Şûra Sûresi - Kuran - 042Sura - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Peygamberlere Vahiy Edilen Esaslar
Gökler Ve Yer Her Parçasıyla Allah'ın Varlığının Belgesidir
Allah'ı Bırakıp Başkasını Dost Ve Yar Edinenler
Şeyh Kendi Müritleri Üzerinde Vekîl Midir?
Toplanma Gününü Hatırlatmanın Faydaları
Allah'ı Bırakıp Başkasını Güvenilir Dost Seçmek
Dinde İhtilaf Çok Tehlikeli Sonuçlar Doğurur
Allah Her Hususta Ve Her Konuda Güvenilmeye Çok Daha Lâyıktır
Dinî Esasların Çoğu Nuh (A.S.) İle Başlar
Şeriat Burada Genel Esaslar Ve Açık Geniş Yol Demektir
Tevhîd Esası, İnkarcı Maddeciye Ağır Gelir
Kitap Ehli'nin Son Dine Karşı Çıkması
Emredildiğin Gibi Dosdoğru Ol!
Kitap Ehli'nin Öne Sürdüğü Delillerden Bir Kısmı
Kitab'ın Hak, Kıyametin Yakın Olması
İki Ayrı Hayat Birbirini Tamamlar
Hz. Peygamber'e (A.S.) İftira Edenler
Kur'ân Uydurma Bir Kitap Olsaydı Çoktan Silinip Unutulmuş Olurdu
Bâtılı Terkedip Hakka Dönenler
Rızık Kaynaklarının Belli Bir Plâna Göre, Belli Bir Miktarda Yaratılması
Yağmuru Da İhtiyaç Nisbetinde İndirir
Allah'ın Yüksek Kudretinin Belgesi
İlâhî Âyetler Üzerinde Maksatlı Tartışmalar
Mü'minlerin Bazı Vasıfları Ve Onlar İçin Hazırlanan Mükâfatlar
Kötülüğün Cezası, Misliyle Karşilik Vermektir
Allah Kimi Saptırırsa, Onun Dostu Ve Yardımcısı Bulunmaz
Zâlimler Aleyhine Âhiretten Bir Tablo
Dünyaya Getirilişimizin Hikmeti
Peygamber (A.S.) Koruyup Gözetleyici Değildir
Varlık Âlemi Önceden Programlanmıştır
Vahyin Üc Ayrı Yolu Ve Yöntemi
Peygamber (A.S.) Efendimize Vahyedilen Ruh
Peygamberlik Emaneti Verilmeden Önce Hz. Muhammed'in (A.S.) Durumu
Kitap, Kalpleri Ve Kafaları Aydınlatan Nurdur
ŞÛRA SÛRESİ
23, 24, 25, 26, 27. âyetleri dışında tamamı Mekke'de inmiştir. el-Hasan, İkrime, Atâ' ve Câbir'e göre : Tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Abbas'a (R.A.) ve Katade'ye göre : Dört âyeti dışında tamamı Mekke'de inmiştir. [1]
38. âyetle, mü'minierin kendi işlerini ve önemli meselelerini kendi aralarında istişare ile çözmeleri belirtildiğinden, bu manaya delâlet eden «şûra» kelimesi, sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı : 53
Kelime» : 860
Harf » : 3588 [2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1— Allah'ın yegâne üstün ve yegâne hikmet sahibi olduğunun her paygembere vahiy yoluyla bildirildiği açıklanıyor.
2— İnsanların tek bir ümmet haline getirilmediğinin sebep ve hikmeti üzerinde duruluyor.
3— Allah'ın varlığına ve kudretine delâlet eden belgeler sıralanıyor.
4— Peygamberlerin hepsinin insanları aynı esasa davet ettikleri hatırlatılıyor.
5— İnkarcıların heveslerine uyulmaması emrediliyor.
6— Kıyamet olayının yakın olduğuna dikkatler çekiliyor. Bu hususta tartışıp durmanın yararlı olmayacağına işaretle, inkarcı sapıkların daha çok kıyamet hakkında yersiz ve anlamsız tartışmalara yöneldikleri hatırlatılıyor.
7— Hz. Peygamber'in (A.S.) yakınlarıyla kendi arasında sevgi ve güven kurmayı arzuladığı ve bunun için ilk önce hısımlarını dine davet ettiği konu ediliyor.
8— Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden belgeler gösterilerek insan aklına sesleniliyor.
9— Büyük günahlardan kaçınıp Allah'ın çağrısına olumlu cevap verenler övülüyor.
10— Haksızlık edenleri çok kötü bir sonuoun beklediği haber veriliyor.
11— Hz. Peygamber'in (A.S.) görevinin sınırları belirleniyor.
12— Peygamber'in (A.S.) insanları en doğru yola çağırdığı açıklanarak, dönüşün mutlaka Allah'a olacağına değiniliyor ve böylece hayatımızı İlâhî nizam doğrultusunda tanzim etmemiz isteniliyor.[3]
Meali:
1 -2-Hâ-Mîm /Ayn-Sîn-Kaf.
3— O çok üstün, çok güçlü yegâne hikmet sahibi Allah, böylece hem sana, hem de senden öncekilere vahyeder.
4— Göklerde olan her şey, yerde bulunan her şey O'nundur. O yücedir, uludur.
5— Gökler neredeyse (ilâhî kudretin azametinden veya inkarcıların Allah'ı tanımamasından) üstünden yarılacak.. Melekler ise hamd ile tes-bîh etmekteler ve yeryüzündekîler için bağışlanma dilemekteler. Haberiniz olsun ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
6— Onlar ki, Allah'ı bırakıp başka (tanrıları) dost ve sahip edindiler; Allah, onlar üzerinde görüp gözeticidir ve sen onlar üzerinde (koruyucu, savunucu, gözetleyici) vekîl değilsin.
Hâ-Mim - Ayn-Sîn-Kaf
Bunlar, diğer sûrelerin başında olduğu gibi, «hurûf-i mukattaâ»dandır ve asıl delâlet ettikleri manâ ve maksadı Allah daha iyi bilir. O bakımdan ilim adamları bu harfleri de «müteşabihat»tan saymışlardır. Allah ile Peygamberi arasında birer şifre olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca başında bulunduğu sûrenin özet ve hikmetini yansıtan birtakım işaret ve semboller olduğu da başka bir yorum olarak ortaya konabilir.[4]
Peygamberlere Vahiy Edilen Esaslar
o çok üstün> çok güçlü yegâne hikmet sahibi Allah, böylece hem sana, hem de senden öncekilere vahyeder..»
Cenâb-i Hak hemen her peygambere şu esasları da vahiy yoluyla bildirmiş ve korunmasını; insanlara tebliğ edilmesini emretmiştir:
1— Önce Allah'ın varlığına ve birliğine imâna,
2— Sonra gönderilen peygambere ve onun gönderilmesinin lüzumuna inanmaya,
3— Âhiret gününe imâna,
4— İnsanları, bütün güzellik ve faziletleri kendinde toplayan din ahlâkına bağlanmaya,
5— İnsanları kötülüklerden uzaklaştırıp insanlıklarına yakışanı yapmaya,
6— Dünya hayatından amaç ve maksadın ne olduğunu öğrenmeye,
7— Allah'ın yegâne üstün, yegâne güçlü ve hikmet sahibi olduğunu anlayıp kavramaya davet edip bu konuda onları eğitip yetiştirmek..-.
3. ve 4. âyetlerle bu incelikler Cenâb-ı Hakk'ın Azîz, Hakîm, Alîy ve Azîm sıfatlarıyla özetlenmektedir. Çünkü bütün üstünlük ve kuvvet; her türlü hikmet ve ilim; bütün yücelik ve büyüklük Allah'a ait ve O'na has olunca, insanların bu üstün ve yüce kudret karşısında kendilerinin ne olduklarım bilmeleri ve yeterince anlayabilmeleri için mutlaka gönderilen peygamberin teblîğ ve irşadına kulak vermeleri; onun rahle-i tedrisinde okumaları gereklidir.[5]
Gökler Ve Yer Her Parçasıyla Allah'ın Varlığının Belgesidir
<(Göklerde olan her ?ey' yerde bulunan her şey O'nundur. O yücedir, uludur.»
Kâinat, çok hassas bir saattan daha dakik ve daha duyarlı çalışmakta ve kusursuz şekilde düzen ve dengesini sürdürmektedir. Bütün eşya bu düzende yerini almış, yaratıldığı hikmet ve amaca yönelmiştir. Her hareket ve olay Hakk'ın varlığının ve birliğinin şahidi ve delilidir. Onun için sapık maddecilerin Hakk'ı inkâr etmesinden dolayı neredeyse gökler üstlerinde yarılıverecek; kâinatın her parçası haykıracak, eşya sesini yükseltip «Allah, Allah!.» diyecek.. Ne var ki, Cenâb-ı Hak kurduğu düzeni, sağladığı dengeyi değiştirmeyi veya bozmayı murad etmemiştir. Çünkü O'nun hazırladığı plân, vakti gelinceye kadar hükmünü yürütür, düzenini korur. Şunun, bunun inat ve inkârından dolayı bu değişmez ve değiştirilmez.
Meleklere gelince : Onlar, övülmeğe lâyık olan Allah'a durmadan hamd ederler ve O'nun yüceliğinin karşısında eğilirler ve cok mükerrem yaratılan insanoğlunun bu çizgiden sapmasından dolayı müteessir olurlar. Zira melekler, Allah'ın rahmet ve gufranının genişliğini bildikleri gibi, O'nun azabının şiddetini de çok iyi bilirler. İnsanoğlu, Allah'ın kendisine en büyük lütuf ve ihsanından biri olan akıl ve idrâk yeteneğini neden dosdoğru kullanmaz?! Kendi varlığına bile bütünüyle hâkim ve sahip olamayan, kendi iç organlarına kumanda edemîyen insan, neye güvenip dayanmaktadır?
Eğer insan kendi kendini yaratmış olsaydı, daha başka türlü yaratır, en azından iç organlarına da kumanda etme yeteneğini kendinde bulundururdu. Oysa beyni ve kalbi başta olmak üzere hiçbir iç organına emir verememekte ve onları istediği gibi sevk ve idare edememektedir.[6]
Allah'ı Bırakıp Başkasını Dost Ve Yar Edinenler
«Onlar ki, Allah'ı bırakip başka (tanrıları) dost ve sahip edindiler; Allah, onlar üzerinde görüp gözeticidir ve sen onlar üzerinde (koruyucu, savunucu, gözetleyici) vekîl değilsin.»
Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz aldığı büyük emâneti kusursuz koruyup gereğini yerine getirmek için bütün gayret ve azmini ortaya koymuştur. Terbiye, nezaket, hoşgörü ve tevazuuna rağmen inkarcıların azgınlık göstermesi, saldırıda bulunması O büyük peygamberi için için üzüyor; önlerinde doğru yol apaçık dururken eğri yolu seçmelerine hayret ediyor ve o yüzden kalbi damlıyordu. Oysa Hz. Peygamber'in (A.S.) görevi, Allah'ın emirlerini ve nehiylerini kusursuz şekilde teblîğ edip kullarla Allah'ı başba-şa bırakmak ve günlük hayatında teblîğ ettiklerinin örneklerini sergilemekti. İçindeki şefkat, risâleti tebiîğdeki dikkat bazan Onu bu sının aşmaya iter gibi oluyor; insanları kurtaramamonın sıkıntısını çekiyordu. O bakımdan 6. âyetle Ona asıl görevi hatırlatılıyor; insanlar üzerine koruyucu ve savunucu vekîl olmadığı bildiriliyor.[7]
Şeyh Kendi Müritleri Üzerinde Vekîl Midir?
İslâm kültürünü, Kur'ân ilimlerini yeterince almamış bazı tarikat erbabı, Peygamber'e (A.S.) verilmeyen payelerin kendilerine verildiğini sanmakta veya iddia etmekte ve böylece kendilerine kayıtsız şartsız uyulmadıkça Cennet'e girilemiyeceğini söylemekte; hattâ son nefeslerinde müritlerinin imdadına yetişip imân üzere ölmelerini sağlayacaklarına dair teminat vermekteler. Bu sebeple de günah çıkartan papazlara benzerlik gösterdiklerinin farkında mıdırlar? Aynı zamanda bu gibi tasarrufların Hz. Mu-hammed'e (A.S.) bile verilmediğini ve öz amcası Ebû Tâlib'i olsun son demlerinde kurtaramadığım bilmiyorlar mı?
Kur'ân-ı Kerîm birçok yerde Hz. Muhammed'in (A.S.) «vekîl», «musay-îır», «hafîz» olmadığını açıklayarak Ondan sonra din adına ortaya çıkanların yanlış bir yola sapmalarını önlemektedir. Tabii Kur'ân'ı iyi bilen mür-şidler, teblîgatçılar ve onlara uyanlar hiçbir zaman Resûlüllah'ın (A.S.) sünnetini aşmazlar ve kendilerini Ondan daha yetkili görmezler.[8]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, peygamberlere vahiy edilen esaslardan bir kısmı üzerinde duruldu. Melekler dahil kâinatın her parçasıyla Cenâb-ı Hakk'a hamd ettiği, O'nun yüceliği önünde eğildiği belirtildi. Sonra da Hz. Muhammed'in (A.S.) görev sının belirlenerek mü'minler bu konuda aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli'leri ve o merkezin dışında kalan diğer ülke halklarını uyarıp doğru yola çağırmak için Hz. Peygambere (A.S.) Arapça Kur'ân indirildiği belirtiliyor. İnsanların tek bir ümmet kılınmadığı üzerinde durularak ilâhî muradın tecelli yönü hatırlatılıyor. Dünyada Hz. Mu-hammed'e (A.S.) muhalefet edenlere, dönüş yapmadıkları takdirde Âhiret Âlemi'nde Cenâb-i Hakk'ın haklarında en doğru hükmü vereceği bildiriliyor ve arkasından ilâhî kudretin ve büyüklüğün izlerini taşıyan belgelere yer verilerek insan aklı harekete geçirilmek isteniyor.[9]
Meali:
7— İşte böylece biz sana Arapça Kur'ân indirdik ki, «Ümmü'l-Kurâ»yı (Mekke halkını) ve çevresindekileri uyarasın ve meydana geleceğinde hiç şüphe olmayan o toplanma (kıyamet) gününü hatırlatıp korkutasın. (O gün insanların) bir kısmı Cennet'te, bir kısmı da çılgın ateşli Cehennem'dedir.
8— Allah dileseydi hepsini bir tek ümmet yapardı. Ama O, dilediğini rahmetine sokar. Zâlimlerin ise ne bir dostu, ne de bir yardımcısı vardır.
9— Yoksa onlar, Allah'tan başkasını dostlar ve sahipler mi edindiler?! Halbuki asıl dost ve sahip Allah'tır. Ve O, ölüleri diriltir; O'nun kudreti her şeye yeter.
10— Hakkında farklı görüşler ortaya koyduğunuz herhangi bir şey'in hükmü Allah'a aittir. İşte bu, Allah benim Rabbımdır; ancak O'na güvenip dayanır ve ancak O'na yönelip gönül veririm.
11— Gökleri ve yeri misalsiz ve benzersiz yaratandır. Size sizden eşler meydana getirdi; davarları çift çift (erkekli dişili) yarattı. Böylece sizi anarahminde üretip çoğaltıyor, O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.
12— Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O'nundur. Rızkı dilediğine genişletip yayar ve kısıp daraltır. Şüphesiz ki O her şeyi bilir.
İlgili Hadîsler
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Mekke'ye işaret ederek şöyle buyurdu:
«Vallahi sen Allah yanında O'nun en hayırlı ve en sevimli yerisin. Eğer ben senden çıkarıl masaydım, elbette seni bırakıp ayrılmazdım.» [10]
Abdullah b. Amr (R.A.) anlatıyor:
— Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, iki elinde yazılı iki şey (manevî belge) bulunduğu halde çikageldi: «Bu iki yazılı şeyin ne olduğunu bilir misiniz?» diye sordu. Biz de: «Hayır, bilmiyoruz, meğer ki sen bize bildiresin» diye cevap verdik. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) sağ elindekini kasdederek: «Bu, âlemlerin Rabbından (gönderilen) bir yazıdır; cennetliklerin isimlerini, babalarının ve kabilelerinin isimlerini yazmakta ve sonuna kadar hepsini kapsamaktadır. Artık bunlar ebediyen ne artar, ne de eksilir.» Sonra da sol elindekini kasdederek: «Bu da cehennemliklerin isimlerini, babalarının ve kabilelerinin isimlerini yazmakta ve sonuna kadar kısaca hepsini kapsamaktadır. Artık bunlar da ne artar, ne eksilir» buyurdu.
Bunun üzerine ashab-ı kiram sordu:
— Ya Resûlellah! Bu, hükme bağlanıp belirlenmiş ise, artık biz ne için amelde bulunuyoruz?
