Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Fussilet Suresi - Kuran - 041Fusillet - 19. Sayfa

FUSSİLET SURESİ 2

Kur'an-I Kerim Ve Müşriklerin Ona Karşı Tutumları 2

Bazı Kelimeler: 2

Açıklama: 2

Allah Herşeye Muktedirdir Dilediğini Yapandır. 3

Bazı Kelimeler: 3

Açıklama: 4

İnkarcıların, Âd Ve Semûd Kavimlerinin Üzerlerine İnen Azap İte Tehdit Edilmeleri 5

Bazı Kelimeler: 5

Açıklama: 5

İnkarcıların Kıyamet Gününün Azabı İle Tehdit Edilmeleri 7

Bazı Kelimeler: 7

Açıklama: 7

Kafirler, İşledikleri Ameller Ve Bu Amellerin Cezası 7

Bazı Kelimeler: 8

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 8

Açıklama: 8

Rabbimiz Allah'tır Deyip Sonrada İstikamet Üzere Olan Kimseler. 8

Bazı Kelimeler: 8

Açıklama: 8

Allah'a Davette Bulunmak Ve Allah'a Davette Bulunanların Edepleri: 9

Bazı Kelimeler: 9

Açıklama: 10

Allah'ın Bazı Mucizeleri 11

Bazı Kelimeler: 11

Açıklama: 11

Kur'an-ı İnkâr Edenlere Tehdit 11

Bazı Kelimeler: 12

Açıklama: 12

Kur'an Ve Onun Hakkında Sapıklığa Meyledenler. 12

Bazı Kelimeler: 12

Açıklama: 12

Bazı Kelimeler: 13

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 13

Açıklama: 13

İnsan Ve Tabiatı 14

Bazı Kelimeler: 14

Açıklama: 14

Sûrenin Nihayete Erişi 15

Bazı Kelimeler: 15

Açıklama: 15


FUSSİLET SURESİ

 

Secde veya Mesabih adıda verilen bu sure bütün müfessirlere göre Mek-ki olup 54 ayettir. Bu sürede Kur'an-ı Kerim'den ve müşriklerin ona karşı tu­tumlarından bahsedilmektedir. Ayrıca göklerie yerin yaratıhşmdaki ilahi kud­retin görünümlerine değinilmekte, bundan sonrada müşrikler, Âd ve Semûd kavimlerinin başlarına gelen felaketlerle tehdit edilmektedir. Kıyamet gününde karşılaşacakları durumları açıklanarak korkutulmaktadırlar. Doğru yolda yü­rüyen mü'mirilerden, onların dünya ve ahİretteki akıbetlerinden bahsedilmekte, ahlaklarının bazı tarafları anlatılmaktadır. Sonra Kur'an-ı Kerim'den ve in­sanların bazı huy ve karakterlerinden bahis açılmakta, aynca kalpleri aça­cak, basiretleri nurlandıracak, nefisleri arındıracak sözler kullanılmaktadır."[1]

 

Kur'an-I Kerim Ve Müşriklerin Ona Karşı Tutumları

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1- Hâ, Mîm.

2-5- Bu Kitab, merhamet eden, merhametli olan Allah katından indi­rilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere arabça okuna­rak, ayetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çevirmiştir, onlar işitmezler de: "Ey Muhammedi Bizi çağırdığın şeye karşı kalbierimiz kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza engel var­dır; istediğini yap, biz de yapacağız" derler.

6- Ey Muhammedi Onlara söyle: "Ben de ancak sizin gibi bir inşa-mm. Bana, tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Artık O'na yöne­lin, O'ndan bağışlanma dileyin; vay ortak koşanlara!"

7- Onlar zekat vermezler; ahireti İnkar edenler de yalnız onlardır.

8- Doğrusu inanıp yararlı iş işleyenlere, onlara, kesintisiz bir ecir vardır.[2]

 

Bazı Kelimeler:

 

Diğerleri gibi Hâ Mîm şeklinde okunur. Mânâ cihetine gelince bu lafzın ne manaya geldiğini ancak Allah bilir. Her ne kadar zahiren sureyi açma edatı olarak görünüyorsa da muhatabı uyarmak içindir, veya Kur'an-ı Kerim'in mucizliğini te'kid etmek için sevk olunmuştur. Yine önceki sureler­de de belirtildiği gibi inkarcılara karşı meydan okumak İçin surenin başına bu lafız konulmuştur.

Açıklandı ve ayırt edildi. En güzel ve en parlak bir şekilde taf­sil edildi. Kinan kelimesinin çoğulu olup örtü ve perde anlamına gelir. Sağırlık ve kulak ağırlığı. Perde. O'na doğrulun ve O'na yönelin. Bir tehdit kelimesidir. Bazıları, bu kelimenin Cehennemdeki bir dere adı olduğunu söylemişlerdir. Kesin­tiye uğramış.[3]

 

Açıklama:

 

Hâ Mîm, bu kitap; Rahman, Rahim, kullarına karşı şefkatli, her şeyden haberdar ve herşeyi gören Allah katından indirilmedir. Derece bakımından bu kitaba yakın olan bir başka kitap var mıdır? Bu, ayetleri sağlamlaştırıl­mış bir kitaptır. Çünkü hikmet ve ilim sahibi bir zatın yanından indirilmiştir. Ayetleri tafsil edilmiştir. Açıkça dizilmiştir. Fasıla ve makta'lan ile lafız bakı­mından ayırdediimiştir. Surelerinin başlangıç ve nihayeti vardır. Mânâ bakı-mındanda ayetleri açıklanmıştır.Ayetlerin bir kısmı vaad, bir kısmı tehdittir. Bir kısmı kıssadır, bir kısmı ahkam ve tanzimdir. Bazıları Allah'ın vasıfların­dan bahseder. Bazıları O'nun kutsallığından,, kudretinin eksiksizlîğİ İle rah­metinin acapliklerinden bahseder. Bazı ayetleri O'nun yaratıklarının halle­rinden bahseder. Bazıları ise O'nun hükümranlığından ve melekûtundan söz eder. Bazı ayetlerinde, kalpleri titretip alınları öne eğdiren ibretli öğütler var­dır. Bazı ayetler ise islâm ahlakının felsefesinden bahsederler. Aile yapısın­dan ve toplumu oluşturmaktan söz ederler. Biz ne diyeceğiz? Bu hususta sus­mak, kalbi olan veya bu işe bütün varlığıyla kulak veren kimseler İçin beyan ve belagattır.

Ey kardeşim! Allah seni hayırda muvaffak kılsın. Şu ayet-i kerimeye bak: "Rahman ve Rahimden indirilmedir". Yani bu kitap Rahman ve Rahim olan Allah katından Muhammed (S.A.V.)'e indirilmiştir. Bunda da, nimetin tamam-îığma, rahmetin kemaline işaret vardır. Çünkü Kur'an~ı Kerim, göğüslerdeki hastalıklar için bir şifâ, alemler için bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş­tir. O herşeyin açıklamasıdır ve her fazileti İçinde toplayandır. Her ilmin te­melidir. Saadetin ve kurtuluş yolunun anahtarıdır. Ona sarılan kurtulur. Onun izini takip eden doğru yola ulaşır. Allah'ın kendilerine nimet verdiği kimsele­rin yoluna ulaşır. Gazab-ı ilahiye uğrayan ve sapıklığa düşen kimselerin yol­larından uzaklaşır. Kur'an bu saydıklarımızdan daha da üstün bir yerdedir. Nasıl olmasın ki? O, alemlerin Rabbinden, Rahman ve Rahim olan Allah-tan gelen bir, kitaptır! Ayetleri açıklanmıştır. Apaçık bir Arapça ile indiril­miştir. Biz her bir peygamberi milletinin dili ile gönderdik ki onun konuştuk­larını anlasınlar, o da onların söylediklerini anlasın. Cenab-ı Allah, Kur'an-ı Kerim'i, sırlarını bilen ve manâlarını idrâk eden bir kavme Arapça olarak in­dirdi. "Eğer biz onu, yabancı (dilde) Kur'an yapsaydık. Derlerdi ki: Ayetleri, (anyalacağımız) biçimde açıklanmalı değil miydi? Yabancı (bir söz) ve (hitap edilende) arap öyle ini?[4]

Bu Kur'an, kendisine iman eden kimseler için müjdeleyicidir. İsyan edenler içinse bir uyarıcı ve korkutucudur. Kur'an'in bu vasıflarından şu sonuca va­rıyoruz: Mekkeliler Kur'andan ençok yüz çeviren kimselerdirler. Onu, kendi­lerine fayda verecek bir kulakla dinlemezler. Kur'an!ın davet ettiği tevhid ile Ölüm sonrası diriliş ve Peygamberlik müessesesini tasdik gibi mes'eleleri anlamaktan kalpleri mahrum kalmıştır. Kalplerine, kilit vurulmuştur. Kulakla­rında sağırlık vardır. Onun çağrısını işitemezler. Aralarında perde vardır.

Bazı alimler derler ki: Bu ifadeler, onların kalplerinin Kur'an'm davetine olan uzaklığını anlatan temsili ifadelerdirler. Onlar, kalpleri mühürlü, ku­lakları ağır olduğu ve kendileri İle Kur'an arasında perde bulunduğu için' Peygamber efendimize şöyle demişlerdi: Sen kendi dininin gereğini yap ve yo-1 lunda devam et. Biz de kendi dinimizde kalıp, dinimizin bize öngördüğü şeyleri yapacağız.

Kur'an'm onlara Peygamber lisanı ile verdiği cevaba bakın: Ey Muhammed! Onlara de ki: Ben ancak bir beşerim. Sadece bana Tanrınızın tek Tanrı  olduğu vahyediIİyor.;Ben birmelek veya cin değilim. Sadece sizler gibi bir insanım. Ve sizlerden biriyim. Nasıl olur da aramızda perde vardır dersiniz?

Peygamber efendimiz Arap olmasaydı veya Arapcadan başka bir dille I konuşsaydı müşriklerin ona: "Aramızda perde vardır" demeleri bir dereceye kadar akla yatardı. Peygamber (S.A.V.) efendimiz şu sözleri ile onların kinlerini ve öfkelerini yatıştırmak İstiyordu: Ben de sizler gibi bir insanım. Sizden i fazla bir yanım yoktur. İnsanların mükellef olduklarından fazlasını yapmakla yükümlü değilim. Ancak bana, Tanrınızın tek Tanrı olduğu vahyediliyor.Bu gerçeği size duyurmakla emrolundum, sizler nasıl olur da; "Bizim kalplerimiz bu gerçeğe karşı perdelenmiştir. Kulaklarımızda ağırlık vardır. Bu ger- s çeğin sesini duymuyoruz" diyorsunuz. Yani ben akim onayladığı bir gerçeğe, selim mantığın davet ettiği bir hakikate sizleri çağırdığım halde nasıl olurda > bu çağrıma karşı böyle olumsuz bir tutum sergilersiniz! Hal böyle olunca Allah'a doğrulun ve sadece O'na yönelin. O'ndan yardım dileyin. O'na kulluk edin ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın. Duymayan ve görmeyen şeylere tap­mayın. Onlar size hiçbir fayda sağlayamazlar. Allah'ın azabına karşı sizleri koruyamazlar. Ey kavmim! Allah'a yönelin ve O'nun doğru yolunda yürü­yün. Önce işlediğiniz günahlardan ötürü istiğfarda bulunun. Üstünlük tasla­yan ve Allah'aFortak koşan müşriklerin vay hallerine. O müşrikler kimlerdir, bilir misiniz? Onlar zekâtı vermeyenlerdir. Yazık onlara. Zekatı müslümanla-, ra vermezler. Yazık onlara ki namazı kılmazlar ve nefislerini temizlemezler. Yazık onlara kikitabm bir kısmına inanır bir kısmım inkâr ederler. Yazık on­lara ki zekatı vermezler. Yazık onlara ki, dünya, onları ahiretten alıkoymuş­tur. Ahireti görmez hale getirmiştir. Ve onlar ahireti inkâr ederler

Kâfirlerin evsafı arasında 'zekât vermeyenler' sözünün özellikle kulla­nılmış olmasında bir gariplik yoktur. Çünkü zekat vermek, kalbe yerleşen sahih İmanın ölçüsüdür. Mal canın yongasıdır. Onu harcamak, niyetin doğruluğu­na ve kalbin ihlasına delâlet eder. İmanı kâmil müslümanlardan birinin ze­kât vermediğini görmek imkansızdır. Allah'a ve Resulüne iman edip salih amel işleyen kimseler için sonu gelmeyen bir mükafat vardır. İyi işler yapanların mükafatları ne güzeldir.[5]

 

Allah Herşeye Muktedirdir Dilediğini Yapandır

 

9- Ey Muhammed.. "Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz! O, alemlerin Rabbidir" de.

