Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fussilet Suresi - Kuran - 041Fusillet - 13. Sayfa

FUSSİLET SURESİ 3

Surenin İsmi: 3

Önceki Sureyle İlişkisi: 3

Surenin Muhtevası: 3

Surenin Fazileti: 4

Kur'an-I Kerim, Müşriklerin Kurandan Yüz Çevirmeleri Ve Hz. Peygamberin Beşer Oluşu: 4

Belagat: 4

Kelime ve İbareler: 5

Açıklaması: 5

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 7

Allah'ın Varlığının, Kemâlinin, Kudretinin Ve Hikmetinin Delili: 7

Belagat: 7

Kelime ve ibareler: 8

Ayetler Arası İlişki: 8

Açıklaması: 8

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 10

Müşriklerin, Ad Ve Semud Kavimlerini Helak Eden Yıldırımın Benzeriyle Korkutulmaları: 11

Belagat: 11

Kelime ve ibareler: 11

Ayetler Arası İlişki: 11

Açıklaması: 12

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 13

Kafirlerin Ahiretteki Cezalarının Mahiyeti: 14

Kelime ve İbareler: 14

Nüzul Sebebi: 14

Ayetler Arası İlişki: 15

Açıklaması: 15

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 16

Kuran-I Kerimin Dinlenmesini Menetmek: 17

Kelime Ve İbareler: 17

Ayetler Arası İlişki: 18

Açıklaması: 18

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 19

Allah'ın İstikamet Sahiplerine Vaad Ettiği Şeyler: 19

Kelimeler ve ibareler: 19

Nüzul Sebebi: 19

Ayetler Arası İlişki: 20

Açıklaması: 20

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 20

Allah Teala Ya Davet Ve Davetçilerin Uyması Gereken Adap: 21

Belagat: 21

Kelime ve ibareler: 21

Nüzul Sebebi: 21

Ayetler Arası İlişki: 22

Açıklaması: 22

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 22

Allah'ın Varlığını, Birliğini, Kudretini Ve Hikmetini Gösteren Deliller: 23

Belagat: 23

Kelime ve ibareler: 23

Ayetler Arası İlişki 24

Açıklaması 24

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 25

Allah Tealâ'nın Ayetlerinde İnkarcıların Tehdid Edilmesi Ve Bu Konuda Kendilerini Kınayan Kuran Ayetlerinin İndirilmesi 25

Belagat: 25

Kelime ve İbareler: 25

Nüzul Sebebi 26

Ayetler Arası İlişki 26

Açıklaması 26

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 27

Kur'an-ı Kerim’in Arapça Olmasının Vurgulanması 27

Belagat: 28

Kelime ve İbareler: 28

Nüzul Sebebi 28

Ayetler Arası İlişki 28

Açıklaması 28

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler. 29

Kıyametin Kopma Vaktini Ancak Allah Bilir: 30

Belagat: 30

Kelime ve İbareler: 30

Ayetler Arası İlişki: 31

Açıklaması: 31

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 31

Olaylar Karşısında İnsanın Hal Ve Tavırlarının Değişmesi: 32

Belagat: 32

Kelime Ve İbareler: 32

Nüzul Sebebi: 32

Ayetler Arası İlişki: 32

Açıklaması: 33

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 33

İnsanın Kainat Ve Kendisi Hakkında Düşünmesinin Gerektiği: 34

Belagat: 34

Kelime ve İbareler: 34

Ayetler Arası İlişki: 35

Açıklaması: 35

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: 35


FUSSİLET SURESİ

 

Surenin İsmi:

 

Sure; "ayetleri ayrı ayrı açıklanmış kitap" anlamındaki ikinci ayetin-deki "açıklanmış" (fussilet) kelimesiyle başladığı için bu adı almıştır. Allah Tealâ bu surede ayetleri ayrı ayrı açıklamış, varlığının, kudretinin, vahda­niyetinin, kâinatı yaratmasının ve kâinattaki tasarrufunun burhan ve de­lillerini izah etmiştir. Sureye; "Ha-mîm ve "Secde" isimleri de verilmiştir. Çünkü Rasulullah (s.a.), Kureyş'in ileri gelenlerine sureyi başından secde emrinin verildiği ayete kadar okuduktan sonra secde etmiştir. [1]

 

Önceki Sureyle İlişkisi:

 

Bu surenin bir önceki sure olan Gafir süresiyle münasebeti şu iki nok­tada kendisini göstermektedir:

1-  Her iki surede Yüce Kitap Kur'an-ı Kerimin özelliklerini açıklaya­rak başlamıştır.

2- Mekke'de ve diğer yerlerde Allah'ın ayetleriyle mücadele eden müş­rikleri tehdit etme ve korkutma konusunda da müşterektir. Nitekim bir önceki surenin sonunda; "...Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı..." (Gafir, 40/82) buyurularak bu tehdide yer verilmiştir. Müşrikler, bu surenin başın­daki bir kere daha; "Eğer onlar yüz çevirirlerse Ad ve Semud kavminin ba­şına gelen yıldırım gibi bir azabı hatırlatırım." (Fussilet Suresi, 41/13) me­alindeki ayetle tehdit edilmektedirler. Peygamberi yalanlayanların azabı gördüklerinde iman etmelerinin fayda vermeyeceği konusunda da her iki sure tamamen birbirine uygundur. Zaten muhalefetlerinden dolayı öldürül­meleri, esir alınmaları, ganimet olarak dağıtılmalarına izin verilen Kureyş için de durum böyledir. Ad ve Semud kavimlerinin helaki gibi helak olmuş­lardır. [2]

 

Surenin Muhtevası:

 

Bu surenin konusu da aynen diğer Mekke'de inen surelerde olduğu gi­bi inanç esaslarıdır ki bu esaslar; vahdaniyyet, risalet, vahiy, öldükten son­ra dirilme ve cezadır.

Sure, Kur'an-ı Kerim'in özelliklerini anlatarak başlamıştır. Ki Kur'an-ı Kerim, Allah katından apaçık bir dil olan Arapça indirilmiş bir kitaptır.

Allah'ın kudretinin ve birliğinin delillerini açıklar, Peygamber'in Allah ka­tından getirdiklerinin tamamının doğru olduğunu ispat eder.

Sure müşriklerin konumunu ve Kur'an-ı Kerimi tefekkürden yüz çe­virmelerinin sebeplerini açıklar. Gerçekte Rasulullah'm sadece bir insan olduğunu ancak Cenab-ı Allah'ın kendisini vahiyle ve Allah'ın birliğini ilân etmekle görevlendirdiğini izah eder. Ayrıca Kafirlere verilecek ceza ve salih amel işleyenlere verilecek mükâfat hakkında da bilgi verir.

Sonra Müşrikleri inkârlarından dolayı ayıplar ve yeryüzü ile gökyü­zünden Allah'ın birliğini gösteren deliller sunar. Ad ve Semud kavimleri gi­bi peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle Allah'tan hakkıyla sakınan mümin kullar haricinde diğerlerinin, yerle bir edilerek helak olunan geç­miş ümmetlere indirilen ceza gibi bir cezanın kendilerine de indirilileceği şeklinde uyarır.

Kıyamet günündeki hesaba karşı uyarır, insanın organlarının sahibi aleyhine şahitlik yapacaklarını haber verir. Şüphesiz geçmiş kavimlere yaptıkları işler süslü gösterilmiş, Allah'ın yolundan ve dininden ayrılmış­lar ve şöyle demişlerdir: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin. Onun hakkında anlam­sız gürültüler çıkarın. Belki galip gelirsiniz." (Fussilet Suresi, 41/26) Böyle­ce sanki saptırdıkları insanların en aşağı derecelere inmelerini sağlamak için ihanet etmelerini istemişlerdir.

Bu bağlamda Allah onlara, cennet ve kerametle müjdelenen istikamet ehlini överek anlattı. Cenneti görecek olanların da Allah'a itaat konusunda sabredenler olduğunu belirtti.

Daha sonra Allah Tealâ varlığının, birliğinin ve kudretinin delillerini sıralamaya, Kur'an'm hükümlerini, Kur'an'm bir hidayet, şifa ve rahmet kitabı olduğunu açıklamaya yöneldi. Hiç şüphesiz kim güzel iş işlerse ken­di lehinedir, kim de kötülük yaparsa hiçbir zulme uğramadan yaptığı bu kötülük de aleyhinedir.

Bunun peşinden de her şeyi kuşatan ilmini izah etmiş, kudretinin bü­yüklüğüne işaret etmiş, rahat içerisindeki insanın tabiatında gururun var­lığını, zorda ve darda kalan insanın varlığında da sığınma ve dua hissinin mevcudiyetini açıklamıştır.

Sure, Allah'ın, her zaman insanların kevni âlemi ile ilgili sırlara mut­tali olabilecekleri vaadiyle, dış dünyada ve insanın kendi iç dünyasındaki Allah'ın birliğinin ve kudret-i ilâhiyyesini delillerini açıklayarak ve müş­riklerin öldükten sonra dirilmekten ve haşirden şikayetçi olduklarını, an­cak Allah'ın hem onları hem de bütün her şeyi kuşattığını hatırlatarak so­na ermiştir. Bu müşrikler için son derece kesin bir cevaptır. [3]

 

Surenin Fazileti:

 

İmam Abd b. Humeyd Müsned'inde, Ebu Ya'la, Bagavî ve diğerleri Câbir b. Abdullah (r.a.)'dan şöyle dediğim tahric etmişlerdir: "Bir gün Kureyş toplandı ve şöyle dediler:

-Aranızda sihri, kehaneti ve şiiri en iyi bilen kimdir? söyleyin bu kim­se, cemaatimizi bölen, işimizi dağıtan, dinimizi ayıplayan şu adama gitsin ve konuşsun. Biz de ne cevap vereceğini bekleyelim.

Kureyşliler şöyle dediler:

-Bu özelliklere sahip Utbe b. Rebia'dan başkasını bilmeyiz.

Ey Ebe'l-Velid O'na git dediler. Gitti ve şöyle dedi:

- Ya Muhammedi Sen mi daha hayırlısın Abdullah mı?

Rasulullah (s.a.) sustu. Utbe şöyle dedi:

-Eğer bu kimselerin senden daha hayırlı olduğunu iddia ediyorsan şu­nu bilki onlar, senin ayıpladığın ilâhlara tapınışlardır. Kendinin onlardan daha hayırlı olduğunu iddia ediyorsan konuş dinleyelim. Allah'a yemin ederim ki biz kavmine karşı senden daha uğursuz birini görmedik. Cema­atimizi böldün, işimizi dağıttın, dinimizi ayıpladın, Araplar içerisinde bizi küçük düşürdün. Kureyş içerisinde bir sihirbazın veya bir kâhinin varlığı etrafa yayıldı. Kılıçlarımızı çekerek birbirimizi öldürecek hale geldik.

İhtiyacın varsa senin için mal toplayalım; Kureyş'in en zengini ol. Ka­dınlara meylin varsa, Kureyş'den dilediğini seç, on tanesiyle seni evlendi­relim.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.); "Bitirdin mi?" diye sordu. Utbe; "Evet" deyince Rasulullah (s.a.) şunları söyledi:

-"Bismillahirrahmanirrahim. Ha-mîm. Bu kitap, ayetleri anlayacak bir kavim için ayrı ayrı açıklanmış Arapça bir Kur'an olmak üzere Rah­man ve Rahim tarafından indirilimiş bir kitaptır...." Rasulullah "...azabı hatırlatırım." ayetine ulaştığında Utbe; "Yeter, yeter. Başka var mı? diye sordu. Rasulullah (s.a.): "Hayır!" cevabını verdi.

Utbe Kureyşliler'e döndü. Kureyşlilere "Konuştuğunuz her şeyi kendi­sine söyledim." dedi.

Onlar: "Sana cevap verdi mi?" dediler.

Utbe: "Hem evet, hem hayır. Söylediklerinden sadece Ad ve Semud kavimlerini helak eden yıldırım ile sizi uyardığını anladım." dedi.

Onlar: "Yazıklar olsun sana, Adam Arapça konuşuyor. Sen dediklerini anlamıyorsun." dediler. Utbe: "Vallahi yıldırımın bahsinden başka dedikle­rinden hiçbir şey anlamadım." karşılığını verdi."

Bagavî'nin rivayetinde ise şöyle geçmektedir:

"Vallahi Kureyşin en zengini olduğumu bilirsiniz. Ona gittim. Hikâye­yi anlattım. Bana öyle bir şeyle cevap verdi ki, şiir desem değil, kehanet desem değil, sihir desem yine değil. Allah'ın; "Eğer yüz çevirirlerse size Ad ve Semud'un başına gelen yıldırım gibi bir azabı hatırlatırım." buyruğuna kadar sureyi okudu.

Muhammed b. İshak'ın Siyer'indeki rivayet ise şöyledir: Onlar: "Ardın­da ne bıraktın ey Ebe'l-Velid?" dediler.

Ne oldu, ne dedi sana? dediklerinde şu cevabı verdi:

- "Daha önce hiç işitmediğim bir söz işittim. Vallahi ne sihirdir, ne şiir­dir, ne de kehanet. Ey Kureyş topluluğu! Onu ortaya attığı dava ile başba-şa bırakıp geri çekilin. Yemin ederim ki ondan dinlediğim sözün haberi or­taya çıkacak. Araplara karşı bir üstünlük sağlarsa onun mülkü sizin mül­künüz, onun üstünlüğü sizin üstünlüğünüzdür. Böylece sizler insanların en mutlusu olursunuz.

Onlar: "Ya Ebe'l-Velid! Bu adam seni diliyle büyülemiş." dediler.

Utbe ise: "Bu benim görüşümdür. Siz nasıl uygun görüyorsanız onu yapın." karşılığını verdi. [4]

 

Kur'an-I Kerim, Müşriklerin Kurandan Yüz Çevirmeleri Ve Hz. Peygamberin Beşer Oluşu:

 

1- Ha, mîm.

2-  Bu, Rahman, Rahim tarafından indirilmiştir.

3- Bilen bir toplum için, Arapça bir Kur'an olmak üzere ayetleri açık­lanmış bir Kitap'tır.

4- Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fa­kat çokları yüz çevirmiştir; onlar işitmezler.

5- Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, ku­laklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda perde var. Sen iste­diğin gibi yap; biz de istediğimizi yapıyoruz."

6- De ki: "Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. O'na doğ­rulun, O'ndan mağfiret dileyin. O'na ortak koşanların vay haline!"

7- Onlar zekât vermezler ve onlar ahireti inkâr ederler.

8- İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için  tükenmeyen bir mükâfat vardır.

 

Belagat:

 

"Müjdeleyici ve uyarıcı."Bu iki kelime arasında tezat vardır.

"Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, kulaklarımızda bir ağırlık... var." İnkarcıların Kur'an-ı Kerim'den yüz çevirerek şiddetle uzaklaşmalarını, kalplerine sunulan ilmi istememelerini, kulaklarıyla duy­dukları şeyleri anlayıp idrak etmekten yüz çevirmelerini ifade etmek için kullanılan bir teşbih ve istiare sanatıdır.[5]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Ha, mîm" Kur'an-ı Kerimin icazı konusunda uyarı ve bir meydan okumadır. Aynı zamanda sure içerisinde geçen hükümlerin hassasiyeti ko­nusunda da bir uyarıdır. "Bilen bir toplum için" bunu anlayan bir kavim için. Burada kastedilen, Araplar'dır. "Arapça bir Kur'an olmak üzere" Ta­mamı Arap diliyledir. Böyle olması, Kur'an'm kolayca okunup, anlaşılması­nı temin için bir ihsandır, "ayetleri açıklanmış" ahkâm, kıssa ve nasihat ko-nusundakaki ayetleri tam anlamıyla açıklanmış ve izah edilmiş, "bir ki­taptır. "

"Müjdeleyici ve uyarıcı olarak." Bu, Kur'an'm bir özelliğidir. Kur'an, bütün alemler için müjdeci, muhalifler için ise korkutucudur.

"Fakat çokları yüz çevirmiştir." Yani Kur'an'ı düşünmekten ve kabul etmekten kaçınmışlardır. "Onlar işitmezler" Düşünmek, itaat ve kabul et­mek anlamında işitmek kastedilmektedir. Yani ne dinlerler, ne de kabul ederler.

"Dediler ki:" Peygamber (s.a.)'e, "Kalplerimiz örtüler içinde." Burada­ki "ekinne" (örtüler) kelimesi, "kinân" kelimesinin çoğuludur. "Kinân" keli­mesi, ok sadağı (veya çantasjj anlamındadır. "Seninle bizim aramızda bir perde." Bir birimize ulaşmamıza engel olan bir örtü. Din konusundaki mu­halefetleri kastedilmektedir. ""Sen istediğin gibi yap." Kendi dinin doğrul­tusunda. "Biz de istediğimizi yapıyoruz." Kendi dinimiz doğrultusunda.

"Ben ancak sizin gibi bir insanım." Kendisine ulaşamayacağınız bir cin veya melek değilim. "Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyediliyor." Yani ben sizi Allah'ın birliğine ve işlerinizi istikamet üzere yapmanıza da­vet ediyorum. "O'na doğrulun." İman ve itaat ederek O'na yönelin. "O'ndan mağfiret dileyin." İçinde bulunduğunuz hatalı amel ve yanlış inançlardan dolayı O'ndan affınızı isteyin. "O'na ortak koşanların vay haline." Allah'a iman konusunu hafife alıp, cahillikte ifrat noktasına ulaştıkları için. Bura­daki veyl kelimesi, azap ve tehdit kelimesidir. Aynı zamanda cehennemde bir vadinin adıdır. "Onlar zekât vermezler." Bunun sebebi cimrilikleri ve di­ğer insanlara şefkatleri olmamasıdır. Bu ayet kâfirlerin de şer'î konularla muhatap olduğunu göstermektedir. "Ve onlar ahireti inkâr ederler." Bu ayet, zekât vermekten kaçınmalarının sebebinin dünyaya olan isteklerinde boğulup, ahireti inkâr etmeleri olduğunu hissettiren bir hal cümlesidir. [6]

 

Açıklaması:

 

"Ha-mîm. Bu, Rahman ve Rahim tarafından indirilmiştir." Ha-mîm, Kur'an'm mucize eseri olduğunu ifade eden, daha sonra okunacak ayetlerin önemini gösteren huruf-ı mukataa'dan biridir. Bu Kur'an, kullarına karşı son derece merhametli olan Allah Tealâ tarafından indirilmiştir. Allah'ın en hoş, en büyük nimetlerinden birisidir. Kulu ve peygamberi olan Hz. Muhammed'e (s.a.) indirilmiştir.

Rahman ve Rahim vasıflarıyla tahsis edilmesi ise Kur'an'm fert veya cemaat bazında bütün milletlere rahmet ve şifa kaynağı olduğunu hatırlat­mak içindir. Kur'an, tüm kâinat için en büyük rahmettir. Cenab-ı Allah'ın; "Biz seni alemlere ancak rahmet için gönderdik." (Enbiya Suresi, 21/107) ayetinde olduğu gibi.

Şu ayetler de aynı konudadır:

"De ki: Kur 'an 'ı Rabbinden hak olarak Ruhü'l-Kudüs indirmiştir." (Nahl Suresi, 16/102)

"Kur'an, alemlerin Rabbından indirilmedir. Onu Ruhü'l-emin inzar edicilerden olasın diye senin kalbine manası açık Arapça bir dil ile indir­miştir" (Şuara Suresi, 26/192-195)

"Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış Arapça bir Kitap'tır." O, ayetleri gayet net bir şekilde açıklanmış, manaları, izah edilmiş, hükümleri bildirilmiş bir kitaptır.

"Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri desteklenmiş, sonra da hikmetle iş ya­pan, her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah tarafından ayrı ayrı açıklan­mıştır." (Hud Suresi, 11/1)

Kur'an kolay anlaşılsın diye Arap diliyle indirilmiş, manası açık, lâfız­larında hiçbir problem yoktur. Bu açıklık, ehli tarafından kolayca bilinir. Çünkü onlar, Kur'an'ın Allah katından indirildiğini, kelimelerin ifade etti­ği manalarını bilirler. Zira Cenab-ı Allah'ın; "Hiç şüphe yok ki biz Kur'anı akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik." (Yusuf, 12/2) bu­yurduğunda da ifade edildiği gibi, Kur'an kendi dilleriyle indirilmiştir. Ve Allah Sübhanehü şöyle buyurmuştur: "Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara apaçık anlatsınlar." (İbrahim Suresi, 14/4).

"Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fakat çokları yüz çevirmiştir; onlar işit­mezler." Yani Kur'an, kendisine tabi olan ve kendisiyle amel eden Allah dostu müminleri cennetle müjdelemekte ve hükümlerine muhalefet ederek ölünceye kadar yalanlamaya devam eden Allah düşmanı kâfirleri de Ce­hennemle korkutmaktadır. Ancak müşrik olarak inkâr edenlerin çoğu kor­kutmanın ihtiva ettiği şeylerden yüz çevirmişler ve bu uyarıya kulaklarını tıkamışlardır. Allah'ın ayetlerini düşünerek ve faydalanarak dinlemiyorlar, Kur'an'ı kabul etmiyorlar, beyanının açıklığına rağmen yüz çevirmelerin­den dolayı ahkâmıyla da amel etmiyorlardı.

Sonra da Allah Tealâ'nm da hikâye ettiği gibi Kur'andan nefret etme­lerinin ve ondan uzaklaşmalarının üç tane sebebini şöylece açıklıyorlar:

"Dediler ki: "Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, ku­laklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda perde var. Sen istediğini yap, biz de istediğimizi yapıyoruz." Yani müşrikler şöyle demişlerdir. Kalp­lerimiz örtüler içerisindedir. Bu sebeple dediklerini anlamıyoruz. Sadece bir tek Allah'a iman etmek için davetiniz, babalarımızın ve atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemiz için söylediğin şeyler kalbimize ulaşmıyor. Ku­laklarınızda da senin söylediğin şeyleri anlamamıza engel olan tıkanıklık ve ağırlıklar vardır. Aramızda da seni görmemize engel olan ve sana icabet etmemize mani olan bir örtü vardır.

Bunlar kalplerinin hakkı idrakten uzak kalmalarını, kulaklarının onu işitmemesini, Rasulullah (s.a.)'a ulaşmaktan kaçınmalarını anlatan üç mi­saldir. Denilmiştir ki: Ebû Cehil başına bir kumaş parçası koydu ve alay ederek şöyle dedi: "Ya Muhammed! Benimle senin aranda perde var."

Sen dinine ve kendi usulüne göre amel et. Biz de dinimize ve kendi usulümüze göre amel ediyoruz. Asla sana uymayacağız. Biz insanları helak edebilmek ve onları etrafından dağıtmak için çalışıyoruz.

Burada bu surenin faziletiyle ilgili bir başka rivayeti zikretmek istiyo­rum. Rivayet edilir ki;

Utbe b. Rebîa kavminin muhalefetinin büyüdüğünü, aralarındaki ola­yı çirkin gördüklerini ve getirdiği şeyi reddettiklerini söylemek için Rasu­lullah (s.a.)'a gitti. Utbe'nin sözleri bittiğinde Rasulullah (s.a.) Fussilet Su-resi'ni; "Eğer yüz çevirirlerse de ki; Ad ve Semud'un başına gelen yıldırım gibi bir azabı size hatırlatırım." (Fussilet, 41/13) ayetine kadar okudu. Ut­be titredi, tüyleri diken diken oldu, eliyle Rasulullah'm (s.a.) ağzını tuttu. Merhamet dileyerek susmasını istedi. Ayrılırken de şunları söyledi:

"Allah'a yemin ederim öyle bir şey işittim ki, ne şiir, ne sihir, ne de ke­hanettir. Hiç şüphe yok ki, azabın gürültüsünü başımın üzerinde hissettim."

Daha sonra yalnızca bir Allah'a inanmaktan kaçınmaktan kaçınmala­rının sebeplerini zikrettiler. Muhammed'in sadece bir insan olduğu, bu du­rumun da iman etmelerini engellediğini ifade ederek cevap verdiler. Buna karşılık Allah Tealâ şöyle buyurdu:

"De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. O'na doğrulun, O'ndan mağfiret dileyin." Yani Ey Pey­gamber! Seni yalanlayan ve Allah'a şirk koşan kavmine şöyle söyle: Vahiy haricinde ben de sizden herhangi biri gibi bir insanım. Cebr ve zorla sizleri iman ettirmeye gücüm yetmez. Aynen sizin gibi bir insanım. Ancak bana vahiy yoluyla bildirilen şeyleri size tebliğ ediyorum. Bunun özeti şudur: Va­hiy iki şeyi içerir: İlim ve amel. İlme gelince ilmin esası tevhidi bilmektir. Hak olan şey Allah'ın bir olduğudur. O'nun ne put ne ortak ne de farklı rabler şeklinde hiçbir ortağı yoktur. "İlâhınız bir tek ilâhtır." buyruğundan kastedilen budur. Hak olan ise bu gerçeği itiraf etmemizdir.

