Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şûra Suresi - Kuran - 042Sura - 19. Sayfa

ŞÛRA SURESİ 2

Bu Kur'an-ı Vahyeden Allah'tır. 2

Bazı Kelimeler: 2

Açıklama: 2

İslami Hakikatler. 3

Bazı Kelimeler: 3

Açıklama: 3

Muhammed’i Risâletin Hakikati Ve Hedefi 4

Bazı Kelimeler: 4

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 4

Açıklama: 5

Amel Sahipleri Ve Bunların Görecekleri Karşılık. 6

Bazı Kelimeler: 7

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 7

Açıklama: 7

Allah'ın Hikmet Ve Kudretinin Görüntüleri 9

Bazı Kelimeler: 9

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 9

Açıklama: 9

Müminlerin Nitelikleri Ve Mükafatları, Kâfirlerin Halleri Ve Akibetleri 11

Bazı Kelimeler: 11

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 11

Açıklama: 11

Bütün Emir Allah'ındır. 12

Bazı Kelimeler: 13

Açıklama: 13

Allah'ın Peygamberleri İle Haberleşme Keyfiyyeti 13

Bazı Kelimeler: 14

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 14

Nüzul Sebebi: 14

Açıklama: 14


ŞÛRA SURESİ

 

Buna Hâ, Mîm, Ayn, Sfn, Kâf suresi de denilir. Cumhur-u Ulemaya gö-rer Mekki'dir İbn-i Abbas'tan naklolunduğuna göre evveli ayeti olan dört ayeti dışında bu sure Mekki'dir. Ba­zıları  ise  ayetinden     başlayıp

ayetine kadar devam eden kısmı ile ayetinde başlayıp cümlesine kadar olan kısmının Medeni olduğunu söylemişlerdir. Ama tercihe şayan olan, Cumhur-u Ülema'nın sözüdür.

Benzerleri olan Mekki sureler gibi bu surede de sözün ekseriyeti tevhid, nübüvvet ve ölüm sonrası diriliş etrafında dönmektedir. Bu suredeki bahis­ler, kemal, celal, kudret, ilim ve hikmet sıfatlarıyla muttasıf olan Allah ka­tından Muhammed (S.A.V.) e indirilen Kur'an üzerinde odaklanmakta ve Hz. Muhammed'in şeriatinin, önceki peygamberlerin şeriatleriyle genel esaslar­da müttefik olduğunu isbat üzerinde durmaktadır. Kur'an'ı inkar eden ve İn­kar ederken de hiçbir delili olmayan kimseler için artık bir mazeret kalma­maktadır. Kafirler için hazırlanan azap ile mü'minler için hazırlanan nimet­ler açıklanarak inkarcılar tehdit edilmekte ve Kur'an'ın bazı ayetleri zikredil­mektedir. Ayrıca Cenab-ı Allah'ın bütün fiillerinin hikmet ve maslahata uy­gun olduğu beyan edilmekte, mü'minler ve mü'min olmayanların sıfatları izah edilmektedir. Surenin başında vahiyden söz edilmekte, sonunda yine vahiy ele alınmakta, vahy'in peygamberlerle bağlantısının keyfiyeti açıklanmaktadır.[1]

 

Bu Kur'an-ı Vahyeden Allah'tır

 

Rahman  ve rahim olan Allah'ın adıyla.

1- Hâ, Mîm.

2- Ayn, Sîn, Kâf.                                              .

3- Ey Muhammedi Güçlü olan, Hakîm olan Allah, sana da, senden öncekilere de şöylece vahyeder.

4- Göklerde olanlar da, yerde olanlar da O'nundur, O, yücedir ve çok büyüktür.

5- Melekler ise Rabîerini överek teşbih eder ve yeryüzünde bulunanlar için O'ndan bağışlanma dilerler. Gökler neredeyse (putperestlerin sözünden) çatlayacak. İyi bilin, Allah şüphesiz bağışlayandır, merhametli olandır.

6- Allah'ı bırakıp da dostlar edinenlerin işlediklerini Allah gözetle­mektedir. Ey Muhammedi Sen, onlara vekil olmağa memur değilsin.[2]

 

Bazı Kelimeler:

 

Şöyle okunur: Hâ-Mîm-Ayn-Sin-Kaf. Yalnız Sîn derken, son­daki nun harfi, müteakiben gelen kaf harfinin (ka) sine idgam edilir. Bu da diğerleri gibi sureyi başlatan harflerdendir. Ancak burada Hâ Mîm bir ayet, Ayın-Sin-Kaf ise ikinci bir ayet olarak surenin başında yer almıştır. Oysa Mer­yem süresindeki  ile Raad suresinin başındaki  harfleri sadece birer ayet olarak sure başlarında yer almışlardır. Arada neden böyle bir fark bulunduğu sorulabilir. Buna verilecek cevap şudur: Bu, Allah'ın il­mini İlgilendirir. O'nun ilmi bunu uygun görmüştür. O, kitabının manasını elbetteki en iyi bilendir. Yarılırlar. Koruyup kollayıcı ve amellerini kontrol edici.[3]

 

Açıklama:

 

Hâ Mîm, Ayn, Sîn, Kâf. Ey şanı yüce ve şerefli olan Muhammedi diğer surelerin sana vahyolunduğu gibi bu sure de sana vahyolundu. Senden önce­ki Peygamberlere de kitaplar indirildi. Bunların hepsi Allah katındandır.

Yaratıkları tevhid ve adelete davet etmeyi, risalet müessesesini isbatla-mayı, mebde' ve maad ile sevap ve ikabı takrir etmeyi hedef alırlar. Aslında bunu daha güzel anlamak için A'la suresini baştan sona okumak gerekir. Bu surenin sonunda bakınız Cenab-ı Allah ne buyuruyor: "Bu (hüküm), elbette ilk sahifelerde de vardır: İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde".