10- Yeryüzünde sabit dağlar yerleştirdi, onu bereketli kıldı; arayanlar için yeryüzünde gıdalarım normal olarak dört gün (dört mevsim) içinde ye­tiştirmesi kanununu koydu.

11- Sonra, duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne: "isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin" dedi. İkisi de: "isteyerek geldik" dediler.

12- Allah, bunun üzerine, iki gün İçinde yedi gök var etti ve her göğün işini kendisine bildirdi. Yakın göğü ışıklarla donattık ve bozulmaktan koru­duk, îşte bu, bilen, güçlü olan Allah'ın kanunudur.[6]

 

Bazı Kelimeler:

 

Mid kelimesinin çoğulu olup ortak demektir. Sabit dağ­lar, Noksansız ve eksiksiz bir şekilde onu düzene koydu. Göğe kast etti, yöneldi. Yani iradesi göğe taalluk etti.Ateşin alevinden yükselen duman. Bununla, kuraklık esnasında yer­den yükselen buhar kast edilmiştir. Onları tamamladı ve işini bitirdi.Kandilller gibi yıldızlar.

Bu ayet-i kerimelerde Cenab-ı Allah'ın Peygamberine vahyetmiş olduğu vahdaniyyet açıklanmaktadır. Çünkü burada kendisinin kudret görünümleri anlatılmaktadır ki, bunlar da O'nun vahdaniyyetini, yani birliğini isbatlamak-tadir. Kendisinin ortağı bulunmadığım ortaya koymakta, bunun yanısıra müş­rikleri kınayıp küfürlerinden dolayı onları azarlamaktadır.[7]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Onlara de ki; Siz mi arzı iki günde yaratanı tanımıyor ve O'na eşlerle benzerler koşuyorsunuz?! Halbuki o ortaklardan ve benzer­lerde münezzehtir.

Burada arzın yaratılmasından kasıt, görüldüğü gibi onun var olmasını takdir etmek ve ileride meydana geleceğine hükmetmektir. Yoksa bilfiil yara­tılması değildir. Bunda da bir gariplik yoktur. Zira yüce Allah buyuruyor ki: "Allah yanında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir, onu topraktan ya­rattı, sonra Ona "ol" dedi. artık oiur..."[8]

Bu ayette Cenab-ı Allah'ın Ademi topraktan yaratması, onu yaratmayı murad edip takdir etmesidir. Yoksa bilfiil yaratması değildir. Aksi takdirde "kün fe yekûn" ayetinin hiçbir manâsı olmayacaktı. Ayrıca ayette geçen gün­den kasıt, bildiğimiz manâdaki günler olmayıp mutlak anlamdaki vakittir. Çünkü o zaman bu dünya düzeni henüz kurulmuş değildi. Allah'a küfretme­leri; noksanlıklardan münezzeh olup kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu in­kâr etmeleri, ölüm sonrasında insanları yeniden diriltmeye ve Peygamber gön­dermeye muktedir olduğuna inanmamaları, Allah'ın zatı ve fiilleri hususun­da mücadele edip tartışmalarında temessül etmektir.

Yerleri iki günde yaratan yeryüzünü sağlam kazıklarla sabitleştiren, ora­da yaşayanların azıklarını takdir eden, sonra duman halinde bulunan göğe yönelerek onu düzene sokan, dünya semasını lambalar gibi yıldızlarla süsle­yen; şanı yüce ve ismi ulvî olan alemlerin Rabbi Allah'tır. O göklerle yerdeki mevcudatın hepsinin Rabbidir. Lisan-i hal veya makal ile onun RabUğini ik­rar eden şu mahluk kâinattan bazı varlıkları ona nasıl olurda şirk ve ortak koşarsınız? O, inkarcıların söyledikleri sözlerden çok üstün ve yücedir. Yer­yüzünü sabit ve yüce dağlarla doldurup sakinleştirdi. Evet bütün bunları takdir edip dağların yer küre üzerinde kazıklar gibi sabitleştirici unsurlar olmasını murad etti.

"Arzı yarattı... Ona üstünden ağır baskılar (sağlam dağlar) yaptı" Şim­di bu ifadelere dikkatle bakalım. Halk kelimesi, bir şeyi yoktan var etmek ma­nasını ifade eder. Ceale fiilî ise, şeyin kendisinde bir değişiklik meydana getir­me manasını ifade eder. Böyle olunca, arzın yaratılmasını anlatırken fi­ilinin kullanılması, yerküreyi dağlarla sabitleştirme manası ifade edilirken de  fiilinin kullanılması yerinde olmuştur.

Cenab-ı Allah, yerde hayır ve bereketlerin çok olmasını, ondaki bitki, hay­van, nehir, maden ve gizli kuvvetlerin artmasını dilemiştir. Bu gizli kuvvetle­ri, şu dünya üzerinde yaşayan insanların 'elleri ile ortaya çıkarmayı, gayblan bilen Cenab-ı Allah sağlayacaktır. Yeryüzündeki nzıklarla azıkların, yeryü­zünde yaşayan canlıların sayısı ile orantılı olmasını takdir buyurmuştur. Yer küre üzerinde yaşayan canlıların günden güne artmakta olduğu halde yinede azıklar tükenmemekte, hayır ve bereketler çoğalmaktadır. Ancak bu azıkları temin etmek için sürekli çalışmaya, gücümüzü kullanmaya ve bütün görü­nümleri ile tabiattan yararlanmaya muhtacız.

Bütün bunlar yani yerkürenin eksiksiz ve noksansız bir şekilde yaratıl­ması iki günde, dağların sabit kazıklar gibi yerküre üzerine yerleştirilmesi ile azıkların takdir edilmesi de iki günde, böylece toplam olarak bu işler dört günde tamamlanmıştır. Bunun ardısıra yedi kat gökte iki günde yaratılmıştır. Böylece ayet-İ kerimeninde ifade ettiği gibi; yerlerle göklerin yaratılması altı günde tamamlanmaştır. Aslında Cenab-ı Allah bütün alemleri, ulvî ve siiflî varlıkları bir anda dahi yaratma gücüne sahiptir. O bu ifadeleri kullanmakla belki bize, ağır ağır hareket etmeyi ve teenniyi elden bırakmamak gerektiğini öğretmek ve sabırlı olmayı teşvik etmek İstemiştir.

Sonra Cenab-i Allah semaya yöneldi ve kasdetti. O zaman ortada bir duman vardı. Onun künhünü ve hakikatini ancak Cenab-ı Allah bilir. Bize ulaşan bilgilerin sıhhatini kesin olarak bilmemekteyiz. Bunlar ilmin de takrir ettiği gibi bir teori olmaktan Öteye gitmemektedir. O zaman göklerde nebula yığınları vardı. Ccnab-i Allah göğe ve yere şöyle hitap etti: "isteyerek veya istemeyerek gelin".

Öyle görülüyorki Cenab-ı Allah'ın bu emrinde tekvini bir emir gizlidir. O birşeyin olmasını dilediği zaman nasıl ki ona "ol" diyor ve o şeyde oluve-riyorsa,işte bu emirde o tekvini emir gibi olmaktadır. Cenab-ı Allah bu emri göklerle yere verirken onların belli bir şekilde ve mukadder bir vakitte mey­dana gelmelerini murai etmiştir. Yerlerin yaratılmasından bahsederken Cenab-ı Allah'ın halk, ca'l ve bereket fiillerini kullanmış olması, yerde yaşayan var­lıklara, özellikle insanlara itina göstermiş olduğuna bir işarettir. Şu halde yer­yüzünde yaşayan insanların Allah'ı inkâr etmemeleri, O'na ortak koşmama­ları gerekli olmaktadır. İstiva kelimesinin sadece gökle ilgili olarak kullanıl­mış olması ise, yere gösterilen özen ve itina karşısında göğün kırılan gönlünü onarmak içindir.

İlahi emre muhatap olan yer ile gök dediler ki: "Ey Rabbimiz, biz, iste­yerek geldik" İşte bu, e*~,re çabuk teslim olmanın ve itaat etmenin bir temsi­lidir. Meydana gelişlerimde sonsuz hikmetin ve yüce iradenin gereği oldu­ğunu tasvir etmektedir.

Özet olarak anlatılan, göğün yaratılış ve meydana gelişi İşte burada tafsi­latlı olarak anlatılmaktadır: "Böylece onları, iki günde yedi gök yaptı". Bu ayet-i kerimede geçen iki günden maksat iki zaman demektir ki miktarım ancak Allah bilir. Evet Cenab-ı Allah bu iki zaman içersinde yedi kat göğü sağlam ve muhkem bir şekilde yoktan var etti. Kendi ilahi hikmeti gereğince icâd et­ti. Bu yedi kat gökte bulunan herkese kendilerinin yaratılışlanna uygun mü­kellefiyetler yükledi. Dünya semasını da lambalar misali yıldızlarla süsleyip donattı. Onları kovulmuş ve lanetli her şeytana karşı korudu.

Vasfını kalemlerin yazmaktan aciz olduğu bu mezkur hususları —insan bu anlatılanları— nasıl tavsif eder. Zira insan kendi nefsinin hakikatim dahi idrak edememektedir! Bu, herşeyden haberdar, herşeyi gören, yaratıklarının durumunu bilen, güçlü ve muktedir zatın takdiridir.

Ayet-i kerimede, yerlerin göklerden önce.yaratıldığım isbat eden bir ifa­de ve işaret yoktur. Bu te'ville birlikte, bu ayetlerle diğer ayet-İ kerimeler ara­sında hiçbir çelişki bulunmamaktadır.[9]

 

İnkarcıların, Âd Ve Semûd Kavimlerinin Üzerlerine İnen Azap İte Tehdit Edilmeleri

 

13- Ey Muhammedi Eğer yüz çevirirlerse onlara de ki: "îşte sizi, Âd ve Semûd'un basma gelen yıldırıma benzer bîr azab ile uyardım."

14- Onlara, önlerinden, altlarından, her yönden: "Allah'tan başkası-' na kulluk etmeyin" diyen peygamberler gelmişti; "Eğer Rabbimiz böyle bir şey dileseydi melekler indirirdi. Doğrusu sizinle gönderileni inkar ederiz" de­mişlerdi.