Efendimiz şu cevabı verdi:
— Doğru olunuz, doğruluktan ayrılmayınız. (Hakk'a) yaklaşmaya, yakın olmaya çalışınız. Çünkü cennetlik kimse hangi amelde bulunursa bulunsun mutlaka cennet ehlinin ameliyle (ömrü) sona erer. Cehennemlik kimse de hangi amelde bulunursa bulunsun, mutlaka cehennem ehlinin ameliyle (ömrü) sona erer.»
Ve sonra elini yumarak devamla şöyle buyurdu :
— Aziz ve Ceiîl olan Rabbiniz, kulları hakkında (ezelî ilmiyle tesbitte bulunup gerekeni yazmaktan) fariğ olmuştur. Sonra da sağ elindekini fırlatır gibi yapıp, «bir kısmı Cennet'tedir» buyurdu ve arkasından sol elindekini fırlatır gibi yapıp «bir kısmı da cehennemdedir» buyurdu. [11]
Ümmü'l-Kurâ Ve Arapça Kur'ân
«İşte böylece biz sana Arapça Kur'ân indirdik ki, «Ümmü'l-Kurâ»yı (Mekke halkını) ve çevresindekileri uyarasın..»
Ümmü'l-Kurâ, Mekke'nin isimlerinden biridir. Allah'a ibâdet için ilk mabedin bu şehirde kurulması ve kıyâmet'e kadar mü'minlerin tavaf ve ibâdetine tahsîs edilmesi, Mekke'yi «şehirler anası» «kentler merkezi» haline getirmiştir.
Böylece Mekke, bütün kasaba ve şehirlere; orada inen Kur'ân-ı Kerîm de bütün insanlara hitap etmektedir.
Mekke, Allah'a kulluk doğrultusunda birliğin, beraberliğin, kardeşliğin ve güvenin kucağı; Tevhîd İnancı'nın odağıdır. Kur'ân bu birliğin ve kardeşliğin esas ve prensiplerini belirleyen tek kitaptır.
Onun için Kur'ân yalnız merkez sayılan Mekke'ye ve oradaki halka değil. bu merkezin kutuplara kadar uzanan çevresindeki bütün belde ve kasabalara doğru yolun rehberi ve Tevhîd İnancı'nın değişmeyen açıklamasıdır.[12]
Toplanma Gününü Hatırlatmanın Faydaları
«Ve meydana geleceğinde hiç şüphe olmayan o toplanma (Kıyamet) gününü hatırlatıp korkutasın..»
Kıyamet, insanları şaşkına çeviren bir gündür. Özellikle ona inanmayan inkarcı sapıklar kabirlerinden kaldırılacakları gün, neye uğradıklarını önce anlamıyacaklar, sonra da büyük bir korkuya kapılıp kendilerinden geçecekler.
O gün insanlar, görevli melekler marifetiyle Mahşer Alanı'na sürülür de biraraya getirilir ve sonra herkes amel ve niyetine göre kendi grubu arasında yerini alıp hesap verir. O bakımdan ona «Yevm-i Cem'» yani «Toplanma Günü» denilmiştir.
Kur'ân'daki esas ve metottan biri de, bu günü uyarıcı ve yönlendirici safhalarıyla yer yer işlemek ve böylece toplum bünyesinde otokontrol sağlamaya yönelip fertlerin içinde sağlam bir disiplin oluşturmaktır..
Sözü edilen o «Toplanma Günü»nde insanlar ikiye ayrılacak: İnananlar ve inanmayanlar. Birinciler hesaplarını verip gereken bir cezaları varsa onu çektikten sonra Cennet'e; ikinciler ise hesaptan sonra alev alev köpüren Cehennem'e sevkedilirler.
Nitekim yedinci âyetin son kısmında bu husus şöyle açıklanmaktadır: «(O gün insanların) bir kısmı Cennet'te, bir kısmı da çılgın ateşli Cehennem'dedir.»[13]
Tek Ümmet Veya Tek Din
<(Allah dileseVdi hepsini bir tek ümmet yapardı..»
Cenâb-ı Hak şüphesiz dileseydi bütün insanları bir tek ümmet yapar, hepsini tek dine bağlardı. Ama böyle dilememiştir. Çünkü hilkatin hikmetine uymamaktadır. Öyle ki, dünya hayatı bütünüyle hareket, çalışma, sürtüşme, iddialaşma, rekabet, araştırma, inceleme, sonuç çıkarma, gerçeği arayıp bulma, Hakk'ın varlığını ve birliğini öğrenip inanma dönemidir. Dİnlerin ve ümmetlerin çokluğu bu hikmeti gerçekleştirmeye yönelik bir düzenlemenin tabii neticesidir. Tek din veya tek ümmet olsaydı, bunların çoğu kapalı kalır; inanç ve ideailer arasında rekabet olmaz, sosyal gelişme diye bir ortam doğmazdı.
Oysa insanın yaratılışındaki özellikleri ve sıfatları hep hareket, çalışma, iddialaşma ve yarışmadan yanadır. Aynı zamanda imân paha biçilmez manevî bir cevherdir; ancak çalışma, mücadele, didinme, ferağat-i nefs gibi birçok külfetler karşılığında elde edilebilir. Tek ümmet veya tek din olsaydı bu külfetin çoğu kaikar, en yüksek nîmet değer ölçüsünü bulmazdı. Oysa dünyaya getirilişimizin sebep ve hikmetlerinden biri, hayatın, nimetin ne olduğunu anlamak; imân denilen o yüksek kıymetin paha biçil-mezliğini idrâk etmektir. Aynı zamanda bu konuda zorlama ve ilâhî müdahale söz konusu değildir.
Son Peygamber Hz. Muhammed'le (A.S.) gönderilen İslâmiyet bütün milletlerin kıyamete kadar tek dini ve mutluluk anahtarı olarak belirtilmesine rağmen, Cenâb-ı Hak kullarını buna zorlamamış, kendi kudretini bu konuda izhar edip onları ister istemez Kur'ân'a bağlı kılmamış; hilkatin hikmeti gereği onları oüz'î iradeleriyle başbaşa bırakmıştır.
Böylece putperest müşriklerin; inatçı müîeassıp yahudilerin İslâm'a girmeyişlerine üzülen Resûlüllah (A.S.) Efendimiz teselli edilmektedir. Aklını doğru kullanmayanlar, imân saadetine ermek için araştırma külfetine girmeyenler, kendi geleceklerini kendi iradeleriyle karanlığa döndürmektedirler. O nedenle bütün kusur, günah ve haksızlıkları kendilerine râci' bulunmaktadır.[14]
Allah'ı Bırakıp Başkasını Güvenilir Dost Seçmek
«Yoksa onlar, Allah'tan başka dostlar ve sahipler mi edindiler?! Halbuki asıl dost ve sahip Allah'tır..»
Güvenilir dost, en sıkıntılı dönemlerde, en çok ihtiyaç duyulan anlarda imdada koşan; iyiliği en güzel ölçüde değerlendirip karşılık verendir. İkinci bir yorumla, insanı yokluk karanlığından çıkartıp varlık alanına getiren; hayatın hikmet ve anlamını aşılayan ve insanı birtakım yeteneklerle donatan; iyilik ve kötülüğü tanıtan sonsuz kudret sahibi Allah'tır. Görebildiğimiz her şeyi insan için yaratıp hizmete sevkettiği kesindir. Böylece insanı çok şerefli, aziz ve değerli yaratmıştır. Gerçek bu olunca, Allah'ı bırakıp fânilerin, canlı-cansız eşyanın peşine takılmanın mâkul hiçbir yanı yoktur. Üç beş günlük geçim kaygısı için fânilerin önünde eğilmek, onları ilâhlaştırmak suretiyle hilkatin işleyiş tarzına ters düşmek, büyük gaflet, aynı zamanda büyük bir nankörlüktür.
O bakımdan 9. âyetle, dost edinmemizde en sağlam kıstas belirtilmekte ve en doğru yol gösterilmektedir.
Hakiki dost olan Allah'ın insana hazırladığı üstün lütuf ve ihsanlarından biri de, onu dünyaya getirdikten ve bir süre sonra öldürüp toprağa karıştırdıktan sonra ikinci hayata kaldırması ve böylece ebediyen onu ya-şatmasıdır. Özellikle O'nun bu lûtfuna atıf yapılmakta ve O'nun kudretinin her şeye yettiği, yeteceği belirtilerek bu konuda hiç şüphe edilmemesi istenmektedir.[15]
Dinde İhtilaf Çok Tehlikeli Sonuçlar Doğurur
>«Hakkında farklı görüşler ortaya koyduğumuz herhangi bir şeyin hükmü Allah'a aittir. İşte bu, Allah benim Rabbımdir; ancak O'na güvenip dayanır ve ancak O'na yönelip gönül veririm.»
İslâm'a bağlı bulunanların, dinî bir meselede görüş ayrılığına düştükleri zaman, ihtilâfı gidermelerinin tek yolu, o meseleyi Allah'ın kitabına ve sonra da o kitabın açıklaması olan Resûlüilah'ın {A.S.) sünnetine çevirip çözüm aramalarıdır; bu, vaciptir.
İslâmiyetle diğer dinler arasında ise, karşı muhalif grupların, Kur'ân'ı hakem kabul etmediklerine göre, durumu kıyamete bırakıp Allah'ın vereceği hükmü beklemek gerekir.
Her iki durumda da lüzumsuz tartışma, sürtüşme, kavga ve gürültüye meydan verilmemiş olur. Allah ise, haklıyı haksızı en doğru şekilde ayırıp hesabı en çabuk gören yegâne adalet sahibidir.
Artık böyle durumlarda Peygamber'e ve mü'minlere düşen, Allah'a güvenip dayanmak; O'na gönül bağlayıp teslimiyet göstermektir.[16]
Allah Her Hususta Ve Her Konuda Güvenilmeye Çok Daha Lâyıktır
Allah'ın hakiki dost olduğu; güvenilip dayanılmağa lâyık bulunduğu öğretildikten sonra, O'nun hakiki dost olduğunu ve tek ilâh bulunduğunu is-batlayan yedi kadar delil ve belge sıralanıyor ve böylece insan aklına ışık
tutularak gereken yardımcı bilgiler veriliyor. Şöyle ki:
1— Gökleri ve yeri örneksiz, misalsiz, benzersiz yaratıp sistemlere ayıran; değişmeyen plâna bağlayan Allah'tır.
2— İnsanları dişi ve erkek olarak çift yaratan; dişiyi Adem (A.S.)ın sol arka kaburgasından var kılan ve sonra da hilkat kanununu biyolojik olarak bu çiftten başlatıp sürdüren O'dur.
3— Davarları da üreyip çoğalmaları ve öylece insanlara en yararlı ürünlerini vermeleri için çift yaratan ve hepsini insanlara musahhar kılan da O'dur.
4— Ana rahmini üremeye uygun kılan tesadüfler değil, yüksek bir hikmet sahibinin kusursuz düzenlemesidir. O halde Allah'ın benzeri hiçbir şey yoktur ve olamaz da..
5— Göklerin ve yerin hazineleri, kilitleri O'nundur. Yeryüzünün onda yedisini deniz hazinesiyle kaplayan; denizleri geçim kaynağı, protein yatağı yapan; belli ölçüde buharlaşmayı sağlayıp yağmur hazinesini harekete geçiren; belli hesaplarla ışık ve enerji hazinesi olan güneşi hizmete sevk eden; dünya çevresinde, yaşamamızı sağlayan atmosfer tabakasını çeşitli gazların bileşimiyle yararlı düzeyde tutan; yeraltı kaynaklarını en yeterli şekilde hazırlayan O'dur. Bütün bunlar mükemmel plân ve kusursuz programlara göre var kılınıp insanoğlunun istifadesine verilmiştir.
6— Rızkı dilediğine açıp genişleten ve bir ölçüye göre daraltan da O'dur. Bunda da hayatın devamını, toplumun ahengini, fertlerin birbirlerine yardımcı olur şekilde iş sahibi olmalarını sağlamaya yönelik hikmet söz konusudur.
Zira Cenâb-ı Hak, rızik konusunu, insanın aklını kullanmasına, çalışmasına, beceri ve gayretine, bilerek enerji sarfetmesine göre takdîr etmiştir. Bu hususta koyduğu kanun şaşmadan hedefine doğru gider; ona uyanlar kendi lehlerine, uymayanlar kendi aleyhlerine bir sonuç hazırlamış olurlar.
7— Şüphesiz ki Allah, bütün bu saydıklarımızı en iyi bilendir. O bakımdan O'nun hatâ yapması asla söz konusu değildir. Haksızlık yapması ise, hiç düşünülemez.
«O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir,»
Bu cümle, teşbihi olumsuz kılarken «tevhîd» ve «tenzîhste muhkem belîğ bir nass sergilemektedir.
Misline benzemeyi olumsuz kılarken kendisine hiçbir şeyin benzemediğini, benziyemiyeceğini en yüksek mana ve ifade kudretinde belirtmektedir.[17]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, hem Mekkeli'leri, hem de o merkezin dışında kalıp kutuplara kadar bütün ülke halklarını uyarmak için Arapça Kur'ân indirildiği açıklandı. Sonra da dinî konularda ihtilâf zuhur ettiği takdirde onu Allah'ın kitabına, Peygamberin sünnetine çevirmemiz; dinler arasında ihtilâf ortaya çıktığında ise, onu âhirete bırakmamız emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hak dinlerin esasta birleştikleri belirtiliyor. Kitap Ehli'nin kendilerine ilâhî beyân geldikten, yani Kur'ân inip ilâhî haberi ve bilgiyi getirdikten sonra taassuba kapılıp ihtilâf çıkardıklarına dikkatler çekiliyor ve böylece 10. âyet açıklanarak mü'minler yeterince aydınlatılıyor; inkarcı müşrikler, inatçı Kitap Ehli uyarılıyor.[18]
Meali:
13— O, Nuh'a vasiyyet ettiği şeyleri, sana vahyettiklerimizi, İbrahim'©, Musa'ya ve İsa'ya vasiyyet ettiklerimizi size şeriat yaptı da «dinî dosdoğru ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin!» (buyurdu). Allah'a ortak koşanlara, kendilerini davet ettiğin şey çok ağır gelmektedir. Allah dilediğini ona {o çağrıya veya kendine) seçer ve kendine yönelip gönül vereni doğru yola eriştirir.
14— Onlar ancak kendilerine (Allah, Kitap, Peygamber ve Âhîret'le ilgili) bilgi geldikten sonra -sırf aralarındaki kin ve ihtiras yüzünden- tefrikaya düştüler. Eğer Rabbından belirlenmiş vakte kadar verilmiş bir söz geçmeseydi, elbette aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Onlardan sonra Kitab'a vâris kılınanlar da kitaptan yana tam bir şüphe içindedirler.
15— İşte (ey Peygamber!) Bunun için çağrına devam et, emredildiğin gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma ve de ki: «Allah'ın indirdiği her kitaba imân ettim ve ben aranızda adaleti yerine getirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbımız, sizin de Rabbınızdır. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz sîze aittir. Aramızda sürtüşme, tartışma ve iddialaşma diye bir şey yoktur. Allah bizi biraraya getirip toplar ve dönüş de ancak O'nadır..»
İlgili Hadîs
«Biz peygamberler topluluğu, bababir kardeşleriz; dinimiz(in esası) birdir.» [19]
Dinî Esasların Çoğu Nuh (A.S.) İle Başlar
«o Nuh'a vasiyyet ettiği şeyleri, sana vahyettiklerimizi; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyyet ettiklerimizi size şeriat yaptı da «dini dosdoğru ayakta tutun, onda ayrılığa düşmeyin!» (buyurdu).»
İlk insan Adem (A.S.) ilk peygamber olarak sahneye çıkmış bulunuyordu. Dinin bütün esasları ona farz kılınmıştı; haramların o gün mevcut olanı ona açıklanmıştı. Çünkü henüz ne içki ve uyuşturucu madde vardı, ne de zina ve hırsızlık biliniyordu. Ona sadece günlük hayatını düzene koyacak, sünnetullah doğrultusunda aile yuvası kurup çocuklarını yetiştirecek ve geçimini sağlayacak kadar yollar ve yöntemler gösterilmişti. Şeriatı değişikti; yani fer'î meselelerde ayrı hükümler verilmişti. Meselâ o dönemde neslin çoğalması, ailenin genişleyip gelişmesi için ayrı batında doğan kardeşlerin birbiriyle evlenmesi meşru kılınmıştı.
Nesil çoğalıp aile hayatı yaygınlaşınca bu gibi hükümler kaldırılmıştır. Ancak hangi peygamber zamanında kaldırıldığını kesin bilemiyoruz. İmam Kurtubî 14. âyeti tefsir ederken, Nuh (A.S.) zamanında kaldırıldığını ve dinî esaslar çerçevesinde hükümlerin Onun zamanında konulduğunu kaydetmiştir.