Amelin esası ise; istikamet, istiğfar, günahlardan tevbe, yani itaat, ih-lâs, ibadet, geçmiş günahların affını istemek, ki bu günahların başı şirktir. Bundan dolayı akabinde müşrikler tehdid edilmiş ve Allah Tealâ şöyle bu­yurmuştur: "Vay haline o ortak tanıyanların."

"O'na ortak koşanların vay haline. Onlar zekât vermezler ve ahireti in­kâr ederler." Yani helak, yok oluş ve hüsran Allah'a ortak koşan müşrikle­rin üzerine olsun. Onlar insan sevgisinden ve mahlukâta şefkatten mah­rumdurlar. Zekât da vermezler. Fakirlere yardım edilmesine de engel olur­lar. İtaat ederek infak da etmezler. Öldükten sonra dirilmeyi, hesabı, ceza­yı reddetmek suretiyle ahireti de inkâr ederler.

Allah Tealâ, şu üç sıfatı kendilerinde bulunduran kimseler için yazık­lar olsun, vay haline onların buyurmuştur.

Birincisi: Kişinin müşrik olması. Şirk, tevhidin zıttıdır.

İkincisi: Kişinin zekât vermekten kaçınması. Bu diğer insanlara şef­kat göstermenin aksidir.

Üçüncüsü: Kişinin dünyayı ve lezzetlerini son derece fazla isteyerek kıyameti inkâr etmesi.

Allah Tealâ bu özellikleri zikretmiştir. İman, inancın esasıdır, şirk ise imanı yıkar, yok eder. Zekâ^ ise imanın göstergesidir. Çünkü zekât nefse hoş ve sevimli gelen şeylerden vermektir. Bu sebeple zekât İslâm'ın köprü­südür. Veren kurtulur, muhalefet eden helak olur. Zekât vermek insanlara zor gelir. Zekât vermek niyetin doğru olduğuna bir delildir.

Ahirete imana gelince; imanın özeti ve nihai hedeftir. Öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr ise; dünyada yapılan bütün iyi amellerin de­ğersiz kalması ve ahiretten yüz çevirmek demektir.

Bu ayet; Allah'a şirk koşanı, cimrilik belâsından insanları temizleyen zekâta mani olanı, öldükten sonra dirilmeyi, cezayı, hesabı, kıyamet günü­nü, dünyayı ve lezzetlerini bırakmayı inkâr edeni tehdit etmektedir.

Şu ayet de bunun bir benzeridir:

"Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, onu örten kişi ise ziyana uğramış­tır." (Şems, 91/9-10).

Kafirleri korkuttuktan sonra sıra inananlara verileceği vaad olunan şeylere gelmektedir:

"İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır." Yani, Allah'ı ve Rasulünü tasdik eden, emrettiklerini ya­pan, yasaklarından kaçan kimseler için Rableri katından kesintisiz ve en­gelsiz bir sevap ve ecir vardır. Onlara verilen bu ecir onların başlarına da kakılmaz. Çünkü onu işleyene nimet ve mükâfat vaad edilmiştir. Allah Te-alânın; "Kesilmez bir lütuftur." (Hud, 11/107) buyruğunda da böyledir. Yine Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "İman edip de güzel ameller işleyenler müstesnadır. Onlar için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır." (İnşikak, 84/25) Süddi söyle demiştir: "Bu ayet, kötürümler, hastalar ve yaşlılar hak­kında inmiştir. Bunlar hiç ibadet edemeyecek kadar güçsüz ve zayıf düşmüşler ise, kendilerine, sağlıklı oldukları zaman yaptıkları ibadetlerin se­vabı gibi ecir verilir." [7]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

 Ayetlerden aşağıdaki dersler çıkmaktadır:

1- Allah Tealâ, bu surenin başında Kur'an-ı Kerim'in şu on tane özelli­ğini zikretmiştir:

Rahman ve Rahîm olan Allah katından indirilmiş olması, kitap olma­sı, Arapça olması, kendisinden kastedileni anlayabilmeleri için o dili bilen bir kavme gönderilmiş olması, müjdeleyici olması, korkutucu olması, müş­riklerin ve kâfirlerin dinlemeyerek ve iltifat etmeyerek kendisinden yüz çe­virmeleri.

2- Kelamcıların çoğunluğu Kur'an'm aynen indirildiği lâfız olan Arap­ça kalması gerektiği görüşündedirler. Manası aynı dahi olsa Kur'an'da ge­çen kelime yerine başka bir kelimenin konulması Kur'an-ı Kerim'in yerini, o ayetin aslını kesinlikle tutamaz.

3- Kur'an içerisinde Arapça'dan başka dil yoktur. Kur'an içerisinde di­ğer dillerden örneğin; Farsça'dan "İstebraka" ve "Siccîl," Habeşçe'den "Miş-kât," Rum dilinden de "Kıstas" kelimelerinin bulunduğunu söyleyenlerin bu iddiaları geçerli değildir.

4- İman, küfür, salât, zekât, savm, hac vb. lâfızlar lügat manalarıyla bilinen lafızlardır. Bunlar ifade ettikleri manalardan birine şeriat tarafın­dan tahsis edilmiştir. Örneğin iman kelimesi, tasdik etmenin muayyen bir çeşidine, salât kelimesi, duanın muayyen bir çeşidine tahsis edilmiştir. Di­ğer kelimeler de aynı durumdadır. Allah Tealâ'nm biraz önce geçen; "Arap­ça bir Kur'an" ve "Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik." buyruklarında olduğu gibi.

5- Kur'an'ın medh edilip tazim edilerek Arapça şeklinde vasfedilesi, Arapça'nın en üstün dil olduğuna delildir.

6- "Bilen bir toplum için" ifadesi, Kur'an'm bilinmeyen hiçbir şeyi ihti­va etmediğinin göstegesidir. Çünkü bu ayetin manası: "Biz Kur'anı bilinsin diye Arapça indirdik." şeklindedir.

7- "Fakat çokları yüz çevirmiştir, onlar işitmezler." ayeti ise hidayetin sadece Allah'a ait olduğunun delilidir. Aynı şekilde saptırmak da ancak Al­lah'ın saptırmasıyladır. Ancak bu durum, hidayetin, küfrün ve sapıklığın tercih edilmesinden sonradır. Yoksa hidayet ve sapıklık cebr ile yani zorun­lu manasına gelmez. Müşrikler üç konuda Kur'an'a iman etmeleri gerekti­ği halde Kur'an'dan yüz çevirmişlerdir. Bu üç şey; Kur'an'm Rahman ve Rahîm olan Allah'ın katından inmiş olması, Arapça olması, müjdeleyeci ve korkutucu olması.

8- "Kalplerimiz örtüler içinde." ayeti ise kâfirlerin Kur'an'dan   kendi istekleriyle uzaklaştıklarını ve son derece nefret ettiklerini göstermektedir.

9- Peygamber (s.a.)'in, diğer peygamberler sair insanlardan kendileri­ne vahiy indirilmesi dışında bir farkları yoktur. Onlar da diğer insanlar gi­bi normal birer insandır. Sadece Allah onları, vahyettiklerini insanlara ulaştırsınlar diye nebi ve rasul olarak seçmiştir.

10- Saadetin sebebi Allah'ın emrine hürmet, Allah'ın yarattıklarına şefkattir. Müşrikler her iki emri de çiğnemişler ve isyankâr olmuşlardır. Onlar Allah'ın birliğini kabul ederek Onu tazim etmedikleri gibi itaat ve ibadeti de sadece Allah'a yapmazlar. Şirkten tevbe etmeyi de akıllarına ge­tirmezler. Zekâta engel olurlar, böylece Allah'ın kullarına merhamet et­mezler. İtaat konusunda infakda bulunmazlar. Allah'ın  emirleri karşısın­da istikamet üzere olmazlar. Öldükten sonra dirilmeyi, haşri, hesabı ve ce­zayı inkâr ederler.

Bunda kafirin küfrüyle birlikte, zekâtın gerekliliğine karşı çıkarak onu men etmesinin de azap olunmasında etkili olduğu görülmektedir. Al­lah Tealâ iki durumda şiddetli azap ile korkutmuştur. Müşrik olması ve ze­kât vermemesi. Müşrik için zekât vermemesinin, tehdidin artmasında bü­yük tesiri vardır.

11- Allah'a, peygamberlerine, kitaplarına ve ahiret gününe   inanan, farzları ve emirleri yerine getirip, münker ve mahzurlu olan şeyleri terke-denler için Rableri katında ebedi ve kesintisiz bir sevap ve mükâfat vardır. [8]

 

Allah'ın Varlığının, Kemâlinin, Kudretinin Ve Hikmetinin Delili:

 

9- De ki: Siz mi arzı iki günde Yara- tan'a nankörlük ediyor ve O'na eş-ler kOşUyOrsunuz? o, âlemlerin rab-

bidir-

10-O, yeryüzünde sabit dağlar yeretirdi. Onda bereketler yarattı.  Onda arayanlar için eşit şekilde dört günde gıdalar takdir etti  Sonra duman halinde bulunan  gö&e yöneldi, ona ve arza; "isteyerek veya istemeyerek eelin" dedi."İsteyerek geldik." dediler."

12- Böylece onları iki günde yedi  gök yaptı ve her göğe emrini vah- yetti. Biz en yakın göğü lâmbalarla  ve koruma ile donattık. İşte bu o güçlü olanın ve bilenin takdiridir.

 

Belagat:

 

"Ona ve arza; isteyerek veya istemeyerek gelin." Bu ayette istiare-i tem-siliyye vardır. Allah'ın kudretinin tesiri bir hükümdarın halkı üzerindeki-tesirine benzetilmiştir. Bu emri yerine getirmenin süratli olduğunu ifade eder.

"Tav'an" (isteyerek) ve "kerhen" (istemeyerek) kelimeleri arasında da tezat vardır. [9]

 

Kelime ve ibareler:

 

"De ki: Siz mi arzı iki günde" iki nöbette, devrede "Yaratana nankör­lük ediyor" zatına ve sıfatlarına inanmıyarak inkâr ediyor "ve O'na eşler" zat ve sıfatlarında ortaklar "koşuyorsunuz?"

"Onda" yeryüzünde "bereketler" ekinler, ağaçlar, sular ve hayvanlar "yarattı." "Onda arayanlar" isteyenler elde etmeye çalışanlar için "eşit şekil­de dört günde" dört nöbette, devrede "gıdalar" rızıklar "takdir etti" yarattı.

"Sonra duman halinde bulunan" yani yoğun bir gaz maddesi gözün görmesini engellediği için dumana benzetilmiştir. "Göğe yöneldi." İradesini göğü kastederek, göğe yöneltti. "İsteyerek veya istemeyerek gelin." Varlığa gelin, var olun. Daha önceki yaratmadan kasıt ise takdir etmektir. Her iki­sinin hali de itaatkâr olmuştur. "İsteyerek geldik dediler." Bizzat boyun bü­kerek, Beyzavi şöyle demiştir: Görünen odur ki bundan kasıt, Allah'ın kud­retinin tesirini tasvir etmektir. Yer ve göğün nasıl etkilendiklerini, emre nasıl itaat ettiklerini, itaate nasıl icabet ettiklerini gösteren bir tasvirdir.

"Böylece onları iki günde yedi kat gök yaptı." Onları harika bir şekilde yarattı, yaşanacak hâle getirdi, kemale erdirdi ve işi bitirdi. [10]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ ulûhiyeti ve rububiyyeti konusunda tevhidi emrettikten sonra hemen peşinden varlığını gösteren ayetleri sunmaktadır. Bu delil ise yeryüzünü ve gökleri çok kısa bir sürede takdir kudretinin kemâlini gös­termektedir. Kendisinde böylesine özellikler ortak koşmanın anlamı nedir? Zaten putlar takdir etmekten ve yaratmaktan acizdirler. [11]

 

Açıklaması:

 

"De ki: Siz mi arzı iki günde Yaratana nankörlük ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz'? O, alemlerin Rabbidir." Ey Peygamber! Müşrik olan kavmi­ne azarlayarak ve kınayarak şunları söyle: Sizler yeryüzünü iki günde ya­ratan Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz. Bu iki günün Pazar ve Pazartesi ol­duğu rivayet edilmiştir. Veya iki aşama ki aşamanın birinde gaz topu şek­linde olan arzı sert ve katı bir madde haline getirmiş, diğer aşamada ise kat kat su ve maden stoklarını yaratmıştır.

Böyle olduğu halde sizler meleklerden, cinlerden ve putlardan Allah'a ortaklar ediniyorsunuz. Ve onları kudret cihetiyle kendisine denk görüyor­sunuz. Halbuki yaratma ve yoktan var etme sıfatıyla muttasıf olan kişi alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Yani Allah, insanların ve cinlerin Rabbi, maliki, yaratıcısı ve idarecisidir. Hal böyleyken kulluk konusunda mahlu-kâtını Allah'a nasıl ortak koşabiliyorsunuz? Bu harika şeyleri yaratmaya kimin gücü yeter, bunu inkâr etmek makul karşılanabilir mi?

Allah Tealâ arzı iki günde yaratmıştır. Diğer iki günde de arzın diğer gereklerini yaratmıştır. Diğer iki günde de yine seri bir şekilde gökleri ya­ratmıştır. Günden kasıt mutlak manada bir zaman dilimidir. Bilinen gün değildir. Çünkü bu günkü sistem başlangıçta yok idi.

Özetle ayet; O her şeyi yaratmışken, her şeyin üstündeyken, her şeye gücü yeterken Allah'ın, kendisiyle beraber başka şeylere de kulluk yapan müşriklerin bu hallerini reddettiğini ifade etmektedir.

Sonra Allah Tealâ yeryüzünde güzelce yaşamak için gereken şeyleri üç çeşit icad ile tamamladığını şöyle buyurarak açıklıyor:

1- "O yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi.." Yani yeryüzüne yüksek ve sabit dağlar yerleştirdi. Çünkü bu dağlar, yeryüzünü birçok darbeden ko­rurlar, suları ve madenleri depolarlar, yollan gösterirler havayı ve bulutla­rı muhafaza ederler. Bu durum şu ayette de belirtilmiştir: "Orada yüksek yüksek dağlar meydana getirmedik mi?" (Mürselât, 77/27)

2- "Onda bereketler yarattı." Yer yüzünü bol hayırlı ve bereketli yaptı. Kullarının menfaatma birçok şey yarattı. Hayır, rızık ve çeşitli bitkilerin yetişmesi için kaynaklar meydana getirdi. Zenginlik, maden, petrol, su gibi şeyleri yarattı.

3- "Orada... yaşayanların rızıklarını takdir etti." Yani yeryüzü ehlinin gıdalarını orada takdir etti. Güzel bir hayat sürmeleri için ağaçları, yemek ve nebatatın yetişmesi için münasip bölgeleri yarattı. Ve her bölgede, orada yaşayanların ihtiyaçlarına cevap verecek şeyler var etti..

"Orada arayanlar için... dört günde gıdalar takdir etti. Bu soranlar için bir açıklamadır. " Yani Allah Tealâ yeyüzü ehlinin maişetini de önceki iki günle birlikte dört günde tamamladı.

Yeryüzünün ihtiyaç ve taleplerinin tamamlanması tam dört gündür. Bunlar, yiyeceklerini yerden talep eden ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarını gidermek için yaratılmışlardır. Yahut yer ve içerisindekiler ne kadar za­manda yaratıldı? diyerek soru soranlara bir cevaptır. "Sevâen" ifadesi ise bu dört günün birbirine çeşit olduğunu ifade etmektedir. Yeryüzü üç farklı şeye tahsis edilmiştir. Ağır baskılar (dağlar için), bereket ve yiyeceklerin takdiri. Bu durum muhatabın işine verilen değeri de göstermektedir. Ken­dileri için bunca yatırım yapılan kimselere ise inkâr ve şirk hiç yakışmamaktadır.

Sonra Cenab-ı Allah gök yüzünün yaradılışını zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve arza; isteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. "İsteyerek geldik." dediler." Yani sonra, hikme­tini gerçekleştirmek için bilerek, isteyerek ve tam bir yönelişle gökyüzüne yöneldi. O zaman gökyüzü dumana, buluta veya sise benzeyen yoğun bir gaz kitlesi halindeydi. Allah, güneş, ay ve benzerlerinin olmaları için em­retti ki aynı emri yeryüzünün ve yeryüzündeki nehirlerin, meyvalann ve bitkilerin yaratılışında da vermiş ve böylece yeryüzünün yaratılışını ta­mamlamıştı. Yer ve gök her ikisi de Allah'ın emirlerine boyun eğmiş ve ita­at etmişler ve "isteyerek geldik" şeklinde cevap vermişlerdir. Gökyüzü ve içerisindekilerin yaratılışının Perşembe ve Cuma günü tamamlandığı da ifade edilmiştir. Cenab-ı Allah'ın; "ona ve arza dedi." ifadesi de Allah'ın takdirini ve kudretini göstermektedir.

İbni Abbas; "...ona ve arza dedi." ayetini tefsir ederken şunları söyle­mektedir: Allah Tebareke ve Tealâ gökyüzüne şunları söylemiştir: "Güneşim, kamerim, yıldızlarım doğsun." Yeryüzüne de; "Nehirlerinizi yarın, mey­velerinizi çıkarın." demiştir. Her ikisi de;" İsteyerek geldik" demişlerdir.

Bu suretle Cenab-ı Allah'ın: "Sonra duman halinde bulunan göğe yö­neldi, ona ve arza isteyerek veya istemeyerek gelin dedi." ayetinin anlamı da iyice ortaya çıkmış oldu. Yani yeryüzünün ve gökyüzünün yaratılışı kinaye­li bir şekilde açıklanmşıtır.

"Yöneldi" kelimesinin yeryüzüne değilde gökyüzüne tahsis edilmesi Allah'ın önce arzı yaratıp, sonra göğe yöneldiğinin ifadesidir.

"Sonra göğe yöneldi." ayetiyle; "Bundan sonra da yeri yayıp yuvarlat­tı." (Naziat, 79/30) mealindeki ayet arasındaki bağlantı da şudur ki, bu iki ayet arzın yaratılışının gökyüzünün yaratılışından sonra olduğu hissini vermektedir. Bunun cevabı Razî'nin de dediği gibi şudur:

Allah önce iki günde arzı yaratmıştır. Sonra gökyüzünü yaratmıştır. Gökyüzünü yarattıktan sonra arzı yaydı ve yuvarlak kıldı. Böylece iki ayet arasında tenakuz gibi görünen şey ortadan kalkmış olur.[12] Sonrasında Razî, bu cevabın ve diğer ihtimallerin münakaşasını yapmaktadır.

Ebu Hayyan şöyle demiştir:[13] "Bana göre şöyle denilmelidir. "Göğün yaratılışı yerin yaratılışından öncedir. Yaratmak tekvin ve icaddan ibaret değildir. Aksine yaratmak takdir etmekten ibarettir. Allah Teala bakımın­dan bir şeyi yaratmak, Onun, o şeyi ileride var edeceği hakkındaki hük­müdür. Şu halde Allah Teala'nm, yeri yaratma konusundaki kazası (hü­küm vermesi), yerin (arzın) iki günde yaratılması anlamındadır. O'nun, ile­ride, yani şu müddet içinde şunu var edeceği konusundaki kazası, o şeyin o kaza esnasında hemen var olmasını gerektirmez. Dolayısıyla bu ayetten hareketle arzın var edilmesinin, göğün var edilmesinden öne alınması ge­rekli ve şart değildir.[14]

 Kastedilen şudur: Yeryüzünün yaratılmasından kasıt dağların, bere­keti ve yiyeceklerin belirlenmesidir ki bu takdirdir. Yani Allah yerin ve gö­ğün yaratılışını takdir etmiştir. Takdirin mahiyetinin açıklanmasının ar­dından, yaratılışın keyfiyeti isteyerek veya istemeyerek gelin ifadesiyle açıklanmıştır. Böylece her halükârda Cenab-ı Allah'ın "Sonra duman ha­linde bulunan göğe yöneldi." dediğini anlamak mümkün olur. Ayetlerin su-nuluşundaki tertip de yeterlidir. Göğün yaratılışı gerçekte, yerin yaratılı­şından öncedir.

Göğün, arzla zikredilip, her ikisine birden "gelin" emrinin verilmesi­nin ve arzın semadan önce iki günde yaratılmasının sebebi şudur: Allah yeri yarattığında başlangıçta yer, yaygın ve yuvarlak değildi.

Allah, gökyüzünü yarattıktan sonra tekrar yeryüzüne yönelerek yeri yaymış ve yuvarlatmıştır. "Bundan sonra da yeri yayıp yuvarlattı." (Naziat, 79/30) mealindeki ayette bu ifade edilmiştir. Bunun manası şudur: "Ey yer ve gök! Olmanız gereken şekil ve özellikleri kazanın. Ey yeryüzü! Sen yu-varlaklaş ve ehlinin karar kılacağı bir döşek haline dön. Ey gök sen de kubbe şeklinde (onları koruyucu) bir çatı ol." Gelmenin anlamı burada ol­mak ve vuku bulmaktır.

Ve arzı yuvarlattı ve yaydı. Bu yayma işi bakan kimsenin bakışına ve arz üzerinde yaşayan insanın konumuna göre söylenmiş bir ifadedir. Ger­çekte ise arz yaratıldığı ilk andan itibaren küre şeklindedir.

Arzın isteyerek gelmesi, yeryüzü çekim kanunlarına uygun olarak sü­rekli hareket halinde olduğunu gösterir. Arz, aslında sürekli daire şeklinde hareket eden güneşi cezbetmekte, çekmektedir. Yerin ve göğün gelmeleri aynı zamanda hareket ettiklerini de göstermektedir. Yeryüzü hem kendi hem de güneşin etrafında dönmektedir. Güneş de hem kendi etrafında hem de kendisinden daha büyük güneşlerin etrafında dönmektedir.

Cenab-ı Allah, yeryüzünün yaratılışının tamamlandığını zikrettikten sonra yedi kat göğün yaratılışını zikretmekte, orada kurulan düzenden bahsetmekte ve şöyle buyurmaktadır;

"Böylece onları iki günde yedi kat gök yaptı ve her göğe emrini vahyet-ti." Yani yeryüzünü yarattığı dört günün dışında iki günde veya iki aşamada da yedi kat gökyüzünün yaratılmasını ve kanunlarını koyma işle­mini tamamladı. Böylece yerin ve göğün yaratılışı; "Allah arzı ve semavatı altı günde yarattı.[15] mealindeki ayette de haber verlidiği gibi altı günde tamamlanmış oldu. Mücahid; bu altı günden her birinin dünya günüyle bin güne eşit olduğunu söylemiştir.

"Her göğe emrini vahyetti." Yani her gökte işlerin nizam içerisinde yü­rümesini sağlayacak kanunları koydu. Katade, bu ayetten kastın şu oldu­ğunu söylemiştir: "Oradaki güneşi, kameri, yıldızları, gezegenleri, melekle­ri, buharı, soğuğu ve karları yaratmasıdır."

"Biz en yakın göğü lâmbalarla ve koruma ile donattık. İşte bu o güçlü ve bilenin takdiridir." Yani dünyaya en yakın gök katını, dünyadakileri ışıklandırsın, aydınlatsın, nurlandırsın diye yıldızlarla süsledik. Lamba nasıl etrafını aydınlatıyorsa yıldızlarda göğü aydınlatırlar. Yıldızlar bir süs olmalarının yanında şeytanların yukarı göklerden bilgi çalmalarına da bir engeldirler. Aynı zamanda gökteki varlıkların seyahatleri esnasındaki zor­luklarından da korumuştur. Göktekiler, kendilerine tayin edilmiş yörünge­lerde muhkem kanunlar içerisinde seyehat ederler.

Bu harika düzen her şeyi yapan ve her şeye gücü yeten Allah'ın dü-

zenlemesiyle olmuştur. O Allah, her şeye galiptir, her şeyden üstündür. O, kullarının yararına olan şeyleri, onların hareketlerini ve iskanlarını en iyi bilendir. [16]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

 Ayetler şunları göstermektedir:

1- Cenab-ı Allah kâfirlerin ve müşriklerin yaptıkları şeylerden dolayı garipsenmelerini ve kınanmalarını emretmiştir. Çünkü onlar arzı ve sema-vatı yaratan Allah'ın inkâr etmişler, imanları, melekleri, cinleri, bütün kâ­inatta ne varsa tamamını yaratan Allah'a inanmakla beraber putları veya başka şeyleri Allah'a eş ve ortak edindiler.

2- Yaratma, oluşturma ve icad Allah'ın varlığını, kudretinin, hikmeti­nin ve ilminin kapsamını ve derecesini kesin bir şekilde göstermekterdir.

3- Aynı şekilde yeryüzünde yüksek ve sabit dağlar yaratan, yarattığı şeylerde faydalı ve bereketli şeyler var eden, dünyadakilerin rızıklarmı ve maslahatlarını takdir eden* de Allah'tır. Bu işler de iki günde olmuştur. Yeryüzünün yaratılmasında geçen iki günle birlikte geçen günlerin sayısı tam olarak dört gündür. Bu dört gün eksiksiz fazlasız eşittir. Yeryüzü ve içerisindekiler isteyen  istemeyen herkes için yaratılmıştır. İstesin isteme­sin herkese de verilmektedir.