15- Âd milleti, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamış, "Bizden daha kuvvetli kim vardır?" demişti. Onlar, kendilerim yaratan Allah'ın on­lardan daha kuvvetli olduğunu görmüyorlardı değil mi? Ayetlerimizi bile bi­le inkar ediyorlardı.

16- Rezillik azabım onlara dünya hayatında tattırmak için o uğursuz "günlerde üzerlerine dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise daha

çok alçaltıcıdır ve onlar yardım da görmezler.

17- Semûd milletine, doğru yolu göstermiştik, ama onlar körlüğü, doğ­ru yolda gitmeğe tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltı-cı azabın yıldırımı çarptı.

18- İnananları ve Allah'a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtardık.[10]

 

Bazı Kelimeler:

 

Sizi korkuttuk. înzar kelimesi azabın inişi ile tehdit edip korkutmak manasına gelir, Yıldırım. Fakat ayet-İ kerimede bu keli­me ile helak ve azap manası kastedilmektedir. İnkâr edip dönü­yorlar.Şiddetli soğuk, şiddetli sıcak veya şiddetli ses veren rüzgar demektir. Uğursuzlar. Zillet azabı.De­ğersizlik ve alçaklık azabı. Seçtiler ve beğendiler.[11]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Şu müşriklere de ki: Ben de sizler gibi bir insanım, ancak bana sizin Tanrınızın tek Tanrı olduğu vahyedilîyor.

Eğer iman etmeyip küfrederlerse Allah'ın göklerle yeri yarattığına, yer­yüzünde insanlarla diğer canlılar için azıklar takdir ettiğine, bunları bereket­li kıldığına, gökleri sağlam, yedi kat halinde yarattığına, her sema tabakasın­da yaşayanlara mükellefiyetlerini vahyettiğİne, dünyaya yakın olan sema ta­bakasını süslediğine ve. bütün bunları araştırıp soranlar için altı günde tamam­landığına dair deliller ve kuvvetli hüccetler ortaya sür. Ey inkarcı ve müşrik kimseler! Bütün bunları yapan zat'a bir şeyi ortak koşmanız size yakışır mı?

Eğer bu davetten yüz çevirir ve aklî hüccetleri kabul etmeyip kendi bu­runlarının dikine gider, şeytanlarmdanda inat sinyalleri alırlarsa onlara de ki: Ben sizi, Âd ve Semûd kavimlerinin üzerlerine inen bir azap ile uyarıyo­rum. Başınıza böyle bir azabın inmesinin mukadder olduğunu sizlere bildiri­yorum. Kendilerini uyaracak ve müjdeleyecek Peygamberleri Âd ve Semûd kavmine geldiği zaman o Peygamberlere inanmamışlardı. O Peygamberler ken­dilerini hidayete ve hak dine davet ediyorlardı. Bütün çare ve yöntemleri kul­lanarak hak dine girmelerini sağlamaya çalışıyorlardı. Peygamberleri onlara vahiy ve şeriatler getirerek sadece Allah'a ibadet etmelerini ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını tavsiye ettiler. Peygamberlerinin bu davetlerine karşı nasıl mukabelelerde bulundular? Kendilerini uyaran elçilere dediler ki: Eğer Rabbimiz kendi katından insanlar için elçi göndermeyi isteseydi mutlaka me­lekleri gönderirdi. Ama o böyle bir şey dilemedi. Şu halde ey elçi olduklarını iddia edenler, biz size asla inanmayacağız. Sizin getirdiğiniz şeriatlerinize de iman etmeyeceğiz. Çünkü sizler de bizler gibi insanlarsınız. Bize karşı bir üs­tünlüğünüz yoktur...

"Âd (kavmi), yeryüzünde haksız olarak büyüklük tasladılar". Âd ve Se­mûd kavimlerinin, Peygamberlerine karşı sergiledikleri tutumlar kısaca anla­tıldıktan sonra burada tafsilatlı olarak anlatılacaktır. İşe önce Âd kavmin­den başlanıldı. Çünkü onlar zaman bakımından Semûd kavminden önce ya­şamış bir kavimdir. Âd kavmi, gelip geçenleri şaşırtmak ve doğru yoldan sap­tırmak için yüksek yüksek tepelerin üzerine binalar ve işaretler yaparlardı. Ebedi yaşarız umudu ile sağlam köşkler ve müstahkem kaleler ediniyorlardı. Yakaladıklarını da zorbaca yakalayıp eziyorlardı. İşte bu sebepten dolayı on­lar büyüklük taslayan bir kavim oldular. Yeryüzünde zalimce ve haksızlık ya­parak büyüklük tasladılar. Peygamberleri yalanladılar. Kendilerine gönderi­len Allah elçilerini alaya alıp gururlandılar ve şöyle dediler: Bizden daha güçlü ve daha kuvvetli kim vardır?!

Peygamberleri kendilerini azap ile tehdit ettikleri zaman bu sözü söyle­mişlerdi. Şaşıyorum onlara, hemde ne kadar şaşıyorum? Onlar gafil mi ol­dular. Kendilerini yaratan, rızıklandıran Allah'ın güç ve kuvvet bakımından kendilerinden daha üstün olduğunu bilmediler mi? Tehdit edildikleri azabın, Peygamberin kendisinin ürünü olmadığını bilmiyorlar mıydı? Azap ancak kuvvetli ve muktedir olan yaratıcının bir eseri idi. O herşeye gücü yeten tanrıdır. Onlar Allah'ın bir çok ayetlerini inkâr ediyorlardı.

Sıcaklığı veya soğukluğu bakımından çok şiddetli olan, İnsanları helak eden veya sesi ile insanları mahveden bir kasırgayı üzerlerine salıverdik. Bu kasırga uğursuz günlerde onlara geldi. "(Allah) onu (o azgın kasırgayı) yedi gece, sekiz gün ardı ardına onların üzerlerine musallat etti. O kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürsün"[12]

Peygamberlere uymaktan imtina edip büyüklük taslayan o ceberrutlara kahredici ve küçük düşürücü bir azabı tatdırmak için bu kasırgayı üzerlerine gönderdik. Ahiret azabı buna göre çok daha şiddetli ve daha rezil edicidir. Onlara dünya ve ahirette asla yardım olunmayacaktır.

Semûd kavmine gelince Rabbim onlara iki yolu yani hayır ve şer yolunu gösterdi. Hidayet ve dalalet yollarını gösterdi. Fakat onlar sapıklık ve küfür yolunu tercih ettiler. Körlüğü hidayete yeğlediler. Yaptıkları kötülüklerden do­layı küçük düşürücü azap yıldırımı onları yakaladı. Halbuki bu azaptan ön­ce onlar bahçelerde, çeşme başlarında, ekinler ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında yaşıyorlardı. Dağlardan ustalıklı evler yontuyorlardı. Fakat Peygamberleri yalanlayıp inkâr ettikleri zaman Rabbin azgın bir azap ile onları helak etti. İman edenlere gelince Cenab-ı Allah onları imanları ve Allah'ın azabından korkmaları sebebiyle kurtardı. Dikkatle bakın ey Mek-keliler. Âd ve Semûd kavmine nisbetle sizler hangi noktada bulunuyorsunuz?!

Rivayete göre Kureyş'ten, içinde Ebu Cehil'inde bulunduğu bir topluluk şöyle dediler: Muhammed'in durumu bizleri şüpheye düşürdü. Şiir, kahinlik ve büyüden anlayan bir adam bulsakta Muhammed'e göndersek, O'nunla ko­nuşsa. Sonra o adam Muhammed'in durumunu anlayıp gelse de bize açıkla­mada bulunsa... Utbe bin Rebia dedi ki: Vallahi ben kehaneti, şiir ve sihri duymuşum. Bu konularda bilgim vardır. Eğer Muhammed de böyîe şeyler varsa o bana gizli kalmaz. Hemen anlarım.

Utbe'ye dediler ki; Öyle ise sen Muhammed'e git O'nunla konuş.

Utbe, Peygamber (S.A.V.) efendimizin yanına vardı ve ona şöyle dedi: Ey Muhammed! Sen mi daha iyisin yoksa Kusay bin Kilab mı? Sen mi daha iyi­sin yoksa Haşim mi? Sen mi daha hayırlısın yoksa Abdulmuttalib mi? Sen mî daha hayırlısın yoksa (Baban) Abdullah mı? Ne diye bizim tanrılarımıza sövüyorsun, atalarımızın sapıklık içinde yaşamış olduklarını iddia ediyorsun, düşlerimizi bozuyor, dinimizi kötülüyorsun? Eğer senin istediğin başkanlık-sa bayraklarımızı sara teslim ederiz; sen de ömür boyunca başkanımız olur­sun, eğer istediğin evlenmckse Kureyş'in en beğendiğin kızlarından on tane­sini sana nikahlarız, eğer istediğin malsa seni ve senden sonraki çocuklarını zengin edecek kadar mal toplar sana veririz. Eğer cinlerden biri sana görü­nüp te seni rahatsız ediyorsa seni tedavi ettirmek için mallarımızı uğrunda sarf ederiz...

Peygamber (S.A.V.) efendimiz Utbenin sözlerini sessizce dinlemekte de­vam ediyordu. Utbe, sözlerini tamamlayınca Peygamber efendimiz ona dedi ki: "Ey Ebâ Velid! Sözlerini tamamladın mı? Utbe; evet dedi. Peygamber efen­dimiz ona cevaben şöyle buyurdu: Öyle ise beni dinle:"

"Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Hâ Mîm, (bu), Rahman, Ra­himden indirilmiştir. Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış Arapça bir ki­taptır...."

Eğer yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Âd ve Semûd (kavimlerinin başlarına gelen) yıldırımlara benzer bir yıldırıma karşı uyardım" Peygamber efendimi­zin bu okuyuşu karşısında korkuya kapılan Ut&e hemen yerinden fırlayıp Pey­gamber efendimizin mübarek ağzının üzerine elini koydu ve susması için Rah­me yemin verdi. Sonra da ailesine döndü. Kureyş topluluğunun yanına git­medi. Gitmeyişinden kuşkulanan Ebu Cehil onun evine geldi ve dedi ki: Ey Utbe! \bksa sende mi Muhammede taptın? Sana yedirdiği yemek hoşuna mı gitti? Ebu Cehiİ'in bu sözleri karşısında öfkelenen Utbe, Muhammed'le ar­tık hiç konuşmayacağına yemin etti. Sonra şöyle dedi: Vallahi sizler, benim, Kureyşin en zengini olduğumu biliyorsunuz. Fakat ben Muhammed'e bir kıssa anlattım. O benim bu kıssama karşı öyle bir cevap verdi ki; o cevap ne şiirdi, ne kehanetti, ne de sihirdi. (Sonra Utbe Peygamber efendimizden duyduğu sözleri ve Fussilet suresinin başından 13. ayetinin sonuna kaar olan kısmı Ku-reyşlilere okudu). Bunun ardisıra ben Muhammed'in okuduğu ayetlere son vermesi için elimi onun ağzının üzerine kapattım ve Rahme yemin verdim ki bir daha konuşmasın. Hem sizler biliyorsunuz ki; Muhammed konuşurken asla yalan söylemez. Allah'a yemin olsun ki ben sizin üzerinize azap inme­sinden korkuyorum. Bu hususta bana itaat edin. Muhammed'i kendi haline bırakın. O'na ilişmeyin. Araplar O'nun başına bir iş getirecek olurlarsa siz O'ndan kurtulursunuz ve belayada girmiş olmazsınız. Eğer bir hükümdar veya Peygamber olursa O'nun sayesinde sizler insanların en mutluları olursunuz. Çünkü O'nun hükümdarlığı sizin hümükdarlığınız, O'nun şerefi sizin şerefi­ni zd İr.