Dinî esasların tamamının Nuh (A.S.) zamanında konulduğu doğrudur. Çünkü âyetin açık delâleti bu konuya ışık tutmaktadır. Ama diğer fer'î meselelerle ilgili hükümlerin Onun zamanında kaldırıldığı ise, bir tahminden öteye geçmemektedir. Zira Adem (A.S.) ile Nuh (A.S.) arasında uzun bir dönem geçmiş; birçok peygamberler gönderilmiş ve nesil de çoğalıp kardeşlerle değil, yakın-uzak hısımlarla evlenme imkânları doğmuştur.[20]
Şeriat Burada Genel Esaslar Ve Açık Geniş Yol Demektir
Kur'ân belli bir dönemden sonra bütün peygamberlere emredilen dinî esasların Nuh'a, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya (salât-ü selâm hepsine olsun) emredildiğinî belirterek kendilerine kitap ve sahife indirilen mursellerin büyüklerini misâl vermektedir.
Bu peygamberlere emredilen dinî esasları ve açık geniş yolu iki maddede özetlemek mümkündür. Şöyle ki:
dosdoğru ayakta tutmak.
2— Dinî esaslarda ayrılığa düşmemek..
Birinci madde, dini, hayat nizamı olarak takdim etmektir. Zira din, insan hayatıyla içiçedir ve onun günlük hayatının her safhasıyia alâkadardır.
İkinci madde ile, dinin bölünmeye, başka sistemlere uydurulmaya, tavize, kişisel çıkarlara hiç tahammülü olmadığı açıklanmaktadır.
İşte Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhirete ve kadere imân ile farz ibâdetler; helâl ve haramla ilgili hükümler ve dünya ile âhiret düzenini korumakla ilgili buyruklar bu iki emrin kapsamına girmektedir.
Âyette geçen «vassa» fiili, bilindiği gibi, «tavsiye» kökünden türetilmiştir. «Tavsiye», burada öğütle emretmektir. Nitekim Kur'ân'ın uyguladığı metotlardan biri de budur. Osmanlıca'da olduğu gibi, «sipariş ve deruhte etmek» manasına alındığı takdirde, çok hatalı sonuç ortaya çıkar. O halde Kur'ân ve hadîste geçen «tavsiye» sözü, bulunduğu yerin siyak ve sibakına göre mana alır. Her yerde aynı manaya delâlet etmez. Meselâ mîras bahsinde, «evsâ-yûsî» fiillerinin aynı kökten gelmelerine rağmen, ölmek üzere bulunan kimsenin bazı şeyleri vasiyet etmesi anlamına geldiği bilinmektedir.
Hadîs-i Şerîfte de açıklandığı gibi, bütün peygamberler dinî esaslarda birleşirler. Şeriatlerde ise ayrılırlar. Çünkü şeriâtler, peygamberlerin bulundukları çağın sosyal, ekonomik ve aile durumuna göre hüküm ve tavsiyeleri kapsamıştır.
Esasta ise, hiçbir ayrılık, başkalık olmadığını, ama şeriâtlerin ayrı ayrı olduğunu açıklayan âyetler vardır. [21]
Tevhîd Esası, İnkarcı Maddeciye Ağır Gelir
«Allah'a ortak koşanlara, kendilerini davet ettiğin şey çok ağır gelmektedir..»
«Müşrik», Allah'a ortak koşan anlamına gelen bir sıfattır. Daha çok putperest Araplar hakkında kullanılmıştır. Zira onlar putlarını kendileriyle Allah arasında tek vasıta ve tek şefaatçi olarak görüyor, birçok konularda onları Allah'a ortak ve yardımcı olarak biliyor ve inanıyorlardı.
Bununla beraber birçok inkarcı sapıklar hakkında kullanılabilir. Çünkü materyalist maddeyi, Hıristiyan İsa'yı (A.S.) ve Meryem'i; Yahudiler parayı ilâh edinip Allah'a ortak koşacak kadar bu hususta ileri gitmektedirler.
Tevhîd esasları neden müşriklere ağır gelir? Zira «şirk»te, nefse serbesti tanıma söz konusudur. İlâhlaştırılan canlı-cansız eşya, nefsin Önüne engel koymamakta, sınırsız hürriyete kapı açıp insanları bir bakıma başıboş bırakmaktadır, yani onları birtakım manevî müeyyidelerle çerçeve içine almamakta, arzularının önüne sed koymamaktadır. Tevhîd esası ise, iç disiplini, nefis terbiyesi sağlar; hayatın her bölümünü meşru sınırlar içine alır ve böylece her zaman düzenli, dengeli bir hayat nizamı emreder.
Artık kimin ruhundaki «fıtrat cevheri» veya «fıtrat mayası» hidâyete yatkın, tevhide uygun bir gelişme sağlarsa, Allah ona hidâyet kapısını açıp hak din ile şereflendirir,[22]
Kitap Ehli'nin Son Dine Karşı Çıkması
«Onlar ancak kendilerine (Allah, kitap, peygamber ve âhiretle ilgili) bilgi geldikten sonra -sırf aralarındaki kin ve ihtiras yüzünden- tefrikaya düştüler..»
Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.) gönderilmeden önce Yahudiler de, Hıristiyanlar da geleeek olan «Hakikat nurunu» sabırsızlıkla bekliyorlardı. Bununla beraber Yahudiler İsa'yı (A.S.) Kurtarıcı Mesîh ve İsrail oğul-lan'na gönderilen bir peygamber kabul etmiyorlardı. Aralarındaki tek ortak bağ, son peygamberin geleceğini bilmeleri ve Onu sabırsızlıkla beklemeleri idi.
Son Peygamber Hz. Muhammed (A.S.) gönderilince, Onun Araplardan seçilmesi hoşlarına gitmedi. Çünkü Yahudiler onun Harun Peygamber'in soyundan geleceğini sanıyorlardı. Hıristiyanlar ise, İsa'nın (A.S.) dünya için tek kurtarıcı olduğunu ve Allah'ın biricik oğlu bulunduğunu iddia edip başka bir peygamberin gelip de İsa'nın dinini yürürlükten kaldırmıyacağını düşünüyorlardı. Böylece dinî taassup onların akıl ve idrâkini, insaf ve vicdanını işlemez hale soktu. Düne kadar kendi dinlerine dosdoğru sahip çıkmayan ve onun birçok hükümlerini kendi arzuları doğrultusunda değiştiren Kitap Ehli, İslâm'a karşı çıkmayı, kendi dinlerini savunup korumayı bir vecîbe saydılar.
Böylece Allah'ın varlığı ve birliği; kitap ve peygamberi; âhiret ve hesabı hakkında semavî bilgi iyice sarsıntı geçirdi ve Kitap Ehli 180 derecelik dönüş yapıp, hakka karşı aşın hasım kesildiler. Eğer ilâhî takdîr plânını değiştirmek âdet-i ilâhiyyeden olsaydı, elbette aralarında hemen hükmedip haklı ile haksızı belirler ve işi bitirmiş olurdu. Ama takdîr plânı değişmez; ezelden ebede kadar kusursuz şekilde sürüp gider.
Kitap Ehli'nin kin ve taassubu, dinî esasları bozup değiştirdi. Kendilerinden sonraki nesle bozuk bir itikad; tahrife uğramış kitap bıraktılar. O yüzden sonraki nesilleri Tevrat ve İncil hakkında şüpheye düştüler. Hz. Muhammed (A.S.) ile alâkalı haber ve müjdelerin Ona işaret olup olmadığında farklı görüşler ortaya koydular. [23] Zira Bernaba İncil'i dışında kalan mevcut İnciller'de ve Tevrat'ta son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) acık şekilde delâlet eden âyet ve belgeler yer yer değiştirilmiş ve tahrîf edilmiş bulunuyordu.
Bu tarz farklı görüşler ve aşırı taassup kılıfına sokulmuş duygu ve düşünceler günümüze kadar sürüp gelmiş; kanaatimce manaca tahrîfe uğramayan Bernaba İncil'i ise kilise tarafından reddedilip uydurma olduğu iddia edilmiştir. Oysa bu İncil'de son din ve son peygamber hakkında en az yirmi yerde çok açık ve net beyânlar bulunmaktadır. Diğer bölümleri de Kur'-ân ile uyum halinde olup ilâhî kaynaktan indirilme olduğunu bütün açıklık ve berraklığıyla göstermektedir.
Cenâb-ı Hak, Kitap Ehli'nin bu yanlış ve tehlikeli tutumunu ve kuşaktan kuşağa aktarılmak suretiyle semavî dinlerin aslından nasıl uzaklaştırıldığını belirterek şu bilgiyi vermektedir: «Onlardan sonra kitaba vâris kılınanlar da kitaptan yana tam bir şüphe içindedirler.»[24]
Emredildiğin Gibi Dosdoğru Ol!
«İşte (ey Peygamber!) bunun için çağrına devam et, emredildiğin gibi dosdoğru ol; onların heveslerine uyma..»
Müşriklerle Kitap Ehli'nin kin ve İhtirası, inkâr ve inadı çözümü zor bir noktaya gelince, Müslümanlara, onları kendi taassuplarıyla başbaşa bırakıp insanları son dinin açtığı kurtuluş ve mutluluk yoluna dâveî etmek düşer. Ancak bu davetin bazı şartları vardır ki, her mürşidin ve teblîğcinin dikkat etmesi gerekir. Onları şöyle maddeleştirip sıralayabiliriz :
1— İlâhî emir doğrultusunda dosdoğru olmak.
2— Bu doğruluk düzeyinde sâlih amellerde bulunmak,
3— Gayr-i müslimlerin heveslerine uymamak; onların kültürüne kapı açmamak,
4— Allah'ın indirdiği kutsal kitapların hepsine inanmak ve bunu ilân etmek,
5— İslâm ile diğer semavî dinlerin yürürlükten kaldırıldığını bildirmek ve İslâm adaletini yaygınlaştırmak; din ve ırk farkı gözetmeksizin herkese âdil davranmak,
6— Millî ilâh bulunmadığını açıklayıp bir olan Allah'ın hepimizin Rab-bı olduğunu açıklamak,
7— Kitap Ehli'yle iddialaşma ve sürtüşmeye girmemek,
8— İhtilâf ettikleri konular hakkında hükmü Allah'a bırakıp yumuşak ve yaklaştırıcı havayı devam ettirmek..
Böylece Kur'ân, 15. âyetle Peygamber'e (A.S.) hitap ederek ilâhî buyruğu bütün ümmetine teşmîl düzeyinde, özellikle Kitap Ehli'ne karşı nasıl bir metot uygulamamızın; tevhîd esasına ve İslâm şeriatına davet ederken neleri dikkate almamızın gerektiğini çok açık ve net biçimde belirtmiş oluyor.[25]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, semavî dinlerin hepsinin esasta birleştikleri belirtildi. Kur'ân indirildikten sonra Kitap Ehli'nin nasıl yan çizdiği konu edilerek, onlarla tartışmaya gerek olmadığına işaret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Kitap Ehli'nin sözü edilen konudaki iddia ve delillerinin boş ve anlamsız olduğu belirtiliyor. Kitab'ın hak ve dengede indirildiği açıklanarak Kıyamet olayını acele görmek isteyenlerin ona inanmadığına dikkatler çekiliyor. Âhiret ürünü arzu edenlerle, sadece dünya ürünü peşinde koşanlar konu edilerek bu hususta geniş ve yönlendirici bilgiler veriliyor.[26]
Meali:
16— Allah'a olan çağrıya olumlu cevap verdikten sonra O'nun hakkında tartışıp duranların iddia ve delilleri Rabları yanında boş ve anlamsızdır. Üzerlerine gazap ve onlar için şiddetli azap vardır.
17— O Allah, Kitab'ı hak ile ve teraziyi (denge ve düzeni) indirmiştir. Ne bilirsin, belki o Kıyâmet'in kopuş saati yakındır.
18— Kiyâmet'e inanmayanlar, onun hemen gelmesini isterler. İmân edenler ise, o olaydan korkup çekinirler ve onun mutlaka hak olduğunu bilirler. Haberiniz olsun ki, Kıyâmet'in kopuş saati hakkında tartışıp duranlar, gerçekten uzak bir sapıklık içindedirler.
19— Allah, kullarına çok lûtufkâr, çok şefkatli, bol insanlıdır. Dilediğini rıziklandırır. O çok kuvvetli ve kudretlidir, çok üstün ve çok güçlüdür.
20— Kim, Ahiret ekinini arzu ederse, onun arzuladığı ekini artırırız. Kim de Dünya ekini isterse, ona da ondan veririz; Âhîret'te ise ona bir nasıp yoktur.
21— Yoksa Allah'ın izin vermediği dini, onlara meşru' kılıp ortaya koyan ortaklar mı var? Eğer kesin bir söz geçmemiş olsaydı, aralarında hük-medilirdi de iş olup biterdi. Zâlimlere elbette elem verici bir azap vardır.
22— Zâlimleri o gün, kazanıp elde ettikleri şeyden dolayı korku ve kuşku içinde görürsün. Oysa korktukları başlarına gelmiştir. İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlar ise Cennet bahçelerindedirler. Onların dilediği her şey Rabları yanındadır, İşte bu, büyük lütuf, büyük ihsandır.
İniş Sebebi
İbn Abbas (R.A.), Mücahid ve Katade'ye göre : İslâm Dini teblîğ edilip Allah'ın hidâyet nasîp buyurduğu kişiler imân edince, gerek putperest müşrikler, gerekse Yahudi ve Hıristiyanlar, imân edenlerin yanlış bir din seçtiklerini ileri sürerek kendi inançlarının ve dinlerinin hak olduğunu, başka dine gerek bulunmadığını isbata çalıştılar ve kendilerine göre birtakım uydurma deliller getirdiler. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler İndi. [27]
Kitap Ehli'nin Öne Sürdüğü Delillerden Bir Kısmı
a) Bizim peygamberimiz daha önce gönderilmiştir. Artık başka bir peygambere gerek yoktur.
b) Kitabımız da daha önce indirilmiştir. Bizim için lüzumlu bütün hükümleri kapsayarak önümüzü aydınlatmaktadır.
c) Hem biz peygamber soyundanız. Bu bakımdan diğer kavim ve milletlerden üstün tutulmuşuzdur.
Kur'ân-i Kerîm onların öne sürdüğü bu delillerin köksüz ve anlamsız olduğunu açıklamakta ve dinler zincirindeki tekâmüle işarette bulunarak gelip geçen binlerce peygamberin gönderilme hikmetini hem belirtmekte, hem de iddiacılara hatırlatmaktadır.
Kitap Ehii'nin böylesine tutarsız, temelsiz inada dayalı iddialarından dolayı ilâhî gazaba çarpılacaklarını ve şiddetli bir azap ile ta'zîb edileceklerini de Kur'ân haber vermekte ve böylece yaşamakta olan Kitap Ehli'ne ilâhî adaletin sesini duyurmaktadır.[28]
Kitab'ın Hak, Kıyametin Yakın Olması
«O Allah, Ki-tab'ı hak ile ve teraziyi (denge ve düzeni) indirmiştir. Ne bilirsin, belki o Kıvam et'in kopuş saati yakındır.»
Kıyamet olayı, diğer bir anlatımla «Âhiret hayatı» hakkında şüphesiz en sağlıklı bilgiyi Kur'ân vermektedir. Tevrat ve İncil'de bu kavram üzerinde geniş ve sağlıklı bir açıklamaya rastlamak mümkün değildir. Zira her ikisinin de orijinali kaybolmuş ve o sebeple insan sözü karıştırılarak birçok kısımları aslından uzaklaştırılmıştır.
Kur'ân, yukarıdaki 17. âyetle üç konu üzerinde durmakta ve indirilen son kitap ile kâinat nizamı ve dengesi arasında kopmaz bağların bulunduğuna işaret etmektedir. Şöyle ki: İndirilen kitapta uyumsuzluk, çelişki, yanlış haber, lüzumsuz konu yoktur. O, bütünüyle insan hayatına yönelen ve onun her dakikasıyla içice olan;, fert, aile, toplum ve milletin maddî ve manevî kalkınma, gelişme ve mutlu neticeye erişme yollarını ve çarelerini gösteren; insan ruhuyla da uyum halinde oiup onun ilk safiyetini ve temizliğini korumaya yönelen kusursuz bir rehberdir. Kâinat düzen ve dengesini en sağlam bilgilerle tanıtıp öğreten son mesajdır.
Böylece kitabın hak olarak indirildiği belirtildikten sonra «mizansın da indirildiği konu edilmektedir. Müfessirler bunu «adâlet»le, kutsal kitaplar-daki «ilâhî hüküm!er»le yorumlamtşlarsa da, aslında bu kavram çok yönlüdür. Rahman Sûresi: 7 ve 8. âyetlerin tefsîrinde de açıklandığı üzere, Ce-nâb-ı Hak bu anlatımla, kâinatta hâkim olan denge ve düzene dikkatleri çekmekte ve bu denge ve düzeni en doğru şekilde temel bilgi olarak Kur'-ân'ın haber verdiğine işarette bulunmaktadır. Zira varlık âleminde yer alan eşya ve sistemler hem kendi ölçüleri içinde, hem de diğerleriyle olan bağlantılarında tam uyum, ahenk ve dengededirler. Hepsinin hareket ve hizmetinde mutlak anlamda adalet ölçüsü hâkimdir.