Bu sureyi ve Kur'an'daki diğer sureleri vahyeden kimdir? Şüphesiz şanı yüce, azameti büyük ve adı mübarek olan, mülkünde aziz olup hiç kimse ta­rafından mağlub edilemeyen, herşeye muktedir olan, bütün işlerini yerli ye­rince yapan, bütün malumatı bilen, ihtiyaçsız olan, noksanlıklardan münez­zeh ve yüce olan, kendisinden başka tanrı bulunmayan, hükümran olan, mülk ve saltanat sahibi olan, yeri İle göğü ile bütün kainatta emir sahibi olan, uç­suz bucaksız samavatın bütün cüzlerini var edip yok etme, tekvin ve İnşa ba­kımından nüfuzu altında bulunduran, zalimlerin yakıştırmalarından yüce ve münezzeh olan, azamet ve emir sahibi olan Allah'tır. Yerlerin üzerindeki gökler, O'nun heybet ve azameti karşısında nerede ise yarılıp parçalanacak duruma gelmişlerdir. Yahut Müşriklerin, "Rahman çocuk edindi" demelerinin kor­kunçluğu karşısında gökler paramparça olacak vaziyete gelmişlerdir. "Nere­deyse o (sözün dehşetinden gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkı­lıp dağılacaktır"[4]

Şu melekler Allah'ın yaratıklarından bir sınıftırlar. Rablerİni tenzih ederek O'na hamdeder, sayılamayacak nimetleri karşısında arz-ı şükran eder, yerde-kiler için istiğfarda bulunurlar. Şöyle ki: Kâfirlerin hidayete ermeleri ve Tevfik-i ilahiye mazhar olmaları için dua ederler. Mü'minlerin işledikleri günahların affedilmesi için Rablerine yalvarıp yakanrlar. "Mü'minîer için (şöyle) mağ­firet dilerler: Rabbimiz, rahmet ve bilgi bakımından herşeyi kapladın. Tbvbe edip Senin yoluna uyanları bağışla, onları Cehennem azabından koru!"[5]

İyi bilin ki o Allah çok bağışlayandır. Yeryüzündeki kullan için istiğfar­da bulunsunlar diye meleklere ilhamda bulunmuştur. Yaratıklarına karşı çok merhametlidir. İhlasla isteyenlere mağfiret verendir. Onları tam rahmeti ile örtendir. Esirgeyen ve bağışlayandır. Kendisini bırakıp başkalarını dost ve ortak edinen, putlara tapan kimselere gelince, Allah onları kollayacak yahutta gü­nahlarını onlara birbir sayacaktır. Hiçbir şey O'nun ilmi dışında kalmaz. Gök­lerde veya yerde zerre ağırlığınca bir amel O'nun meçhulü olmaz. Ey Mu­hammedi Sen onlar üzerine vekil değilsin.[6]

 

İslami Hakikatler

 

7- Ey Muhammedi Böylece şehirlerin anası olan Mekke'de ve çevre­sinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için, sana arabça okunan bir Kitab vahyettik. İnsanların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer.

8- Eğer dilemiş olsaydı hepsini bir tek ümmet yapardı. Ama, O, rah­metine dilediğini kavuşturur. Zalimlerin ise bir dost ve yardımcısı olmaz.

9- Demek onlar Allah'tan başka dostlar edindiler? Oysa dost, ancak Allah'tır. O, ölüleri diriltir. Her şeye Kadir'dir.

10- Aynhlğa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm.vermek, Allah'a aittir. îşte bu Allah, benim Rabbimdir, O'na güvenirim ve O'na yönelirim..

11- Göklerin ve yerin Yaratanı, size içinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu suretle, çoğalmanızı sağlamıştır. O'nun benzen hiçbir şey yok­tur. O, işitendir, görendir.

12- Göklerin ve yerin kilitleri O'nundur. Dilediğine rızkı yayar ve İs­terse kısar, bir ölçüye göre verir. Doğrusu O herşeyi bilendir.[7]

 

Bazı Kelimeler:

 

Şehirlerin anası. Bu sözle Mekke kast edilmiştir. Yaratıkların toplanma günü, yani kıyamet günü. Çılgın alevli Cehennem ateşi.Daha önce hiçbir benzeri olmadan gökleri yoktan var edip meydana getiren.Sizi çoğaltır. Sizi etrafa yayar. Dişili ve erkekli çiftler halinde.[8]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammed! Şu Kur'an'i içinde karışıklık ve kapalılık bulunmayan Arapça bir dil ile, yani kavminin dili ile beliğ ve bedî'i bir şekilde sana vah­yettik. Şehirlerin anası olan Mekke şehrindeki insanları, ayrıca alemde yaşa­makta olan herkesi uyarasin, şiddetli bir azap ile korkutasın diye bu Kur'an'ı sana İndirdik. Bütün insanları, yaratıkların tümünün hesap için toplanacak­ları, amellerle sahiplerinin yanyana geleceği, ruhlarla bedenlerin birleşeceği bir günü insanlara hatırlatasın diye bu Kur'an-ı sana indirdik. O gün mutla­ka gelecektir. Hesap için bir araya geldikten sonra insanların bir kısmı Cen­nete bir kısmı da çılgın alevli Cehenneme gideceklerdir. Bu Allah'ın hükmü ve yargısıdir. Yaratıklardan hiçbiri onun bu yargısını değiştirme gücüne sa­hip değildir. Nebi ve Mürsel de olsa onun bu hükmünü tebdil ve tayin etme gücüne hiçbir kimse muktedir değildir, Cenab-ı Allah'ın şu mübarek sözü de bu hususu te'yid ediyor: "Ondan başka veliler edinenleri Allah kollamakta­dır. Sen onların üzerinde vekil değilsin"[9] Ey Muhammed! Sen onların üzerinde murakıp ve bekçi değilsin, onları zorla imana sevk etmen senin üstüne vazife değildir. Bu iş Allah'a aittir. Al­lah dileseydi onları tek bir ümmet haline getirirdi. Zira O bunu yapmaya muk­tedirdir. O, yaratıkları serbest bıraktı. Onların omuzlarına yükümlülükler koy­du. Mü'minleri rahmetine soksun diye onları İradeleri ile serbestçe başbaşa bıraktı. Onlar zorluklara talip oldular, hidayeti sapıklığa tercih ettiler. Yüce Allah zalimleri dostsuz, yardımcısız olarak şeytanları ve nefisleri ile başbaşa bıraktı. Onlar sapıklığı hidayete tercih ettiler ve kurtuluşu olmayan şiddetli bir azaba maruz kaldılar. Bilakis Allah'ı bırakıp başka dostlar edin­diler. Kendilerine yardım edecek ve fayda temin edecek birini dost tutmadı­lar. Hal böyle olunca ey Muhammed bü ki senin Rabbİn, yalnız fayda veren biö dosttur. O ölüleri diriltir. Herşeyi yapmaya gücü yeter. O'ndan başka tan-nlira gelince, onlar ne fayda verebilirler, ne de hiçbir şeye muktedir olabilir­leri Bilakis peşlerine takılanlara zarar verirler. Hatta sinek onlardan bir şeyi kapıp götürecek olursa o şeyi sineğin elinden alma gücüne bile sahip değil­dirler. Sizin dünya veya din işlerinde ayrılığa düştüğünüz mes'elelere gelince bununla ilgili hükmü ancak bir ve kahhar olan Allah verecektir. O kullan arasında hüküm verendir. Şanı yüce olan Rabbim Allah, işte budur. Ben sa-dece O'na tevekkül edip dayandım ve O'na döneceğim. "(Yarabbİ), Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz"[10]

