Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şûra Süresi - Kuran - 042Sura - 1. Sayfa

ŞÛRA SÜRESİ 2

Giriş. 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Allah'ı Tesbih Eden Melekler 2

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 3

Dinin İkâme Edilmesinden Maksat Nedir?. 4

Meal 4

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 5

Ahiret Ekini Nedir?. 5

Meal 5

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 6

Allah'ı Yalanlayanların Maksadı 6

Kulların Tevbesini Kabul Eden Allah. 7

Musibetin Sebebi 7

Meal 8

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 8

Müşaverenin Ehemmiyeti 8

Meal 9

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 9

Allah Beşerle Nasıl Konuşur?. 9

Meal 10

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 10


ŞÛRA SÜRESİ

 

Giriş

 

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 53 ayettir.

Bu sure Şura ismini 38. ayetten almaktadır. Bu\sureye aynı zamanda «Hamim, Ayn, Sin, Kaf Suresi» de denilmektedir. îbn Zti-beyr ve İbn Abbas'tan gelen rivayete göre bu sure Mekke'de inmiş­tir. Birçok alim ayetlerin hepsinin istisnasız Mekke'de indiğini ifade etmişlerdir. Fakat 23, 24, 25, 26 ve 27. ayetlerin Medine'de na­zil olduğunu iddia edenler de vardır.

Ayetleri Küfe sayımına göre 53, diğer sayımlara göre 50'dir. Pussilet Suresi'nden sonra inmiştir. Bu sure ile Pussilet Suresi'nin münasebeti hakkında şöyle denilmiştir:

«İkisi de Kur'an'ın zikrini kapsamaktadır. Kâfirlerin Kur'an'a karşı hücumlarını bertaraf etmekte ve bu hususta Hz. Peygamberce teselli vermektedir.»

Kelime adeti 866, harf sayısı İse 3588'dir. [1]

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Hâ, Mîm.

2- Ayn, Sin, Kat

3- işte o yegâne galip ve her hükmünde hikmet sahibi olan Allah sana da senden öncekilere de böyle vahyediyor.

4- Göklerde de yerde de olanların hepsi O'nundur. O çok yü­ce, çok büyüktür.

5- Gökler  neredeyse tepelerinden  çatlayacaklar. Melekler Rablerini hamd ile teşbih ederler. Yerdeki kimseler için af diler­ler. İyi bilin ki Allah çok affeden ve çok esirgeyendir.

6- O'ndan (Allah'tan) başka dostlar edinenlere gelince, Al­lah onlar üzerinde sürekli gözetleyiçidir. (Ey Rasûlüm!) Sen on-lann üstünde bir vekil değilsin.

7- Şehirlerin anası olan Mekke'de ve etrafında bulunanla­rı uyarman, şüphe götürmeyen toplanma   gününe   karşı onları ikaz etmen için sana Arapça okunan bir Kur'an vahyettik. (O gün Ademoğullan'mn) bir kısmı cennete bir takımı da korkunç alev­li cehenneme girer.

8- Eğer Allah dileseydi onlan bir tek ümmet yapardı. Fa­kat dilediğini rahmetine sokuyor. Fakat zalimlere gelince onların ne dostu ne de yardımcısı vardır.

9- Yoksa onlar O'ndan (Allah'tan) başka dostlar mı edin­diler. Oysa dost, ancak AHah'dır. O, ölüleri diriltir. Her şeye ka­dirdir.

10- Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir meselede hüküm ver­mek Allah'a aittir. «İşte Rabbim Allah budur. O'na dayandım. O'na yöneldim.» [2]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-10)  «Hâ, Mim. Ayn, Sin, Kaf...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Baştaki harflerin, bu surenin ismi olması mümkündür. Bun­ların iki ayet sayılması da bu görüşü takviye etmektedir. Bazı kimseler «Surenin ismi sadece Ayn, Sin, Kaf'tır» demişlerdir. Ba­zıları «Ha, Mim ve Ayn ile Sin ve Kafin ikisi de aynı şeyin ismi­dirler ve bir ayettirler» demişlerdir. Fakat bu takdirde bu harfle­rin bitişik olması gerekir. Ancak, diğer surelerde «Hamim» keli­mesi ayn yazıldığı için burada da ayn yazılmıştır.

Göklerin çatlaması Allah'ın azamet ve celâlinden ötürüdür. (Bu görüş Katade'nindir)

«Min Fevkihinne» ibaresindeki zamir hakkında üç görüş var­dır:

1- Bu zamir göklere racidir. Yani her gök kendisinden son­ra gelen göğün üstünde çatlar. Bu da Allah'ın azametinden veya müşriklerin «Allah evlât edindi» demelerindendir. Yani göklerin çatlaması dünya tarafından başlar.

2- Zamir arza racidir. Yani arzın üstünde demek olur.

3- Zamir kâfir fırkalarının, mülhid-terin cemaatlerüie racidir. Gökler, onların üzerinde parçalanacak­tır. Bu yorum Küçük Ahfeş'ten gelmiştir. [3]

 

Allah'ı Tesbih Eden Melekler

 

«Allah'ı teşbih eden melekler»den ya bütün melekler veya ar­şı yüklenenler kastedilmektedir.

Ayet metninde gelen «Hafız» kelimesi murakabe eden, göze-ten, onlan gören demektir. Yani Cenab-ı Hak onların amellerini korumaktadır. O amellerinin hiçbiri Allah indinde kaybolmaz. İs­terse onları küfürleri üzerinde bırakır, isterse kâfirler için hazır-ladığı azapla onlan azaplandırır, isterse tevbelerini kabul ederek küfürlerini siler.

îşte sana Arapça bir Kur'an vahyettik. O Kur'an'la Mekke hal­kını korkutman için onu sana verdik. Umnıulkura'dan maksat Mek­ke'dir. Mekke «Bütün kasabaların, köy ve şehirlerin merkezi» diye anılmaktadır. Çünkü Ragıb'ın rivayetine göre yeryüzü, dünya ni­rengi noktası Mekke olmak üzere yayılmıştır.

Hatib Şirbini «Mekke'nin etrafından maksat, yeryüzünün bü­tün köy ve k sabalarıdır» diyor. Burada hazerî ve bedevi insanla­rın oturduğu her yer, kıl çadırlar, çamurdan ve taştan yapılmış bi­nalara sahip olan memleketler kastedilmiştir.

levm-i Cem'a ile maksat Kıyamet Günü'dür. Cenab-ı Hak her-keşi orada toplar. Ruhlar, cesetler orada biraraya gelirler. Amil ile ameli, zalim ile mazlumu Cenab-ı Hak orada biraraya getirir.

«Bir grup cennettedir.» Bu gruptan maksat uyarıyı kabul et­miş ve sakınmış olanlardır. Veya o mahşerde toplananlar bir grup­tur. Nitekim «Toplama günü» tabiri de bu görüşü takviye etmekte­dir. Cehennemde olan grup Allah'ın mahrum bıraktığı ve nefisle­rini havale ettiği kimselerdir.

Onlar önce mahşerde toplanırlar. Sonra iki gruba ayrılırlar. Biri cennette biri sairde olur.

«Bir tek ümmet kılacak», yani ya sevap veya azap için kılabi­lir. Fakat Allah bunu istememiş, onların iki gruba ayrılmasını, bir grubun adil, diğerinin zalim olmasını, fazlının, adaletinin crtaya çıkmasıyla Cebbar ve Kahhar olduğunun anlaşılmasını istemiştir.