Utbe'yi dinleyenler Ey Eba Velid! dediler. Ne yazık ki Muhammed seni büyülemiş. Utbe şu karşılığı verdi: Benim görüşüm bu, siz dilediğinizi yapın![13]

 

İnkarcıların Kıyamet Gününün Azabı İle Tehdit Edilmeleri

 

19- Allah'ın düşmanları o gön cehenneme sürülürler. Hepsi bir arada­dırlar.

20- Sonunda oraya varınca, kulakları, gözleri ve derileri, yaptıkları hakkında onların aleyhinde şahidlik ederler.

21- Derilerine: 'Aleyhimize niçin şahidlîk ettiniz?" derler. "Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu.  Sizi önce yaratan  O'dur ve O'na döndürülüyorsunuz" cevabını verirler.

22- Siz, gözleriniz, kulaklarınız ve derilerinizin aleyhinize şahidlik ede­ceğinden korkarak kötü iş İşlemekten çekinmiyordunuz. Hayır; Allah'ın, yap­tıklarınızın çoğunu bilmediğini sanıyordunuz.

23- İşte Rabbinizi böyle sanmanız sizi mahvetti de hüsrana uğrayan­lardan oldunuz.

24- İster sabretsinler ister etmesinler, onların durağı ateştir. Hoş tutul­malarım isteseler de artık hoş tutulmazlar.

25- Onların yanma bir takım yardakçılar koyarız da geçmişlerini gele­ceklerini onlara güzel gösterirler. Verilen söz, gerek cinlerden ve gerekse in­sanlardan, gelip geçmiş ümmetler içinde, onların aleyhine gerçekleşmiştir. Doğ­rusu onlar hüsranda idiler.[14]

 

Bazı Kelimeler:

 

Sevk olunurlar. Derileri. Gizle­niyorlar. Sizi helak etti.

İkamet yeri. Mem­nun etmek ister.

Özrü kabul edilenler. Onla­ra insan ve cinlerde kötü arkadaşları sardırdık. Azap sözü onlar üzerine sabit ve vacip oldu.[15]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi Onlara kıyamet gününün azabının bir kısmını anlat. Ta­bi bunu dünya azabı ile onları tehdit ettikten sonra anlat ki içinde bulunduk­ları sapıklığı bırakıp hakka yönelsinler. Onlara Allah düşmanları olan kafir­lerin toplanıp cehennem ateşine ve hesap yerine sevk olunacakları günü ha­tırlat. Onfar hayvan sürülür gibi şiddetle sevk olunacaklardır. Sayıları tamam­lanıp' bir araya geldikleri zaman topluca Cehenneme itileceklerdir. Cehenne­min kapısına vardıklarında işledikleri suçlar kendilerine sorulunca, bu suçla­rı işlemediklerini söyler ve inkara karkışırlar, ama kulakları, gözleri ve deri­leri yapmış oldukları işlerde onların aleyhine tanıklıkta bulunurlar. Bu defa derilerine derler ki: Ne diye bizim aleyhimize tanıklıkta bulunuyorsunuz? De-" rileri derler ki: Bizleri Allah konuşturdu. Dünyada iken yaptığınız işleri açık­lamaya Allah bizleri muktedir kıldı. Bizde yaptığınız işler hususunda aleyhi­nize (anıklık ettik. Bunda bir gariplik yoktur. Allah her şeyi konuşturur. Yi­ne sizleri ilk defa yaratan da O'dur. Ve sizler sadece O'na döneceksiniz. Biz­leri konuşup tanıklık yapmaya muktedir kılan Allah'tır. Bizim konuşmamız, Allah'ın kudreti sayesinde şaşılacak bir durum değildir.

Sonra onları kınayıp azarlamak ve derilerinin verdiği cevabı takrir etmek için kendilerine şöyle denilir: Siz dünyada iken fuhşiyyat irkitab edip günah işlerken ahirette organlarınızın ve derilerinizin sizin aleyhinizde tanıklıkta bu­lunacaklarından korkmuyor ve bu korkudan da gizlenmiyordunuz, siz hatalı bir zanna kapılarak sizin gizlice işlediğiniz amelleri Cenab-ı Allah'ın bilme­diğini sandınız. Bu gizli amellerinizi kıyamet gününde Allah'ın ortaya çıka­racağını ve organlarınızın bu hususta aleyhinizde tanıklıkta bulunacağını dü­şünmediniz. Bu nedenledir ki gizlendiniz ama yaratıcıdan gizlenemediniz. Hal­buki O, görülen ve görülmeyen alemleri bilendir. Rabbiniz hakkında böyle düşünmeniz sebebiyle O sizleri helak edip, mahva sürükledi. Bu sebeple hüs­rana uğrayanlardan oldunuz.

İçinde bulundukları hale sabretseler de etmeseler de onların kalış yerleri Cehennemdir. Ebedi ikamet yerleri ateştir. Dünyada iken işledikleri günah­lardan ve kusurlardan ötürü özür dileyip Allah'ın rızasını talep etseler dahi özürleri kabul edilmeyecektir. Çünkü artık özür dileme vakti geçmiştir. Dün­yayı, yani çalışma ve amel yeri olan dünyayı geride bırakmışlardır. Resulul-lah (S.A.V.) efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: "Ölümden sonra mazeret dileme yoktur".

Onları fasit amele iten sebebin açıklaması işte budur: "Biz onlara bir takım (kötü) arkadaşlar sardırdık. Onların önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini süslü gösterdiler." Yani insi ve cinni şeytanlardan olan kötü arkadaş­ları onlar İçin hazırladık. Bu arkadaşları önlerinde ve arkalarındaki kötü amel­leri onlara süslü gösterdiler. Cennet ve Cehennem, ölüm sonrası diriliş ve he­sap diye bir şeyin bulunmadığı, bulunmayacağı düşüncesini kalplerine yer­leştirdiler. Bunlar da onlara kulak verdiler. Kendi nefislerindeki heveslerine uygun olan düşüncelerine kulak verip gereğince davrandılar. Dolayısıyla üzer­lerine azap kelimesi hak oldu. Kendilerinden önce geçen ins ve cinlerin safla­rına girdiler. Onlar gibi hüsrana uğrayanlardan oldular.[16]

 

Kafirler, İşledikleri Ameller Ve Bu Amellerin Cezası

 

26- İnkar edenler: "Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü ya­pın, belki haslınsınız" dediler.

27- İnkar edenlere çetin bir azab tattıracağız. İşledikleri en kötü işlere karşılık onların cezasını vereceğiz.

28- İşte böyle: Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir. Ayetlerimizi bile bile inkar etmeleri karşılığı orası onların temelli kalacakları yerdir.

29- İnkar edenler: "Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan, bizi saptı­ranları göster, onları ayaklarımızın altına alalım da en altta kalanlardan olsunlar" derler.[17]

 

Bazı Kelimeler:

 

Kur'an okunurken gürültü çıkarın. Anlamsız sözler söyle­yin.

Alçalmış ve tahkir edilmiş kimseler.[18]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Cenab-ı Allah inkarcıları dünya ve ahiret azabı ile tehdit ettikten, ok dar­besinden daha şiddetli bir azap ile onları korkuttuktan sonra bu ayet-i keri­melerde de, onlar için bu azabı veya bu azaptan daha şiddetli bir azabı gerek­li kılan çirkin amellerini açıkladı.[19]

 

Açıklama:

 

Mekkeli müşrikler, kendilerine tabi olanlara veya kendi aralarında bir­birlerine şöyle derler: Muhammed'İn okumakta olduğu şu Kur'an'a kulak ver­meyin ve onu asla dinlemeyin.

Peygamber (S.A.V.) efendimiz Mekke'de Kur'an-ı Kerim'i okurken sesi­ni yükseltirdi. Müşriklerde O'nu dinlemekte olan insanları çevresinden ko­varlar ve şu Kur'an-ı dinlemeyin, Kur'an okunurken gürültü çıkarın ki, oku­yan kişi sasırsın, derlerdi. Kur'an-ı Kerim okunurken ıslık çalar, alkış tutar­lardı. Şiir okur, beyitler söylerlerdi. Birbirlerine: Böyle yapın ki Kur'an'ı mağlub edesiniz ve onun hatırasını yok edesiniz derlerdi.

Allah'a andolsun ki şu kafirlere azabın en şiddetlisini taddıracağız. Bu azap onların yerlerini daraltacak topluluklarını dağıtacak, dünyadaki büyüklük taslayışlarını paramparça edecektir. Ahirette de onların kötü emellerini kötülüklerine-uygun bir ceza ile karşılayacağız. İşte bu, dünyada iken yaptıkları kötülükleri dolayısıyla Allah düşmanları için hazırlanmış olan bir cezadır. Bu ceza için hazırlanan yer, ebedi kalınmak üzere Cehennem yurdudur. Ayet­lerimizi inkâr ettikler için onlar Allah'ın dilediği bir zamana kadar Cehen­nem içinde kalacaklardır. Allah dilemedikçe oradan çıkamayacaklardır. "Ce­zanız cehennemdir, mükemmel bir ceza (size)![20]

Cehennem ateşinin içinde yanmakta iken kâfirler şöyle derler: Ey Rab-bimİz! Dünyada iken bizi baştan çıkarıp saptıran cinlerle insanları bize göster ki, onları ayaklarımızın altına alıp ezelim ve intikamımızı alalım da, Cehen­nemin en alt tabakasında azap görsünler. Çünkü onlar bizleri boş hayallerle kuruntulara kaptırıp kötü amelleri bizlere İşlettiler. Bu gün onlar nerededir­ler. Göster bize de, onları ezelim ve tahkir edilmiş kimselerden kılalım.[21]

 

Rabbimiz Allah'tır Deyip Sonrada İstikamet Üzere Olan Kimseler

 

30-32- "Kalbimiz Allah'tır" deyip sonra da doğrulukta devam eden­lere, onlara, melekler, ölümleri anında; "Korkmaymız, üzülmeyiniz, size söz verilen Cennetle sevinin, biz dünya hayatında da, ahirette de size dostuz. Bu­rada, canlarınızın çektiği, umduğunuz şeyler, bağışlayan ve acıyan Allah ka­tından bir ziyafet olarak size sunulur" diyerek İnerler.[22]

 

Bazı Kelimeler:

 

Doğru yolda sebat edip müdavemette bulundular.

Korku, ileride karşılaşacakları musibetlerden dolayı nefse gelen keder demektir. Hüzün, mazide bir menfaatin elden kaçırılmış olmasından dolayı duyulan keder demektir, Ağırlama. Temenni edip istersi­niz.

