Kur'ân'ın ışığı altında o mü'min kulun Fir'avn'a karşı bir kuvvet oluştururken nasıl bir uyan ve öğüt metodu kullandığı üzerinde durmak istiyoruz. Zira uyarı ve öğüdün, hakka davetin seyri, o günkü Mısır'da yaşayan halkın sosyal, ekonomik ve ahlâkî yapılarını yansıtır.
O halde önce uyarı ve öğütleri bir dizi halinde özetliyerek sıralamamızda fayda vardır. Bunları on madde şeklinde tesbit etmiş bulunuyoruz. Şöyle ki:
1— Dünya hayatı kısa süreli bir geçimlikten ibarettir. Onun için zillete, hürriyetsizliğe katlanmaya değer mi?
2— Asıl karar kılınacak yurt ve sonsuz mutluluk Âhiret'tedir. Bu bakımdan sıkıntılara göğüs germeğe değmez mi? Hakk'a baş kaldırıp tuğyan eden bir hükümdara dalkavukluktan kaçınıp hakkın sesini ona duyurmaya çalışmak bu mutluluğun yolunu açan sebeplerden biridir.
3— Âhiret bütünüyle adalet, hakkaniyet ve Hakk'a teslimiyet yurdudur. Kötülük ancak misliyle karşılık görür. İyiliğin ise karşılığı ebedî saadettir. Oysa Fir'avn sizi köle gibi kullanmakta ve kendini ilâhlaştırmaktadır. Aristokratlardan kötülük işleyenlere ceza, halktan ciddi hizmet verenlere mükâfat verilmemektedir. Böylesine gayr-i âdil ve dengesiz bir ömür sürmek daha mı iyidir?
4— Ne tuhaftır ki, ben sizi kurtuluşa, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz! Fir'avn'ın hışmından korkup kendinizi sonu gelmeyecek bir azaba itiyorsunuz. Külfetsiz, mücadelesiz nîmet var mıdır? Öyle bir nîmet varsa gerçekte onun anlam ve değeri yoktur.
5— Sizden pısırık ve korkaklar, durmadan o bir olan yüce kudret sahibi Allah'ı inkâr etmemi, bilmediğim şeyi O'na ortak koşmamı istiyorlar. Birkaç günlük dünya hayatı için böylesine alçakça ve nanköree bir sapıklığı tercîh etmek, aklın ve sağ duyunun yolu mudur?
6— Ben ise, dikkat edecek olursanız sizi o en güçlü, en üstün ve de çok bağışlayan Cenâb-ı Hakk'a çağırıyorum. Günah ve kusurunu dile getirip pişmanlık duyanları bağişlamıyan Fir'avn'ı mı ilâh edinmek istiyorsunuz?!
7— Beni çağırdığınız şeyin dünyada da, âhirette de davete lâyık hiçbir yanı.ve yetkisi yoktur. Bizim gibi bir insana, ölümlü olan bir fâniye tapmak aşağılık, rüsvaylık ve akılsızlık değil midir?
Mutlak surette hepimizin dönüşü Allah'a olacaktır. Zira O'ndan geldik ve yine O'na dönmek zorundayız; başka dönülecek bir kudret yoktur. Fir'-avn'dan gelmedik ki yine ona dönmüş olalım. O da her insan gibi, kendisini yaratıp varlık alanına getiren O Yüce Kudret'e dönecektir. Gelip geçen fir'avnlar hep ölüp o kudrete dönmek zorunda kalmadılar mı?
8— Ölçü ve kıstası kaçırmamaya dikkat edin; fâniyi baki görüp ilâh edinmeyin. Sonra cehennemliklerden olursunuz da sizi kurtaran bulunmaz.
9— Size dediklerimin ne kadar gerçek olduğunu ileride hem hatırlayacak, hem de anlayacaksınız. Allah'ın azabı inmeden ilâhlık iddiasında bu* lunan Fir'avn'tn kendini bile kurtaramıyacağına şahit olacaksınız.
10— Ben gerçeği görüp sizi ona davet ederken, Allah'ın ve mü'minle-rin en büyük düşmanlarından biri olan Fir'avn ve ordusunu karşıma alıyorum. O bakımdan durumumu Cenâb-ı Hakk'a ısmarlıyorum. Ben, beşer gücünün yettiği sınıra gelmiş bulunuyorum. Gerisi ilâhî takdire kalmıştır.
İşte bu on maddeyi incelediğimizde, halkın sefaleti, köle gibi çalıştırıldığı, zulmün at oynattığt ve birçok insanların şahsiyetsizliğe itildiği; gerçek anlamda din hürriyetinin olmadığı hazin bir tablo şeklinde ortaya çıkar.
Mekkeli putperestlerin sosyal hayatı da buna benzer bir görünümde idi. Fakirlere hiç itibar edilmez; zenginlerin, ileri gelen söz sahiplerinin meclisinde onlara yer verilmezdi. Yağmacılık neticesi elde edilen esirler, bir hayat boyu kölelik kaydından kurtulamazlardı.
Ebû Cehl ve yandaşları birer fir'avn tavrında halka tepeden bakarlardı. Ebû Bekir, Ömer, Ali ve arkadaşları (Allah hepsinden razı olsun) bu azgınlara karşı koyup köle ve fakirleri savunur ve himaye ederlerdi.
Fir'avn'ın sonu nasıl hüsran olduysa, Ebû Cehl'lerin de sonlarının felâket olacağında şüphe yoktur. Nitekim âyet-İ kerîmede buna işaret edilmekte ve mü'minler dolaylı şekilde başarıyla müjdelenmektedir.[68]
İç Savaşı Başlatma
O kahraman mü'minin, bir gün oluşturduğu gücü harekete geçirip Fir'-avn'a karşı isyan ettiği kesindir. Ortalık böylece birbirine karışmıştı. Bir yanda Musa Peygamber (A.S.) ve İsrail oğulları'nın çözüm bekleyen problemleri, diğer yandan bir grup isyancı. Bu durumda hem Fir'avn'ın, hem de temsil ettiği devletin sarsılan otoritesini iade etmek gerekiyordu. Aksi halde yeni birtakım olaylar çıkıp isyan zincirine yeni halkalar ekliyebilirdi. Bunun için Fir'avn, tenkil ve imha için ordusunu hazırlamaya başladı; ama ilâhî hüküm daha önce iniverdi. Musa Peygamber (A.S.) aldığı vahiy üzerine İsrail oğulları'nı toplayıp bir gece yansı Mısır'ı terketti. Onu takibe koyulan Fir'avn, o kahraman mü'minin üzerine hemen varamadı, onu gelecek günlere bıraktı; önce Musa'nın (A.S.) işini bitirmeye yöneldi. Kırk beşinci âyetle bu plânın eriştiği netice belirtiliyor: Cenâb-ı Hak o kahraman mü1-mini Fir'avn ve yandaşlarının hile ve tuzağından korudu. Fir'avn ve ordusunu ise, azabın en murdarı sarıverdi.
Mekkeli müşriklerin de sonu bir başka oldu. İleri gelenlerinden azgınlığı huy edinip Hakk'a yönelmeyi gururlarına yediremiyen bedbahtlar Bedir ve Uhud savaşlarında can verdiler. Geriye kalanlar ise, Mekke'nin fethinde hiç sevmedikleri O Büyük Peygamberin önünde baş eğip teslimiyet gösterdiler.[69]
Kabir Azabı
«Sabah-akşam ateşe arzolunurlar..»
Ayetin açık anlatımından, kâfirlerin ruhlarının sabah ve akşam kabir azabına tabi' tutuldukları anlaşılıyor. «Sabah-akşam ateşe arz olunurlar» sözünden, onların Cehennem'e atıldıkları istidlal edilemez. Zira Cehennem'e atılma ancak Âhiret'te gerçekleşir. Bu, Berzah Âlemi'nde kâfirlerin, suçlu günahkârların bulunduğu kesimle Cehennem arasında bir menfezin bulunduğuna, o bakımdan Cehennem'in son derece kerîh kokusunu duyacaklarına ve bununla kıyamete kadar bir kabir azabı geçireceklerine işarettir. Kıyamet meydana gelince, bu defa onların ruhları hazırlanan bedenlerine yerleşip öylece Cehennem'e atılacaklardır. Bu da azabın en şiddetlisi olacaktır.
Nitekim Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği bir hadîste; bir gün Resûlül-lah (A.S.) Efendimiz, gözlen kızarmış bir halde yüksek sesle şöyle buyurdu: «Kabir, karanlık gecenin bir bölümü gibidir. İnsanlar! Eğer benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz, İnsanlar! Kabir azabından Allah'a sığının. Çünkü kabir azabı haktır.»
Sahîh isnadla rivayet edilen bu hadîs, aynı zamanda Akaid kitaplarına bir bölüm olarak konulmuştur.[70]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, kendini ilâhlaştıran Fir'avn'ın hakka karşı birtakım tertiplere baş vurduğu belirtildi. Ona karşı çıkan ve uyarıda bulunan kahraman bir mü'minden söz edilerek misal verildi ve bu arada hem Mek-keli'ler, hem de yaşamakta olan inkarcı sapıklar uyarıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Kıyamet gününde Cehennem'de biraraya getirilecek olan zâlim inkarcı idarecilerle, onlara uyan halkın nasıl tartışacakları konu ediliyor ve hem ölmeden önce Hakk'a dönmenin gereğine işaret ediliyor, hem de yönlendirici bir metod sergileniyor.[71]
Meali:
47— Ateşte karşılıklı delil getirip tartışırlarken, zayıfiar, büyüklük tas-layanlara: «Şüphesiz biz size uymuş kimselerdik. Şu anda bizden ateşin bir kısmını olsun savmaz mısınız?» derler.
48— Büyüklük taslayanlar şöyle derler: «Doğrusu hepimiz ateşteyiz. Allah ise kulları arasında hükmünü vermiştir.»
49— Ateşte olanlar, Cehennem bekçilerine derler ki; «Rabbınıza duâ edin de bizden bir günlük (olsun) azabı hafifletsin.»
50— Bekçiler, «size peygamberleriniz açık belgeler ve mu'çizelerle gelmediler mi?» derler. Onlar, «evet geldiler» diye cevap verirler, (Bunun üzerine bekçiler onlara.) «Öyle ise kendiniz duâ edin» derler. Kâfirlerin duâ sı mutlaka boş ve neticesizdir.
Kâfirlerin Umutlarının Kesildiği Gün
«Büyüklük taslayanlar şöyle derler: Doğrusu hepimiz ateşteyiz. Allah İse kulları arasında hükmünü vermiştir.»
Cenâb-ı Hak ilgili âyetlerle, hakla bâtılın sürtüşme ve tartışmasına, hemen her dönemde gelip geçen milletlerin bünyesinde rastlandığını belirtip Musa (A.S.) ile Fir'avn kıssasını tarihî bir misal olarak verdi. Sonra da inkarcı Mekkeli'lere son uyarılarını yaparak dönüş yapmalarının kendileri için hayırlı olacağına işarette bulundu ve arkasından olaylar karşısında sabredip Hakk'a teslimiyet gösteren mü'minlere zafer va'dederek Musa Peygam-ber'in (A.S.) mücadelesinin başarıyla noktalandığını belirtti. Dönüş yapmayıp da inkâr ve zulümde ileri giden kâfirler için Cehennem'de meydana gelecek azap tablolarından birine dikkatleri çekti. Dünya hayatında kendi irâdesini ve hürriyet hakkını kullanmasını bilmeyen, inkarcı maddecilerin, diktatör zâlimlerin buyruğu altında iman ve irfanını yitirip şahsiyetini sıfıra düşüren sapıkların ancak kıyamet günü uyanacaklarına atıf yaparak, orada derin bir pişmanlık duyacaklarını, kendilerini sapıttıran mağrur zâlimlerle Cehennem'de tartışacaklarını haber vererek ölmeden önce Hakk'a dönmenin mutlak anlamda saadet va'dettiğini dolaylı şekilde kalp ve kafalara işlemeyi murad etti.
Kâfirler, hak ettikleri azabı görünce, dünyada sapık ve zâlim diktatörlere, haddini bilmeyen şımarık zenginlere kul ve köle olmanın ne kadar büyük bir basiretsizlik olduğunu anlayacaklar ve bunlardan hiç birinin yardımda bulunma yetkisine sahip olmadığını görünce de tek çare olarak Cehennem Bekçisi'nden yardım ve şefaat dileyecekler. Bekçiler onlara, kaçırdıkları büyük fırsatı bir defa daha hatırlatarak : «Peygamberleriniz size açık belge ve mu'çizelerle gelmediler mi?» diye sorarlar ve kâfirler lehine duâ etme yetkilerinin bulunmadığını açıklayarak kendilerinin bâri-gâh-i izzete el açıp yalvarmalarını söylerler ve sonra da-. «Kâfirlerin duası boş ve neticesizdir» diyerek onlardan yana ümit kapısının kapalı bulunduğunu hatırlatırlar.
Âyette geçen, «bir gün olsun» sözü, ağız alışkanlığından kaynaklanmaktadır, Zira âhiret âleminde gece-gündüz kavramları yoktur. Cehennemlikler bununla azaplarına bir süre ara verilmesini anlatmak isterler.