«Yoksa Allah'tan başka veliler mi edindiler?» cümlesi daha önceki cümlenin mânâsını takrir ve tesbit eden bir cümledir.

«Allah velinin ta kendisidir» ayeti mukadder bir şartın cevabı­dır. Yani eğer onlar hak ile bir dost edinmek istiyorlarsa hak ile dost olan sadece Allah'tır. Ondan başka dost yoktur. Öyleyse onu dost edinsinler.

«Kıyas hüccet değildir» diyenler bu ayeti delil göstermişlerdir. Çünkü «İhtilaf ettiğiniz bir şeyin hükmü ya nasstan veya nassın üzerinde yapılan kıyastan alınmadır. İkinci şık bâtıldır.» Zira eğer nassm üzerinde yapılan kıyastan alınma olursa, bütün hükümlerin kı^as üzerine bina edilmiş olduğunu iktiza eder. Halbuki böyle bir hüküm bahis konusu değildir. O halde birinci hüküm sabit ol­muş demektir.

Eğer biri «Niçin onun hükmü Allah'ın beyanından bilinmekte­dir. İsterse o beyan nassta, isterse kıyasta olsun?» derse, cevap olarak şöyle deriz: Allah'a hükmü götürmek ihtilâfı ortadan kal­dırmak içindir. Kıyasa rücu etmek ise ihtilâfı körükler. Binaena­leyh nasslara dönmek gerekir. Biliyoruz ki nasslar bütün hüküm-" lerde kâfi değildir. Bu ayet hakkında daha önce söylenildiği gibi «Bu hususta istidlale elverişli değildir» diyenler vardır. Hatta Keş­şafta Zemahşeri «Buradaki ihtilâfı şer'i ahkâmdaki müctehid ih­tilâflarına hamletmek caiz değildir. Çünkü Rasûlullah'ın huzurun­da iken ictihad caiz değildi» demiştir. [4]

 

Meal

 

11- Göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Nefislerinizden size eşler kıldı. Davarlardan da eşler türetti. Sizleri bu şekilde yayıyor. Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O hakkıyla işiten, kemâliyle görendir.

12- Göklerin ve yerin anahtarları Onundur. O rızkı diledi­ğine genişletir ve kısaltır. Çünkü O her şeyi bilendir.

13- O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiği-mizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya «Bu dini doğru tutun ve on­da ayrılığa düşmeyin»  diye emrettiği şeyi şeriat kılmıştır.   (Ey Rasûlüm!)   Onları kendisine çağırdığın şey  (tevhid)  müşriklere ağır gelmiştir. Senin çağırmakta olduğun şeye Allah dilediğini se­çer ve O'na yönelen kimseyi muvaffak kılar.

14- Kendilerine ilim geldikten sonra, ayrılığa düşmeleri bir­birini çekememekten dolayıdır. Eğer malum bir süre için Rabbi-nin vermiş bir sözü olmasaydı, onların arasında hemen hükme­dilir di. Onlardan sonra Kitaba varis kılınanlar da ondan şüphe ve endişe içindedirler.

15- (Ey Rasûlüm!) Bundan ötürü sen davet et ve emrolun-duğun gibi dosdoğru ol! Onların hevalanna uyma ve onlara de ki: «Ben Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adalet yapmakla emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rab-binizdir.   Bizim  işlediklerimiz   bize,  sizin   işledikleriniz  size  ait-tir.Bizimle sizin aranızda tartışacak bir şey yoktur. Allah hepi­mizi biraraya toplar, dönüş ancak Allah'adır. [5]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(11-15) «Göklerin ve yerin yaratıcısıdır...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Onbirinci ayetin metninde geçen «Yezrau» fiili çoğaltmak, yay-mak demektir.

«Zatına benzer hiçbir şey yoktur» cümlesi her yönden Allah'a benzeme ihtimalini ortadan kaldıran bir cümledir. Yani Cenab-ı Hak*ka benzer hiçbir şey yoktur. Veya Cenab-ı Hak'ka hiçbir şey misi değildir. Allah'ın mislinden Cenab-ı Hak'kın zatı kastedilmek­tedir. «O'nun zatı gibi bir şey yoktur» ile «O'nun misli gibi bir şey yoktur» arasında mânâ yönünden fark yoktur. Ancak ikincisi ki­nayeli bir kelâmdir, mübalağayı kapsamaktadır. Yani Cenab-ı Hak' kın misli ve sıfatı üzerinde olan bir şeye benzer bir şey yoktur. Na­şı! O'nun nefsine benzeyen olabüir? Bu yorum ((Allah'ın misli var­dır» mânâsını gerektirmez. Zira mübalâğada «Faraz» kâfi gelir.

îbn Kuteybe, «Araplar misli nefis yerine kaim ederler» demiş­tir. Bazıları «Misi sıfat manasınadır. Şey'en kelimesi de o sıfattan ibarettir. Ayetin mânâsı, buna göre, Allah'ın sıfatı gibi bir sıfat yoktur demek olur» demişlerdir. Bu da Cenab-ı Hak her ne kadar beşerin birçok sıfatıyla sıfatlanmışsa da, o beşer sıfatları beşerde kullanıldıkları gibi Allah için kullanılmış değildirler, tlim sıfatı Al­lah içinse sonsuzdur, ezelîdir, ebedîdir. Beşerde ise sonuçludur.

Ragıb «Misi kelimesi benzeme için konulan lâfızların hepsin­den daha. genel bir mânâ taşımaktadır» der. Zira «Nid» kelimesi sadece cevherde ortak olan iki şey için kullanılır. «Şibh» kelimesi ise, sadece keyfiyette ortak olanlar içindir.

«Müsavi» kelimesi sadece kemiyyette ortak olanlar için kulla­nılır. ((Şekil» kelimesi sadece ölçüde ortak olanlar için kullanılır. Misi kelimesi ise bütün bunlarda kullanılır.. Bunun için Cenab-ı Hak kendisine bütün yönleriyle benzerliği yoketmek istediğinde bu kelimeyi kullanmıştır.

«O size dinden Nuha tavsiye ettiğini...» ayeti, Allah'ın şeriat olarak Hz. Muhammed ümmetine gönderdiği Kur'an'm, ilim ve hikmetin kemâlinden çıkmış olduğuna delâlet eder. Nitekim Nuh, ibrahim, Musa ve İsa'ya nisbet edilmekte, bu dinin eski ve bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri din olduğu belirtilmek­tedir. Bu ayette hitap Muhammed ümmetinedir. Yani Nuh ve Nuh' tan sonra gelen peygamberlere gönderilen din, sizin için de din olarak seçilmiştir. [6]

 

Dinin İkâme Edilmesinden Maksat Nedir?

 

«Dini ikame edin»; yani İslâm dinini, tevhid dinini, kitaplara, peygamberlere, ceza gününe iman dinini ikame edin! Herhangi bir bâtılın ona karışmamasına dikkat edin ve ona devam edin!

«Onda ayrılıklara düşmeyin»; yani dinde. Bahsi geçen esas mânâlardan meydana gelen din hususunda ayrılıklara düşmeyin. Bir kısmını yapıp diğerini terketmeyin. Bir kısmınız onu yaparsa diğerleriniz terketmesin.

Mücahid ((Gönderilen bütün peygamberler namaz kılmayı, zevermeyi, Allah'ı ikrarı ve ona itaati emretmiştir ki bu ikame edilmesi demektir» der.

