Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 042Sura
42
Şûra Sûresi
indiği Yer :
Mekke
62
53
İniş Sırası :
Âyet sayısı :
Nüzulü
Mushaftakİ sıralamada 42., İniş sırasına göre 62. sûredir. Mekke döneminde, Zuhruf sûresinden önce ve Fussilet sûresinden sonra nazil olmuştur. 23-24, 23-26, 27 ve 39-41. âyetlerinin Medine'de indiğine dair rivayetler de bulunmaktadır.[1] Fakat üslûp ve içerikleri bu âyetlerin de Mekke döneminde İndiği İzlenimini vermektedir.[2]
Adı
38. âyetinde geçen ve "danışma, istişare etme" anlamına gelen şûra kelimesi sûreye ad olmuştur. "Hâ-mîm-ayn-sîn-kaf sûresi" veya kısaca "Ayn-sîn-kaf sûresi" diye de anılır. Birçok mushaf ve tefsirde "Mü'min. sûresi" şeklinde geçer.[3] fakat muhtemelen, 40. sûre olan Gâfır sûresinin de diğer adı Mü'min olduğu için bu isimle anılması yaygın değildir.[4]
Konulan
Sûreye hâkim olan ana fikir, Hz. Muhammed'e (s.a.) bildirilenlerin Allah tarafından vahyedilmekte olduğu, önceki peygamberlere bildirilenlerle ona vahyedi-lenlerin aynı kaynaktan geldiği, bu sebeple aralarında temel hükümler ve ilkeler açısından birlik bulunduğudur. Yer yer Yüce Allah'ın yaratma gücüne ve evrende yürürlükte olan yasalarına değinilen sûrede Allah'a şirk koşanların âhirette karşılaşacakları kötü akıbete ilişkin uyanlar yapılmakta, iman edip erdemli davranışlarda bulunanlara âhiretle ilgili müjdeler verilmekte, tebliğ görevinin ağırlığı ve müşriklerin inkarcılıkta direnmeleri karşısında bunalan ve herkesin doğru yola girmesi için çırpman Resûlullah'a -bu dünyada kendi gayret ve seçimlerine göre Allah Teâlâ'nın kimilerine hidayet nasip ederken kimilerini de sapkınlıklanyla baş başa bırakacağı bildirilerek- teselli verilmekte, bulunduğu doğru çizgiyi azimle sürdürmesi istenmekte, Allah'ın hoşnut olduğu müminlerin bireysel ve toplumsal davranış biçimlerinden bazılarına övgü üslûbu içinde işaret edilerek müsliimanlar güzel ahlâk sahibi ve örnek insan olmaya özendirilmektedir. Sûre, vahyin insan için taşıdığı hayatî öneme yapılan bir vurgu ile sona ermektedir.[5]
Meali
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2. Ayn-sîn-kaf.
3.Azîz ve hakim olan Allah sana ve senden öncekilere işte böyle vahyediyor.
4.Göklerde ve yerde ne varsa hep O'nundur. O çok yücedir, çok uludur.
5.Gökler neredeyse yukarılarından çatlayacak. Melekler de rablerini hamdile teşbih ediyorlar ve yerdekilertn bağışlanmasını diliyorlar. İyi biliniz ki bağışlama ve merhameti sınırsız olan ancak Allah'tır. 6. Kendisinden başkasını dost ve koruyucu bilenleri Allah sürekli gözetlemektedir. Senin onlarla ilgili bir sorumluluğun yok. 7. İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için böyle Arapça bir Kur'an indirdik. Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır. 8. Allah dileseydi onları elbette tek bir ümmet yapardı, fakat O kimi dilerse onu rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise ne bir velisi ne de bir yardımcısı olacaktır. 9. Onlar Allah'tan başka veliler edindiler öyle mi! Halbuki asıl dost ve koruyucu Allah'tır. Ölüleri de O diriltecektir ve O'nun gücü here şeye yeter. [6]
Tefsiri
1-2. Bazı sûrelerin başında yer alan bu harfler, ayrı ayrı okunduğundan dolayı "hurûf-ı mukattaa" diye anılır[7]
3. Allah Teâlâ'nın gerek Hz. Muhammed'e (s.a.) gerekse daha önceki peygamberlere vahyediş tarzının bu sûrede açıklandığı gibi olduğu belirtilmektedir kî, bu açıklama 51. âyette gelecektir[8] Âyeti şöyle anlamak da mümkündür: Bu sûre öyle bir İçeriğe sahiptir kî Yüce Allah onun benzerini hem başka sûrelerde sana hem de senden önceki peygamberlere vahyetmİştİr. Bir başka ifadeyle, O bu anlamları Kur'an'da ve diğer ilâhî kitaplarda tekrar tekrar vurgulamıştır[9] Bu yorumlarda âyetin Resûl-i Ekrem'e gelen vahyin biçim ve / veya içerik olarak önceki vahiylerle benzerliğine dikkat çekmesi esas alınmıştır. "Vahyediyor" şeklinde şimdiki zaman fiili kullanılmasının da bu mânalara göre izahları yapılmıştır. Fakat fiilin şimdiki zaman olmasından hareketle, asıl konunun Resûlullah'a verilmekte olan vahiy olduğu ve bunun o sağ olduğu sürece devam edeceği bildirilerek müşriklerin vahyin kesileceği yönündeki beklentilerini kırmanın amaçlandığı, diğer peygamberlere verilenden ise dolaylı olarak bahsedildiği de söylenebilir.[10]
"Böyle" anlamına gelen işaret isminin değinmek istediği şey, sözün akışı içinde daha önce geçmediğinden buna "işte şu anda vahyedİldiği şekilde" mânası verilmektedir. Bu öğenin cümlenin başına konmasmdaki amaç, işaret edilen hususun önemine dikkat çekmek ve zihinleri bu konu üzerinde düşünmeye hazırlamaktır. İbn Âşûr başka bazı âyetlerde de örnekleri görülen bu üslûba Arap dilinde daha önce rastlanmadığım ve bunun Kur'an'ın orijinal özelliklerinden olduğunu belirtir (XXV, 27).[11]
5. Göklerin neredeyse çatlayacağına ilişkin ifade, "Yüce Allah'ın azametinden ötürü, Allah tarafından onlara yüklenen misyonun ağırlığından dolayı, oralarda sayısız denecek çoklukta meleklerin, gök cisimlerinin ve akıl erdirilemez yazgıların ve sırların bulunması sebebiyle, yer yüzünde şirk ve sosyal bozulmalar çoğaldığı için gökler neredeyse yukarılarından çatlayacak" gibi farklı mânalarla açıklanmıştır. Âyetin "yukarılarından" anlamına gelen kısmı bazı müfessirlerce, çatlamanın şiddetini belirten deyimsel bir anlatım olarak düşünülmüş, bazılarınca ise Rahman sûresinin 37. âyetinde kıyametten söz edilirken yer verilen göğün yarılması tasvirinde onun bir güle benzetilmesinden hareketle "üst tarafı" şeklinde anlaşılmıştır. Ayrıca buradaki zamir için farklı bir gönderme yapılarak "yerin yukanlarından" mânası da verilmiştir.[12] İnsanın evrende görebildiği ve göremediği her şeyin sahibi ve mâliki Yüce Allah olduğu halde başka varlıkları O'na ortak koşmanın, hele O'nun çocuk edindiğini ileri sürmenin ne büyük küstahlık olduğuna değinen başka bir âyette de neredeyse göklerin çatlayacağı ifadesi kullanılmıştır.[13]
Âyetin bu kısmını, "Melekler rablerini övgü ve tenzih ile anıp yerdekilerin de bağışlanmasını dilerken gökler (bu teşbihe katılmak için) neredeyse üst taraflarından parçalanırlar" şeklinde tercüme etmek de mümkündür; çünkü her şeyin kendine mahsus bir dille Allah'ı övgü ve tenzih ile andığı bildirilmiştir.[14]
6-9. İnkarcılıkta direnenlerin bu tutumlarının sonucuna katlanmak durumunda oldukları ve Yüce Allah'ın dünya hayatını böyle bir irade sınavı için var ettiği hatırlatılmakta, müşriklerin iman etmeleri ve kurtuluşa ermeleri için çırpındıkları halde tam sonuç alamayan Hz. Peygamber ve ona gönülden bağlanan müminler teselli edilmektedir.