Bu ayet-i kerimelerde müşriklerin halleri ve akibetleri açıklandıktan sonra mü'minlerin halleri ile akıbetlerinin anlatılmasına başlanmaktadır ki, mur­dar ile temiz olan şeyler arasındaki fark açıkça ortaya çıksın.[23]

 

Açıklama:

 

Rabliğini itiraf edip birliğini ikrar ederek; Rabbimiz bîr olan Allah'tır. O'nun ortağı yoktur, O'ndan başka tanrı yoktur. O aziz ve celildir. Malikül mülk­tür. Kâinatın idarecisidir. Bütün yaratıklar O'nun kullarıdırlar. O'nun nimetleri ile perverde olmaktadır. O'nun verdiği güç ve kuvvet olmadan yaratıkları hiçbir şeye kaadir olamazlar. Diyenler, sonrada dosdoğru yolda yürüyenler varya, İşte kalb ve kalıp bakımından, niyet ve amel yönünden ayakları kulluk yolun­dan kaymayan, taat ve ibadet yolunda sözle ve fiille, niyetle mutedil olan, sırat-ı müstakimde devam eden kiseler olup her zamanda, özellikle ölüm za­manında ve kabir yalnızlığı ile hesabın şiddetli esnasında üzerlerine melekler inerler. Denildi ki: Melekler Rahmanın kulları ve Kur'an'ın askerleri üzerine inerler. Karşılaştıkları dini ve dünyevi problemlerini halletmeleri için onlara destekte bulunurlar. Göğüslerini ferahlatacak bir rahmetle üzerlerine inerler. Onlardaki korku ve hüzün kederlerini savarlar. Bilindiği gibi insanın kalbine hem şeytan te'sir edip içinden geçer, hem de melek te'sir edip içinden geçer. Bilindiği gibi kâfirlerin arkadaşları vardır. Onlara bütün masiyet ve küfürleri süslü göstermişlerdir. Mü'minlerinde meleklerden dostları vardır. Onlara isabet eden keder ve üzüntüleri üzerlerinden savarlar. Sevindirici haberler, selim ir­şatlar, değerli müjdeler ile.üzerlerine inerler. Onlara derler ki: Vadolunduğu-nuz cennetle sevinin! Allah onlara "şöyle der: Biz dünya hayatında da ahiret hayatında da sizin dostlannıziz. Allah iman edenlerin dostu olup onları nef­sinin ve şeytanın karanlığından çıkarıp hidayet ve Kur'an nurunun aydınlığı­na ulaştırır. Küfredenlerin dostları.ise Tağuttur. Allah kıyamet gününde tak­va sahiplerinin dostu olacaktır. Onlara mükafat verecek, dünyada işlediklik-leri İyiliğe daha güzel bir mükafatla karşılık verecektir.

Bu sözleri meleklerin söylemiş olması da mümkündür. Nitekim bunu, ayetlerin umumi siyakı da gerekli kılmaktadır, şöyle ki: Bizler dünyada sizin dostlarınız ve yardımcılarınızdık. Size hakkı ilham eder, doğru yolu salıklar­dık. Meleklerin doğru yolu saliklamaları ve hakkı ilham etmeleri; hayır amel işledikleri esnada, bu amellerinin Allah'ı razı edeceğini ve bu amelin O'nun tevfikı sayesinde başarılacağını kalplerinde hissetmeleridir. Melekler mü'min-lere şöyle diyecekler: Bizler ahirette de sizin dostlanmzız. Size şefaatle des­tek veririz. Selam verip esenlik dileğinde bulunuruz. Oysa bu esnada müş­rikler dostları ile karşılaştıklarında onlarla tartışıp mücadelede bulunacak, onlar için azabın en kötüsünü talep edeceklerdir. Ama ey mü'minler, sizler için cennette nefislerinizin arzuladığı ve sizin temenni ettiğiniz şeyler vardır. (Tabii ki mü'minler ancak hayırlı ve faydalı şeyleri temenni ederler). Sizin için . istediğiniz her şey vardır. Bunlar esirgeyen ve bağışlayan Allah katından size bir ağırlama ve ikram olarak verilmiştir,

Bu ayetlerde geçen ikram kelimesi, mü'minler için cennette hazırlanan-nimetlerin değer ve yüceliğine işaret etmektedir. Ayrıca ayet-i kerimede ge­çen istikamet kelimesinin açıklaması ile ilgili olarak şu hadisi şerif varid ol­muştur. Sahih-i Müslim'de Süfyan bin Abdullah Essakafi'den şöyle bir riva­yet nakledilmiştir. Süfyan der ki: Resulullah'a dedim ki: İslamiyet hakkında bana öyle bir şey söyle ki, senden sonra onu hiç kimseden sormayayım. Pey­gamber efendimiz şu cevabı verdi: "Allah'a iman ettim de, sonra istikamet üzere ol". Hz. Ebu Bekir ise, istikamet kelimesinin Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak anlamına geldiğini söylemiştir.

Hz. Ömer (R.A.) ise İstikametin şu anlama geldiğini söylemiştir: istika­met, Allah'a taatte bulunma yolu üzerinde durmaktır. Sonra tilki gibi yan çizmemektir.

Osman (R.A.) ise şöyle demiştir: İstikamet kelimesi Aİlah'a ihlasla amel etmek anlamına gelir.

Hz. Ali (R.A.) istikameti açıklarken şöyle demiştir: Farzları eda edin.

Hz. Hasan ise istikametle ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunmuş­tur: İstikamette olmak, Allah'a taatte bulunmak ve O'nun yasaklarından ka­çınmak demektir.

Allame Kurtubî ise şöyle der: Yukarıda istikametle ilgili olarak söylen­miş sözler her ne kadar anlam bakımından içice girmekte iseler de bunları şöylece özetleyebiliriz: Niyyet, söz ve fiil bakımından Allah'a taatte mutedil olun ve bu itidalinizi devam ettirin.

Ey Allah'ım sen ne yücesin! Rabbimiz Allah'tır deyip sonra dosdoğru yolda yürüyen kimselerin üzerine melekler itminan, korkusuzluk, müjde ve rahmet ile inerler. Melekler bu gibi mü'minlerin dünya ve ahirette dostları­dırlar. Bunlar için ebedi Cennetler vardır. Bu Cennetlerin Rableri tarafından onlara İkrara olunmuştur. Andolsun ki bu kazançlı ticarettir.[24]

 

Allah'a Davette Bulunmak Ve Allah'a Davette Bulunanların Edepleri:

 

33- "Doğrusu ben, kendini Allah'a verenlerdenim" diyen, yararlı İş işleyen ve Allah'a çağıran kimseden daha güzel sözlü kim vardır?

34- İyilik ve fenalık bir değildir. Ey İnanan kişi: Sen, fenalığı en güzel şekilde sav; o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.

35- Bu, ancak sabredenlere vergidir; bu ancak o büyük hazzı tadanla­ra  vergidir.

36- Şeytan seni dürtecek olursa Allah'a sığın, doğrusu O, işitendir, bilendir.[25]

 

Bazı Kelimeler:

 

Hamım kelimesi sıcak su anlamına gelmektedir. Şüphesiz iyi dostta su gibi olup, insandaki maddi ve manevi kir eri giderir. Bu sebeple ona Hamım adı verilmiştir. Şeytan seni dürterse. Yani seni er­demli huylardan kötü huylara çevirirse o zaman Allah'a sığın.

Bu sure, öncede anlatıldığı gibi Mekki bir suredir. Bunda, müşriklerle tartışılmakta ve münakaşa edilmektedir, ö müşrikler derler ki: Sizin bizi da­vet etmekte olduğunuz şeylere karşı kalplerimiz, örtülüdür.Kulakiarınızda ağırlık vardır. Bizlerle sizler arasında perde vardır. Aym zamanda bunlar birbirleri­ne de şöyle derlerdi; Şu Kur'an-ı dinlemeyin. O ( kunurken gürültü çıkarın ki onu alt edebİlesiniz

Şüphesiz ki bu gibi sözler Peygamber (S.A.V.) efendimize eziyet veriyor ve O'nu incitiyordu. Onların hidayete gelmeleri hususunda ümidini kesiyor­du. Bunun üzerine Hak teala Peygamber efendimize şu açıklamayı yaptı: Ey Resul! Senin görevin, davet vazifesini kesintisiz olarak devam ettirmektir. Davet yolunda yürümektir. Her ne kadar bu uğurda güçlüklerle karşılaşsanda bu vazifeyi ihmal etmemektir. Zira Allah yoluna davet etmek, taatlerin en mü­kemmeli ve ibadetlerin en güzelidir. Kur'an hidayetine uyduktan ve O'nun ahlakıyla ahlaklandiktan sonra senin bir sorumluluğun kalmaz.

Bizde, Fahr-i Razî'nin dediği gibi başka bir yönden —ki bu daha müna­siptir. Özet olarak— şöyle diyebiliriz: Herkesçe kabul edilen prensip ve ilke­lerden biride şudur: önce kendi nefsini düzelt. Sonra başkalarını doğru yola davet et. Şüphesiz ki başkalarını hidayet ve hayra davet etmek yüksek bir mer­tebedir. Bu mertebeye ancak nefislerini arındıran, ruhlarını temizleyen, iman ve yakin ile gönüllerini dolduran az sayıdaki insanlar yükselebilirler. Nefsi terbiye etmek ve erdemliliğe hazırlama mertebesine gelince;bu durum şu ayet-i kerimeden alınmıştır: "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra doğru olanların üze­rine melekler iner.

İkinci mertebeye gelince bu da şu ayet-i kerimeden alınmıştır: "(insan­ları) Allah'a çağıran, iyi İş yapan ve 'Ben müslümanlardanım' diyenden da­ha güzel sözlü kim olabilir?".Birinci görüş; ayet-i kerimesinin Peygamber (S.A.V.) efendimiz hakkında nazil olduğu esasına dayanmaktadır. Ayrıca bu ayet-i ke­rime, Kur'an-ı Kerim okunurken gürültü çıkarmayı biribirlerine tavsiye eden müşrikleri kınamak gayesi ile indirilmiştir, ikinci görüşün sahiplerine gelin­ce bunlar yukarıdaki lafzın anlamını genişleterek şöyle demişlerdir: Bu.ayet-i kerime hüccet ve öğüt İle Allah yoluna davet eden her davetciyi kapsamına almaktadır. Ancak bu hüccetlerle öğütler fayda vermediği zaman kılıç ve sa­vaşa başvurma zarureti doğar.[26]

 

Açıklama:

 

Kendi nefsini olgunlaştırdıktan, eksikliklerini tamamladıktan sonra baş­kalarını, Allah'ın dinine davet eden kimseden daha güzel sözlü ve daha yük­sek mertebeîi bir şahıs yoktur. Bu gibi insanlar toplumlarda, toplantılarda, kürsü ve minberlerde inançlarını yüceltirler Allah'ın kitabını hakem kılmayı talep eder, İslâm yolunda yürümeyi tavsiye ederler. İslam, selim mantığın da muvafakat ettiği bir yoldur. Yaratıklar için alemlerin Rabbi tarafından indi­rilmiş bir yasadır. Bu gibi kimseler elbetteki başkalarından daha güzel sözlü­dürler. Allah yoluna davet etmeyen diğer kimselere gelince bunların sözlerin­de hayır, emellerinde de bereket yoktur. Allah yoluna davet eden kimsenin ameli elbetteki salih olacaktır. Ameli ile sözü birbirine uygun olmalıdır. İçi İle dışı arasında uyum sağlanmış olmalıdır. Her zaman için Allah'ın gözeti­minde olduğunu düşünerek O'ndan korkmalıdır. Sözün pek tesir etmediği bir zamanda yaşıyoruz. Önümüzde amel ve taklidin te'siri vardır. Alimleri­mizin, vaizlerimizin Kur'an ehli ve takvalı kimseler olmaları, davranışları yö­nüyle bütün müsiümanlar tarafından örnek alınabilecek ideal şahsiyetler ol­maları gerekmektedir. Bunlara uyan herkes iftiharla ve açıkça "Ben müslü-manlardanim, müslüman cemaattenim" diyebilmelidir. Bu ayet-i kerimeler davetçilerin kalplerine sebat vermek, onları Kur'an edebiyle edeplendirmek için indirilmişlerdir. Hak yolunun davetlilerinin elbetteki elem ve eziyet veri­ci durumlarla karşılaşacağını Allah bilmekte ve onlara şöyle demektedir: Al­lah'a davet etmek gibi bir güzellik ile bu davetten yüz çevirmek ve davetçileri kötülemek gibi bir fenalık elbetteki bir olmaz!