«Onlar kendilerine itim geldikten sonra sadece aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler»; yani diğer peygamber­lerin ümmetleri peygamberlerinin vefatının ardından, Hz. Nuh'un zamanından bugüne kadar ancak peygamberlerinden gelen ilimden sonra ihtilâfa düşmüşlerdir.

Bu ayet ihtilafa düşmenin dalâlet ve fesad olduğunu ve cezayı gerektiren bir durum arzettiğini ifade buyurmaktadır.

İlimden maksat ya ilmin sebepleridir veya ayette sebep keli­mesi takdir edilmiştir. Yani onlar ancak ilmin sebebi kendilerine geldiğinde ihtilâfa düşmüşlerdir. Yani onlar hallerin hiçbirisinde ihtilaf etmemiş, ancak ilmin gelmesi halinde ihtilâf etmişlerdir. üu da tabii hasetten, aralarındaki düşmanlıktan ileri gelmiştir.

«İşte o aykırılıktan ötürü sen daima birliğe çağır, İslâm üze­rinde ittifaka çağır veya sana vahyedildiği gibi çağırmaya devam et!»

Bu hitap Hz. Muhammed'edir. Veya «Zalike» kelimesi Hz. Nuh'a ve diğer peygamberlere yapılan vasiyyete racidir. Yani se­ninle diğer peygamberler arasında müştereken yapılan vasiyet için insanları dinde bir olmaya çağır ve kendin de sana vahyedildiği gibi duaya devam et, onda sabit kal!

Bazıları «Ayrıldılar zamiri kitap ehline yani yahudi ve hıris-tiyanlara racidir» demişlerdir. Onlar «İlimden maksat da Rasût-ü Ekrem'in peygamberliğidir» demişlerdir. Yani onlar Hz. Muham-med peygamber olduktan sonra ayrılığa düştüler. Bu da Rasûl-ü Ekrem'e haset ettikleri için vaki olmuştu. Yoksa onun son peygam­ber olduğunda şüpheleri yoktu.

«Kitdb'a varis kılınanlar» ile maksat, ehli kitaptan sonra Mekke müşrikleri ve onların hizipleridir. Çünkü Kur'an'a onlar varis kılınmıştır.

Ebussuud Efendi «Ehli kitaptan maksat yahudiler, hıristiyan-lar ve Mekke müşrikleri ite hizipleridir» demiştir.                              

II «De ki: Sizin aranızda adalet yapmakla emrolundum» AUah  bana böyle yapmayı emretti. Yani şeriatların, ahkâmın tebliğinde  İl aranızda adil olmam hususunda emir aldım. Bunlardan herhangi »I bir şahsı tahsis ederek diğer bir şahsı bırakmam. Veya tartışma­nız olduğu zaman hükümde sizin aranızda adil bir şekilde hüküm     || vermekle emrolundum. Veya şeriatları tebliğ etmek, husumetleri   ayırmak için bu emri aldım.

Bizimle sizin aranızda hüccet yoktur»,   yani  delil   getirmek, mücadele etmek artık gereksizdir. Çünkü hak zahir olmuştur. Artık delil getirmenin hiçbir yaran yoktur. Ancak mukabere ve inat  için delil getirilebilir. [7]

 

Meal

 

16 - (Allah'ın  çağrısına)   uyulduktan sonra Allah'ın   (dini) hakkında tartışmaya girenlerin hüccetleri  Rahleri   katında boş­tur. Onlann üzerine gazab vardır ve onlar için şiddetli bir azap vardır.

17- Allah odur ki Kitab'ı ve Mizan'ı doğru olarak indirmiş­tir.   (Ey Rasûlüm!)  Ne bilirsin, o saat  (Kıyamet)  belki de ya­kındır!

18- Onda acele davrananlar,   ona inanmayanlardır. İman edenler ise ona karşı bir korku içindedirler. Ve onun hak oldu­ğunu bilirler. İyi bilin ki saat (Kıyamet) konusunda tartışmakta olanlar, gerçekten uzak bir sapıklık içindedirler.

19- Kullan için Allah çok lütuf kârdır. Dilediğini rraklandı-rır. O pek kuvvetlidir ve yegâne galiptir.

20- Kim Ahiret ekinini (mahsulünü)  isterse onun ekinini artırırız. Kim dünya ekinini isterse ona ondan veririz. Ahiret'te ise ona hiçbir pay yoktur.

21- Yoksa onların Allah'ın izin vermediği bir şeyi kendi­leri için din gösteren ortaklan mı vardır? Eğer o fasl kelimesi olmasaydı kesinlikle aralarında hüküm verilirdi. Kuşkusuz ki za­limler için elem verici bir azap vardır.

22- Ey Rasûlüm!)  Yaptıkları işler başlarına gelirken za­limlerin korkudan titrediklerini görürsün. İman edip salih amel­ler işleyenler ise cennetlerin bahçelerindedirler. Onlar için Rable-rinin katında diledikleri vardır. İşte büyük lütuf budur! [8]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(16-22)   «Buna uyulduktan sonra Allah'ın...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Allah hakkında tartışanlar»; yani Allah'ın dininde tartışan-lar. İbn Abbas ve Mücahid «Bu ayet İsrailoğulları'mn bir grubu hakkında nazil olmuştur. Bunlar halkı İslâm dininden caydırmak, onları idlâl etmek hevesinde idiler. «Bizim kitabımız sizinkinden öncedir. Peygamberimiz de sizin peygamberinizden öncedir. O hal de dinimiz sizin dininizden üstündür» derlerdi.

Ayet metnindeki «üstucıbe» fiilinin faili insanlardır. «Lehu» zamiri Allah'a racidir. Yani halk Allah'ın dinine girdikten sonra delil getirenlerin delilleri Rablerinin katında bâtıldır, kabul edil­mez. Aksine delileri yoktur. Allah onların bâtıl fikirlerine «Delil» demiştir; çünkü onlar öyle iddia ediyorlardı.

Bazıları «Lehu» zamirinin Rasûlullah'a raci olduğunu söyle­mişlerdir, îsticabe edenler de ehli kitaptır. Onların peygambere isticab etmeleri peygamber olmazdan önce, sıfatlarını ikrar etme­leridir.

Bazıları «İsticabe eden Allah'tır, zamir RasûLi Ekrem'e raci­dir» demişlerdir Cenab-ı Haklan peygamber için isticabesi, onun doğruluğuna delâlet eden mucizeleri izhar etmesiyle olmuştur.

«Mizamdan maksat ya adalettir veya haklan tartmakta kulla­nılan ve insanlar arasında eşitlik gözeten şeriattır.

Ayet metnindeki «Müşfikune» kelimesi, korkarlar demektir. Yani müminler Kıyamet'ten korkarlar ve ona önem verirler. San­ki ayet, iman etmeyenler Kıyamet'i süratle isterler, ondan kork­mazlar. İman edenler de onu acelece gelsin diye istemezler ve on­dan korkarlar demek istiyor. [9]

 

Ahiret Ekini Nedir?

 

«Ahiret ekini» ile maksat, Ahiret'te amellerden dolayı verilen sevaplardır. Yani kim amelleriyle Ahiret sevabını isterse onun se­vabını birden ona, hatta yediyüze veya daha fazlaya katlayarak ve­ririz. «Hars» esasında yere tohum ekmektir. Yerde hasıl olan zi-raate de «Hars» denilir.