Bu açıklamanın arkasından hemen kıyamet olayına geçilmesi çok anlamlı ve hikmetlidir. Öyle ki, belli plâna göre kurulan bu kusursuz düzen ve dengenin vakti saati gelince bozulacağı, alt-üst olacağı ve yerine yepyeni kalıcı bir düzenin kurulacağı söz konusudur. Dünya'nın ömrüne baktığımız zaman, kıyametin yakın olduğu kendiliğinden anlaşılır. Kaldı ki, onun alâmetleri hakkında birçok bilgiler verilmiştir ki, onların önemli bir kısmı ortaya çıkmış durumdadır.
Unutmamak gerekir ki, her hareketin bir başlangıcı ve bir de hareketi sağlayan sebebi vardır ve her başlangıcın bir de sonu söz konusudur.
Ayrıca «mîzan» tartı aleti olarak da hak ve hukuka titizlikle riâyetin sembolü sayılabilir.
Böylece dünyada da, âhirette de düzenli, faziletli bir hayat sürebilmek için hak olan Kur'ân'a göre yaşamamız ve kâinat mîzanıyla günlük işlerimiz arasında adalet terazisini bulundurmamız gerekmektedir.
İnkarcı maddeciler, putperest müşrikler sırf alay ve eğlence olsun diye kıyametin hemen kopmasını isterler. Mü'minler ise, kıyamet olayının neler meydana getireceğine hem inanır, hem de onun dehşetinden korktukları için Cenâb-ı Hakk'a sığınırlar.[29]
İki Ayrı Hayat Birbirini Tamamlar
«Kim, Ahiret ekinini arzu ederse, onun arzuladığı ekini artırırız. Kim de Dünya ekini isterse, ona da ondan veririz; Âhiret'te ise, ona bir nasip yoktur»
Dünya hayatı olmasaydı, Âhiret'in anlamı, hikmeti ve taşıdığı yüksek nîmetleri anlaşılmazdı. Değeri bilinmeden o nîmetler hikmetsiz kalırdı. Âhiret hayatı olmasaydı Dünya hayatı anlamsız, amaçsız ve hikmetsiz kalır; kısa bir sürelik mide ve şehvet otlağı olmaktan öteye geçmezdi.
Dinler, özellikle son din İslâmiyet bu iki hayat arasında köprü kurulmasını telkîn eder ve bu köprünün bütün malzemesini verir. Buna rağmen köprü kurmayıp sadece dünya hayatına yönelenlere bir şeyler verilir; Âhi-ret'te ise öylelerine bir nasîp yoktur.
Her iki hayata birden yönelip ikisi için düzenli şekilde hazırlananlar ise, hayatın amaç ve hikmetini idrak edenlerdir. Onlara Âhiret Âlemi'nde kat kat mükâfatlar vardır.
Böylece Cenâb-ı Hak 20. âyetle, mü'minlerin Âhiret hayatına aşk ve şevklerini artırmakta, inkarcı sapıkları, gafil azgınları uyarmaktadır.
Sonra da mü'minlerle kâfirlere hazırlanan karşılık ceza ve mükâfatlara değinilerek ölmeden önce bu gerçeği anlayıp inanmanın sayılmıyacak kadar faydalan olduğuna işaret edilmekte ve ilâhî rahmet gereği bu kabil hatırlatma ve uyarılara sık sık yer verilmektedir. 21, 22. âyetlerle Âhiret'te her iki grup için hazırlanan şeyler yönlendirici bir anlatımla işlenmekte; duygu ve düşüncelere seslenilerek küfürle kilitlenmiş ön yargıdan sıyrılmaları dolaylı şekilde istenmektedir.[30]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle. Kitap Ehli'nin yersiz ve haksız iddialarına değinilerek aydınlatıcı biigiler verildi. Kur'ân'ın insan hayatını düzene sokacak hükümlerle hak üzere indirildiği bildirildi ve Allah'a inananların dengeli, düzenli bir hayat sürmeleri dolaylı şekilde emredildi. Yalnız dünya hayatını arzu edenlere âhirette bir nasip olmayacağı bildirilerek, iki hayatın birbirini tamamlayıp birinin diğerine anlam ve hikmet kazandırdığına işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, hak ve denge ölçüleri doğrultusunda Allah'ın kulları müjdeleniyor; Hz, Muhammed'in (A.S.) görevinin Allah'tan aldığını olduğu gibi Allah'ın kullarına teblîğ etmek olduğu konu edilerek etraflı bilgi veriliyor. Hakk'a dönenleri Allah'ın bağışlayacağı haber verilerek, inkârın rahmete vesîle olmayacağı dolaylı şekilde belirtiliyor. Sonra da kâinatta rızık konusunda mutlak bir plâna göre takdirde bulunulduğuna değinilerek, aşırı derecede rızık kaynaklarına imkân verilmediğinin sebep ve hikmeti açıklanıyor[31]
Meali:
23— İşte bununla Allah, imân edip iyi-yararh amellerde bulunan kullarını müjdeliyor. De ki: «Ben, (Allah'ın buyruklarını tebliğ hususunda) yakınlıkta, hısımlıkta sevgiden başka sizden bir ücret istemiyorum. Kim çalışıp iyilik kazanırsa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nimetini artırandır.»
24— Yoksa (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah kendi sözleriyle bâtılı yok eder; hakkı isbât edip ortaya koyar. Şüphesiz ki O, gönüllerde dönüp dolaşanı bilir.
25— O ki, kullarının tevbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve neler işlediklerini bilir.
26— İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanların (dilek ve dualarını) kabul eder de kendi bol nimetinden, geniş ihsanından onlara artırır. Kâfirlere gelince: Onlar için çok çetin bir azap vardır.
27— Eğer Allah, rızkı kullarına iyice genişletip bol bol verseydi, elbette azıp tuğyan ederlerdi. Fakat onu dilediği ölçüye göre indirir. Şüphesiz ki O, kullarından haberlidir, görendir.
28— O ki, (kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirir de rahmetini yayar. (Gerçek) dost ve yardımcı O'dur, övül ineğe de lâyık O'dur.
İlgili Hadîsler
«Ben Allah'ın buyruklarını tebliğde, size olan hısımlığımdan dolayı beni sevmenizden ve aramızdaki yakınlığı korumanızdan başka (sizden) hiçbir ücret istemiyorum.» [32]
«Getirip size tebliğ ettiğimiz açık belgeler ve doğru yolu gösteren beyânlar karşılığında, Allah ile sevgi bağı kurmanızdan ve ibâdetinizle O'na yakınlık sağlamanızdan başka bir ücret istemiyorum.» [33]
Ansar'dan bir topluluk bir gün geçmiş hizmetlerinden söz ederek, «Biz (İslâm'a ve Peygamber'e) hizmette bulunup şöyle şöyle yaptık» dediler ve övünür gibi bir tavır ortaya koydular. Bunun üzerine ya Hz. Abbas (R.A.), ya da onun oğlu Abdullah (R.A.), «Öyle de olsa bizim size karşı üstünlüğümüz var» diyerek karşılık verdi. Haber Hz. Peygamber'e (A.S.) ulaşınca, kalkıp onların bulunduğu meclise geldi ve şöyle buyurdu : «Ey Ansar topluluğu! Sizler zillet içindeydiniz; Allah sizi aziz ve şerefli kılmadı mı?» Onlar da: «Evet,Ya Resûlellah!» diye cevap verdiler. Peygamber (A.S.) devamla: «Sizler dalâlette idiniz, Allah sizi doğru yola kavuşturmadı mı?» diye sordu. Onlar da: «Evet, Ya Resûlellah!» diye tasdik ettiler. Bunun üzerine Hz. Pey-gamber (A.S.) onlara «Sizler benden sormayacak mısınız?» buyurdu. Onr lar da: «Ne söyleyelim ya Resûlellah? .» dediler. Peygamber (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu: «Diyemez misiniz, biz seni barındırdık. Onlar (Mekkeli'-ler) seni yalancılıkla suçladılar; biz ise seni tasdik ettik. Onlar (Mekkeli'ler) seni zelil ve hakir etmek istediler, biz sana yardımda bulunduk!»
Râvî devamla diyor ki:
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz durmadan Ansar'ın yaptığı iyilikleri sayıp sıraladı; o kadar ki Ansar fazlasıyla duygulanıp dizüstü çöktüler ve nemli gözleriyle O'na bakıp şöyle dediler: «Ellerimizdeki mallarımız Allah ve Peygamberi içindir!» [34]
Yapılan tesbitlere göre, sözü edilen olay üzerine yukarıdaki 23. âyet inmiştir.[35]
Akrabalık Hukuku
<<De ki: Ben' fAIIah'ın buyruklarını tebliğ hususunda) yakınlıkta, hısımlıkta sevgiden başka sizden bir ücret istemiyorum..»
Bilindiği gibi, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Kureyş Kabilesine mensup Hâşim Oğulları'ndan idi. O bakımdan Mekkeli'lerin çoğuyla uzaktan ve yakından bir hısımlık bağı bulunuyordu. İlâhî buyrukları teblîğ ile görevlendirilince, önce akrabasını Hakk'a davetle işe başladı. Ne yazık ki akrabasından çoğu akrabalık hukukunu çiğneyerek O'na karşı geldiler. Oysa Peygamber (A.S.) onlardan sevgi dolu bir ilgiden, Hakk'in birliğine böyle bir sevgi ve yakınlık havası içinde gelmelerinden ve hısımlık hukukuna riâyetten başka hiçbir karşılık istemiyor ve düşünmüyordu. Çünkü Onun şahsî dâvası veya makam ihtirası yoktu. Sadece insanları küfrün ve ahlâksızlığın karanlığından kurtarıp imân ve irfanın nuranî havasına kavuşturmayı istiyordu. O bakımdan İslâm şerefiyle herkesten önce hısım ve yakınlarının şereflenmesini arzu ediyordu.
İlgili 23 ve 24. âyetler, Hz. Peygamber'in Mekke'de yakınlarından çoğunun ilgisini bile kaybettiğini, hattâ bir kısmının kendisine azılı düşman kesildiğini ifade etmekte ve Allah yolunda Onun birçok fedakârlıklara katlandığına, omuzlarına yükletilen mukaddes hizmeti yerine getirmek için birçok tehlikelerle yüzyüze geldiğine işarette bulunulmaktadır. Ama her şeye rağmen bir an olsun ümidini yitirmediği, görünüşte uğradığı her başarısızlığın aslında başarıya erişmenin müjdesi olduğu da bu âyetlerle kapalı bir anlatımla haber verilmekte ve yaşamakta olan mü'minlerin cesareti artırılmaktadır.
«Kurbâ» kelimesi masdardır. Daha çok hısımlarla olan sıcak yakınlık mânasında kullanılır. Bazan da iyi yararlı amellerle Allah'a yakınlık sağlamak anlamına gelir.[36]
İyiliğin Asıl Değeri
«Kim çalışıp İyilik kazanırsa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nimetini artırandır.»
İyilik, güzellik, fazilet ve yararlı işin temelinde Allah'a dosdoğru imân varsa ve Hakk'ın rızası amaç olarak bulunuyorsa, gerçek ölçü ve değerini bulmuş olur. Hz. Peygamber'in (A.S.) akrabalık sevgisini korumaya çalışırken, önce onun temelini oluşturmaya çalışması kadar tabii ne olabilir. Çünkü onlara yapılacak en büyük iyilik bu idi. Ne war ki Mekkeii'ler bu iyiliği takdir duygusundan yoksun bulunuyorlardı. O kadar ki Hakk'a davet edildiklerinden dolayı Hz. Peygamber'le (A.S.) her türlü akrabalık ilgisini kesip Ona hasım olarak, baş düşmanları arasında yerlerini almışlardı. İlgili âyetle iyiliğin gerçek değeri üzerinde durularak, akrabayı doğru yola çağırmanın buna misal teşkil ettiğine işaret ediliyor.
Buna karşılık Hz. Peygamber'e (A.S.) inanıp İslâm'a giren hısımları ise. Peygamberin (A.S.) şu hadîsleriyle övülrnektedir: «Canımı elinde tutan Allah'a and olsun ki, adam sizi Allah ve Resulü için sevmedikçe kalbine imân girmez.» [37]
«Ey insanlar! Ben de ancak bir beşerim. Çok sürmez Rabbımın elçisi (ölüm meleği) gelir, ben de onun dâvetine icabet ederim. Doğrusu size (manevî feyiz ve) ağırlığı olan iki önemli şey bırakıyorum: Birincisi, Allah'ın kitabıdır ki onda doğruluk ve nur vardır. Artık siz Allah'ın kitabına sımsıkı sarılın. Diğeri ise, Ehl-i Beytim'dir. Ehl-i Beytim hakkında size Allah'ı hatırlatırım.» [38][39]
Hz. Peygamber'e (A.S.) İftira Edenler
«Yoksa (senin için) Allah'a karşı yalan uydurdu mu diyorlar?..»
Kur'ân'ın yüksek ifadesi, derin ve kapsamlı mânası, edebî kudreti karşısında şaşkına dönen inkarcı müşrikler, «Kur'ân Muhammed'in uydurup Allah'a nisbet ettiği düzme bir kitaptır» diyecek kadar akıl ve vicdanlarını yitirdiler. Çünkü kalpleri küfürle kılıflanmış, gerçeği anlayabilecek yetenekleri dumura uğramıştır. Bu duruma bakarak onların yakışıksız sözlerine üzülmenin bir yararı yoktur; ama onları düştükleri cehalet çukurundan kurtarmanın çarelerini düşünmenin ve ona göre hakkı tebliğ metoduyla hizmete koyulmanın sayılmayacak kadar faydaları vardır.
O bakımdan konumuzu oluşturan âyet teselli mahiyetinde indirilerek hakkın mutlaka başarıya erişeceği ve o günler gelinceye kadar mü'minlerin sabr-u sebat göstermeleri haber veriliyor..
«Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah kendi sözleriyle bâtılı yok eder; hakkı isbat edip ortaya koyar.» Ama O'nun muradı seni ortadan kaldırmak veya onlara benzetmek, ya da kendi sözünü vasıtasız işlek duruma getirip üstün kılmak değildir. Böyle olsaydı peygamber göndermeye, kitap indirmeye gerek kalmaz, insanlara verilen cüz'ı irâde diye bir kavram ve kanun olmazdı. O bakımdan Cenâb-ı Hak, insanı belli bir plâna göre yaratmayı murad edince, onda iyilik ve kötülüğe eğilimli birtakım duygular var kıldı; önünü aydınlatacak, gerçeği anlayabilecek bir de akıl ve idrâk yeteneği verdi. Sonra da aklına yol gösterecek veya ona ışık tutacak kitap indirdi ve peygamber göndererek bu konuda ona kendi irâdesini kullanma serbestisini tanıdı.
O halde insanoğlu mevcut yeteneklerini kitap ve sünnetle birleştirip sünnetullaha göre yolunu seçerse, Cenâb-ı Hak kendi kudretini izhar edip hakkı isbat ederek bâtılı ortadan giderir.[40]
Kur'ân Uydurma Bir Kitap Olsaydı Çoktan Silinip Unutulmuş Olurdu
Şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ın değişmeyen sünnetinden bîri de, geç de olsa bâtılı silip yok etmek, hakkı bütün açıklık ve berraklığıyla gün ışığına çıkartıp üstün kılmaktır. Eğer Kur'ân bir insan tarafından hazırlanıp ortaya konmuş olsaydı, çoktan eskiyip bütün özelliğini ve tazeliğini kaybeder, sıradan kitaplar gibi bir köşeye atılıp unutulmaya mahkûm olurdu. Zira insan kaleminin ve kafasının mahsulü olan her eser, insan kadar kusurlu ve fânidir; eskimeye ve unutulmaya mahkûmdur. Kur'ân ise bu genellemenin dışında her geçen asır özelliğini bütün tazeliğiyle korumakta; gerçeği bulup tesbit eden ilimle ters düşmemekte ve her konuda tasdîk edilegelmek-tedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk'in kudret kaleminin eseri olan bu kitap, kusursuz ve hatasızdır. Mutlak surette hakkı yansıtmakta ve bâtılın elîm neticelerini haber vermektedir. O bakımdan her geçen yıl onun cilâsı artmakta, kudreti daha iyi anlaşılmakta ve kapsadığı bütün konularıyla insan kudretini aşmaktadır.
Kur'ân'a nazire yazanlar, kitap te'lîf edip Allah'a nisbet edenler ve bu açıdan hareketle kendilerini peygamber olarak tanıtmaya çalışanlar çok geçmeden hüsrana uğramışlardır. Yazdıkları kitabın bir sürü tutarsız sözler, konular ve uydurma rivayetler yığını olduğu ortaya çıkmış ve paçav-ralaşıp bir kenara itilmeye mahkûm olmuştur.
Bu konuda kim ne düşünürse düşünsün, ne derse desin, sonuç Hakk'ın sözlerinin üstünlüğüyle noktalanır. Cenâb-i Hak kalp ve kafalarda dönüp dolaşan düşünce ve duygulan çok iyi bilir. O halde bilerek Hakk'a hizmet edip bâtılın şarlatanlığına fazla üzülmemek gerekir. Çünkü mutlu sonuç hakkındır.[41]
Bâtılı Terkedip Hakka Dönenler
«o ki, kullarının tevbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve neler işlediklerini bilir.»