6, 8 ve 9. âyetlerde geçen "velî" (çoğulu: evliya) kelimesi "dost, koruyucu, nâmı, destekçi, kendisine uyulan önder" gibi mânalara gelir. Kur'an'da sıkça kullanılan bu kelimeye bağlama göre bu ve benzeri mânalardan biri verilebilir[15]
7. âyette geçen ve "anakent, yerleşim yerlerinin merkezi" anlamlarına gelen "ümmülkurâ" tanılaması Kur'an'da Mekke şehrini ifade etmek için kullanılır[16] Âyetin "çevresindekiler" diye çevrilen kısmını Araplar'la sınırlandırarak yorumlayanlar olmuşsa da [17] birçok müfessir İslâm tebliğinin evrenselliğine dikkat çekerek burada bütün insanların kastedildiğini savunur[18]
Kur'ân-ı Kerîm'de farklı bağlamlarda, hem "insanlar başlangıçta tek bir ümmet idi" anlamına hem de 8. âyette olduğu gibi "Allah dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı" mânasına gelen ifadeler yer alır.[19] Burada âyet kümesinin genel amacı doğrultusunda, Resûlullah'a ve müminlere, insanların bir sınavdan geçmekte olduğu, hür iradeleriyle hareket ettikleri, bu sebeple de herkesin aynı çizgi üzerinde bulunmadığı bildirilmektedir.[20]
Meali
10. Ayrılığa düştüğünüz bütün konularda (doğru) hüküm Allah'a aittir. İşte o Allah benim rabbimdir; yalnız O'na güvenip dayanmışımdır ve daima O'na yönelirim. 11. Gökleri ve yeri yaratan O'dur. Size kendi türünüzden eşler, hayvanlardan da çiftler yarattı. Bu şekilde çoğalmanızı sağlamaktadır. O'na benzer hiçbir şey yoktur. O her şeyi işitir, her şeyi görür. 12. Göklerin ve yerin anahtarları Û'nundur. Rızkı dilediğine bol, dilediğine de ölçülü verir. Çünkü O her şeyi bilmektedir.[21]
Tefsiri
10. Bu âyette kastedilen ayrılığın tarafları ve konulan hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Bir yoruma göre burada müminler ile İnkarcılar arasında gerek dinî gerekse dünyevî konularda ortaya çıkan inanç ve fikir ayrılıkları kastedilmek* te, bu ihtilâfların ancak Allah tarafından hükme bağlanacağı, kıyamet günü kimin haklı kimin haksız olduğunun net bir şekilde ortaya çıkarılacağı belirtilmektedir.[22] Sûrenin Mekke döneminde inmiş olması ve 7-8. âyetlerin içeriği bu anlayışı destekleyici niteliktedir. Nitekim Mukatil'den, Mekkelİler'in bir kısmının Kur'an'a inanıp bir kısmının onu inkâr etmesi üzerine bu âyetin indiği nakledilmiştir[23] Diğer bir yoruma göre burada bütün insanları kapsamına alan bir ifade bulunmaktadır ve dinî konularda insanlar arasında çıkan her türlü ayrılığın ancak Allah tarafından sonuca bağlanacağı, Yüce Allah'ın kıyamet günü hakkı bâtıldan açık biçimde ayırt edeceği anlatılmaktadır.[24] Zemahşerî bu âyette müminlere yönelik bir buyruk bulunduğu noktasında birleşen şu yorumlan da nakleder: a) Aranızda bir uyuşmazlık çıktığında Nisa 4/59 âyetinde belirtildiği gibi Resûlutlah'ın hakemliğine başvurunuz ve başkalarının hükmünü onunkine üstün tutmayınız, b) Bir âyetin yorumunda kapalılık bulunur ve ihtilafa düşerseniz, Allah'ın kitabındaki muhkem âyetlere ve Resûlullah'ın sünnetindeki açık ifadelere başvurunuz, c) Ruhun mahiyetinin ne olduğu gibi size yükümlülük getirmeyen ve künhüne vâkıf olamayacağınız konularda görüş ayrılığına düşerseniz "Bunu en iyi bilen Allah'tır" deyiniz. Daha sonra Zemahşerî bu âyetin, müctehitlerin şer'î konulardaki ihtilaflarına yönelik olup olmadığı sorusuna "Hayır, çünkü Resûlullah hayatta iken İctihad caiz değildir" cevabını verir (IH, 398). Öte yandan dinî meselelerin çözümünde kıyas metodunun kullanılmasına karşı çıkanların bu âyetten destek almaya çalıştıkları görülür. Fakat bağlamı ve indiği dönemin şartlan dikkate alınırsa bu âyetin, İslâm âlimlerinin gerek akaid gerekse fıkıh alanındaki görüş aynhklarıyla ilgisi bulunmadığı ve bu istidlalin zayıf olduğu ortaya çıkar[25] Kanaatimize göre -Râ-zî'yi takiben- âyetin asıl amacını şöyle özetlemek mümkündür: Yüce Allah nasıl Resulünü inkarcıları iman etmeye zorlamaktan menetmişse aynı şekilde müminlerin de onlarla çekişmelerini ve husumeti arttırmalarım yasaklamış, haklıların mükâfatının ve haksızların cezasının kendisi tarafından verileceğini bildirmiştir (XXVII, 149). Burada âyetin ilk cümlesi Hz. Peygamber'in sözü olarak kabul edilirse "İşte o Allah benim rabbimdir; yalnız O'na güvenip dayanmışımdır ve daima Ona yönelirim" anlamındaki sözler de bunun devamı olur; ilk cümle Cenâb-ı Allah'ın hitabı olarak katful edildiğinde ise devamında "Ey Muhammed! Şöyle de..." şeklinde bir hitap cümlesinin bulunduğu var sayılır.[26]
11-12. Gerek insanlarda gerekse hayvanlar âleminde açıkça görülen eşlilik olgusunu ve buna dayalı olarak işleyen üreme düzenini var edenin, daha da Önemlisi onlara mekân olan gökleri ve yeri yoktan yaratanın Yüce Allah olduğu dikkate alınırsa hiçbir varlığın O'na benzer olamayacağı kolayca anlaşılır. 11. âyetin asıl amacının da İslâm inancının en önemli noktalarından olan bu hususu pekiştirmek olduğu söylenebilir. Bunu belirtmek için Kur'an'ın kullandığı ifade öylesine vecizdir ki bunu çevirmedeki güçlük adetâ Allah Teâlâ'nın diğer varlıklardan farklılığının nasıllığını kavrayabilmenin de insan idrakinin çok üstünde olduğunu îma etmektedir.
"O'na benzer hiçbir şey yoktur" diye çevrilen cümleyi lafza daha bağlı kalınarak "Hiçbir şey O'nun misli gibi değildir" şeklinde tercüme etmek mümkündür. Bu da göstermektedir ki benzerliği red ifadesinde dahi Cenâb-ı Allah'ın yüce zâtı ile başka varlıklar arasında bir karşılaştırma yapılması uygun görülmemiş, "benzeri, dengi" anlamına gelen "misi" kelimesine bir de "gibi" mânası taşıyan bir edat eklenmiştir (Bazı müfessirler burada Arap dilindeki mutat bir kullanımın söz konusu olduğunu, bazıları da "gibi" anlamındaki edatın benzerliğin bulunmadığı mânasını pekiştirdiğini belirtirler). Müfessirler bu ifadenin mâna incelikleri, Yüce Allah'ın kendi zâtına İzafe ettiği görme, işitme gibi bazı özellikleri insana lütfetmiş olmasıyla bu âyetteki anlamın bağdaştırılması gibi konular üzerinde geniş biçimde durmuşlardır. Özü itibariyle tenzih (Allah Teâlâ'nın her türlü noksanlıktan uzak oluşu ve yaratılmışlara benzemezliği) fikrine dayalı olan bu açıklamalar, âyetin Allah'a ortak koşma, O'na çocuk İzafe etme, bazı yaratılmışlarla Ulu Tanrı arasında benzerlikler kurma ve onlara ulûhiyyet izafe etme gibi sapkın inanç ve düşünceleri mahkûm ettiğini ortaya koymakta ve Yüce Allah'ın zât ve sıfatlarının beşerî tasavvurlara sığmayacağını vurgulamaktadır.[27]
"Hayvanlar" şeklinde çevrilen "en'âm" kelimesi bu bağlamda insanların yararlanmak üzere kendi hakimiyetleri altına alabildikleri hayvanları ifade etmektedir. İnsanların yakın çevrelerinde bulunmaları ve günlük hayatta onlarla iç içe olmaları yani gözlem kolaylığı bulunması sebebiyle bu gurubun örnek olarak seçildiği düşünülebilir. Bununla birlikte mealde sınırlayıcı bir niteleme yapılmamıştır.[28]
Meali
13, O, Nuh'a buyurduklarını, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Mû-sâ'ya ve îsâ'ya buyurduklarımızı size din kıldı ki o dini ayakta tutasınız,o konuda tefrikaya düşmeyesiniz. Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi, Allah {dini tebliğ için) dilediğini seçer ve kendisine yöneleni doğruya iletir. 14. Onlar özellikle kendilerine dine dair bilgi geldikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden bölünüp parçalandılar. Rabbin tarafından belirli bir süre tanıma sözü verilmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Onlardan sonr.a kitaba vâris kılınanlar da onun hakkında derin bir şüphe içine düşmüşlerdir. 15. İşte bunun için sen çağrına devam et ve enıro-lunduğun gibi doğru çizgini sürdür. Onların arzularına uyma ve şöyle de: "Ben Allah'ın indirdiği bütün kitaplara iman ettim ve bana aranızda âdil davranmam emredildi. Allah bizim de rabbimiz, sizin de rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız size. Sizinle bizim aramızda ortak bir kanıt yok. Allah hepimizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak O'nadır." 16. O'nun çağrısı (birçok insan tarafından) kabul edildikten sonra Allah hakkında tartışmaya kalkışanların delilleri rableri katında geçersizdir. Üzerlerine gazap çökmüştür ve onlar için çetin bir azap vardır. 17. Hak ve hakikat içerikli kitabı ve o sayede ölçü ve dengeyi gönderen Allah'tır. Nereden bileceksin, kıyamet vakti belki de çok yakın! 18. Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanırlar. Şu iyi bilinmeli ki, kıyameti tartışanlar derin bir sapkınlık içindedirler.[29]
Tefsiri
13. Hemen bütün nıüfessirler burada din kelimesinin İlâhî dinlerin tamamını ifade eden geniş anlamıyla kullanıldığı kanaatindedirler. Bu dinlerdeki bütün hükümlerin diğerlerinde aynen korunmadığı ve önceki ilâhî dinlerde yer alan amelî hükümlerin hepsinin Hz. Muhammed'in ümmeti için teşrî kılınmadığı da bilinmektedir. Dolayısıyla burada geniş anlamıyla dinin bir kısmının kastedilmiş olması gerekir. Bu kısmın ise bütün ilâhî dinlerdeki müşterek hükümler olduğu açıktır. Başta kuşkusuz tevhid inancı gelmektedir. Aynı şekilde meleklere, vahiy olgusuna (ilâhî kitaplara), peygamberlik müessesesine ve âhiret hayatına inanmak da ortak akîde esaslanndandır. Bunlann yanı sıra temel ahlâk ilkeleri, -ayrıntılarında farklılıklar olsa da- namaz vecibesi ve belirli yakınlık derecesinde olanların evlenme yasağı gibi bazı amelî hükümler bütün peygamberlerin toplumlarına bildirdiği ve uyma çağrısı yaptığı hususlardır. Âyette kutlu peygamberler zincirinin dönüm noktası özelliği taşıyan halkalarına ismen yer verildiği görülmektedir: İnsanlık tarihinde önemli bir başlangıcı temsil eden Hz. Nuh, çok tanrıcı inançların her tarafı sardığı bir ortamda tek Tanrı inancının ihyası için görevlendirilen ve halen mevcut üç büyük ilâhî din mensuplarının atası olarak bilinen Hz. İbrahim ve bu üç dinin peygamberleri Hz. Mûsâ, Hz. îsâ ve Hz. Muhammed [30]Burada Resûl-i Ekrem kendisine hitap edilen olduğu için ismen değil, "sen" şeklinde muhatap olarak zikredilmiştir. Fakat onun peygamberlik görevini vurgulamak üzere, diğer peygamberlere bildirilenler için "vassâ" fiili kullanıldığı halde, ona bildirilenler için "evhâ" fiili kullanılmıştır. Başlangıcı temsilen Hz. Nûh zikredildikten hemen sonra vahiy zincirinin son halkası olması itibariyle Hz. Muhammed'e hitap edilmesi ve ona vah-yedilenden söz edilmesi de dikkat çekicidir, Âyetin "sana vahyettiklerimizi" anlamına gelen kısmı, bu âyetin İndiği zamana kadar Resûlullah'a vahyedilmiş olanlar veya mutlak olarak ona vahyedilenler şeklinde anlaşılabilir. Az önce açıklandığı üzere, burada bütün ilâhî dinlerin temel hükümlerindeki, özellikle inanç ve ahlâk ükelerindeki müşterekliğe değinilmekle beraber, âyetin devamında bunların da varlığını korumasının vazgeçilmez şartı olan bir ilkeye vurgu yapılmaktadır: "... ki o dini ayakta tutasınız, o konuda tefrikaya düşmeyesiniz." Âyetin bu kısmını "... ki bunlann özü, dine özen gösterme ve o konuda parça parça olmama gereğidir" şeklinde tercüme etmek de mümkündür. Bazı müfessirler bu cümleyi anılan peygamberlere buyurulanlann yerini tutacak tarzda açıklamışlardır; bu anlayışa göre âyetin meali şöyle olur: "O, 'Dine özen gösterin ve o konuda parça parça olmayın' diye Nuh'a buyurduklarım, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve îsâ'ya buyurduklarımızı sizin için de din kıldı." Râzî, parçalanmama buyruğunu "çok tanrıcı inançlara saparak parçalanmayın" şeklinde açıklar.[31]
"Kendilerini davet ettiğin bu din müşriklere ağır geldi" anlamındaki cümle müfessirlerce daha çok Mekke putperestlerinin yeni din çağrısını içlerine sindire-memeleri olgusuyla açıklanır. Bunun sebebi olarak da Kur'an'm, Resûl-i Ekrem'in tebliği karşısında müşriklerin tavrına ilişkin verdiği bilgiler ışığında şu hususlar hatıra gelmektedir: Bu çağrının Hz. Muhammed gibi bir beşer tarafından, hele onların değer yargılarına göre toplumda üstün bir konuma (özellikle büyük bir servete) sahip olmayan mütevazı bir kişi vasıtasıyla yapılmış olması; Resûlul-lah'm bir anda toplu bir kutsal kitap getirmemesi, tebliğ işine melekler indirmek gibi olağan üstülükler içeren gösterilerle başlamaması; Kur'an'ın çok tanrı inancını mahkum edip insanları tevhit inancına yöneltmesi ve gönüllere âhiret bilincini yerleştirmesi, bunun ise müşrik ileri gelenlerinin şirke dayalı kurulu düzenlerini ve çıkarlarını tehdit etmesi.