«Amelleriyle dünya lezzetlerini isteyen bir kimseye o lezzetler­den takdir ettiğimiz kadarını veririz. Fakat Ahiret'te onun artık nasibi yoktur. O sadece dünyayı istiyor.»

«Ravdat'ilCennat» tabiri cennetlerin en hoş, en mecid yerle­ri, güzellikleri, lezetleri demektir. Ravza'mn esas mânâsı suyun bi­riktiği çukur, yeşillik demektir. Lezzetlerin hangisinden iştahları çekerse Cenab-ı Hak onu onlara verir. İşte bu ilâhî ihsanlar büyük lütfün ta kendisidir. [10]

 

Meal

 

23- Allah'ın iman eden ve salih ameller işleyen kullarına verdiği müjde budur.  (Ey Rasûlüm!)  0e ki: «Buna (tebliğime) karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka hiçbir ücret istemi­yorum. Kim bir iyilik yaparsa, onun iyiliğini arttırırız. Kuşku­suz ki Allah çok affedici ve (şükrü) çok kabul edicidir.

24- (Ey Rasûlüm!)  Yoksa onlar  (senin hakkında)   «Allah adına yalan uydurdu» mu diyorlar? Allah dilerse senin kalbini mühürler, bâtılı yok eder. Sözleriyle hakkı yerleştirir. Kuşkusuz ki O göğüslerde olanı bilendir.

25- O, kullarından tevbeyi kabul eder, günahlarını affeyler. O sizin yaptıklarınızı da bilmektedir.

26- O iman edip, salih amel işleyenlerin   (duasını)  kabul eder. Lûtfundan da onlara daha fazlasını verir. Kâfirlere gelince; onlar için şiddetli bir azap vardır.

27- Eğer Allah rızkı kullarının   (hepsine)   bol bol versey­di, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat Allah dilediğim bir ölçü­ye göre indirir. Kuşkusuz ki o kullarından haberdardır, onları gö­rendir.

28- (İnsanlar)  ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indir­mekte, rahmetini yaymakta olan Allah'tır. O gerçekten övülme­ye lâyık olan dosttur.

29- Gökleri, yeri ve bunların içine yaydığı canlıları yarat­ması da onun ayetlerîndendir. O dilediği zaman onları toplamaya

kadirdir.

30- Size isabet eden bir musibet, mutlaka ellerinizin yap­tıkları yüzündendir. Allah  (o günahlardan)   bir çoğunu da af­feyler.

31- Yeryüzünde Allah'ı aciz bırakamazsınız. Sizin Allah'tan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır.[11]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(23-31) «Allah'ın iman eden ve salih ameller işleyen...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«De ki: Buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak ak­rabalık sevgisini istiyorum...», yani tebliğ, müjde ve Ahiret'le ilgili diğer çalışmalarda sizden herhangi bir dünya yaran istemiyorum. Mal istemiyorum. Ancak sizin akrabalık hususunda beni sevmenizi istiyorum. Çünkü ben sizin akrabanızın^

Bu yoruma bakılırsa Fi'I-Kurba lâfzının başındaki «Fa» har­fi sebebiyet manası ifade eder. Yani «Lâm» mânâsındadır. (Müca-hid, Katade ve bir cemaat bu mânâyı seçmişlerdir).

Ayetteki hitap Kureyşliler'edir; çünkü Kureyşliler Rasûl-ü Ek­rem için mal topladılar, bâtıl putlarına sövmesin diye ona rüşvet vermek istediler. Rasûl-ü Ekrem buna yanaşmad. ve bu ayet nazil oldu. Zaten Rasûl-ü Ekrem'in Kureyş kabilelerinin hepsinde akra­balık bağı vardır. Kimi baba tarafından, kimi anne, kimisi dede, kimi de nine tarafından, halalar, dayılar, amcalar tarafından akra­balıkları vardı.

Bu ayetteki hitap bütün Araplar'a da olabilir. Çünkü bilcümle Rasûlullah'm bütün Araplar'la akrabalık ve yakınlığı vardır. Nasıl olmasın; zira Araplar ya Adnanî'dirler, Kureyş onlardandır, veya Kahtanîdirler ki ensar onlardandır. Rasûl-i Ekrem'in Ensar ve Kureyş içindeki akrabalıkları zaten bilinmektedir. Dolayısıyla bütün Araplar'a akraba olur.

Ayetin mânâsı şudur: Eğer peygamberliğim için benim hak­kımı bilmiyorsanız, benim Rahmetenlilâlemin olduğumu, bir ni­met olduğumu bilmiyorsanız, akrabalık hakkı için, sıla-i rahim hakkı için beni sevin. Çünkü siz akrabalık bağım ve sıla-i rahmi korur, gözetirsiniz. Hulâsa ayet şunu söylüyor: «Sizden ancak be­ni sevmenizi istiyorum. Akrabalıktan gelen haklarımı gözetmenizi istiyorum. Bu da boynunuza farzdır.»

Bir cemaat «Bu ayetin mânâsı: Sizden herhangi bir ücret is­temiyorum. Ancak benim ehli beyümi ve akrabalarımı sevmenizi istiyorum demektir» demişlerdir.

El-Bahr'da «Bu İbn Cübeyr, Süddi ve Amr bin Şuayb'ın görü­şüdür» denilmiştir. O zaman Fi'1-Kurba'nın başındaki «Fa» harfi mecazi bir zarfiyettir. Kurba da akrabalar mânâsını ifade etmek­tedir. Yani ancak akrabalar arasında sabit olan bir sevgiyi sizden istiyorum demektir.

Bu ikinci yoruma göre hitap sadece Ensar'a değil, bütün Üm-met-i Muhammed'edir. Her ne kadar bu hitabın Ensar'a ait oldu­ğunu bildiren rivayetler varsa da. Çünkü bütün müslümanlar ehli beyt sevgisiyle mükelleftirler.

Müslim, Tirmizi ve Nesei, Zeyd bin Erkam'dan şöyle rivayet ediyorlar: «Allah'ın Rasûlü: «Ehli beytim hususunda size Allah'ı hatırlatıyorum» buyurmuştur.»

Tirmizi, Tabarani, Hakim ve Beyhaki ise İbn Abbas'tan şun­ları rivayet ediyorlar: «Allah'ın Rasûlü; «Allah'ı size verdiği nimet­lerden dolayı sevin. Allah'ı sevdiğiniz için beni sevin. Beni sevdiği­niz için de ehli beytimi sevin» buyurmuştur.»

Rasûlullah'ın ehli beyti ve ashabı hakkında tefrite kaçanlar olduğu gibi ifrata düşenler de vardır. Ortadaki durum dosdoğru yoldur. Allah bizi dosdoğru yol üzerinde sabit kılsın.

Abd bin Humeyd, Hasan Basri'den şöyle rivayet ediyor: «Aye­tin mânâsı şudur: Tebliğ karşılığında sizden herhangi bir ücret is­temiyorum. Ancak salih amelle Allah'a yaklaşmanızı istiyorum». Bu yoruma göre Kurba, karabet mânâsına gelir, neseb yakınlığı demek değildir. [12]

 

Allah'ı Yalanlayanların Maksadı

 

 «Yoksa Allah'a yalan uydurdu mu diyorlar?»