4- Sonra Allah Tealâ, göğe yönelmiştir ki, gökler, duman halinde, yani yoğun bir gaz bulutu halindeydi. Sonra da Allah'ın arza ve semavata olan emri tamamlandı. Mahlukâtın menfaatma ve maslahatına uygun şeyler yaratıldı. Her ikisi de bu emre uydular.

5- Bundan sonra Allah Tealâ iki günde göğü yedi kat olarak düzenledi ve yaratma işini tamamladı. Böylece arzı ve semavatı altı günde yarattı.

6- Semavatın yaratılışı Allah'ın emirleri doğrultusunda tam bir nizam içerisinde gerçekleşmiştir. Semada güneşi, ayı, yıldızları, gezegenleri ya­rattı, her göğün meleklerini var etti, yağmur hazinelerini yerleştirdi, hiçbir probleminin olmadığı mükemmel bir sistemi var etti. Yıldızları ise sadece dünyaya en yakın göğe tahsis etti. Dünya semasını haber çalan şeytanların kötülüklerinden de korudu.

7- Ayetin zahiri arzın semadan önce yaratıldığını göstermektedir. Bir başka ayette de Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: "Yoksa gök mü? Onu Al­lah yaptı. Kalınlığını yükseltti ve onu düzenledi. Gecesini örtüp kararttı, gün ışığını ortaya çıkardı bundan sonra da yeri yayıp yuvarlattı." (Naziat, 79/27-30) Bu ayet ise göğün daha önce yaratıldığına işaret etmektedir.

Bu konuda İbni Abbas şöyle demiştir: Arz, semadan önce yaratılmış­tır. "Sonra da yeri yayıp yuvarlattı." mealindeki ayete gelince burada ya­ratmaktan değil de yayıp yuvarlak yapmaktan bahsedilmektedir. Allah, arzı yaratmış, sonra da gökleri yaratmıştır. Daha sonrada arzı uzatarak ve genişleterek yuvarlatmıştır.

İbni Kesir de şöyle diyerek İbni Abbasi desteklemektedir: Buradaki ayetlerde arzın ve semavatın özellikleri tafsilatlı bir şekilde açıklanmıştır. Ve arzın önce yaratıldığı da zikredilmiştir. Çünkü esas olan yeryüzüdür. Esas olanla başlamak da asıl kaidedir. Cenab-ı Allah'ın da buyurduğu gibi çatısı daha sonra gelir. Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: "O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra göğe yöneldi, onları yedi gök ola­rak düzenledi." (Bakara, 2/29).

Yerin yayılıp yuvarlatılması ise göğün yaratılmasından sonradır. An­cak nas ile sabittir ki yerin yaratılması göğün yaratılmasından öncedir. İb­ni Abbas da böyle olduğunu zikretmiştir.[17] Râzi'nin yukarıda geçen açıkla­masından anlaşılan da budur.

Mukatil ise şunları söylemiştir: "Semavatın yaratılışı arzın yaratılı­şından öncedir. "Sonra göğe yöneldi." mealindeki ayetin te'vili ise şöyledir ki göğe yöneldiği zaman zaten gök duman halinde idi. Arzı yaratmadan ön­ce göğe duman haline gelmesini söylemiştir ki bu mana ayetin içinde gizli­dir. Cenab-ı Allah'ın şu buyruğunda da böyledir: "Dediler ki: Bu çaldıysa bundan önce kardeşi de çalmıştı." (Yusuf, 12/77) Bunun manası "şayet ça­larsa" demektir. Ve Razî de "sonra" ifadesinin, birinin diğerinden sonra ya­ratıldığını gerektirmeyeceğini söylemiştir.[18]

 

Müşriklerin, Ad Ve Semud Kavimlerini Helak Eden Yıldırımın Benzeriyle Korkutulmaları:

 

13- Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Ad ve Semud'un başına düşen yıldırım gibi bir azaba karşı uyar­dım."

14- Onlara; "Yalnız Allah'a kulluk edin!" diye önlerinden ve arkaların­dan elçiler gelmişti. "Rabbimiz dile-seydi, melekler indirirdi. Biz, sizin­le gönderilen mesajı tanımıyoruz." dediler.

15- Ad kavmi yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar. Ve "Biz­den daha kuvvetli kim var?" dedi­ler. Onları yaratan Allah'ın, kendi­lerinden daha güçlü olduğunu gör­mediler mi? Bizim ayetlerimizi de inkâr ediyorlardı.

16- Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için, o uğursuz günlerde, üzerlerine don­durucu bir rüzgâr gönderdik. Ahi-ret azabı ise daha   kepaze edicidir. Onlara hiç yardım edilmeyecektir.

17- Semud kavmine gelince onlara yol gösterdik, fakat onlar, körlüğü doğru yolu bulmağa yeğlediler. Böylece yaptıkları yüzünden alçal-tıcı azap yıldırımı onları yakaladı.

18- İman edenleri ve korunanları kurtardık.

 

Belagat:

 

"De ki: İnkâr mı ediyorsunuz." sözünden sonra "Şayet yüz çevirirlerse." ifadesi muhatap sigasmdan gaybe üçüncü şahıs kipine geçiştir. Onların önemsenmediğini ve kendilerinin hafife alındığını göstermek içindir. İma­na davet edilirken kendi menfaatlerine olarak hitaba değer konumuna

konmuşlar, kendilerine hakikat beyan edildikten sonra yüz çevirdikleri za­man ise ihmal edilmiş ve muhatap olarak görülmemişlerdir.

"Önlerinden ve arkalarından." Her kişi arasında tezat vardır.[19]

 

Kelime ve ibareler:

 

"Eğer yüz çevirirlerse" Yani bu açıklamalardan sonra Mekkeli kâfirler "Yine yüz çevirirlerse de ki: Ad ve Semud kavimlerinin başına düşen yıldırım gibi bir azapla" Yani onları helak eden azabın bir benzeri azapla. Asıl itiba­riyle "saika" helak eden bir ses veya şiddetli gök gürültüsüyle birlikte gökten inen ateş parçası manasına gelir "uyardım." korkuttum, nasihat ettim.

"Hani onlara önlerinden ve arkalarından" Yani kendilerinden önce ve sonra "elçiler gelmişti."

"Rabbimiz dileseydi" yani Rabbimiz peygamberler göndermeyi dilesey-di "melekler indirirdi."

"Biz sizinle gönderileni tanımıyoruz." Yani sizler insansınız, melek de­ğilsiniz. Bu sebeple biz de getirdiğinize inanmayız.

"Sizinle gönderileni" ifadesi onların gönderileni ikrar ettikleri anla­mında değildir. Peygamberlerin sözü mertebesindedir veya iddianız mana­sınadır. Bu ifadede alay söz konusudur. Nitekim Firavun'un: "Size gönderi­len bu elçiniz mutlaka delidir." (Şuara, 26/27) sözünde de aynıdır.

"Ad kavmi yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar." Hakları olma­dığı halde yeryüzü ehline karşı kibirlendiler, "ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler." Bu durum kuvvetleriyle ve azametleriyle gururlandıklarının bir ifadesidir.

"Görmediler mi?" Yani bilmediler mi?

"Onları yaratan Allah'ın kendilerinden daha güçlü olduğunu", kuvvet­li olduğunu. Çünkü O, bizzat kadir-i mutlaktır, her şeye gücü yeter. Başka­larının üstesinden gelemediği her şeye gücü yeter.

"Bizim ayetlerimizi" mucizelerimizi "inkâr ediyorlar" Doğru olduğunu bildikleri hâlde inkâr ediyorlar.

"Üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik." Soğuğu şiddetli bir rüz­gâr. Soğuğun şiddetinden dolayı helak ediyor. Dondurucu rüzgâr olarak çe­virdiğimiz "Sarsar", yağmursuz, son derece kuvvetli bir sesle esen dondu­rucu ve süratli rüzgâr demektir.

"Semud kavmine gelince onlara yol gösterdik." Delilleri ve hüccetleri göstererek, peygamberler göndererek hak ve hidayet yolunu açıkladık.

"Onlar körlüğü, doğru yolu bulmaya yeğlediler." İmana karşı inkârı ve sapıklığı tercih ettiler.

"Böylece, yaptıkları yüzünden alçaltıcı azap yıldırımı onları yakaladı." ve onları helak etti. [20]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Yeryüzünü ve gökleri yaratanın varlığını, birliğini ve kudretini, göste­ren delillere rağmen puta tapanların Allah'a imandan yüz çevirmelerinin açıklanmasından sonra, Allah Teala Hz. Peygamber (s.a.)'e bu ve benzeri azapların indiriliş sebebini açıklayarak, onları kendilerinden önceki Ad ve Semud kavmine indirilen azabın benzeri şiddetli bir azap ile uyarmasını emretmiştir. [21]

 

Açıklaması:

 

"Eğer yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semudun başına düşen yıl­dırım gibi bir azaba karşı uyarırım." Yani Ya Muhammedi Hak olarak ge­tirdiğin şeyi inkâr eden ve yalanlayan şu insanlara şöyle söyle: Allah'a ve Rasulüne inanmazsanız, mahlukât ve muhteşem kâinat karşısında düşü­nüp tefekkür etmezseniz, ben sizi geçmiş ümmetler içerisinden Ad ve Se­mud kavmi gibi peygamberleri yalanlayan kimselere gönderilene benzer ve her halükârda öldürücü şiddetli bir azapla uyarırım.

"Onlara, "Yalnız Allah'a kulluk edin." diye önlerinden ve arkaların­dan elçiler gelmişti." Kendilerine daha önce gelen peygamberler sebebiyle azaba uğramışlardır ki bu peygamberler kendilerine risaleti ulaştırmış, tebliğ etmiş ve diyeceklerini demişlerdir. Sonra gönderilen peygamberleri ise bizzat görmüşlerdir. Bu peygamberler kendilerine sadece Allah'a kulluk etmelerini emretmiştir. Ancak onlar peygamberleri yalanlamış ve arkaları­nı dönmüşlerdir. Cenab-ı Allah'ın da buyurduğu gibi peygamberlerin insan değil de melek olması gerektiğini iddia etmişlerdir.

"Rabbimiz dileseydi, melekler indirirdi. Biz sizinle gönderilen mesajı tanımıyoruz, dediler." Yani peygamberlere şöyle dediler: Rabbimiz bize pey­gamber göndermeyi dileseydi bizim gibi bir insanı değil de, melekleri pey­gamber olarak gönderirdi. Bundan dolayı ey insan! Biz seninle gönderileni tanımıyoruz, inkâr ediyoruz. Bizim gibi bir insan olduğun için de sana tabi olmuyoruz.

Burada Kur'an'm ve özellikle bu ayetlerin etkisinin boyutunu anlaya­bilmek için Utbe kıssasının bir başka rivayetini nakletmekte yarar görüyo­ruz. Bu etki ırkçılıktan, heva ve hevesten uzak bir şekilde nefislerde etkisi­ni göstermiştir.

Beyhaki -Delâil'inde- ve İbni Asakir Cabir b. Abdullah'dan şöyle dedi­ğini rivayet etmişlerdir: "Ebu Cehil ve bir grup Kureyşli şöyle dediler:" Mu-hammed olayı içinden çıkılmaz bir hal aldı. Sihri, kahinliği ve şiiri bilen bir adam bulalım, onunla konuşsun, sonra da neticeyi bize bildirsin. Bu­nun üzerine Utbe b. Rebia şöyle dedi:

-Allah'a yemin ederim ki, sihri, kehaneti ve şiiri çok duydum, ilmini de öğrendim. Eğer bunlardan biriyse benden kaçmaz. Utbe, Peygamber Efendimiz'e geldi ve şöyle dedi:

- Ya Muhammed! Sen Ümmü Haşim'in hayırlısısın. Sen Ümmü Abdul-muttalib'in hayırlısısın.

İlâhlarımıza niçin sövüyor ve bizi niçin sapıklıkla itham ediyorsun. Eğer başkanlık istiyorsan başkanlık verelim. Kadınlara karşı meylin varsa beğen­diğin on kadınla seni evlendirelim, Kureyş'ten dilediğin kızlarla. Muradın mal sahibi olmaksa, sana aramızda mal toplayıp, seni zenginleştirelim.

Rasulullah (s.a.) susuyordu. Utbe konuşmasını bitirince Rasulullah (s.a.) Fussilet suresi'nin başından (13. ayet dahil) okudu. "Eğer yüz çevirir­lerse de ki: Ben sizi Âd ve Semud'un başına düşen yıldırım gibi bir yıldırı­ma karşı uyardım." ayetine gelince Utbe, Hz. Peygamber'in ağzını kapadı, merhamet istedi, evine döndü, Kureyşliler'e gitmedi. Onlara gözükmeyince şöyle dediler:

-"Utbe'yi göremiyoruz, sakın dininden dönmüş olmasın." Utbe'ye gitti­ler ve şöyle dediler:                '

-"Ey Utbe! Nerelerdesin, yoksa dininden mi döndün." Utbe, kızdı ve ar­tık asla Muhammed'le konuşmayacağını söyledi. Sonra da şunları ekledi:

-"Allah'a yemin ederim ki onunla konuştum. Bana öyle bir şeyle cevap verdi ki ne şiirdir, ne sihirdir ne de kehanet. "Ad ve Semud'un yıldırımı gi­bi bir azap..." sözüne gelince ağzını tuttum ve merhamet diledim. Anladım ki Muhammed'in söyledikleri yalan değil. Aynı zamanda size azap indirme­sinden de korktum."

Sonra Allah Tealâ, daha önce icmalen anlattığı Ad ve Semud kavminin başına gelenleri tafsilatlı bir şekilde anlatmaya başlıyor:

"Ad kavmi yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar ve "Bizden daha kuvvetli kim var?" dediler. Yani Ad kavmi Allah'a iman ve Rasulünü tasdik karşısında kibirlendiler, haksız yere yeryüzündekilerden daha üs­tün olduklarını iddia ettiler. Rablerine karşı çıktılar, inat ve isyan ettiler ve şöyle dediler: "Bizden daha kuvvetlisi yok! Hatta bize galip gelecek kimse de yok." Boyları uzun, kuvvetleri fazlaydı. Hud (a.s.) kendilerini azap ile tehdit ettiği zaman cüsselerinden dolayı gurura kapılmışlardır. Bu sözle­riyle de üzerlerine indirilecek azabı defetmeye güçlerinin yeteceğini kaste­diyorlardı.

Cenab-ı Allah şöyle buyurarak onlara cevap verdi:

"Onları yaratan Allah'ın, kendilerinden daha güçlü olduğunu görme­diler mi? Bizim ayetlerimizi de inkâr ediyorlardı." Yani kiminle düşmanlık ederek dikleştiklerini düşünüp anlamıyorlar mı? Çünkü tüm eşyayı ve eş­yadaki gücü O yüce Allah yaratmıştır. Ve hiç şüphe yok ki O'nun vuruşu şiddetlidir. Ve O Allah, "Ol der, oluverir." mealindeki ayetten de anlaşılacağı gibi onlann üzerine dilediği her çeşit cezayı indirmeye kadirdir. Ve onlar, ayetlerimizin haklılık ve gerçeklilik boyutunu da çok iyi bilirler. Lâkin bunları inkâr eder ve peygamberle isyan ederler, mucizelerini ve aleyhlerine delil olan kesin delilleri inkâr ediyorlar.

Sonra Cenab-ı Allah cezalarının çeşidini zikrediyor ve şöyle buyuruyor:

"Biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğur­suz günlerde, üzerlerine dondurucu bir rüzgâr gönderdik. Ahiret azabı ise daha da kepaze edicidir. Onlara hiç yardım edilmeyecektir." Yani peşpeşe gelen o uğursuz günler süresince üzerlerine, yakan ve altlarını üstlerine getiren sesi çok fazla, soğuğu çok şiddetli bir rüzgâr gönderdik. Şu ayette de buna işaret edilmiştir: "Allah onu yedi gece sekiz gün ardı ardına on­ların üzerine saldı." (Hakka, 69/7)

Bu azabın amacı, kibirlenmeleri sebebiyle onlara dünyada rezillik azabını tattırmamız içindir. Şüphe yok ki ahiret azabı rezillik yönüyle dün­ya azabından daha şiddetlidir. Ve onlar azaba karşı kendilerini koruyacak veya kendilerine yardım e.decek hiçbir kimse bulamayacaklardır. Ne ahirette ne de dünyada.

Sonra Allah Tealâ Semud kavminin cinayetini tafsilatıyla anlatmakta ve şöyle buyurmaktadır:

Semud kabilesine gelince biz onlara hak, hidayet ve kurtuluş yolunu açıkladık, bunları peygamberler göndererek yaptık. Allah'ın yarattığı şey­lerden O'nun birliğini gösteren delilleri gösterdik. Onlar ise imana karşı küfrü seçtiler. İtaat edeceklerine isyan ettiler, peygamberlerini yalan­ladılar, peygamberlerini doğrulayan bir delil olan dişi deveyi de boğaz­ladılar.

Azapları da Cenab-ı Allah'ın haber verdiği gibi oldu.

"Böylece yaptıkları yüzünden alçaltın azap yıldırımı onları yakaladı.".

Yani onlara inkâr edip yalanlamalarından dolayı hor ve hakir azaplar olan korkunç ses ve zelzele azaplarını gönderdik.

"Alçaltın azap yıldırımı" buyruğu ise "Alçaltıcı azap felâketi" demektir.

"iman edenleri ve korunanları kurtardık." Yani Salih (a.s.)'i, risaletine inananlardan onunla beraber olanları, günahları terkedip, farzları iş­leyerek rablerinden sakınanları azaptan kurtardık, onlara hiçbir kötülük dokunmadı. Onlara, bundan dolayı hiçbir zarar ve hoşlarına gitmeyecek hiçbir şey ulaşmadı. [22]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetlerden aşağıdaki dersler çıkarılmıştır.

1- İnkarcılıkta ısrar etmek hem dünyada   hem de ahirette azaba, uğrama sebebidir. Kureyş'in inkarcıları küfür ve cehalette ısrar edince, hak­larında üzerlerine azap indirmekten başka çare kalmamıştır. Fakat Allah, rahmetinden dolayı önce uyararak Ad ve Semud kavimlerini helak eden azabın bir benzeriyle onları korkutmak istemiştir.

2- Allah Tealâ Âd ve Semud kavminin inkarcılarını inkârlarından çevirebilmek için her yolu denedi. Onlara, daha önceki ümmetlere gönder­diği gibi kendilerini sadece Allah'a ibadete çağıran peygamberler gönder­miştir. Onlar ise Peygamberlerin meleklerden olması gerektiğini ileri sür­müşlerdir. Allah peygamber yerine melek göndermeye de kadirdir. Böylece onlar inkârlarına, peygamberlerin getirmiş olduğu müjde ve korkutmaları da eklemiş oldular.

3- Ad kavminin suçlarından biri de yeryüzündeki diğer insanlara kar­şı kibirlenerek üstünlük taslamalarıdır. Hud (a.s.) ve beraberindeki inananlar davalarında haksız olmadıkları gibi kendilerine karşı kibirlenü-mesi gereken kimseler de değildir. Fakat onlar Hud (a.s.) kendilerini azap ile tehdit ettiğinde, kendi badeni güç ve kuvvetlerini ileri sürmüşlerdir. Fakat onlar akılları ermez bir kavimdir. Hiç şüphesiz Allah Tealâ onlardan daha sağlam ve daha güçlüdür. Bunu düşünemediler ve mucizeleri inkâr ettiler. Üstünlük taslamaları iki konuda kendini göstermektedir.

Birincisi: Kibirlenmek ve başkalarına iltifat etmemek.

İkincisi: Kendileri dışındakileri hakimiyetleri altına almak.

4- Ayet, Allah Tealâ'nm ne derece kuvvetli ve kudretli olduğunu gös­termektedir. Bu durum; "Şüphesiz ki rızkı veren, sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." (Zariyat, 51/58) ayetinde de belirtilmiştir.

Kulun gücü sonlu ve sınırlıdır. Allah'ın gücünün ise sonu ve sınırı yok­tur, "...kendilerinden daha güçlü..." mealindeki ayetten kasıt da kıyaslama veya nispet etme değildir. "En büyük Allah'tır." sözünde olduğu gibi manası herkesçe bilinen ve üstünlük kıyaslaması içermeyen bir ifadedir.

5- Allah Âd kavmine dünyada; peşpeşe yedi uğursuz gün devam eden son derece dondurucu bir üzgar ve kuvvetli yıkıcı bir ses göndermek suretiyle azap etmiştir. Kıyamet günü cehennemde uğrayacakları azap ise dünyada gördükleri azaba nispeten daha büyük ve daha şiddetlidir. Azaba karşı kendilerine yardım edecek hiç kimseyi de bulamayacaklardır.

6- Hak Tealâ Semud kabilesine neyin hidayet neyin de sapıklık ol­duğunu açıklamıştır. Onlar ise imana karşı küfrü, itaata karşı isyanı, doğ­ruya karşı sapıklığı seçmişlerdir. Allah da üzerlerine gök gürültüsü, yıl­dırım, yıkıcı ve yakıcı bir azap göndermiştir ki azap korkunç bir gürültü, deprem, zillet ve alçaltına şeklindedir. Azabın sebebi ise Salih (a.s.)'i yalan­lamaları ve dişi deveyi boğazlamalarıdır.

7- Allah'ın inananların kurtulması hakkındaki adet ve rahmetinin gereği olan sünneti gerçekleşmiş, Allah (c.c) Salih (a.s.)'i ve beraberindeki inananları kurtarmış onları kâfirlerden ayırmıştır. Kâfirlere helâl olan azap onlara helâl olmamıştır. Bu durum Kur'an'm mükâfat ve tehdit etme konusunda adeti gibidir.

Ad ve Semud kıssasının sunulmasının sebebi şudur: İbret, öğüt, kor­kutmak, sakındırmak, peygamberleri yalanlayanları tehdit ve Allah'ın Peygamber Efendimiz'in (s.a.) kavmine ve onların inkarcılarına Ad ve Semud kavminin yaptıklarını haber vermektir. Tüm bunlar, başlarına azabı gerekli kılacak şeylerden sakındırmak içindir. Ancak gerçek olan şudur ki, Muhammed (s.a.) ümmeti için böyle bir azab söz konusu değildir. Bu durum; "Oysa Allah, Sen onların içinde bulundukça onlara azap edecek değildi." (Enfal, 8/33) mealindeki ayette ve; "Şüphesiz Allah bu ümmetten kapsamlı afetlerin her çeşidini kaldırmıştır." manasına gelen sahih hadis­lerde belirtilmiştir. [23]

 

Kafirlerin Ahiretteki Cezalarının Mahiyeti:

 

19- İşte o gün Allah'ın düşmanları toplanıp bir araya getirilerek ateşe sürülürler.

20- Nihayet oraya vardıklarında, kulakları, gözleri ve derileri, yap­tıkları işler hakkında aleyhlerinde şahitlik edecektir.

21-  Derilerine: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" dediler. Derileri; "Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu. İlk defa sizi O yarat­mıştı. İşte O'na döndürülüyor­sunuz." dediler.

22-  Siz  günah  işlerken  kulak­larınızın, gözlerinizin ve deri­lerinizin aleyhinize şahitlik et­melerinden    korkarak     sakın­madınız. Aksine yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın  bilmeyeceğini sanıyordunuz.

23- İşte   Rabbinize   karşı   bes­lediğiniz bu zannınız, sizi helak et­ti, ziyana uğrayanlardan oldunuz.

24- Şimdi eğer dayanabilirlerse, on­ların yeri ateştir . Ve eğer özür dileyip Rablerini razı etmek ister­lerse özürleri kabul edilmeyecektir.

25- Biz onlara birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik. Onların önlerinde ve arkalarında bulunan her şeyi onlara süslü gösterdiler. Kendilerinden önce gelip-geçmiş olan cin ve insan topluluklarına uygulanan söz, kendilerine de gerekli oldu, çünkü hep ziyanda idiler.

 

Kelime ve İbareler:

 

"...ateşe sürülürler" daha önce cehennemlik olanlar daha sonrakilerin kendilerine katılmaları için beklerler ve sonra cehenneme sevk edilirler.

"Kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları işler hakkında, aleyhlerine şahitlik edecektir." Gerçekten Allah bu azaları konuşturur veya lisan-ı hâl ile dünyada yaptıklarını izhâr ederler.

"Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" dediler. Kınama ve şaşırma ifade eden bir sorudur. Derilerden kasıt bilinen deridir. Bazıları vücudun azaları veya cinsel organlar olduğunu söylemişlerdir.

"Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu, dediler." Yani biz kendi irademizle konuşmuyoruz, her şeyin konuşmasını irade eden Allah konuş­turuyor. Şayet buradaki konuşma hâle delâlet eder diye te'vili yapılırsa, bu te'vili bütün mevcudata genellemek mümkün olur.