"Allah (dini tebliğ için) dilediğini seçer" şeklinde çevrilen cümlede "ona" anlamına gelen ve meale yansıtılamayan bir zamir bulunmaktadır. Bu cümleyi bazı müfessirler "Allah, seçilmeye layık olanları seçip, kendisine yaklaştırır, onları nez-dine celbeder, toplar" şeklinde açıklamışlardır.[32] Bazıları İse -belirtilen zamir ile "din"in veya "Hz. Peygamber'in yaptığı çağn"nın kastedildiğini düşünerek- "laydık olanları hak din için seçer" yorumunu yapmışlardır.[33]
14. Dinde parçalanmaların yeterli İlâhî bildirim yapılmamış olmasından ileri geldiği iddiasını reddeden bu içerikteki âyetlerde, bölünmenin asıl sebebinin bilgisizlik değil, kişisel çıkarlara düşkünlük ve çekememezlik duygulan olduğuna dikkat çekilmektedir[34] "Rabbin tarafından belirli bir süre tanıma sözü verilmemiş olsaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi" buyurularak, suçlu, günahkâr, haksız insanların gidişatına niçin ilâhî bir müdahale yapılmadığı yönünde daima hatırdan geçen bir soruya cevap verilmekte, Yüce Allah'ın bütün insanları kapsayan hesaba çekme ve buna göre mükâfat yahut ceza verme işini âhirete bırakmayı dilediği için bunun böyle olduğu bildirilmektedir.
Müfessirler arasında "kitaba vâris kılınanlar" ile, Hz. Muhammed zamanındaki yahudi ve Hıristiyanların kastedildiği kanaati hâkimdir; bu görüşte olanların bir kısmı, burada onların kendi kutsal metinleri hakkında dahi şüphe İçinde olduklarına, bir kısmı da Kur'an ve Hz. Muhammed hakkında kuşkular ortaya koyduklarına işaret edildiğini belirtirler[35]Bu cümlede maksadın Araplar olduğu ve onların Kur'an veya hüküm (mahşer) günü hakkındaki şüphelerine değinildiği yorumunu yapanlar da olmuştur.[36] fakat Râzî sözün akışının buna müsait olmadığını belirtir (XXVII, 158). Bize göre "onlardan sonra" ifadesini, bir kısmının isimleri önceki âyette zikredilen "peygamberlerden sonra" şeklinde anlamak daha isabetlidir; sonra gelenler peygamberlerin bıraktığı kitaplar üzerinde şüpheye düşmüşlerdir.[37]
15. ResûMlah'a çağrışma devam etmesi emredilirken, neye çağrıda bulunacağı hususu cümlenin açık bir öğesi halinde belirtilmediği için bu konuda bağlama göre değişik yorumlar yapılmıştır; bazı müfessirlerce bu, "aslî haliyle Hanîf-lik inancına çağır" şeklinde yorumlanmıştır.[38]
"Emrolunduğun gibi doğru çizgini sürdür" şeklinde tercüme ettiğimiz cümlede kullanılan emir fiilin maştan olan istikamet, İslâmî terminolojide "inanç, niyet, düşünce ve davranışta doğruluk ve dürüstlüğü; Allah'a yönelme ve O'mm buyruklarına uygun davranma hususunda devamlı ve tutarlı olmayı" ifade eder. Hz. Peygamber Hûd sûresinin kendisini çok etkilediğini ifade etmiş ve -bir rivayete göre- bu etkinin gerekçesini orada da geçen bu buyruğun getirdiği ağır sorumlulukla açıklamıştır.[39] Grek kaynaklı felsefe kültürünün gelişmeye başladığı dönemlerden itibaren İslâm ahlâk kültüründe benimsenen "Fazilet iki aşırılığın ortasıdır" şeklindeki anlayışın da etkisiyle İslâmî literatürde istikamet kavramı için daha çok itidal sahibi olma, aşırılıklardan kaçınma anlamının merkeze alındığı açıklamalar yapıldığı görülmektedir.[40]
Önceki iki âyette şu noktalara dikkat çekilmişti: İlâhî mesajların özündeki birliğe rağmen bu bildirimlerin muhatapları kişisel arzularını öne çıkarıp bölünmeyi yeğlediler; ama Yüce Allah haklı ve haksız ayınmıyla ilgili nihâî hükmünü mahşer günü açıklamayı murad ettiğinden, farklı tercihlere imkân veren ve bir sınav ortamı olan bu dünyada farklı yönlerde yolculuklar sürüp gitmektedir. Bu âyette de son peygamber Hz. Muhammed'in şahsında onun Allah'ın elçisi olduğuna yürekten inananlara şöyle hitap edilmektedir: Vahyin aydınlık yoluna yapılacak çağrı da durmadan devam etmeli, doğru çizgiden sapmayı özendiren etkenlere karşı güçlü bir irade smavı verilmelidir; ayrılıkları tartışmak değil, açık hakikatler üzerindeki birlik hareket noktası olmalıdır; her halu kârda adalet ilkesinden şaşıl-mamahdır. Farklı kişi veya tarafların farklı tutum ve uygulamaları, olması gerekeni gösteremez; bu ayrılıklar yolunuzu aydınlatamaz, onları herkesin kendi yapıp ettiklerinin sonuçlarıyla bag başa kalacağı güne havale etmek en uygun yoldur. Bütün insanların bir araya geleceği mahşer gününe doğru yol almaktayken yine herkese ışık tutacak açık ve öncelikli hakikatler ise şunlardır: Hepimizin rabbi birdir, Allah'tan başka mâbud tanımamalıyız; bütün hak peygamberlerin getirdikleri O'nun mesajlarıdır.[41]
16. Herkesin rabbinin bir olduğu kabul edildikten sonra, Allah Teâlâ'nın zât ve sıfatlarının mahiyeti üzerinde yapılacak tartışmalar anlamsız kalacaktır. Çünkü bu konunun insan idrakini aştığı açıktır. 11. âyette geçen "O'na benzer hiçbir şey yoktur" cümlesi de bu konuya son noktayı koyan veciz bir uyandır. Dolayısıyla, bu tür tartışmalarla gerek kendilerini lâyıkı veçhile Allah'a kulluk etmekten mahrum bırakan gerekse başkalarının zihinlerini örselemeye çalışan kimselerin hesap gününde Allah'a karşı ileri sürebilecekleri bir mazeret yoktur, dünyada iken kanıt saydıkları ama aslında kendilerini oyalayan gerekçeler O'nun katında hiçbir değer taşımayacaktır.
Ayetin, put vb. varlıkları da tanrı gibi görmekle beraber evrenin tek yaratıcısının Allah olduğunu kabul eden müşriklerin yanı sıra, tek tann inancına sahip olduğu halde Allah'ın zât ve sıfatları hakkında saçma tartışmalara dalan yahudilerî ve bütün insanların rabbinin bir olduğuna inandıkları halde tann kavramını parçalayan ve peygamberlerine ulûhiyyet izafe edecek kadar ileri giden hrristiyanlan da kapsadığı söylenebilir. Fakat tefsirlerde genellikle, bazı yahudilerin Resûhıllah'a iman eden kişileri bu inançtan caydırmak için çaba harcadıkları, kendi peygamberlerinin ve kitaplarının daha önce olduğu argümanından yararlanarak demagoji yaptıkları yönündeki bir rivayet esas alınmaktadır. Âyetin "O'nun çağrısı" şeklinde çevirdiğimiz "lehû" kısmındaki zamirin genellikle "Allah" lafzının yerini tuttuğu düşünülmüş ve "yani O'nun dini veya peygamberi" kabul edildikten sonra açıklaması yapılmıştır.[42] Derveze bu hususu izah ederken, Mekke döneminde Hz. Peygamber'in çağrısına icabet edenlerin, önceki dinleri, etnik kökenleri ve sosyal tabakaları bakımından hemen hemen insanlığın bütün kesimlerini temsil edecek çeşitlilikte olduğu tarzında bir yorum yapar.[43] Belirtilen tespitin isabet derecesi bir yana, bu yaklaşım benimsendiğinde âyete "O'nun dinine hemen her kesimden icabet edenler bulunduğuna göre, Allah hakkında tartışmaya kalkacakların delilleri rableri katında geçersizdir" şeklinde bir mâna verilmiş olmaktadır. Her iki tarafta aklî muhakemesi güçlü ve bilgili kişiler bulunduğu dikkate alındığında, bu yorumun pek makul olmadığı söylenebilir. Burada amaç Allah hakkındaki tartışmanın geçersizliğini her kesimden O'nun çağrısına uyanların bulunmasına bağlamak değil, Hz, Muhammed'in peygamberliğini kabul edenlerin bulunmasını takiben artık ona tâbi olanlarla olmayanlar arasında Allah hakkında bir tartışmanın gereksizliğini belirtmek ve müslümanlan bu konuda uyarmaktadır. Nitekim 15. âyette "Sizinle bizim aramızda ortak bir kanıt yok" diye çevirdiğimiz cümle bu anlayışı teyit etmektedir. Farklı inanç grupları arasında verilecek nihaî hükme İlişkin bir âyetin tefsiri sırasında bu husus açıklanmıştır.[44]
17. "Kitab" kelimesiyle peygamberlere indirilen İlâhî mesajlar bütününün[45] veya Kur'ân-ı Kerîm'in[46] kastedildiği yorumlan yapılmıştır; Hadîd sûresinin 25. âyeti birinci yorumu teyit etmektedir.