Bu ayetin muhatabı Hz. Muhammed'dir. Yani senin sözlerin nasıl iftira olabilir? Allah bâtılı ve iftirayı daima vahy göndermek veya hüküm vermek suretiyle siler, mahveder, hakkı sabit bırakır. Oysa Hz. Muhammed'in getirdiği her gün kuvvet bulur, yayılır. Eğer Allah adına uydurulmuş bir iftira olsaydı, onun iftirasını or-taya çıkarır, onu mahvederdi.

Katade ve bir cemaata göre «Allah senin kalbine mühür vu­rurdu» sözünün mânâsı, Kur'an'ı sana unuttururdu demektir. Yani senin getirdiğin nasıl iftira olabilir ki, sen Allah'ın nazarı altında bulunuyorsun, sözlerin Allah tarafından dinlenilmektedir ve Allah da her şeye kadirdir. Dilerse senin kalbine mühür vurur. Sen artık hiçbir şeye akıl erdiremez, hiçbir şey konuşamazsın ve senin ifti­ran onların iddialarına göre devam eder.

Bu yoruma, «Ayetin lâfzı bu mânâyt eda etmekten uzaktır» şeklinde itiraz edilmiştir. Kuşeyri «Ayetin mânâsı, eğer Allah diler­se kâfirlerin kalplerine mühür vurur, dillerini susturur, onlara azabı hemen gönderir demektir» dedi. [13]

 

Kulların Tevbesini Kabul Eden Allah

 

«Kullarından tevbeyı kabul eden O'dur»; yani kullar hangi gü­nahtan tevbe ederlerse artık o günahı muaheze sebebi kılmaz. Ya-ni kullarının günahlarını cezalandırmaya sebep kılmaktan vazge­çerek, kulunun tevbesini kabul eder. Tevbe çirkinden dönmek, va­cibi ihlalden derhal elçekmek, geçmişten dolayı pişmanlık duymak ve gelecekte onu kesinlikle bırakmaya karar vermek demektir. Bir de kul hakkından tevbe ediyorsa, o hakkı sahibine vermek, sahi­bi yoksa vekiline vermek gerekir. Eğer hakkı verme gücü yoksa kendisine helâl ettirmek, eğer hak sahibi hayatta değilse hakkı va­rislerine vermek iktiza eder. Eğer varisleri de yoksa kadıya vermek gerekir. Eğer böyle bir kadı da bulunmazsa, onu sahibi niyetine sadaka olarak verecektir. Aksi takdirde ona dua eder, af talebinde bulunur.

Günahı terketmek ve bir daha işlememeye azmetmek sebebi de din olacaktır. Eğer dinden başka bir mâniden dolayı böyle ya­parsa yine tevbesi kabul olunmaz.

26. ayetin başındaki «Yestedbu» fiili kabul eder demektir. Ya­ni Allah, iman eden kulları kendisini çağırdıklarında, dualarını ka­bul eder.

«Allah kullarına rızkı bolîaştırsaydı», yani onlar o zaman had­di aşarlardı. Kula uygun olan hudutta durmazlardı. Veyahut bi  kısmı diğerine zulmederdi. Çünkü zenginlik insanı çileden çıkar­tan ve saldırgan yapan bir durumdur. Bu hususta Karun ibret ola­rak kâfidir.

28. ayetteki «ELGays» kelimesi yağmur demektir. Çünkü o kıt­lıktan kurtarır. Rahmetten maksat, yağmurun yararları, dağlarda, ovalarda, bitkilerde, hayvanlarda görülen eserleridir. Veya Allah'­ın geniş rahmetidir. Bazıları «Rahmetten maksat güneşin doğuşudur» demiştir. «Çünkü yağmur daimi bir şekilde güneşsiz gelirse bıktırır. Ondan sonra güneş gelirse büyük bir yarar sağlar» diye ilave etmişlerdir. Fakat bu uzak bir yorumdur.

29. ayetin metninde geçmekte olan «Dabbe» kelimesi canlı ve hareketli varlık demektir. Ayetin zahirinden hem göklerde hem de yerde canlılar bulunduğu anlaşılmaktadır. Mücahid bunları söyle­dikten sonra dabbeyi insanlar ve meleklerle tefsir etmektedir. Zi­ra uçmakla beraber meleklerin yürüdükleri de ihtimal dahilinde­dir.

İbn Münîr, «Dabbe kelimesini insanlarla tefsir etmek lügat ba­kımından uzak bir mânâdır. Hele meleklerle tefsir daha da uzak­tır» der. İbn Münir'in iddiasına göre en sıhhatlisi, canlıların sade­ce yerde olmasıdır. Yerde olan, gökte de olur, denilebilir. O zaman ayet, «Onların ilcisinden lü'lu ve mercan çıkarır» ayeti gibi olur. Zira Cenab-ı Hak Bakara Suresi'nde «Yerde her canlıyı yaymıştır» diyor. Bakara Suresizdeki ayet canlıların sadece yerde var olduk­larına delâlet etmektedir.

Bazıları «Göklerden maksat ulvi cihetlerdir» diyor. Her ikli­min atmosferinde her beldenin, her kıtanın atmosferinde sayısını Allah'tan başkasının bilmediği nice canlılar vardır. Bazıları vası­tasız bilinmektedirler, bazıları da ancak rasathaneîerdeki vasıta­larla keşfedilmektedir.

Bazıları «Göklerden maksat bulutlardır» demiştir. Bulutların içinde nice canlılar vardır. Ayete başka yorumlar getirenler de var­dır. Fakat kayda değer olmadıklarından, burada zikredilmemişler-dir. [14]

 

Musibetin Sebebi

 

«İster dünyevî ve isterse diğer musibetler olsun, bunlar insa­nın başıva, işlediği isyanlardan, günahlardan Ötürü gelir». Cenab-ı Hak günahların çoğunu affeder ve onlardan dolayı da insanları muaheze etmez. «Çoğunu affeder» cümlesinden maksadın insanla­rın çoğunun günahlarını affeder demek olması mümkündür. Fakat birinci yorum daha açıktır.

Ayet, ister müslümanlardan olsun veya isterse olmasın, gü­nahı olsun veya olmasın, günah sahiplerine mahsustur. Yoksa pey­gamberlerin günahları yoktur, fakat onlara da bazen musibetler dokunur. Hadis-i şerifte «İnsanların belâ yönünden en şiddetlisi peygamberler, sonra onlara en yakın olan, sonra onlara yafan olandır» denilmektedir.

Peygamberlere isabet eden belâlar derecelerinin yükselmesi veya bizim bilmediğimiz başka hikmetlerden ötürüdür.

Çocuklara ve delilere gelince; onlar bu hitaba dahil değildir-ler. Çünkü bu hitap mükellefleredir.

Bazıları «Musibetler dünyada ceza olamazlar. Çünkü dünya teklif yurdudur. Eğer dünyada ceza oluşursa o zaman hem ceza hem de teklif burada olur ki bu da muhaldir. Bunlar birer imti­handırlar» demişlerdir. Hz. Ali'den gelen haber ise bu yorumu red­detmektedir. Aynca yol kesenlerin cezasından başka dünyada tat­bik edilen bütün cezaların, günahların keffareti olduğuna dair sa­hih bir rivayet gelmiştir. Acaba teklif yurdu olan dünyada bazı ki­şilere yapmış olduğu günaha keffaret olsun diye bir ceza verilirse, bu niçin muhal olsun?

Hasan Basri «Musibetni şeriatın getirdiği cezalarla tefsir etinektedir. Yani Allah'ın cezalarından biri size isabet ederse onun suçlusu sizsiniz, «Allah çoğunu affeder, kulu için örter. Ona ceza tatbik etmez.»