Yegane kurtuluş, bu fenalık ve kötülüklerin İyiliklerle def edilmesidir. Ey Allah'ım sen ne yücesin! Bu, Kur'an'ın ilacıdır. Gerçekten de Peygamber (S.A.V.)'in ahlâkı, Kur'an'dı. Kötülüğü, ondan daha güzel olan iyilikle def et. Örneğin: Öfkeyi sabırla, cehaleti yumuşak huylulukla, kötülüğü affetmekle def et. Sen düşmanına karşı böyle davrandığın takdirde bir de bakarsın ki o, daha Ö-nce sana hiç düşmanlık etmemiş sımsıcak bir dost oluvermiştir! Kö­tülüğü iyilikle savma ahlâkı, ancak musibetlere ve nahoş hallere karşı sabre­den, eziyetlere karşı tahammül etmekte nefislerini razı kılan kimselere veril­miştir. Bunlar güçlü ve kuvvetli oldukları halde eziyetlere sabrederler.

"Güçlü, başkalarını yere yıkan değildir. Güçlüancak, öfke anında nef­sini tutabilendir!" Buna ancak (hayırdan) büyük pay sahibi olan kimse ka­vuşturulur. Nefis olgunluğuna ve mükemmeliyetine nail olan kimseler bu paya kavuşturulur. Bu yüksek bir mertebedir ve zorlu bir makamdır. İnsanın kö­tülüklere iyilikle mukabele etmesi gerçekten tehammül edilecek bir iş değil­dir. Özellikle insanlara menfaat temin etmek ve onların yararına çalışmak için eziyetlere tahammül etmek çok zordur. Ey mü'min! Şeytan seninle oynamak ve seni kötülüklere sevk etmek gayesiyle seni dürttüğü takdirde Aliah'a sığın. Allah seni ona karşı koruyup himaye edecektir. Çünkü O, takva sahiplerinin dostu olup mü'minlere karşı rahmetli ve şefkatlidir. O, her sözü işiten ve her fifli bilendir.

Hülâsa, Allah yoluna davet etmek, amellerin en güzeli ve en faziîetlisi-dir. Allah yoluna davet eden kimsenin söz ve amel bakımından güzel, içi ile dışının da temiz olması gerekir. Sahip olduğu mefkureye derin bir inancı ol­malıdır. Ben müslümanlardanım, demeli ve bu sözüne yürekten inanmalıdır. Kalbi geniş, huyu yumuşak, kötülüklere iyilikle mukabele eden biri olmalı­dır ki düşmanları kendisi için dostlara dönüşsünler. Şüphesiz ki buna ancak azim sahibi âlİ-cenap insanlar nail olurlar.[27]

 

Allah'ın Bazı Mucizeleri

 

37- Gece ile gündüz, güneş ile ay, Allah'ın varlığının belgelerindendir. Güneşe ve ay'a secde etmeyin; eğer Allah'a kulluk etmek istiyorsanız, bunla­rı yaratana secde edin.

38- Putperestler eğer büyüklük taslarlarsa kendi aleyhlerinedir. Rab-binin katında bulunanlar biç usanmadan, O'nu gece gündüz teşbih ederler.

39- Kupkuru gördüğün yeryüzünün, Biz ona su indirdiğimiz zaman harekete geçmesi, kabarması, Allah'ın varlığının belgelerindendir. Ona can veren Allah, şüphesiz ölüleri de diriltir. Doğrusu O her şeye kadir'dir.[28]

 

Bazı Kelimeler:

 

Ayet kelimesinin çoğulu olup Allah'ın birliğine ye kudretine delalet eden alametler.Büyüklük tasladılar. Al­lah'a ibadet etmekten bıkmazlar.

Kuru ve bİtkisiz. Şişip kabardı.

Bunlar, Allah'ın birliğine ve kudretinin eksiksizliğine delalet eden bazı alametler ve ayetlerdir, Allah yoluna davetin bir maddesi olarak bu ayet-i ke­rimeler burada sevk olunmuşlardır.[29]

 

Açıklama:

 

Gece, gündüz, güneş, ay, Allah'ın kudret ve azameti ile birliğinin ve ya­ratmasının miikemmeliğinin alametleri.ndendirlen Bunlar O'nun yüceliğine, lütfunun büyüklüğüne, saltanatının ululuğuna, hikmetinin sonsuzluğuna, ira­desinin kuvvetine tanıklık eden kevni kudretinin görünümleridirler. Evet say­dığımız gece, gündüz, güneş ve ay gibi alametlerle ayetlere secde etmeyin ve bunları ululamayın. Ululama ve kutsama ile ibadeti ancak bunları yaratan Allah hak etmiştir. Bunlar üzerinde yetki sahibi O'dur. Bunları yoktan var eden, en güzel bir şekilde meydana getiren sağlamlaştıran O'dur. Gece ile gün­düzün, Ay ile Güneşin hali bu olduğuna göre bazı insanlar nasıl olur da bir taşa, tahtaya veya hayvana taparlar?! Hayır, hayır... Sadece Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Eğer O'na kulluk ediyorsanız bu böyledir.

Ey Muhammedi O inkarcılar senin sözüne uymayıp büyüklük taslarlar­sa onları kendi hallerine bırak. Durumları seni tasalandırmasın. Onlara al­dırma. Şüphesiz senin Rabbinin yanında bulunan melekler gibi şerefli yara­tıklar hiç ara vermeksizin gece gündüz ona teşbihte bulunup tenzih ederler. O'nun kudretinin mükemmeliyetine, ölüm sonrası dirilişin herkesçe anlaşıl­ması gereken zahiri bir hakikat olduğuna delalet eden ayetlerinden biri de şudur ki: Gördüğünüz gibi şu yer kuru ve bitkisiz bir halde iken üzerine yağ­mur suyu indiğinde yahut nehir suyu ile sulandığında İçinde tohum varsa şi~ şip kabarir ve yeşerİr.

Botanik alimleri, nebatatla uğraşan bilginler bu kelimeyi duydukları za­man Allah'm önünde secdeye kapanırlar. Çünkü onlar, bitkilerin tohumları­nın sarsılıp harekete geçtiğini, geliştiğini, tohumlarını yarıp dışarıya çıktıkla­rını, filizlendiklerini müşahade etmektedirler. Ey Allah'ım! Sen ne yücesin! Ölümünden sonra toprağa canlılık veriyorsun. Sen kıyamet gününde de ölü insanları diriltmeye şüphesiz ki muktedirsin. Sen her şeyi yapabilecek bir güç­tesin![30]

 

Kur'an-ı İnkâr Edenlere Tehdit

 

40- Ayetlerimizi inkar edenler Bize gizli değillerdir. Kıyamet gününde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi daha iyidir? Dilediğinizi işleyin, doğrusu O, yaptıklarınızı gören'dir.

41-42- Kitab kendilerine gelince, onlar, onu inkar etmişlerdir; oysa o, değerli bir Kitab'dır. Geçmişte ve gelecekte onu batıl kılacak yoktur. Hakim ve övülmeğe layık olan Allah katından indirilmedir.

43- Ey Muhammedi Senin için söylenenler, senden önceki Peygam­berler İçinde söylenmişti. Doğrusu Rabbin hem bağışlayan ve hem de can ya­kıcı azab verendir.[31]

 

Bazı Kelimeler:

 

İlhad kelim esi,hakkı bırakıp başka tarafa sapmak anlamına gelir. İptal ve tahrifata karşı korunmuş.

"Kalplerimiz Kur'an'a karşı örtülüdür" diyerek birbirlerine de Kur'an-ı Kerim okunurken gürültü etmelerini ve Kur'an'm alt edilmesi için gerekenin yapılmasını tavsiye eden Mekkeli müşriklere burada tekrar temas edilmekte, onlar tehdit edilmekte, Kur'an'ı Kerİm'in hakikati açıklanmaktadır.[32]

 

Açıklama:

 

Bizim Kur'an'ı ayetlerimiz hususunda doğruluktan sapanlar ve yanlış yola yönelenler Kur'an'a dil uzatıp tahrif etmek, batıl bir şekilde te'vil etmek, din­lenirken gürültü çıkarmak İsteyen kimseler varya, onlar bize gizli kalmazlar! Görülen ve görülmeyen alemlerden haberdar olan Allah bunları görmez mi sanıyorlar? O, bunların yaptıkları kötü fiilin cezasını tam ve eksiksiz olarak verecektir!

Sizler gafil mi oldunuz?! Kahredilerek zorla Cehennem ateşine atılan kim­se mi daha hayırlıdır, yoksa kıyamet gününde rahat ve müsterih bir şekilde gelip Cennete giren kimse mi daha hayırlıdır? Her halde akıllı bir kimse bu ikisinin eşit olduğunu söylemez. Öyle ise ey münkirler, siz dilediğinizi yapın. Elinizden geleni yapmakta kusur etmeyin. Çünkü Cenab-ı Allah sizin yap­makta olduğunuz işleri görmektedir. Herkese yaptığı amelin karşılığını verecektir. Hayır işlemişlere sevap, şer İşlemişlerse ceza verecektir. Yüksek, şe­refli ve üstün zikirli Kur'an-ı Kerim kendilerine geldiği zaman onu inkâr eden­leri, küfürleri dolayısıyla cezalandıracağız. Halbuki o güçlü bir kitap olup ona hiç kimse kötülükte bulunamaz. Kimse iptal edip içinde tahrifat yapa­maz. Cenab-ı Allah ne doğru buyurmuş:' 'O zikri (Kur'an-ı) biz İndirdik biz; ve onu koruyucu da elbette biziz"[33]

İşte Kur'an ortada duruyor. Seneler boyunca muhafaza edilmiş, hiç kimse ona kötülükte bulunamamış, düşmanları çok ve kuvvetli olduğu halde yar­dımcıları ve tabileri zayıf olmakla birlikte hiç. kimse onu tahrif edememiştir. Evet o güçlü bir kitaptır. Önünden veya arkasından hiçbir surette ve hiçbir yönden ona batıl bulaşamaz. İçine batıl giremez. Lafzen, manen, maksat, veya hüküm ya da kıssa veya üslup bakımından içine batıl giremez. Batıl ona na­sıl girsin ki? O, herşeyi bilen, göklerde ve yerde Övülen hikmet sahibi Allah tarafından indirilmedir.