İsrâ Sûresi 15. âyette de açıklandığı gibi, Cenâb-ı Hak bir kavme veya millete peygamber göndermedikçe azap etmiyeceğini belirtmektedir. Konumuzu oluşturan âyette de Cehennem bekçilerinin cehennemliklere: «Size peygamberleriniz açık belge ve mu'cizelerle gelmediler mi?» diyerek takriri anlamda sormaları bu manaya işarettir. Zira peygamber irşat ve teblî-ğine, diğer bir anlatımla peygamberin getirdiği ilâhî beyânlara her çağda ve her ülkede mutlaka ihtiyaç vardır. İnsan aklı yalnız başına fizik ötesini çözüp anlayamaz, Cenâb-ı Hakk'ı kemal sıfatlarıyla bilip takdîr edemez, kıyameti ve oradaki sonsuz azap ve nimetleri idrâk edemez. Bunlardan ilâhî nizama ve sünnetullaha göre haber veren Allah elçisinin getirdiği bilgilerden mutlaka yardım görmesi gerekmektedir. Hz. Muhammed (A.S.) ise, son peygamber olarak bütün insanlara gönderildiğine ve kıyamete kadar risaletinin geçerliliği devam edeceğine göre, her millet ve kavme aralıksız peygamber gönderildiği hükmü ortaya çıkıyor ve böylece kimsenin itiraz hakkı kalmıyor. Ancak bugünkü teknik imkânlardan ve medenî nîmet-lerden uzak, dünyadan habersiz ilkel bir hayat yaşayan bazı topluluklar varsa ve bunların peygamberden, onun getirdiği ilâhî hakikatlerden haberleri yoksa, o takdirde âhiret gününde onlar sadece akıl yoluyla kâinatın bir yaratıcısının bulunduğunu idrak edip etmediklerinden sorumlu tutulacaklar, fakat âhireti ve diğer dinî esasları bilmediklerinden dolayı kınanmayacaklar ve azap da edilmiyeceklerdir.[72]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, hak ile bâtılın devamlı sürtüşme halinde olduğu konu edildi ve bâtılı temsîl edenlerin peşine takılıp şahsiyetini kaybeden inkarcı sapıkların âhirette biraraya getirileceği ve aralarında tartışma çıkacağı belirtilerek, dünyada inkarcı zâlimlerden uzak kalmaları hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, hakkı temsîl eden peygamberlerin ve gerçek mü'-minlerin dünyada da, âhirette de ilâhî yardım ve desteğe mazhar kılınacağı haber veriliyor ve dünyada peygambere ve mü'minlere uymayı gururuna yediremiyen zâlim inkarcıların âhirette özür dilemelerinin hiçbir anlam ta-şımıyaçağı hatırlatılıyor. Son peygambere uymayan Yahudiler uyarılarak Musa (A.S.)dan ve Tevrat'tan söz ediliyor. Bu durumda Peygamber'in (A.S.) ve O'nun yolunda yürüyen mürşitlerin sabretmesi tavsiye edilerek Allah'tan rahmet ve mağfiret dilemeleri isteniliyor.[73]
Meali:
51— Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve imân edenlere, Dünyo hayatında ve şahitliklerin yer aldığı günde elbette yardım ederiz.
52— O gün zâlimlere özür dilemeleri fayda vermez. Hem lanet, hem de kötü yurt onlaradır.
53— And olsun ki, Musa'ya doğru yolu gösteren rehber verdik. Kitap (Tevrat)ı İsrail oğullarına mîras bıraktık.
54— Ki o doğru yolu gösteren bîr rehber ve akıl sahiplerine bir öğüt ve hatırlatmadır.
55__ o halde (Ey Peygamber!) Sabret. Şüphesiz ki Allah'ın va'di haktır. Günahlarının bağışlanmasını dile ve akşam-sabah Rabbına hamd ile tesbîh et..
56— Allah'ın âyetleri hakkında kendilerine bir delil ve belge gelmeksizin tartışıp iddialaşanların gerçekten içlerinde ulaşamıyacakları bir kibir (büyüklük, kendini beğenmişlik) vardır. Sen artık Allah'a sığın. Şüphesiz ki O, işitendir, görendir.
Allah'ın Yardımı Kimden Yana Tecelli Eder?
«Şüphesiz ki biz, peygamberlerimize ve iman edenlere, dünya hayatında ve şahitliklerin yer aldığı günde elbette yardım ederiz.»
Mekkeli azgın müşriklerin, İslâm'a ve onu tebliğ edip yaymakla görevli bulunan Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı cephe almaları ve durmadan kin ve iftira kusmaları, sonra da düşmanlıkta hiçbir ölçü ve insaf sınırı tanımamaları üzerine Cenâb-ı Hak, ezelî ilmiyle olayları tesbit edip ona göre hazırladığı plânı, diğer bir anlatımla, kader çizgisinin önemli bir bölümünü bir şifre mahiyetinde açıklıyor: «Biz, peygamberlerimize ve imân edenlere.....elbette yardım ederiz.»
Dünyadaki yardımı, kâfirleri hezimete uğratması, mü'minleri az veya çok başarıya eriştirmesidir. En azından iman ve irfan kıvılcımını atan, hakkın sesini yansıtan mü'minler gelecek günler için bir ortam hazırlamış sayılırlar ki bu da ayrı bir başarıdır. Nitekim İsa (A.S.) hayatta iken, yani yeryüzünde tebliğ ve irşat hizmetini sürdürürken, kendisine sadece on iki kadar balıkçı veya kumaş ağartan kimse imân etmiş bulunuyordu. Ama O'nun attığı imân ve irfan kıvılcımı ve yansıttığı hakkın sesi öyle bir çekirdek meydana getirdi ki, O'nun göğe yükselmesinden sonra o çekirdek ortam ve şartları bulunca filizlenmeye başladı. Böylece Cenâb-ı Hak, İsa Pey-gamber'i ve etrafında kümelenen on iki havariyi başarıya eriştirmiş oldu, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in attığı kıvılcım ise, kendisi henüz hayatta iken Arap Yarımadası'nı kaplamıştı.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, peygamberler bâtıl ile mücadele edip Hakk'-ın emrini duyurmaya çalışırlarken, kimi bir süre sonra ilâhi yardıma mazhar olmuş, kimi görünürde bu yardıma erişmeden öldürülmüş, kimi de bu ikisi arasında bir durum arzederken hicret etmek zorunda kalmıştır. Bunlara birer misâl verecek olursak; birinciler için Nuh, Hûd, Salih, Şuâyb, Musa, Lût ve Muhammed'i (Salât-u selâm hepsine olsun) gösterebiliriz. İkinciler için Zekeriya,Yahya ve İşaya peygamberleri (salât-ü selâm hepsine olsun) gösterebiliriz. Üçüncüler için de İbrahim ve İsa peygamberleri (salât-u selâm hepsine olsun) gösterebiliriz.
Oysa âyetin açık anlatımından, peygamberlerin ve mü'minlerin hemen hepsinin dünyada da, âhirette de ilâhî yardıma mazhar kılınacağı anlaşıhyor. Bu hususta, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, üç yorum üzerinde durulmuştur:
a) İlâhî haber genellik arzediyorsa da, peygamberlerin bir kısmı kasde-diliyor. Nitekim Arap edebiyatında buna benzer anlatım şekilleri hayli çoktur.
b) Yardımdan maksat, peygambere karşı çıkıp eziyette bulunanlardan, ya peygamber hayatta iken, ya da onun vefatından sonra intikam almaktır. Nitekim Zekeriya, Yahya ve İsa'ya peygamberleri öldüren Yahudilerden aneak bunların vefatından sonra Babil ve sonra da Romalı'ların saldırısıyla intikam alınmıştır. İsa Peygamberi (A.S.) öldürmek isteyen Yahudilerden de Roma İmparatoru Titus'un vaki saldırısıyla intikam alınmıştır ve kıyamete yakın İsa (A.S.)ın inip Hz. Muhammed'in (A.S.) şeriâti üzere amel etmesi ve Hıristiyanlara böylece doğru yolu göstermesi de ilâhî yardımın bir başka tezahürü olacaktır.
c) Yukarıda konunun baş kısmında belirttiğimiz üzere, oniarın attığı kıvılcım ve oluşturduğu çekirdek söz konusudur.[74]
İlâhî Yardim Şartlı Mıdır?
Cenâb-ı Hakk'ın mü'minlere yardım etmesi, elbette bazı şartlara bağlıdır. Onları şöyle özetliyebiliriz :
1— İman cephesinin bütünlük içinde olması,
2— Mevcut ortama ve şartlara göre Allah'ın dinini teblîğe azmetmiş olmaları,
3— Yeterince maddî güce sahip olamadıkları sürece çok dikkatli davranmaları, düşmanlarını, kendilerini imha kararı alacak kadar tahrîk etmemeleri ve sırası gelmedikçe hedef göstermemeleri,
4— Teblîğ ve irşad hizmetini günün imkânlarından ve gelişen metotlarından faydalanarak yerine getirmeye çalışmaları; vaki saldırılara misliyle karşı koymayıp sabırla sonucu beklemeleri,
5— Mü'minlerin birtakım kişisel çıkarlardan, hiziplerden, senlik-benlik iddialarından uzak kalmaları; birbirleriyle sürtüşmemeleri bu cümledendir.
Nitekim bütün bu şartları, Muhammed Sûresi 7. âyet yansıtmaktadır. Şöyle ki:
«Ey imân edenler! Eğer siz Allah'a (O'nun dinine, peygamberine ve o peygamberin yolunda olanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder de ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.»
Uzun yıllardır İslâm âlemi ilâhî nusrattan mahrum bulunuyorsa, bunun tek sebebi, yukarıda belirtilen şartlara riâyet etmemeleridir. Allah daha iyisini bilir.[75]
Şahitlerin Yer Aldığı Gün
<Ve şahitliklerin yer aldığı günde..»
Bu, müfessirierin cumhuruna göre, Kıyamet Günü'dür. Hafeze melekleri mü'minlerin lehine,- kâfir ve münafıkların aleyhine şahitlikte bulunurlar. Allah'ın emirlerini tebliğ ettiklerine dair peygamberler şahit olarak dinlenir/Peygamberlerin aldıkları görevi yerine getirdiklerine dair Hz. Muham-med'in (A.S.) Kur'ân-i Kerîm'i acık belge göstererek şahitliği istenir. Nitekim Nisa Sûresi 41. âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Her ümmetten bir şahit getireceğimiz, seni de onlar üzerine şahit getireceğimiz zaman (halleri) nice olur.»[76]
Allah'a Ortak Koşmak Büyük Bir Haksızlıktır
Kur'ân-ı Kerîm bütünüyle «Tevhîd fnancısnı korumak ve onu bütün tazeliğiyle kalp ve kafalara işlemek için indirilmiştir. Zira kâinat bu esas üzerine kurulmuştur. Her şey onu yansıtmaktadır. O bakımdan Allah'ı inkâr etmek veya O'na ortak koşmak büyük bir zulüm olarak vasıflandınl-makta ve âhiret gününde bu zâlimlerin hiçbir mazereti kabul edilmeyeceği açıklanmaktadır.
O halde inkarcı maddeciler, sapık nankörler hem kâinat düzenine karşı, hem kendilerine karşı, hem de çevrelerindeki insanlara karşı zulmederler ve kâinatın mutlak adalet terazisi üzerine kurulduğunu görmeyip plândaki yerlerinden uzaklaşmış olurlar.
Nitekim Lûkman Sûresi 13. âyette bu konuya değinilerek şu açık bilgi verilmektedir: «Hani bir vakit Lûkman oğluna öğüt vererek dedi ki: «Oğul-cağızım, sakın Allah'a ortak koşma. Çünkü gerçekten ortak koşmak büyük bir haksızlıktır.»[77]
Allah'ın Yardımına Mazhar Olan Musa (A.S.)
«And °'sun ki, Musa'ya doğru yolu gösteren rehber verdik. Kitap (Tevrat)ı İsrail oğullan'na miras bıraktık.»
Yukarıda elli birinci âyetle, Çenâb-ı Hakk'ın peygamberlerine mutlaka yardım edeceği haber verilmektedir. Bu haber, gerçekte Hz. Muhammed'in (A.S.) yakın gelecekte ilâhî yardıma mazhar kılınarak zafere erişeceğini müjdeliyordu. Sonra da konumuzu oluşturan âyetle, Allah'ın bu yardımının Musa Peygamber'e (A.S.) yöneldiği misal verilmekte ve kendilerine mîras bırakılan Tevrat ile dosdoğru amel ettikleri takdirde Yahudilerin ilâhî yardıma mazhar kılınacakları bildirilmektedir. Nitekim Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz risalet göreviyle sahneye çıkmadan önce Yahudilerin bu esasa bağlı kaldıkları dönemlerde Allah'ın yüksek lütuf ve inayetine lâyık görüldükleri bilinmektedir. Ondan saptıkları çağlarda ise, felâketten felâkete uğradıkları da bir gerçektir.
Elli dördüncü âyetle Tevrat'ın iki özelliği üzerinde durulmakta ve Yahudiler bir bakıma uyarılmaktadır. Şöyle ki:
a) Doğru yolu gösteren rehber,
b) Akıl sahiplerine bir hatırlatmadır.
Birinci özellik «Tevhîd İnanct»nı bütün parlaklığıyla ve sadeliğiyle yansıttığına; ikinci özellik, son olarak Hz. Muhammed'in (A.S.) peygamber olarak gönderileceğine ve artık İsrail oğulları'nın O'na uymasının gereğine delâlet etmektedir, Ne yazık ki Yahudiler Tevrat'ın taşıdığı bu iki özelliğe dosdoğru sahip çıkmamışlar ve bilhassa son peygambere inanmaya hiç yanaşmamışlardır. Medine ve çevresinde yaşayan Yahudiler ise, son dine ve peygambere karşı çok çirkin tertiplere baş vurmuşlar ve müşriklerle birleşerek Allah'ın insanlara olan son nurunu söndürmek istemişlerdi.[78]
Allah'ın Va'di Haktır
«O halde (Ey Peygamber!) Sabret. Şüphesiz ki Allah'ın va'di haktır..»
Cenâb-ı Hak ezelde hazırladığı plânı aynen uygular. Onda değişiklik yapması söz konusu değildir. Zira O'nun ilmi ve kudreti, her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Ortaya çıkacak olayları en doğru şekilde tesbît edip yazmıştır; hata yapması, yanılması ve unutması mümkün değildir. O halde O'n jn plânına ve plânının bağlı bulunduğu sünnetullaha göre, son peygamberine de, Ona uyan mü'minlere de yardım edeceğini va'detmiştir. Artık bu hususta şüpheye yer yoktur. O'nun düzenlediği program saattan çok daha dakik işlemekte ve hedefine doğru kusursuz ilerlemektedir. Peygambere ve mü'minlere gereken odur ki, küfürle mücadelede dayanma gücünü ortaya koymak ve olaylar karşısında sabretmektir. Her şeyin gerçekleşmesi için belirlenmiş bir zaman vardır; onu beklemek ve beklemesini bilmek başarının ilk işaretidir. Nitekim Mekke'de çok üzüeü olaylarla her gün karşı karşıya bulunan ve aralıksız zâlim kâfirlerin saldırısına mâruz kalan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile ashabı, Allah'ın va'dinin hak olduğuna inandıkları ve vakti gelince onun mutlaka gerçekleşeceğinde şüphe etmedikleri için dayanma güçlerini son kertesine kadar ortaya koydular ve birkaç yıl sonra ilâhî va'd onlardan yana tecelli etti; mü'minter şehir devletini kurup az sonra Mekke'yi, sonra da Arap Yarımadası'nı fethettiler.[79]
Peygamber (A.S.)In Günahı Var Mıdır?
«Günahlarının bağışlanmasını dile ve akşam-sabah Rabbını hamd ile tesbîh et..»