"İlk defa sizi O yaratmıştı. İşte O'na döndürülüyorsunuz." Bir önceki cümleyi tamamlayan ve derilere ait bir söz olma ihtimali olduğu gibi, Al­lah'a ait bir ara cümle de olabilir. Manası ise şudur: Başlangıçta sizi yarat­maya ve öldükten sonra dirilmeye gücü yeten Allah'ın, derileri ve organları da konuşturmaya gücü yeter.

"Siz günah işlerken kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aley­hinize şahitlik etmelerinden korkarak sakınmıyordunuz." Yani günah işler­ken organlarının aleyhlerine, şahitlik edeceğini de zannetmiyorlardı. Çün­kü onlar gerçekte öldükten sonra dirilmeye de inanmıyorladı. Bu ayette ay­nı zamanda inananlara da kendilerini her an gözetim altmdaymış gibi his­setmeleri gerektiği şeklinde bir uyarı da vardır.

"Yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilmediğini sanıyordunuz." Allah sizin ne yaptığınızı bilmez zannettiniz ve günahlarınızı işlediniz. İşte sizi helak eden şey bu zannınızdır.

"Böylece ziyana uğrayanlardan oldunuz." Çünkü mutluluk sebebi olan şeyi şekavet sebebi hâline çevirdiniz.

"Eğer"azaba "dayanabilirlerse onların" varacakları "yeri ateştir."

"Biz onlara birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik." Onlar için insan­lardan ve cinlerden şeytanlar hazırladık. Bu şeytanlar onları bırakmıyorlar.

"Önlerindekini kendilerine süslü gösterdiler." Dünya işlerini, şehvet­lerine tabi olmayı.

"Üzerlerine söz gerekli oldu." Üzerlerine azap sözü vacip ve sabit oldu. Ki o söz; "Cehennemi mutlaka dolduracağım." (Hud, 11/119) mealindeki ayette geçmektedir. O söz gereken bir hükümdür. [24]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Siz günah işlerken..." ayetinin (22. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Ahmed, Buhari, Müslim ve Tirmizi, İbni Mesud (r.a.)'dan şöyle rivayet et­mişlerdir: "Ben Kabe'nin örtüsünün içende iken yanıma üç kişi geldi. Bun­lardan biri Kureyş'li, diğer ikisi ise onun hanımı tarafından yakınları[25]

Sakif li iki kişi -veya biri Sakif li, diğer ikisi ise onun hanını tarafından yakını olan iki Kureyş'li- idi. Bunlar, oldukça şişman ve anlayışı kıt kim­selerdi ve duymadığım şeyler konuştular. (Daha sonra) biri, "Allah'ın, bizim bu konuşmamızı işittiği görüşünde misiniz?" dedi. Diğeri, "Bizler ses­imizi yükselttiğimiz zaman bizi duymuştur; sesimizi yükseltmediğimiz zaman ise sözümüzü işitmemiştir" karşılığını verdi. Üçüncüsü ise şöyle konuştu: "Eğer Allah, bizim konuşmamızın bir kısmını duydu ise, tümünü duymuştur." (İbni Mesud diyor ki:) Bu olayı Hz. Peygamber'e zikrettim. Bunun üzerine Allah Teala, "Siz günah işlerken kulaklarınızın, göz­lerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmelerinden sakınmıyordunuz. Aksine yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz" ayetinden (25. ayetin) sonuna kadar olan ayetleri indirdi. [26]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Teala, hakkı bilerek inkâr eden o kâfirlerin bu dünyadaki cezalarının durumunu açıkladıktan sonra, onların ahiretteki cezalarını zikretmektedir ki, sakındırma ve korkutma maksadı tamama ersin. Daha sonra Yüce Allah, "Kendilerinden önce gelip-geçmiş olan cin ve insan top­luluklarına uyugulanan söz, kendilerine de gerekli oldu" buyurmaktadır ki, bu ayet, onların küfür içinde bırakılmalarının sebebini anlatmaktadır. Zemahşeri şöyle der: "Eğer dersen ki: Şeytanların adamlarına uymak neh-yedilmiş olduğu halde, burada onlara uygulanan sözlerin kâfirlere de uy­gulanması nasıl caiz olur? Derim ki: Bu ayetin anlamı şudur: Yüce Allah, kendilerini küfür içinde yerleşip kalmaları için kâfirleri hor ve zelil kılmış, başarıyı onlardan men etmiştir. Dolayısıyla onların şeytanlardan başka bir yakınları kalmamıştır. Bunun delili ise şu ayettir: "Kim O çok esirgeyici Al­lah'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun ayrılmaz bir arkadaşıdır." (Zuhruf, 43/36).[27]

 

Açıklaması:

 

"İşte o gün Allah'ın düşmanları toplanıp bir araya getirilerek ateşe sürülürler." Yani ey Rasul! Kavmin olan Kureyş'e, hakka boyun eğmeleri ve yasaklanan şeylerden geri durmaları için, kâfirlerin kıyamet günü toplu bir halde azaba zorla sürüldükleri anı hatırlat. Onların ön sıralarda bulunanları, arkadan gelenlerin kendilerine katılmaları için durdurulur ki, dağınık bir halde bulunmasınlar. Böylece onlar birbirlerine karışır ve top­lu bir hale gelirler. Zebaniler, onların baş tarafta bulunanlarını, son tarafta bulunanları ile bir araya toplar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Suçluları da yaya ve susuz olarak cehenneme sürdüğümüz gün..." (Mer­yem, 19/86).

Allah Teala'nm düşmanları, Onun Rasullerini yalanlayan ve Ona kulluk etmekten büyüklenerek uzak duran herkestir. Bu ayette, kâfirlerin nicelik olarak çokluğuna ve cehenneme, hor ve hakir bir vaziyete düşürülerek sürüleceklerine işaret vardır.

"Nihayet oraya uarriıfefanada. kulakları. gösteri m dgriteri. mti&lm

hakkında aleyhlerinde şahitlik ettiler." Yani ateşe yaklaştırılırlar ve orada toplu bir şekilde tutulurlar. Bu halde iken işledikleri suçlardan sorguya çekilirler. Suçlarını inkâr ettikleri zaman azaları, onların dünyadayken iş­ledikleri şirk, masiyet ve sair günahlar hakkında şahitlik ederler. Bu, Al­lah Teala'nın, dillerin söylemediği şeyleri o azalara söyletmesi suretiyle olacaktır. Nitekim, kendisinde konuşma özelliği yaratılması suretiyle ağaç da konuşmuştur. Bu ayetteki "deriler" kelimesinden maksat bilinen derilerdir. Bu kelime ile "azalar'm kastedildiği de söylenmiştir. Derilerin şahitliği, harama dokunma ve saire türünden işlenen haramlar hakkın­dadır. Bu ayette beş duyunun üçü zikredilmekle yetinilmiştir ki bunlar, işitme, görme ve dokunma duyularıdır. Dokunma organı deridir. Beş duyu, insanın güçlü vesileleridir.

Azalarının şahitlik etmesi üzerine insanda bir şaşkınlık meydana gelir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır:

"Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" dediler. Derileri: "Her şeyi konuşturan Allah bizi konuşturdu." dediler." Yani onlar, kınama ve muaheze etme tarzında kendi azalarına ve derilerine, kendileri aleyhine şahitlik ettikleri zaman şöyle derler: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz." Organları kendilere özür dileyerek şöyle cevap verirler: Tüm mahlukâtını konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. Allah dünyada dillerimizi nasıl konuşturuyorsa, aynı şekilde ahirette de bizi konuşturdu. Bildiğimiz bütün günahlarınızı söyleyerek aleyhinize şahitlik yaptırdı. Nitekim Allah Tealâ da şöyle buyurmuştur: "O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları yaptıklarına şahitlik yapar." (Yasin, 36/65).

"İlk defa sizi O yaratmıştı, işte O'na döndürülüyorsunuz." Yani başlan­gıçta yaratılışınızı takdir eden ve sizin dönüşünüzü takdir eden Allah'tır. Öldükten sonra dönüş de yine O'nadır. Herkes kazandığı şeye karşılık hesaba çekilip, mükâfat veya ceza görür. Bu cümle ya derilerin konuş­masının devamı veya Allah Teala'nm bir sözüdür.

Müslim Sahih'inde Bezzar ve diğerleri Enes b. Mâlik'ten (r.a.) şöyle dediğini tahric etmişlerdir:

"Rasulullah (s.a.)'in yanındaydık, ansızın güldü ve şöyle dedi.

- "Niçin güldüğümü anladınız mı?"

- "Allah ve Rasulü en iyisini bilir" dedik. Allah Rasulü :

- "Kulun Allah ile konuşmasına gülüyorum". Kul:

-"Ya Rabbi! Sen beni zulümden kurtarmadın mı?" der. Rabbi: -"Evet, kurtardım" buyurur. Kul:

-"Ben bunu nefsime karşı ancak tarafımdan bir şahid ile caiz görüp takrir eylerim." der. Rabbi:

-"Bugün senin üzerine şahitlik edici olarak kendi nefsin ve kiramen kâtibin (Yazıcı Melekler) yeter." buyurur.

Müteakiben o kulun ağzı mühürlenir de vucüt azalarının her birine amellerini birer birer söylerler. Daha sonra kul ile sözün arası açılır. Ardın­dan kul, organlarına;

-"Uzaklasın, uzak olun. Ben sizin kurtulmanız için mücadele ediyor ve sizi kötülüklerden korumak için savunuyorum. (Siz ne yapıyorsunuz.)" der."

"Siz günah işlerken kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aley­hinize şahitlik etmelerinden sakınmıyordunuz." Bu söz ya derilerin bir sözü veya Allah Teala'nın bir sözüdür yahut da meleklerin sözüdür. Yani çirkin ve günah işleri yaparken gizlemeye ve örtmeye gerek duymuyordunuz. Or­ganlarınızın aleyhinize şahitlik etmesinden korkmuyor ve sakınmıyor­dunuz. Aksine inkârınızı ve günahlarınızı açıkça işliyordunuz.

İnsan günah işlerken organlarından gizlenemiyorsa bunun manası şudur: Organlarının aleyhine şahitliğinden korkarak günahları terketsin.

"Fakat yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz." Yani sizler hatalı bir zan ile günah işlediğiniz zaman yaptıklarınızın çoğunu Allah'ın bilemeyeceğini zannettiniz. Böylece yaptıklarınızı kendiniz seçtiniz. Ayette, mümin için ise her zaman kendisini denetleyen bir varlığı düşünmesi gerektiği ima edilmektedir.

"İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helak etti, ziyana uğrayanlardan oldunuz." Yani Allah'ın, yaptıklarınızdan çoğunu bile­meyeceğini zannetmeniz yanlış bir zandır. Bu durum size günah işleme konusunda cesaret vermiş ve siz de bu konuda hızlanmıştınız. İşte bu sizin helak olmanızın ve cehenneme atılmanızın sebebidir. Böylece kaybeden-lereden oldunuz. Böylece mutluluğunuza sebep olacak şeyi, mutsuz­luğunuza sebep olacak hâle getirdiniz.

Ahmed, Ebu Davud ve İbni Mâce Cabir b. Abdullah (r.a.)'dan şöyle dediğini tahric etmişlerdir:

Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Sizden biri Allah hakkında hüsn-i zan beslemediğinde gerçek manada iman etmiş sayılmaz. Sizden önce bir kavim Allah hakkında sû-i zanda bulundular. Allah Tealâ da onlar hakkında şöyle buyurmuştur: İşte hüs­rana uğramanızın sebebi Rabbiniz hakkındaki sû-i zannınızdır?"

"Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir. Ve eğer özür dileyip Rablerini razı etmek isterlerse özürleri kabul edilmeyecektir." Yani azaba. dayansalar da dayanamasalar da kendilerine fayda vermeyecektir. Onlar cehennemdedir. Onları cehennemden kimse kurtaramaz, çıkaramaz. Cehennem onların varacağı yer ve devamlı kalacakları mekândır. Özür dileyip yaptıkları günahları ortaya dökseler de özür dileme hakları da yok­tur, özürleri ve razı olunma istekleri de kabul edilmeyecektir. Çünkü onlar çalışma ve mükellefliğin gösterildiği dünya hayatını gereği gibi değerlen­dirememişlerdir. İbnu'l-Esir'in ve diğerlerinin İbni Abbas'dan rivayetine göre Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Öldükten sonra dilenen özürden fayda yoktur." Yani öldükten sonra özür dilenmez ve rıza istenmez. Çünkü ahiret amel yeri değil, mükâfat veya ceza yeridir.

Sonra Allah Tealâ onların inkâr içerisinde kalmalarının sebeplerini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Biz onlara birtakım kötü arkadaşlar musallat ettik. Önlerinde ve ar­kalarında bulunan her şeyi kendilerine süslü gösterdiler." Yani onlara in­sanlardan ve cinlerden ba«ı arkadaşları musallat ettik. Geçmişte ve gelecekte yapmış oldukları işleri kendilerine güzel gösterdiler. Dünya iş­lerini ve dünyanın iştah çeken yönlerini süslü göstererek günahlara teşvik ettiler. Ahiret ile ilgili işleri de süsleyip, öldükten sonra dirilme ve hesaba çekilme, cennet, cehennem diye bir şey yok dediler. Nefisleri de bu hali güzel gördü. Tıpkı Allah Tealâ'nın buyurduğu gibi: "Kim Rahmanın zik­rine karşı kör olursa, ona bir şeytanı musallat ederiz; artık o, onun ar­kadaşı olur. Şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar, doğru yol­da olduklarını sanırlar." (Zuhruf, 43/36-37)

"Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cin ve insan topluluklarına uy­gulanan söz, kendilerine de gerekli oldu. Çünkü hep hüsran içerisinde idi­ler." Yani geçmişte inkâr üzere yaşayan bütün milletlere azap gelmiştir. Geçmişteki insanlar ve cinlerin yaptıklarını yaptılar ve aynı azap onlara da gerekli oldu. Yaptıkları ve yalanladıkları aynı onlara benzediği için hüs­ranları ve cezaları da aynı oldu. Hiçbir şey de kazanamadılar.[28]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Bu ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:

1- Kıyamet günü inkarcıların tamamı bir araya toplanır. Sonrakiler gelinceye kadar  öncekiler hapsedilir. Sonra toptan sevkedilirler ve cehen­neme konulurlar.

2- Cehenneme geldikleri zaman organları, kulakları, gözleri ve derileri aleyhlerine şahitlik ederler. Müfessirlerin çoğuna göre deriden kastedilen bizzat gördüğümüz ve bildiğimiz deridir. Şahitliğin keyfiyeti ise şöyledir: Hiç şüphe yok ki Allah bu organlarda, anlama ve konuşma kabiliyeti yaratır. Ve bu organlar, kişi bildiği konularda nasıl şahitlik yapıyorsa sahibi aleyhine şahitlik yaparlar. Zahir olan ve ayetin sonrasıyla münasip olan budur. Şöyle de denilmiştir: Bu organlar, insanın yapmış olduğu şey­leri gösteren hal ve işaretler izhar ederler.

3- Organların kendi aleyhlerine şahitliği kâfirleri şaşırtır ve organ­larına "Beraber mücadele ediyorduk, niçin aleynimize şahitlik yapıyor­sunuz?" derler. Organları da şöyle cevap verirler: "Her şeyi konuşturan Al­lah, bizleri de konuşturdu."

O sizleri ilk defa dünyada diriltmeye, sonra da ahirette yeniden dirilt­meye gücü yeten Allah'ın derilerimizi ve diğer organlarımızı konuşturmaya da gücü yeter.

4- Ve yine şöyle cevap verir: "Nefislerinizi, önemsemez ve organ­larınızın aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmazdınız." Çünkü insan için yaptığı şeyi nefsinden gizlemesi mümkün değildir. Bu durumda nefsi önemsemenin manası kötülükleri terketmt k olur.

Ve sizler Allah'ın, yaptıklarınızın çoğunu bilmediğini zannettiniz. Bu zan üzere mücadelenizi sürdürdünüz. Sonunda organlarınız yaptıklarınızı anlatarak aleyhinize şahitlik ettiler. Bu şahitlik şer ve kötülük konusunda olabileceği gibi, hayırlı şeylerde de olur.

Hafız Nuaym, Ma'lik b. Yesar'dan Nebi'nin (s.a.) şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"İnsan bir günle karşılaşır ve o gün şöyle seslenilir: "Ey Ademoğlu! Ben yeni yaratılışım. Yaptığın her şey için yarın aleyhine şahitlik yapacağım. Hayırlı işler yap ki yarın senin için böyle bir şahitlikte bulu­nayım. Eğer beni geçirirsen bir daha asla göremezsin. Gece de aynen böyle söyler?"

5-  Sizi helak eden, Allah, yaptıklarımızın çoğunu bilmez şeklindeki zannmızdır. Cehenneme girmenizin sebebi de bundandır. Katade şöyle demiştir: Buradaki zan, ilim manasınadır. Burada zan çirkin ve fasit zan-dır. Fasit zan ise; Allah'ın, bazı hallerin ilmine vakıf olamıyacağını, bazı durumları bilemeyeceğini zannetmektir.

Katade aynı şekilde şunları da söylemektedir:

"Zan, iki çeşittir: Kurtarıcı zan, helak edici zan. Kurtarıcı zan şu ayet­lerde ifade edilmiştir:

"Ben hesabımla karşılaşacağımı zannetmiştim." (Hakka, 69/20) "Onlar Rabblerine kavuşacaklarını zannederler." (Bakara, 2/46). Helak edici zan ise şu ayette ifade edilmiştir:

"İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti." (Fussilet, 41/23)

Alimler zannın iki kısım olduğunu söylemişlerdir:

a)  Güzel zan: Allah'ın, rahmet, fazilet ve ihsan sahibi zannetmek. Cenab-ı Allah Müslim ve Hakim'in Enes'den tahric ettikleri kudsi bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Ben, kulum beni nasıl zannediyorsa, öyleyim."

b) Çirkin, kötü zan: Allah'ın, yapılan bazı işleri bilmeyeceğini zannet­mek. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Bir kavim arzularını ilâhlaştırdı. Dün­yadan ve dünyadaki güzel şeylerden uzaklaştılar. İçlerinden biri; "Ben Rabbim hakkında güzel şeyler düşünüyorum." dedi. Bir diğeri bunu yalan­ladı, "Şayet güzel düşünseydiniz, güzel şeyler yapardınız." diyerek; "İşte Rabbinize karşı beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti." Böylece ziyana uğ­rayanlardan oldunuz." mealindeki ayeti okudu.

6- Azaba karşı kâfirlerin sabırlı olmaları ile sabredememeleri arasın­da fark yoktur. Cehennem onların varacağı sığınağı ve sürekli kalacakları yerdir. Küfürlerinden dolayı özür dileyip Rabblerinden razı olmasını is­teseler dahi istekleri yerine getirilmeyecektir.

7- Allah kâfirlere cinlerden, şeytanlardan ve insanlardan birtakım ar­kadaşları musallat etmiştir. Bu arkadaşlar, ahirete karşı dünyayı tercih et­melerini temin edebilmek için dünya işlerini güzel ve süslü göstermeye çalışırlar. Öldükten sonrasını da güzel gösterdiler. Ahiret işlerini yalan­lamaya çağırdılar. Böylece kendilerinden önceki inkarcıların başına gelen azab, bunlara da vacip oldu. Yaptıkları yüzünden hem dünyada   hem de kıyamet gününde kendileri ve aileleri zarara uğradılar.

Bu gösteriyor ki Allah, kâfirden küfrü yaratmaktadır, ancak bunu em­retmediği gibi razı da değildir. Onları küfürde ısrardan sakındırmaktadır. [29]

 

Kuran-I Kerimin Dinlenmesini Menetmek:

 

26- İnkâr edenler dediler ki: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin, o okunurken gürültü edin, belki ona galip gelir­siniz."

en kötüsüyle cezalandıracağız.

28- O Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmeleri­nin cezası olarak onlara, orada sü­rekli kalacakları bir yurt vardır.

29- İnkâr edenler dediler 1 miz, bizi saptıran cin ve

bize göster, onları ayaklarımızın al­tına alalım da alçaklardan olsunlar.

 

Kelime Ve İbareler:

 

"İnkâr edenler şöyle dediler:" Nebi (s.a.) Kur'an okuduğunda,

"Gürültü edin" Kur'an okunduğu zaman, manasız, boş sözlerle karşı çıkın, okuyucuyu yanıltmak için seslerinizi yükseltin. "Belki ona galip ge­lirsiniz." Okunmasına engel olur ve susturursunuz.

"İnkâr edenlere şiddetli bir azap tattıracağız." Onlardan murat, böyle diyenler ve bütün inkarcılardır.

"Onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız." Yani yaptıkları­nın en çirkiniyle cezalandıracağız. "İşte bu ceza" yani bu şiddetli azap ve cezaların en kötüsü, Allah'ın peygamberlerini yalanlayan ve kullarına kar­şı üstünlük taslayan düşmanlarına cezasıdır.

"İnkâr edenler şöyle dediler." Yani onlar cehennemdeyken. "Rabbimiz bizi saptıran cin ve insanları bize göster." İnkârı ve öldürmeyi ilk başlatan İblis'i ve Kabil'i göster. "Onları ayaklarımızın altına alalım." İntikamımızı almamız için onları cehennemde ayaklarımızın altına alalım. "Alçaklardan olsunlar" zelillerden ve adillerden. [30]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

İnkarcıların dünya ve ahirette uğrayacakların şiddetli tehdidin, ken-

dilerini küfre düşüren ve küfür içerisinde bırakan sebeplerin açıklanma­sından sonra Allah Tealâ, kâfirlerin bir başka durumunu ve konumunu zikretmektedir. Bu da Kuran okunurken, insanları ondan uzaklaştırmak için gürültü çıkararak dinlenilmesine engel olmaktır. Böylece kendi akılla­rınca şiddetli azap gerçekleştiğinde, kendilerine bu uğursuz akıbeti hazır­layan kimselerden sanki şimdiden intikam almak istemektedirler. [31]

 

Açıklaması:

 

"İnkâr edenler dediler ki: Bu Kur'anı dinlemeyin, o okunurken gürültü edin, belki ona galip gelirsiniz." Yani inkarcıların bir kısmı diğerlerine şöy­le dediler: "Kuran okunurken dinlemek için susmayın, veya Kur'an'a itaat etmeyin, emirlerine bağlanmayın. Manasız boş seslerle itiraz edin, şiirler okuyun, sesinizi, alkışınızı ve ıslığınızı yükseltin, içerisine hurafeleri karış­tırın ki okuyucu da ne okuyacağını sasırsın. Böylece ona galip gelir ve onu susturmuş olursunuz.

Nebi (s.a.) Mekke'deyken inkarcılar dinlesinler, belki inanırlar diyerek Kur'an'ı açıktan okuyordu. Kureyşlilerin bazısı bazısına, bu esnada el çırp­malarını, ıslık çalmalarını, şiir okumalarını tavsiye etti.

İbni Abbas şöyle demiştir: Hz. Muhammed (s.a.) Kur'an okuduğu za­man Ebu Cehil şöyle demiştir: Yüzüne karşı bağırın ki dediği anlaşılmasın.

Bu durum Kureyşli inkarcıların Kur'an'ı yalanladıklarını ve inkâr et­tiklerini göstermektedir, Hûd, Salih ve diğer peygamberlerin kavimleri gibi.

Bundan sonra Cenab-ı Allah inkarcıları şiddetli bir azap ile tehdit et­mekte ve şöyle buyurmaktadır:

"İnkâr edenlere şiddetli bir azap tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız." Yani bütün inkarcıları şiddetli bir azapla ceza­landıracağız. Onların içinde, Kur'an'm dinlenmesine engel olmak, insanla­rın onu dinlemesine mani olmaları dolayısıyla Kureyş'in inkarcıları da var­dır. Biz onları dünyada yaptıklarının en kötüsüyle ahirette onları cezalan­dıracağız. Ki yaptıkları kötü iş, şirktir. Akrabaları ziyaret, misafire ikram gibi güzel huyları ise hesaba katmayız, çünkü inkârla beraber işlenen iyi şeylerin mükâfatı yoktur.

Bu bütün inkarcılar için şiddetli bir tehdittir. Kur'an okunurken dü­şünmeyen ve huşu duymayanlara da uyarıdır. Çünkü Allah inanan kulları­na Kur'an okunduğu zaman susmalarını ve Kur'an'ı dinlemelerini emret­miş ve şöyle buyurmuştur:

"Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, size merhamet edilsin." (Araf, 7/204).

Sonra Allah Tealâ bu azabın özelliklerini zikretmekte ve şöyle buyur­maktadır:

"O Allah düşmanlarının cezası, ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinin cezası olarak onlara, orada sürekli kalacakları bir yurt vardır." Yani yap­tıklarının en kötüsünün cezası işte bu, yani cehenneme girmektir. Bu pey­gamberlerini yalanlayan, kullarına karşı üstünlük taslayan Allah düşman­larının cezasıdır. Onlar, cehennemde, kesintisiz ve sürekli kalacakları yurt-larındadır. Kur'an'ın Allah katından geldiğini, ayetlerinin sıhhatini inkâr etmelerinden dolayı bu ceza ile cezalandırılmışlardır.