"Ölçü ve denge" diye tercüme edilen kelimenin âyetteki karşılığı mîzân'dır. Bu kelime birçok âyette "tartı" anlamında kullanılmıştır. Bu bağlamda İse müfes-sirlerin çoğunluğu tarafından "adalet" mânasında anlaşılmıştır. Bazı müfessirler bu kelime için "ilâhî kitaplarda insanın yapması gerekenlerle ilgili olarak açıklananlar yani davranış ölçüleri", bazıları da "kulluk çağrısına uymanın ödüllendirilmesi ve Allah'a başkaldırmanın cezalandırılması" yorumunu yapmışlardır.[47] Âyetin bağlamı ve konuya ilişkin başka âyetler ışığında bu kelime "ölçü, denge, denge kanunu, iyiyi kötüden doğruyu eğriden ayırt etme yeteneği, davranışları değerlendirme kriteri, adalet duygusu" gibi mânalarla da açıklanabilir. Adaleti gerçekleştirme, düzgün biçimde ölçmek ve değerlendirmekle mümkün olduğuna göre, bunu sağlamak için maddî varlıklarda tartı âletine, manevî konularda İse akıl ve ruhun belli donanımlarına, varlık ve olaylar arasında gerekli dengeyi kuracak muhakeme gücüne ihtiyaç vardır.[48]
Yüce Allah'ın kitabı indirmesi, ölçü ve dengeyi var etmesinden bahsedilme-sinin âyetin sonundaki şu cümleye fikrî hazırlık amacı taşıdığı anlaşılmaktadır: "Kıyamet vakti belki de çok yakın!" Buna göre âyetin anlamı şu olmaktadır: Evreni yaratan, İlâhî bildirimlerde bulunan, ölçü ve dengeyi var eden yüce yaratıcının böylesine bir düzeni gayesiz, boş yere kurmuş olması düşünülemez; bilinmeli ki bu dünyada yapılıp edilenlerin ölçülüp değerlendirileceği ve sonuçlarının görüleceği bir gün mutlaka gelecektir. Birçok âyet bu yorumu desteklemektedir. Zemahşerî ise âyetin başı ve sonu arasındaki bağı şöyle açıklar: Kıyamet hesap günü ve adaletin icrası İçin tartıların işletilmesi demektir; şu halde âyette âdeta "Allah size, hesaba çekileceğiniz, amellerinizin tartılıp herkese hak ettiğinin verileceği gün gelmeden önce adalet ve eşitlikle muamele etmenizi ve dinlerin gereklerine uymanızı buyurdu" denmektedir (III, 401). "Nereden bileceksin" anlamındaki ifade muayyen bir kişiye hitap olmayıp âyetin bütün muhataplarını kıyamet gerçeği üzerinde düşünmeye çağırmaktadır.[49]
Meali
19. Allah kullarına çok lütufkârdır, dilediğini rızıklandinr. Güçlü ve üstün olan da O'dur. 20. Kim âhiret kazancını isterse onun bu kazancını arttırırız; kim dünya kazancını tercih ederse ona da bundan veririz; ama onun âhirette hiçbir nasibi olmaz. 21. Yoksa onların ortak koştukları tanrıları var da Allah'ın izin vermediği kuralları bunlar için dîn mi yapıyorlar? Nihaî hükümle ilgili söz olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilir, iş bitirilirdi. Ama o zalimler için can yakıcı bir azap var! 22. Zalimlerin yaptıklarından ötürü korkuya kapıldıklarını göreceksin; ama bu mutlaka başlarına gelecek, iman edip iyi işler yapanlar ise cennet bahçelerinde olacaklar. Onlar için rableri katında istedikleri her şey vardır. İşte büyük lütuf budur. 23. Allah'ın iman edip iyi işler yapan kullarına verdiği müjde işte bu. De ki: "Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum." Kim çaba harcayıp bir iyiliği gerçekleştirirse bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır ve iyiliği asla karşılıksız bırakmaz. 24. Yoksa onlar, "Allah hakkında bir yalan uydurdu" mu diyorlar? Halbuki Allah dikse senin kalbini de mühürler, Allah bâtıh siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Şüphesiz O kalplerde olanı çok iyi bilmektedir. 25. Kullarının tövbesini kabul eden, kötülükleri bağışlayan ve yaptıklarınızı bilen O'dur.
İman edip iyi işler yapanların dualarını kabul buyuran ve kendi lütfündan onlara fazlasını veren de O'dur. İnkarcılar için ise çetin bir azap vardır.
Şayet Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi; ama O dilediği ölçüye göre vermektedir. Çünkü O kullarının durumunu çok iyi bilmekte ve görmektedir. 28. İnsanlar bütün ümitlerini yitirdikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayan O'dur. Gerçek dost ve koruyucu, her türlü hamde layık olan O'dur. 29. Gökleri, yeri ve oralarda üretip yaydığı hareketli canlıları yaratması O'nun kanıtlanndandır. O dilediği zaman onları bir araya getirme gücüne de sahiptir. [50]
Tefsiri
19-20. İnsanın, bütün istek, eğilim ve çalışmalarına, diinya-âhiret dengesini gözeterek ve sahip olduğu veya olabileceği bütün imkânların da Yüce Allah'ın lütfü olduğunu asla gözden uzak tutmadan yön vermesi gerekir. 20. âyette âhiret kurtuluş ve saadetini samimiyetle isteyen için sadece istediğinin değil fazlasının da verileceği, dünya nimetlerini yeterli gören için İse istediklerinin bir kısmının karşılanacağı ama âhiretten yana bir payının olmayacağı belirtilmiştir. Dünya hayatından söz eden âyetlerde insanın dünya için çalışmaması ve nimetlerinden kendini yoksun bırakması gibi bir hedefin gösterildiğine asla rastlanmaz. Sadece, insanın doğa-sındaki dünya tutkusu ve yaşama arzusu gerçeğinden hareketle, bu tutkuyu dizginlememenin kötü sonuçlar getirebileceği ve asıl kalıcı hayatın âhirette olacağı yönünde uyanlar yapılır. Zaten âhiret kurtuluş ve saadetini özendiren âyetlerin kişiyi dünyadan tamamıyla soyutlanmış faaliyetlere yönlendirdiği de söylenemez. Zira âhiret kaygısı taşıyarak adım atmak, -son tahlilde- dünya hayatının insana yaraşır biçimde, dirlik ve düzenlik içinde olması sonucunu da doğuracaktır. Nitekim dünya veya âhiret mutluluğunu arzulama konusundaki yaklaşımların değerlendirildiği -ve bu konudaki açıklamaların özeti sayılabilecek- bir âyette her iki hayatta güzellik ve mutluluğu dileyenler övülmüştür.[51] 20. âyette iki defa geçen hars kelimesi sözlükte "tarlayı sürmek, toprağı işleyip tohum atmak, ekilmiş tarla, ondan elde edilen mahsûl" gibi mânalara gelir. Bu mâna ile bağlantılı olarak, "ileride kazanmak için yapılan çalışmalar ve onların sonuç ve semereleri" anlamında da kullanılır. Âyette kastedilen mânanın da bu olduğu anlaşılmaktadır.[52] bu sebeple kelime, mealde "kazanç" şeklinde karşılanmıştır.
Aynı âyette gerek dünya gerekse âhiret hayatıyla ilgili yönelişler "kim isterse" şeklinde belirtilerek eylemlerimizde niyet ve iradenin önemine dikkat çekilmiştir. 19. âyette işaret edildiği üzere, karşılaşacağımız sonuçları meydana getiren üstün irade Yüce Allah'a ait olmakla beraber, bize de bu sonuçlarla ilgili bir tercih imkânı ve irade gücü verilmiştir. Şu halde bizim sorumluluğumuz açısından önemli olan o sonuçlan gerçekleştirmek değil, istemek ve o yönde çaba sarf etmektir[53] İndiği dönemin şartları dikkate alınarak 19 ve 20. âyetlerin, Mekke müşriklerinin sahip oldukları maddî imkânlarla övünüp bunu kendilerinin Allah katında daha itibarlı kimseler olduğunu gösteren bir delil gibi kullanmalarını reddetme anlamı taşıdığı da düşünülebilir. Böylece, insanların dünya hayatındaki durumlarının gerçekte Allah'ın koyduğu hikmetli yasalara göre şekillendiği, ama burada iyi imkânlara sahip olmanın âhiret kaygısı taşımayanlar için orada bir yarar sağlamayacağı belirtilmiş olmaktadır.[54]
21. Önceki ilâhî dinlerin mensuplarının kendi dinleri hakkında ayrılığa düşüp parçalanmalarından söz eden âyetleri takiben burada da müşriklerin, dinin temeli ve kaynağı konusundaki ayrılıklarına yani bütün ilâhî dinlere karşı çıkıp sapkınlık ve inkarcılık önderlerinden şirk dinini almaları konusuna geçilmektedir. Âyette soru ifadesinin kullanılması, bir yandan Allah'ın izin vermediği dinî kurallar konmasını kınama, diğer yandan da şirki bir tür din olarak empoze edenleri eleştirme anlamı taşımaktadır, Âdeta şöyle denmektedir: "Onlara kendileri için şirk dinini meşru kılanlar hakkında şu soruyu sor: Yoksa bu kişiler -taptıkları putlardan başka- bir de kendilerini tanrılıkta Allah'ın ortaklan kabul ediyor ve Allah'ın insanlar için din koyduğu gibi onlar da kendilerini din koymaya yetkili mi görüyorlar?" Araplar1 da şirk önderleri arasında kendisi için böyle bir ortaklık iddiasında bulunan kimse bulunmadığından bu soru onları hafife alma anlamı taşıyordu[55] Kendileri için din koyan ortaklar ile onlara şirki cazip gösteren şeytanların veya taptıkları putların kastedilmiş olması da muhtemeldir ki müfessirler genellikle -bizim de mealde tercih ettiğimiz- bu iki mânayı esas almışlardır[56]