Herşey O'ndan gelmiş ve O'na dönecektir. O göklerle yeri yoktan var edendir. Sağlam bir düzen içinde meydana getirendir. Nefislerinizden sizin için eşler yaratmıştır ki onlarla sükûnet bulaşınız. Onlar vasıtasıyla üreyip çoğalasımz. Aynı şekilde sizin için çift çift erkekli ve dişili hayvanlar da ya­ratmıştır. Kainattaki her hayvanın bir disişi bir de erkeği vardır. Onlarda, cins­lerini ve nevilerini muhafaza etme güdüsü vardır. Bu sayede onlar üreyip ço­ğalırlar. Bunu sanki huy ve karakterlerinin bir gereği olarak bir iç güdü neti­cesinde yaparlar. "Bu (düzen İçi)nde sizi üretiyor" ayet-i kerimesinin manası da böylece anlaşılmış oluyor. Yani Cenab-ı Allah bu düzen içinde sizleri üre­tip çoğaltıyor. İnsanlarda ve hayvanlarda erkeği ve dişiyi yaratmakla sizin nes­linizi çoğaltıyor. İşte O'nun böyle bir düzen kurması, çoğalmanızın menbaı olmaktadır. Zannedersem, realite de bunu te'yid etmektedir.

Allah birdir, tekdir, hiçbir şeye muhtaç değildir. Doğurmamıştır ve do-ğıırulmamıştır. Onun dengi ve benzeri yoktur. Zatı, sıfatlan ve fiilleri bakı­mından bir olup benzersizdir. Yaratıklarından hiçbir şey,-hiçbir bakımdan O'na benzemez. O işitendir, görendir. Mülk ve hükümranlık sahibidir. Hayır, O-nun elindedir. Hazinelerin tümünün anahtarları O'nun katındadır. O hazi­nelerin sahibi olup onlarda tasarruf eder. Rızkı dilediğine yayıp bol bol verir. Dilediğine de bazı hikmetlerden ötürü ölçülü ve kısıtlı olarak verir. Bu hikmetleri ancak kendisi bilir. Çünkü o herşeyi bilendir.

Bunlar, bilinmesi gereken îslamî hakikatlerdir. Dini meselelerin esası iş­te bunlardır. Kur'an apaçık bir Arapça ile Peygamber (S.A.V.) e indirilmiştir. Gayesi uyarmak ve müjdelemektir. Kur'an karşısında insanlar iki gruba ay­rılmışlardır. Zaten Allah'ın hikmeti de bunu gerekli kılmıştır. Yegane dosl Al­lah'tır. O, Ölüleri diriltendir. Herşeye muktedirdif. Hükmün mercii Kur'an ve sünnettir. Ancak bunlar sayesinde ihtilaflar ye ayrılıklar giderilir. Allah, bü­tün kemal sıfatlarla muttasıf olup noksanlıklardan münezzehtir. Bütün ya­ratıkların yaratıcısı yalnızca O'dur. Bütün bu kâinat içinde yegane mutasar­rıfta O'dur.[11]

 

Muhammed’i Risâletin Hakikati Ve Hedefi

 

13- Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Ey Muhammedi Sana vahyettik; İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: "Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin!' Putperestleri çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir. Allah dilediğini kendine seçer, kendisine yö­neleni de doğru yola eriştirir.

14- Kendilerine ilim geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, ancak, biribi-rini çekememekten oldu. Eğer belirli bir süre için Kabinin verilmiş bir sözü olmasaydı, aralarında hemen hükmedilirdi. Arkalarından Kitab'a varis kılı­nanlar da ondan şüphe ve endişe içindedirler.

15- Ey Muhammedi Bundan ötürü sen birliğe çağır ve emrolunduğun gibi doğru ol; onların heveslerine uyma ve şöyle söyle: ' 'Allah 'm indirdiği Ki­tab'a inandım; aranızda adaletle hükmetmek ile emrolundum; Allah bizim de Rabbimİz, sîzin de Rabbİnizdir; bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleri­niz kendinizedîr. Bizimle sizin aranızda tartışılacak bir şey yoktur. Allah he­pimizi bir araya toplar; dönüş O'nadır.