Bilindiği gibi, peygambere vacip olan sıfatlardan biri de «ısmet»tir. Bu; günahlardan korunmuşluğu ifade eder. O halde âyette Hz. Muhammed'e (A.S.) hitapla «günahlarının bağışlanmasını dile» şeklindeki bir anlatımdan maksat ve murat nedir? Müfessirler, ilim adamları burada birkaç yorumda bulunmuşlardır. Onları şöyle özetleyebiliriz :
a) Daha uygun, daha üstün olanını terketmek,
b) Ümmet-i Muhammed'i (A.S.) istiğfara teşvik edip konunun önemine dikkatlerini çekmek,
Bu, «hazf-i muzaf» kaidesine göre bir yorumdur.
c) Küçük günah ve hatâlarda bulunmak,
Bu yorum, Hz. Peygamber (A.S.) hakkında küçük günah ve hatânın caiz olduğunu iddia edenlere göredir.
d) Peygamberlerin derecelerini artırmaya yönelik bir anlatım kullanılarak, bu konuda araştırma zevkini kamçılamak,
Bu, kendisine peygamberlik görevi ve payesi verilmeden önceki küçük günahlara ve daha uygun olanını terketmeye yönelik bir hatırlatma anlamına delâlet eden bir yorumdur.
e) Olayların ezici ve üzücülüğü karşısında ilâhî va'din bir an önce tecelli etmesini arzulamak..
Bu, az da olsa sabırsızlığa delâlet eden bir duygudur ki, bize nisbetle günah ve hatâ sayılmasa bile, Resûlüllah'ın (A.S.) haiz olduğu üstün derecelere nisbetle az da olsa bir hatâ sayılıyordu. O bakımdan Cenâb-ı Hak, Resûlüllah'ın (A.S.) kendi yanındaki üstün derecesini hatırlatarak böylesine bir zarif uyarıda bulunduğu söylenebilir.
Allah daha iyisini bilir.
Sabah-akşam hamd ile tesbîh emri üç şekilde yorumlanabilir:
1— Beş vakit namaz farz kılınmadan önce Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Hz. İbrahim'in (A.S.) Hanîf Dini'ne uyarak iki rek'at sabahleyin, iki rek'-at de akşamlayın namaz kılardı. İlgili âyetle bu namaza devam etmesi emrediliyor.
2— Sabahleyin hayata gözlerini açarken bir kusur işiememeye, yanlış bir şey yapmamaya ve Cenâb-ı Hakk'ın karanlıktan sonra tekrar aydınlığa kavuşturduğunu düşünmeye ve O'na hamd edip, O'nu her türlü noksanlıktan, hatâ ve kusurdan tenzîh etmeyi unutmamaya yönelik bir tavsiyedir.
3— Salimen sabaha erişmenin ve sırat-ı müstakimden ayrılmaksızın akşama kavuşmanın büyük bir lütuf ve rahmet olduğunu düşünerek Cenâb-ı Hakk'ı hamd ile tesbîh etmenin büyük yararlara, sonsuz saadetlere ve başarılara vesile olacağını öğütlemeye yönelik bir anlatım tarzı olduğunu söyleyebiliriz.
İbn Abbas'a göre : İlgili emirle beş vakit namaz kasdediliyor. Böylece âyetin anlatım şeklinde «mecaz-i mürsel» kaidesi söz konusudur, yani bir şeyin bir parçasını anıp tamamını kasdetmek kuralına yer verilmiştir. Örneğin, birine taziyede bulunduğumuzda, «başın sağ olsun» veya «başınız sağ olsun» şeklinde bir ifade kullanırız ki, bununla bütün vücutlarının sağlığı dilenmiş olur. [80]
Namaz, Allah'a Hamdın Ve Şükrün İfadesidir
Fatiha Sûresi, Allah'ın varlığını, kudretinin üstünlüğünü; O'nun kemal sıfatlarının yüceliğini bilip dile getirmenin en güzel ifadesi; namaz da bu ifadenin işten dışa vuran en uygun ve en ölçülü tezahürüdür. O bakımdan namaz kılmayan bir kimsenin Allah'a dosdoğru hamd ettiği ve şükürde bulunduğu söylenemez. Zira Fatiha, namaz içinde bu hamdın ve şükrün bütün özelliklerini, güzelliklerini taşımakta ve ilâhî düsturun özetini yansıtmaktadır.
Böylece namaz hamd ile teşbihin değişmeyen simgesi olarak bütün peygamberlere emredilmiştir, Mü'minlerin hemen her cağda teknik imkânlarla, lojistik üstünlükle birlikte başarılı olabilmelerinin sır ve hikmeti Allah'a dosdoğru imânda ve namazda mayalanmıştır. Fatiha doğrultusunda imân cephesini oluşturanların üstün geleceği her zaman beklenir. Zira bu hususta ilâhî va'd söz konusudur.[81]
Delilsiz Ve Belgesiz Tartışan Sapıklar
«Allah'ın âyetleri hakkında kendilerine bir delil ve belge gelmeksizin tartışıp iddialaşanların gerçekten içlerinde ulaşamıyacakları bir kibir (büyüklük, kendini beğenmişlik) vardır..»
«Allah'ın âyetleri», biri genel, diğeri özel olmak üzere iki grupta toplanır. Varlık âleminde yer alan her şey, her düzen ve denge Allah'ın varlığının, kudretinin delilidir ve her biri ilâhî damgayı taşıyan, O'nunkudretinin üstünlüğünü yansıtan bir âyettir. Bunlar, genel anlamdaki âyetlerdir. İndirilen kitapların her cümlesi bir âyettir ki beşer tarafından söylenmesi düşünülemez. Bunlar da özel manadaki âyetlerdir.
İnkarcı maddecilerin, zâlim zorbaların delil ve belgesiz olarak Kur'ân âyetleri üzerinde tartışmaya ve iddialaşmaya yeltenmeleri; kendilerini daha üstün, daha bilgili gösterme ve bâtılın azizliğini isbatlama hastalığından kaynaklanmaktadır. Kısacası, Hz. Muhammed'e (A.S.) uymamak için baş vurdukları çarelerden biridir. İşin temelinde inkâr, kibir ve bencillik yatmaktadır. Ama nafile, bâtılın eninde-sonunda baş eğeceği kaçınılmazdır.
Ayrıca ilgili âyetin anlatımından, dinî konularda söz sahibi olabilmek için delilleri, belgeleri, rivayetleri, nâsih ve mensûhlari; hüküm çıkarma yol ve yöntemlerini bilmenin şart olduğu anlaşılıyor. Öyle ki, din bir uzmanlık konusudur; rastgele kişilerin fikir beyân etme alanı değildir.[82]
Tedbir Ve Allah'a Sığınma
«Sen artık Allah'a sığın. Şüphesiz ki O, işitendir, görendir.»
Bâtılın boş ve anlamsızlığını; insanın yaratılışındaki kanuna ters düştüğünü, ruhun yücelmesine engel teşkil ettiğini ortaya koyabilmek için Hakk'ın hak olduğunu delil ve belgelerle isbat etmek gerekir. Bu, her tartışma ve mücadelede baş vurulacak bir metottur ki hiçbir devirde tazeliğini kaybetmez.
Mü'minler kendilerini sözü edilen metotla belli bir düzeye getirince, gereken tedbîri almış sayılırlar. Ondan sonrası Allah'a aittir. Doğru yola eriştirmek; hakkı üstün kılmak O'nun meşietine bağlıdır. Mü'minler ancak bu çizgide Allah'a güvenip ve ancak O'na sığınırlar. Çünkü yegâne işiten ve gören O'dur.[83]
Âyetler Arasında Bağlanti
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlere ve onların yolunda yürüyen mü'minlere dünyada da, âhirette de yardım edeceği haber verilerek mü'minlerin morali yükseltildi. Kibir ve gururlarından bâtılın peşine takılarak hakka karşı gelen zâlimlerin âhirette hiçbir mazeretlerinin kabul edilmiyeceği açıklandı ve başarıya erişebilmek için sağlam imândan gelen bir sabırla dayanma gücünü ortaya koymanın lüzumu belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ikinci hayatın mutlaka gerçekleşeceğine işaretle, gökleri ve yeri kusursuz şekilde yaratıp denge ve düzende tutan Cenâb-ı Hakk'ın insanı ikinci defa yaratmasında şüpheye yer olmadığı konu ediliyor. Sonra da hakikati görenle görmeyenin; sâlih amellerde bulunanla, kötülük işleyenlerin hiçbir zaman eşit tutulmayacağı hatırlatılıyor ve arkasından kıyamet olayının mutlaka meydana geleceği te'kîden beyân buyu-ruluyor.[84]
Meali:
57— And olsun ki, gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyüktür. Ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.
58— Görmeyenle gören, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlarla kötülük işleyen kimse bir değildir. Ne de az düşünüyorsunuz?!
59— Kıyâmet'in kopuş anı mutlaka gelecektir; bunda hiç şüphe yoktur. Ama ne var ki, insanların çoğu (bunu) bilmezler.
Gökleri Ve Yeri Yaratmak Daha Büyük Bir Olaydır
«And olsun k yeri yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyüktür..»
Cenâb-ı Hak bu âyetle, delilsiz ve belgesiz inkâra sapanları uyarmakta ve göklerle yeri yaratan o sonsuz kudretiyle insanları yeniden diriltmekten elbette âciz olmadığını haber vermekte ve böylece insan aklına ışık tutmaktadır.
Gökleri ve yeri yaratmak, insanları yaratmaktan ve insanların bir şeyler icad etmesinden çok daha büyük bir olaydır. Böylece âyeti iki ayrı manada yorumlamış bulunuyoruz. Birinci yoruma göre : Sınırı henüz tesbit edilemiyen fizik âleminde yer alan sistemleri şaşmayan kanunlarla yaratıp ayrı ayrı özellik ve yarar doğrultusunda denge ve düzende tutmak; biyolojik kanunlar çerçevesinde insanı yaratmaktan çok daha büyük bir hikmeti, üstün bir kudreti, akıllara durgunluk verecek plân ve programları yansıtır. Çünkü insan kendisinin.hangi ölçü ve kanunlarla yaratıldığını kısmen de olsa keşfedebilmiştir. Ama kâinat düzeninin kanunlarını henüz tamamıyla keşfedememiş ve sınırını belirliyememiştir. Bütün sistemler en ince-hesaplara, fiziksel kanunlara göre var kılınıp dengeleri sağlanmıştır.
İkinci yoruma göre : İnsanoğlunun fizik âleminin en küçük parçası sayılan dünyada keşîf ve icad ettikleri şeyler, göklerin ve yerin yaratılışında-ki yüksek kudrete, mükemmel matematiksel ve fiziksel düzenlemelere nis-betle, çok önemsiz kalır. Kaldı ki insanoğlu'nun bütün keşif ve icadları, ancak varlıkta var olan kanunlara yöneliktir. Öyle ki, varlığın her parçasına bu kanunlar yerleştirilmiş, maddeler konulmuştur. İnsan ancak onların üzerindeki perdeyi kaldırmakta ve ilâhî kudreti yansıtan şeyleri ortaya çıkartmaktadır, Eğer varlıkta o maddeler ve kanunlar bulunmasaydı ve eşyaya onlar yerleştirilmemiş olsaydı, insan neyi nasıl keşfedebilirdi? Ayrıca insan da şu kâinatta küçücük bir parçadır. Kâinatın büyüklüğü karşısında bir zerre bile değildir. Ne var ki ona verilen akı! ye diğer yeteneklerin değeri elbette ki çok büyüktür ve asıl büyüklük, insanı belirtilen özellikte yaratan Yüce Kudret'e aittir.
Böylece âyette geçen «halk» kelimesi bu ikinci yoruma göre,«îakdîr ve icad «mânasına delâlet etmektedir. Öyle ki, âyette iki defa geçen «halk» kelimesinin, birincisi göklerle yere, ikincisi insanlara izafe edilmiştir. Birinci «halk»ın yoktan var kılıp vücuda getirmeye; ikincisinin ise takdîrve icada delâleti söz konusudur. Birinci yoruma göre ise, her ikisi de yoktan var kılıp vücuda getirme manasına delâlefetmektedir.
. 'Diğer bir yoruma göre ise, âyette geçen «daha büyüktür» sözü kemmiyetle ilgili olmayıp keyfiyet, hikmet ve maya ile ilgilidir. Öyle ki, göklerin ve yerin yaratılması öylesine büyük bir hikmete ve yüksek manaya delâlet etmektedir ki, insanların çoğunun onu hemen anlaması düşünülemez. İnsanın yaratılması ise, o büyük hikmetin ancak bir halkasını oluşturur.
Bütün bunlar biz.insanların yorumlarıdır. Hakiki mânayı ise, Allah daha iyi bilir.
İşte ilim adamlarına ışık tutup kâinat ve insanın yaratılışı hakkında başka bir yönden ana fikir veren bu âyetin taşıdığı hikmeti ve yansıttığı hakikati anlayanlar ve bilenler pek azdır. Anlayabilmek için ilmi imânla birleştirmek gerekir. O bakımdan 56. âyetin son kısmında Cenâb-ı Hakk'ıri «Semî' ve Basîr» sıfatlan anılmış ve insanoğlunun da bu iki sıfatın inayet ve tecellilerine lâyık ve mazhar olabilmesi için, imanın desteğinde ilimle işitmesi, ilimle görmesi ilham edilmiştir.[85]
Görmeyen İle Gören Bir Değildir
«Görmeyenle gören.... bir değildir.»
Körlük, biri zahirî, diğeri bâtını; biri baş gözü, diğeri kalp gözü olmak üzere ikiye ayrılır, Bu iki ayrı göz ve ayrı körlük arasında sıkı işbirliği vardır. Baş gözü eşyadaki hakikati, taşıdığı damgayı görmeye çalışırsa, kalp gözüne kapı açmış olur. Bunun hilâfına sadece eşyanın rengiyle ve şekliyle; yarar ve zaranyla yetinir de yaratılmasındaki hikmeti, üzerindeki ilâhî fırçanın rengini araştırmazsa, kalp gözünün görmesine imkân vermemiş olur ve böylece her iki göz de yaratıldığı amacın dışında bırakılmış veya o amacın dışına itilmiş sayılır. Bu olay, mercekle film arasındaki ilgiye benzer. Mercek, makinaya giden ışınların dağılmasını önleyerek film üzerine düşmesini sağlar. Âdi bir cam bu görevi yapamaz.
O halde gerçeği görenle, onu göremiyen veya görmeyen hiç eşit olur mu?. Bunun gibi imân temeli üzerinde iyi yararlı işlerde bulunanlarla, kötülük işleyenler de hiçbir zaman eşit tutulmazlar.