Sonra Allah Tealâ, inkarcıların şiddetli azaba maruz kaldıklarında kendilerini saptıranlardan intikam taleplerini açıklıyor ve şöyle buyuruyor:

"İnkâr edenler dediler ki: "Rabbimiz, bizi saptıran cin ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da alçaklardan olsunlar." Yani inkarcılar Rablerinden, kendilerini saptıran insanları, cinleri ve şeytanları göstermesini istemektedirler. Ki onlar, inkarcılara günahları süslü gösteri-yordı. Bu isteklerindeki amaçları, onları ayaklarının altına alarak intikam­larını almak, kendilerinden daha zelil ve alçak hâle getirmekti. Allah Tealâ bir başka yerde onlara şöyle cevap vermektedir: "Hepsi için bir kat fazla azap vardır, ama siz bilmezsiniz." (Araf, 7/38) Şeytanlar ise cinlerden olabi­leceği gibi insanlardan da olabilir. Bu konuda da Allah Tealâ şöyle buyur­maktadır:

"Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık." (Enam , 6/112)

"İnsanların göğüslerine vesvese veren, gerek insanlardan ve gerekse cinlerden (olan vesvesecilerin şerrinden Allah'a sığınırım)." (Nas , 114/5-6)

Denilmiştir ki: O ikisi İblis ile Kabil'dir. Çünkü bunlar haksız yere öl­dürme ve küfür olayını ilk işleyenlerdir. Tirmizi'de bulunan şu merfu riva­yet de bu görüşü desteklemektedir: "Zulmen bir başkasını öldüren Müslü-manın günahının aynısı Kabile de yazılır. Çünkü öldürme günahını ilk iş­leyen Kabil'dir." Ali (r.a.) ise şöyle demiştir: O ikisi yani kardeşini öldüren Adem'in oğlu Kabil ve İblistir. Çünkü günah işleme olayını ilk başlatan bunlardır. [32]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetler aşağıdaki hükümleri ifade etmektedir:

1- Kureyş'in inkarcıları Kur'an karşısında hak yolla mücadele etmek­ten mahrum bulundukları gibi, batıl yollarla da bu mücadeleyi sürdüreme-diler. Ardından Kur'an'ın sözlerini karıştırmak, Kur'an okunurken duyul­masına engel olabilmek için el çırpmak, ıslık çalmak gibi neticesi olmayan yollara sığındılar. Bu, cahil ve sefil insanların hakkın sesi karşısında her zaman sergiledikleri bir durumdur. Gerçekleri örtmek için lağv üslubunu kullanırlar. Lağv ise; hakikati olmayan ve elde edilemeyen boş şeydir.

2- İnkarcıların Rasulullah (s.a.)'ı inkâr edip yalanlamaları sebebiyle uğrayacakları ceza ahirette sürekli, kesintisiz ve bütün organlarını kuşa­tan şiddetli bir azaptır. Böylece dünyada işledikleri en kötü iş olan şirk karşılığında ahirette, yaptıklarının en kötüsüyle cezalandırılmış olurlar.

3- Bu şiddetli azap cehennem ateşidir. Peygamberleri yalanlayan, Al­lah Tealâ'nın kullarına karşı üstünlük taslayan Allah düşmanı inkarcıların tamamının cezası cehennemdir.

4- İnkarcılar cehenneme girince Alah'tan, kendilerini saptıran insan­ları ve cinleri göstermesini isterler. Güya onları ayaklarının altına alıp, ze­lil ve aşağılık hale getirip, cehennemin en dibine gönderip böylece intikam­larını alacaklardır. Muratları ise kendilerini saptıran insanlar ve cinler se­bebiyle Allah'ın azaplarını hafifletmesidir. Halbuki Allah Tealânın buyur­duğu gibi onlardan her birine hak ettikleri azabın karşılığı verilir.

"Nankörülük edip, Allah'ın yoluna engel olan kimselerin bozgunculuk­larından dolayı azaplarının üsütüne azap katmışızdır." (Nah,l 16/88). [33]

 

Allah'ın İstikamet Sahiplerine Vaad Ettiği Şeyler:

 

30- Rabbimiz Allah'tır, deyip sonra da dosdoğru olanların üzerine melekler iner. "Korkmayın, üzül­meyin, size söz verilen cennetle sevinin," derler.

31- Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada istediğiniz her şeyi bulur­sunuz.

32-  Bütün bunlar çok bağışlayanın ve çok esirgeyenin bir lütfü ve ih­sanıdır.

 

Kelimeler ve ibareler:

 

"Rabbimiz Allah'tır, deyip sonra dosdoğru olanların..." Vahdaniyyeti ve bunun gereklerini ikrar ve salih amel işleyerek istikamet üzere sabit ve devamlı olanların. Raşid halifelerden, istikametin "imanda sebat, amelde ihlâs, farzları yerine getirmek olduğu" rivayet edilmiştir. "Sonra" ifadesi rububiyeti ikrarın mertebesini gösterir. Buna göre iman, istikametten önce gelir.

"...üzerlerine melekler iner. Korkmayın, üzülmeyin." Göğüslerinizi aç­mak ve içinizdeki korkuyu ve üzüntüyü yok etmek suretiyle. Veyahut melekler üç durumda size müjde vermek için inerler: Ölüm zamanı, kabir­lerde, korku ve üzüntü içerisinde kabirlerinden kalktıklarında. Ölümden ve sonrasından korkmayın, geride bıraktığınız çoluk çocuğunuzdan dolayı üzülmeyin. Bu konuda biz sizin veliniziz, derler.

"Biz dünyada" şeytan'm inkâr konusunda yapacaklarına karşı. "Ahirette" şefaat ve keramet ile, ta ki cennete giresiniz, sizi inkâra sürük­leyen şeytana karşı çıkasmız diye. "Sizin dostlarınızız" işlerinizde yardım­cılarınız. Hayırlı işlerde sizi korur ve muvaffak olmanız için yardımcı olu­ruz. Doğru ve hak olan şeyleri size ilham ederiz. [34]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Rabbimiz Allah'tır, deyip" ayetinin (30. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Abbas şöyle demiştir: "Bu ayet Ebu Bekir Sıddık (r.a.) hakkında indirilmişitir. Müşrikler: "Rabbimiz Allah'tır, Melekler ise Allah'ın kız­larıdır ve Allah katında bizim şefaatçılarımızdır." dediler ancak dosdoğru olmadılar. Bunun üzerine Ebu Bekir: Rabbimiz, tek olan, şeriki olmayan Allah'tır, dedi ve istikamet üzere devam etti.

Tirmizi, Nesâî, Bezzar ve diğerleri Enes b. Malik'den şu hadisi rivayet etmişlerdir: Rasululah (s.a.): "Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra da dosdoğru olanlar." ayetini okudu ve şöyle buyurdu: "Tüm insanlar bunu söyler sonra çoğu inkâr ederler. Kim dediği üzere ölürse, işte o istikamet üzeredir." [35]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Bu ayetler, müşriklerin hallerini ve akibetlerini açıkladıktan sonra, mümin ile mümin olmayanın arasındaki fark ortaya çıksın diye inanan­ların hallerini ve sonlarını açıklıyor.

İnkarcılara yönelik tehdit ifadesinden sonra Allah Tealâ, inananlara vereceği şerefli vaadleri hemen bunun peşinden sunmaktadır. Aslında bu, şu ayette de olduğu gibi Kur'an'ın izlediği bir yoldur. "Kullarıma haber ver: İşte ben öyle bağışlayan ve öyle esirgeyenim. Fakat azabım da çok acı bir azaptır" (Hicr, 15/49-50). [36]

 

Açıklaması:

 

"Rabbimiz Allah'tır, deyip sonrada dosdoğru olanlar..." Yani Allah'ın Rab ve tek olduğunu, eşi ve benzerinin olmadığını itiraf edip tevhid akidesi üzere devam edip, Allah'tan başka ilâhlara iltifat etmeyip, dosdoğru olup, Allah'ın emirlerini yerine getirmekte sebat edip, Allah'a itaat edip, ölün­ceye kadar günahlardan kaçınıp... İstikamet kelimesi çok geniş bir lâfız olup, kavlen ve fiilen İslâm'ın akaid, ibadet muamelât ve günahlar ile ilgili şer'î hükümlerine uymayı gerektirir. Bir hadiste istikametin bu manasına işaret edilmektedir. Ahmed, Müslim, Tirmizi, Nesâî, İbni Mâce ve diğerleri Süfyan b. Abdullah Sekafî'den şöyle dediğini tahric etmişlerdir:

-  "Ya Rasulallah! Bana Allah'ın ipine sarılmak nasıl olur, anlatınız?" dedim.

Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu- "Rabbim Allah'tır, de. Sonra da dos­doğru ol." Dedim ki:

-  "Ya Rasulallah! Bundan daha fazla korkmam gereken bir şey var mı?" dedim.

Peygamber (s.a.) dilini işaret ederek şöyle buyurdu:

- "İşte bu (yani, dilin)".

Raşid halifeler de istikameti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. Ebu Bekir Sıddık şöyle demiştir: Hem fiilen, hem de kavlen dosdoğru olmak gerekir.

Yine "Sonra istikamet üzere olan..." ayetini; Allah'a hiçbir şeyi ortak koş­mayın, şeklinde açıklamıştır.

Hz. Ömer (r.a.) minber üzerinde hitab ederken şöyle demiştir: Allah'ın yoluna ve O'na itaat konusunda dosdoğru olun. Sonra da kurnaz tilkiler gibi ürküp, kaçmayın.

Hz. Osman (r.a.) şöyle demiştir: Sonra yaptıkları işi sadece Allah rızası için yaparlar.

Hz. Ali (r.a.) ise şöyle demiştir: Farzları eda ederler. Bu konuda Tabiînin görüşleri de zikredilenler gibidir.

"Onların üzerlerine melekler iner: "Korkamayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin." derler." Yani üzerlerine melekler iner ve göğüs­lerini açar, içerilerindeki korkuları ve üzüntüleri alırlar. Üç yerde kurtuluş müjdesini verirler: Ölüm anında, kabirde, ölükten sonra dirildiklerinde. Ahiret işleriyle ilgili korkularını giderirler, dünya işleriyle ilgili geride bıraktıkları aile, mal ve çocularla ilgili korkularını giderirler. İstikbale ait korkular, Allah'ın hükmüne ait "hüzünler giderildiği zaman zarar ve yor­gunluk bütün her şey ortadan kalkar. Kalp huzuru ve mutluluk ortaya çıkar.

Melekler onlara şöyle der: Sizleri Peygamberlerin lisanlarıyla dün­yadayken vaad olunduğunuz cennete girmekle müjdeleriz. Siz oraya gidiyor­sunuz, orada karar kılacak, nimetlerinden sürekli istifade edeceksiniz.

Sonra inananlara meleklerin neler söylediğini haber verip şöyle buyurmaktadır:

"Biz dünya hayatında da ahirette de sizin dostlarınızız." Yani biz hem dünya ile ilgili, hem de ahiretle ilgili işlerde sizi korumak ve size yardımcı olmak için velileriniziz. Allah'ın emriyle sizi destekliyor, sizi koruyor ve muvaffak olmanız için çalışıyoruz. Aynı şekilde ahirette de sizinle berabe­riz, kabir hayatının o dehşetli gününde, sura üfürüldüğünde yoldaşmızız, öldükten sonra dirilip Allah'ın huzurunda toplanma gününde size güven veririz. İstikamet üzere olan hayatınızda yardımcı olur, sizleri naîm cen­netlerine ulaştırırız. Bu sözün meleklere ait olma ihtimali olduğu gibi, Al­lah'a ait de olabilir. Kâfirleri tehdit sadedinde bir önceki bölümde geçen; "Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik." mealindeki ayette de bu iki ihtimal söz konusudur.

"Orada size canlarınızın çektiği her şey var. Orada istediğiniz her şeyi bulursunuz. Bütün bunlar çok esirgeyenin ve çok bağışlayanın bir lütfü ve ihsanıdır." Yani sizin için cennette güzel ve lezzetli şeylerin her çeşidinden canınızın istediği her şey vardır. Temenni ettiğiniz her şeyi elde edecek­siniz. Sizin için her türlü ziyafet, ikram ve nimet vardır. Tüm bunlar; günahlarınızı bağışlayan, merhametli olan, durumunuza acıyan, örten ve lütfeden (Allah katından bir ikramdır). "Orada size istediğiniz her şey var." ifadesi bir önceki ifadeden yani "Orada size canlarınızın çektiği her şey var." ayetinden daha geneldir.. [37]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetler kesin olarak gösteriyor ki, ceza amelin karşılığıdır. Kim Al­lah'ın Rab olduğunu, bir olduğunu, ilâh olduğunu ikrar ederse ve istikamet üzere Allah'ın emirlerini yerine getirip, günah olan ve Allah'ın gazabını celbeden şeylerden sakınırsa, o kimse için hem dünyada hem de ahirette üstün bir mükâfat vardır.

Melekler bunu kendilerine ilham eder, nefislerine sunar, göğüslerine rahatlık verirler, hüzünlerini dağıtırlar. Müjde için inen melekler ken­disine şöyle derler: "Biz dünyada sizinle beraber bulunan arkadaşlarınızız. Sizi koruyor, size hak olan şeyleri ilham ediyorduk. Kıyamet gününde de sizi cennete sokuncaya kadar yine sizden ayrılmayacağız. Bu ister melek­lerin, isterse Allah'ın sözü ulsun farketmez Allah, inananların velisi ve mevlâsıdır. Velisi Allah olan kimse ise istediği her şeyi elde eder, korktuğu her şeyden kurtulur.

Onlar için ahirette, nefislerinin arzuladığı lezzetli her şey, istedikleri ve temenni ettikleri şeyler, temiz rızıklar, çok güzel ziyafetler, büyük nime-ter, vardır. Bunlar; tevbe eden kullarının günahlarını örten ve bağışlayan, her halükârda kullarına acıyan ve merhamet eden Allah'ın lütf-u ve ih­sanıdır. [38]

 

Allah Teala Ya Davet Ve Davetçilerin Uyması Gereken Adap:

 

33- Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım." diyenden daha güzel sözlü kim olabilir.

34- İyilikle kötülük bir olamaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O zaman bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dostundur.

35- Buna ancak sabredenler kavuş­turulur. Buna ancak nasibi büyük olanlar ulaştırılır.

36- Eğer şeytandan kötü bir düşün­ce seni dürtecek olursa hemen Al­lah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.

 

Belagat:

 

"İyilik" ve "kötülük" kelimeleri arasında tezat vardır. "Sanki yakın bir dostudur." ayetinde teşbih vardır. [39]

 

Kelime ve ibareler:

 

"Allah'a çağıran" Allah'ın birliğine ve sadece O'na ibadete çağıran "iyi iş yapan" Allah ile kendi arasında farzları ikame edip, kötülüklerden sakınan "ve ben müslümanlardanım diyenden" İslâm'ı din ve yol olarak seçtiğinden dolayı övünmek için söylenmiştir. Allah'ın emirlerine bağlı ve teslim olduğunu açıklamıştır. Ebu Hayyan şöyle demiştir: Zahir ve genel manadan anlaşılan, bu ayetin Allah'a davet eden herkese şamil olduğudur. Yani, bu sıfatları kendilerinde toplayan kimseler için bir genellemedir. Nebi (s.a.) veya müezzinler hakkında indirildiği söylenmiştir, "daha güzel sözlü kim olabilir." daha güzel sözlü hiç kimse yoktur, demektir.

"İyilikle" Allah'ın razı olduğu şeyler "kötülük" Allah'ın sakındırdığı "bir olmaz" Bunlar ceza veya güzel akıbet konusunda eşit olmazlar.

"Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav." Kötülükleri iyi şeylerle sav ve geri çevir. Kızgınlığa sabırla, cahilliğe yumuşaklıkla, kötülüğe affetmekle muamele etmek gibi.

"O zaman bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dostundur." Yani eğer böyle yaparsan düşmanların yakın, sıcak ve muhabbetli bir dost olurlar.

"Bu olgunluğa ulaşmazlar" Yani kötülüğe güzellikle mukabele olgun­luğu herkese verilmez.

"Buna ancak sabredenler kavuşturulurlar." Çünkü sabır, nefsi intikam almaktan alıkoyar.

"Eğer şeytandan kötü bir düşünce seni dürtecek olursa" yani şayet şey­tan sana bir vesvese verirse "Allah'a sığın." Şerrinden Allah'a sığınıp itaat edin, şeytana itaat etmeyin. [40]

 

Nüzul Sebebi:

 

"Allah'a çağıran..." ayetinin (33. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Abbas şöyle demiştir: "Ayette kastedilen kişi Hz. Peygamber (s.a.)'dir. İs­lâm'a davet etmiştir, Rabbiyle kendi arasında güzel iş işlemiştir, İslâm'ı bir din olarak vaz'etmiştir." Diğer bir rivayete göre ise şöyle demiştir: Ayet­te kastedilen, Hz. Peygamberin (s.a.) ashabıdır."

Aişe, İkrime ve Mücahit; müminler hakkında indirildiğini söylemişler­dir.

Ebu Hayyan ise şöyle demiştir:

"Ayetten kastın müezzinler olduğunu söylemek ve ayeti bu şekilde tevil etmek gerekir. Ancak surenin tamamıyla Mekke'de indiği konusunda ihtilâf yoktur. Ezan ise Mekke'de değil, Medine'de meşru olmuştur. Allah'a çağırmak ise; İslâm'a çağırmakla, inkarcılarla cihad etmekle, zulmü kal­dırmakla olur."

"İyilikle kötülük bir olmaz." ayetinin (34. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak: Bu ayet Ebu Sûfyan b. Harb hakkında indirilmiştir. Önceleri Rasulullah'a (s.a.) düşmanlık ve eziyet ederken daha sonra temiz bir dost olmuştur.

Aynı şekilde Ebu Cehil hakkında indirildiği de rivayet olunur. Ebu Cehil Peygamberimiz'e (s.a.) eziyet eder, Peygamberimiz de affedilmesini isterdi. Ve kendisine; "Seninle arasında düşmanlık bulunan kimse..." ayeti nazil oldu.[41]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Günaha çağıran kötü arkadaşlara ne yapılacağı açıklandıktan sonra, Allah Teala bunların aksini yani insanları, Rablerini tevhide ve rablerine itaate çağıran kişileri zikretmiştir. Kötülüğe iyilikle karşılık vermenin, şeytanın şerrinden Allah'a sığınmanın, şeytan insanı Allah'ın ahkâmından uzaklaştırmaya çalıştığında Allah'a iltica etmenin âdabını açıklamıştır.[42]

 

Açıklaması:

 

"Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve "Ben müslümanlardanım." diyenden daha güzel sözlü kim olabilir." Yani aşağıda açıklayacağımız üç özelliğe sahip olan kimseden daha güzel kimse yoktur. Bu özellikler:

1- Allah'ı birlemeye, Allah'a itaat ve ibadete davet etmek. İşte bu bir insanın diğer bir insana söyleyebileceği en güzel sözdür. Allah'a ihlâs ile davet eden her davetçiyi içine alan genel bir hükümdür. Davetçinin Hz. Peygamber (s.a.) veya müezzinler olması arasında fark yoktur. Her zaman ve mekânda sözle, hitabla veya yazı ile İslâm'a davet görevini yerine getiren her davetçi bu mananın içindedir.

2- Hayırlı iş Allah'ın farz kıldıklarını eda etmek, haram kıldıkları şey­lerden de kaçınmaktır.

3- İslâm'ı yegane din, yegane metod ve yegane yol olarak kabul etmek. İslâm'dan daha güzel söz, daha doğru inanç, daha açık bir yol yoktur. Yap­tığı salih amellere daha fazla sevap verebilecek de yoktur.

Allah'a davetin metodu açıklanıp, kul ile rabbi arasında bağlantı da kurulduktan sonra Allah Tealâ, davetin edeplerini ve insanlar arası iliş­kileri güzelleştirmeyi zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

Allah'ın razı olup mükâfat verdiği salih amel ile, uygun görmediği ve cezalandırdığı kötü amel eşit değildir. Yapılması istenen iyiliktir, istenil­meyen ise kötülüktür. Ey davetçi! Sana kötülük yapana iyilik yapmak suretiyle kötülüğü iyilikle sav. Aynı şekilde kötü söze güzel sözle karşılık vermek, suçu bağışlamak, kızgınlık karşısında sabertmek, hataları gör-mezlikden gelmek... tüm bunların hepsi iyilik çerçevesindedir.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: "Senin hakkında Allah'a isyan edeni, onun hakkında Allah'a itaat etmekten daha iyi bir şeyle cezalandıramazsın."

Sonra Allah Tealâ iyiliğin neticesini ve uzun vadedeki etkisini beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"O zaman bir de bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki yakın bir dostundur." Yani sen böyle yapıp kötülüğe karşı iyilikle karışılık verirsen, düşmanların dost gibi olurlar. Senin şefkatin ve iyiliğin neticesinde hasetçilerin ve düşmanların dost ve yakın haline dönerek sana yardımcı olmalarından daha güzel ne olabilir.

"Bu olgunluğa ancak saberdenler kavuşturulur. Buna ancak nasibi büyük olan kimse kavuşturulur." Yani bu tavsiyeyi kabul edip yapmak, kötülüklere iyiliklerle mukabele edebilme gücünü ortaya koymak, öf­kelerine galip gelen sabırlı kimselere nasip olur. Çünkü sabır nefse zor gelir.

Bu olgunluğu kabul edip yüklenebilmek dünya ve ahiret mutluluğuna talip olan sabırlı insanların nasibi ve hayırlı ve sevap işlerden haz duyan­ların kısmetidir.

İbni Abbas (r.a.) bu ayeti tefsir ederken şunları söylemektedir: "Allah Tealâ inanlara; kızgınlık anında sabrı, cahillere karşı yumuşak davranmayı, kötülüğe karşı affetmeyi emretmiştir. Böyle yaptıklarında Al­lah onları şeytana karşı muhafaza eder ve düşmanları sanki sıcak birer dostmuş gibi yumuşak ve ağırbaşlı olurlar."

Sonra Allah Tealâ vesveseden ve şeytanın oklarından kurtulmanın yolunu açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Eğer şeytandan kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir." Yani sana vesveseyi veren şeytandır. Bu vesveseyi en güzel şekilde savmaya çalış. Şeytan buna mukabil sana kötü şeyleri güzel göstermeye çalışır. Bu durumda da şeytanın şerrinden Allah'a sığın ve seni koruması ve şeytanın hilesini boşa çıkarması için Allah'a il­tica et. Çünkü Allah senin ilticanı ve sığınmanı işitir. Yine Allah, şeytanın verdiği vesveseyi ve insanın bu vesveseden kurtulma yollarını da bilir.

İmam Ahmed ve Tirmizi'nin Ebu Said Hudri'den rivayetine göre Rasulullah (s.a.) namaza kalktığında şöyle diyordu:

"Koğulmuş olan şeytandan, dürtülerinden, üfürmesinden, ithamların­dan, işiten ve bilen Allah'a sığınırım." (Eûzü billâhi's-semîı'l-alîmi mine'ş-şeytâni'rracîm, min mehzihî ve nefhıhî ve nefsihî.)

Allah Tealâ'nın şu buyruğu da tefsirini yapmış olduğumuz ayetin bir benzeridir:

"Affı tut, iyiliği emret, cahillere aldırış etme. Şeytandan kötü bir düşünce seni dürtüklediği zaman Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilen­dir. Allah'tan korkanlar, kendilerine gelen bir vesvese dokunduğu zaman düşünür ve görürler." (Araf, 7/199-201)[43]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

Ayetlerden aşağıdaki hususlar çıkarılmıştır:

1- Kur'an'dan daha güzel söz olmadığı gibi Allah'a, birliğine ve O'na itaata çağırmak da kendisi dışındaki her şeyden daha güzeldir.

Davet konusunda en güzel örnek, iyilik konusunda en güzel model Peygamberimiz'dir (s.a.) Hasan-ı Basri bu ayeti okuyunca şöyle derdi: "İşte Rasulullah, işte Habibullah, işte veliyullah, işte Safvetullah, işte Hayrullah ve Allah'a yemin ederim ki işte yeryüzünde Allah'ın en sevdiği insan. Allah, onun davetine icabet etti. O da insanları icabet etmeye çağırdı."

Aişe, (r.a.), İkrime, Kays b. Ebi Hazim ve Mücahid; bu ayetin müezzin­ler hakkında indirildiğini söylemişlerdir.

Doğrusu bu ayetin yukarıda da geçtiği ve Hasan-ı Basri'nin de dediği gibi; Allah'a çağıran herkes ve inanan her insan için indirildiğidir. Allah'a davetten kasıt ise; İslâm inançlarının ve İslâm Hukukunun sahih ol­duğunu gösteren kesin delil ve burhanları ikame ederek yapılan davettir.