16- Allah'ın çağrısına İcabet eden bulunduktan sonra, O'nun hakkın­da tartışmağa girişenlerin delilleri Rabîeri katında hükümsüzdür. Onlara bir gazap vardır, çetin bir azap da onlar içindir.

17- Gerçekten kitab'ı ve ölçüyü indiren Allah'tır. Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır.

18- O'na inanmayanlar, acele olmasını beklerler; inananlar ise korku ile titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin kî kıyamet günü hakkında tartışanlar derin bir sapıklık içindedirler.

19- Allah, kullarına lütufta bulunandır. Dilediğini nzıklandmr. Kuv­vetli olan da güçlü olan da O'dur.[12]

 

Bazı Kelimeler:

 

Açıkladı ve yasalaştirdı. Emrettiği, tavsiye ettiği şey­ler.Dinin rükünlerini gereği gibi yerine getirip koruyun.Müşriklere ağır ve zor oldu. Seçti.Ona döner ve ona yönelir.Haddi tecavüz edip zulm ederek. Çok şüpheli. Tartışma yoktur. Batıl ve yok olucu, Ada­let ve eşitlik. İşfak kelimesi, itina ile korkmak manasını taşır. Bu fiü mim harfi ile müteaddi olduğunda korku manası daha galip gelir. Alâ harfi ile müteaddi olduğu zaman itina gösterme manası daha galip gelir Mücadele ederler.[13]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

"O aziz ve hakim olan Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahye-der". Ayet-i kerimesinde mücmel olarak anlatılan hususlar burada detaylı ola­rak ele alınmakta ayrıca Muhammedi risaletin hakikat ve hedefi açıklanmak­tadır.[14]

 

Açıklama:

 

Yüce Allah noksanlıklardan münezzehtir, göklerin ve yerin anahtarları O'nun yanındadır. Dinde sizler için bir hukuk düzeni vaz' etmiş, bu düzeni yasalaştırarak açık seçik bir şekilde ortaya koymuştur. Bu düzeni kurması için Nuh'a ve diğer azim sahibi Peygamberlerle eski şeriatlerin sahipleri olan Pey­gamberlere emir buyurmuştur. Buradaki hitap Muhammed ümmetinedir. Gaye de, Muhammedî risaletin türedi bir risalet olmadığını açıklamaktır. Muham­medi risalet, önceki peygamberlerin getirdikleri şeriatlere genel esaslarda mu­vafakat etmektedir. Allah'ın O peygamberlere verdiği emirlere tam tamına uy­maktadır. Nitekim şu ayet-i kerime de buna işaret etmektedir. "Sonra sana: 'Hakka tapar olarak İbrahim'in yoluna uy' diye vahyettik"[15]

Bu ayet-i kerimelerde özellikle bu peygamberlerden bahsedilmiştir. Çünkü bunlar Ulül Azm Peygamberler olup eski şeriatlerin sahipleridirler. Kendi za­manına uygun bir şeriatle gönderilen ilk peygamber Nuh (A.S.) dır. İbrahim-de peygamberlerin atasidır. Arapların çoğu onun dinİndendirler. Musa, Ya­hudilerin peygamberidir. İsa ise Hıristiyanların peygamberidir.

"O size, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyetüğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı". Bu ayet-i kerimede Peygamber efendimize hitap edilirken vahiy kelimesinin seçilmesi,. Muhammedi risaletin asıl esas ve maksat olduğunu açıklamak içindir. Ayrı­ca bu ayet-i kerimenin de kendisinden önceki şu ayet-i kerimeye yani  ayet-i kerimesine muvafakat etmesi içindir. Ayrıca Hz. Mu-hammed'e verilen Önem ile O'nun şeriatine gösterilen ihtimama işaret etmek içindir. O'nun getirdiği yol bütün hayırları kapsamış ve bir araya getirmiştir. Aynı zamanda bütün eksiklikleri de tamamlamıştır. Zaman bakımından ken­disinden önce gelip geçmiş olan peygamberlerin başında zikredilmesi de O-nun bu hususiyetine işaret etmektedir.

O'nun ortaya koyduğu düzen nedir? O şöyle diyordu: Hak dini ayakta tutun. Tevhid, taat, Allah'ı kutsama, uzaktan yakından hiçbir surette herhangi bir şeyi O'na ortak koşmama hususunda dinini ayakta tutun. Bunun yanısı-ra Allah'ın bütün peygamberlerine, kitaplarına, ahiret gününe ve o günde ola­cak şeylere iman edin. Salih bir ferdi, aileyi ve toplumu oluşturmak için te­mel teşkil eden yüce ideallere inanın...

Dini ayakta tutmak; Batıl inançlardan, safsatalardan uzak durarak dini muhafaza etmek, îslâmın talep ettiği herşeyi kesintisiz ve sürekli olarak yeri­ne getirmeye çalışmak ve bunun yanısıra imanı kamil derecesine ulaşmaktır. Ey İslam ümmeti! Biribİrinizden kopup ayrılmayın. Diğer ümmetler gibi gu­ruplara ve fırkalara ayrılmayın. Aksine Resulullah ile O'nun Raşit halifeleri­nin yolundan gidin. Kur'an'a, sahih sünnete ve dinin ruhuna sarılın. Böylece hesap gününde kurtuluşa eren bir ümmet olursunuz.

Kendilerine davet ettiğin tevhid, hidayet, günahları terk etme, Allah'a putları ortak koşmaktan uzak durma gibi hususlar müşriklerin ağırına gitti. Ey Muhammedi Sen, kendilerinde uygunluk, hakkı kabule teslimiyet gördüğü kullarından dilediğini, Allah'ın kendisi ve dini için seçeceğine güven. Bu uy­gunluğu alem-İ ervahta İken onlar da biliyordu. O kendisine meyledip yöne­leni ve taatine eğileni, doğru yola döneni.kendi sirat-i müstakimine iletir. Geç­miş ümmetler ayrılığın sapıklık ve fesat olduğuna dair ilim kendilerine gel­dikten, dini ayakta tutup dinde ayrılık yapmamakla mükellef olduklarını Öğ­rendikten sonra gruplara ayrıldılar. Parçalanıp dağıldılar.