23. "Sizden yakınlığa sevgi duymanızdan başka bir karşılık istemiyorum" şeklinde çevrilen cümle ile Resûl-i Ekrem'den, getirdiği müjde karşılığında hiçbir ücret talep etmediğini, ama müjdeyi hak etmeleri İçin kendilerinin de yapılan çağrıya gönül vermeleri ve buna uygun bir çaba harcamaları gerektiğini bildirmesi istenmektedir. Gerek âyetin devamındaki ifade gerekse önceki âyetin içeriği bazı ilk dönem müfessirlerince yapılan bu yorumu desteklemektedir[57] Fakat îbn Abbas'tan yapılan bir nakil ve "yakınlığa sevgi duyma" diye çevirdiğimiz "kurbâ" kelimesinin "akrabalık bağı" anlamı esas alınarak bu cümle için daha çok şu yorum yapılmıştır: Peygamberliğimi ve herkes için rahmet olarak gönderilmiş olmamı tanımıyorsanız, bari aramızdaki akrabalık bağına binaen bana sevgi gösterin, düşmanlık yapmayın; sizden hiç değilse bu konudaki haklara riayet etmenizi istiyorum. Bazıları da -burada müminlere hitap edildiğini düşünüp- bu kelimenin "yakınlar" anlamına göre cümleye "Sizden sadece, benim yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum" mânasını vermişlerdir. Hatta bu yorumdan hareketle burada kastedilen yakınların Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve onların evlâtları olduğu ileri sürülmüştür (Birçok müfessirin bu âyetin tefsirinde Peygamber ailesine sevgi beslemenin önemine ilişkin nakillere ağırlık verdiği görülür). Müslümanları Hz. Muhammed'in (s.a.) ailesine özel bir muhabbet beslemeye yönelten başka deliller varken böyle bir yoruma gerek yoktur. Öte yandan, bu âyetin Resûl-i Ekrem'in Medine'ye geldiği sırada gerçekleşen bazı olaylar üzerine İnmiş olduğuna dair haberler uydurmadır[58]
Ayetin, "Bu konuda ona daha büyük güzellikler bahşederiz" şeklinde çevrilen kısmı daha çok, İyiliğe kat kat ecir verilmesi anlamıyla açıklanmıştır. Bunun yanı sıra, kendisine daha güzelini yapma melekesi ihsan edilmesi mânasının bulunduğu da söylenebilir.[59]
24. "Halbuki Allah dilese senin kalbini de mühürler" anlamındaki cümlede asıl amaç Hz. Peygamber'i Allah'a karşı yalan uydurmakla itham edenlerin kendilerinin müfteri olduğunu ve bu çirkin fiillerinden dolayı kalplerinin mühürlenmiş bulunduğunu belirtmektir. Nitekim ardından "Allah bâtılı siler ve gerçeği sözleriyle ortaya çıkarır. Şüphesiz O kalplerdekileri çok iyi bilmekledir" buyurularak Resûlullah'a teselli verilmekte ve onların sözlerine aldırış etmemesi istenmektedir[60] Burada "Senin Allah hakkında bir yalan uydurduğun farz edilse bile buna karşı çıkmak o müşriklere mi düşer! Diyelim ki böyle bir şey olsa Allah senin kalbini mühürlemeye, aklî muhakemeni yok etmeye kadir değil mi!" şeklinde -Resûlullah'ı üzen putperestlere yönelik- bir azarlama anlamı bulunduğu yorumu da yapılmıştır.[61]
25. Allah Teâlâ'nın kullann tövbesini kabul etmesi ve kötülükleri bağışlaması ile ilgili ifadelerin mutlak oluşu, tövbe kapısının herkese açık olduğunu ve gerçekten pişmanlık duyup içtenlikle tövbe edenlerin her türlü günahının bağışlanabileceğim göstermektedir. Ancak, başka bazı deliller sebebiyle kul haklarına ilişkin günahlar bu kapsamın dışında görülmüş ve bunların bağışlanmasında ilgilileriyle helalleşilmesi esas kabul edilmiştir.[62]
26. Cümlenin Ögeleriyle ilgili görüş ayrılığı dolayısıyla bazı müfessirlerce âyetin baş kısmına "îman edip iyi işler yapanlar (rablerinin çağrısına) uyarlar, O da kendi lütfundan onlara fazlasını verir" şeklinde mâna verilmiştir.[63]
27. Genellikle zihinleri meşgul eden ve akıl yahut tecrübe ile sağlıklı bir sonuca ulaşılamayan bir konuda, dünya hayatındaki imkânların kullar arasında hangi Ölçüye göre paylaştınldığı hususunda önemli bir gerçeğe değinilmekte, böylece önceki âyette geçen Allah Teâlâ'nın iman edip İyi işler yapanlara kendi lütfundan fazlasını vermesine ilişkin ifadenin doğru anlaşılmasına ışık tutulmaktadır. Âyeti -özetle- şöyle yorumlamak mümkündür: Şayet Allah dünya hayatında herkese zekâ, sağlık, yetenek, servet vb. nimetleri bol ve eşit biçimde vermiş olsa, dirlik düzenlikten söz edilemez, insanoğlu kendini geliştirme kaygısı taşımaz, düzenli bir çalışma hayatı, imkânların paylaştırılması için bir denge ve sistem arayışı (meselâ bir iktisat ilmi) olmaz, kısaca medeniyetler kurulamaz, dünyayı bir kaos sarardı. İyi ve kötü kriterine göre nzık verilmesi halinde ise insanın yaratılış amacı, hayatın ve ölümün var ediliş sebebi olan sınav ortamı teşekkül etmez, dünya hayatı anlamını yitirirdi. Âyet bu hususlara işaret yoluyla delâlet etmekle beraber, imkânların tevziindekî Ölçünün ne olduğu sorusunu açık biçimde cevaplamaktadır: Kullarının durumunu çok iyi bilen ve gören Yüce Allah nzkı kendi dilediği ölçüye göre vermektedir. Kul planında bu ölçüyü idrak mümkün değildir; ama kulun görevi, dünya ve âhiret mutluluğunu sağlayacak imkânları elde etmek için elinden gelen bütün çabayı harcamak ve verilenleri en iyi biçimde değerlendirmekle yükümlü olduğu bilincini daima korumaktır.[64]
29. Elmalılı bu âyetin tefsirinde -özetle- şöyle der: Âyetin açık ifadesine göre göklerde de canlılar vardır; Mücahid de bu kanaattedir. Bazıları burada maksadın gökte uçuşan hayvanlar olduğunu belirtmişlerse de, âyeti böyle yorumlamak için bir zaruret yoktur (VI, 4242-4243).[65]
Meali
30. Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki O bir çoğunu da bağışlar, 31. Siz yeryüzünde O'nun gücünün önünde duramazsınız. Sizin için Allah'tan başka gerçek dost ve yardımcı yoktur. 32, Denizde (yelkenlerini) bayraklar gibi (açarak) süzülüp giden gemiler de O'nun kudretinin kanıtlanndandır. 33. O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır. 34. Yahut yapıp ettiklerinden dolayı onları batırip içindekileri helak eder; birçoğunu da bağışlar. 35. Böylece âyetlerimize karşı mücadele verenler bilsinler ki kendileri için kaçacak yer yoktur. 36. Size verilen her şey dünya hayatının geçici zevklerinden ibarettir. Allah katında olanlar ise daha iyi ve daha kalıcıdır. Bunlar, iman eden ve rablerine dayanıp güvenenler içindir. 37. Onlar büyük günahlardan ve hayasızlıklardan kaçınırlar, öfkelendiklerinde dahi bağışlarlar. 38. Rablerinin çağrışma uyarlar, namazı özenle kılarlar. İşleri aralarındaki danışma ile yürür. Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkaları için harcarlar. 39. Kendilerine haksız bir saldırı yapıldığında elbirliğiyle kendilerini savunurlar, 40. Bir kötülüğe ancak ona denk bir kötülükle karşılık verilebilir; ama kim bağışlar, düzeltme yolunu tutarsa onun mükâfatını Allah verir. Hiç şüphe yok ki O haksızlık edenleri sevmez. 41. Haksızlığa uğradığı için karşılık verenlere gelince, onlar aleyhine bir yol tutulamaz. 42. Kınama ve cezalandırma ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere saldırıda bulunanlara yöneliktir. Onlar için elem verici bir azap da vardır. 43. Ama kim sabreder ve bağışlarsa, işte bu güçlü irade gerektiren işlerdendir.[66]
Tefsiri
30. Musibet kelimesi "istenmeyen, kötü durumlar, felâketler" anlamına gelir. İnsanın başına gelen her musibetin kendi yapıp ettikleri yüzünden olduğu belirtilirken, gerek evrendeki fizik ve sosyal yasaları görmezden gelmesi ve gerekli Önlemleri atmaması gerekse Allah'a isyan teşkil eden davranışlarda bulunması sebebiyle dünyada karşılaştığı sıkıntı, acı ve felâketlerin kendi kusurunun bir sonucu olduğuna dikkat etmesijstenmektedir. Fakat başka âyetlerde hatırlatıldığı üzere bütün insanlar kusurlarının tamamından dolayı dünyada bire bir cezalandırılmış olsa dünya alt-üst olurdu; işte âyetin devamında Yüce Allah'ın bunların bir çoğunu affettiği, başka bazı âyetlerde de nihâî hüküm ve cezanın âhirete ertelendiği ifade edilmiştir.