İyi yararlı amel sağlam imânın; sağlam imân da kalp gözünün gerçeği görmesinin ürünüdür. Kötülükler daha çok inançsızlığın, ya da inanç zayıflığının; bu ikisi ise kalp körlüğünün eseridir.[86]
Kıyamet Olayının Mutlaka Meydana Geleceği Haber Verilmektedir
«Kıyametin kopuş anı mutlaka gelecektir. Bunda hiç şüphe yoktur. Ama ne var ki, insanların çoğu (bunu) bilmezler.»
Kıyâmet'in kopuş anının mutlaka geleceği açıklanıyor. Te'kîden beyân buyurulması ise, her türlü şüpheyi gidermeye yönelik bulunuyor.
«Kıyamet» kelime olarak insanın bulunduğu yerden kalkması demektir, (t) harfi bir defa kalkmayı ifâde içindir. Kâinat sistemi bozulunca canlı diye bir varlık kalmayacak ve sonra ikinci hayat ve onunla ilgili ikinci düzen kurulacak.
Birinci düzenin bir anda bozulup alt-üst olmasına «saat», insanların diriltilip bir defada kaldırılmasına «kıyamet» denmektedir.
Birinci düzen, dünya hayatının şartlarını; ikinci düzen ise âhiret hayatının şartlarını taşır. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmezler. Çünkü kâinatı yaratıp denge ve düzende tutan O Yüee Kudret'e inanmazlar.[87]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ikinci hayatın mutlaka gerçekleşeceği üzerinde duruldu ve buna delil olarak da göklerin ve yerin yaratılıp denge ve düzende tutulması gösterildi. Sonra da kalp gözü açık olup hakikati görüp anlayanlarla, kalp gözü kör olup gerçeği bir türlü göremiyen nankörlerin bir olmadığına değinilerek insanın Allah yanındaki değer ölçüsünün nelerden ibaret olduğuna işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, ibâdetin Allah'a yaklaştırıcı olduğu konu ediliyor ve gururundan dolayı Allah'a ibâdet etmiyenleri elîm bir azabın beklediği haber veriliyor. Arkasından da Allah'ın her bakımdan ibâdet edilmeye lâyık olduğuna atıf yapılarak, O'nun büyüklüğüne delâlet eden dört delil sıralanıyor.[88]
Meali
60— Rabbınız dedi ki: «Bana duâ edip yalvarırı ki kabul edip karşılık vereyim. Doğrusu bana kulluk etmeyi gururlarına yediremiyenler, zillete uğrayıp aşağılanarak Cehennem'e gireceklerdir.»
61— O Allah ki, dinlenip sükûnet bulaşınız diye geceyi, aydınlık içinde (hayatınızı kazancısınız diye) gündüzü sizin için yarattı. Şüphesiz ki, Allah insanlara karşı bol bağış, cok iyilik sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.
62— İşte bu, Rabbınız Allah'tır, her şeyi yaratandır. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyle iken nereye dönüyorsunuz?!
63— Allah'ın âyetlerini bile bile inâdla inkâr edenler de böyle çevriliyorlar.
64— O Allah ki, yeryüzünü sizin için oturmaya elverişli, göğü de bir bina (kubbe) kıldı. Sizi biçimlendirdi, biçiminizi güzel yaptı ve heiâl-temiz şeylerle sizi rızıklandırdı. İşte bu Allah, Rabbınızdır. Âlemlerin Rabbı olan Allah cok yücedir, cok kutsaldır.
65— O hep diridir. O'ndan başka ilâh yoktur. Dini O'na hâlis kılarak kulluk edip yalvarın. Âlemlerin Rabbına hamd olsun.
İlgili Hadîsler
(Kudsi hadîs)
«Dört hasletten biri benim için, biri senin için; biri benimle senin aranda, biri de seninle kullarım arasındadır: Benim için olanı, bana ibâdet edip hiçbir şeyi bana ortak koşmamandır. Senin için olanı, hayırdan ne işlersen onunla seni mükafatlandır marndır. Benimle senin aranda olanı, senden duâ edip yalvarmak, benden de onu kabul etmektir. Seninle kullarım arasında olanı, kendin için arzu edip hoş gördüğünü onlar için de arzu edip hoş görmendir.» [89]
«Şüphesiz duâ, ibâdetin tâ kendisidir.» [90]
«Aziz ve Celîl olan Allah'a duâ etmiyen kimseye Allah gazap eder.» [91]
«Kim Cenâb-ı Hak'tan dilekte bulunup bir şey istemezse, Allah ona gazap eder.» [92]
«Kıyamet gününde mütekebbirler (büyüklük taslayanlar) insan suretinde küçük karıncalar misâli haşrolunurlar. Küçük olarak ne gibi şey varsa, onları boyca aşar. Böylece Cehennem'de «Bevles» veya «Bûles» zindanınına girerler. Ateş dalgalan üzerlerine yükselir. Cehennemliklerin bedenlerinden akan kanlı irinden meydana gelen «habal»dan içerler.» [93]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz her namazın arkasından şunu okurdu:
Türkçesi:
«Allah'tan başka ilâh yoktur, O birdir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur; hamd O'na mahsustur, O'nun kudreti her şeye yeter. Hiçbir güç ve kuvvetimiz yoktur, ancak Allah ile vardır. Allah'tan başka ilâh yoktur ve biz ancak O'na ibâdet ederiz. Nimet O'nundur; fazilet ve güzel övgü de O'na mahsustur. Allah'tan başka ilâh yoktur. Kâfirler hoşlanmasa bile (mü'min-ler) dini O'na hâlis kılarak (dindarlıkta bulunup ibâdet ederler).» [94]
Duâ, İbâdet Anlamına Gelir
«Rabbmız dedi ki: Bana duâ edip yalvarırı ki kabul edip karşılık vereyim..»
Hadîs-i Şerîfte açıklandığı gibi, duâ ibâdettir. Çünkü Allah'a kul olduğuna inanan kimse, ancak O'na el açıp duâ eder, hacetini O'na arz edip yalvarır. O nedenle İmam Kurtubî bu cümleyi, «beni bir olarak tanıyın ve bana ibâdet edin ki ibâdetinizi kabul edip sizi bağışlayayım» diy3 yorumlamıştır. [95]
Ayrıca buradaki «duâ»yı zikir, el açıp yalvarma, dilekte bulunma manasına yorumlayanlar da olmuştur. Şüphesiz yorumların hepsi de maksat ve amaca uygundur.
Duayı asıl delâlet ettiği «dilekte bulunma, haceti arzetme» manası doğrultusunda ele alırsak, karşımıza şu soru çıkar: «Cenâb-ı Hak, bana duâ edip yalvarın ki kabul edeyim ve karşılık vereyim» buyuruyor. Oysa insan, birçok defalar el açıp duâ ettiği halde dileğinin kabul edilmediğini görüp üzülür. Bu duruma göre, âyeti nasıl açıklamak gerekir? Diyebiliriz ki, duanın kabul olunmasının birtakım şartları vardır, onlara herhalde riâyet gerekir. Şöyle ki:
1— İmân ve ıhlâs üzere yerine getirilmesi,
2— Duâ esnasında kalbin başka şeyle meşgul olmaması,
3— Yapılan dileğin, arzedilen hacetin insan için meşru sınırlar içinde olup yararlı ve uygun bir anlam taşıması,
4— Hısımlardan ilgi kesecek, onlara merhamet ve şefkat kapısını kapatacak niyetle yapılmaması,
5— Eninde sonunda kabul olunacağına inanıp güvenmesi,
6— Helâl lokma ile kendini beslemiş bulunması,
7— Allah, Âhiret ve diğer inanç esasları hakkında kalbini her türlü şüpheden uzak bulundurması bu cümledendir.
Nitekim Tirmizî'nin Ebû Hüreyre (R.A.)den yaptığı rivayette, Resûiül-lah (A.S.) şöyle buyurmuştur: «Herhangi bir adam, Allah'a el açıp bir dilek ve duada bulunursa, mutlaka kabul edilir. Bu ya dünyada kendisine hemen verilir, ya âhiret gününe geciktirilir, ya da duâ ettiği nisbette günahları bağışlanır. Şu şartla ki,' günahı gerektiren veya hısımlardan ilgiyi kesen bir anlamda yapılmamış ve acele gösterip (hemen kabul olunmasını) istememiş olsun.»
Bunun üzerine soruldu :
— Ya Resûlellah! Nasıl acele edilir? Cevap verdi :
— «Rabbıma duâ ettim, kabul etmedi» diye söylenir.[96]
Duâ Kulluğun Gereğidir
«Doğrusu bana kulluk etmeyi gururuna yed i rem iyen ler zillete uğrayıp aşağılanarak Cehen-nem'e gireceklerdir.»
Allah'ın kudret ve saltanatının sınırsızlığını, nîmet ve ihsanının bolluğunu ve insanların her an O'na muhtaç durumda olduğunu düşünerek, mahviyetkâr bir tavırla teslimiyet gösteren mü'min, şüphesiz duâ ve ibâdeti kulluğun gereği olarak görür ve aczini dile getirerek Hakk'a sık sık el açıp dilekte bulunur. Allah'ın mülkünde, O'nun tasarrufu altında O'nurt rahmet ve nîmetiyle beslendiğine inanan kimsenin duâ ve ibâdeti bırakması, bunu gururuna yedirememesi asla düşünülemez. O halde duâ ve ibâdeti aşağılanma sanıp kendini ihtiyaçtan vareste görenlerin kalbinde inançsızlık, nifak ve küfürden kaynaklanan cehalet yatmaktadır.
Böylesine verilecek ceza da o nisbette aşağılayıcı, horlayıcı ve zillete sürükleyici olacaktır. Konumuzu oluşturan âyette o gibilere hazırlanan azabın, niyet ve amelinin cinsinden olduğuna işaret edilmekte ve Allah'a kulluk görevini aşağılık ve zillet sayanların, kendi aleyhlerine çok kötü sonuç hazırladıkları hatırlatılmaktadır.[97]
Görülebilen, Bilinebilen Her Şey İnsandan Yana Yaratılmıştır
«O Allah kî- dilenip sükûnet bulaşınız diye geceyi; aydınlık içinde (hayatınızı kazanasimz diye) gündüzü sizin için yarattı..»
Şüphesiz Cenâb-ı Hakk'a el açıp duâ etmemiz, dilekte bulunmamız, yalvarıp yakarmamız için, önce O'nun insanlardan yana yaratıp hizmete sevkettiği kaynakları görüp anlamamız ve her nimette O'nun «ihsan mührünü» müşahede etmemiz gerekmektedir. Bunun için Cenâb-ı Hak hem konumuzu oluşturan âyette, hem de Kur'ân'ın özellikle dört ayrı yerinde her şeyin insandan yana yaratılıp onun buyruğuna baş eğdirildiğini haber vermekte ve böylece yerden çıkan, gökten inen nimetlerde «Rezzak Sıfatı»nın tecelli ve tezahürünü görmemizi ilham etmektedir. [98]
Yukarıdaki âyetle, iki önemli hîmet ve belgeden söz edilmekte ve insan aklına ışık tutularak yönlendirici bilgi verilmektedir. Böylece Kur'ân her şeyi yaratanın Allah olduğunu icmâlen bildirdikten hemen sonra bu ic-mâli tefsîr edip açıklayarak iki önemli nîmeti peşpeşe sıralıyor:
1— Dinlenip sükûnet bulmamız için geceyi,
2— Aydınlık içinde hayatımızı sürdürelim diye gündüzü yaratıp düzenlemiştir.
Bu düzen ve sistem bütünüyle insanın dünya hayatının devamıyla iç-içedir. Şöyle ki: Aldığı besin ve kalori nisbetinde hareket sağlayıp enerji sarfeden insanın, 24 saat durup dinlenmeden bu durumunu sürdürmesi mümkün değildir. Hılkatındaki ölçü ve esaslara ters düşmekte, hayatı idame prensibiyle bağdaşmamaktadır. O halde kurulan mevcut düzende gece ve gündüzün ardarda birbirini izleyip durmasına büyük :ıtiyaç söz konusudur. Zira bu, gelişigüzel bir sistem değil; insan hayatıyla ve mevcut yaşama şartlarıyla yakından ilgili bir düzenlemedir ki bütünüyle ince hesaplara, çok mükemmel fiziksel kanunlara dayalıdır.
Dünyamızı iki ayrı hareketle belli ve belirli hizmete sevkeden O Yüce Kudret'in, güneşi, güneş ailesini ne maksatla yarattığı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Aynı zamanda bu sistemi bu kadar ölçülü, dengeli ve hesaplı yaratan o kudretin, diğer sistemleri ve kâinatta her şeyi de belli amaçlara yönelik yarattığı kesinlik arzetmektedir. Sistemlerin bağlı bulundukları kanunlarla aksamadan, hatâ yapmadan, hedefinden şaşmadan hareket ve hizmetlerini sürdürmeleri ise, Allah'tan başka ilâh olmadığının başlıca delillerinden biri değil midir?
Gerçek bu olunca, insan aklına ve idrâkine ana fikir verilmesine rağmen, bazı kimselerin hâlâ inkârda ısrar etmesi şaşılacak şey değil midir? Kur'ân-ı Kerîm'de bu hayret, şu cümleyle yansıtılmakta ve inkarcı insafa davet edilmektedir: «Öyle iken nereye dönüyorsunuz?!»[99]
İcmaldan Sonra Dört Açıklayıcı Belge
«O Allah ki, yeryüzünü sizin için oturmaya elverişli...... kıldı..»
Kur'ân, ikinci defa ilâhî kudreti yansıtan icmalî bir fikir veriyor ve arkasından bunu dört belge ile açıklayarak aydınlatıcı bilgi sıralıyor:
1— Yeryüzünün yaşamaya elverişli şekilde yaratılması,
2— Göğün bir kubbe görünümünde mükemmel plâna göre düzenlenmesi,
3— İnsanın en güzel biçimde yaratılıp şekillendirilmesi,
4— İnsanın tertemiz yararlı rızıklaria rızıklandırılması,.
Bunlar aklı eren, gözü gören herkesin her gün karşılaştığı ve müşahede edebildiği nimetler ve belgelerdir.
Yerküre belli jeolojik devirleri geçirdikten sonra insan ve diğer canlıların yaşamasına elverişli şekilde ve uygun şartlar doğrultusunda yaratılmıştır. Dörtte üçünün veya onda yedisinin denizlerle kaplı olması, yer yer dağların yükselmesi; ova ve yaylaların; vadi ve geçitlerin konması; kaynakların, yer altı ve yer üstü madenlerin hazırlanması; atmosfer tabakasının belli kalınlıkta ve belli gazların bileşimiyle var kılınması; dünyanın güneşe olan uzaklık nisbetinin belli oranda tutulması, çok yüksek bir kudretin insanların yaşamasına yönelik mükemmel bir düzen kurduğunu isbat-lamiyor mu? Ortada bir dengesizlik ve düzensizlik var mıdır?