Şüphesiz bu durum müslümanlara tamamen uymaktadır. Çünkü müs~ lümanlar hakkın kendilerine açıklanmasından sonra kendi içlerindeki azgın­lık ve çekememezlik dolayısıyla apaçık olan hak karşısında bölünüp grupla­ra ayrıldılar.

Kurtubi Tefsirinde îbn-i Abbas'tan alıntı yapılarak yukarıdaki ayet-i ke­rimenin şu anlama geldiği ifade edilmektedir: Mekkelilere ilim yani Peygam­ber (S.A.V.) geldikten sonra ayrılığa düştüler. Çünkü onlar daha önceleri ken­dilerine bir peygamber gönderilmesini temenni ediyorlardı. O peygamber kendilerine gönderilince de O'nu inkâr ettiler. "Yeminlerinin bütün gücüyle Al­lah'a yemin ettiler: Andolsun eğer kendilerine bir uyarıcı (Peygamber) gelir­se, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklar" diye. Fakat ken­dilerine uyana gelince bunun, onlara hak'tan uzaklaşmaktan başka katkısı olmadı. Yeryüzünde büyüklük taslama(lannı) ve kötü tuzak(lar) kurma(ları-m arttırdı). Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır.”[16]

Bazıları bu ayet-i kerimede sözü edilen insanların kitap ehli kimseler ol­duğunu söylemişlerdir. Buna da şu ayet-i kerime delâlet etmektedir: "Kitap ehli, ancak kendilerine açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler"[17]

Bu ayrılığa düşüp gruplara ayrılmak; bu yaptıklarının içlerindeki taş­kınlık ve çekememezlikl'erinden dolayı kaynaklanan bir fesat olduğuna dair ilim kendilerine geldikten sonra vuku buldu. Bu yaptıkları, risalet ve hüccet'-lerdeki bir kusurdan kaynaklanan bir şey değildi. Şayet Rabbinin, azabı bu, dünyada kendilerine vermeyeceğine dair daha önceden bir vaadi geçmiş ol­masaydı hemen bu dünyada işleri bitirilirdi. Ayrılığa düşer düşmez kökleri kazılırdı. Çünkü onların işledikleri bu fiil çok büyük bir suç teşkil etmekte­dir. Onlardan sonra kitaba varis olan "Peygambere muasır ehl-i kitaba gelin­ce, onlar bu kitaplanna karşı aşın bir şüphe içindeydiler. Ona tam olarak inan­madılar. Bu nedenle dağınık gruplara ayrıldılar.

Durum böyle olduğuna ve önceki ümmetlerde ayrılığa düşüp dağıldık­larına göre bunun sebebi; sahih ve kamil olarak imam etmemeleridir, öyle ise ey Muhammedi Sen bunları parlak bir din olan Islamiyette birleşmeye davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru yolda yürü. İnsanları bu yola davet etme­ye devam et. Bu hususta sebatkâr ol. İslamdaki ayrılıkların, din duygusunun zayıfladığı zamanlarda vuku bulduğunu görmekteyiz. Bu ayrılığı da, zorla­narak veya bir art niyyet dolayısıyla Islama giren bazı kimseler yapmışlardır. Gerçekten bunlar bu alanda Önemli roller oynamışlar, İslâm milletlerinin hu­zurunu bozmuş, kalplerine fesat tohumlarını ekmiş, iyi niyetlerini kötüye çe­virmişlerdir, islâm dininin yegane amacının birlik ve hakkı kabulde beraber­lik, zararlı mezhep ihtilaflarından uzak durmak olduğu hususunda sen de ey okuyucu benim görüşlerime katılmıyor musun? "Ve topluca Allah'ın ipi­ne yapışın, ayrılmayın"[18] Ayet-İ kerimede geçen ayrılıklardan maksat, fıkhi teferruattaki ayrılık ve ihtilaflar değildir. Bu ihtilafların dayanağı Kitap ve sünnette vardır. Peygamber (S.A.V.) efendimizin bu yönde fiilleri de vuku bul­muştur. Mezheplerdeki bu teferruat ayrılıkları, peygamberlerin şeriatlerindeki ayrılıklara benzer. O peygamberlerin şeriatleri her ne kadar farklı idiyseler de; halis tevhid ilkesi, ahiret gününe, bütün peygamberlere ve kitaplara iman etme esasında birleşmekte idiler. Ameli yönü ilgilendiren hukuk düzenine ge­lince bunlar, ümmetlerin ve çağların değişimi ile değişirler. "Sizden her biri­niz için bir şeriat ve yol belirledik."[19]

Bu sebeple ey Muhammedi Sen emrolunduğun gibi dosdoğru yolda yü­rü, insanları bu yola davet et. Onların batıl heveslerine uyma ve onlara de ki: Ben Allah'ın.indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Aranızda her hususta adalet yapmak ve hak ile hüküm vermekle emrolundum. Rabbimİz ve Rab-biniz Allah'tır. Bizim yaptığımız amelin karşılığı bize verilecektir. Sizin yap­tığınız amellerinizin karşılığı da siz verilecektir. "Resul, Rabbinden kendisi­ne indirilene inandı, mü'minler de hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. 'O'nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız' (dediler)"[20].