Hasan Basri'nin bu yorumu haberlerle çelişmektedir. Bu ba­kımdan Hasan Basri'den sahih olarak böyle bir şeyin rivayet edil­diği kabul edilemez.

31. ayette Cenab-ı Hak «Siz Allah'ın yeryüzündeki ordularım aciz bırakamaz iken, göktekini nasıl aciz bırakacaksınız?» buyur maktadır. [15]

 

Meal

 

32- Denizde yüksek dağlar gibi akan  (gemi) ler de O'nun ayetlerindendir.

33- Eğer Allah dilerse rüzgârı durdurur. Böylece onlar da denizin üstünde durakalırlar. Bunda çok sabreden ve çok şükre­den bir kimse için ayetler  (hüccetler)  vardır.

34- Veya Allah kazandıkları  (günahlar) dan ötürü o gemi­leri batırır, bir çoğunu da kurtarır.

35- Ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığım bilsinler.

36- Size verilen şeyler yalnızca dünya hayatının metaldir. Allah'ın yanında bulunanlar ise, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül edip yaslananlar için daha hayırlı ve daha süreklidir.

37- O  (kullar), büyük günâhlardan ve kötü İşlerden kaçı­nanlar Ve Öfkelendikleri zaman bağışlayanlar;

38- Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar, iş­leri kendi aralannda istişare ile (halletmeye) çalışanlar ve ken­dilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler;

39- Kendilerine saldırıldığı zaman birlik olup karşı koyan­lardır.

40- Bir kötülüğün cezası o kötülüğe  denk  bir kötülüktür. Kim bağışlar ve barışırsa onun mükâfatı Allah'a aittir. Elbette o zalimleri sevmez.

41- Kim kendisine yapılan zulümden sonra hakkını alırsa, böyle yapanlar aleyhine bir yol yoktur.

42- O yol ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız olarak zorbalık  yapanlaradır.   Onlar için elem   verici  bir azap vardır.

43- Kim sabreder ve affederse şüphesiz ki bu, işlerin ha-yırhsmdandır.

44- Allah kimi şaşırtırsa ondan sonra artık onu yola geti­ren yoktur. (Ey Rasûlüm!) Azaba uğradıkları zaman o zalimleri «Dönmeye bir yol var mı?» derlerken görürsün. [16]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(32-44)   «Denizde yüksek dağlar gibi akan...» Bu Ayetlerin Tefsin

«El-Cevar» kelimesi, akıp giden gemiler demektir. «A'lâm» ke­limesi alem'in çoğuludur ve dağ demektir. Esasında alem, yollan gösteren izlere denilir. Fakat dağa alem denilmesi onun da bir ne­vi nişan oluşundandır. Alem ille de üzerinde ateş yanan dağ demek değildir.

«Eğer Allah dilerse geminin yürümesine sebep olan rüzgârı durdurur.»

Ayet indiği devrede gemiler denizlerde yelkenle, rüzgarla yol alırlardı. Buharla çalışan gemiler henüz yoktu.

«Revakid» kelimesi durgun, debrenmez, kalakalmış, yani ak­maz, hareket etmez demektir.

«Ev. Yubikhunne» cümlesi «Yuskin» ifadesi üzerine atıftır. Ya-ni o gemileri serseri, boğucu bir rüzgâr göndermek suretiyle helak edebilir. Geminin helakinden maksat, gemidekilerin helakidir. Ta­bii bu helak de onların yaptıklarından ötürüdür. Yani yaptıkları buna sebep olur. Veya rüzgârları gönderip, gemileri helak etmek, onların yaptıklarından ötürüdür.

«Ey insanlar! Dünya sebeplerinden size verilen, dünyanın me-taıdır. Onunla bayatınızı geçiriyorsunuz. Allah'ın Ahiret'teki sevabı ise daha hayırlıdır ve zaman bakımından daha bakidir. Çünkü o, yok olmaz.»

Günahların büyüklerinden maksat, Allah'ın tehdidini veya dünyada cezayı gerektiren veya Allah'ın şiddetle nehyettiği her şey demektir «Fevahiş» kelimesi çirkin olan, çirkinliği büyüdükçe bü­yüyen günahlardır. Fevahiş kelimesinden maksat, şehvani kuvve­te bağlı günahlardır.

Cenab-ı Hak'kın «öfkelendikleri zaman affederler» kelâmı ise, gazabı kuvvetle ilgisi olan günahlardır.

«Rablerinin çağrısına gelirlen...» Bu ayet Ensar hakkında na­zil olmuştur. Allah peygamberin diliyle onları imana davet etti, itaate çağırdı. Onlar da bunu derhal yerine getirdiler. Cenab-ı Hak da bundan dolayı onlan övdü. Ayet Ensar hakkında gelmişse, o vakit genel bir hükümden sonra özel bir hüküm olur, Bu da onla­rın şereflerinden neşet etmektedir. Çünkü onlar tereddüt göster­meksizin iman etmişlerdi.

Ayet eğer Medine Dönemi'nde nazil olmuşsa durum zaten or­tadadır. Eğer Mekke Dönemi'nde nazil olmuşsa o zaman Ensar' dan maksat, hicretten önce Medineliler'den iman eden kimseler­dir. Veya Akabe'de Rasûlullah ile biraraya gelen Ensar'dır. [17]

 

Müşaverenin Ehemmiyeti

 

«Onların işleri, aralarında meşveret iledir», yani aralarında birbirlerinin, fikir ve reylerine başvururlar. Şura kelimesi «Buş-ra» gibi mastardır. Ragıb «Meşveret birbirinin görüşüne müracaat etmek suretiyle oluşturulan fikirdir» der.   Şura, hakkında istişare ettikleri iştir. Cenab-ı Hak'kın burada isim cümlesi getirmesinin sebebi, islâm'dan önce de sonra onların daima istişareye baş-vurduklarına işaret etmektir. Ayette istişare övülmektedir.

Peygamber harplerin maslahatı ile bağlı olan fikirler konusun­da sahabilerle istişare ederdi ve bunlar da oldukça çoktu. Ahkâm hususunda istişare etmezdi. Çünkü bunlar Allah katında farz, mendub, mekruh, mubah, haram olarak gelirdi. Sahabilere gelin­ce, onlar, peygamberden sonra ahkâm hususunda da istişare edip onu Kitap ve Sünnnet'ten alırlardı. Bu konuda ilk istişareleri, hi­lâfet -meselesidir. Zira Rasûl-ü Ekrem «Benden sonra şu kişi hali­fe olacaktır» diye bir nass bırakmamıştır. Halifelik hakkında Ebu-bekir Sıddık ile Ensar arasında birtakım konuşmalar ve istidlaller geçmiştir. Hz. Ömre «Peygamber'in bizim dinimiz için razı olduğu, seçtiği kişiyi biz dünyamız için seçeriz» dedi. Ve Hz. Ebubekir se­çildi. Mürted olanlar hakkında da istişare ettiler. Neticede Ebube­kir Sıddık savaş üzerinde istikrar etti.

Peygamber'den sonra sahabeler harpler hususunda da istişa­re ederlerdi. Hatta, Hz. Ömer, Hürmüzan'la istişare etti. Hürmü-zan müslüman olarak Hz. Ömer'e geldi. Hz. Ömer gazalar ve sa­vaşlar hakkında onunla istişarede bulundu.