2- Davetçide; salih amel (haramlardan kaçınmak, mendupları çoğalt­mak, farzları eda etmek), sağlam ve sahih bir inanç, ve sırf Allah rızası için iş yapmak, tüm bu özellikler bir arada bulunmalıdır.

3- İyilik ile kötülük arasında büyük bir fark vardır. İyilik, Rasulul-lah'm (s.a.) hak dine daveti, inkarcıların cahilliğine karşı sabır, intikam duygusunu terketmek, inkarcılara iltifatı terketmek   demektir. Kötülük ise; müşriklerin surenin başında da geçtiği üzere açığa vurdukları şu söz­leridir:                                  •

İyiliğe örnek; Kelime-i tevhid, Allah'a ve Rasulüne itaat, af, ilim, Rasulullah'm (s.a.) ailesini sevmek gibi şeylerdir.

Kötülüğe örnek ise; şirk, kin, intikam, inat, fuhuş, ehl-i beyte buğz gibi iyiliğin zıttı olan şeylerdir. '

4- Toplumsal ahlâk konusunda takip edilecek yol güzel söz ve musafa-ha gibi, kötülüğü iyilikle savmaktır. İbni Adiy'in İbni Ömer'den rivayet et­tiği zayıf bir haberde şöyle denilmiştir: "Musafaha edin ki nefretiniz yok ol­sun."

Sana kötülük yapan birine iyilik ettiğinde, bu iyilik, mesafeleri or­tadan kaldırır, muhabbeti ve sevgiyi celbeden Sanki o kimse sıcak bir dost oluverir. Yani, size yakın, size şefkatli ve size karşı iyi biri olur.

Yukarıda da geçtiği gibi İbni Abbas şöyle demiştir:

"Bu ayette Allah Tealâ Peygamberine; "Kızgınlık anında sabretmeyi, cehalet karşısında yumuşaklığı, kötülüğü affetmeyi, emretmiştir. Bunları yaptığı takdirde Allah Peygamberini şeytandan koruyacak ve düşmanları ona karşı yumuşayacaklardır."

Şöyle de denilmiştir: Bu durum, savaş emri verilmeden önceydi. Sonra nesh edilmiştir. Zahir olan ise bu ayetle amel etmenin sürdüğü yani ayetin mensuh olmadığı şeklindedir. Bu özellik; "Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur." mealindeki ayetten de anlaşıldığı gibi, ahlâklı, öğülmüş, faziletli kişilerde oluşan bir özelliktir.

5- Bu faziletli özellik, sadece kinini tutarak, eziyetlere katlanarak kötülüklere karşı sabreden ve hayırdan yana nasibi bol olanlara kısmet olan bir ahlâkî özelliktir. Bunun yolu da, kızgınlığı, intikam duygusunu ve düşmanlığı terketmektir. Bu yola vuku bulmadan önce kötülüklerden korunmak yolu da eklenmiştir. Bu yollar; koğulmuş şeytanın şerrinden Al­lah'a sığınmak, şeytanın kötülüklerinden, hilelerinden ve vesveselerinden Allah'a iltica etmektir. Allah sığınmaları işitir, yapılanları ve söylenenleri bilir ve görür. [44]

 

Allah'ın Varlığını, Birliğini, Kudretini Ve Hikmetini Gösteren Deliller:

 

37- "Gece, gündüz, güneş ve ay  O'nun ayetlerindendir. Eğer Allah'a  tapıyorsanız, güneşe ve aya secde  etmeyin, onları yaratan Allah'a sec-

38- "Eğer büyüklük taslarlarsa, Rabbi'nin yanında bulunanlar gece 'gündüz O'nu teşbih ederler ve hiç usanmazlar."

39- O'nun ayetlerinden biri de  şudur: Sen toprağı boynu bükük  görürsün. Onun üzerine suyu dök- tüğümüz zaman titreşir ve kabarır.

 Onu dirilten elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir."

 

Belagat:

 

"O'nun ayetlerinden biri de şudur: Sen toprağı boynu bükük görür­sün."

Bu ayet; belâğatteki, beyan üslûbunun zirvesidir. Sanki ilâhi kudretin izlerine, öldükten sonra dirilmenin örneklerine hafifçe dokunulmakta, bun­lar hissettirilmektedir. [45]

 

Kelime ve ibareler:

 

"Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir." Allah'ın birliğini ve kudretini gösteren delil ve burhanlardandır.

"Eğer Allah'a tapıyorsanız..." İmam Şafi'ye göre ayetteki emre uymak için bu ayet secde ayeti kabul edilmiştir. İmam Ebu Hanife'ye göre secde yeri bir sonraki ayetin sonudur. Çünkü mana ancak bir sonraki ayetle tamamlanmaktadır.

"Eğer büyüklük taslarlarsa." Allah'ın emirlerine yapışmaktan veya bir olan Allah'a secde etmekten kaçınırlarsa "Rabbinin yanında bulunanlar." yani, melekler "gecegündüz Onu teşbih ederler." Daima O'nun için namaz kılarlar, Onu yüceltirler.

"Hiç usanmazlar" Asla bıkmazlar. [46]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Sözlerin ve işlerin en güzelinin Allah Tealâ'ya çağırmak olduğunun açıklanmasından sonra Allah Tealâ, varlığını, kudretini ve hikmetini gös­teren delilleri zikretmektedir. Ve davet konusunun gerçek manada Allah'ın zatını ve sıfatını gösteren delillerin sunulması olduğu hatırlatılmaktadır. Burada kevnî âlemden gece, gündüz, güneş ve ay olmak üzere dört tane delil zikredilmiştir. Sonrada yeryüzünden, gözün gördüğü bir delil olan, yağmurla birlikte bitkilerin nasıl toprağın üzerine çıktığını gözler önüne sermiştir. [47]

 

Açıklaması

 

"Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun ayetlerindendir." Yani gece ile gün­düzün varlığı ve birbirlerini takip etmesi, güneşin aydınlatması, ayın nur-landırması, güneş ve aya yörüngeler ve bu yörüngelerde duraklar takdir edilmesi, güneş ve ayın gökte daire şeklinde hareket ederken gecenin, gün­düzün, haftaların, ayların ve* yılların bilinmesini temin eden değişik halleri -ki insanlar haklarının, borçlarının ve muamelelerinin sürelerini bu vakit­lere göre ayarlarlar- tüm bunlar Allah'ın kudretini, azametini ve hikmetini gösteren delillerdir.

Güneş ve ay kâinat içerisinde müşahade edilebilen en güzel ve en yararlı varlıklar olduğu için Allah Tealâ; bu ikisinin Allah'ın yarattığı iki şey olduğunu, Allah'ın gücü ve kudreti karşısında boyun büktüklerini, bu ikisine tazim ve hürmet gösterilmemesi gerektiğini gerçek tazim ve hür­metin onların da yaratıcısı olan Allah'a gösterilmesi gerektiğini tenbih et­miş ve şöyle buyurmuştur:

"Eğer Allah'a tapıyorsanız güneşe ve aya secde etmeyin, onları yaratan Allah'a secde edin." Yani güneşe ve aya secde etmekten sakının. Çünkü o ikisi Allah'ın yarattığı birer mahlûktur. Rububiyet konusunda Allah'a şirk koşmak doğru değildir. Hem o ikisine ibadet etmek de doğru değildir. Zaten Allah ile birlikte o ikisine ibadet faydasızdır. Bu şekilde güneşe ve aya ibadet etmek şirktir.

Siz şayet Allah Tealâ'ya halis ve sahih bir şekilde ibadet etmek istiyor­sanız, işte bu dört ayeti ve diğer ayetleri yaratana secde etmek, ibadet et­mek vacip ve gerekli olur.

Ayetin sonunda yıldızlara tapan Sabiîler ile asrımızda da rastlanan güneşe tapanlar reddedilmektedir. Ki bunlar, güneşe ve aya secde ederken esasında mutlak bir kudrete, güce, yani Allah'a secde ettiklerini iddia et­mektedirler. Onlar bu hallerinden nehyedilmiş ve sadece her şeyin yaratıcısı olan Allah'a secde etmekle emrolunmuşlardır.

Biraz önce de açıklandığı gibi İmam Şafiî'ye göre secde yeri "ta'budûn" kelimesidir. Çünkü; "ve'scudû lillâhi" ayetine bitişiktir. İmanı Ebu Hani-fe'ye göre ise secde yeri; "vehum lâ yes'emûn" ayetidir. Çünkü yukarıdaki ayetin manası ancak bu ayetle tamamlanmaktadır.

Allah Telaâ, secde emrini verdikten sonra şöyle buyurmaktardır:

"Eğer büyüklük taslarlarsa, Rabbinin yanında bulunanlar gece gün­düz Onu teşbih ederler ve hiç usanmazlar." Yani bu müşrikler yıldızlara kulluk ederek Allah'ın emirlerinden ve sadece O'na ibadet etmekten yüz çevirip, Allah'a başka şeyleri şirk koşarlarsa hiç mühim değildir. Çünkü Melekler Allah'ın katmdadır, kendilerinden daha hayırlıdırlar, Allah'a ibadette büyüklük taslamazlar, aksine onların görevi gece gündüz Allah'ı teşbih etmektir. Allah'ın şu buyruklarında da ifade edildiği gibi ne bıkkın­lık gösterirler, ne de ara verirler: Cenab-ı Alah şöyle buyurmuştur: "Eğer o kâfirler bu verdiklerimizi inkâr ederlerse, verdiklerimizi inkâr etmeyecek bir toplumu bunlara vekil kılarız." (En'am , 6/89)

"Eğer büyüklük taslarlarsa" ifadesi aynı zamanda meleklerin insan­lardan daha faziletli olduğunu göstermektedir.

Allah Tealâ gökyüzü ile ilgili delilleri sunduktan sonra yeryüzü ile il­gili dellilleri zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

"O'nun ayetlerinden biri de şudur: Sen toprağı boynu bükük görürsün. Onun üzerine suyu döktüğümüz zaman titreşir ve kabarır. Onu dirilten el­bette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir." Yani Allah'ın öldükten sonra diriltmeye, ölüyü yeniden canlandırmaya gücünün yettiğini gösteren delilerden biri de şudur: Sen yeryüzünü donmuş, bitkisiz, ölü bir halde görürsün. Allah, yağmuru indirdiğinde hareketlenir ve her çeşit renkten meyva ve sebzeleri çıkanverir.

İşte bu ölü yeryüzünü bitkilerle ve ekinle dirilten Allah, ölüleri de diriltmeye kadirdir. Çünkü O, kimsenin kendisini aciz bırakamayacağı, gücü her şeye yeten Rabbü'l-Âlemindir.

"Sen görürsün" ifadesi akıl sahibi her canlıya hitap etmektedir.

Kur'an-ı Kerimin değişik yerlerinde tekrar edilen bu delil zihinlere öl­dükten sonra dirilmenin nasıl olacağının cevabını sunmakta, her zaman başlatmaya ve sona erdirmeye yaratıcı olan Allah'ın gücünün yettiğini ifade etmektedir. [48]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir:

1- Geceyi gündüzü, güneşi ve ayı yaratması Allah'ın birliğini ve gücünü gösteren en açık delillerden biridir.

2- Bunların birçok faydaları vardır. Ancak hiçbir zaman Allah ile beraber bunlara da kulluk gerekmez. Kulluk edilmeye lâyık olan sadece onların da yaratıcısı olan Allah'tır. Çünkü yaratan Allah Tealâ'dır O güneşi ve ayı isterse yok eder, dilerse ışıklarını giderir. Bu ikisi Allah'ın varlığını gösterirler. Azametin neticesinde yapılacak secde ise sadece varlık alemi­nin en şerereflisi olan Allah'a yakışır.

3-  Allah, kullarından daha zengindir. İnsanların itaatleri O'na fayda vermez, günahları O'na zarar vermez. Bütün insanlar O'na ibadetten yüz çevirse, bütün inkarcılar Allah'a secde etmekten vaz geçse hiç farketmez, Allah'ın yaratmış olduğu diğer mahluklar yani melekler vardır ki görevleri sadece Allah'ı teşbih etmektir. Bu görevlerini bir an dahi bırakmazlar, Al­lah'a ibadet etmekten asla usanmazlar. İbadetten başka hiçbir işle de uğ­raşmazlar.

4-  "Güneşe ve aya secde etmeyin, Allah'a secde edin." mealindeki ayetin secde ayeti olduğu konusundaki ihtilâf, yukarıda da geçtiği üzere secdenin yeri konusundadır. Cumhura göre; "Secde edin" emrini yerine getirebilmek için secdenin 37. ayetin sonunda yapılmalıdır. Ebu Hanife'ye göre ise mana 38. ayetle tamamlandığı için secdenin yeri 38. ayetin sonudur.

5- Bu ayet güneş ve ay tutulması sonucu kılanan küsuf namazının da delilidir. Araplar; batıl bir düşünceyle güneş ve ayın büyük bir ölüm olayı neticesinde tutulduklarını söylerlerdi. Nebi (s.a.) ise Buharî, Müslim ve diğerlerinde geçtiği üzere bu durumda küsuf namazı kılmıştır.

6-  Ziraate elverişsiz kuru bir toprağı üzerine yağmur indirerek yeri diriltmesi ölüleri diriltmeye, öldükten sonra dirilmeye Allah'ın gücünün yettiğini gösteren delillerdendir.

Şüphesiz, yeryüzünü öldükten sonra diriltmeye gücü yeten Allah'ın gücü cesetleri de yeniden diriltmeye yeter.

Bu delil Kur'an'da birçok defa tekrarlanmıştır. Asıl delil ise Allah Tealâ'nın; "Şüphesiz O, her şeye kadirdir." buyruğudur. Razî'nin de dediği gibi bu ayetin manası şudur: Bu dağıtılmış parçalan bir araya toplayıp, yeniden meydana getirmek Allah için mümkündür. Bu parçalara hayat, akıl ve güç vermek de Allah için mümkündür. Ve Allah Tealâ'nın gücü mümkün olan her şeye yeter. Bu parçaları yeniden bir araya getirip hayat, güç, akıl ve anlayış vermeye gücü yeten Allah için, cesetleri yeniden dirilt­mesinin de imkânsız olmayıp mümkün olduğunu gösteren apaçık deliller­den biridir.[49]

 

Allah Tealâ'nın Ayetlerinde İnkarcıların Tehdid Edilmesi Ve Bu Konuda Kendilerini Kınayan Kuran Ayetlerinin İndirilmesi

 

40-  Ayetlerimiz hususunda doğ­ruluktan sapanlar bize gizli kal­mazlar. Şimdi, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın, O, yaptıklarınızı görmek­tedir.

41-  Onlar, kendilerine gelen Zikr'i inkâr ettiler. Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitaptır.

42- Ki ne önünde ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. Hüküm   ve   hikmet   sahibi   çok övülenin katından indirilmiştir.

43-  Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir. Kuşkusuz Rabbin, hem bağışlama sahibi, hem de acı bir azap sahibidir.

 

Belagat:

 

"Ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi?" Her iki ifade de birbirinin mukabilidir. Hemze ise soru edatıdır. İn­karcıların cehennem ateşine atılacağını, inananların ise güven içerisinde geleceklerini ifade etmektedir.

"Dilediğinizi yapın" Tehdid ve vaîd ifade eden bir emirdir. "Mağfiret" ve "İkâb" (azap) kelimeleri arasında tezat vardır. [50]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Ayetlerimiz hususunda" Kur'an ayetleri ve Allah'ın kudretini ve hik­metini gösteren deliller konusunda "doğru yoldan sapanlar" Hak ve is­tikametten ayrılanlar. Yani ayetleri batıl bir şekilde tevil edenler, ayetlerin yerlerini tahrif edenler "bize gizli kalmazlar" Yani sapmalarından dolayı, cezalandırılacaklar.

"Dilediğinizi yapın." Şiddetli tehdittir. "O, yaptıklarınızı görmektedir" Ceza ile uyarıdır.

"Onlar... Zikr'i" Kur'an'ı "inkâr ettiler." "Halbuki o, öyle eşsiz bir Kitap­tır." İptal edilmesi veya tahrif edilmesi imkânsız.

"Ki ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez." İster geçmişe ait haberler konusunda olsun, ister dünyevî hükümlerinde olsun batıl olan hiçbir şey, hiçbir cihetle kendisine ulaşamaz.

"Sana söylenen" Yani kavminin, seni yalanlamak için söyledikleri "sen­den önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir." Yani onların gönderildiği kavmin inkarcıları da aynı şeyleri söylemiştir. [51]

 

Nüzul Sebebi

 

"Ayetlerimiz hususunda..." ayetinin (40. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Münzir, Beşir b. Feth'in şöyle dediğini tahric etmiştir:

"Bu; "Ateşin içine atılanlar mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi" mealindeki ayet Ebu Cehil ve Ammar b. Yasir hakkında inmiştir." [52]

 

Ayetler Arası İlişki

 

Allah Tealâ; dinine daveti emrettikten, birliğinin, adaletinin, öldükten sonra dirilmenin ve kıyametin doğruluğunun delilleriyle davetin üslubunu açıkladıktan sonra, bu ayetlerle ve delillerle münakaşa edenleri, bu konudaki şüpheler ortaya atmaya çalışanları tehdit etmektedir. Sonra Kur'an'ın özelliklerini açıklamakta, kavminin kendisini yalanlamalarından dolayı Nebi (s.a.)'nin çekmiş olduğu ızdıraplar dolayısıyla kendisini teselli etmekte, onların ezalarına karşı sabretmesini emretmekte, onların risale-tine karşı çıkmalarından dolayı canını sıkmamasını emretmekte tüm bun­ların geçmiş ümmetlere gönderilen peygamberlerin ve rasullerin de başına geldiği hatırlatılmaktadır. [53]

 

Açıklaması

 

"Ayetlerimiz konusunda doğruluktan sapanlar bize gizli kalmazlar." Yani haktan sapanlar, sözü konmaması gereken yere koyanlar, Allah Tealâ'nın kelâmını ve kudretini, hikmetini gösteren ayetleri tahrif edenler, bize gizli değildir. Aksine biz onları biliriz. Yaptıklarının karşılığı ve cezası olsun diye biz onları cezalandırırız.

Bu ayetle sakınılması ve korkulması gereken şiddetli bir tehdit ve dehşetli bir uyarı vardır.

Cezanın çeşidi şudur:

"Şimdi ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi?"

Yani Rasulullah (s.a.)'ı yalanlayarak ayetlerinden saparak zorla ve ceza olarak cehenneme atılan kimse ile kıyamet günü azaptan emin olan kimse eşit olabilir mi? Ayetler konusunda sapanların, ateşe atılacağı, inananların ise kıyamet günü güvenle gelecekleridir. Ey akıl sahipleri han­gi durum daha iyi? Kararı siz verin.

Sonra Allah Tealâ şu buyruğuyla inkarcıları tehdit etmektedir.:

"Dilediğinizi yapın, O, yaptıklarınızı görmektedir." Yani, hayır veya şer istediğinizi yapın. Allah Tealâ, yaptıklarınızı görür ve bilir. Yaptığınıza göre de sizi cezalandırır. Hayır hayırla, şer işlerseniz şerle. Bu vaaddir ve tehdittir.

Zeccac; "Yapın" emrinin tehdit manasında bir lâfız olduğunu, söy­lemiştir.

Sonra Allah Tealâ; sapanların özelliklerini ve cezalarını açıklamakta ve onları tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

"Onlar kendilerine gelen Kur'anı inkâr ettiler." Yani; Kur'an geldiğin­de Kur'an'ı inkâr edip, yalanlayanlar inkârlarından dolayı azap olunacak helak olacak ve cezalarını göreceklerdir.

Sonra akıl sahiplerini uyarmak için Kur'an'm üç özelliğine işaret edi­lerek şöyle buyurmuştur:

"Halbuki o öyle eşsiz bir kitaptır ki ne önünden, ne de arkasından onu boşa çıkaracak bir söz gelmez. Hüküm ve hikmet sahibi, çok övülenden in­dirilmiştir." Yani doğrulamaktan kaçındıkları Kur'an, itirazdan, ta'ndan ve kusurdan uzak eşsiz bir kitaptır. Hiçbir eksiği yoktur. Hiç kimse bir ben­zerini getiremez, hiç kimse onun hiçbir yönünü iptal edemez. Kendisinden önceki hiçbir kitap onu yalanlayamaz, kendisinden sonraki hiçbir kitap da ona erişemez. Noksanlıktan ve ziyadeden korunmuştur. Cenab-ı Allah'ın da buyurduğu gibi;

"O zikri biz indirdik, biz. Ve onun koruyucusu da elbette biziz." (Hicr, 15/9)

Sözüyle ve fiileriyle hikmetli olan Allah'ın katından indirilmiş bir kitaptır. Emrettikleri ve yasakladıkları konusunda öğülmüştür.

Nimetlerinin ve üstünlüklerinin çokluğundan dolayı tüm mahlukâtm teşekkürüne lâyıktır. Tüm bunların gerçek sebebi şudur: Bu kitap Allah katından indirilmiştir, büyük bir nimet, büyük bir rahmettir. İnsanlara hidayet yolunu açıklamıştır. Dalâlet ve sapıklık yolunun mahzurlarını da bildirmiştir.

Sonra Allah Tealâ, inkarcıların, risaletini inkâr ve kitabını ta'n konusundaki ezalarından dolayı Rasulullah (s.a.)'ı teselli etmekte, davasında sebat ederek sabretmesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Sana söylenen, senden önceki elçilere söylenmiş olandan başka bir şey değildir." Kuşkusuz Rabbin müşriklerin sana söyledikleri deli, yalancı, sihirbaz gibi lâfları, senden önceki peygamberlere de söylemişlerdi. Senin yalanlandığın gibi onlar da yalanlanmışlardı. Ve aynı şekilde kavimlerinin eziyetlerine sabretmişlerdi. Sen de kavminin sana yapmış olduğu eziyet­lere sabret. Çünkü Rabbin, kendisine tevbe edeni bağışlayandır. İnkâr­larında ısrar edeni, inadında ve ta'nmda devam edeni ve tevbe etmeden kâfir olarak öleni de elem verici bir azapla cezalandırır.

Bu ayetin aşağıdaki gibi pek çok benzeri vardır:

"İşte böyle, onlardan önce de ne kadar elçi geldiyse mutlaka büyücü veya cinlenmiş, dediler." (Zariat, 51/52)

İbni Ebi Hatim Said b. Müseyyeb'in şöyle dediğini tahric etmiştir: "Şüphesiz Rabbin bağışlama sahibidir...1' ayeti indiğinde Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur:

"Şayet Allah'ın affı ve cezalandırmaktan vazgeçmesi olmasaydı, kimse sıkıntısız ve meşakkatsiz bir hayat yaşayamazdı. Eğer Allah'ın tehdit ve azabı olmasaydı herkes ameline güvenir, ibadette tembellik gösterirdi." [54]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetler aşağıdaki hususları göstermektedir.

1- Allah Tealâ bu ayetlerde peşpeşe dört tehdit zikretmiştir. "Ayetlerimiz hususunda doğruluktan sapanlar bize gizli kalmazlar." "Ateşin içine atılan mı?"

"Dilediğinizi yapın."

"Onlar, kendilerine gelen Kur an'ı inkâr ettiler."

2- Allah Tealâ, evvelâ Kur'an konusunda haktan saparak batıla yönelenleri tehdit etmiştir. O kişiler Kur'an, Allah'tan gelme değildir, şiir veya sihirdir, dediler. Islık çalarak, el çırparak, şarkı söyleyerek, gürültü yaparak dinlenmesine engel olmaya çalıştılar. Kur'an'ın içerisindeki kelimelerin yerlerini değiştirdiler.

3-  "Ateşin içine atılan mı?" buyruğundan maksat, Allah'ın ayetlerin­den sapanları cehenneme atılmakla uyarmak, Allah'ın ayetlerine inanan­ların ise kıyamet günü güven içerisinde geleceklerini hatırlatmaktadır. Bu da ikinci tehdittir.

4- Üçüncü tehdit; "Dilediğinizi yapın." buyruğudur. Sapan inkarcı ile inananın eşit olmadığını bildikten sonra inkâr yolunu seçenin cezası ateş, iman yolunu seçenin mükâfatı da cennettir.

5- Dördüncü tehdit; "Onlar, kendilerine  gelen Kur'an'ı inkâr ettiler." buyruğudur. Yani, Kur'an'ı ve Kur'an'ın Allah katından olduğunu inkâr ettiler. Allah Tealâ da inkârlarından dolayı da onları cezalandırdı. Çünkü Kur'an, insanların muhtaç oldukları sahih inançları, şer'î hükümleri ve her zaman ve mekâna hitap eden salih hükümleri içine almaktadır.

6- Burada Allah Tealâ Kuranın üç sıfatını zikretmektedir ki, şunlardır:

Birincisi: Kur'an; eşsiz, benzersiz ve aziz bir kitaptır. İçerisinde asılsız hiçbir şey yoktur. Hiç kimse ona itiraz edemez. Allah katında son derece değerli ve Allah Tealâ'nm koruması altındadır.