Hz. Muhammed'in getirdiği İslamî hakikatler İşte bunlardır.Şirk ve şirkin şaibelerinden uzak ve arınmış olan katıksız tevhid inancı­nın yanısıra, hiçbir peygamber ve hiçbir kitap arasında ayrım yapmayan şu sarih ve kamil İmandan sonra artık geriye hiçbir hüccet ve tartışma kalır mı? Aramızda bir husumet ve düşmanlık kalır mı? Allah bizlerle başkaları ara­sında hükmünü verecektir. Çünkü bundan sonra artık inat ve büyüklük tas­lamaktan başka bir şey kalmıyor! Bununla beraber Cenab-ı Allah ahirette aramızda adaletle hüküm verecektir. Dönüş sadece O'nadir. İnsanlar tara­fından kabul edilmesinden ve insanların gurup gurup ilahi dine girmesinden sonra Allah'ın zat ve sıfatları üzerinde tartışıp mücadele edenlerin delilleri boştur, batıldır ve yok olmaya mahkumdur. Büyüklük taslamalarından \e zu­hurundan sonra hakka boyun eğmeyişlerinden dolayı Allah'ın gazabını ha-ketmişlerdir. Onlar için te'siri korkunç olan bir azap vardır. Allah, her hayır ve maslahatı içeren kamil bir kitabı indirmiştir. O kitap, kendisinden önceki semavî kitapları kollayandır. O, batıldan uzak ve hak olan Kur'an'dır. Cenab-ı Allah, insanlar arasında adalet ve doğru Ölçü ile hükmedİImesi için mizanı indirendir. Belki de, kıyamet saati çok yakındır. Ona inanmayanlar, kıyame­tin çabuk gelmesini isterler. Çünkü onlar kıyametin asılsız bir vehimden iba­ret olduğunu zannederler. O'na inanan ve mevcudiyetine iman edenlerse on­dan korkmakta ve onun meşhur vak'alanndan ürkmektedirler. O kıyamet sa­atinde öyle korkulu anlar yaşanacaktır ki, her emzirici kadın, emzirdiği ço­cuğundan vazgeçecektir. Her gebe kadın rahmindeki çocuğu düşürecektir. İn­sanları sarhoş vaziyette göreceksin ama onlar, aslında sarhoş değildirler; La­kin Allah'ın azabı şiddetlidir. İnananlar o kıyametten nasıl olurda korkmazlar? Zira onlar biliyorlar ki kıyametin gelmesi şüphesizdir. Vukuu muhak­kaktır. Kıyametin vukuu hususunda mücadele edip tartışanlar bu hususta or­taya şüphe atanlar elbetteki çok büyük sapıklık içindedirler. Kıyamet için bir hazırlık içine girmemişlerdir. Allah, kullarına karşı lütufkârdır. Onlara büyük nimetlerini bahşeder. Bu nimetlerinin mahiyetini ancak kendisi bilir. O dile­diği kuluna istediği şeyi rızık olarak ihsan eder. Güçlüdür, galiptir. Cenab-ı Allah'ın bazı kullarına özel olarak ilahî lütufları vermesinde bir gariplir yoktur.[21]

 

Amel Sahipleri Ve Bunların Görecekleri Karşılık

 

20- Ahiret kazancım isteyenin kazancını artırırız; dünya kazananı is­teyene de ondan veririz; ama ahirette bir payı bulunmaz.

21- Yoksa, Allah'ın dînde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır? Eğer kesin yargı bulunmayacak olsaydı aralarında he­men hükmederlerdi. Doğrusu, zalimlere can yakıcı azab vardır.

22- Yaptıkları şeyler başlarına gelirken, zalimlerin korkudan titredik­lerini görürsün: înanıp yararlı iş işleyenler cennet bahçelerindedirler. Rable-rinin katında, onlara diledikleri verilir. îşte büyük lütuf budur.

23- Allah, inanıp yararlı işler İşlİyen kullarını bununla müjdeler. Ey Muhammedi De ki: "Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden başka bir üc­ret istemem." Kim güze! bir iş işlerse onun güzelliğini artırırız. Doğrusu Al­lah bağışlayandır, şükrün karşılığını verendir.

24- Yoksa ey Muhammedi Senin için Allah 'a karşı yalan yere iftira etti mi derler? Allah dilerse senin kalbini mühürler, batılı da yok eder, hakkı söz­leriyle gerçekleştirir. Doğrusu O, kalplerde olanı bilendir.

25-26- Kullarının tevbesini kabul eden, kötülükleri affeden, yaptıkla-nmzı bilen, inanıp yararlı işler işleyenlerin duasını kabul eden, lutfuyla onla­rın ecrini artıran O'dur. Ama, İnkarcılar için çetin azab vardır.[22]

 

Bazı Kelimeler:

 

Ahiret harsı, aslında "hars" kelimesi, tarlaya tohum at­mak anlamına gelir. Fakat ürün anlamında kullanıldığı da olur. Aynı zaman­da yapılan işlerin semere ve neticesi manasını da ifade eder.Hü­küm ve yargı. Cennetteki en güzel bahçeler. Ravzat kelimesi lügatte, bol sulu ve ağaçlıklı yerlere denin Fayda... Örfe göre bu ke­lime özel olarak mali faide anlamına gelir.Kalbine mü­hür vurur. Onu sabit kılar. Tevbeyi kabul eder.[23]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah kullarına karşı lütufkâr ve çok ihsanda bulunan olduğunu açıkladıktan sonra bu ayet-İ kerimelerde de hayır talep edip çirkinliklerden uzak durmak için mutlaka çalışıp çabalamak gerektiğini açıklamıştır. Yine bu ayet-i kerimeler de kâfirlerin amelleri tartı­şılmış, bunların mutlak surette cezalandırılacağı bildirilmiştir. Sonra Kur'an-ı Kerim'in uydurma ve iftira olduğunu söyleyenlerin sözü reddedilmiş, ayet-i kerimenin sonunda da Allah'ın lütfunun geniş olduğu kullarının tevbesini ka­bul buyurduğu ifade edilmiştir.[24]

 

Açıklama:

 

Dünyada iki çeşit insan vardır. Bunlardan birinin kalbi İman nuru İle dolu olup her zaman Allah'ın gözetimi altında olduğunu idrak eder, sürekli ola­rak Allah'tan korkup sakınır ve aynı zamanda sevabını ümit edip azabından çekinir. Yaptığı amelleri ile ahiret sevabını maksat edinir. İşlediği her amel­den dolayı sevap kazanır. Çünkü ameller niyetlerle kaimdirler. Her kişi için, niyyet ettiği şeyler vardır. Bu kategorideki insanlar hem dünya, hem de ahi­ret için çalışırlar. Ama bütün ameller ile Allah'ın ahiretteki sevabım maksat edinirler. îşte bu gibi kimselere amellerinin sevabını Cenab-ı Allah kat kat, onlarca defa, hatta daha da fazlasıyla verir.