«Göğün bina kılınması» anlatımı neyi hatırlatmaktadır veya bize negi-bi bir ip ucu, ana fikir vermektedir?
«Bina» kavramı, önce bir plânı, plânlayanı hatırlatmıyor mu? Sonra da bir amaç ve hikmeti yansıtmıyor mu? Böylece fezadaki her sistem ve ailenin; her yıldız ve galeksinin belli bir plân ve programa; hazırlanmış bir amaç ve hikmete göre yaratılıp hizmete sevk edildiği ortaya çıkıyor.
İnsanın güzel biçimde yaratılması bize neyi öğretiyor veya hatırlatıyor? Daha güzel, daha mükemmel yaratılamaz mıydı? Şüphesiz ilâhî kudretin sınırı olmadığı ve üstünlüğü tartışılmadığı gibi, güzel yaratmasının da sınırı düşünülemez; ama O, dünya hayatında ve kâinatta var kıldığı eşya düzeyinde; hikmete dayalı şart ve ortama uygun hazırladığı plân gereği «insanı en güzel biçimde yaratmıştır.» Bu en güzellik, içinde yaşadığımız âleme ve ondaki ortam ve şartlara, sonra da hılkatımızdaki hikmete nisbet-ledir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Cenâb-ı Hak, Âdem'i kendi sureti üzerine yarattı; boyunun uzunluğu 60 zira' (yaklaşık 40 metre) îdi», buyurmuştur. Bu, Allah'ın ezeli ilminde, sanatında tecelli eden surettir. Artık «Neden bu surette yarattı da şu veya bu surette yaratmadı?» denilemez. Çünkü ilim ve kudretinin tecellisindeki hikmeti ancak O bilir, bu konuda bize söz düşmez.
Canlılar içinde insandan daha güzeli yoktur. İc ve dış organlarının gerek konumu, gerekse öicü ve biçimi «Ahsen-i Takvîm»in bütün özelliklerini yansıtır güzelliktedir.
İlim bu konuda da bize az şey verebilmiş ve canlıların men'şei hakkında doğru bir tesbit yapamamıştır. O sadece canlı organların kimyasal yapısının altı esas bileşimden meydana geldiğini tesbit edebilmiş; canlılık vasfı üzerinde birtakım varsayımlardan öteye geçememiştir. Gerek kâinatın, gerekse insanın var kılınışı hakkında en doğru bilgiyi Kur'ân ve Hz. Mu-hammed (A.S.) Efendimiz vermiştir.
Genel jeolojide, «Hayat, madde ile birlikte ezelden beri mevcuttur; başlangıcı yoktur» denilerek cok sakat, sathî ve indi bir varsayım ortaya atılmış ve böyle iddiada bulunan sözde ilim adamları kendilerini bile buna inandıramamışlardır. Zira bu kadar önemli bir konuyu ilâhî hilkat kanununun dışında ele alınca, insan aklı ancak bu kadar bir bilgi verebilir.[100]
Tayyibat İle Rızıklandırılma
<(Ve ° helal temiz Şeylerle sizi rızıklan-dırdı.,»
Tayyibat, «tayyibe»nin çoğuludur. Bu kelime, pak, temiz, faydalı ve helâl nesne anlamına gelir. Karada ve denizde insanın rızıklanip hayatını belli bir süreye kadar sürdürebilmesi için, vücudunun ihtiyacını en ölçülü ve yararlı anlamda karşılayacak çok şeyler yaratılmış; aynı zamanda nelerin helâl, nelerin de haram ve zararlı olduğu açıklanmıştır. Hayvansal ürünlerin taşıdığı proteinler; meyva ve sebzelerin taşıdığı vitaminler, tuzlar ve diğer kimyasal maddelerin hep bir plân ve programa göre hazırlandığı kesindir. Bunların yarar ve zarar oranlarını anlayacak kadar insana akıl, zekâ ve başka yetenekler verilmiş; bir de bunlara ilâveten akla ışık tutan kitap indirilmiş ve peygamber gönderilmiştir.
Böylece din, sözü edilen faydalı temiz nzıklardan yararlanmanın meşru yollarını belirlemekte, zararlı ve haram olanlarını tanıtıp onlardan kaçınmanın insana mutluluk ve rahmet kapısını açacağını haber vermektedir. Şüphesiz dinin bu konudaki emir ve yasakları bütünüyle insandan yana bir hikmet taşımaktadır. Yoksa Allah'a nisbetle helâl ve haram düşünülemez.[101]
Ne Yüce Ve Ne Kutsaldır O!
«Âlemlerin Rabbı olan Allah çok yücedir, çok kutsaldır.»
Hilkat kanununun bazı önemii safhaları açıklanıp «insan» deniien canlının güzel bir biçimde tasvir edildiği ve en güzel, en yararlı rızıkların ondan yana \/ar kılınıp imkân alanına getirildiği belirtildikten sonra, Allah'ın cok yüce, cok kutsal kudretine dikkatler çekilmekte ve bu kudret sahibi olan Allah'ın, âlemlerin Rabbı olduğuna değinilerek âyet noktalanmaktadır.
«Alemîn» kelimesi, bilindiği gibi, «âlem»in çoğuludur. Arapça gramer kaidesine göre bu çoğula «cem'-i selâmet» denilir ki, «akıl sahipleri» hakkında kullanılır. Aslında tekili olan «âlem» kavramı, Râğıb'ın da kendi Müf-redat'ında açıkladığı gibi, kâinatı ve kâinatın kapsadığı cevher ve arazı içine alır. Kök mana olarak, bir şeyi mühürleyen, bir şeyi tamamlayıp noktalayan (kimse veya âmil) anlamına gelir.
Böylece kâinatta bizatihi yer işgal eden veya yer işgal eden şeyde arız olan her şeyin, ilâhî kudret ve sanatın mührünü taşıdığına delâlet eden bir mana ortaya çıkıyor. Ancak «cem'i- selâmet» şeklinde kullanılması halinde, kâinatta akıl sahipleri olan insan, melek ve cinlere ağırlık kazandırılarak tağlîp kaidesi uygulanmıştır.
Bu manayla, kâinatta mevcut ister canlı, ister cansız; ister cevher, isterse araz olsun her şey «âlemîn»in kapsamına girmekte ve her tür kendi özelliği doğrultusunda yüce kudretin ismini taşımaktadır. Onun için her tür hakkında «âlem» kelimesi kullanılmış, örneğin «insan âlemi», «su âlemi», «ateş âlemi» gibi ifadelere yer verilmiştir. Gerçi Türkcemizde bu gibi tabir ve anlatımlar pek kullanılmaz, ama Arapça'da kullanılır.
Sonuç olarak, varlıkta ilâhî sanatın damgasını taşımayan hiçbir şey yoktur. İnanan ilim adamlarına düşeri görev, bu damgayı tesbit edip bilimsel açıklamada bulunmaktır.[102]
Her Başlangıcın Bir Sonu Var
«O hep diridir. O'ndan başka ilâh yoktur.»
İlgili âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın beşer idrâkini ve kudretini aşan sanatındaki estetiğin mükemmelliğine, varlıkta her şeyin «Rab» ismiyle damgalı bulunduğuna dikkatler çekildikten sonra, yaratanla yaratılanın bir olamı-yacağı iki önemli delille açıklanıyor:
1— Yaratan hep diridir.
2— O'ndan başka ilâh yoktur.
Yaratanın hep diri olması, O'nun için bir başlangıç ve sonuç söz kpnusu olamıyacağına delâlet etmektedir. Başlangıç ve sonu olmayacağına göre, O'ndan başka ilâhın bulunmadığı ortaya çıkmaktadır. O halde ölümlü, süreli ve sınırlı olan hiçbir varlığın jlâhlık vasfı yoktur; hepsi de ancak O cok Yüce İlâh'ın eseridir. Bunun için de tapılmaya, ibâdet edilmeye de Allah'tan başkası lâyık değildir.
Bu manayla Allah'a, her türlü gösteriş ve art niyetten uzak, samimi inanç ve hâlis duyguyla yönelip kulluk etmek farzdır. Çünkü yaratanla yaratılan arasındaki köprü ve irtibatın en belirgin tezahürü, duâ ve ibâdettir. Bundan dolayı, âlemleri türlerinin özelliğine göre yaratıp kemal düzeyine getiren Rab, her türlü güzel övgüye çok daha lâyıktır.[103]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ibâdet ve duanın önemi üzerinde duruldu. Büyüklük taslayıp Allah'a ibâdet etmiyenler tehdit edilerek yönlendirici uyarıda bulunuldu. Sonra da ibâdete lâyık olan Allah'ın öncesiz ve sonrasız olduğuna atıf yapılarak dört kadar delil sıralandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden insanın biyolojik gelişmesine yer veriliyor ve kâinatın bütünüyle ilâhî tedbîr ile yönetilip yönlendirildiği belirtiliyor.[104]
Meali:
66— De ki: «Sizin Allah'tan başka taptıklarınıza tapmaktan, bana Rab-bımdan gelen açık belgelere göre kesinlikle men'edilmişimdir ve ben âlemlerin Rabbina teslimiyet göstermekle emrolundum.
67— O ki sizi topraktan yarattı, sonra nutfe(deki sperma)dan, sonra kan pıhtısından meydana getirdi; sonra sizi çocuk olarak çıkarır; sonra gücünüzü bulup ergenliğe erişiyorsunuz; sonra da yaşlanıyorsunuz. Kiminiz önceden (çocukken ya da genç yaşta iken) öldürülür, (kiminiz de) belirlenmiş bîr vakte erişmeniz için (yaşatılırsınız). Olur ki aklınızı kullanırsınız.
68— O ki, yaşatır ve öldürür. O bir işin yerine gelmesini dilediğinde, ona sadece «ol!» der, o da oluverir.
İniş Sebebi
Mekke'nin ileri gelenleri, Müslümanlarla kendileri arasında bir barış ortamının sağlanabilmesi için, her şeyden önce Hz. Muhammed'in (A.S.) putlara saygılı olmasının gereği üzerinde duruyor, buna benzer birtakım yersiz, anlamsız önerilerde bulunuyorlardı. O sebeple yukarıdaki âyetlerin indiği söylenir.[105]
Allah'tan Başkasına Tapmamak
«De kh Sizin, Allah'tan başka taptıklarınıza tapmaktan, bana Rabbımdan gelen açık belgelere göre, kesinlikle men'edilmişimdir.»
Âyette «Rab» sıfatı iki defa kullanılmıştır. Birincisi, Hz. Muhammed'i (A.S.) çok cahil ve kaba bir kavmin bağrından seçip edep ve terbiyenin ek-mel derecesine yükselttiğine; ikincisi, her varlığın ilâhî terbiye ve tekâmül kanunuyla vücut bulup türünün özelliğine göre kemal mertebesine getirildiğine işarettir.
Böylece Cenâb-ı Hak'tan indirilen belgelerin faydasına dikkatler çekilmekte ve bu belgelere kulak ve kalbini açmayanların dalâlet, yani sapıklıkta kalacağı ve insanın bâtıl bir bataklıktan kurtulması için mutlaka bu belgelere muhtaç bulunduğu dolaylı şekilde hatırlatılmaktadır.
«Ve ben, âlemlerin Rabbına teslimiyet göstermekle emrolundum» cümlesi, önemli bir hususu yansıtmaktadır. Şöyle ki: İslâmiyet, her yönüyle Hakk'a teslîm olmaktır. Aynı zamanda barış ve güven telkîn edip topluma huzur havası estirmektir. Zira İslâm, «silm» kökünden türetilmiştir. Bu,'mutlaka barış, esenlik ve güven anlamını taşır. İslâm, son dinin özel ismi olarak, bütünüyle Hakk'a teslîm olup insanlara -Allah adına- sulh ve güven ortamı hazırlamaktır.
İlgili âyetle, Hz. Muhammed'in (A.S.) Hakk'a olan teslimiyetini sırası geldikçe izhar etmesi emrediliyor. Bu, aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan ümmetine de yönelik bir emirdir; yani hitap her ne kadar özellik arzediyorsa da emir genellik ifade etmektedir.[106]
İnsanın Yaratılışı Ve Menşei
'O ki sizi topraktan yarattı, sonra nutfe (deki sperma) dan, sonra kan pıhtısından meydana getirdi; sonra sizi çocuk olarak çıkarır..»
Cenâb-ı Hak bu âyetle, «hayat madde ile birlikte ezelden beri mevcuttur. Yeryüzünde hayatın başlaması, tesadüflerin oluşturduğu mikro organizmalarla gerçekleşmiştir» diye iddia edenleri reddetmekte ve araştırıcılara insanın menşei hakkında ip ucu vererek hareket noktasını belirlemektedir.
İlk insan Adem (A.S.) ve onun sol arka kaburgasından yaratılan Havva'nın «kün emri» ile vücut bulmaları, insanın başlangıcı, yani menşei kabul edilir. Böylece ilk erkek ve dişi yaratılınca, konulan biyolojik kanunlarla, erkek ve dişinin birleşmesiyle üreme olayı gerçekleşmiştir. Ancak Kur'ân'da bu üremenin dört ana safhası konu edilmektedir:
a) Toprak,
b) Nutfe (meni ve içindeki canlı organizma),
c) Alâka,
d) İnsan şekline girmiş bebek veya cenin..
Toprak ilk insanın menşei olduğu gibi, onun soyundan gelen insanlara da bir bakıma menşe' sayılır. Şöyle kr: Toprakta yetişip çıkan gıda maddelerinin yenilmesiyle erkekte sperma, kadında yumurta oluşmaktadır. Sperma, ana rahmine intikal edip yumurtayla birleşince, geometrik katlanma şeklinde çoğalıp «alâk» durumuna gelmektedir. Sonra da yavaş yavaş gelişip et parçası haline dönüşerek cenin oluşmaktadır. Bu safhaların hepsi, değişmeyen sünnetullahın gereğidir. Belli bir programa bağlı bulunuyor; kör tesadüfün eseri değildir ve olamaz..
«Alâk» çok yönlü bir kavramdır. Bulunduğu yere, konuya göre mana-landırılır. Daha çok şu beş şeye delâlet ettiği tesbit edilmiştir:
1— Bir şeye ilgi duyup teşebbüste bulunmak,
2— Avın, avcının ağına takılıp kalması,
3— Kova ve benzeri kapların kulpu veya tutamağı,
4— Asalak (sülük),
5— Donuk, pıhtılaşmış kanonumuzu oluşturan âyette yer alan «alâk» dördüncü ve beşinci manalara delâlet etmektedir. Beşinci manaya delâleti her ne kadar çok yaygınsa da, dördüncü manaya delâleti de uzak bir ihtimal sayılmaz. Zira ana rahmine intikal eden sperma denilen canlı organizmalara mikroskopla bakıldığında tam asalak, yani sülük şeklinde olduğu görülür. [107]
Ecel-İ Müsemma
«Kiminiz önceden (çocukken ya da genç yaşta iken) öldürülür. (Kiminiz de) belirlenmiş bir vakte erişmeniz için (yaşatılırsınız). Olur ki aklınızı kullanırsınız.»