Sabırlarının sınanması, ruhen olgunlaşmalarına, sevap ve yüksek mertebe elde etmelerine yahut günahlarının bağışlanmasına vesile kılınması gibi sebeplerle, kusuru ve günahı olmadığı halde bazı insanların sıkıntı ve felâketlere maruz bıra-kılabildiğini gösteren âyet ve hadislerde ise[67] burada belirtildiği anlamda yani son tahlilde o kişinin aleyhine sayılabilecek, gerçekten "kötü" olarak nitelenebilecek bir durum söz konusu olmadığı için, onlan burada kastedilen "musibet"in kapsamı dışında düşünmek uygun olur. Bu noktaya açıklık getirmek amacıyla birçok müfessir burada sadece günahkârlara hitap edildiği yorumunu yapmıştır.[68]Esed ise muhtemelen aynı kaygı ile yani Kur'an'ın diğer ifadeleri ve İslâmî öğretilerle çelişmeyen bir izah olması için buradaki "musİbefi öteki dünyada karşılaşılacak felâketler şeklinde yorumlamıştır (E, 989,990).[69]
31-35. İnsanın irade gücünü ve sahip olduğu yetenekleri yanlış yolda kullanması kendisi için kötü sonuçların doğmasına yol açar. Bu, madde âleminde geçerli olan kanunlar gibi bir kanun, bir kuraldır. Bu sonuçlardan kurtulmak için insanın ilâhî iradeye karşı bir mücadele vermeye kalkışması ise büyük bir densizlik ve boşuna ortaya konan bir çabadır.31. âyetin ilk cümlesi genellikle şöyle açıklanmıştır: Ne kadar güçlü olursanız olun, nasıl bir yola baş vurursanız vurun, yapıp ettiklerinize karşılık başınıza bir musibetin gelmesi mukadder ise ondan kaçamazsınız, bu konuda Allah'ı âciz bırakamazsınız, ilâhî iradeyi bertaraf edemezsiniz.[70] Âyette yer alan "yeryüzünde" kaydı mekân açısından da genelliği ifade etmek içindir.[71] "nerede olursanız olun" anlamındadır.[72]
32-34. âyetlerde Yüce Allah'ın kudretine karşı direnmenin anlamsızlığını kavratmak üzere kolayca gözlemlenebİlen bir tabiat olayına değinilmekte, gemilerin denizlerde yüzebilmesini sağlayan yasanın O'nun iradesinden kaynaklandığı hatırlatılmaktadır. 32. âyette geçen "a'lâm" kelimesinin "dağlar" anlamı esas alınarak âyetin bu kısmına genellikle "Denizde dağlar gibi akıp giden gemiler" şeklinde mâna verilmiştir.[73] Mealde ise, bu tasvirin daha geniş biçimine yer verilen başka bir âyetteki mâna esas alınarak "denizde (yelkenlerini) bayraklar gibi (açarak) süzülüp giden gemiler"- anlamı tercih edilmiştir.[74] 33. âyette rüzgarın, gemilerin seyrine yardımcı olması özelliği ön plana çıkarılırken, 34. âyette -sırf rüzgar faktörüne bağlanmaksı-zın- dilediği takdirde Allah Teâlâ'nın gemilerde bulunanları helak edebileceği belirtilmiştir. Gemilerin hareketini sağlayan rüzgardan söz edilirken bir taraftan sabrın diğer taraftan da şükrün övülmesi dikkat çekicidir.[75]
36-39. Bireylerinin çoğu, başta inanç alanı olmak üzere birçok konuda bağnaz bir tutum sergiledikleri ve karanlık bir zihniyeti temsil ettiği için Câhil iye toplumu olarak nitelenen sosyal yapıda köklü bir değişim meydana getirerek insanlık için örnek bir nesil ortaya çıkarmayı hedefleyen Kur'an, bu âyetlerde, daha Mekke dönemindeyken, imanın aksiyona dönüşmesini istemekte, kişinin hem Allah'a karşı vecibelerini yerine getirirken hem de başkalarıyla ilişkilerini düzenlerken vazgeçemeyeceği bazı hayat düsturları vermektedir. Her şeyden önce insan bu dünyada sahip olduğu imkânlara kendi hünerinin ürünü olarak bakmamak, bunların kendisine "verilmiş" olduğunu İyi kavramalı, bunların geçici, Allah katındaki-lerin ise kalıcı olduğunu, kalıcı nimetleri hak etme yolunun da imandan ve Allah'a dayanıp güvenmekten geçtiğini unutmamalıdır. Bu yolda güvenli bir yürüyüş İçin esas alınması gereken bazı ilkelere 37-39. âyetlerde, övgüye layık müminlerin örnek davranışlarını tanıtma tarzında işaret edilmiştir: İnsan -başka birçok âyette belirtildiği üzere- şeytanın sürekli telkinleri altında olup günaha ve hayasızlığa zorlanmaktadır; iyi mümin günah konusunda kendisinden emin olan değil, iradesini kullanıp olabildiğince bunlardan -özellikle büyük günahlardan- kaçınmaya çalışan kimsedir. İnsan tabiatı gereği öfkelenebilir; erdemlilik asla öfkelenmemek değil böyle bir durumda öfkesine mağlûp olmamak, gerektiğinde özveride bulunabilmek ve bağışlayıcı davranabilmektir.[76] Rabbİnin çağrısına uymak yani Allah ve Resûlü'nün bildirdiklerine, başka faktörlerin etkisiyle değil, içtenlikle bağlılık göstermek, kulluk görevini ihmal etmemenin somut göstergesi olarak namazı özenle kılmak, meselelerin çözülmesinde istişare yolunu izlemek, kendilerine verilen imkânları başkalarıyla paylaşmaktan sevinç duymak, haksız saldırılara karşı ortak tavır almak da iyi müminin vasıfları arasında sayılmıştır. Öfkelendiğinde bağışlayıcı olmak bir erdem olduğu gibi haksız tecavüze karşı direnme de bir erdemdir.[77]
40-43. Müslümanların inanç özgürlüğü tanımayan putperest Mekkeliler'in ağır baskılan altında yaşadıkları ve henüz suçlunun kamu adına cezalandırılmasını sağlayacak bir örgütlenmeye sahip olmadıkları bir dönemde inen bu âyetlerde dahi müminler, başkasının hakkına saldırı niteliği taşıyan bir eyleme karşı gösterilen toplumsal ve bireysel tepkinin mahiyeti ve sonuçlan, yani bir bakıma suç ve cezanın fikrî temelleri üzerinde düşünmeye yöneltilmektedir. Yakın gelecekte medenî bir toplumun kurulmasına öncülük edecek olan Resûlullah'ın ashabı, bireyler ve toplumlar arası ilişkilerde önemli bir konuda, saldırıya karşılık verilmesi halinde haklılık sınırlarının aşılmaması, amaca uygunluk ve denklik ilkelerine riayet edilmesi hususunda fikren hazırlanmaktadır. Özellikle 39 ve 41. âyetler bazı mü-fessirlerce müslümanlar ile müslüman olmayanlar arasındaki ilişkilerle sınırlandı-nlarak açıklanmış olmakla beraber, Taberî'nin ısrarla belirttiği üzere buralarda Yüce Allah herhangi bir ayırım ve sınırlandırma yapmaksızın, haksız saldırıya uğradığı için hakkım korumaya ve zâlime haddini bildirmeye çalışan herkesi övmüştür.[78]
Bütün insanlığa ışık tutan bu âyetlerde özetle şu hususlara dikkat çekildiği söylenebilir: İster sebepsiz yere İsterse bir kötülüğe karşılık verirken sınırı aşmak suretiyle olsun, başkalarına haksızlık edilmesi Allah'ın hoşnut olmadığı bir davranıştır. Şayet cezalandırma yolu seçilmişse, kötülüğü yapan kişi o eylemin kötülüğünü kendisine hissettirecek nitelikte ve ona denk bir karşılık görmelidir; ama konu şahsî bir hakla ilgiliyse bağışlama ve düzeltme yolunun seçilmesi hak sahibini ziyana sokmaz, onun Allah katındaki mükâfatı mahfuzdur. Öte yandan haksız saldırıyı önlemeye çalışmak ve meşru müdafaa ölçüleri içinde karşılık vermek, kınamayı ve cezayı gerektiren bir eylem değildir, hatta -yukarıda belirtildiği üzere- yerine göre bir erdemdir; fakat olabildiğince sabredip özveride bulunmak da büyük bir erdemdir. Bazı müfessirler bu âyetlerin tefsiri sırasında, bir haktan kamu otoritesi vasıtasıyla alınması hususunda fikir birliği bulunduğuna işaret ettikten sonra ihkak-ı hak (hak sahibinin bizzat hakkını alması) konusundaki görüş ayrılıklarına değinirler.[79] Esasen bu, -bu âyetlerden çok- başka deliller ışığında İncelenmesi gereken bir konudur.[80]
Meali
44. Allah kimi sapkmhğıyla baş başa bırakırsa, artık onun bir velîsi olmaz. Azapla yüz yüze geldiklerinde zalimlerin, "Geri dönmenin bir yolu yok mu!" diye feryat ettiklerini göreceksin. 45. Yine onların ona (ateşe) atılırlarken aşağılanmaktan ötürü başları eğik halde göz ucuyla etrafa baktıklarım göreceksin. İman edenler de "Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş meğer!" diyecekler. İyi bilinmeli ki zalimler sürekli bir azap içinde olacaklardır. 46. Onların Allah'a karşı kendilerine yardım edebilecek dostları yoktur. Allah'ın sapkmlığıyla baş başa bıraktığı kimse için artık kurtuluşa çıkan bir yol da yoktur. 47. Allah'ın hükmü gereği geri çevrilemez olan bir gün gelmeden rab-binizin çağrısına uyun. O gün ne bir sığınak ne de bir inkâr yolu vardır. 48. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse bil ki biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece duyurmaktır. Şu bir gerçek ki, biz insana rahmetimizi tattırdığımız zaman ona sevinir; ama eğer yapıp ettiklerinden ötürü başlanna bir fenalık geliverse, işte o zaman insan pek nankör olur. 49. Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir. O dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları bahşeder, dilediğine de erkek çocukları bahşeder. 50. Yahut erkek ve kız çocuklarını birlikte verir. Dilediğini de çocuksuz bırakır. Şüphesiz O her şeyi bilir, her şeye gücü yeter. 51. Herhangi bir beşer ile Allah'ın konuşması ancak vahiy ile yahut perde arkasından yahut da bir elçi gönderip, izni ile, dilediğini vahyetmesi şeklinde olabilir. Muhakkak ki O çok yücedir, engin hikmet sahibidir. 52. İşte böylece sana da kendi buyruğumuzla bir ruh (Kur'an) vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir biliniyordun; ama şimdi onu dilediğimiz kullarımızı sayesinde doğruya eriştirdiğimiz bir ışık kıldık. Hiç şüphe yok ki sen doğru yolu göstermektesin. 53. Göklerin ve yerin yegâne sahibi olan Allah'ın yolunu. İyi bilinmeli ki bütün işler dönüp dolaşır Allah'a varır.[81]
Tefsiri
44-48. Gösterilen açık kanıtlara rağmen inkarcılık yolunu seçtikleri için Allah'ın kendi sapkınlıklanyla baş başa bıraktığı kimselerin, âhirette bunun kötü sonuçlarıyla karşılaşınca ne hallere düşecekleri ve nasıl bir pişmanlık duyacakları, dünyadaki algılamalarımıza göre korku, gelecek endişesi, başkalarının önünde aşağılanmanın mahcubiyetini duyma gibi motifleri ön plana çıkaran canlı bir anlatım içinde tasvir edilmekte, ardından dönüşü olmayan gün gelmeden önce imanın aydınlık yoluna girilmesi için yeni bir çağrı yapılmakta; sonra Hz. Peygamber'e hitap edilerek, bunun da fayda vermemesi halinde kendisini bu sonucun sorumlusu gibi düşünmemesi istenmekte ve insanoğlunun yaratıcısına karşı bile nankör davranabileceğine işaret edilerek Resûlullah'a teselli verilmektedir.