İkincisi: Kendisinden önce indirilen İncil, Tevrat, Zebur kendisini yalanlamadığı gibi, kendisinden sonra da yalanlayacak bir kitap gel­meyecektir. Hiç kimsenin ona bir şey ilâve etmeye veya çıkarmaya gücü yetmez. Geçmiş ve geleceğe ait hiçbir haberi batıl ve boş değildir. Çünkü hak olan şey batıl olmaz. Batıl olan şey de hak olamaz.

Üçüncüsü: Kur'an, bütün efali hikmetli olan Allah'dan indirilmiştir. Ki o Allah, nimetinin çokluğu sebebiyle tüm mahlukâtı için övülmeye lâyıktır.

7- Rasulullah (s.a.)'ın maruz kaldığı eziyete ve yalanlamaya geçmiş peygamberler ve rasullerden uzak kalmıştır. Peygamberlikten dolayı maruz kalman şeyler sebebiyle hiç canını sıkmadan tüm bu eziyetlere kar­şı sabretmek gerekir.

8- Şüphesiz Allah'ın adaleti tamdır. O, tevbe eden inananlara karşı bağışlama sahibidir. Rasullerini yalanlayan inkarcı düşmanlarının tamamına karşı da elem verici bir azabın sahibidir. [55]

 

Kur'an-ı Kerim’in Arapça Olmasının Vurgulanması

 

44-  Eğer biz onu yabancı bir (dil­den) Kur'an yapsaydık derlerdi ki: Ayetleri anlayacağımız bir dille açıklanmalı değil miydi? Araba mensup olana Arapça olmayan bir söz mü? De ki: "O inananlar için bir yol gösterici ve şifadır. İnanmayan­lara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o, onlara bir körlüktür. Onlar, uzak bir yerden çağrılıyorlar."

45-  Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı vermiştik, onda da ayrılığa düşül­müştü. Eğer Rabbinden bir söz geç­memiş olsaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Onlar, Kur'an hak­kında derin bir şüphe içindedirler.

46-  Kim iyi iş yaparsa yararı ken-disinedir ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.

 

Belagat:

 

"a'cemiyyen" ve "arabiyyen" kelimeleri arasında tezat vardır. "Onlar^ uzak bir yerden çağırılıyorlar." İstiaredir. Kur'an'ı dinlemekten ve kabul­den yüz çevirenlerin halleri, uzaktan kendilerine nida edilen kimsenin haline benzetilmiştir. Çünkü işitilmenin olmaması, anlamının da olmaması demektir. [56]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Biz onu yabancı" yani anlamakdıkları bir dille. Arapça olsun bir baş­ka dille olsun farketmez. "yapsaydık." Yani Kur'an'ı. "Derlerdi ki: Ayetleri açıklanmalı" Anlayabilmemiz için ayetleri bizim dilimizle izah edilmeli. "değil miydi? Araba mensup olana Arapça olmayan bir söz mü?" Muhatab olanlar Araplar olduğu hâlde onlara bir başka dille mi? "De ki: O inananlar için yol gösterici" sapıklıktan hakka, "Şifa " cahilliğe, şek ve şüpheye. "On­lar uzak bir yerden çağırılıyorlar" Bu, Kur'an'ı dinlemekten ve kabullen­mekten kaçınanlar sanki uzak bir mesafeden kendilerine seslenilmekte olduğunu ancak onlar kendilerine denilen şeyi anlamamakta ve işitmemek-tedirler.

"Musa'ya kitabı vermiştik." Tevrat'ı.

"Onda da ayrılığa düşülmüştü" Tasdikinde ve tekzibinde Kurandaki gibi bir ayrılığa. "Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olsaydı." Mahlukâtın hesabının ve cezasının kıyamet gününe tehirine dair. İhtilaf ettikleri konu­da, dünyada iken "aralarında derhal hüküm verilirdi." "Onlar" Yani Kur'an'ı yalanlayan Yahudiler ve inkarcılar. "Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler."

"Kim iyi iş yaparsa yararı kendinedir." Yani yaptığı işin faydası kendi­sine döner. "Kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir." Yani yaptığı işin zararı kendisine döner. "Rabbin kullarına zulmedici değildir." Yani zulüm sahibi değildir. "Allah, zerre kadar haksızlık etmez." (Nisa, 4/40) mealin­deki buyruğunda da ifade edildiği gibi Allah onlara karşı, onların ken­disine karşı yapmış olduğu gibi davranmaz. [57]

 

Nüzul Sebebi

 

"Eğer biz onu..." ayetinin (44. Ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Cerir Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Kureyş şöyle demiştir: Keşke bu Kur'an hem Arapça hem de diğer dillerde indirilseydi." Bu söz üzerine Allah Tealâ 44. ayeti indirmiştir. Kastedilen ise bu ayetin inkarcıların ta'n etmeleri sebebiyle indirildiğidir.

 

Ayetler Arası İlişki

 

Gerçekte bu sure, başından sonuna kadar tek bir sözdür. Allah Tealâ inkarcıların sözü olarak bu durumu şöylece özetlemiştir: "Dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kılıflar içinde, kulaklarımızda da birr ağırlık vardır." (Fussilet, 41/5) Bu söz hem inkarcılarla alâkalı hem de on­lara cevap mahiyetindedir.

Murad edilen Kur'an'm Arapça olduğunu pekiştirmektir. Çünkü şayet Arapça dışında bir dille indirilseydi Arapların; "Anlamıyoruz." diyebilme hakları olurdu. Ancak Kur'an onların dilleriyle ve lâfızlanyla indirilmiştir. Dolayısıyla; "Bu dili anlamaya karşı kalplerimiz kılıflar içerisindedir. Kulaklarımızda da ağırlık vardır." şeklindeki bir itiraz ve özür makbul değildir.[58]

 

Açıklaması

 

"Eğer biz onu yabancı bir Kur'an yapsaydık derlerdi ki: "Ayetleri açıklanmalı değil miydi'? Araba, yabancı bir söz mü?" Yani Şayet biz Kur'an'ı, Arapça dışında yabancı bir dille indirseydik. Kureyş inkarcıları şöyle der­lerdi: Kur'an'm ayetleri bizim dilimizle indirilseydi de anlasaydık. Biz Arabız, başka dil bilmeyiz. Ve yine aynı şekilde; "Araba, yabancı bir söz mü gönderilmiş!" derlerdi.

Kastedilen ise; Şüphesiz Kur'an Arapçadır. O halde niçin anlamıyor ve onunla amel etmiyorsunuz? Şayet başka bir dille indirilmiş olsaydı bunu inkâr eder ve şöyle derlerdi: Anlıyacağımız bir dille indirilseydi ya?

Yine şöyle derlerdi: "Araba, yabancı bir dille bir kitap-hitap gönderil­miş!" Yani muhatap Arap olmasına rağmen nasıl oluyor da anlayamaya­cakları bir dille gönderiliyor.

Kur'an'ın tamamı hem lâfız ve hem de mana yönüyle Arapça olmasına rağmen inkarcılar yine de inanmadılar. Bu onların inkârının inattan kay­naklanan bir inkâr olduğunu göstermektedir. Nitekim Allah Tealâ da şöyle buyurmuştur: "Biz onu yabancılardan birine indirseydik de, onu onlara okusaydı ona inanmazlardı.” (Şuara, 26/198-199)

Sonra Allah Tealâ Kur'an'm hedefini ve gayesini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"De ki: O, inananlar için bir yol gösterici ve şifadır." Yani Ey Muham-med! "Bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kılıflar içindedir." diyen şu inkarcı müşriklere deki: Bu Kur'an, kendisine inananın kalbine hidayete eriştirir, kalplerde bulunan her türlü şek ve şüpheye karşı da şifadır. Nitekim Allah Tealâ aynı manada şöyle buyurmuştur: "Biz Kur'an'da müminlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz." (İsra, 17/82)

Sonra müşriklerin Kur'an-ı Kerim karşısındaki konumlarını açık­lamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"İnanmayanlara gelince onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve o onlara bir körlüktür." Onlar Kur'an'da olan şeyleri anlamazlar. Bundan dolayı da gürültü yapılmasını tavsiye ederler. O, onlara bir körlüktür, içerisindeki açıklamaları bulamazlar, ondaki delilleri ve öğütleri göremez­ler. Bu durum, Allah'ın şu buyruğunda ifade edilen durum gibidir: "O in­karcıların durumu tıpkı bağırmaktan ve çağırmaktan başka bir şey işit-meyenlere haykıran kimsenin durumu gibidir. Sağır, dilsiz ve kördürler. Onun için düşünmezler." (Bakara, 2/171)

Sonra Allah Tealâ onların Kur'an'ı anlayabilmek için kabiliyetlerinin olmadığını te'kid etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Onlar uzak bir yerden çağır ılıyorlar." Yani onların hâli uzak bir mesafeden kendilerine seslenilen kişiye benzemektedir. Seslenenin sesini duyuyorlar ancak, ya anlamıyorlar veyahut kendilerine söyleneni kav­ramıyorlar. Çünkü onlar, yüz çevirmişler Kur'an'ı dinlemek istemiyorlar.

Sonra Allah Tealâ; Allah'ın gönderdiği kitapları yalanlamanın eski ümmetlerinde adeti olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur:

"Andolsun ki biz, Musa'ya kitabı vermiştik, onda da ayrılığa düşül­müştü." Ya Muhammedi Bu, önceki ümmetlerin peygamberlerinin de başına gelen bir durumdur. Onlar, indirilen kitaplar konusunda mutlaka ihtilâfa düşmüşlerdir. Bunun örneği şudur: Biz Musa'yı peygamber olarak gönderdik ve kendisine Tevrat'ı verdik. Tevrat'ı tasdik veya ilâhi kitap olup olmadığı konusunda ihtilâf ettiler. Musa yalanlandı ve eziyete uğradı. Kav­minin sana yaptıklarına üzülme ve eziyetlere karşı sabret, Allah'a sığın, aciz kalma. Allah Tealâ'nm buyurduğu gibi ol: "O halde bir de, azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret." (Ahkâf, 46/35

Sonra Allah Tealâ, azabın geciktirilmesinin sebebini açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır:

"Eğer Rabbinden bir söz geçmemiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi." Yani Allah, senin ümmetinin yalancılarının azabını ve hesabını söz verilen güne bırakmış olmasaydı, geçmişte yalanlayan ümmet­lere yaptığı gibi onlara da azabı gönderirdi. Nitekim Allah Tealâ bu konuda; "Ama çok bağışlayan, esirgeyen Rabbin eğer onları, yaptıklarıyla hemen cezalandıracak olsaydı, onların azabını çabuklaştırırdı. Fakat onlar için vaad edilen bir zaman var ki, ondan sığınacak bir yer bulamayacaklardır." (Kehf, 18/58) ve "Eğer Allah, insanları yaptıkları işler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yer yüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor." (Fatır, 35/45) buyurmuştur.

Azabın ertelendiğini gösteren; "Hayır, buluşma saati o- saattir." (Kamer, 54/46) ayeti ve "Fakat onları takdir edilen bir süreye kadar er­teler." (Nahl, 16/61) ayeti gibi diğer ayetler de varit olmuştur.

Helak olmalarını icap ettiren şeylerin de kendilerinde olduğunu ifade ederek şöyle buyurmuştur:

"Onlar, Kur'an dan derin bir şüphe içindedirler." Yani kavminin inkar­cıları Kurana karşı şüphe, şek ve can sıkıntısı içerisindedirler. Kur'an'ı yalanlamalarının sebebi ise görmek değildir. Çünkü, Kur'an'm dediklerin­den şikâyetçidirler ve Kur'an'ın içindekileri de tahkik etmemişlerdir.

Sonra da Allah Tealâ verilecek cezanın sınırlarını çizmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Kim iyi iş yaparsa yararı kendisinedir. Ve kim kötülük yaparsa zararı kendisinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir." Yani dünyada salih amel işleyen, Allah'ın emirlerini yapan, yasaklarından kaçman kimse için yaptıklarının faydası kendisine döner ve yaptığından daha fazlasıyla mükâfatlandırılır.

Kötülük yapan, Allah'a isyan eden, kimse için de yaptıklarının zararı kendisinde döner ve Allah Tealânın: "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm, 53/39) mealindeki buyruğunda da belirtildiği gibi günahın­dan dolayı cezalandırılır.

İman ederlerse imanları fayda verir ve lehlerine döner. İnkâr ederler­se inkârları zarar verir ve aleyhlerine döner.

Her iki gruba da verilen, haktır, mutlak adelettir. İyilik yapanın sevabından hiçbir şey eksiltilmezken, hiçbir kimse de günahı dışında bir şeyden dolayı cezalandırılmayacaktır. Ve kendilerine peygamber gönderil­meden ve cezalandırılmasının delilleri sunulmadan kimseye azap edil­meyecektir.[59]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler

 

Ayetlerden aşağıdaki hükümler çıkarılmıştır:

1- Kur'an Arapçadır, Arap diliyle indirilmiştir. Yabancı dilde değildir. Bir başka dile çevirilmiş hali de kesinlikle Kur'an değildir.

2- Kur'an'ın Arap diliyle indirilmesi, icazı ile ilgili meydan okumanın kararlaştırılmış olduğu kastıyladır. Çünkü Araplar, hem nazım hem de nesir yönüyle söz çeşitlerini bilme konusunda insanların en bilgilileriydi. İnsanlar karşı çıkmaktan aciz olduklarında bu Kur'an'ın Allah katından geldiğini gösteren delillerdir. Eğer yabancı bir lisanla gönderilseydi; Biz bu dili anlamıyoruz, derlerdi. Fakat yabancı bir dille değil de, kendi lügatlari ve kendi dilleriyle indirildiği zaman inkârlarına mazeretleri olmayacaktır.

Bu dili bilememeleri sebebiyle "Kalplerimiz kılıflar içerisindedir." demeleri de doğru olmayacakdır.

3- Bu mantıklı bir emirdir, iştir. Çünkü dinî hükümlerin dediğini an­lamak, teklifin, dinî sorumluluğun esasıdır. Allah Tealâ'nıri; "Araplara yabancı dille mi?" ifadesinde de olduğu gibi Kur'an'ın yabancı dille indiril­mesi makul değildir. Ümmet Arapçaya muhataptır. Ayette geçen "a cemi" Arap veya Arap olmayanın fasih, güzel ve akıcı dille olmayan sözleridir. Acemî ise Arapça olmayan sözdür.

4- Kur'an, insanları sapıklıktan kurtaran bir rehber, her tülü şek ve şüpheden kurtaran bir şifadır. Hayırlı şeylere delâlet etmesi, tüm mut­luluklara irşad etmesi hidayet rehberi olduğunun delilleridir. Hidayet nasip olduğu zaman cehalet ve inkâr hastalığından kurtulunur. Bu da şifa olduğunun delilidir.

5- Ancak Kur'an'a inanmayalarm kulaklarında Kur'an'ı işitmelerine engel olan ağırlıklar vardır. Bu sebeple Kur'an okurken gürültü yapıl­masını tavsiye etmektedirler. O onlara bir körlüktür. Kur'an'ın maksat­larını idrak edip anlamazlar. Onlar veya her biri, kemlerine uzak bir yer­den seslenilen kimseler gibidirler. Onlarda hayır yoktur.

6- Ümmetlerin peygamberlerini yalanlamaları Peygamberimiz (s.a.)'in zamanına has yeni bir şey değil aksine eskiden beri devam eden bir âdettir. Allah Musa'ya Tevrat'ı indirmişti. Kavminden bir kısmı ona inanmış bir kısmı ise inkâr etmişti. Dolayısıyla Kur'an konusunda kavminin ihtilâfa düşmesi seni üzmesin.

7- Allah'ın, inkarcılara mühlet vermesi ve azabı hak edenlerin azap­larını kıyamet gününe kadar erteleyeceğine dair hükmü ve sözü olmasaydı aralarında azabın çabucak gelmesi hükmü verilirdi. Çünkü onlar, Kur'an hakkında şiddetli bir şüphe içerisindedirler.

Kelbî bu ayet hakkında şunları söylemektedir: Şayet Allah Tealâ bu ümmetin azabını kıyamet gününe ertelemeseydi, onlardan önceki ümmet­lere yaptığı gibi onların üzerine de azabı getirirdi.

8- Yapılan işin cinsine göre karşılık verilir. Kim Allah'a itaat ederse sevabını alır. Allah'ın, kulların itaatma ihtiyacı yoktur. Kötülük yapan da cezasını görür.

9- Allah Tealâ az olsun çok olsun kendisine zulmü yasaklamıştır. "Rabbin kullara zulmedici değildir." mealindeki ayet bunun ifadesidir. Ay­rıca; "Allah insanlara zulmetmez..." (Yunus, 10/44) mealindeki ayette de bu belirtilmiştir.

Müslim'in Ebu Zer-i Gıfarî'den rivayet ettiği bir kudsî hadiste şöye buyurulmuştur:

"Ey kullarım! Ben zulmü kendime haram kıldım. Aynı şekilde aranız­da da zulmü haram kıldım. O halde birbirinize zulmetmeyin."

Aynı şekilde Allah Tealâ, hikmet sahibi ve mülkünün tek sahibidir. Malikin mülkünde yaptığı şeye itiraz edilemez. Çünkü mâlikin mülkünde dilediği gibi tasarruf hakkı vardır.[60]

 

Kıyametin Kopma Vaktini Ancak Allah Bilir:

 

47- Saatin (kıyamet gününün) bilgi­si ancak O'na havale edilir. O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekir­deği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğur­maz. Allah, onlara: "Ortaklarım ne­rede!" diye seslendiği gün: "Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz," derler

48- Böylece önceden yalvarıp dur­dukları onlardan uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçıp kurtulacak yer­leri olmadığını anlamışlardır.

 

Belagat:

 

Ayette geçen "gebe kalmaz" ve "doğurmaz" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır. [61]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Saatin" kıyamet günün "bilgisi ancak O'na havale edilir." Yani kıyame­tin ne zaman olacağını ancak Allah bilir, O'ndan başkası kesinlikle bilemez.

"Semerat" (meyveler) kelimesinin çoğul olması, nevinin çeşitli oluşun­dan dolayıdır. Bu kelime müfred olarak "Semere" şeklinde de okunmuştur.

"Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını" yani biz durumu görüp, on­lardan uzaklaştığımızda şirk konusunda onların lehine şehadet edecek hiç kimse bulunmadığını "sana arzederiz."

"Yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır." Yani o günde o putların onlara faydası olmayacaktır. Veya onlar o putları göremeyeceklerdir. [62]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Allah Tealâ 46. ayette: "Kim iyi bir iş yaparsa bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir..." diyerek, kâfirleri tehdit ettikten sonra, kıyamet gününün bilgisinin kendisine ait olduğunu açıkça beyan etmiştir. Bu günü Allah'tan başka kimse bilemez. Sonra o günde Allah'a eş koşma (şirk) masalının da sona ereceğini zikretmiştir. Çünkü insanlar yakinen gö­rüp, bileceklerdir ki; Allah birdir, asla ortağı yoktur, böylece putların ve Allah'a eş koşulanlann fayda verdiğine dair tüm ümitler dağılıp gidecektir. [63]

 

Açıklaması:

 

"Saatin (kıyamet gününün) bilgisi ancak O'na havale edilir." yani kı­yamet gününü bilen sadece Allah'tır, başkası değildir. Sanki bu cümle, "O gün ne zaman gelecek" sualinin cevabıdır.

Bunun bir benzeri de şu ayetlerdir: "Sana kıyameti sorarlar: Gelip çat­ması ne zamandır? (derler) Sen onu nereden bilip bildireceksin! Onun nihai ilmi yalnız Rabbine aittir." (Naziât, 79/42-44); "... Deki: Onun ilmi, ancak Rabbinin katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası açıklayamaz." (A'raf, 7/187); "Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah'ın katındadır..." (Lok­man, 31/34).

Bu sebeple Buhari ve Müslim'in Hz. Ömer'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Cebrail'in kendisine yönelttiği "Kıyamet ne zamandır?" sualine, Peygamberimizin cevabı "Kıyamet hakkında kendisine soru sorulan kişi, bu konuda soru sorandan daha bilgili değildir..." şeklinde olmuştur.

Sonra Allah geleceğin gayb bilgisinin de kendisine has olduğunu zik­rederek şöyle buyurmuştur:

"Onun bilgisi olmadan hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıka­maz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz." Yani Yüce Allah, kabuğundan çıkan herbir meyveyi bildiği gibi, onun tam olarak ne zaman olgunlaşacağı­nı da bilir. Hamile kalanların karınlarında ne taşıdıklarını ve ne doğura­caklarını; hamilelik ve doğum zamanını inceden inceye o bilir. Bütün bu hususların bilgisi O'na ait olduğu gibi, kıyametin ne zaman olacağına dair bilgi de yine ancak O'na hastır.

Ayetin ilk kısmına benzer bir ayet: "O'nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez." (Enam Suresi, 6/59). İkinci kısmına benzer ayetler: "Her dişi­nin neye gebe kalacağını, rahimlerin neyi eksik neyi ziyade edeceğini Allah bilir. O'nun katında her şey ölçü iledir." (Ra'd Suresi, 13/8-9) ve "...Onun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır, ne de doğurur..." (Fatır, 35/11).

Daha sonra Yüce Allah, ortağı olduğu uydurmasının sona ereceğini be­yan ediyor ve surenin baş tarafında, Peygamber (s.a.)'in tevhide ve putlara tapınmaktan uzaklaşmaya davet ettiği müşriklere reddiye olarak şöyle bu­yuruyor: "Allah, onlara: "Ortaklarım nerede!" diye seslendiği gün: "Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz." derler."

Yani ey Rasul! Allah'ın kıyamet gününde müşriklere alaylı ve kınayıcı bir tarzda sorarak: "İddia ettiğiniz ortaklarım nerede! Onları şimdi çağırın, size şefaat etsinler veya sizi azaptan korusunlar" diye sesleneceği günü ha­tırla. O zamanda müşrikler: "Ya Rabbi! Sana bildirdik veyahut duyurduk ki, bizden bugün senin ortağın olduğuna dair şahitlik edecek hiç kimse yoktur" diye cevap verecekler. Şahitliğin reddi, daha önce Allah'a eş koşu­lan putlardan uzaklaşmak demektir. Nitekim Allah onların bunu reddece-ğini şöyle belirtmiştir. "Rabbimiz Allah hakkı için biz ortak koşanlardan olmadık." (En'am, 6/23).

"Bundan önce yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır ve kendile­rinin kaçıp kurtulacak bir yerleri olmadığını anlamışlardır."

Yani dünyada iken tapmakta oldukları ilâhları ve diğerleri o kıyamet gününde artık yok olup gitmiş, dolayısıyla umdukları faydayı bulamamış­lar ve kesinlikle, Allah'ın azabından kaçıp kurtulacak bir yerleri olmadığı­nı görmüşlerdir. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurmuştur: "Suçlular ateşi görür görmez, orayı boylayacaklarını iyice anladılar; ondan kurtuluş yolu da bulamadılar." (Kehf, 18/53). Bu müşrikler için bir tehdittir. [64]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Allah, gaybı bilmeyi kesinlikle kendisine has kılmıştır. Dolayısıyla kıyamet gününün vaktini bilen sadece O dur. Meyvenin kabuğundan çıkma zamanını, yani çiçeğin meyveye dönüşmesini ve bu meyvenin çeşidini O bi­lir. Dişinin hamilelik ve doğum süresini, doğacak olanın cinsiyetini, özellik­lerini ve karakterini yalnız Allah bilir.

Müneccimlerin bilgisi ise gerçekten sınırlı bir bilgi olup, tahmin ve zandan ibarettir. Yoksa ilim ve kesinlik arzetmez. Çünkü ilim ve kesinlik arzeden bilgi sadece Allah Tealâya hastır.

Diğer insanların bilgisi bazen vakıaya uygun düşebilir, ama çoğu za­man gerçekle uyuşmaz. Doktorların doğacak çocuğun cinsiyeti, doğum tari­hine dair bilgileri de tahmini bir bilgi olup Allah'ın bilgisi inceliğinde olma­dığı gibi, O'nun kadar kapsamlı da değildir. Hamileliğin ve doğacak çocu­ğun özelliklerini yegâne bilen Allah'tır.

2- Kıyamet gününde, şirk masalının ve putların şefaatine bağlanma­nın sona ermesi. Bu günde putperestler Allah'ın bir olduğunu, hiçbir ortağı bulunmadığını ilan edecekler ve putların menfaatleri ve şefaatlerine dair umutları olmadığını ve kendileri için cehennem azabından kaçıp kurtula­cak bir sığmak da bulunmadığını açık bir şekilde beyan edeceklerdir.

Şüphesiz ki müşrikler, kıyameti görünce şirki reddetmeye başlarlar ve onlar sahte ilâhlarından uzaklaşırlar. Sonra onlardan hiçbir fayda gelme­yeceğini anlarlar, daha sonra da kaçıp kurtulma imkânı olmaksızın cehen­nem azabının içine düşeceklerini kesinlikle görürler.