Önceleri Peygamber'e (A.S.) ve Kur'ân'a karşı çıkanlardan ve Hz. Mu-hammed'e (A.S.) yalancı, iftiracı damgası vurmaya çalışanlardan bir kısmına hidâyet nasip olunca, hakka yönelip gönülden teslimiyet gösterdiler. İlâhî beyân gereği, onların dönüş ve tevbesi kabul edildi; daha önce inkâr ve zulümlerinden dolayı biriken günahları bağışlandı.
Şüphesiz böylesine bir kabul ve açık kapı, insanlardan yana rahmetin en parlak yanlarından biridir. Aynı zamanda onların doğru yolu seçip hidâyete erişmesi için bütün imkânların ortaya konduğunun bir başka şahididir. Öyle ki, kırk elli yılını inkâr ve madde cenderesinde silik hale getirip verimsiz kılan kimse, gafletten uyanır da hakka yönelir ye son din İslâmi-yeti kendine din olarak seçerse, geçmiş bütün günahları temizlenir, anasından doğduğu gündeki gibi tertemiz olarak İslâmiyetin nuranî havasında yepyeni bir hayata başlamış olur.
İşte inkarcı her insan için bundan daha büyük müjde ve mutluluk düşünülebilir mi? İmân ve sâlih amel sonsuzluk gıdası, ebediyen mutlu yaşamanın iksiridir. O bakımdan Cenâb-ı Hak kendini bu düzeye getiren mü'-min kullarının meşru isteklerini kabul buyurmakta ve kendi fazl-ü keremini onlardan yana artırmaktadır. Yirmi altıncı âyetle bu müjde verilirken, mü'minlere büyük ümit kapılarının açık tutulduğuna işaret edilmekte ve insan hayatının ancak imân ve sâlih amelle değer kazanabileceği kapalı şekilde anlatılmaktadır.[42]
Rızık Kaynaklarının Belli Bir Plâna Göre, Belli Bir Miktarda Yaratılması
«Eğer Allah, rızkı kullarına iyice genişletip bol bol verseydi, elbette azıp tuğyan ederlerdi. Fakat onu dilediği ölçüye göre indirir. Şüphesiz ki O, kullarından haberlidir, görendir.»
Yirmi yedinci âyetle, çok önemli bir noktaya parmak basılmaktadır; öyle ki ilim adamlarına ışık tutulmakta, temel bilgi verilmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın ezelde hazırladığı plâna göre, insan sayısı önceden belirlenmiş ve dünyanın ömrü takdir edilip rızık kaynakları ona göre ayarlanmıştır. Sonsuz, sınırsız tükenmez kaynaklar var kılınmamıştır. Zira dünyanın ömrü sonsuz ve sınırsız değildir. Aynı zamanda bunun iki dikkate değer hikmeti söz konusudur: Birincisi, ihtiyaç fazlası nîmetin azgınlık, savurganlık ve ahlâksızlığa yol açmasıdır. İkincisi, çalışma, didinme ve rekabet azminin ortadan kalkması, hayatın canlılığını bir bakıma yitirmesidir.
Kur'ân bütün bu sakıneah sonuçları «bağıy» kavramıyla özetlemekte ve konu üzerinde iyice düşünmemizi ilham etmektedir. Bağıy: Azgınlık, ahlâksızlık, haksızlık, haddini bilmezlik, meşru sınırlan aşmak, zulmetmek, gibi mânalara delâlet eder. Şüphesiz, azgınlık düzensizlik doğurur. Ahlâksızlık fitne ve bozgunculuğa neden olur. Haksızlık, güvensizlik ve huzursuzluğa yol açar; güçlü güçsüzü ezip dengesizlik ve düzensizliği doğurur. Aşırılık, sınırsız hürriyet arzusuna sebep olur ve böylece hürriyetlere tecavüz revaç bulur.
O nedenle insanı yaratan Cenâb-ı Hak, onun hangi ortamda neler yapacağını çok iyi bildiğinden, hayat plânını ona göre hazırlamıştır. Denizlerdeki nimetler de dahil, bütün kaynaklar sınırlıdır. İnsanlar yaşayabilmek için hem bu kaynaklan işlemek ve işletmek, hem de bilerek ölçülü şekilde kullanmak zorundadır.
Böylece «neden bol ve tükenmez nimetler verilmemiştir?» sorusu cevaplanmış oluyor. Başka ülkelerin kaynaklarını sömürüp ekonomik yönden çok güçlü duruma gelen İngiltere, Fransa ve Almanya'da azgınlık ve ahlâksızlık her geçen gün artmakta, maddî refah genç kuşakları tatmin edememektedir. Bu sebeple intihar olayları artmakta, homoseksüeller çoğalmakta, uyuşturucu ibtilâsı yaygınlaşmakta, aile yuvası ciddi sarsıntılara maruz kalmaktadır. O kadar ki devlet lûtiliği yasallaştırmakta ve ahlâksızlığın önünde dize gelmektedir.[43]
Yağmuru Da İhtiyaç Nisbetinde İndirir
(kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirir de rahmetini yayar. (Gerçek) dost ve yardımcı O'dur, övülmeğe de lâyık O'd ur.»
İlk bakışta konuyla alâkalı başlık kapalı gibi gelir. Zira aşırı kuraklığa maruz kalan bölgeler ve kesimler vardır. Oysa Cenâb-ı Hak bu rahmetini de dengeli, düzenli ve ihtiyaç oranında indirmeyi plânlamış ve öylece uygulamaya koymuştur. Zaten yağmuru oluşturan faktörler incelendiğinde bu plân rahatlıkla anlaşılır. Ne var ki insanların bilgisizce müdahalesiyle, faktörlerden bir kısmını mefluç hale sokması dengeyi bozmaktadır.
İlâhî denge ve düzen kanunu gereği, yağmuru daha çok ormanı, ağacı çok olan bölgeler kendine doğru çeker. O sebeple yeryüzü insanların yaşamasına elverişli duruma getirildiğinde dağlar, denizler, ırmaklar ve ormanlar ona göre yaratılıp düzenlenmiş; yerleşim yerlerini seçme işi ve kaynaklardan yararlanma becerisi insanların irâdesine bırakılmıştır. Resûfül-lah (A.S.) Efendimiz bu inceliği dikkate alarak ümmetine şöyle tavsiyede bulunarak yol göstermiştir: «Elinizde bîr fidan bulunur ve kıyamet de kopmak üzere ise, hemen dikme imkânınız varsa, dikiniz.» [44]
Denizleri kirletip ölü deniz haline getiren; ormanları yok edip bölgeyi çöl haline sokan biz insanlar değil miyiz? Bilgisizce yararlanmaya yönelmemiz birtakım dengesizlikler doğurmakta, kaynakları kısırlaştırıp açlığa, kuraklığa, sefalete neden olmaktayız. Şüphesiz kusur, ilâhî plânda değil, bizim tutum ve aniaytşımızdadır.
«Yağmur indirir ve rahmetini yayar» sözü, O'nun denge ve düzenle ilgili kanunlarını hatırlatmaktadır. «Gerçek dost ve yardımcı ve övülmeğe lâyık O'dur.» Çünkü kullarının ihtiyacını karşılar ölçüde kaynak vücuda getiren ve bunu denge kanununa bağladıktan sonra insan aklına ışık tutmak için kitap indiren ve yol göstermek için peygamber gönderen de O'dur.[45]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, sâlih âmellerde bulunan mü'minler müjdelendi; inkarcı maddeciler de uyarıldı. Hz. Muhammed'in (A.S.) görevinin sınırı belirlenerek ümmetine en sağlam kıstas verildi. Sonra da rızık konusuna değinilerek, bu hususta ilâhî denge ve düzen kanununa işarette bulunuldu,
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına delâlet eden iki önemli belgeye yer veriliyor. Başa gelen musibetin insanın kendisinden kaynaklandığı hatırlatılarak, Allah'ın kimseye haksızlık etmiyeceği dolaylı şekilde anlatılıyor. Sonra da Allah'a acizliğin nisbet edilemiyeceğine değiniliyor ve arkasından deniz, gemi ve rüzgâr nîmetine atıfta bulunularak aydınlatıcı bilgiler veriliyor.[46]
Meali:
29— O'nun varlığına (delâlet eden) belgelerden biri de, göklerin üe yerin yaratılması ve ikisinde serpiştirip yaydığı canlılardır. O'nun, dilediği zaman onları toplayıp biraraya getirmeğe gücü ve kudreti yeter. '•''
30— Başınıza gelen her musibet, ellerinizle işleyip kazandığınız (günah ve kötülükler) yüzündendir. (Bununla beraber) çoğunu affeder.
31— Siz yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak (güçte) değilsiniz. Sizin için Allah'tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
32— O'nun (varlığına, birliğine delâlet eden) belgelerden biri de, denizde dağlar gibi yüzen gemilerdir.
33— Dilerse rüzgârı durdurur da (yelkenli olanları) su üstünde dura-kalırlar. Şüphesiz ki bunda, çokça sabreden, çokça şükreden kimse için deliller, belgeler vardır.
34— Veya o (gemilerdekileri) işledikleri (günah ve vebal) yüzünden (gemiyi batırarak) yok eder; çoğunu da affeder.
35— Hem âyetlerimiz hakkında tartışıp idd.ialaşanlar, kendileri için kaçacak yer bulunmadığını bilsinler,.
İlgili Hadîsler
Hz. Ali (R.A.) kendi arkadaşlarına şöyle diyor: «Peygamber (A.S.) Efendimizin, Allah'ın kitabında en üstün âyet hakkında bize verdiği haberi size anlatayım mı? Allah'ın kitabında en üstün âyet: «Başınıza gelen her musibet, ellerinizin işleyip kazandığınız (günah ve kötülükler) yüzündendir. (Bununla beraber Allah) çoğunu affeder» âyetidir. Peygamberimiz (A.S.) baha: «Ya Ali! Bunu sana açıklamak istiyorum Dünyada başınıza gelen bir hastalık, bir ceza, bir kötü sonuç, bir belâ, ellerinizin işleyip kazandığı sebebiyledir. Allah ise, bunun ikinci defa cezasını Âhiret'te vermekten daha halîm ve daha şefkatlidir. Allah dünyada bir şeyi (günah ve kusuru) affet-
tikten sonra dönüp onu cezalandırmaktan çok daha kerem sahibidir.» [47]
«Mü'mine dokunup eziyet veren herhangi bir şeye karşılık Allah mutlaka onun günahlarını bağışlayıp temizler.»[48]
«Muhammed'in canını elinde tutan zata and olsun ki, (insana eziyet veren) budağın bir çizintisi, damardan birinin seğrimesi ayağın kayması bir günah sebebiyledir, Allah'ın ondan dolayı (kulunu) affetmesi ise daha çoktur.» [49]
«Mü'mine batan bir diken sebebiyle Allah mutlaka onun bir derecesini yükseltir ve bir hatâsını düşürür.» [50][51]
Allah'ın Yüksek Kudretinin Belgesi
«O'nun varlığına (delâlet eden) belgelerden biri de, gökleri ve yeri yaratması ve ikisinde serpiştirip yaydığı canlılardır. O'nun, dilediği zaman onları toplayıp biraraya getirmeye gücü ve kudreti yeter.»
İnkâr ve imânın; iyi-yararli amellerin, imân ve irfandan uzak işlerin nasıl bir sonuç vereceği belirtildikten; tevbe kapısının devamlı açık tutulduğu, dönüş yapanların, hakkı seçenlerin bağışlanacağı açıklandıktan sonra, Allah'ın kudretine delâlet eden belgeler sıralanıyor:
1— Göklerin ve yerin yaratılmasında mükemmel bir plânın mevcudiyeti,
2— Göklere ve yere serpiştinlen canlı varlıkların dağılımı,
3— Bu canlı varlıkların, Cenâb-ı Hak dilediği zaman biraraya getirilme durumu,
4— Denizde dağlar misali yüzen gemilerin belli kanunlarla su üstünde hareketi..
Göklerin ve yerin yaratılma olayı, çok mükemmel bir plânın ve şaşma ihtimali olmayan fiziksel kanunların mevcudiyetini; aynı zamanda o plânı hazırlayan mutlak bir kudretin hâkimiyetini hatırlatmaktadır. Gerek kâinat kendi bütünlüğü içinde, gerekse onda yer alan parça ve sistemlerden her biri ayrı ayrı incelendiğinde, kusursuz bir denge ve düzenin var olduğu anlaşılır. Şüphesiz bunlar, kâinatın hem öncesiz olmadığını, hem de tesadüflerle oluşmadığını isbatlamaktadır.
Göklere ve yere serpiştirilen canlılar:
«Dabbe» kelimesi, hafif yürüyen, hareket eden, debelenip hayat belirtisi gösteren her canlı hakkında kullanılan bir kavramdır. Kur'ân'in dört ayrı yerinde bu kavrama yer verildiğini görüyoruz. Nahl ve Şûra sûrelerinde bu, göklere ve yere serpiştirilen canlılar anlamında yer almaktadır. O bakımdan ilim adamları bu iki âyeti farklı şekilde yorumlamışlardır:
a) Göklerde ve yerde yüzükoyun hareket eden canlılar vardır.
b) Âyetteki anlatımda «tağlîb kaidesi» söz konusudur. Şöyle ki: Yeryüzünde insan ve hayvanlar; göklerde ise melekler hareket halinde olup yaşamaktadırlar. Ancak hepsine birden tağlîb yoluyla «dabbe» denilmiştir. Zira Araplar arasında bu kaide çok yaygındır. Mesela güneş ile ay'ı bir-arada andıkları zaman çoğu kere «şems ve kamer» demezler de «kame-reyn» veya «kameran» derler.
O halde bilimsel araştırmalar sonucu gezegen veya başka bir sistemde, ya da yıldızda canlı varlıklara rastlanır veya böyle bir tesbit yapılırsa, birincilerin yorumunun isabetli olduğu; rastlanmadığı takdirde ikincilerin yorumunun isabetli olduğu ortaya çıkmış olur.
Ancak şu hususu belirtelim ki, Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden her belge beraberinde iki yarar taşımaktadır: Birincisi, Allah'ın kudret damgasını yansıtması; ikincisi insandan yana bir hizmet vermesi şeklindedir. O bakımdan teknik imkânların gelişmesi ve ilmî araştırmaların hızlanması neticesinde mevcut gezegenlerden birinde veya başka bir sistemde birtakım canlı varlıklar tesbit edilirse, bu oranın hayat şartlarına göre yaratılan bir kudret harikası sayılır ve bütünüyle ilâhî varlığın damgasını yansıtarak Cenâb-ı Hakk'ın nelere kadir olduğunu gösterir.
Ne var ki, günümüze kadar güneş .ailesinde yer alan gezegenler üzerinde Viking I, Viking II, Viking ili ile yapılan araştırmalar, onlarda hayat belirtisi bulunmadığını göstermiştir.
İnsan denilen canlıya gelince : O sadece dünya denilen yerkürede vardır. Başka bir gezegen veya sistemde olması düşünülemez. Nitekim Rahman Sûresi 10. âyette bu husus gayet acık şekilde ifade edilmektedir.
Göklerde ve yerde bulunan canlıların biraraya getirilmesi:
İlgili 29. âyetle, göklerle yere serpiştirilen dabbeyi, Allah'ın dilediği zaman biraraya getireceği belirtilmektedir. Bu da iki ayrı yorum istemektedir. Şöyle ki :
a) Kıyamet gününde Cenâb-ı Hak bütün canlıları diriltip biraraya getirecek ve böylece melekler, insanlar, cinler ve hayvanlar mahşer alanında yerlerini alacaklar.
b) Göklerde, yani bazı gezegen veya sistemlerde «dabbe» denilen canlı varlıklar bulunuyorsa, o gezegen veya sisteme ulaşılması ve orada yaşayan canlılardan birkaç tane alınıp dünyaya getirilmesi veya dünyadan bazı hayvanların o gezegen veya sisteme gönderilmek suretiyle onların biraraya getirilmesi söz konusudur. Ancak birinci yorum, siyak ve sibak itibariyle daha isabetlidir.
Denizlerde dağlar misali yüzen gemiler:
Bu anlatım, üc önemli hususu yansıtmaktadır;
1— İslâm'dan önceki asırlarda da çok büyük yelkenli gemiler inşa edilmiştir. O bakımdan bu, araştırmaya, değer bir konu olarak önümüzde bulunuyor. Zira eski çağlarda vücut bulan sanat ve medeniyetin ölçüsünü, gemilerin kalıntılarında da görmek mümkün olur. O halde batık gemileri araştırıp tesbit etmekte birtakım yararlar vardır.