İslâm akaidçilerinden bazısı, insanın ölüm olayını, «ecel-i kaza» ve «ecel-i müsemmâ» diye iki kısma ayırmışlardır. «Ecel-i Kaza»yı, henüz tak-dîr edilip belirlenen ömür süresi bitmeden bir kaza sebebiyle hayat ışığının sönmesiyle yorumlamışlardır. «Ecel-i Müsemma» ise, belirlenip takdir edilen ömür süresinin son çizgisine kadar devam ettikten sonra hayat ışığının sönmesi şeklinde tarif edilmiştir.
Ecelin belirtilen şekilde iki kısma ayrılması daha çok Mu'tezile'nin görüşüdür. Gerçekte ise, her iki ecel de ilâhî ilmin tesbit ve takdiriytedir. Cenâb-ı Hak, yaratıp dünya hayatına getireceği her insanın ömür sermayesini ne yolda nasıl kullanacağını ve bunu nasıl noktalayacağını bilir ve ona göre kader çizgisini çizer. Bu manayla her iki ecel de önceden belirlenip takdîr edilmiş oluyor.
Kader ve ilâhî kudretin onunla ilgili takdîr ve plânı hakkında verilen kısa bilgi, akla ışık tutmak içindir. Zira akıl yalnız başına bu ince ve duyarlı konuları çözemez; hayat ve kader plânını hazırlayan Allah'ın vereceği ana bilgiye muhtaçtır. İlgili 67. âyetin son cümlesi bu hususa işaret etmektedir.
Böylece insan yaratıldıktan sonra başıboş bırakılmamış, mevcut şart ve ortam içinde hayatını devam ettirmenin yol ve yöntemini anlayacak kadar kendisine akıl ve zekâ verilmiştir. Sonra da kendisine cüz'î irâde verilerek hayat sahnesinde serbest bırakılmış, ancak yanlış bir harekette bulunmasın diye kendisine yol gösteren, ışık tutan kitap indirilmiş ve peygamber gönderilmiştir.[108]
Hayat Ve Ölüm Kanunu
«O ki, yaşatır ve öldürür.»
Dünya'ya gelmemiz nasıl elimizde, irâdemiz dahilinde değilse, ölmemiz de bir bakıma elimizde değildir ve irâdemizin dışında cereyan eden kaçınılmaz bir olaydır. O halde insan bütünüyle başka bir kudretin tasarrufu altında bulunuyor demektir. Hayatı da, ölümü de yaptığı takdîre ve hazırladığî programa göre O kudret düzenlemiştir. İster istemez O'na, O'nun çizdiği hayat ve ölüm kanunlarına uymak zorundayız. Böylece insan tamamıyla ne hürdür, ne de esirdir; ikisi arasında cüz'î bir irâdeye sahiptir. Varlık alanına çıkarılması, belli bir ömürle sınırlandırılması; iç organlarına kumanda edememesi bütünüyle irâdesi dışında gerçekleştirilen bir düzenlemedir.
Dış organlarına kumanda etmesi, hayatını dinî doğrultuda nizama sokması; iyi ya da kötü bir kişi olması ise, irâdesine bırakılmıştır.
O bakımdan ilgili âyette, insan üzerinde mutlak tasarrufa sahip olan küllî irâdeye dikkatler çekilerek, «O ki yaşatır ve öldürür» buyurulmakta-dır.[109]
«Ol» Emri, İlâhî İradeye Bağlıdır
<<0 bir '?in verine gelmesini dilediğinde, ona sadece «ol!» der, o da oluverir.»
«Ol emri», iki yönde tecelli eder: Biri, peygamberlerin doğruluğunu kanıtlamak için sebepler zincirini kaldırıp olağanüstü bir olayı meydana getirir ki buna «mu'cize» denilir. Musa (A.S.)ın Asâ'sının Kizıldeniz'i ayırıp yol açması; Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in parma-klanndan, yüzlerce susuz mü'minin susuzluğunu giderecek kadar su kaynayıp çıkması; Resûlüllah'-ın (A.S.) parmağıyla Ay'a işaret edip onu ikiye bölmesi bu cümledendir. Diğeri ise, sebep ve illetleri oluşturmak suretiyle olayın gerçekleşmesini sağlayan bir emir ve irâdedir. Kâinatın vücut bulması, düzen ve dengenin kurulması; hayat kanunlarının biteviye aksamadan devam etmesi bu cümledendir.
İlgili âyetle «kün» yani «ol» emriyle bu iki manaya işaret edilmektedir. Mu'cizeler ikinci manaya nisbetle istisna teşkil eder.
Sonuç:
Yaratıp var kılma, öldürüp yok etme; rızık ve eceli belli kanunlara bağlayıp düzenleme; sebep ve illetleri belli ölçülere göre var kılıp harekete geçirme; olayları meydana getirme bütünüyle Allah'a aittir. İnsan aklının ve zekâsının icad ettiği, keşiflerde bulunduğu her şeyin özünü, mayasını ön-çeden oluşturan O'dur. Varlık alanında tesadüflerin, düzensziliğin ve dengesizliğin yeri yoktur. Bu, her yönüyle mükemmel bir plânın mevcudiyetini ve o plânı hazırlayıp işler duruma getiren çok yüksek bir kudretin varlığını isbat etmektedir.
Gerçek bu olunca, neden inkâra sapıp yanlış yola girilir?! Oysa inkarcının kendisi de o mükemmel plândaki çizgiye göre yaratılıp varlık alanına getirilmiştir. Bu durumda Allah'ın varlığını inkâr etmekle neyi isbat etmek ister veya nereye varmak arzusundadır?[110]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın varlığına, kudretinin sınırsızlığına ve küllî irâde sahibi olduğuna delâlet eden belgeler ve olaylara yer verildi. Kâinatın bütünüyle O'nun tasarrufu altında bulunduğu belirtilerek, insana eüz'İ bir irâde verildiğine işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın âyetleri üzerinde inatla tartışan inkarcı zâlimlere, ölmeden önce dönüp yapmadıkları takdirde çok üzücü bir gelecek hazırlandığına değinilerek âhiret âlemi'nde onlar aleyhine tecelK edecek azabın birkaç safhası konu ediliyor ve böylece yönlendirici bilgiler veriliyor.[111]
Meali;
69— Allah'ın âyetleri hakkında tartışıp iddialaşanları görmedin mi? Nasıl da (Hak'tan) döndürülüyorlar!
70— Onlar ki Kitab'ı ve Kitapla Peygamberlerimize gönderdiğimizi yalanladılar, ileride (bunun onları nasıl bir sonuca götüreceğini) bileceklerdir.
71-72— Hani boyunlarında demir halkalar, (ayaklarında) zincirler olduğu halde kaynar suya sürükleneceklerdir; sonra ateşte cayır cayır yakılacaklardır.
73-74— Sonra da onlara: «Allah'ı bırakıp koştuğunuz ortaklar nerede?» denilecek. «Onlar uzaklaşıp bizden kayboldular. Zaten biz daha önce de hiçbir şeye ibâdet etmiyorduk» derler. İşte Allah, kâfirleri böyle şaşırtır.
75— Bu (kötü sonuç) sizin yeryüzünde haksız yere şrmarıp böbürlenmenizden ve ölçüyü kaçırıp taşkınlık yapmanızdandır.
76— Haydi, içinde devamlı kalıcılar olarak Cehennemin kapılarından girin. Böbürlenip ululuk taslayanların kalacağı yer ne kötüdür!
77— (Ey Peygamber!) Sabret. Şüphesiz ki, Allah'ın va'di haktır. Sana va'dettîğimizîn bir kısmını ya gerçekten sana göstereceğiz veya senin ruhunu alacağız. (Nasılsa) onların dönüşü bize olacaktır.
78— And olsun ki senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıssasını sana anlattık, bir kısmının kıssasını anlatmadık. Hiçbir Peygamber'in, Allah'ın izni olmaksızın bir âyet (bir mu'cize veya ilâhî belge) getirmesi (hem mümkün değil, hem de yakışır) olmaz. Allah'ın emri gelince de hak ile yerine getirilir ve işte burada boş ve anlamsız şeylerle uğraşanlar hüsrana uğrarlar.
Allah'ın Âyetleri Üzerinde Bilgisizce Tartışanlar
«Allah'ın âyetleri hakkında tartışıp iddialaşanları görmedin mi? Nasıl da (Hak'tan) döndürülüyorlar!»
Allah'ın âyetleri denilince, biri inen Kur'ân âyetleri, diğeri Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden kâinattaki düzenleme ve denge, kurulan sistem ve şaşmayan kanunlar olmak üzere iki şey hatıra gelmektedir.
İndirilen Kur'ân âyetleri üzerinde bilgisizce, inatla tartışan inkarcı maddecilerin, sapık müşriklerin bu tutum ve davranışı hayretle karşılanıyor. Çünkü her şey O'nun kemal-i kudretine delâlet ettiği gibi, Kur'ân'da yer alan her âyet de insan gücünü aşmakta ve mutlak surette bir hikmeti, birkaç hükmü ve hakikati yansıtmaktadır. Böylece sözü edilen her iki ayrı âyetler Allah'ın varlığının başlıca delilleri ve tazeliğini kaybetmeyen belgeleridir. Buna karşın, Allah'ın yokluğuna delâlet eden acık bir delil ve inandırıcı bir belge var mıdır? Güneş'in varlığının delili, nasıl güneşin kendisi ise, Cenâb-ı Hakk'ın varlığının delili de O'nun eseri ve kudretinin tezahürü olan kâinatın her parçasıdır.
O halde Allah'ın varlığı ve âyetleri üzerinde tartışabilmek için, önce cehaletten, ön yargıdan, duygusallıktan sıyrılmak ve hakikati arar bir azimle bilimsel açıdan hareket etmek gerekir.[112]
Kitap Ve Peygamberi Yalanlayanlar
«Onlar ki Kitab'ı ve Kitap'la peygamberlerimize gönderdiğimizi yalanladılar, ileride (bunun onları nasıl bir sonuca götüreceğini) bileceklerdir.»
Kur'ân'ı ve Hz. Muhammed'i (A.S.) yalanlayabilmek, onların kadrini düşürebilmek için ya çok garazkâr, ya da çok câhil olmak gerekir. Zira Kur'ân, hem sözüyle, hem mana ve taşıdığı hükümleriyle insan aklının ürünü olmadığını kesinlikle ortaya koyan üstün bir kudrettir. Tarih boyunca bu ilâhî kitabın karşısına çıkan şartlanmış müşrikler, ünlü edipler, şâirler ve kitap ehlinden sayılan Yahudi ve Hıristiyanlar hep mahcup olmuşlar ve ortaya attıkları gayr-i ilmî ve gayr-i ciddi iddiaları hep çürümeye mahkûm olmuştur.
On beş asır önce ilme temel teşkil edecek; ilim adamına ışık tutacak, hareket noktasını belirleyecek esasları beraberinde getiren Kur'ân'ı, yirminci asrın son çeyreğinde gelişen ilmî buluşların gerçeği yansıtan kısımları mutlaka doğrulamakta ve onunla birleşmektedir. Bütün bu hakikatler bize neleri öğretmekte veya neleri düşünmemizi ilham etmektedir? İnsan kafasından çıkan bir kitabın bu kudrette olamıyacağr, zaman aşımıyla, gelişen ilimle eskiyip tazeliğini kaybedeceği ve bir sürü yanlış hükümlerinin ve konularının ortaya çıkacağı kesindir. İnsan kaleminin mahsulü olan en güçlü eserin bile üzerinden yarım asırlık bir süre geçince güeünü kaybettiğini ve o yüzden rafa kaldırıldığını söylemeye gerek var mıdır?
Tarihte sahneye çıkan ve ilim alanında dâhi kabul edilen Sokrates, Eflatun, Aristo ve İslâm âlimlerinden İbn Sina, İbn Rüşd, Ebû Bekir er-Râzî ve benzeri ilim adamları ve filozoflardan hangisinin görüşleri, fikirleri ve eserleri, gelişen ilmî hamleler ve yeni buluşlar karşısında dimdik ayakta durabilmekte ve hakikati bulup tesbit eden ilimle tam uyum sağlamaktadır?
Hz. Muhammed'in (A,S.) son peygamber olduğunun birçok isbatlayıcı delilleri vardır; ama en başta geleni, Kur'ân-ı Kerîm'dir. Dünya tarihinde yaptığı en büyük, en kalıcı inkılabı ise, elindeki bu kitabın eseridir.
Aklını duygusunun ve ön yargısının emrine verip kitap ve peygamberi yalancı ve uydurma sayanları, şüphesiz çok kötü bir sonuç beklemekte; dönüş yapmadıkları taktirde, bütün eşyanın hakkına dil uzatmalarından dolayı sonsuz bir azabı haketmektedirler.
Kur'ân-ı Kerîm'de bu kötü ve elîm sonuç şöyle tasvir edilmektedir:
a) Boyunlarında demir halkalar, ayaklarında prangalar bulunduğu halde kaynar suya sürükleneceklerdir.
Şüphesiz böylesine bir azap, onların dünyada işledikleri kötülüklere denk bir anlam ifade eder.
b) Ateşe atılıp derileri yakılacak ve her defasında yanan deri yenilenecek.
Bu, akıllarını duygularının ve ön yargılarının emrine verip gerçeği görememenin tabii sonucudur. Şüphesiz «akılsız başın cezasını ayaklar çeker» denildiği gibi, aklı kullanmamanın cezasını bütün vücut çeker.
c) Allah'ı bırakıp ilâhlaştırdıkları canlı-cansız putların nerede oldukları sorulacak.