âyette
söz konusu edilen kimseler için bir velî, koruyucu bulunmayacağı yönündeki İfade,
üstü kapalı biçimde, onların sapkınlıktan ve kötü akıbetinden kurtuluş
vesilelerini de yitirmiş olacaklarını belirtmektedir. Çünkü "velî"nin
temel özelliklerinden biri, velîsi olduğu kişiye yol göstererek ona yardımcı
olmasıdır. Nitekim 46. âyette ve başka bazı sûrelerde bu mâna açık olarak ifade
edilmiştir.[82] Aynı âyette geçen
"... göreceksin" şeklindeki hitap, bir bakışa göre, belirli bir
kişiye yönelik olmayıp azaba çarptırılacakların durumunu açık biçimde ortaya
koymayı ve şaşkınlıklarına işaret etmeyi hedeflemekte, onların halinden ibret
alınmasını iste
mektedir. Diğer bir bakışa göre ise burada Resûlullah'a hitap edilmekte ve
gördüğü kötü muameleden, işittiği ağır sözlerden ötürü teselli edilmektedir.[83]
âyetin "göz ucuyla etrafa baktıklarını" şeklinde çevrilen kısmı
hakkındayapılan belli başlı açıklamalar şunlardır:
a) Yaşadıkları zilletten dolayı kısık gözlerle veya gözlerinin feri kaçmış bir halde baktıklarını,
b) Çok korktuklarından yahut içinde bulundukları kötü durumdan dolayı kaçamak bakışlar yaptıklarını,
c) Çektikleri acılar sebebiyle gözlerini iyice açamadıklarını,
d) Kör hasredilecekler! için kalpleriyle baktıklarını. Taberî bunlardan
birincisini daha isabetli bulur; İbn
Atıyye ve Zemahşerî de sonuncu yorumu zorlama bir açıklama olarak nitelerler[84]
Müminlerin 45. âyette değinilen sözü dünyadayken söyledikleri de düşünülebilir. O takdirde meali şu şekilde değiştirmek uygun olur: "Zaten iman edenler de 'Kıyamet günü gerçek anlamda kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenler olacak!' diyorlardı". Öte yandan âyete şöyle bir mâna da verilebilir: "İman edenler de kıyamet günü, 'Gerçek anlamda kayba uğrayanlar, hem kendilerini hem kendilerine uyanları ziyan edenlermiş!' diyecekler.[85] Bazı müfessirlere göre bu sözde geçen "kendilerini ziyan et-meleri"nden maksat bu kimselerin cehennem azabına maruz kalmaları, "kendilerine uyanları ziyan etmeleri"nden maksat ise şayet uyanlar da cehennemdeyse kendilerine yararlannın dokunmaması, şayet cennetteyse aralarına kesin bir engelin girmesidir.[86] "Kendilerine uyanlar" diye çevrilen kısımla, dünyadaki yakınları yahut cennete girmiş olsalardı orada beraber olabilecekleri yakınları da kastedilmiş olabilir.[87] İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu birçok âyet ve hadise dayanarak, -şayet imanlı olarak ölmüşlerse- günahkârların ebedî olarak cehennemde kalmayacağı kanaatine ulaşmışlardır. Bu görüşe katılmayan bazı âlimler 45. âyette yer alan "zalimlerin sürekli bir azap İçinde bulunacağı" ifadesini de delil gösterirler. Halbuki burada zalimlerden maksat inkarcılardır; zira Kur'an'da "zalim" kelimesi mutlak olarak kullanıldığında, bununla inkarcılıkta direnenler kastedilir, âyetin önü ve sonu da bu mânayı desteklemektedir.[88]
âyetin "Allah'a karşı" şeklinde çevrilen kısmını "Allah'tan başka" mânasında alarak "Orada onlara Allah'tan başka destek verecek yardımcılar bulunmaz; bütün söz ve tasarruf Yüce Allah'a aittir" şeklinde izah edenler de vardır.[89] fakat kanaatimizce Nesefî'nin "Allah'ın azabına karşı" şeklindeki açıklaması (V, 417) bağlama daha uygun düşmektedir; bu tercihe göre cümlenin anlamı şu olmaktadır: O'nun azabına karşı durabilecek, onu önleyebilecek hiçbir güç yoktur.
âyetin "Allah'ın hükmü gereği geri çevrilemez olan bir gün gelmeden önce" diye çevrilen kısmına "Onunla ilgili hükmü verdikten sonra Allah'ın geri çevirmeyeceği gün gelmeden önce" gibi mânalar da verilmiştir. Sözü edilen günden maksat ölüm anı veya kıyamet vaktidir.[90] Yine bu âyetin "ne de yaptıklarınızı inkâr edebilirsiniz" diye çevrilen kısmı -burada geçen "nekîr" kelimesi farklı mânalara açık olduğu için- "ne de bir yardımcı bulabilirsiniz", "ne de başınıza gelen kötü sonucu değiştirmeye gücünüz yeter", "ne de bir onura sahip olabilirsiniz" gibi mânalarla da açıklanmıştır.[91]
49-50. Bir önceki âyette insanoğluna ilâhî bir rahmet tattınldığında sevinip şımardığı, ama istemediği bir durumla karşılaşınca nankörlük ettiği belirtildikten sonra burada Kur'an'in geldiği dönemde ve toplumda bu tavrın çok açık bîr örneğine, çocuk sahibi olma ve çocukların cinsiyeti konusundaki anlayışa değinilmektedir. Câhiliye dönemi Arapları, çocuğun meydana gelmesi ve özellikle cinsiyetinin belirlenmesini Yüce Allah'ın irade ve kudretine bağlamak yerine insanlara nispet edercesine; bu konuyu övme, övülme, kınama ve kınanma sebebi sayıyorlardı. Esasen değişik toplumlarda görülegelen ve günümüzde de yer yer açık veya gizli biçimde insanlar üzerinde etkisini hissettiren bu telakki Kur'an tarafından mahkum edilmiştir. Müfessirlerin, bu âyetlerin ifade özelliklerinden hareketle ve daha çok kendi zamanlannın bilgi ve anlayışından etkilenerek yaptıkları yorumların çoğu burada verilmek istenen mesaj açısından aydınlatıcı görünmemektedir.
Bu âyetlerde biri inanç diğeri ahlâk alanıyla ilgili iki ana tema dikkati çekmektedir. İnançla ilgili olarak şu mesajın verilmek istendiği söylenebilir: Evrendeki hiçbir varlık ve oluş Yüce Allah'ın hükümranlığı dışında düşünülmemelidir; insanlar için büyük önem tanıyan çocuk sahibi olma ve çocuğun cinsiyeti konusunda -tıbbî müdahalelerin etkileri dahil olmak üzere- insan irade ve çabasının ürünü gibi görünen sonuçların da gerçekte ilâhî iradeden bağımsız olmadığı ve Allah Te-âlâ'nm koyduğu yasalar çerçevesinde gerçekleştiği asla göz ardı edilmemelidir. Buna bağlı olarak verilmek istenen ahlâkî mesaj da şu olmaktadır: 49. âyetin lafızlarından açıkça anlaşıldığı üzere, ister kız ister erkek cinsinden olsun, doğan her çocuk Allah'ın bağışı ve armağanı olduğuna, erkek ve kız çocuklarına birlikte sahip olmak da kısır kalmak da ilâhî iradeye bağh bulunduğuna göre, çocuk sahibi olma veya olamama, kız veya erkek çocuğunun dünyaya gelmesi insanlar için bir övgü veya yergi konusu olmamalı, bir üstünlük ya da kusur gibi görülmemelidir. Kulun görevi, çocuk sahibi olmuşsa -bazı âyetlerde dünya hayatının süsü olarak nitelenen- bu armağanı veren Allah'a şükretmek, istediği veya gerekli meşru sebeplere tevessül ettiği halde çocuk sahibi olamamışsa -sınav alanı olan dünya hayatında insanların sağlık, vücut temliği vb. bütün nimetlerde eşit tutulmadıklarını dikkate alarak- sabretmektir. İnsanın çocuk sahibi olmayı ve bunun mutluluğunu yaşamayı arzu etmesi doğaldır ve din bunu kınamaz. Fakat ister bu ister başka konuda bir kimsenin gerçekleşmesini arzuladığı bir sonucu kendi hayatı ve mutluluğu için vazgeçilmez görmesi sonuçta kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu daha çok kendisinin bildiği iddiasında bulunması gibi bir anlam taşır. Böyle bir tutumun yanlışlığı ve İlâhî takdire rıza göstermeme anlamı taşıdığı ise açıktır. Bu yanlışlığa düşülmemesi için Kur'an'ın yaptığı uyanlardan biri şöyledir: "Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmamış olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz. Yalnız Allah bilir, siz ise bilemezsiniz.[92] Kaldı kî böyle bir durumda kişinin kendisini şartlandırıp gücü ve iradesi dışındaki bir sonucun meydana gelmesini isteme uğruna hayatını karartması yerine, sahip olduğu nimet ve imkânları başkalarıyla paylaşmaya çalışması, meselâ kimsesiz çocuklarla ilgilenmenin mutluluğunu yaşaması ve bunun ecrini Allah'tan beklemesi daha akılcı, hem dünya hem âhiret saadeti için daha elverişli bir yoldur.[93]
51. Cenâb-ı Allah'ın bir insanla ancak burada sayılan yollardan biriyle konuştuğu belirtilmekte, çok yüce ve engin hikmet sahibi olan Allah'ın kelâmının bir insanın hemcinsleriyle konuşması gibi tasavvur edilmemesi gerektiğine işaret edilmektedir.[94]
52-53. Müfessirlerin genel kanaatine göre 52. âyetin metninde geçen ruh ke-ümesİ mecazî bir anlamda ve Kur'ân-ı Kerîm için kullanılmış olup, asıl anlamıyla bağlantılı olarak "insana hayat veren ilâhî mesaj" şeklinde açıklanmıştır. Fakat bu kelimenin burada vahiy meleği Cebrail veya peygamberlik anlamında kullanıldığı kanaatini taşıyanlar da vardır.[95] Derveze'nin "Müfessirlerin büyük çoğunluğuna göre burada ruh kelimesiyle melek Cebrail kastedilmiştir" şeklinde verdiği bilgi (V, 196) kaynaklardaki bilgiyle uyumlu görünmemektedir[96]
Hz. Muhammed (s.a.) kendisine peygamberlik verilmeden önce de putperestlikten uzak duruyor, özellikle ahlâkî erdemleriyle yakın çevresinin dikkatini çekiyordu. Peygamber olduğunu açıkladıktan ve tevhid çağrısına başladıktan sonra ona karşı sert bir mücadele başlatan Mekke'nin ileri gelenleri kendisiyle çok çetin tartışmalara girmelerine rağmen onun daha önce kendileriyle birlikte putlara taptığı yönünde bir argüman ileri sürememiş ve ahlâkî üstünlüğüne gölge düşürebilecek en küçük bir ithamda bulunamamışlardı. Şu halde 52. âyetin "Sen kitap nedir, iman nedir biliniyordun" diye çevrilen kısmını bu olgu ışığında şöyle açıklamak uygun olur: Sen daha önce sana verilen kitabın içeriğini ve bütün iman konularını biliniyordun, bunların hakikatini idrak etmiş değildin. Nitekim bazı âyetlerde iman kelimesi "İslâmiyet, Allah'ın buyruklarına uygun olarak yapılan ameller ve yaşanan müslümanlık" anlamında kullanılmıştır.[97]Ayrıca, âyette "mümin değildin" denmemiş, "iman nedir biliniyordun" buyvmılmuştur. Burada geçen "bilme" anlamındaki "derâ" fiili, sıradan bir bilgiye sahip olmayı değil, bir konunun hakikatine vâkıf olmayı ve inceliklerini idrak etmeyi ifade eder.[98] Pek çok âyet ve hadiste aklın ve insanın doğasına yerleştirilmiş donanımların iyiyi kötüden ayırt etmedeki rolü ve önemi üzerinde durulur; fakat bu âyet göstermektedir ki insan (aklıyla evrendeki düzene hakim bir iradenin ve gücün varlığını tespit edebilir ve fıtrî özellikleriyle bir takım insanî değerlere ulaşabilirse de), Allah'a nasıl kulluk edileceği ve O'nun hoşnut olacağı hayat çizgisinin hangisi olduğu hususunda ancak vahyin rehberliğinde tam ve kuşatıcı bilgiye sahip olabilir; ilâhî dinlerin ortak amacı da aklın beşerî zaaflara yenik düşmemesi için onun önündeki yolu aydınlatmaktır.