Sana gelince ey Muhammedi Senin için söylenenler mutlaka senden Ön­ceki Peygamberler için de söylenmiştir. Çünkü Peygamberlik müessesesi aynı hedefe, halis tevhide yöneliktir. Allah'ın birliğini hedef alır. Sevap ve İkab ile ahİret hayatını ispatlamayı gaye edinir. "Ey kitap ehl-i, bizim ve sizin aranız­da eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah'tan başka tanrı edinmesin"[34]

Ayetlerimiz hususunda insanların sana karşı söyledikleri saçma sapan sözler senden önceki peygamberler için de söylenmişti. Şüphesiz bu, insanla­rın öteden beri ayrılmaz bir adetleridir. Rabbİn şu insanlardan itaat edenler İçin mağfireti geniş olandır. İsyan edenler için de ikabı ve azabı şiddetli olan­dır. Ey Mekkeliler Allah'ın azabından sakının ve hangi noktada bulunduğu­nuza dikkatle bakın![35]

 

Kur'an Ve Onun Hakkında Sapıklığa Meyledenler

 

44- Biz bu Kur'an'ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydsk:   Ayetleri uzun açıklanmalı değil miydi?" Bir Arab'a yabancı bir dille söylenir mi?" derler­di. Ey Muhammedi De ki: "Bu, İnananlara doğruluk rehberi ve gönüllerine şifadır." İnanmayanların kulaklarında ağırlık vardır ve onlara kapalıdır; san­ki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.

45- And olsun ki Musa'ya Kİtab vermiştik de onda ayrılığa düşmüş­lerdi. Rabbinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hükmedilmiş olurdu. Doğrusu onlar, onun hakkında şüphe ve endişe içindedirler,

46- Kim yararlı iş İşlerse kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşi zalim değildir.[36]

 

Bazı Kelimeler:

 

Anlaşılamayan veya anlaşılır bir dilde konuşsa bile Arap olmayan kişi. Açıklandı. Kulakta ağırlık ve sağırlık. Şid­detli şüpheli olan. Çok zulüm sahibi.[37]

 

Açıklama:

 

Rabbin Kur'an'ı Peygamberine Arapça ve apaçık bîr dille indirdi. Müş­rikler dediler ki: Kur'an yabancı bir dilde olmalı değil miydi? Cenab-ı Allah onların bu isteklerini reddederek şöyle buyurdu: Biz onu Arapça olmayan ya­bancı bir dilde indirmiş olsaydık bu onları memnun etmezdi ve hoşlarına git­mezdi. Şöyle derlerdi: Kur'an'ın ayetleri açıklanmalı değil miydi? Dilimiz olan Arapça ile açıklanmış bir şekilde indirilmeli idi. Çünkü sizler Arap bir millet olup Acemceyi ve yabancı dilleri anlamazsınız. Üzerine Kur'an nazil olan Pey­gamber de Araptır!

Bu, haksız yere itirazda bulunan kimsenin takındığı bir tutumdur. Bir-şey sırf hayırdan ibaret olsa yine de onun için derler ki: Keşke bunda hem hayır hem de şer bulunsaydı! İşte Cenab-ı Allah onların bu isteklerini şu kavl-i şerifi ile reddetti; Ey Muhammedi Onlara de ki: Bu Kur'an insanları dosdoğru yola iletir. Mü'minlere müjde verir. Kâfirleri korkutup uyarır. O hidayet­tir. Hem de nasıl hidayet! Göğüslerdeki manevi hastalıklar için bir şifadır. Ferdi ve toplumsal hastalıkların ilacıdır. Hastalıkları yaratan ve o hususta bilgi sahibi olan bir zatın reçeteye yazdığı bir ilaçtır. Ondan daha hayırlı bir ilaç düşünebiliyor musunuz? "Biz Kur'an'dan, mü'minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz (ama Kur'an) zalimlere ziyan artırmaktan başka bir katkı­da bulunmaz (çünkü onlar Kur'an'ı İnkâr ederler)"[38]

Allah'a İman etmeyen kimselerin kulaklarında Kur'an-i işitmeye engel bir ağırlık vardır. Bu sebeple Kur'an-ı dinlerken gürültü çıkarmayı biribirle-rine tavsiye ederler. Kur'an'ın hakikatlerini göremeyecek kadar kördürler. On­larla Kur'an'a davet eden kimse arasında kaim bir perde vardır.

Hak'ka karşı kör olan, gördükleri halde onu göremeyen kimseler çok uzaklardan çağırıldığı için çağrıyı duyamayan ve hiç bir şey anlamayan kim­seler gibidirler.

Ey Muhammedi Bunların durumları ve Kur'an hakkında ayrılığa düşme­leri seni ürkütmesin. Bu, senden önceki peygamberlere karşı ümmetlerinin takınmış olduğu bir tavırdı. Biz Musa'ya Tevrat'ı verdik. Tevrat'ta hidayet ve nur vardır. Fakat bilahare İsrail oğullan onun üzerinde ayrılığa düştüler. Ki­mi onu doğruladı, kimi yalanladı. Kimi ona inandı, kimi inkar etti. İşte se­nin kavminin durumuda İsrail oğullarının ki gibidir. Onların yaptıklarından dolayı üzelme ve hüzne kapılma.

Senin ümmetinin azabının kıyamete ertelendiğine dair daha önce bir hü­küm vermiş olmasaydım, onların işi çoktan bitirilmiş olurdu. "(Asıl azap İle), o (söz verilen) saatle karşılaşacaklardır. O saat cidden çok feci ve acıdır"[39]

Evet daha önce böyle bir hüküm vermiş olmasaydım mü'minlerle kâfir­lerin arasını ayırıcı bir hüküm verirdim. Allah'a ortak koşan ve Kur'an-ı ya­lanlayanların kökünü kazırdım. Nitekim senin ümmetinden öncekilerede böyle yaptım. Senin kavmindekİ kafirler Kur'an'a karşı şüphe içersindedirler, îşte şu hüküm geneldir: Kim bir iyilik yaparsa kendi nefsi için hayır etmiş olur. Kim de bir kötülük yaparsa kötülüğü sadece aleyhinedir. Senin Rabbin kul­larına asla zulmetmez. O iyilik yapan kimseye iyiliğinin karşılığını verir. Yap­tığı İyiliğin mükafatını eksiksiz verir.-Kötülük yapanın da kötülüğüne karşı —ne fazla ne eksik— tam cezayı verir. Çünkü o hükmedenlerin en adaletlisidir.

47- Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi ona aittir. O'nun bilgisi dı­şında hiçbir ürün kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Onlara: "Bana koştuğunuz ortaklar nerede?" diye seslendiği gün: "Sana, buna dair bizde hiçbir şahid olmadığını arzederiz" derler. .

48- Önceden yalvarıp durdukları şeyler onlardan uzaklaşmıştır. Ken­dilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır.[40]

 

Bazı Kelimeler:

 

Küm kelimesinin çoğulu olup kabuk manasına gelir. Sana duyurduk ve bildirdik. Onlardan kaybolup gitti. Azaptan kaçış yeri.[41]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki ayetlerde kafirler, dünyada iken yapmış oldukları amellerinin ce­zasını kıyamet gününde görmekle tehdit olundular. Kıyamet gününün ne za­man kopacağını soracak olanlara vereceğimiz cevap şudur: Kıyametin ne za­man kopacağına dair bilgi Allah'a havale edilir.[42]

 

Açıklama:

 

Kıyametin vakti ve zamanına mahsus sorunun cevabı ile ilgili bilgi Al­lah'a havale edilir. O günün ne zaman geleceğini bilmek bizim için imkansız­dır. Bunu Ancak Allah bilir. "Allah, (işte kıyamet) saatİn(in ne zaman gele­ceği) hakkındaki bilgi, O'nun yanındadır. Yağmuru o yağdırır. Rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez ve hiç kimse hangi yerde

Öleceğini bilmez (herşeyi) bilen (her şeyden) haberi olan yalnız Allah'tır"[43]

"insanlar sana (kıyamet) saat(in)den soruyorlar. De ki: "Onun bilgisi Allah'ın yanındadır" [44]

Kıyamet saatinin ne zaman geleceğine dair bilgi sadece Allah yanında olduğuna göre, gelecekte vuku bulacak olan olaylara dair bilgiyi de ancak Allah bilir. Burada İki tür anlatılmıştır. Cenab-ı Allah meyvelerin ne zaman kabuğundan çıkacağını bilir. Çünkü onu yaratan sadece O'dur. Çünkü biz-cede müşahade yolu ile bilinmektedir ki mey ver .in, kabuğundan ne zaman çıkacağını hiç kimse kesinlikle bilemez. Her dişirin rahminde taşıdığı yavru­nun erkek mi yoksa dişi mi olduğunu, noksan yaratıhşlı mı, yoksa tam yara-tıhşlı mı olduğunu ancak Allah bilir ve dişiler de ancak O'nun bilgisi ile ra-himlerindeki yavrularını doğururlar. İlim ne kadar ilerlerse ilerlesin, bir şe­yin gelecekte ne zaman vuku bulacağını kesinlikle hiç kimse bilemez. İnsan­lardan bir kısmının gelecekteki olaylara dair söyledikleri sözler sadece sezgi ve tahmin nevindendirler. Yoksa ilim ve kesin bilgi kabilinden değildirler. Söy­ledikleri bu sözler bazan realiteye uyar, bazan uymaz.

Bu surenin ana konusu, müşriklere reddiyede bulunmak ve kıyamet gü­nüne ilişkin hakikati açıklamaktır. Şu ayet-i kerime müşriklerin mü'minlere dair tavrını gün yüzüne çıkarmaktadır: Dediler id: "Bizi çağırdın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, kulaklarımızda bir ağırjık ve seninle bizim aramızda bir perde var"[45]

Bu sebeple Cenab-ı Allah buyuruyor ki: Ey Muhammedi Kutlu ve yüce olan Cenab-ı Hakkın, kendilerini susturup azarlamak için onlara şöyle sesle­neceği günü hatırla: Beni bırakipta kendilerine taptığınız ortaklarınız ve benden izin almadan benîm katımda sizler İçin şefaat edeceğini sandığınız şefaatçile­riniz nerede?! Müşrikler diyecekler ki: Ey Rabbimİz! Sana arzediyoruzki içi­mizde onları gören yok. Hiçbirimiz senin ortağın olduğuna tanıklık edemez. Biz o ortakları gözlerimizin önünde göremiyoruz. Bilakis onlar şimdi kaybo­lup gitmişler, gözlerden yitmişlerdir.

Halbuki onlar dünyada bu ortaklara şefaatçiler diye tapıyorlardı!

Cenab-ı Allah mealen şöyle buyurur: Daha önceleri kafirler bizim aza­bımızdan kurtulacaklarını zannediyorlardı. Sonra azabımızdan kaçıp kurtul­manın imkansız olduğunu kesinlikle anladılar!

Bazı kimseler, bu ifadede geçen zan kelimesinin kesin inanç olduğunu söylemişlerdir.[46]

 

İnsan Ve Tabiatı

 

49- İnsan, iyilik istemekten uzanmaz da, kendisine bir kötülük gelince umutsuzluğa düşer, me'yûs olur.

50- Başına gelen sıkıntıdan sonra, kendisine katımızdan bir rahmet tattırsa: "Bu benim hakkımdır; kıyametin kopacağını sanmıyorum. Rabbi-me döndürüiürsem, O'nun katındu and olsun ki, benim için daha güzel şey­ler vardır" der. İnkar edenlere, işlediklerini, and olsun ki bildireceğiz. Onla­ra, and olsun ki çetin bir azab tattıracağız.