Diğer gruptaki insanların kalpleri ise şüphe ve nifakla dolu olup dünya­ya, taparcasına sevgi ve tutkunluk gösterirler. Bunlar sürekli olarak işlere dün­yevi Ölçü ile bakarlar. Nefislerinin arzusuna ve dünyevi eğilimleri ile fani mad­deye uygun olan işleri yaparlar. Bu işler Allah'ı gazablandıracak türden olsa­lar dahi bunları yapmaktan çekinmezler. Bunlar dünyanın geçici metaım ve yok olmaya mahkum arazlarını talep ederler. Allah bunlara dünyada kendi-leriiçin takdir olunan miktarda rızık verir. Dünyaya aşırı derecede, tutkun­luklarının, kendilerine verilen nasibin çokluğuna veya azlığına zerre kadar bir etkisi yoktur. Onların bütün amaçları dünyadır. Dünyaya tapmaktır. "Kim bu aceleci (dünya)yı isterse, orada ona, (evet) istediğimiz kimseye hemen ça­bucak dilediğimiz kadar veririz; ama sonra ona Cehennemi (mekân) yapa­rız! Kınanmış ve (rahmetimizden) kovulmuş olarak oraya girer. Kim de ahi-reti ister ve inanarak ona yaraşır biçimde çalışırsa, öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. Hepsine, onlara da, (dünyayı isteyenlere de, ahireti İsteyenlere de) Rabbinin vergisinden imdat ederiz"[25]

"Nefse ve onu şekillendirene, Ona bozukluğunu ve korunmasını (isya­nını ve itaatini) ilham edene andolsun ki; nefsini temizleyen iflah olmuş, onu kirletip Örten, ziyana uğramıştır"[26]

Peygamber {S.A.V.) efendimiz de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuş­lardır: "Bir kimse, gayesi dünya olarak sabahlarsa, Allah onun gayesini dar­madağın edip yoksulluğunu gözleri özüne koyar ve dünyadan da, ancak ken­disi için takdir edilen miktarda nasip gelir. Ve bir kimse de gayesi ahiret ola­rak sabahlarsa Cenab-ı Allah onun gayesini toparlar. Zenginliğini de kalbine koyar. Kendisi istemediği halde dünya (zenginliği) ona gelir." Kur'an'm keş­fettiği hastalığın, sapıklık ve bahtsızlığın esası işte budur. Zira Kur'an-i Ke­rim diyor ki: Yoksa onların ortaklan mı vardır ki Allah'ın izin vermediği hu­suslarda kendileri için şerîatler koyuyorlar? Peygamberin ortaya koymadığı, Allah'ın yasalaştırmadığı bazı yasaları mı onlar için vücuda getiriyorlar?

Onların ortaklan; putları ve şeytanlarıdırlar ki bunlar; Allah'a ortak koş­mayı, ölüm sonrası dirilişi inkar etmeyi, masiyetlere düşmeyi kendilerine süs­lü göstermişlerdir. Bu ortaklar bu rezaleti işlemelerine sebep oldukları için onların sapıklıklarını bir yasa olarak ortaya koymuş gibi olmaktadırlar.

"Oysa sen (ey Muhammed) onların içinde bulundukça Allah, onlara azap edecek değildi'[27] Evet Cenab-ı Allah ezelde bu adil hükmünü vermiş olma­saydı, onları diğer ümmetler gibi yok eder ve işlerini bitirirdi.

Allah'a ortak koşarak, isyan ederek kendi nefsine zulmeden kimseler için ahirette acıklı bir azap vardır!

Kıyamet gününde zalimler, kendileri İçin hazırlanmış olan şiddetli azabı gördüklerinde büyük bir korku ve ürküntüye kapılacaklardır. Ama bu azap onlara mutlaka dokunacaktır. Bu korku ve ürküntünün o zaman kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

İman edip iyi işler yapanlara gelince, onlar Cennet bahçelerinde, Cen­netin en güzel mıntıkalarında ve en yüksek konaklarında yerleşip yaşayacak­lardır. Onlar için orada diledikleri ve temenni ettikleri herşey vardır. Bu Rab-bînin onlara bahşettiği büyük bir lütuftur. Derece bakımından buna yakın olacak hangi lütuf vardır. Bu lütfün kadrini, künhünü ve hakikatini ancak yaratıcısı bilir. İşte bu büyük lütuflarla Allah, iman edip salih amel işleyen kullarını müjdelemekte ve onlara bunu vadetmektedir. Allah'tan daha doğ­ru sözlü kim vardır?!