Bu, bilgisizce, garazkârca Hakk'ın karşısına inatla çıkıp dikilmenin ne demek olduğunu hatırlatan bir sorudur. Dünyada yalanı, bâtılı, boş anlamsız şeyleri benimseyip kutsal değerlere sırtını döndürenlerin Ahiret Âle-mi'nde de yalan söyleyeceklerinde hiç şüphe yoktur. Kur'ân inkarcı şaşkınların karakter yapısını ortaya koymaktadır.
d) Cezalar genellikle amellerin cinsine göredir. Dünyada haksızlığı sanat edinip şımarıklık içinde geçici nesnelerle böbürlenenlerin Âhiret'te şaşkınlığa uğrayarak zillet ve hakarete uğrayacakları ve sonsuz nimetlerden mahrum kalacakları haber verilirken, ilâhî rahmet gereği, inkarcı sapıklar uyarılmaktadır.
e) İnkarcı sapıkların bütün ümitlerini kıracak son emir verilecek: «İçinde ebedî kalıcıları olarak Cehennem'in kapılarından girin» denilecek.
Bu, saadet kapılarının onlara açılmayacağına işarettir. Dünya hayatını küfür ve tuğyan, gurur ve kibirle berbat edenler; Âhiret hayatını kendi irâde ve fiilleriyle, niyet ve düşünceleriyle berbat etmişlerdir. Başkasını kınamaya hiçbir hakları yoktur. Kendi cehennemlerini dünyada iken hazırlayıp beraberlerinde getirmişlerdir. Zira Cenâb-ı Hak kimseye zulmetmez.[113]
Peygambere Ve Mü'minlere Gereken Sabretmektir
«(Ey Peygamber!) Sabret. Şüphesiz ki Allah'ın va'di haktır.»
Peygamber ve Kur'ân'a şiddetle, inatla, azgınlıkla, küfür ve ahlâksızlıkla karşı çıkanların tavırları, mü'minlerin sabrını taşıracak düzeye gelmiş bulunuyordu. Henüz bir devlet haline gelmeyen; ordusu, teçhizatı, ekonomik gücü bulunmayan Müslümanların göze göz, dişe diş düşünce ve kararıyla karşı koyacak imkânları mevcut değildi. O halde böyle ahvalde sabırsızlık gösterip fiilî mukavemette bulunmak veya karşı saldırıya geçmek İslâm'a çok zarar getirebilir ve ilerleme hızını uzun süre durdurup mefluç hale sokabilirdi. Zira karşı koyabilmek için önce güçlü, vurucu bir kadro oluşturmak gerekliydi. Aynı zamanda en azından bir şehir devletinin temellerini atmaya zaruret vardı. Bu da o gün için Mekke'de mümkün değildi.
Bunun için ilgili âyetle Allah, peygamberine ve dolayısıyla mü'minlere sabır tavsiye ederken iki önemli hususu açıklamaktadır: Birincisi, sabretmesini bilip İslâm'a hizmet şuuruyla birlik ve beraberlik içinde bulunan mü'minlerin mutlaka başarıya eriştirileceği bir va'd-i ilâhî olarak haber veriliyor. İkincisi, mü'minlerin, Allah ve din düşmanlarıyla mücadelede mevcut ortam ve şartlara göre hareket etmeleri hakkında sağlam bir metoda dikkatleri çekiliyor.
İşte bu bilgi ve metoda uyulduğu içindir ki, on üç yıllık Mekke döneminde Hz. Peygamber ve arkadaşları bir tek put olsun kırmadılar ve onların kutsal saydığı bâtıl şeylere fiilî tecavüzde bulunmadılar; neticeyi sabırla, azimle ve güvenle beklediler.[114]
Müşrikler Hakkında İlâhî Tehdîd
«Sana va'dettiğîmizin bir kısmını ya gerçekten sana göstereceğiz veya senin ruhunu alacağız, (Nasılsa) onların dönüşü bize olacaktır.»
Cenâb-ı Hak, İslâm'a karşı olan Mekkeli müşriklerin amansız ve aralıksız saldırılarının neticesiz kalacağını bazan açık ve bazan da biraz kapalı anlatımlarla sık sık bildirirken gelip geçen peygamber ve ümmetleri misâl veriyor ve hakkın karşısında bâtılın mutlaka hezimete uğrayacağına dikkatleri çekiyor; aynı zamanda bunun, ilâhî sünnetinin gereği olduğuna işarette bulunuyor.
Mekkeli'lerin ve Arap Yarımadası'nın; sonra da çevre ülkelerden bir kısmının İslâm'ın önünde baş eğip dize gelecekleri dolaylı şekilde haber verilirken, bunun bir ilâhî va'd olduğuna parmak basılıyor ve Hz. Muham-med (A.S.) Efendimiz vefat etmeden önce bu va'din bir bölümünün gerçekleşeceği bildiriliyor. Nitekim öyle oldu; Resûlüllah (A.S.) Efendimiz vefat etmeden önae Mekke fethedildi ve Arap Yanmadası'na baş eğdirildi. Onun vefatından sonra İslâm kıtalar üzerine yayılmaya başladı.[115]
Kur'ân'da Kıssaları Gecen Peygamberler
«And olsun ki senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan bir kısmının kıssasını sana anlattık, bir kısmının kıssasını anlatmadık..»
Kur'ân-i Kerîm'de 25 peygamberin ismine yer verilmekte ve kıssalarından bazı önemli ve ibretli safhalar anlatılmaktadır. Peygamberlerin hemen hepsi, küfrü, bâtılı ve zulmü inatla savunan kavim ve milletlerle mücadele edip teblîğ ve irşad hizmetini ortam ve şartların el verdiği ölçüde yerine getirmişlerdir.
Kur'ân'da her kavim ve millete peygamber gönderildiği açıklanırken, daha çok Arap Yarımadası'nda ve Mezopotamya'da gelip geçen peygamberlerden ve gönderildikleri kavim ve milletlerden söz edilir. Bunun nedenleri ve hikmetleri üzerinde durduğumuz zaman şu neticeyi çıkarabiliyoruz:
a) Milattan önce Ortaasya, milletlerin, kabile ve aşiretlerin en çok yaşadığı bir bölge idi.
b) Asya ve özellikle kıtada yer alan Mezopotamya geniş ve verimli topraklara, köpüren nîmetlere sahip bulunuyordu.
c) Önemli sayılan medeniyetler daha çok bu kıta üzerinde kurulup gelişmiş; kültür ve sanatın beşiği haline gelmiş ve tarih boyunca o bu özelliğini korumuştur.
Bu nedenlerle Asya Kıta'sının belli kesim ve bölgelerine gönderilen peygamberler ve onları yalancılıkla suçlayan kavim ve milletler, unutulmaz eserler, ibret ve öğüt dolu kalıntılar bırakmışlardır. Amaç, bütün peygamberlerin kıssalarını anlatmak değil, ortada silinmez eserleri olan peygamberlerden bir kısmının mücadelesini misal vermek suretiyle tarihin tekerrür ettiğini ve edeceğini hatırlatmak ve göğüsleri iyice daralan mü'minleri teselli edip inkarcı azgınları uyarmaktır,[116]
İnkarcı Sapıkların Mu'cize İstemesi
«Hiçbir peygamberin, Allah'ın izni olmaksızın bir âyet (bir mu'cize veya ilâhî belge) getirmesi (hem mümkün değil, hem de yakışır) olmaz.»
Hemen her peygamberden bir takım olağanüstü şeyler istenmiş, akla gelmedik mu'cizeler beklenmiştir. Oysa inkâr vadisinde şartlananların çoğu, istedikleri mu'cize gösterildiğinde yine inanmamış ve peygamberi sihirbazlıkla suçlamıştır. Aynı zamanda ilâhî hükmün inmesini çabuklaştiran azgınlık ve inkârlarını, zulüm ve saldırılarını artırmışlardır.
Mekkeli putperestler de sırf alay olsun diye zaman zaman birtakım mu'cizeler istemekten geri kalmamış; yakıştıracakları sıfat bulamayınca, Hz. Muhammed'i (A.S.) acze düşürmek için bu yolu seçmişlerdir. Meselâ Uhud Dağı'nın altın olmasını; Mekke'yi kuşatan dağların kaldırılarak yerlerine ziraate elverişli arazi konulmasını; çevrelerinde güzel ırmaklar vücuda getirilmesini ısrarla istemeleri bu cümledendir.
Âyette açıklandığı üzere, hiçbir peygamber kendiliğinden mu'cize göstermez ve bu gibi isteklere yine kendiliğinden, olumlu cevap veremez. Çünkü mu'cize bütünüyle ilâhî kudretin tecellisine bağlı bir olaydır; hikmetinin ayrı bir tezahürüdür, insanlara olan rahmetinin değişik iltifatıdır.
Ancak istenilen mu'cize tecelli ettiği halde, yine de küfür ve azgınlıkta ısrar edilir ve hakka yönelme basireti açılmazsa, o takdirde inkarcı zâlimler üzerine elîm bir azabın inmesi, ilâhî sünnet gereği kaçınılmaz olur. Ve işte o zaman Cenâb-i Hakk'ın emri adalet ve hakkaniyetle yerine gelmiş olur. Bâtılı savunanlar hüsrana uğrayıp her iki âlemde kendilerini zillet çukuruna itmiş olurlar. Nuh kavmi, Âd ve Semûd kavimleri böylesine üzücü bir çizgiye geldiklerinden dolayı ilâhî gazaba uğratılmışlar; Lût kavmi belirsiz hale getirilmiş; Fir'avn ve askerleri Kızıldeniz'in dalgaları arasında oan vermişlerdir.
Şüphesiz bunlardan her biri ibret ve öğüt alınacak bir iz bırakıp gitmiş ve eriştikleri helak çukurundan kendilerini kurtaracak bir kimse bulunmamış; inanıp bağlandıkları putlar yine o sessizlikleri içinde hareketsiz kalmışlardır.[117]
Kur'ân'da İsmi Geçen 25 Peygamber
Adem (A.S.), İdris (A.S.), NÛh (A.S.), Hûd (A.S.), Salih (A.S.), İbrahim (A.S.), Lût (A.S.), İsmail (A.S.), İshak (A.S.), Yakub (A.S.), Yusuf (A.S.), Eyyub (A.S.), Şuayb (A.S.), Musa (A.S.). Harun (A.S.), Davud (A.S.), Süleyman (A.S.), İlyas (A.S.), Elyesa' (A.S.), Yunus (A.S.), Zülkifl (A.S.), Zekeriyya (A.S.), Yahya (A.S.), İsa (A.S.), Muhammed (A.S.).
Ayrıca Kur'ân'da kadri yüce üç zatın isminden de söz edilir. Onlar; Uzeyr, Lukmân ve Zülkarneyn'dir. Peygamber oldukları kesin bilinmemektedir. Ancak Allah'ın sevdiği sâlih kişiler olduğu kesindir.[118]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın âyetleri üzerinde bilgisizce, inatla tartışan inkarcı zâlimler uyarıldı. Dönüş yapmadıkları takdirde kendilerine çok elîm bir azabın hazırlandığı haber verilerek âhiret âleminde cereyan ede-
cek azap safhalarından birkaç tanesine dikkatler çekilerek yönlendirici bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, inkarcıların aklını, idrâkini harekete geçirmek; mü'minlerin güven ve teslimiyetini arttırmak için Allah'ın varlığına ve kudretinin mutlak anlamda üstünlüğüne, zatının yüceliğine delâlet eden birkaç belge sıralanıyor; aynı zamanda araştırıcılar için temel bilgi veriliyor.[119]
Meali:
79— O Allah ki, bir kısmına binesiniz, bir kısmının etinden yiyesiniz diye davarları sizin için yarattı.
80— Sizin için onlarda daha birçok yararlar vardır ve içinizde düşünüp arzuladığınız (yere) onların üzerine (binip) ulaşırsınız. Bunlar üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız.
81— Allah size âyetlerini (kudretinin yüceliğine delâlet eden belgelerini) gösteriyor. Artık Allah'ın hangi âyetlerini inkâr edebilirsiniz?
82— Onlar, yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı? Onlar, bunlardan daha çok kuvvetli ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha çetin ve becerikli idiler. Ama kazanıp elde ettikleri şeyler kendilerine yarar sağlamadı, kurtarıcı olmadı.
83— Peygamberleri onlara açık belgeler ve mu'cizelerle gelince, onlar kendilerindeki bilgiden dolayı şımardılar da alaya aldıkları şey kendilerini sarıverdi.
84— Onlar, bizim hışım ve hiddetimizi görünce, «Biz, bir olan Allah'a inandık ve O'na koştuğumuz şeyleri de inkâr ettik!» dediler.
85— Ne var ki, hışım ve şiddetimizi gördükleri vakitteki imânları kendilerine bir fayda vermedi. (Bu), Allah'ın kulları arasında süregelen sünnetidir ve işte kâfirler burada hüsrana uğradılar.
Binek Hayvanlarının Güzel Nimetlerden Biri Olması
«O Allah ki, bir kısmına binesiniz, bir kısmınmıetînden yiyesiniz diye davarları sizîniçin yarattı..»
At, katır, deve ve eşek, insanların hizmetine verilen güzel nimetlerden biridir. Bunlar ilk yaratıldıkları günde evcilleştirilmeye yatkın ve hizmete elverişli özelliklerle donatılmışlardır.
Deve ilk yaratıldığı an ne ise, şimdi de odur, türden türe geçiş hiçbir canlı hakkında söz konusu değildr. Zira genetik kodda kayıtlandığı gibi deve ancak deve doğurur, at da ancak at doğurur. Genetik düzenleme onların bu özelliklerini hep korumuş ve korumaktadır.
Sonra da Kur'ân birkaç yerde attan söz ederek bu hayvanın her çağda ayrı bir yarar ve başka bir huzur ve neşe yansıtacağına işarette bulunur da bunların nesillerinin devamına dikkat etmemizi ilham eder. Devenin de nasıl yaratıldığına dikkatlerimizi çekerek, bu çöl bineğinin birtakım özelliklerle insanların hizmetine verildiğini hatırlatır. Ciğerine bitişik su torbası taşıması, hörgücünde yağ depolaması, uzun ve eğri boynuyla kaldıraç görevini sürdürmesi onun özelliklerinden bir kısmıdır. Bütün bu düzenleme ve dengelemeler Allah'ın varlığına delâlet eden birer belge olarak gözlerimizin önünde bulunuyor.
Eti yenen davarlara gelince :
Deve, sığır, koyun ve keçi bu amaçla yaratılmıştır. Bunların hem etinden, hem sütünden, hem deri ve yününden istifade edilir. Şüphesiz hilkat kanunu ve ona dayalı ilâhî tecelli bu doğrultuda insanların istifadesine yönelmiştir. Artık bu hayvanları bulundukları ölçü ve özelliğin dışına çıkarma söz konusu değildir, yani koyunu keçi, keçiyi de sığır yapamayız.
Diğer memeli hayvanlara gelince, onlar belirtilen şekilde ve yararda yaratılmamışlardır. Ama her biri hem birtakım fayda vermekte, hem de mevcut dengeyi sağlamaktadır.