2— Daha büyük gemilerin, doğ misali araçların imal edildiğine işaret ediliyor. Nitekim Nuh Peygamber'in ilâhî gözetim altında yaptığı geminin hayli büyük olduğu kesindir. Ayrıca M,Ö. X.^yy'da Süleyman Peygamber'in (A.S.) büyük çapta yelkenli gemiler inşa ettirip deniz filoları meydana getirdiğini hem Tevrat, hem de Kur'ân-ı Kerîm haber vermektedir.
3— Ayrıca suyun cisimleri kaldırma özelliğine atıf yapılarak gemilerin de belli fiziksel kanunlara göre imal edilmesi hatırlatılmakta ve insana böyle yeteneklerin verildiğine dikkatler çekilmektedir.
İşte bütün bu akla ışık tutan belgelerde çok sabreden, çok şükreden kimseler için deliller ve öğütler vardır.
Anlaşıldığı gibi, Kur'ân, belgeler üzerinde başarılı araştırma ve inceleme yapılabilmesi için özellikle iki şeye ihtiyaç bulunduğunu belirtmektedir: Cokca sabır, çokça şükür.. Zira sabırlı çalışma, ilmin desteği, başarının anahtarıdır. Şükür ise, iaad edilen, keşfedilen her şeyde ilâhî damgayı görüp kuvvet ve kudreti O'na çevirmektir. O halde bilimsel araştırmayı sabırla sürdürmeyen ilim adamı başarılı olamaz. Elde ettiği başarılı sonucu kendi nefsine irca' eden ilim adamı ise nankörlükten kurtulamaz.[52]
İlâhî Âyetler Üzerinde Maksatlı Tartışmalar
«Hem âyetlerimiz hakkında tartışıp iddialaşanlar, kendileri için kaçacak yer bulunmadığını bilsinler.»
Bilindiği gibi, ilmin yolu ve hareket çizgisi ikidir: Gözlem ve deney. Ne var ki, gerçeği bulmakta, hakkı dosdoğru anlamakta bu iki yol yeterli değildir. Buna bir misal verelim : Canlıların kimyasal yapısı incelenirken gözlem ve deneyle, organizmaların altı esas bileşimden meydana geldiği görülür: Su, karbon hidratlar, yağlar, adenosin fosfatlar, proteinler ve asitler. İlim, bu altı esası biraraya getirdiğinde ona canlılık vasfı veremiyor ve bu noktada birtakım varsayımlarla konuyu geçiştirmek istiyor. Oysa sözünü ettiğimiz altı esas bileşimi farklı biçimlerde oluşturup ona canlılık veren çok yüksek bir kimyacı söz konusudur. Bunu kabul etmiyenlere gelince ; Bir elektronik cihazı meydana getiren unsurları inceleyip tesbit ettikten sonra, onun plân ve projesini hazırlayıp imaiata geçen teknik elemanı inkâra benzer. Aynı zamanda o cihazı harekete geçiren bir de elektrik akımı söz konusudur.
İlgili âyetle bu hususa parmak basılıp, «Âyetlerimiz hakkında tartışıp iddialaşanlar, kendileri için kaçacak yer bulunmadığını bilsinler» buyurulara k gereken uyarı yapılıyor.
Evet, inkâr ister kevnî âyetlere, isterse Kur'ân âyetlerine yönelik bulunsun; inkarcı, gözlem ve deneyleriyle unsurların (elementlerin) bileşimini ortaya çıkartmış, ama ona canlılık vasfı verememiştir. Böylece hem bileşimleri oluşturup onlara canlılık vasfı veren kudreti bilememiş, hem de kendi kafasında meydana gelen sorulara doğru bir cevap bulamamıştır.[53]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın varlığına delâlet eden birkaç belgeye yer verildi. Kişiye dokunan musibet ve kötülüğün kendi nefsinden kaynaklandığına değinilerek Cenâb-ı Hakk'ın mutlak anlamda âdil olduğuna işaret edildi. Sonra da dikkatler gemi ve denize çekilerek yönlendirici bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünyada verilen nimetlerin birer geçimlikten ibaret olduğu, asıl kalıcı olan nimetlerin Âhiret Âlemi'nde hazırlandığı hatırlatılıyor. Arkasından bu idrâk içinde olan mü'minlerin on kadar sıfatı konu edilerek sağlam kıstas veriliyor. Kötülüğe karşı kötülükten ziyade affedici bir davranış içinde olmanın fazîlet olduğu belirtilerek bu konularda sabırlı olmanın önemi üzerinde duruluyor.[54]
Meali
36— Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir. Allah yanındaki ise, daha hayırlı ve devamlıdır. (Bu da) imân edip Rablarına güvenip dayananlar;
37— Günahın büyüklerinden ve hayâsızlıklardan kaçınanlar; öfkelendikleri zaman bağışlayanlar;
38— Rablarının çağrısına olumlu cevap verenler; namazı dosdoğru kılanlar; işlerini kendi aralarında danışma ile çözenler; kendilerine rızık olarak verdiklerimizden (Allah için) harcayanlar;
39— Zulme, hakları tecâvüze uğradıkları zaman, yardımlaşıp kendilerini savunanlar içindir.
40— Bir kötülüğün cezası, misliyle kötülüktür. Artık kim affeder de barıştan yana olursa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Çünkü Allah elbette zâlimleri sevmez.
41— Kim de haksızlığa uğradıktan sonra sadece hakkını alırsa, işte onlar aleyhine bir yol yoktur.
42— Ancak insanlara zulmedip yeryüzünde haksız yere yolsuzlukta bulunup haklara tecâvüz edenler aleyhine yol vardır. İşte onlara elem verici bir azap vardır.
43— Ve kim de sabredip bağışlarsa, şüphesiz ki bu, azmedîlmeğe lâyık umurdandır.
İlgili Hadîsler
«Kim kendine haksızlıkta bulunana beddua ederse, (bir bakıma) hakkını almış olur.» [55]
«Sizin âmirleriniz hayırlılarınız, zenginleriniz cömertleriniz olur; işleriniz de kendi aranızda meşveret île çözülürse, yerin üstü sizin için yerin altından hayırlıdır. Âmirleriniz şerirleriniz, zenginleriniz de cimrileriniz olur; işleriniz kadınların görüşüne havale edilirse, yerin altı sizin için yerin üstünden hayırlıdır.» [56]
İbn Abbas (R.A.) diyor ki: «Müşriklerden bir adam, Ebû Bekir Sıddîk'a dil uzatıp sövdü. Ebû Bekir (R.A.) ona hiç karşılık vermeyip sustu. O sebeple 37. âyet indi.» [57][58]
Dünya Geçimliği
<{S'ze verilen herhangi bir şey, dünya hayatının kısa süreli bir geçimidir.,»
Kur'ân-i Kerîm'de sık sık dünya geçimliğinin geçici olduğu, asıl kalıcı olan nîmetlerîn Allah'ın yanında, Âhiret Âlemı'nde hazırlandığı haber verilerek, dünya ile âhiret arasında sağlam bir köprü kurulması ve iki hayat arasında denge sağlanması tavsiye ediliyor. 36. âyetle bu konu çok kısa, fakat anlamlı şekilde açıklanmaktadır. Öyle ki, her insan şu dünyaya çıplak olarak gözlerini açar ve birkaç metrelik kefene sarılıp ayrılır. Doğumla ölüm arasında elde edilen her nîmet, dünya hayatını devam ettirmeye, yani bir süre yaşamamıza medar olmaya yönelik bir anlam taşır. Helâlından elde edilip meşru ölçülere göre harcanır ve Allah rızası doğrultusunda muhtaçlara sarfedilirse, âhiret hayatını mutluluğa çevirmeye yardımcı olur. Gerisini arkamızda bırakıp gitmek zorundayız.[59]
Mü'minlerin Bazı Vasıfları Ve Onlar İçin Hazırlanan Mükâfatlar
«AIIah yanındaki ise, daha hayırlı ve devamlıdır. (Bu da) İmân edip Rablarına güvenip dayananlar......
içindir.»
Dünya hayatından amaç ve hikmetin ne olduğunu anlayıp kendini Allah'a vermek suretiyle dünya ile âhiret arasında kopmaz bağlar vücuda getiren gerçek mü'minlerin on kadar önemli özelliğinden söz edilmektedir. Şüphesiz bu özellikler hem ferdin, hem de aile ve toplumun günlük yaşayışını fazilet ve hakseverlik düzeyinde, ibâdetin ferahlatıcı havası içinde tanzim eder; aynı zamanda ömrü Allah'ın rızası doğrultusunda amacına eriştirir.
İlgili 37, 38, 39. âyetlerle sözü edilen özellikler şöyle sıralanmaktadır:
1— Dosdoğru imân etmişlerdir.
2— Tedbirle birlikte şartsız olarak Allah'a güvenip dayanırlar.
3— Büyük günahlardan sakınırlar.
4— Hayasızlığın her çeşidinden /uzaklaşırlar.
5— (Haksızlıkta bulunan birine) öfkelendikleri zaman, bağışlamasını bilirler.
6— Her hâl-ü kârda Rablarının Kur'ân ile yaptığı çağrıya olumlu cevap verirler.
7— Namazı vaktinde kılarlar..
8— İşlerini kendi aralarında birbirlerine danışarak, istişarede bulunarak cözerler.
9— Allah'ın verdiği rızıktan yine Allah rızasını umarak harcarlar.
10— Zulme maruz kalıp, hakları tecavüze uğradığı zaman, haklarını almak için yardımlaşıp kendilerini hem savunurlar, hem de gerekirse misliyle karşılık verirler.
Sıralanan on sıfat Veya özellik arasında zincirleme bir bağ mevcuttur ki, biri diğerini tamamlamakta, amacına ulaştırıp sağlam esasa dayandırmaktadır. Öyle ki :
f İmân, Allah'a güvenip dayanmanın kaynağı ve en kuvvetli dayanağıdır. Allah'a güvenip dayanmak ise, insanı günahlardan, hayasızlıklardan alıkoyup disiplin altına alır. Nefsine hâkim olan kimse öfkesini yenebilir. Bütün bu özelliklere sahip olan kimse günde mutlaka beş defa Allah'ın huzurunda durup kulluğunu isbat eder; namazı gözünün aydınlığı bilip cemaatle kaynaşıp bütünleşir, Bu çizgiye gelince de, hem kendi yararlarını, hem de İslâm'ın ve ülkenin menfaatlerini hesaba katarak önemli işlerini, şûra oluşturarak kendi aralarında istişareyle cözerler. Toplum bünyesinde sosyal adaleti ayakta tutmak için, malî ibâdetlerini de ihmal etmezler. Kendilerine bir haksızlık yapılınca, kardeşlik bağlarının gevşememesi için gerekirse affetme yolunu seçerler ve birbirlerine yardımcı olurlar.
İşte İslâm'ın, mü'minlerden yana her iki hayatlarında başarılı olabilmeleri için çizdiği plânın, hazırladığı programın ana hatlarından bir kısmı bunlardır. Ferdi önce Allah'a ve dine, sonra da Allah'a imân eden topluma bağlamakta; ruhları terbiye edip nefsin aşırılıklarını durdurmakta ve böylece insanı olgunlaştırarak ülkeye kazandırmaktadır,
Diyebiliriz ki bütün bu vasıf ve özelliklen sistemleştirip eğitim ve öğretimin müfredatını ona göre hazırlayan İslâmiyet kadar başarılı başka bir sistem yoktur.[60]
İslâm'da Şûrâ
«İşlorini kendi aralarında danışma ile çözenler..»
Şûra : Kelime olarak masdardır; daha çok meşveret ve teşavür manasına gelir ki bu, Türkçe'de «danışma» ve «birbirine danışma» şeklinde ifade edilebilir.
Dünya ve âhiretle ilgili önemli işleri bilen söz sahibi kişilerin bir araya gelerek görüşlerini, ictihâd ve bilgilerini ortaya koymaları, bir bakıma danışma meclisi oluşturmaları, şûra'nın temelini oluşturur.
Şûra, kök mana olarak, arıdan bal almaya delâlet eder. Böylece kök mânâsı ile ıstılahı mânası arasında nefîs bir bağlantı söz konusudur. Arının birçok çiçeklerden emerek topladığı balda şifâ ve rahmet bulunduğu gibi, umur bilir mü'minlerden sözsâhibi olanların oluşturduğu danışma meclisine baş vurup onların görüş ve içtihadını almakta da, önemli konuları çözme babında şifâ ve rahmet mevcuttur.
Kur'ân-ı Kerîm, şûra'nın lüzumuna daha çok şu üç hususu misâl vermektedir :
1— Malî ibâdet, ekonomik meseleler ve toplumun zayıf tabakasını güçlendirmede;
2— Aile, toplum ve ülkeye yönelen bir haksızlık ve saldırıyı savma, giderme ve dayanışma ile yardımlaşmanın şekil ve muhtevasını konuşup ortaya çıkarmada;
3— Bir mesele birden fazla kişiyi ilgilendiriyor veya doğrudan toplum ve ülkenin yüksek menfaatiyle alâkalıysa, âdil ve faydalı bir çözüm arayıp bulmada şûra son derece gereklidir.
Böylece İslâm'da şûra'nın yeri ve önemi ana hatlarıyla ortaya çıkmış oluyor. Cenâb-ı Hak, işlerini meşveret ile çözenleri, meselelerini birbirlerinin görüşlerini alarak sonuca ve hükme bağlayanları övmekte ve İslâm ümmeti için bunun lüzumuna işarette bulunmaktadır.
İslâm tarihinde şûrâ'nm yeri ve başlangıcı:
İlk şûrâ'yı kurup dünya işlerinde, özellikle savaş ve benzeri konularda istişareye gerek gören, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz olmuştur. Çünkü O, Kur'ân'ın emir ve tavsiyelerinin uygulayıcısı ve ümmetinin en büyük rehberi idi. Dinî ahkâmla ilgili konularda istişarede bulunmazdı. Zira o hükümler Allah'tan iner ve ona göre amel edilirdi. Kimsenin fikir beyân etmesine mesağ yoktu.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den sonra hayatta kalan Ashab-ı Kiram da şûrâ'ya lâyık olduğu önemi verilişlerdir. Sadece dünya işlerinde değil, dinî ahkâm konusunda bir tereddüt ortaya çıkınca birbirleriyle istişarede bulunmak suretîyle çözüm aramışlardır. Ashabın ilk kurduğu şûra, hilâfet meselesi hakkında olmuştur. Zira Peygamber (A.S.) bu hususta belli bir şahsın ismi üzerinde durmamış ve kesin bir açıklamada bulunmamış; durumu Müslümanların kendi aralarında meşveret ile çözmelerine bırakmıştır. Nitekim Ebû Bekir Sıddîk (R.A.)ın halîfe seçilmesi bunun ilk adımı sayılir. İkinci adımı ise, Hz. Peygamber'in (A.S.) vefatından sonra irtidad eden Arap kabileleri hakkında nasıl bir hüküm uygulanması gerektiğini belirlemek için şûrâ'ya ihtiyaç duyulmasıyla ortaya çıkmıştır. Ashabın ileri gelenlerinin görüşleri belirlendikten sonra Ebû Bekir Sıddîk'in re'yi tasvip görmüş ve ona göre hareket edilmiştir. Üçüncü olarak da dedenin mîrasçı olup olmayacağı hakkında tereddütler ortaya çıkmış ve o bakımdan şûra oluşturulup mesele gözden geçirilerek tereddütler giderilmeye çalışılmıştır. Dördüncü olarak, içki içene verilecek ceza (had) hakkında tereddüt edilmiş ve şûraya lüzum görülmüştür. Beşinci olarak da Hz. Ömer'in (R.A.) vefat edeeeği sırada kendi yerine geçecek halîfenin, aşağıda isimleri belirtilen altı kişilik şûra marifetiyle seçilmesini vasiyet etmesidir ki o zatlar: Osman, Ali, Talha, Zübeyir, Sa'd ve Abdurrahman b. Avf'dır. Allah hepsinden razı olsun.
Şüphesiz bu misalleri çoğaltmak mümkündür, ama fazlasına gerek görmüyoruz. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın tavsiyesi ve Resûlüllah {A.S.) Efendi-miz'in sünneti yeterli delil olarak önümüzde bulunuyor.[61]
Kötülüğün Cezası, Misliyle Karşilik Vermektir
«Bir kötülüğün cezası, misliyle kötülüktür. Artık kim affeder de barıştan yana olursa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Çünkü Allah elbette zâlimleri sevmez.»
Kötülük, biri şahısla, diğeri kamuyla ilgilidir; yani biri sadeee bir şahsı, diğeri umumu rencide eder, Cenâb-ı Hak, karşısındaki adamın fiilî veya sözlü tahrikiyle öfkelenen kimsenin karşılık vermeyip onu affetmesini tavsiye ederken; «Kötülüğün cezası misliyle kötülüktür» buyurarak, karşılık vermenin eâiz olduğunu bildirmektedir.