43. ayetteki sabır, ıslah mânâsını ifade eder. Islaha sabır de­nilmesi, bunun ululazmlann şanından olmasındandır. Bu saldır­gana gücü yettiği halde ıslaha giden kimsenin övüldüğüne işaret eder.

ülulazmdan maksat, kesin emirler sahibi veya doğru emirler sahibi demektir. [18]

 

Meal

 

45- (Ey Rasûlüm!) Onların (zalimlerin) ateşe arzolunurlar-ken aşağılıktan başlanm  öne eğerek bir göz  ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. Mümin olanlar da «Esas ziyankârlar Kı­yamet Günü'nde kendilerine de ailelerine de zarar verenlerdin} derler. İyi bilin ki zalimler sürekli bir azaptadırlar.

46- Zalimlerin Allah'tan başka kendilerine yardım  edecek dostları da yoktur. Allah'ın saptırdığı kimse için artık çıkar yol yoktur.

47- Allah'tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden Ön­ce Babbinîze icabet edin. O gün sizin için hiçbir sığınak da yok­tur. (Suçu) inkâr da edemezsiniz.

48- (Ey Rasûlüm!)  Buna rağmen yüz çevirirlerse, biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana (Allah'ın emrini) tebliğ etmekten başka bir şey düşmez. Biz insana tarafımızdan bîr ni­met tattırdığımızda, onunla şımanr. Ellerinin ileri sürdüğü işler sebebiyle onlara bîr kötülük de çattı. Muhakkak ki insan o za­man tam bir nankördür.

49- Göklerin de yerin de mülkü Allah'a mahsustur. Allah dilediğini yaratır, dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek ço­cukları bahşeder.

50- Veya onları erkek ve dişiler olarak çift verir. Dilediği­ni de kısır bırakır. Şüphesiz kî o (her şeyi) bilendir,   (her şeye güç yetirendir.

51- Allah bir beşerle doğrudan konuşmaz. Ancak vahy ile veya perde arkasından konuşur. Veya b'ir elçi gönderip izniyle di­lediğini vahyeder. Şüphesiz ki o yücedir ve hikmet sahibidir. [19]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(45-51)   «(Ey Rasûlüm!) Onlann...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Tarf» kelimesi mastardır. Gözünü oynatmak demektir. Hafiy kelimesi de zayıf demektir. Yani ateşe arzolunan o zalimler gözle-rini gizlice hafif bir şekilde kıpırdatarak bakarlar. İbn Abbas «Ha­fiy kelimesi zelil demektir» der. Yani gözlerinin kapaklan zayıftır.

Bazıları «Onlar kör olarak haşre gelirler, ancak kalpleriyle ba­karlar» demişlerdir. Maksadın bu olduğunu söylemişlerse de bu zoraki bir tevildir ve uygun değildir.

«Eğer yüz çevirirlerse», yani sana icabet etmezlerse onları ça­ğırdığın davadan yüz çevirirlerse kendilerine önem verme. Çünkü biz seni onlara murakib veya muhasip olarak göndermedik. Senin vazifen ancak tebliğdir ve sen bu vazifeyi yaptın.

48. ayetin sonundaki «Kefur» kelimesi mübalâğa sigasıdır, ya­nı çok nankördür.

Cenab-ı Hak 49. ayette kadınları erkeklerden önce zikretmek­tedir. Ve bu ibarede zayıf oldukları için gözetilmeleri tavsiyesi vardır.

Bazıları «Kız babalarının kalbini hoş tutmak için evvelâ kadınîar zikredilmiştir. Çünkü onlar Allah'ın mahlûkatının çoğalma­sına sebeptirler» demiştir. Salibi «Bu, kızların dünyaya gelmelerin-deki berekete işarettir» diyor. [20]

 

Allah Beşerle Nasıl Konuşur?

 

«Allah bir beşerle ancak vahy yoluyla veya perde arkasından veya bir elçi göndermek suretiyle konuşur.»

Bu ayette konuşmanın üç kısma hasredilmesi bahis konusu­dur. Birincisi vahy yoluyladır. Bazıları «Vahy, kalbe atılandır, İs­ter yakaza, isterse uyku halinde olsun» şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu kalbe atılan şey ilham da, vahy de olabilir. Çünkü Hz. Musa' nın annesine gelen vahy ile Hz. İbrahim'e rüya âleminde gelen vahy «îlham»<ht. Hem ilham hem de vahy birarada olamaz. Ze­bur'un vahyedilmesi yakaza halinde ilka edilmiştir. Nitekim bu durum Mücahid'den rivayet edilmiştir ve ilham değildir.

îlham, nefsani bir kelâmın suretini gerektirmez. Fakat Zebur gibi bir kitabın vahyedilmesi bunu gerektirir.

îkinci yol, sözler vahy alamn kulağına gelir, fakat vahy alan kişi kendisiyle konuşanı görmez. Nitekim Hz. Musa'ya ve Cenab-ı Hak'km muhatabı olan meleklere, bu şekilde vahyedilmiştir. İşte «Perde arkasından» sözüyle bu kastedilmektedir.

Üçüncü yol, peygamberimizin halinde olduğu gibi meleğin el­çi olarak gönderilmesidir. Çoğu peygamber vahyi bu şekilde al­mıştır. «Bu, ululazm rasûllerin özelliğidir» diyenlerin iddiası doğ­ru değildir. Veya «Bir elçi gönderir» ayetinden de bu kastedilmek­tedir. Zira oradaki elçi melek demektir.

Bu ayet birinci kısmın Allah'tan gelen vasıtasız vahy olduğuna delâlet eder. Mutezile bu ayetle Cenab-ı Hak'kın görülmesinin mümkün olmadığına dair delil getirmişlerdir. Zira eğer Cenab-ı Haklan görülmesi mümkün olsaydı, o vakit şifahen peygambere vahyederdi. Ve haşr da sıhhatli olmazdı.

îmam Eş'ari ve kelâmcılann bir grubundan rivayet edildiğine göre Cenab-ı Hak Rasûl-ü Ekrem'le îsra gecesinde vasıtasız olarak konuşmuştur. Ulemanın çoğunun Easûl-ü Ekrem'in İsra gecesi Rabbinin cemalini gördüğünde ittifakları vardır. Çünkü bunu açık­ça belirten birçok rivayet vardır. Ancak o rivayetlerde «Gözüyle gördü» tabiri yoktur. Fakat niyetten maksat, gözle görmektir.

Hz. Aişe'nin «Böyle bir şey yoktur» sözü ayetten bunu istih­raç ediyor demektir. Eğer bir delile dayansaydı, bir hadise dayan-saydı onu zikrederdi. Ama alimler onun ayetlerden böyle bir istih­raç yapmasını eksik görmüşlerdir.

Ragib «Vahyin esas mânâsı süratli işarettir» diyor. îşte sürati içerdiğinden dolayı «Vahy bir emirdir» denilmiştir. Bu remz ve tariz üzerindeki kelâmla olur. Bazı terkibte mücerred bir ses var­dır. Bazen bazı azaların işaretiyle, bazen de kitabetle olur. Cenab-ı Hak'kın onlara «Sabahleyin teşbih ediniz diye vahyettik» ayetin-deki vahy bunun üzerine hamledilir. Zira burada mânâ remzettik veya yazdık demektir. Teshir de vahydendir. Meselâ, «Rabbin bal­ansına vahyetti», yani onu teshir etti, boyun eğdirdi.