Böylece insan hayatını sağlıklı biçimde koruyup devam ettirmek için Cenâb-i Hak sözü edilen davarları besin deposu, protein kaynağı kılmış ve öylece hizmete sevketmiştir. Ortada kusursuz bir düzenleme ve dengeleme varsa, mutlaka mükemmelin de ötesinde bir düzenleyci ve dengeleyici de vardır. İlgili âyetle bu inceliğe işaret edilmekte ve davarların da ilâhî kudretin eşsizliğine delâlet eden birer acık belge olduğu hatırlatılmaktadır. Şöyle ki: «Allah size âyetlerini (kudretinin yüceliğine delâlet eden belgelerini) gösteriyor. Artık Allah'ın hangi âyetlerini İnkâr edebilirsiniz?»
Sadece etinden, sütünden, deri ve yününden değil, bütün sakatatından istifade ettiğimiz davarlar, inkarcı maddecilerin iddia ettiği gibi, diğer yabanî hayvanlar arasından insanların bulup seçtiği ve evcilleştirdiği sıradan hayvanlar mıdır, yoksa hilkat kanunu gereği ilk tecellide bunlar taşıdıkları özelliklerle mi yaratılmıştır? Kur'ân gerek ilgili âyetle, gerekse diğer sûrelerde onlarla alâkalı âyetlerle, davarların taşıdıkları bütün özellikleriyle birlikte yaratılıp insanların istifadesine verildiğini açıklamaktadır. Öyle ki, deve, sığır, koyun ve keçi aslında uysal ve evcilleştirilmeye son derece yatkın bir özellikte var kılınmışlardır.
Zira canlılardaki özellikler, türlerinin özelliklerinden kaynaklanır. Sonradan tekâmülün sağladığı gelişmeler değildir. Onlardaki gelişme sadece mevcut özelliklerinin gelişmesidir. Kalıtımda bir değişiklik söz konusu değildir.
İşte mu'cizeler, olağanüstü şeyler isteyenler için davarlar birer mu'-cize değil midir? Yedikleri bitkileri süt haline getirmeleri delil olarak bize yetmiyor mu? Bu kadar acık delil ve belgeleri göremiyenlere başka hangi belge ve delil yeterli olabilir?
«Canlı varlıkları oluşturan organik bileşimler başlangıçta organik veya biyolojik olmayan maddelerden meydana gelip tekâmül ede ede bugünkü düzeye erişmiştir» diyerek bir çırpıda hilkat kanunuyla ilgili ilâhî tecelliyi görmemek, kabul etmemek, hiçbir zaman çözüm getirmiyor ve inandırıcı da değildir. O bakımdan bütün bu iddialar nazarî olmaktan öteye geçemiyor ve ilmî araştırmalara hareket noktası belirliyemiyor.[120]
Yıkılıp Yok Edilen Milletler
«Onlar, yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin sonunun ne olduğuna bakmıyorlar mı?..»
Kur'ân-i Kerîm Allah'ın varlığına delâlet eden ve ilim adamlarına ışık tutan belge ve delilleri sıraladıktan sonra, küfür ve azgınlıkları; zulüm ve ahlâksızlıkları sebebiyle yıkılıp yok edilen kavim ve milletlerin kalıntılarını gezip görmelerini; yıkılış sebeplerini incelemelerini önermekte ve böylece beşer aklına malzeme vermektedir.
Kur'ân, yıkılan medeniyetlerin, toprağa gömülen sanat eserlerinden ziyade o medeniyetlerin yıkılış sebeplerine dikkatleri çekiyor. O medeniyetler, imân ve ahlâkın değil, akıl ve zekânın, gelişen maddî imkânların eseridir. Yıkılışları rastgele olayların değil; olayların sebeplerini oluşturup harekete geçiren inkâr, azgınlık ve ahlâksızlığın tabii neticesidir.
Babil'İn asma bahçeleri ne oldu? Koca Sasanî imparatorluğu nasıl silinip belirsiz hale geldi? Mermerden inşa dilen şehirler ve saraylar yerin derinliklerine nasıl gömüldü? Oysa Mekkeli'lerin böyle bir medeniyet ve sanat yanları da yoktu. İlâhî hüküm inince ne sanat, ne medeniyet, ne de teknik imkânlar yarar verir.
Endülüs'e ağıt yazan ünlü şâir Salih b. Şerîf ne güzel söylemiştir:
Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemen'in?
De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu?
Şeddad'm cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem,
Sasanîlerin ebedî sanılan devleti ne oldu?
O taçlar, o devletler, o mülkler, saltanatlar, bir rüyadır artık.
Her biri, hayaldan geçen gölge gibi, zamandan gelip geçti.[121]
Tek Yanlı İlim Kurtarıcı Değildir
«Peygamberleri onlara açık belgeler ve mu'cizelerle gelince, onlar kendilerindeki bilgiden dolayı sunardılar da alaya aldıkları şey kendilerini sarı-verdi.»
Dün olduğu gibi, bugün de insan aklının ve zekâsının ürünü sayılan pozitif ilimleri tahsil edenlerin çoğu, kâinatı fethettiklerini sanarak peygamberlerin getirdikleri ilâhî âyetleri ve bilgileri küçümserler. Şüphesiz böylesine tek yanlı bir öğretim zekâyı geliştirmekte, ama ruhu ve viodanı ihmal etmektedir. Bunun için fiziksel yapısını dikkatle ve itinayla besleyip ruhunu ihmal eden ve bu yüzden dengesiz bir hayat yaşayan maddecilerle mideciler kendi çocuklarına ve kendilerinden sonraki kuşaklara en kötü mîrası bırakmış oluyorlar.
Anlaşıldığı ve görüldüğü gibi, olayları sebeplere, sebepleri kanunlara bağlayan ve kanunları koordine bütün olarak bir merkeze bağlamayıp askıya alarak plân ve program dışı tutanların aklı, zekâsı, ilmi, keşif ve icadları onları güzel ahlâka, ruha gıda veren, vicdanı geliştiren Allah'a imâna götürmemiştir. Daha doğrusu onlara böylesine denge ve huzur sağlayacak bir kapı açmamıştır. Böylece hem kendi manevî varlıklarını, hem yüce yaratanı, hem de yönlendirici ve iç-diş disiplin sağlayıcı olan ikinci hayatı inkâra sapmışlardır.
Netice ne olmuş ve ne olacak?
Bu insanların sonu hep hüsran olmuş; ilim ve teknikleri; ahlâk ve gerçek imandan yoksun medeniyetleri kendilerini mahva yöneltmiş bulunuyor. Günümüzde Allah'a baş kaldırıp teknik ve refahın verdiği şımarıklık havası içinde korkunç silahlar imal eden milletler, homoseksüelliği yasallaştıra-cak kadar ahlâk ve faziletten; gerçek medeniyet ve insanlıktan uzaklaşmışlardır. Bu ülkelerde aile temelinden sarsılmış, kadınların çoğu iffet ve namus kavramlarıyla alay edecek duruma gelmiş; bekâreti gülünç ve anlamsız sayan sürüyle genç kız türemiş; geniş refah imkânlarına rağmen intihar olayları artmış; uyuşturucu mübtelaları önüne geçilmez bir hızla çoğalmış; yaygınlaşan zinadan dolayı Aids hastalığı ülkeleri tehdit edecek çizgiye gelip dayanmıştır.
Özetliyecek olursak, dinden, imândan, ahlâk ve faziletten kopuk bir eğitim ve öğretim neslin tek yanlı, yani dengesiz yetişmesine neden olmuş ve sözü edilen felâketlerin oluşmasını hızlandırmıştır. Böylece medeniyet diye övündükleri teknik ve refah silahı geri tepmiştir. Yetmiş yıl içinde bu insanların kurduğu sözde medeniyet iki defa hurdahaş olmuş, üçüncü defa, daha beter hurdahaş olmaya ramak kalmıştır. Ondan sonra hayatta kalanlar olursa, belki ciddi bir arayış içinde gerçeği bulmaya koyulacaklar ve dinsiz, imansız bir medeniyetin yaşayamıyacağını anlamış olacaklar.
Yok edilme noktasına gelip dayanan milletlerin son andaki uyanma ve pişmanlıkları hiçbir yarar sağlamaz. Çünkü ümitlerin kesildiği, sebeplerin koptuğu vakitte kâfirlerin Allah'a yönelmesi boş ve anlamsız sayılmıştır. Nitekim Kızıldeniz'de yıkılan dalgaların kahredici darbeleri altında Fir'avn ölümle boğuşurken, «İsrail oğulları'nın Rabbına inandım» demişti. Ama Ce-nâb-ı Hak onun bu dönüşünü kabul etmemişti. İşte bu, Allah'ın devam ede-gelen sünnetlerinden biridir ki, asla şaşmaz ve kimsenin gözünün yaşına bakmaz.
Kur'ân-ı Kerîm bu gerçeği şöyle açıklamaktadır:
«Ne var ki hışım ve şiddetimizi gördükleri vakitteki imanları kendilerine bir fayda vermedi. (Bu), Allah'ın kulları arasında süregelen sünnetidir ve işte kâfirler burada hüsrana uğradılar.»
Mü'min Sûresi'ne, Kur'ân'm, o yegâne üstün, yegâne güçlü, yegâne hikmet sahibi; günahları bağışlayan, tevbeyi kabul eden; cezası şiddetli olan; lütuf ve ihsanı bol olan Allah'tan indirilmiş olduğu belirtilerek başlandı ve bu kitaba inanmayanların ilâhî sünnet gereği hüsrana uğrayacakları haber verilerek noktalandı.
Bu sûrenin tefsîrini bize kolaylaştıran Allah'a hamd; devamlı ilham kaynağımız olan Resûlüllah (A.S.) Efendimize de salât-u selâmlar olsun.[122]
[1] Tefsîr-i Kurtubî: 15/288
[2] Lübabu't-te'vîl: 4/64
[3] Tefsîr-i Kurtubî: 15/288
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5289-5290.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5291.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5291-5292.
[7] Buharî/tevhîd: 15, 22, 28 55, bed-i halk : 1- Müslim/tevbe : 14, 16- Tir-mizî/daâvat: 99- İbn Mâce/mukaddeme: 13, zühd: 35- Ahmed: 2/242, 258, 260, 313, 358, 397, 433, 466
[8] Adam öldürme olayı, İslâm'ın ilk yıllarında henüz kısasla ilgili hükümler inmeden meydana gelmiş ve o sebeple Hz. Ömer (R.A.), suçunu itiraf eden o adam hakkında kısas hükmünü uygulamamiştır.
[9] tbn Ebî Hatim - Kurtubî : 15/291
[10] Ebû Nuaym - Ibn Ebî Hatim - Kurtubî: 15/291
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5295.
[12] Taberânî: İbn Abbas (R.A.)dan
[13] Müslim/ilim : 2- Ahmed : 1/401, 421 - 2/467, 469, 503, 508 517
[14] Müsned-i Ahmed : 2/258, 478, 494
[15] Tirmizi/fiten: 70, edeb : 13, ilim : 6, 8, 13, tefsir: 1, menakıb: 19- Ahmed: 1/65, 70, 78, 130, 131 223 - 2/158 - 3/12 - 4/47 - 5/166
[16] Ebû Dâvud/ilim : 5
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5296-5297.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5297-5298.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5298-5299.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5299.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5300-5301.
[22] İbn Mâce/zühd: 39
[23] Tirmizî/tefsîr: 11- İbn Mâce/mukaddeme: 13- Ahmed: 4/11, 12
[24] Ahmed : 4/11
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5301-5302.
[26] Bilgi için bak : el-Hakka Sûresi: 17. âyetin tefsiri
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5302-5303.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5303-5304.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5304.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5304-5305.
[31] Müsned-i Ahmed : 2/177 - İbn Ebî Hatim
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5307.
[33] Müsned-i Ahtned - İbn Kesir ; 4/73
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5308.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5308-5309.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5309.
[37] Saffât Sûresi : 58
[38] Duhân Sûresi: 56
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5309-5310.
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5310-5311.
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5311-5312.
[42] Bilgi için bak : Rûm Sûresi: 24, Râd Sûresi: 12, 13. âyetlerin tefsiri
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5313.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5313.
[45] Bilgi için bak : Hücurat Sûresi : 13. âyetin tefsiri
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5314.
[47] Bilgi için bak : Âdiyat Sûresi: 9-11. ve znzâl Sûresi âyetleri tefsiri
[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5315.
[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5316.
[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5316-5317.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5318-5319.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5319-5320.
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5320-5321.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5321.
[55] Ebû Dâvud/Melâhim: 17- Tirmizî/fiten: 13- İbn Mâce/fiten: 20- Ahmed: 3/19
[56] Buharî/tefsîr: 1/40- Ahmed: 2/204
[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5325.
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5325-5326.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5326.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5326-5327.
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5327-5328.
[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5328-5329.
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5329-5331.
[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5331.
[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5332.
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5332.
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5335-5336.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5336-5338.
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5338.
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5338-5339.
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5339.
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5341-5342.
[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5342.
[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5344-5345.
[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5345-5346.
[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5346.
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5346.
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5347.
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5347-5348.
[80] Genig bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî : 15/324, 325
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5349-5350.
[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5350.
[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5351.
[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5351.
[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5352-5354.
[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5354.
[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5354-5355.
[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5355.
[89] Müslim/hac: 26- Ahmed: 3/498 - 4/230
[90] Tirmi2Î/tefsîr: 2/16-40 - İbn Mâce/duâ: 1- Ahmed: 4/267, 271, 276
[91] İbn Mâce/duâ : î- Ahmed: 2/477
[92] Tirmizî/daavat: 24
[93] Tirmizî/kıyâmet: 47- Ahmed: 2/179
[94] Müslim - Ebû Dâvud – Nesâî
[95] Tefsîr-i Kurtubî : 15/327
[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5358-5359.
[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5360.
[98] Bilgi için bak : Bakara Sûresi : 29, Hac Sûresi : 65, Lukman Sûresi: 20, Câsiye Sûresi ; 13. âyetlerin tefsiri
[99] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5360-5361.
[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5361-5363.
[101] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5363.
[102] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5363-5364.
[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5364-5365.
[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5365.
[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5366-5367.
[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5367.
[107] Bilgi için bak: Alâk Sûresi: 2. âyetin tefsîri
[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5369.
[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5369-5370.
[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5370-5371.
[111] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5371.
[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5373.
[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5373-5375.
[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5375-5376.
[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5376.
[116] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5376-5377.
[117] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5377-5378.
[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5378.
[119] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5378-5379.
[120] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5380-5382.
[121] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5382-5383.
[122] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5383-5384.
İslami Okul Okulların En Önemlisi