Ancak her konuda kötülüğe misliyle karşılık vermek doğru değildir. Meselâ kendisine zina suçu isnat edilen kimse, suçlayana aynı şeyi isnat edemez, Kendisine iftirada bulunana iftira ile karşılık veremez. Sonuç olarak bu mesele İslâm Hukuku'riun bütünlüğü içinde incelenince, hangi kötülüğe misliyle karşılık vermenin caiz olup olmadığı rahatlıkla anlaşılır. Âyetteki hükümle, ceza hukukunda genel bir kaide yansıtılmakta ve bunun her zaman istisnaları olabileceğine işaret edilmektedir. Böylece ister ferde, ister topluma karşı işlenen bir kötülüğü cezalandırmak için şu üç şartın söz konusu olduğu neticesi ortaya çıkmaktadır:
1— Verilecek cezanın işlenen suça eşit bir anlam ve ölçüde olması,
2— Cezanın yetkili organa bırakılması,
3— Verileoek cezanın suçluyu te'dîp edip etmiyeceğinin dikkate alınması.
Bu üçüncü şartı bir misâl ile açıklayalım: Ahlâksızın biri, yoldan geçmekte olan suçsuz bir adama pişmedik yumurta atarak üstünü başını kirletir ve bu sebeple kendisine misli yapılınca hoşuna gider de onu bir eğlence sayarsa, misli ceza yerini bulmamış olur.
Bununla beraber kim de kendisine yapılan kötülüğe karşılık vermeyip suçluyu affeder de barıştan yana kapıyı açık tutarsa, onun mükâfatı Allah'a aittir. Çünkü Cenâb-ı Hak elbette ki zâlimleri sevmez.
Kim de uğradığı haksızlıktan dolayı, yetkili organ vasıtasıyla misliyle karşılık verirse, artık onun aleyhine bir hüküm söz konusu değildir. Mislini aşmadıkça bu böyledir.
Topluma karşı işlenen suça gelince, suçluyu cezalandırmak elbette ki hayırlıdır. Zira ortada fert yok, toplum vardır ve toplumu rahatsız etmek, onu suçlamak, ona karşı kötülükte bulunmak, cezasız kaldığı takdirde, oto-kontrol kalmaz, toplumun güveni sarsılır ve ahlâksız mütecavizler de cesaret bulur.
Ferde yapılan kötülük, ona karşı işlenen suç, affedildiği takdirde onu işleyenin ıslâh-ı nefs etmesini sağlar veya başka kötülüklerde bulunmasını önlerse, elbette affetmek hayırlıdır. Cesaret ve ahlâksızlığını artırırsa, misliyle karşılık vermek daha hayırlıdır. [62][63]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, dünya nîmetiyle âhiretin kalıcı nîmetleri arasındaki farka değinildi. Her iki hayat için çalışıp ikinci hayatı için ciddi hazırlık yapan mü'minlerin on kadar sıfatına yer verilerek yönlendirici ölçüler sergilendi. Kötülük yapana, birtakım şartlan dikkate alarak misliyle karşılık vermeyip affetmenin hayırlı olacağına işaretle, bunun manevî mükâfatına dikkatler çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, ilâhî sünnete ters düşüp sapıtan zâlimlerin duyacağı pişmanlık konu ediliyor ve öylelerinin hem kendilerini, hem aile fertlerini ve cevrelerinderfbazı kişileri hüsrana uğrattıkları hatırlatılarak, sapıklara uymanın hüsrandan başka bir sonuç doğurmayacağına atıf yapılıyor.[64]
Meali:
44— Allah kimi sapıklıkta bırakırsa, artık onun bundan sonra hiçbir dostu, sahibi bulunmaz. Azabı gördükleri zaman o zâlimleri bir görsen! «Geri dönmeğe bir yol yok mudur?» derler.
45— Onları, alçaklık ve aşağılıktan korktukları halde Cehennem azabına getirildiklerini ve göz ucuyla ona baktıklarını görürsün. İmân edenler ise, şöyle derler: «Şüphesiz ki hüsrana uğrayanlar, kıyamet günü hem kendilerini, hem ailelerini ziyana sürükleyenlerdir. Haberiniz olsun ki, zâlimler şüphesiz devamlı azap içindedirler.
46— Onlara Allah'tan başka yardım edecek dostlar, sahip çıkanlar da bulunmaz. Allah, kimi saptırırsa, onun için bir yol da yoktur.
Allah Kimi Saptırırsa, Onun Dostu Ve Yardımcısı Bulunmaz
«Allah kimi sapıklıkta bırakırsa, artık onun bundan sonra hiçbir dostu ve sahibi bulunmaz.»
Allah'ın saptırması, koyduğu sünnete uymamak, gönderdiği peygamberi tanımamak ve hayat dizginini nefis ve İblîs'in eline teslim etmek suretiyle, doğru yoldan ayrılmakla gerçekleşir. Böylece kişinin O'nun koyduğu hayat düzenine arka dönmesiyle bir sonuç meydana gelir de haktan sapmasına sebep olur. O halde sapıtan kulun kendisidir, yani onun cüz'i iradesiyle vücut bulmuş ve öylece ilâhî nizama ters düşmüştür. Sapıtma olayının Allah'a nisbeti, sapıtan kişinin sünnetullaha uymamasıyla yorumlanır,
İşte kendi iradesiyle kendini sapıklık çizgisine getiren kimse ilk toka-tı sünnetullahtan yer ve artık onu kurtaran bir kimse bulunmaz. Meğer ki, Cenâb-ı Hak ona hidâyet kapısını aça..[65]
Zâlimler Aleyhine Âhiretten Bir Tablo
Zâlimler, üzerlerindeki hakları ödemeden, mazlumlarla helâllaşmadan ölür veya hakkı inkâr etmek suretiyle kendi nefislerine zulmeder ve dönüş yapmadan dünya hayatına veda ederlerse, Âhiret hayatında alçaklık ve aşağılık damgasını taşıyarak ateşe sürüklenirler. Sadece kendileri de-ğil, yakın çevrelerini de beraberlerinde hüsrana uğratırlar.
Şüphesiz temelinde küfür bulunan zulmün cezası, ebedî azaptır. Kırk beşinci âyetle bu husus uyarıcı bir tablo halinde tasvir edilmekte ve bu dört madde halinde gözler önüne serilmektedir:
1— O gün onlar için hiçbir dost ve yardımcı olmayacak,
2— Azabı, ilâhî adaletin tecellisini görünce, dünyaya dönmek için yol ve çare arayacaklar,
3— Üzerlerinde alçaklık ve aşağılık damgası bulunduğu halde Cehen-nem'e sevkedilecekler,
4— Onlara Allah'tan başka yardım edecek dostları olmayacak.. [66]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ilâhî nizama uymayıp doğru yoldan sapıtan zâlimlerin âhiret alemindeki acıklı durumları tasvîr edildi ve dört madde halinde uyarıcı, yönlendirici safha açıklandı.
Aşağıdaki âyetlerle, ikinci hayata adım atmadan, yani ruh denilen emaneti sahibine teslim etmeden önce küfür ve zulümden, ahlâksızlık ve aşırılıktan pişmanlık duyarak Hakk'a dönmenin lüzumu belirtiliyor. Buna rağmen inat edip dönüş yapmayanların kendi aleyhlerine acıklı bir sonuç hazırladıklarına işaret ediliyor. Peygamber'e (A.S.) ve Onun yolunda yürüyen mürşitlere düşen, acık tebligat olduğuna dikkatler çekilerek, inkarcı zâlimler uyarılıyor.[67]
Meali:
47— Allah tarafından geri çevirilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce Rabbınızın dâvetine olumlu cevâp verin. O gün sizin için ne bir sığınak, ne de inkâra çare vardır.
48— Öyle iken yüzçevirirlerse, biz seni onlar üzerine koruyucu, gözetici (bir bekçi) olarak göndermedik. Sana gereken, sadece tebliğdir. Şüphesiz ki biz, insana kendi katımızdan bir rahmet tattırsak onunla sevinir. Kendi ellerinin hazırlayıp öne sürdükleri şey sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, o takdirde insan çok nankör olur.
Dünyaya Getirilişimizin Hikmeti
İlgili âyetlerle, dünyaya getirilişimizin hikmeti açıklanmakta; yüce yaratanı bilip, tanımamız; O'na ibâdet edip çağrısına kulak vermemiz ve hayatın mana ve hikmetini kavramamız bu hikmete dayalı olarak tavsiye edilmektedir. Kırk yedinci âyetle de, geriye döndürülmesi mümkün olmayan Âhiret günü gelmeden hilkatin hikmetine; Allah'ın mutlak huzur, güven ve mutluluk va'd eden dâvetine kulak vermemiz emrediliyor.
Şüphesiz ki bu tavsiye ve emir, ilâhî rahmetten kaynaklanmakta ve bütünüyle yol gösterip saadet havasını estirmektedir. Artık bu rahmete kalbini ve kafasını açanlar mutlu oiur ve kendi lehlerine bir gelecek hazırlarlar; uymayanlar ise, kendi aleyhlerine acıklı bir sonuç hazırlanmasına se-.bep olurlar. Cenâb-ı Hak bu gerçeği en anlamlı bir ifadeyle şöyle hatırlatmaktadır: «Allah tarafından geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce Rabbınızın dâvetine olumlu cevap verin..»[68]
Peygamber (A.S.) Koruyup Gözetleyici Değildir
<<öVie îken vüz cevir'i'lerse, biz seni onlar üzerine koruyucu, gözetici (bir bekçi) olarak göndermedik.»
Peygamber (A.S.) ve Onun yolunda yürüyen mürşitler ve din âlimlerinin görevi, Allah'ın buyruklarını olduğu gibi teblîğ edip doğru yolu göstermek, tehlikeli yolun neticesine karşı uyarmaktır. Yoksa onlar, insanların sapıtmasına engel koyan, doğru yoldan çıkanların elinden tutup sapmalarını önleyen koruyucu ve gözetici bekçiler değillerdir. Çünkü doğru yola eriştirmek, gözetip korumak Allah'a aittir.
Mekke'nin ileri gelen müşriklerinin İslâmiyeti din olarak seçmemelerine çok üzülen Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz'e zaman zaman asıl görevinin sınırı hatırlatılarak teselli bulması ve Ondan sonra gelecek olan mürşitlerin de kendi ölçü, yetki ve sınırlarını aşmamaları arzulanmış ve kırk sekizinci âyetle konuya açıklık getirilmiştir.
Herkes Kendi Kaderini Çizer «Şüphesiz ki biz, insana kendi katımızdan bîr rahmet tattırsak onunla sevinir. Kendi ellerinin hazırlayıp öne sürdükleri şey sebebiyle başlarına bir kötülük gelirse, o takdirde insan çok nankör olur.»
Şartlar, ortamlar, yetenekler, yardımcı unsurlar, ilâhî âyet ve belgeler hep insanın lehine yönelmiştir. Buna rağmen eğri yolu seçen kendi aleyhine bir sonuç hazırlamış olur. Böylece kişi kendi kaderini çizip belirler.
İlgili âyetlerle, hem insan karakterinin bir yüzüne dikkatler çekilmekte, hem de kader konusuna kısaca değinilerek mü'minler aydınlatılmaktadır. Öyle ki, Allah hiç kimseye haksızlık etmez. Kişi kendini ilâhî azap sınırına sürükleyip getirmedikçe, ona dünyada ceza vermez. Böylece Allah-tan hep rahmet, lütuf ve ihsan gelmektedir. Kendini O'nun rahmet ve lût-funa lâyık görüp düzeltenlere daha bol ve kalıcı mükâfatlar hazırlanır. Bunun aksine kalbini o rahmete kapalı tutup hakka sırt çeviren kimseler, kendi iradeleriyle kendilerini kötülüğe ve musîbete lâyık görürler. Aynı zamanda kusuru Cenâb-ı Hakk'a nisbet ederek nankörlüklerini artırırlar da büsbütün bedbaht olurlar.
Unutmamak gerekir ki, insanoğlu, doğuştan taşıdığı bazı özelliklerle hayata gözlerini açar. Peygamber, kitap, mürşit ve din âlimleri ondaki özellikleri, diğer bir anlatımla, ondaki fıtrî cevheri asıl amacına çevirip geliştirirler. İnkarcı nankörler ise, o cevheri küfrün ve ahlâksızlığın kiriyle karartıp belirsiz hale sokarlar.[69]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, ölmeden önce pişmanlık duyup dönüş yapmanın mutluluk va'dettiği konu edilerek, haksızlık yapanlar uyarıldı. Bu arada Peygamber'in koruyan bir gözetleyici olmadığı açıklanarak, peygamber ve mürşitlerin görevlerinin sınırı belirlendi.
Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın mutlak tasarruf sahibi olduğu açıklanıyor ve ilâhî emirlerin insanlara üç yoldan biriyle ulaştırıldığı belirtilerek vahiy konusunda aydınlatıcı bilgi veriliyor. Sonra da Hz. Muham-med'in (A.S,) kendiliğinden değil, aldığı vahiy ile hareket ettiğine ve ancak doğru yolu gösterdiğine değinilerek, o büyük peygamberi yanlış anlamamamız için şüpheleri giderici bilgi veriliyor.[70]
Meali;
49— Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuğu bağışlar, dilediğine erkek çocuğu bağışlar.
50— Veya onları erkekli dişili çift (ikiz) olarak verir. Dilediğini de kısır bırakır. Şüphesiz ki O, bilendir, kudreti her şeye yetendir.
51— Allah'a yaraşır ve yakışır olmaz ki, bir insanla konuşsun, ancak ya vahiy ile, ya perde arkasından konuşur, ya da elçi gönderip kendi izniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, yücedir, hikmet sahibidir.
52— Ve böylece kendi emrimizden sana (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) variyettik. Oysa sen, kitap nedir, imân nedir, bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık ve sen gerçekten dosdoğru yolu gösterensin!
53— Göklerde ne varsa, yerde ne varsa kendisine ait olan Allah'ın yolunu gösterirsin. Haberiniz olsun ki, işler (eninde sonunda) Allah'a döner.
İniş Sebebi
Yahudilerden birkaç kişi, hakkı inkâr ettiklerini dolaylı şekilde ifadeye çalışarak, Hz. Muhammed'e (A.S.) : «Musa Peygamber'in Allah ile konuşup O'nu gözleriyle gördüğü gibi, sen de Allah'ı görüp kendisiyle konuş-san ya» dediler. Bunun üzerine 51. âyet indi. [71][72]
İlgili Hadîs
Şüphesiz ki Ruhu'f-kudüs kalbime şöyle fısıldadı: «Hiçbir canlı, rızkını (ve ecelini) tamamlamadan elbette ölmez. O halde Allah'tan korkun da rızkınızı güzel meşru yoldan arayın.» [73][74]
Varlık Âlemi Önceden Programlanmıştır
«Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuğu bağışlar, dilediğine erkek çocuğu bağışlar..»
Cenâb-ı Hakk'ın öncesiz ve sonsuz olan ilmi ve kudreti dünyaya gelecek insanların ve diğer hayvanların sayısını belirleyip belli bir sınırda tutarken, onların erkek ve dişi nisbetini de belirlemiş; rızık ve ecellerini programlamıştır. Ancak O'nun bu belirleme ve tesbitinin bir kısmı, insanların dünyada bulunacakları ortam ve şartlara göre, kendi cüz'i iradeleriyle hayatlarını değerlendirmeleri dikkate alınarak yazılıp programlanmıştır.
Şüphesiz yer yer belirttiğimiz gibi, bu genel anlamda bir kıstas değildir. Bazı hususlarda ortam ve şartların ve cüz'i irâdenin hiçbir tesiri yoktur ve düşünülemez de; onlar bütünüyle ilâhî takdîre bağlı olarak düzenlenip programlanmıştır. İnsanın dünyaya getirilmesi ve bunun tarihi; varlığın işleyişi, gelişmesi ve canlıların düzenli yayılması; belli orana göre türlere ayrılması ve türden türe geçişin olmaması hep ezelî takdîre bağlı olaylardır. İnsan irâdesinin bu ve benzeri konular üzerinde rolü yoktur.
Konuyu biraz daha anlaşılır düzeye getirmemiz için bir iki misâl daha vermemizde yarar vardır. Şöyle ki: Kadının erkek veya kız çocuğu doğurması, irâdesinin dışında bütünüyle biyolojik bir olaydır ki ezelî programa bağlıdır. Savaşlarda kadın-erkek dengesinin sayısal olarak bozulması, bu iki cins arasındaki dengeyi bozmaktadır. Meselâ Birinci Cihan Harbi'nde birçok ülkelerde bu dengesizlik çok açık şekilde ortaya çıkmış oldu. O kadar ki, bazı yerlerde bir erkeğe karşılık yirmi kadın bulunuyordu. Ne var ki, ilâhî denge kanunu hükmünü yürütmeye başladı ve çeyrek asır geçmeden denge kendiliğinden sağlanmış oldu. İşte bu olayda da, yani bozulan dengenin sağlanmasında insan irâdesinin pek rolü yoktur.
Gerek denizde, gerekse karada yaşayan canlıların çoğunun birbirlerini yiyerek hayatlarını devam ettirmeleri de sözünü ettiğimiz ilâhî denge kanununun ayrı bir tezahürüdür. İnsanların bilgisizce el uzatması yer yer ve zaman zaman bu dengeyi bozmaktadır.