Bu mana, surenin esas konusu olan; Allah'ın birliğini ispat, putlara tapınmayı ret ve öldükten sonra diriltilmeyi kabul etmek gibi hususlarla uygunluk arzetmektedir. Zira "De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyolunuyor." ayetinde geçtiği gibi, Paygamber (s.a.) insanları bütün bu hususlara davet etmiştir. Ancak, müş­rikler dünyada iken onun davetinden yüz çevirmişler ve "Senin bizi çağır­dığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır." demişlerdi. [65]

 

Olaylar Karşısında İnsanın Hal Ve Tavırlarının Değişmesi:

 

49- İnsan hayır istemekten usan­maz. Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir.

50- Andolsun ki, kendisine dokunan  bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattmrsak: Bu benim hakkımdır kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbime döndürülmüş olsam  bile muhakkak O'nun katında benim daha zel §eyler vardır. Biz inkâr edenlere yaptıklarını  mutlaka haber vereceğiz ve muhak- kak onlara ağır azaptan tattıraca.

51- İnsana bir nimet verdiğimiz za­man (bizden) yüzçevirir ve yan çi­zer. Fakat ona bir kötülük dokun­duğu zaman ise o geniş bir dua sa­hibidir.

 

Belagat:

 

"Hayır" ve "şer" kelimeleri arasında tezat vardır.

"Ağır azap'daistiare vardır; "ağırlık" azabın şiddetini ifade eder.

"geniş dua sahibi..." cümlesinde istiare vardır. Burada dua, çokluğu ve devamlılığından dolayı genişliği olan bir maddeye benzetilmiştir. [66]

 

Kelime Ve İbareler:

 

"İnsan hayır istemekten usanmaz" bıkmaz, gevşemez demektir. Dünya malı, sağlık ariyet gibi nimetleri bolca ister.

"Kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüve­rir." Fakirlik, felâket, hastalık ve benzeri musibetlere duçar olursa Allah'ın lütuf ve rahmetinden ümit keser.

"Kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak" yani zorluktan sonra kolaylık verirsek. Buradaki rahmet: geçim bolluğu ve sağlık demektir. Zarardan maksat ise geçim darlığı, hastalık ve benzeri şeylerdir. "Bu benim hakkımdır..." yani kendi çalışma ve çabamla hak etti­ğim imkânlardır, "...der."

"İnsana bir nimet verdiğimiz zaman" şükürden "yüzçevirir ve yan çi­zer. " kibirlenir ve uzaklaşır. "Fakat ona bir kötülük dokunduğu zaman ise o geniş (arız) bir dua sahibidir." Çokça ve devamlı olarak yalvarır. Burada geçen "arîz" kelimesi uzun manasına gelen "tavil" kelimesinden daha beliğ­dir. Çünkü tavil ince olan şeylere de şamildir. [67]

 

Nüzul Sebebi:

 

Bu ayetler bir rivayete göre Velid b. Muğire, diğer bir rivayete göre de Utbe b. Rebi'a hakkında nazil olmuştur. Bununla birlikte bütün müslümanlar mal, sağlık ve afiyet isteme hususunda ayetin ilk cümlelerinin kap­samına girerler. [68]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Dünyada Allah'a ortak koşmakta ısrar eden sonra da ahirette bu put­lardan uzaklaşacak olan kâfirlerin dünya ve ahiret karşısındaki durumunu açıkladıktan sonra, Allah insanoğlunun her zaman tavrını değiştirdiğini beyan etmiştir. İnsanoğlu kendisine bolluk-bereket gelirse, büyüklenir; bir felâket ve meşakkate kalırsa küçüldükçe küçülür. İşte bu, hayatta telaşın ve mal toplayıp zengin olma hırsının delilidir. Cehaleti ve iman zaafını gös­terir. [69]

 

Açıklaması:

 

"İnsan hayır istemekten usanmaz, fakat kendisine bir kötülük doku­nursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir." Yani, insan Rabbinden hayır is­temekten bıkmaz, durmadan mal, sağlık, saltanat, mevki ve benzeri şeyle­ri ister. Başına belâ, şiddet, fakirlik veya hastalık gibi bir felâket gelecek olsa; Allah'ın rahmetinden son derece ümidini keser, meyus olur. Hatta bundan sonra hiçbir iyiliğe mazhar olmayacağını veya içinde bulunduğu sı­kıntıların kalkmayacağını zanneder.

Allah, "...Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez." (Yusuf, 12/87) ayetinde buyurduğu gibi bu durum her ne ka­dar daha çok kâfirde bulunsa da 49. ayet insanoğlunun tabiatını tasvir et­mektedir.

Bazı müfessirler Yusuf süresindeki ayeti delil getirerek bu ayeti kâfir­lere has kılıp, hadiseler karşısında değişmenin kâfirin vasfı olduğunu söy­lemişlerdir. Ancak ayetin zahiri insan cinsini ifade etmektedir. Kaldı ki birçok müslümanda da bu değişiklikler meydana gelmektedir.

Bu ayette ifade edildiği gibi, "Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (ni­met) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak, tamamen ümitsiz ve nan­kör olur. Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet tattırır-sak, elbette "Kötülükler benden gitti." der. Çünkü o (bunu derken) şımarık­tır, kibirlidir. Ancak musibetlere sabredip, güzel işler yapanlar böyle değil­dir. İşte onlar için bir bağış ve bir büyük mükâfat vardır." (Hud, 11/9/11).

Sonra Allah daha önce zikredilenlerden çok daha çirkin üç özelliği açıklayarak şöyle buyurmuştur.

1- "Andolsun ki, kendisine dokanan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırsak; "Bu, benim hakkımdır." der." Yani insanoğlunun fakirlik­ten sonra zenginlik, hastalıktan sonra sıhhat ve afiyet, zilletten sonra mev­ki makam gibi nimetlere kavuştursak, felâketten kurtararak rahatlatmak suretiyle nimetlerimize garketsek, "Bu Allah katında benim lâyık olduğum bir hakti, çünkü Allah benim amelim, cehdim ve gayretimden memnun­dur." der. Halbuki bu insan, Allah'ın lütuf ve ihsanını unutur, kullarını ha­yır ve şerle imtihan ettiğini bilmezlikten gelir. Yüce Allah şükredeni, nan­körden, sabredeni sabırsızca feryat edenden ayırmak için insanları imtihan etmektedir. İşte bu durum gösteriyor ki ümidini kesen insana nimet tekrar gelse de o, küfür ve inkâra devam eder.

2- "...Kıyametin kopacağını sanmıyorum..." Yani, peygamberlerin ha­ber verdiği gibi, kıyametin kopacağına inanmıyorum. Dolayısıyla tekrar dönüş olmadığı gibi dünyada işlenen herhangi bir günaha   da ne hesap vardır ne de azap. İşte insan böylece nimete kavuştuğu için şımarır, övü­nür ve inkâr eder. Nitekim Allah da şöyle buyurmuştur: "Gerçek şu ki, in­san kendini kendine yeterli görerek azar." (Alak, 96/6-7).

Öldükten sonra dirilme hakkında şüphe, ya kâfirlerden veya münafık­lardan gelir.

"...Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak onun katında benim için daha güzel şeyler vardır..." Yani peygamberlerin haber verdiği, öldükten sonra dirilme, haşir-neşir gibi şeylerin doğru olduğunu farzetsek bile Rab-bim bana bu dünyada güzel imkânlar verdiği gibi ahirette de verecektir.

Yani kıyametin kopacağını inkâr eden kişi dünyanın güzel nimetleri kendisine verildiği için, ahiretin güzelliklerine de lâyık olduğuna inanır.

3- Bu şekilde düşünen kişiye hemen düşündüğünün aksi bir cevap ve­rildi ve böyle inanan kişiyi Yüce Allah tehdit ederek şöyle buyurdu:    "Biz inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız." Yani, bu kâfirlere kıyamet gününde, yaptıkları masiyetleri tek tek haber vereceğiz ve onları kurtulmaları mümkün olma­yan şiddetli bir azap ile cezalandıracağız ki, o, cehennem azabıdır. Sonra Al­lah insanın "İnsan hayır istemekten bıkmaz..." ayetindeki sözlü tereddüdü gibi fiilî tereddüdünü de ifade ederek şöyle buyurdu: "İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokundu­ğu zaman da yalvarıp durur." Yani insanı, -insan olması cihetiyle- dünya ni­metleriyle rızıklandırsak; sağlık, evlât ve mal gibi birtakım nimetlerle ona ihsanda bulunsak; o, Allah'a şükür ve itaatten yüzçevirir, emirlerine boyun eğmekten kibirlenir. Durum değişir de belâ, zorluk, fakirlik ve hastalık gibi bir felâkete uğrarsa, işte o zaman durmadan Allah'a dua eder ve içinde bu­lunduğu sıkıntıyı gidermesi için O'ndan yardım ister, niyazda bulunur.

İşte bu durum, fırsatçılığa ve menfeatçiliğe işaret etmektedir. Zira in­san zorluğa düştüğü zaman Allah'ı tanıyor, bolluk halinde unutuyor, felâ­ket anında yardım istiyor, nimete gark olduğu zaman yine unutuyor. Bu hal, tamamıyla müşriklerin haline benzemektedir. İslâm hakkında tered­düdü olan münafıklarla kâfirlerin yaptığı, işte budur.

Bu ayetin manasını teyit eden ayetler:

"İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak, oturarak veya ayakta durarak (o zararın giderilmesi için) bize dua eder, fakat biz ondan sıkıntısı­nı kaldırınca, sanki kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize dua etme­miş gibi geçip gider. İşte böylece haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler güzel gösterildi." (Yunus, 10/12).

"İnsana bir zarar dokunduğu zaman bize yalvarır. Sonra kendisine tarafımızdan bir nimet verdiğimiz vakit, bu bana ancak bilgimden dolayı verilmiştir der. Hayır o bir imtihandır, fakat çokları bilmezler." (Zümer, 39/49). [70]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Tamahkârlık ve ümit kesmek:

İnsanoğlu hayır istemekten bıkmaz. Burada hayırdan maksat mal, sağlık, hakimiyet ve izzettir. Bu hal insanoğlunun malı, dünyayı ve madde­yi ne kadar sevdiğinin delilidir. İnsan, fakirlik, hastalık gibi bir felâkete uğrarsa Allah'ın rahmet ve lütfundan tamamıyla ümidini keser. Bu da, onun Allah'a inanmayıp, inkâr ettiğinin bir delilidir. Çünkü bir kalpte ümitsizlikle iman bir arada bulunamaz.

2- İnancın ve sözün bozukluğu:

Allah'ın rahmetinden tamamiyle ümit kesen kimseye yeniden nimet ve izzet verilse, o, küfür bataklığına sürükleyici, Allah'tan uzaklaştırıcı boş ve batıl şeyler yapar. Bu batıl şeyler de üç çeşittir:

Nimete, herkesten daha lâyık olduğunu iddia etmesi ve bu nimetlerin kendisine Allah'ın lütuf ve insanıyla değil de kendi gayret ve bilgisiyle ve­rildiğine inanması. Kıyamet gününü, öldükten sonra dirilmeyi ve haşir-ne-şiri inkâr etmesi. Herhangi bir ameli olmadan boş arzularda bulunması, bu kötü durumuyla cennetin, şan ve şerefin kendisi için olduğunu düşünmesi.

3- Azaba müstehak olması:

Allah kâfirleri, yaptıkları kötü amelleriyle cezalandıracağını ve onlara şiddetli azabı tattıracağını, dönüşü olmayan büyük bir yeminle beyan et­mektedir.

4- Kötü davranışlar:

İnsanoğlunu nimet içinde yüzerken, hakka teslim olmaktan uzak hal­de görürsün. Allah'ın peygamberlerine karşı gururlanır. Fakat istenmeyen bir hale maruz kalırsa, artık durmadan Allah'a yalvarır. Bu da kâfirin sı­kıntı ve darlıkta Rabbini tanıdığına, bolluk anında ise onu unuttuğuna de­lildir. [71]

 

İnsanın Kainat Ve Kendisi Hakkında Düşünmesinin Gerektiği:

 

52- De ki: Ne dersiniz, eğer o Allah tarafından ise, siz de onu inkâr et- mişseniz, o zaman (haktan) uzak  bir ay düşenden daha sapık  kim vardır?

53- İnsanlara ufuklarda ve kendi ne­fislerinde ayetlerimizi göstereceğiz  ki, onun (Kur'an'm) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin  her Şeye şahit olması yetmez mi?

54-Dikkat edin onlar Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedir­ler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

 

Belagat:

 

"Eraeytüm" (mealde "Ne dersiniz" şeklinde anlam verdiğimiz) bu keli­mede iki mecaz vardır. Aslında görme manasında kullanılan bu kelime, bu­rada "haber veriniz" anlamında kullanılmıştır. Çünkü görmek bir şeyi bil­menin yoludur. Bir şeyi bilme de, ondan haber vermenin yoludur, görmeyi isteme kalıbı, haber verme isteği yerine kullanılmıştır. Dolayısıyla burada mecaz vardır. [72]

 

Kelime ve İbareler:

 

"Ne dersiniz" bana haber veriniz, "eğer o" Kuran "Allah tarafından ise" sonra "siz de" onu düşünmeden inkâr etmişseniz "o zaman uzak bir ay­rılığa düşenden daha sapık kim vardır." Yani haktan, uzak ve büyük bir ayrılığa düşen sizden daha sapık kimse yoktur. Mana şöyledir: Ey Kureyş, Kur'an'ı inkâr ettiğiniz zamanda, dünyada sizden daha sapık kimse yoktur. Çünkü siz haktan uzaklaşmaya götürecek olan şiddetli bir muhalefet için­desiniz.

"İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki..." onlara, gök ve yer hudutları içerisinde ayetlerimizin azametini ve doğruluğunu göstereceğiz de böylece daha önce haber verdiğimiz birtakım olayların, geçmiş felâket kalıntılarının ve müslümanların harikulade bir şekilde dünyanın çeşitli bölgelerinde gerçekleştirdikleri fetihlerin doğrulu­ğunun haber verildiği gibi vakıaya uygun düştüğünü görecekler, "onun" Kur'an'ın "gerçek olduğu" yani, dünyanın en yararlı nizamını ve öldükten sonra dirilme, hesap ve azap gibi ahiret gerçekleriyle ilgili bilgiyi içinde bulunduran Kur'an'ın, Allah tarafından indirilmiş hak ve sabit olduğu "on­lara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?" Kur'an'ın hak olduğuna, (Ya Muhammedi) senin de doğruluğuna, Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi? Çünkü O'nun ilminden hiçbir şey kaybolmaz. Ya­ni, Allah'ın ayetlerini ufuklarda ve insanların nefislerinde izhar edeceği vaadini onlar gerecekler ve müşahede edeceklerdir. İşte o zamanda onlar Kuranın, gizli-aşikâr her şeyi bilip gören Allah'ın indirdiği bir kelâmı ol­duğunu bileceklerdir.

"Onlar, Rablerine kavuşmada şüphe içerisindedirler." Yani öldükten sonra diriltilmede şüphe etmektedirler. "Bilesiniz ki O her şeyi (ilmiyle) ku­şatmıştır. " Yani Allah Tealâ, mücmel ve mufassal olarak her şeyi bildiği gi­bi onların miktarını da bilir, böylece kâfirleri küfürleri mukabilinde ceza­landırır. [73]

 

Ayetler Arası İlişki:

 

Yüce Allah müşriklerin kıyamet gününde bu şirklerinden vazgeçecek­lerini beyan edip, insanın kuvvetli olduğu zamanda büyüklük taslaması, zayıf olduğunda ise küçülmesi gibi tavır değişmelerini açıkladıktan sonra, Kur'an'ın Allah tarafından indirilmiş hak kitap olduğunu, kıyametin de şüphesiz kopacağını bilmeleri için Allah'ın kâinattaki ve kendi nefislerin-deki ayetlerini düşünmelerini insanlara farz kılmıştır. [74]

 

Açıklaması:

 

"De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an) Allah tarafından ise, siz de onu in­kâr etmişseniz, o zaman (haktan) uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?" Yani, ey Rasul! Bu Kur'an'ı, yalanlayan müşriklere söyle: Eğer bu Kur'an, Allah katından bir hak kitap ise, siz de onu yalanlamış, kabul etmemiş ve içindekilerle amelde bulunmamışsanız hakka ve gerçeğe düşman olmuş olmaz mısınız? O zaman haliniz nice olur, ne yaparsınız, ba­na anlatınız. Hatta, İslâm'a olan şiddetli düşmanlığınız küfürdeki aşırı inadınız, haktan uzak düşme ve muhalefetinizden dolayı sizden daha sapık kimse bulunmaz. Sonra insanları, dış dünyada ve kendi nefislerindeki ayetleri düşünmeye çağırdı ve şöyle buyurdu: "İnsanlara ufuklarda ve ken­di nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur'an'ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun." Yani onlara, Kur'an'ın doğruluğunun delillerini ve Allah'tan olduğunun alâmetlerini açık bir şekilde göstereceğiz. Bu deliller ve alâmetler; güneşin, ayın ve yıldızların yaratılışı yanardağlar ve yıldırımlar gibi korkunç kâinat olaylarını, dağların ve denizlerin azametini, bit­kilerin ve ağaçların yaratılışındaki harika sanatı ve müslümanlar eliyle yeryüzünde, özellikle Mekke'nin ve Arap Yarımadasının etrafındaki toprak parçalarında meydana gelen büyük fetihleri kapsayan gökler ve yer hudut­ları içerisindedir. İşte bu gaybtan haber veriş Kur'an'm bir mucizesidir.

Biz yine bu Kur'an'ın doğruluğunu ve Allah tarafından indirilmiş ol­duğunu; beşerin kendi varlığında ve bu varlıktaki sanat harikasında göste­receğiz: "Kendi nefislerinizde de görmüyor musunuz1?" (Zariyat, 51/21). Ne­tice olarak insanların varacağı yerleri yaratmak, Mekke'li zorbaların halle­rinin izzetten zillete, yücelikten aşağılığa düşmesi, bütün bunlar Kur'an'ın hak ve Allah tarafından olduğuna delildir.

Bütün bunları yüce Allah, Kuranı onu indiren Allah'ın ve onun indiği Peygamber'in (s.a.) şüphesiz hak ve gerçek olduğunu iyice anlamaları ve bilmeleri için insanlara beyan etmiştir.

İnsanlar kâinata bakıp düşünmezlerse ne gam! Allah'ın, Kur'an'ın hak olduğuna dair şehadeti yeter:

"Rabbinin her şeye şahit olması sana yetmez mi?" Yani, Allah kâfir ya da mümin kullarının davranış ve sözlerine şahit olarak yeter. O, Kur'an'ın kendi nezdinden indirilmiş olduğuna şahit olarak kâfidir. Sonra Yüce Al­lah, müşriklerin inadının ve küfürdeki ısrarlarının sebebini açık olarak or­taya koydu ve şöyle buyurdu: "Dikkat edin! Onlar Rablerine kavuşma ko­nusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır." Ey muhatap! Dikkat et, şüphesiz ki Kureyş kâfirleri ve benzerleri ba's (öl­dükten sonra dirilme), hesap, sevap ve ceza konusunda şüphe içerisinde­dirler. Ey İnsan! Halbuki Allah'ın ilmi bütün mahlûkatı çepeçevre kuşattı­ğı gibi, kudreti de bütün makduratı ihata etmiştir. Dolayısıyla O, ilim ve kudret bakımından her şeyi kuşatmıştır. Tüm yaratıklar O'nun hakimiyeti ve ilminin gözetimindedir. Bütün bunlarda O, hikmetiyle tasarruf eder. Kâfirleri amellerine göre cezalandırır. O halde ne oluyor ki onlara, öldük­ten sonra dirilmede ve haşir-neşirde şüphe ediyorlar? Halbuki Allah'ın kendilerini ilk defa yarattığını biliyorlar. [75]

 

Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:

 

1- Kur'an Arap diliyle nazil olmuştur. Bu sebeple Araplar onun doğru­luğunu herkesten daha iyi bilirler. Durum böyle olunca, aşırı muhalefet ve düşmanlıktan dolayı Kur'an'dan yüçzevirme hususunda onlardan daha sa­pık kimse yoktur.

2- Allah Tealâ birliğini ve kudretini gösterecek birçok deliller ve alâ­metler ortaya koymuştur: Bunlar afak ve enfüs delilleri olmak üzere ikiye ayrılır. Afaktaki (dış âlemdeki) deliller: Yıldızlar ve gökbilimi ile ilgili delil­ler, gece-gündüz delilleri, ışık ve karanlık delilleri, su, toprak, hava ve ateş gibi dört unsur delilleri ve Mekke'nin çevresindeki ülkelerin fethi.

Enfüs (insana -iç âleme ve bizzat yaşanılan gerçekliğe ait) deliller: Ra­himlerin karanlıklarında ceninlerin oluşum keyfiyeti, organların yaratılışı, ayrıca şirk merkezi Mekke'nin fethedilmesi de enfüsi delillerdendir.

Göğü ve yeriyle kâinatın, insanoğlunun o eşsiz yaratılışı ülkelere arız olan değişik fetihler, krallıkların ve sultanların başına gelenler, insanların izzetten zillete, zilletten izzete yaşadıkları değişiklikler, işte bütün bunlar mahlûkatında tasarruf sahibi, kullarını görüp gözeten ve kâinatta meyda­na gelen her şeyi bilen Allah'ın varlığına bir delildir.

3- Allah, hadiselere ve olaylara dair deliller yarattığına şahit olarak yeter. Kullarının yaptıklarına ve sözlerine şahit olarak da O yeter. Kur'an'm kendi nezdinden olduğuna şahit olarak yine O yeter. Nitekim Al­lah Tealâ şöyle buyurmuştur: "De ki: Hangi şey şehadetçe daha büyüktür? De ki: Allah." (En'am, 6/19). Bir başka ayette "...Fakat Allah, sana indirdi­ğine şahitlik eder; onu kendi ilmiyle indirdi." (Nisa, 4/166) buyurulmuştur.

Yani Allah'ın bu ve diğer surelerde açıklayıp, tespit ettiği birliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu, adaletini ve peygamberin peygam­berliğini gösteren birçok delil onlara kâfi gelmedi mi?

4- Mekke müşrikleri ve benzerleri ba's (öldükten sonra yeniden dirilt­mek) ve kıyametin kopması hakkında büyük bir şüphe içerisindeler. Ancak Allah her şeyi bilmektedir ve herkesi fiiline göre, kendisine lâyık bir şekil­de cezalandıracaktır. Hayırsa hayır; serse şer karşılık verecektir.

Özetle: Dünyadaki küfür ve şirkin sebebi kıyamet gününü inkâr et­mek, kâinat ve enfüs delillerine gözlerini kapamaktır. Zaman kâfirlerin inançlarında hatalı olduğunu ve bu delillerin doğruluğunu gösterecektir. [76]

 



[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/453.

[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/453.

[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/453-454.

[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/454-456.

[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/457.

[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/457-458.

[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/458-462.

[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/462-463.

[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/464.

[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/464-465.

[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/465.

[12] Razî, XXVII/104-105.

[13] Müellifin yanlışlıkla Ebu Hayyân'a atfettiği bu ifadeler aslında ona ait olmayıp, Ebû Abdullah Râzî'den alınmıştır. Ebû Hayyân da bunu açıkça belirtmiştir. (Çev.)

[14] Bahru'l-Muhît, VTI/487-488.

[15] A'raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; Furkan, 59; Secde, 4; Kaf, 38; Hadid, 4.

[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/465-469.

[17] İbni Kesir, IV/92.

[18] Razî, XXVII/105.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/469-470.

[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/471-472.

[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/472.

[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/473.

[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/473-475.

[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/475-477.

[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/478-479.

[25] Burada zikredilen Sakif li kişi Abdu Yâlîl, yakınları ise Rebi'a ve Safvân b. Ümeyye'dir.

[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/479-480.

[27] Zemahşerî, 111/70.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/480.

[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/480-483.

[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/483-485.

[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/486.

[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/486-487.

[32] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/487-488.

[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/488-489.

[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/490.

[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/490-491.

[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/491.

[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/491-493.

[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/493.

[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/494.

[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/494-495.

[41] İbnü'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'ân, IV/1651.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/495.

[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/495-496.

[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/496-497.

[44] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/497-499.

[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/500.

[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/500.

[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/501.

[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/501-502.

[49] Razî, XXVII/30.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/502-503.

[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/504.

[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/504-505.

[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/505.

[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/505.

[54] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/505-507.

[55] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/507-508.

[56] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/509.

[57] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/509-510.

[58] Razî, XXVII/133.

Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/510.

[59] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/510-513.

[60] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 12/513-514.

[61] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/7.

[62] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/7.

[63] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/7-8.

[64] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/8-9.

[65] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/9-10.

[66] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/11.

[67] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/11-12.

[68] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/12.

[69] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/12.

[70] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/12-14.

[71] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/14-15.

[72] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/16.

[73] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/16-17.

[74] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/17.

[75] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/17-18.

[76] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/18-19.