Buhari Sahih'inde Hz. Aişe'den şöyle rivayet ediyor:

«Haris bin Hişam, Rasûl-ü Ekrem'e: «Ey Allah'ın Rasûlü! Vahy sana nasıl geliyor?» diye sordu. Hz. Peygamber cevap olarak şöy­le buyurdu: «Bazen çıngırak sesi gibi geliyor ve bu şekildeki vahy benim için en ağır olanıdır. Vahy bittikten sonra onun dediklerini hıfzettiğimi görüyorum. Bazen melek bana bir kişi şeklinde görü­nür. Benimle konuşur, onun sözlerini ezberlerim,»

Aişe validemiz «Rasûl-ü Ekrem'in üzerine soğuk bir günde vahy indiğini, vahy bittikten sonra onun alnından terler aktığım gördüm» diyor. [21]

 

Meal

 

52- (Ey Rasûlüm!) Böylece sana emrimizden bir ruh (Kur -ân) vahyettik. Sen daha önce kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur küdık. Şüphesiz ki sen doğru bir yola ileti­yorsun.

53- Göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoluna! Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah'a döner. [22]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(52-53)    <t(Ey Rasûlilm!) Böylece sana...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Ruh», İbn Abbas'ın tefsirine göre peygamberliktir. Hasan ve Katade'nin tefsirine göre ise rahmet demektir. Süddi «Vahy de­mektir», Kelbi «Kitap demektir», Rebî «Hz. Cebrail'dir», Dahhak da «Kur'an'dır» demiştir «Onu emrinden kılmıştır»; çünkü onu di­lediği şekilde, dilediğine inzal buyurmuştur. Yani senden önceki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da ruhu, peygamberliği ve­ya rahmeti veya kitabı veya Cebrail'i gönderdik.

Kur'an'ın «Senden ruhu sorarlar» ayetindeki ruh da Kur'an mânâsına gelebilir. «De ki: Ruh Rabbimin emrindendir» ayetin­deki ruh da Kur'an mânâsında olabilir. Yani sana «Bu Kur'an ne­reden gelmiştir» diye sorarlar. De ki: Rabbimin emrindendir, mu­cize olarak bana indirilmiştir. Bunu El-Kuşeyri tefsirinde söyle­mektedir.

«Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin...» ayetinin zahiri şu­dur: Ayet Hz. Peygamber'in vahyden Önce iman sıfatıyla muttasıf olmadığını gösteriyor. Halbuki böyle bir mânâ sıhhatli olamaz. Çünkü peygamberler peygamberlik gelmezden Önce de müslüman idiler. Cenab-ı Hak onları küfürden korumuştur. Bu görüş güveni­lir alimlerin ittifakla savunduğu bir görüştür. Burada birkaç cevap verilmiştir:

Birincisi: İman burada sadece tasdikten ibaret değildir. Tas. dik, ikrar ve amellerin mecmuundan meydana gelir. Çünkü şer'an mücerred tasdike iman denildiği gibi; tasdik, ikrar ve amellerin tümüne de iman denilmesi mümkündür. «Allah sizin imanlarınızı sayı etmeyecektir» ayetindeki iman bu kabildendir. Amellerin bi­linmesine imkân yoktur. Ancak dinlenilirse bilinir. Öyleyse bu iman mürekkeb imandır. Yani tasdik, ikrar ve ameldir. Mürekkeb olan bir iman, bazı azaların yok olmasıyla yok olur. Mürekkeb iman yoktur diye tasdiki iman da yoktur denilmez. îşte alimler «Tasdiki, iman ile peygamberlikten Önce peygamberlerin muttasıf olduklarım» söylüyorlar. Bu hususta icma etmişlerdir. Bunun için Cenab-ı Hak «Sen mümin değildin» tabiri yerine «Sen bilmezdin» cümlesini kullanmıştır.

İkincisi: İmandan Allah ve Rasûlü'nün tasdiki kastedilmekte­dir. Sadece Allah'ın tasdiki ve buna dahil olan ameller değildir. O halde Rasûl-ü Ekrem kendisine verilen peygamberliğe iman et­mekle mükelleftir, muhataptır. Tıpkı ümmetin muhatap olması gi­bi. Şüphe yoktur ki vahyden önce peygamber, Allah'ın peygamberi olduğunu bilmiyordu. Bu ancak vahy ile bilinir. Madem ki iman, Allah ve Rasûlü'nü tasdik etmektir, o halde vahyden önce bu tarz­da bir imanın olmaması doğrudur. Çünkü bu iki şıktan meydana gelen iman, vahyden önce sabit değildi. Ancak Allah'ı tasdik sabit, peygamberi tasdik sabit değildi. İbn'ul Münir buna kaildir.

Üçüncüsü: îmandan maksat imanın getirdiği şeriatlar ve gös­terdiği yollardır. Öyle şeyler ki insan ancak dinlemekle onlara gi­debilir. Begavi bu görüştedir. Diyor ki: «RasûUü Ekrem vahyden önce Hz. İbrahim'in dini üzerindeydi. İslâm dininin şeriatları ken­disine henüz gösterilmemişti.»

Dördüncüsü: Kelam bir muzafın takdirine bina edilmiştir. Ya­ni sen iman davetini biliniyordun. Yani halkı imana nasıl davet edeceğini biliniyordun. Ebu'l-Aliye'nin kelâmı da buna işarettir.

Beşincisi: Sen mecmuu biliniyordun demektir. Yani vahyden önce kitap ve iman mecmuunu irilmiyordun. Bu, Rasûl-ü Ekrem'in sadece imanı bildiği hususuna ters düşmemektedir.

Altıncısı: Sen beşikte iken bunu biliniyordun, Ali bin İsa bu­nu savunmaktadır. Fakat bu yorum ayetin zahirine ters düşmekte­dir. Ayetin zahirinden bu bilgisizliğin vahy zamanına kadar devam ettiği anlaşılmaktadır.

Sn kuvvetlisinin şu olması umulur: İman zahiri üzerindedir. Ayet de Rasûl-ü Ekrem'e minnet etmek sebebinde varid olmuştur. Kalbe ilka edilen vahy kısmını da, elçi göndermek suretiyle gön­derilen vahy kısmını da kapsamaktadır. Rasûl-ü Ekrem birincisiy­le imanı bilmiştir, ikincisiyle de kitabı.

«Lakin biz onu bir nur kıldık» cümlesindeki zamir ruha veya vahyedilen kitaba gider. Bazıları «İmana gider» der. Bazıları ise «Kitap Üe ifnana gider» demişlerdir.

«Sen sıratı müstakime hidayet edersin». Yani o nur ile dile­diğini İslâm dinine ve diğer şeriat ve ahkâmına hidayet edersin. Bu da göklerde ve yerde olanın sahibi olan Allah'ın yoludur.

İyi bilin ki tüm işler Allah'a döner. Yani yer ve gökdeki var­lıkların işleri tamamen Allah'a döner. Vasıtalar Kıyamet GÜntt'nde tamamen kaldırılır. Onlar Allah'la karşı karşıya gelirler. [23]

ŞÛRA SURESİ'NÎN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/132.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/134.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/135.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/136-137.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/139.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/10-141.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/141-143.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/145.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/146-147.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/147.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/149.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/150-152.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/152.

[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/153-154.

[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/155-156.

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/158.

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/159-160.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/160-161.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/163.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/164-165.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/165-166.

[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/167.

[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/168-170.