49. âyette, «Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır..» cümlesi ile her şeyde, plânlı ve programlı şekilde yegâne tasarrufun Allah'a ait bulunduğu açıklanmakta ve insan irâdesinin dar bir alanda rolü bulunduğuna işarette bulunulmaktadır.
Cenâb-ı Hak, ilgili âyetle, denge ve düzenleme kanunu hakkında ana fikir, temel bilgi verdikten sonra, konuyu iki sıfatına bağlamak suretiyle düşünce ufkumuzu genişletiyor: Alîm ve Kadîr. Birinci sıfatla, bütün bu düzenleme ve dengelemenin; plânlama ve programlamanın ilâhî ilimle belirlendiği; ikinci sıfatla, her şeyin O'nun sınırsız kudretiyle vücut bulup varlık alanına getirildiği vurgulanıyor.[75]
Vahyin Üc Ayrı Yolu Ve Yöntemi
«Allah'a yaraşır ve yakışır olmaz ki, bir insanla konuşsun, ancak ya vahiy ile, ya perde arkasından konuşur, ya da elçi gönderip kendi izniyle dilediğini vahyeder..»
Vahiy : Anlatma, ilham, seri işaret gibi manalara gelir. Dinî terim olarak bunun üç ayrı iniş ve ilka yolu vardır ki, onlar 51. âyetle açıklanmaktadır. Şöyle ki :
1— Seri işaretle bir anda kalbe ilka, .-
2— Perde arkasından kalbe sesleniş,
3— Melek vasıtasıyla kalbe ilka..
Allah Kelâm'ı bu üç yol ve yöntemle beşer kalbine ilka edilir. Cenâb-ı Hak öncesiz ve sonrasız olduğu; nicelik ve nasıllığı bilinmediği; zaman, mekân ve cisimlikten pâk ve münezzeh bulunduğu için O'nu görmek (dünyada) mümkün değildir. Çünkü bizim görme yeteneğimiz sınırlıdır ve ışıkla, eşya arasındaki irtibatla ilgilidir. Allah ise, sınırsızdır ve ışıkla irtibatlı veya kayıtlı değildir. Resulüllah (A.S.) Efendimizin Mi'rac Gecesi, baş gözüyle Cenâb-ı Hakk'ı gördüğü rivayeti -eğer sıhhatında şüpfıe yoksa- yorum ister bir muhtevadadır. Diyebiliriz ki, Resulüllah (A.S.) Mi'rac'a çıkarken bedeni bütünüyle ruhuna dönüşmüş ve öylece zaman ve mekân kaydından bir bakıma kurtulmuş ve o ruhanî halde Rabbını görme bahtiyarlığına erişmiştir. Tabii Onun görmesinin nasıl olduğunu kesin çizgileriyle ortaya koymamız mümkün değildir; o hale ve inen tecelliye has bir rü'yettir.
Vahiy, bazan arada melek olmaksızın çok seri şekilde kalbe inmesi ve kalbin onu anlayıp kavramasıyla gerçekleşir. Bazı peygamberlere vahiy böyle tecelli etmiştir. Öyle ki, ilâhî «kelâmsın önce nura, yani surete yö-nelip ışık görünümünde inmesi ve öylece suretten surete intikali söz konusudur. Medyen'den dönerken Musa Peygamber'e inen vahiy bu cümledendir. Yani ilâhî «kelâm», nur görünümünde önce ağaçta tecelli etmiş ve oradan Musa Peygamber'in kalbine seslenmiştir. Bunun hikmetini Şeyh Muhyiddin Arabî (K.S.) şöyle açıklamıştır:
«Vahiy ilâhî kelâmdır, vasıtasız ona muhatap olmaya beşer gücü yetmez. O bakımdan bazı peygamberlerden yana önce surette nur görünümünde tecelli eder, sonra da oradan vahiy edilecek peygambere intikal sağlar. Bu durumda insan o tarz hitaba dayanabilir.»
Üçüncüsü, melek vasıtasıyle yapılan ilka ve tefhimdir. Bu da üç kısma ayrılır:
a) Uyku ile uyanıklık arasında bulunan peygamberin kalbine meleğin ilham ve ilkada bulunması,
b) Uyanık bir halde iken, bir surete temessül etmeksizin meleğin getirdiği vahyi kalbe İlka etmesi,
c) Meleğin insan suretine girerek konuşması veya kalbe fısıldaması..
Nitekim Resûlüilah (A.S.) Efendimizin: «Şüphesiz ki Ruhu'l-kudüs kalbime fısıldadı» buyurması, bu cümledendir. İbrahim ve Lût'un (Salât-ü selâm ikisine de olsun), insan suretinde temessül eden meleklerle konuşması, bunun ayrı bir tezahürü sayılır.
Meleğin insan suretine girmesine gelince :
Melekler sadece nurdan yaratılmış, «cism-i latîf»tirler. Baş gözüyle onları görmemiz mümkün değildir. Ancak Mi'rac Gecesi'nde olduğu gibi, bedenin ruha dönüşmesiyle meleği asıl suretinde görme imkânı Resûlüllah'-tan yana doğmuştur. Vahyin ilk inmeye başladığı dönemde ve bir de Arafat'ta Resûlüllah'ın Melek Cebrail'i asıl suretinde görmesi de böyle bir hal içinde gerçekleşmiştir.
Normal hal ve vakitlerde ise, Melek Cebrail'in, daha çok Ashab-ı Ki-râm'dan Dihye el-Kelbî (R.A.) suretine girerek Hz. Peygamber'e (A.S.) gelmesinin sebebi budur; yani o anlarda Resûlüllah'ın (A,S.) bedeni ya kısmen, ya da tamamen ruhuna dönüşmüş bulunmuyordu.[76]
Allah, Dilediğini Vahyeder
«Kendi izniyle dilediğini vahyeder. Şüphesiz ki O, yücedir, hikmet sahibidir.»
Cenâb-ı Hak, insan hayatını denge ve düzende tutmak; dünya ile âhi-ret hayatını amacına uygürrolçü ve anlamda yürütmek için peygamberlere dilediği hüküm ve tavsiyeleri vahyeder. Kişilerin arzusu doğrultusunda hüküm indirmez. Ancak sâlih bir kişinin veya peygamberin arzu ve isteği, ilâhî murada tevafuk ederse, o takdirde onun isteğine uygun peygambere vahiy indirilebilir. Nitekim Hz. Ömer'in (R.A.), ilâhî murada tevafuk eden bazı istek ve arzuları vahiy yoluyla gerçekleşmiştir. Hz. Aişe Vâlidemiz'e (R.A.) atılan iftira ve onun bu konuda konuşmayıp ilâhi vahyin inmesini beklemesi de bu cümledendir.
Ayrıca ilâhî vahye, ilham ve işarete mazhar kılınmak, bütünüyle ilâhî meşiet ve tesbite bağlı bir keyfiyettir. O dilediğini bu yüksek lûtfuna seçip mazhar kılar. Kişilerin bu konuda kendilerini seçtirme veya namzet gösterme hak ve yetkileri yoktur. Aynı zamanda peygamberlik tahsîl ile elde edilen bir meslek de değildir.
Özellikle peygamberlere inen ilâhî kelâm, aynı zamanda büyük bir emanettir. Buna ehil ve lâyık olmak hiç kimsenin elinde ve irâdesinde değildir. Cenâb-ı Hak bu emaneti kaldırmaya kimi lâyık görürse, onu seçer.
Konu işlendikten sonra Cenâb-ı Hakk'm iki sıfatına yer veriliyor: Aliy ve Hakim. Öyle ki, vahiy, madde âleminin ötesinden, yüce âlemden iniyor ve bütünüyle sonsuz ve sınırsız ilme ve yüce hikmete bağlı bulunuyor.[77]
Peygamber (A.S.) Efendimize Vahyedilen Ruh
<Ve böylece kendi emrimizden sona. (kalplere canlılık veren) bir ruh (kitap) variyettik..»
Ruh: Terim olarak, maddede canlılık ve hareket doğuran, fakat mahiyeti bilinmeyen bir emr-i ilâhîdir; yani «Alem-i Emr»dendir. 52. âyette Hz. Peygamber'e (A.S.) hitapla : «Ve böylece kendi emrimizden sana bir ruh vabyettik» buyurulmaktadır.
İlim adamlan buradaki «ruhstan neyin murad edildiği hakkında farklı yorumlarda bulunmuşlardır:
1— İbn Abbas'a (R.A.) ve İmam Kurtubî'ye göre : Peygamberlik,
2— eî-Hasan ve Katade'ye göre : Rahmet,
3— Müfessir es-Süddî'ye göre : Vahiy,
4— Kelbî'ye göre : Melek Cebrail,
5— Dahhak'e göre : Kur'ân-ı Kerîm..
Âyetin siyak ve sibakına bakılınca, daha çok «ruh» kavramından burada peygamberlik ve kitap kasdedildiği anlaşılıyor.[78]
Peygamberlik Emaneti Verilmeden Önce Hz. Muhammed'in (A.S.) Durumu
«Oysa sen, kitap nedir, imân nedir, bilmezdin. Ama biz onu kullarımızdan dilediğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık,.»
Peygamberler genellikle «Tevhîd İnancı» irfanıyla doğarlar. Onlardaki fıtrî duygu çok daha gelişkindir; yani din ve Allah duygusu onlarda daha parlak bir düzeydedir. Hiçbir peygamberin, nübüvvet döneminden önce de puta taptığı, bâtılı savunduğu görülmemiş ve tesbit edilememiştir. Ezelî kalem onları «peygamber» kaydederken, cahiliyet kirlerinden de temiz ve ne-zîh kalacaklarını yazmıştır. İlgili 52. âyetle, Hz. Muhammed'in (A.S.) nübüvvetten ve kitaptan önceki yılları tasvir edilerek, iki madde halinde özetleniyor: Kitap ve imân hakkında muhteva ve şartlarına; plân ve esaslarına uygun bir bilgisi bulunmadığı bildirilerek, Onun bilgisinin bütünüyle ilâhî vahye dayandığı belirtiliyor.
Çünkü Allah'a ve Âhiret'e ve diğer esaslara iman ancak kitap ve peygamberlik vasıtasıyla öğrenilebilir. İnsan aklı ve fıtrî duygusu tek başına bunları tafsilî olarak anlamaya yeterli değildir. Ama icmali olarak her peygamber Allah'ın varlığına, birliğine, daha önce kitap indirdiğine ve peygamber gönderdiğine inanır.
Buna birkaç misal verelim ;
a) Musa Peygamber, küçük yaşta iken Allah'ın varlığını, birliğini bilip putlardan, sahte ilâhlardan nefret ederdi.
b) İsa Peygamber, henüz kundakta iken Allah'ın varlığından ve kendisinin peygamber olacağından, kendisine kitap verileceğinden söz etmiştir.
c) Yahya Peygamber çocuk yaşta iken İsa'yı (A.S,) tasdîk etmiştir.
d) İbrahim (A.S.), kendisine henüz vahiy inmeden putlara düşmanlığını ilân etmişti.
e) Hz. Muhammed (A.S.) Efendimiz, birçok manevî işaretlere mazhar olmuş ve küçük yaşından beri putlardan nefret edip uzak durmuş, havaî şeylere ilgi duymamıştır.O nedenle diyebiliriz ki, ilgili âyetle icmalî değil de tafsilî iman kasde-dilmiştir.
Allah daha iyisini bilir.[79]
Kitap, Kalpleri Ve Kafaları Aydınlatan Nurdur
«Ama DİZ onu kullarımızdan dile-diğimizi doğru yola iletmek için bir nur kıldık.,»
Nur, bilindiği gibi iki manaya gelir: Birincisi, ilâhî feyiz ve rahmetin tecellisi ve kudretinin remzidir. İkincisi, ışığını başka bir kaynaktan alıp maddî, ya da manevî yönde aydınlatan şeydir. Kur'ân-i Kerîm bu iki nuru birden kendinde taşımaktadır. İkinci anlamdaki nuru manevî yöndedir; yani ilâhî feyiz ve rahmeti kaynağından alıp yansıtmaktadır.
Ay'a da «nur» denilmesi, maddî ve zahirî olarak Güneş'ten ışık alıp yansıttığı içindir.
Cenâb-ı Hak Kur'ân nuruyla, kullarından gönül toprağını küfür ve nifak çoraklığından kurtaranlara ışık ve hayat verir de onları doğru yola iletir.[80]
Doğru Yola Davet
«Ve sen gerçekten dosdoğru yolu gös-
Vahyin, nübüvvet ve kitabın aydınlatıcı nurlar olduğu belirtildikten sonra, bu nurlara yeterince mazhar kılınan Hz. Muhammed'in (A.S.) göklerde ne varsa, yerde ne varsa kendisine ait olan Allah'ın doğru yoluna davet ettiği insanlara, bu nurlu yolu tarif edip gösterdiği açıklanmakta ve böylece ikinci bir yolun bulunmadığına ve önceki bütün yolların kapalı kılındığına işaret edilmektedir.
Başka yollara sapanlar, Allah'tan ne kadar kaçmak isterlerse istesinler, az sonra dönüşleri O'na olacak ve bütün işler eninde sonunda O'na döndürülecektir.
Peygamberin (A.S.) yol göstermede tarif ettiği esas ve prensiplerin dışına çıkıp kendilerine göre, başka esas ve prensipler koyan kimseler, makam ve mevkileri, isim ve unvanları ne olursa olsun, mutlak anlamda sapıklığı seçmişlerdir. Zira haktan sonra ancak dalâlet vardır. Nitekim Yûnus Sûresi 32. âyetle bu husus şöyle belirtilmektedir: «İşte bu Allah, hak (olan) Rabbınızdır. Haktan sonra ancak sapıklık vardır.»
Böylece Şûra Sûresi'ne, Azîz ve Hakîm olan Allah'ın hem Muhammed'e (A.S.), hem de ondan önceki peygamberlere vahyettiği konu edilerek başlandı ve ilâhî vahyin hayat verici ve aydınlatıcı olduğu belirtilerek, Hz. Muhammed'in (A.S.) bu düzeyde insanları Allah'ın dosdoğru yoluna davet ettiği haber verilerek noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd-u senalar ve her konuda olduğu gibi, bu konuda da bize rehber olup önümüzü aydınlatan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e salât-ü selâmlar olsun.[81]
[1] Tefsîr-i Kurtubi: 16/1
[2] Lübabu't-te'vîl: 4/90
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5436.
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5436-5437.
[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5439.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5439-5440.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5440.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5440-5441.
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5441.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5441-5442.
[10] Tirmizî/menakıb : 68- îbn Mâce/Menâsik : 103- Dâremî/Siyer: 66
[11] Müsned-i Ahmed : 2/167
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5443-5444.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5444-5445.
[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5445.
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5445-5446.
[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5446-5447.
[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5447.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5447-5449.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5449.
[19] Buharî/enbiyâ : 48- Müslim/fezâil: 143, 144- Ebû Dâvud/sünnet: 13- Ah-med : 2/406, 437, 463, 541
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5450.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5451.
[21] Bilgi için bak : Ahzap Süresi : 7, Enbiya Süresi : 25, Maide Süresi : 48, ayetlerin tefsiri
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5451-5452.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5452-5453.
[23] Bilgi için bak : Beyyine Sûresi : 1-5. âyetlerin tefsiri
[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5453-5454.
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5454-5455.
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5455.
[27] Bilgi için bak : İbn Kesîr Tefsîri: 4/H0- Tefsîr-i Kurtubî: 16/14
Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5457.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5458.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5458-5459.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5459-5460.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5460.
[32] Taberânî: İbn Abbas (R.A.)dan ■
[33] Ahmed b. Hanbel: tbn Abbas (R.A.)dan
[34] Câml'u'l-beyân Fi Tefsîri'1-Kur'ân/îbn Cerîr : 24/16
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[37] Müsned-i Ahmed : Yezîd b. Harun tarikıyla Abbas b. Abdulmuttalib (R.A.)dan
[38] Müslim/fezâil: 36, 37 - Dâremî/fezâil : 1- Ahmed: 3/14, 17, 26, 59- 4/367, 371
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[44] MÜsned-i Ahmed: 3/184, 191
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[47] Ahmed : 3/30, 37, 41- 5/219- İbn Ebî Hatim
[48] Ahmed: 1/441 -4/56
[49] İbn Ebî Hatim-İbn Kesir: 4/116
[50] Buharî-Müslim : Hz. Aişe (R.A.)dan
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[55] Buharî/mezalim : 25- Tirmizî/tefsîr: 15/17, 57, 66, daavat: 16, 66, 118
[56] Tirmizî/fiten : 78
[57] Tefsîr-i Kurtubî : 16/36
[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[62] Bilgi için bak : Nahl Sûresi : 126, Bakara Sûresi: 194, Hac Sûresi : 60. âyetlerin tefsiri
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[71] LübabuVte'vîl : 4/100
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[73] Buharî/bed'-i vahiy : 1/3
[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/
İslami Okul Okulların En Önemlisi