51- İnsana nimet verdiğimiz zaman yüz çevirerek yan çizer; ba$ma bir kötülük gelince uzun uzun yalvarır.[47]

 

Bazı Kelimeler:

 

Allah'ın rahmetinden ümidini  keser. Usanmaz. Ümidsizliği bedenin dışına ve zahirine vuran kimse.Yani Cennet. Ona taddirdık. Saptı ve şükürden uzaklaştı. Kaba. Çok ve uzun uzadıya.[48]

 

Açıklama:

 

Tabiatı ve iç yüzü ile insan işte budur. Onu, herkesten daha iyi bilen ya­ratıcısı da böyle vasiflahdırmıştir. "Yaratan bilmez mi?"[49]

Bu ayet-i kerimelerde ve bazı surelerde anlatılan bu sıfatlar, insan olma­sı cihetiyle insana aittirler. Ancak dine uymak ve nefsi Kur'an temizliği ile temizleyip iman ışığı ile nurlandırmak sayesinde insan bu sıfatlardaki şiddeti hafifletebilir,. Veya temelli ortadan kaldırabilir. "Asr'a andolsunki insan zi­yan içindedir. Ancak inanıp iyi işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerin e sabrı ta vsiye edenler başka. (Onlar ziyan dan kurtulmuşlardır)"[50]

"Eğer biz insana, bizden bir rahmet taddirsak da sonra onu kendisin­den çekip alsak, hemen o, umutsuzluğa düşer, nankör olur ve eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra ona bir nimet taddırsak, mutlaka: "Kötülükler benden gitti" der, sevinir, övünür. Ancak sabredip İyi işler yapanlar böyle değildir, İşte onlar için mağrifet ve büyük mükafat vardır "[51]

Kur'an-ı Kerim'de İnsanın şu vasıflarla nitelendiğini görmekteyiz:

1- İnsan mat, itibar, sağlık ve diğer hayırları talep etmekten usanmaz. Bu da onun dünyayı sevmesinden ve madde içerisinde boğulmasından neşet etmektedir. Resulullah (S.A.V.) efendimiz ne doğru buyurmuşlardır: "İki ki­şi vardır ki bunların gözleri açtır, doymazlar: İlim talep eden ve mal talep eden".

2- Kendisine bir kötülük dokunduğu veya üzerine bir musibet indiği zaman Allah'ın rahmetinden ümidini keser. Bu ümitsizliğinin eserlerini yü­züne ve ellerine aksettirir.

Kur'an-ı Kerim, kendis'ine kötülük dokunduğu zaman insanın aşırı de­recede ümitsizliğe düştüğünü ifade etmektedir ki buda insanın Allah'a iman etmeyişinden ve küfründen kaynaklanmaktadır. Zira Allah'ın rahmetinden ancak kafirler güruhu ümitlerini keserler. İman ile ümitsizlik bir kalpte bir araya gelmezler.

3- Malında veya sıhhatmda insana bir kötülük dokunmasından sonra Allah'ın rahmeti kendisine geldiği takdirde, daha önce kendisinin başına gel­miş olan musibetleri unutur. Çünkü o çok unutkan olan bir varlıktır. Kendi­sine verilen nimetlere aldanarak gurura kapılır. Ve "Bu, bendeki ilim saye­sinde bana verildi. Bu bana aittir. Ve ben buna layıkım" der. Maddi sebeple­re inanıpdabu sebeplerin müsebbibi olan şanı yüce zat'a iman etmeyen mad­deciler işte böyledirler. Gurur işte budur. Sahibini dünyada aldatır ve ona şöyle dedirtir. Ben kıyamet saatinin geleceğini zannetmiyorum. Faraza kıyamet ko­pacak olurda Rabbimin huzuruna çıkarılırsam orada hesap ve Ölüm sonrası diriliş varsa bile benim için Rabbimin katında cennet vardır, bolluk vardır. Çünkü o dünyada iken bana bol bağışta bulundu ve ikram etti. Böyle oldu­ğuna göre ahirettede bana nimetler verecektir. "Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet'Rabbime döndürüİsem bile (orada) bundan daha güzel bir sunuç (daha güzel bir yer) bulurum"[52]

İşte bu, insanlar arasında salgın haline gelen gurur hastalığıdır. İnsanla­rı bu hastalıktan ancak din silahı ile İman harareti korur. Bununla ilgili ola­rak yüce Allah şöyle buyuruyor: "Biz, o inkâr edenlerin, yaptıklarını mutla­ka haber vereceğiz ve mutlaka onlara kaba azaptan taddıracağız". Kâfir ve günahkâr ya da ona benzer olan bir kimseden başkası böyle demez. Ve bu sözün gereğince davranmaz!

4- İnsan'a sayılamayacak derecede çok nimet ile ikramda bulunduğu­muz takdirde o şükürden yüz çevirir, yan çizer ve bu nimetleri kendisine bah­şeden Allah'tan uzaklaşır. Büyüklük taslayıp azgınlık ve taşkınlık yapması dolayısıyla tümüyle Allah'a şükürden uzaklaşır.

5- İnsana bir kötülük dokunduğu veya üzerine bir musibet indiği va­kit o yalvarıp durur. Kendisine bir zarar ve yoksulluk isabet ettiği zaman de­vamlı dua etmeye ve Allah'a yalvarıp yakarmaya başlar. Kendisine bir hayır isabet ettiği zaman Allah'a şükretmekten yüz çevirir. İşte insanın içyüzü ve mahiyeti budur. O sürekli bir değişim içindedir. Hiçbir zaman istikrar üzere bulunmaz. Dünyada iken mutaassıp bir müşriktir. Ahirette ise putları inkar eder. Putlara   tapmadığını     onlarla    alakası    olmadığını söyler. Kendi­sine bir zarar ve sıkıntı isabet ettiği zaman Allah'a yalvarıp yakarın Bir hayır dokunduğu zamanda azıp taşkınlık eder. Ey insan! Şayet Rahman olan Allah lütfü ile sana in'amda bulunmazsa vay senin haline![53]

 

Sûrenin Nihayete Erişi

 

52- Ey Muhammedi De ki: "Kur'an Allah katından gelmiş olup da siz de onu inkar etmişseniz, söyleyin bana, derin bir çıkmazda bulunan kim­seden daha sapık kim vardır?"

53- O'nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgele­rini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbi-nin her şeye şahid olması yetmez mi?

54- Dikkat edin; onlar Rablerine kavuşmaktan şüphededirler; dikkat edin; Allah şüphesiz her şeyi bilgisiyle kuşatandır.[54]

 

Bazı Kelimeler:

 

Uzak bir ayrılık, Ufuklar. Şüphe.[55]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammed onlara de ki: Durumunuzu bana bildirin! Eğer bu Kur­an gerçekten Allah katından ise sonra sizler bir hüccet ve burhana dayan­maksızın onu inkar etmiş ve yüz çevirmişseniz sizi kendisine davet ettiğim zaman: "Bizim kalplerimiz, bizi kendisine çağırdığın şeye karşı Örtülüdür. Ku­laklarımızda ağırlık vardır. Seninle bizim aramızda perde vardır. Sen elinden geleni yap. Bizde yapacağız!" demişseniz bundan sonra ne yapacağınızı va­rın siz düşünün!

Kur'an-i Kerim'İn Allah katından gönderildiği, Muhammed (S.A.V.) in­de Allah elçisi olduğu aklen mümkün ve caiz olan bir durumdur. Olmayacak iş değildir. Şirk ve tevhid inancının reddi ise hiçbir delile dayanmayan bedihi bir İş değildir. Siz bütün bunlardan yüz çevirir, hiçbir delile bakmaz, kendi ağzınıza geleni söylersiniz ve bundan sonra da hak ortaya çıkarsa ne yapa­caksınız? Tevhid inancı ile ölüm sonrası dirilişin ve Peygamberin söylediği söz­lerin gerçek olduğu zuhura çıkarsa sizler ne yapacaksınız? Nasıl bir konuma düşeceğinizi bana haber verir misiniz?

O Kur'an Allah tarafından ise, sonra siz onu inkar etmişseniz, o zaman uzak bîr ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?! Onlara ufuklarda görü­nen kevnî ayetlerimizi ve göklerle yerin uçlarında tezahür eden Kur'anî ayet­lerimizin doğruluğunu ve nefislerinde de kendi birliğimize delalet eden ala­metleri göstereceğiz ki hak, ayan bayan bîr surette ortaya çıksın.

19. ve 20. yüzyıllarda modern ilim; yağmur, bulut, gök ve yer'e dair Kur-an'ın ortaya koyduğu teorilerin bir çocuğunu doğrulamıştır. Dişi varlıkların gebe kalişlarıyla İlgili Kur'anî bilgilerin bir çoğunu çağdaş ilimler de tasdik etmiştir. Bütün aleme, ufuklarda mevcud olan kudret-i İlahiyenin tamamla-ğma ve hikmetin eksiksizliği ile ilminin inceliğine delalet eden mucizeleri, islamiyetin hak din olduğunu ve bu dinin en hayırlı yaratık olan Peygamber (S.A.V.) vasıtasıyla Allah katından indirilmiş olduğunu idrak etsinler. İşte zaman ve realite de gerçeği İsbatlamaktadır. Herşeye şahit, görülen ve görül­meyen alemi bilen birisi olarak Rabbin sana kafi değil midir ey Muhammedi Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca bir şey O'nıın meçhulü değildir. O, ilmi her şeye nüfuz eden, latif ve herşeyi haber alan zattır. Bilesiniz ki onlar Rab-lerinin huzuruna çıkmaktan yana şüphe içerisindedirler. Çünkü ölüm sonra­sı dirilişi inkar etmişlerdir. Kemal ve celal sıfatlarıyla muttasıf bir ilahın mev­cudiyetini kabul etmemişlerdir. îyi bilinki o Allah, ilim ve kudreti ile herşeyi kuşatmıştır. Kâfirleri de, yaptıkları işlerden dolayı cezalandıracaktır!

Bu İfadelerin, bu sure için parlak bir sonuç olduğu hususunda sen de bana katilmıyormusun ey okuyucu? Burada Cenab-ı Allah o münkirleri de­lille susturmuş, tuzaklarını başlarına geçirmiş, ayetlerin doğruluğunu açıkla­maya zamanın kefil olduğunu bildirmiş, tuttukları yolda hatalı olduklarını mlatmış, hayırlı sonun da takva sahibi kimselere ait olacağını duyurmuştur.[56]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/381.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/381-382.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/382.

[4] Fussilet sûresi: 383.

[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/382-384.

[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/385.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/385-386.

[8] Al-i Imrân Süresi: 384.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/386-388.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/388-389.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/389.

[12] Hakka sûresi: 391.

[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/389-392.

[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/393-394.

[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/394.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/394-395.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/395-396.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/396.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/396.

[20] İsra süresi: 63.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/396-397.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/397.

[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/398.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/398-399.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/400.

[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/400-401.

[27] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/401-402.

[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/403.

[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/403.

[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/404.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/404-405.

[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/405.

[33] Hicr sûresi: 9.

[34] Al-i İmran suresi: 64.

[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/405-406.

[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/406-407.

[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/407.

[38] İsra sûresi: 82.

[39] Kamer sûresi: 46.

[40] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/407-409.

[41] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/409.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/409.

[43] Lokman sûresi: 34.

[44] Ahzap sûresi: 63.

[45] Fussilet sûresi: 5.

[46] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/409-410.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/411.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/411.

[49] Mülk süresi: 14.

[50] Asr sûresi:

[51] Hûd süresi: 11.

[52] Kehf sûresi: 36.

[53] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/411-413.

[54] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/413-414.

[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/414.

[56] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/414-415.