Kitap "nur"a yani ışığa benzetilmiştir; çünkü o inkarcılığın ve cehaletin karanlığını giderip insanın yolunu aydınlatmakta, iman ve hidayete erişmeye vesile olmaktadır. Fakat bu sonuca ulaşabilmek için Allah'ın dilemesi şarttır ve Yüce Allah kendisine verilen irade gücünü yerli yerince kullanıp tercihini hak yol yönünde yapanları bu kapsama alacağını bildirmiştir. Hz. Peygamber de insanların bu yolu yani göklerin ve yerin hükümranı olan Allah'ın hoşnut olduğu yolu bulmaları ve ondan sapmamaları için görevlendirilmiştir.
Hiçbir şeyin Allah'ın bilgisi dışında kalamayacağı ve İnsanlığın uzun gibi görünen serüveni bittiğinde O'nun huzurunda verilecek hesaptan asla kaçılamaya-cağı yönündeki uyan île sûre sona ermektedir. "İşler" şeklinde çevrilen "umur" kelimesi burada, maddî ve manevî bütün varlıkları, iş, oluş, durum ve gerçekleri ifade eden geniş bir kapsama sahiptir.[99] İşlerin dönüp dolaşıp Allah'a varması daha çok mahşer günü verilecek hesap ile açıklandığından, Taberî "İnsanların dünyadaki işleri de bu kapsamda değil mi?" gibi hatıra gelebilecek soruya şu cevabı verir: Tabiî ki dünyada da bütün işler, keza insanların fiilleri de O'nun bilgisi ve iradesi dahilinde olup bitmektedir; fakat burada insanların ihtilaflarına bakan yargıçlar ve yöneticiler vardır, kendilerince bunlara bir çözüm bulmaktadırlar. Her ne kadar dünyada da bütün işler Yüce Allah'ın nihâî irade ve kudretine bağlı ise de kıyamet gününde O'ndan başka yargıç ve otorite olmayacağı, bütün işlerin sonu O;na varacağı, O'na arzedileceği için burada bu noktaya özel vurgu yapılmıştır (XXV, 47).[100]
[1] İbn Atıyye, V, 25; İbn Âşûr*XXV, 23-24
[2] Bu konuda ve ilgili rivayetlerin taşıdığı zaaflar hakkında bk. Derveze, V, 159, 175-178,182-183,187489
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/627.
[3] İbn Âgûr, XXV, 23
[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/627.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/627-628.
[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/628-629.
[7] bilgi için bk. Bakara 2/1
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/629.
[8] Elmalık, VI, 4220
[9] Zemahşerî, III, 396
[10] İbn Âşûr, XXV, 23
[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/629.
[12] Taberî, XXV, 7; Zemahşerî, III, 396-397; Şevkânî, IV, 602; İbn Âşûr, XXV, 29-30
[13] bk. Meryem 19/90. Teşbih hakkında bk. İsrâ 17/44; Nûr 24/41-42
[14] bk. îsrâ 17/44; Nûr 24/41
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/629-630.
[15] meselâ bk. A'râf 7/3,30; Hûd 11/20,113; îsrâ 17/97; Ankebût 29/41. Allah'ı dost edinmenin anlamı hakkında bk. Bakara 2/257; Nisa 4/125; En'âm 6/14
[16] bk.Âl-i İmrân 3/96-97; En'âm 6/92
[17] meselâ Zemahşerî, III, 397
[18] meselâ Râzî, XXVII, 147-148. Kur'ân-ı Kerîm'inArap dilinde indirilmiş olması konusunda bk. Yûsuf 12/2; Ra'd 13/37; Nahl16/103; Zümer 39/28
[19] Bunların izahı için bk. Bakara 2/213; Mâide 5/48; Yunus 10/19; Hûd 11/118; Nahl 16/93; "ümmet" kavramı hakkında bk. Bakara 2/128
[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/630.
[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/631.
[22] Elmalıh, VI, 4224
[23] Şevkânî, IV, 603
[24] İbn Atıyye, V, 28; Şevkânî, IV, 603
[25] İbn Âşûr, XXV, 42
[26] Taberî, XXV, 11; Zemahşerî, m, 398
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/631-632.
[27] meselâ bk. Zemahşerî, III, 399; Râzî, XXVII, 150-154; Elmalılı, VI, 4225-4226. Allah'ın isim ve sıfatlan ve âyetteki bu ifadenin tevhid inancının temellendirilmesindeki rolü hakkında bk. Bekir Topaloğtu, "Allah", Dİ A, II, 481-493, özellikle 483. Bu konuda ayrıca bk. Bakara 2/255; Nisa 4/164; A'râf 143,180
[28] En'âm hakkında bk. Mâide 5/1; "yoktan var eden" diye çevrilen fâtır kelimesi hakkında bk. Fâtır 35/1; 12, âyette "anahtarlar" diye çevrilen "mekalîd" hakkında bk. Zümer 39/63; rızkın ilâhî iradeye bağlı oluşu hakkında bk. Rûm 30/37; Sebe' 34/36
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/632-633.
[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/634.
[30] Bu âyette ve Ahzâb sûresinin 7. âyetinde bu peygamberlerden özel olarak söz edildiği için, bazı İslâm âlimleri Ahkaf sûresinde geçen "ülü'1-azm" tabiri ile, anılan beş peygamberin kastedildiği yorumunu yapmışlardır; bk. Ahkaf 46/35
[31] XXVII, 156. Din kavramı hakkında bilgi için bk. Bakara 2/256; Âl-i İmrân 3/19
[32] meselâ Taberî, XXV, 16
[33] meselâ bk. Beyzâvî, V, 401; Hâzin, V, 401
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/634-636.
[34] Bu eleştirinin muhatapları, âyetteki "ilim" kelimesiyle neyin kastedildiği hususunda bk, Bakara 2/213; ÂH İmrân 3/19
[35] bk. Taberî, XXV, 16-17; Zemahşerî, III, 400; Şevkânî, IV, 607
[36] bk. Zemahşerî, III, 400; İbn Atıyye, V, 30
[37] Allah tarafından verilmiş söz ve hükmün hemen verilmemesi hakkında bk. Yûnus 10/19
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/636-637.
[38] Zemahşerî, III, 400; Râzî, XXVII, 158; Hanîflik hakkında bilgi için bk. Bakara 2/135; Rûm 30/30-32
[39] Tirmizî, "Tefsîr", 57
[40] bilgi için bk. Mustafa Çağrıcı - Süleyman Uludağ, "İstikamet", DİA, XXIII, 348-349; ayrıca bk. Hûd 11/112; Fussilet 41/30
[41] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/637-638.
[42] Taberî, XXV, 18-19; İbn Aüyye, V, 31; Râzî, XXVII, 159
[43] V, 170-172; yakın bir yorum İçin bk. Ateş, VIII, 183-184
[44] bk. Hac 22/17
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/638-639.
[45] İbn Aüyye, V, 31; Zemahşerî, ffl, 401
[46] Taberî, XXV, 20
[47] Şevkâ-nî, IV, 608
[48] İbn Atıyye, V, 31; "adalet" hakkında bilgi için bk. Nisa 4/58,135; A'râf 7/159,181; Nah! 16/90
[49] tbn Âşûr, XXV, 68-69
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/639.
[50] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/640-641.
[51] bk. Bakara 2/201; Âl-i İmrân 3/145
[52] Şevkânî, IV, 610; Elmalık, VI, 4237
[53] niyet ve irade konusunda ayrıca bk. Bakara 2/7,284; Nisa 4/117; Âl-i İm-râtı 3/145
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/641-642.
[55] İbnAşûr, XXV, 76
[56] meselâ bk. Zemahşerî, IH, 401-402; Râzî, XXVII, 163; âyetin ikinci cümlesinin İzahı için bk. 14-15. âyetlerin tefsiri
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/642.
[57] Taberî, XXV, 25-26; Şevkânî, IV, 611
[58] İbn Âşûr, XXV, 83-84; bu konudaki rivayetler ve bazı değerlendirmeler için bk. Taberî, XXV, 22-26; Şevkânî, IV, 611, 613-615
[59] Elmalık, VI, 4242
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/643.
[60] Elmalılı, VI, 4242
[61] İbn Atıyye, V, 34-35; İbn Âşûr, XXV, 85-87
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/643-644.
[62] âhirette bu tür haklarla Allah'ın huzuruna gelenlere ilişkin bir tasvir için bk. Müslim, "Bir", 15
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.
[63] Taberî, XXV.29
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.
[64] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.
[65] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/644.
[66] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/645-646.
[67] bk. Zemahserî, III, 405; Süleyman Uludağ, "Belâ", DM, V, 380
[68] Zemahserî, III, 405; Beyzâvî, V, 412-413
[69] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/646.
[70] Taberî, XXV, 33
[71] İbn Âşûr, XXVII, 104
[72] Hâzin, V, 413
[73] Zemahşerî, İÜ, 406; İbn Atiyye, V, 37-38
[74] bk. Rahman 55/24
[75] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/646-647.
[76] Bu konuda bk. Âl-İ İmrân 3/134
[77] Şevkini, IV, 618-619. Günah çeşitleri ve büyük günah hakkında bilgi için bk. Nisa 4/31. "Hayasızlıklar" diye çevrilen ve "fahişe" kelimesinin çoğulu olan "fevâhi ş", "çirkin işler, kötülükler" şeklinde de tercüme edilebilir, bilgi için bk. Âl-İ İmrân 3/135; En'âm 6/151; Şûra ve istişare hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/159
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/647-648.
[78] XXV, 37-38,39-40. Gerek ceza hukuku alanındaki gerekse haksız fiillerle verilen zararlann tazmini konusundaki fıkhî hükümlerin birçoğunun belirlenmesinde 40. âyetin önemli bir dayanak teşkil ettiği hakkında bilgi için bk. Râzî, XXVII, 178-181
[79] meselâ İbn Atıyye, V, 39-40
[80] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/648-649.
[81] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/650.
[82] bk. Ra'd 13/33; Zümer 39/23,36; Gâfır 40/33; İbn Âşûr, XXV, 125
[83] İbn Âşûr,XXV, 125
[84] Taberî, XXV, 41-42; İbn Atıyye, IV, 41; Zemahşerî, IH, 408; Şevkânî, IV, 621
[85] Zemahşerî, III, 408
[86] Şevkânî, IV, 621
[87] İbn Atıyye, IV, 41
[88] Râzî, XXVII, 182
[89] Şevkânî, IV, 621
[90] Şevkânî, IV, 621 -622
[91] Taberî, XXV, 43; Şevkânî, IV, 622
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/650-652.
[92] Bakara 2/216
[93] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/652-653.
[94] Vahyin mahiyeti, çeşitleri ve bu âyette sayılan yolların açıklaması için bk. GİRİŞ; Allah'ın konuşması hakkında bilgi için bk. Bakara 2/253; Nisa 4/164; A'râf 7/143
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/653-
[95] Hâzin, V, 419
[96] bk. Taberî, XXV, 46; Zemahşerî, m, 409-410; İbn Atıyye, IV, 44
[97] meselâ bk. Bakara 2/143
[98] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, "dry" md.; İbn Âşûr, XXV, 152-153
[99] İbn Âşûr, XXV, 156
[100] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahimKafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/654-655.
İslami Okul Okulların En Önemlisi