İnsanlar maddeye aşırı derecede daldıkları, dünyaya bağlandıkları ve men­faat bulmadıkları bir İşi yapmadıkları için hep kötü zanna kapılmakta, hayır fiilleri işleyen kimseler için kötü şeyler düşünmektedirler. Salih amel işleme­ye davet edenler İçin iyi şeyler düşünmemektedirler. Bu insanlar, başkaları­nın yaptıkları amelleri hep art niyetlere ve dünyevî menfaatlere nisbet etmek­tedirler. Eski zamanlarda da bunlar peygamberin davetini menfaatçilik ve art niyetlilikle nitelemişlerdi. İşte onların bu İddialarını Cenab-ı Allah şöyle reddediyor: Ey Muhammed onlara de ki: Ben bu tebliğime ve bu davetime kar­şılık olarak sizden bjr ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah'a ait­tir. Ben O'na tevekkül ettim. Mü'minler de O'na tevekkül etsinler. Bütün pey­gamberler kendi nefislerini bu dünyevî maksatlardan uzak tutmuşlardır. "(Ey Muhammed), de ki: Ben sîzden buna karşı bir ücret istemiyorum. Ve ben yap­macık yapanlardan değilim"[28] "Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsan da onlar ağır borç altında mı kalıyorlar?"[29] "Ben buna karşılık bir ücret is­temiyorum. Ancak akrabalık sevgisini diliyorum"[30]

Yani sizden bir ücret istemiyorum. Ancak bana yakınlığınızdan dolayı. akrabalık sevgisini İstiyorum. Ahmed ibn-i Hanbel, Buhari, Müslim ve Tir-mizi, İbn-i Abbas (R.A.) ya, ayet-i kerimede geçen "Ancak akrabalık sevgisi..." cümlesinin manasının sorulduğunu ve onun da şöyle cevap verdiğini ifade eder­ler: Resulullah (S.A.V.) efendimiz Kureyş kabilesi içinde orta bir mevkide İdi. Kureyş'ten doğan her şahsın O'nunla akrabalığı vardı. Bu sebeple Cenab-i Allah kendisine şöyle buyurdu: "De ki Ben buna karşılık sizden bir ücret is­temiyorum. Ancak akrabalık sevgisini diliyorum". Yani size yakın oluşum­dan dolayı bir akraba olarak beni sevmenizi diliyorum. Peygamberliğime uy-masanız da akrabalık bağlarımızdan Ötürü bana uymanız ve eziyet etmeme­niz gerekir.

Bu, ayet-i kerimenin bir başka çeşit manalandırılmasıdır.

Bazı tefsirciler ise ayet-İ kerimeyi şöyle manalandırmışlardır: Ey Kureyş-liier! Ben bu davetime karşılık bir ücret istemiyorum. Ancak akrabalarımı ve aile efradımı sevmenizi diliyorum.

Bunların kimler olduğu soruldu. Bunların; Alt, Fatma ve çocukları ol­duğu söylenilmiştir. Şu halde Ayet-i kerimede geçen Kurba kelimesi Peygam­ber efendimizin yakınları demek oluyor.

Ayet-i kerimenin bir üçüncü anlamı da vardır ki tercihe şayan olanı bel­ki de budur: Ben bu davetime karşılık olarak sizden bir ücret istemiyorum. Ancak birbirinizi sevmenizi ve taatlerde-bulunarak Allah'a yaklaşmanızı diyorum.

Bu mana Resulullah (S.A.V.) efendimizden rivayet edilmiştir. Kur'an-ı Ke­rim ayetlerinin manasını Allah'tan öğrenerek açıklayan O'dur.

Ayet-i kerime ile ilgili olarak ileri sürülen üç mana işte bunlardır.

Bİr kimse bir iyilik işlerse onun bu iyiliğine karşılık on kat veya daha fazla miktarda sevap yazarız. Zira Cenab-ı Allah kötülükleri bağışlayan, iyi­liklere karşı da mükâfatla karşılık verendir.

Bu ayet-i kerimelerin hatta bu surenin bir bütün olarak ana teması, Pey­gamber Muhammed (S.A.V.)'e vahyedilen Kur'an hakkındadır. Bu sebeple bu ayet-i kerimelerde mana olarak şöyle denilmiştir: Muhammed Allah'a karşı yalan uydurarak bu Kur'an'ı ortaya çıkardı mı diyorlar. Hayır, onlar bunu söylerken yalandan başka birşey söylemiyorlar. Bundan önce de takip ettik­leri yol, Allah'ın ortaya koyduğu değilde, O'na ort\k koştukları, varlıkların vaz ettikleri yoldur ki, bu da günah ve şirktir. Bundan daha büyük bir suç olarak onlar, Kur'an-ı Kerim'İ uydurma ve yalan bir kitap olarak nitelemiş­lerdir. Oysa Kur'an'ın Allah katından indirilme olduğunu isbatlayan deliller net ve açıktırlar. Onlar Kur'an-ı Kerim'in Allah'a karşı uydurulmuş bir kitap olduğunu iddia ettiler. "Ağızlarından ne büyük söz çıkıyor! Onlar, yalandan başka bir şey söylemiyorlar"[31]

Allah dikseydi seni kalpleri mühürlenmiş kii iseler sınıfına koyardı da sen öylece Allah'a karşı yalan ve iftira uydururdun. Çünkü Allah'a karşı ya­lan uydurmaya; ancak kalbi mühürlenen, gözüne ve kulağına perde çekilen kimseler cesaret edebilirler.

Burada kullanılan üslup peygamberlerin efendisi olan bir zatın Allah'a karşı yalan uydurmasının İmkansızlığını ve Allah'a karşı yalan uyduranların ancak müşrikler olduğunu ifade etmektedir. Çünkü onlar Allah tarafından bir delil ile te'yid edilmeyen bir düzen ve yasayı orta} a koymuşlardır. Bu kur'an Allah'a karşı nasıl uydurulmuş olur? Halbuki batılı silip götürmek, hakkı da kelimeleri ile gerçekleştirip te'yid etmek, Allah'ın adetlerindendir. O gö­ğüslerde ve kalplerde gizli olanı bilendir. Ey insan! Yaptığın kötü amellerden dolayı ümitsizliğe kapılma. Şunu iyi bilki; şanı yüce olan Allah kullarına rah­met etmeyi kendi üzerine farz kılmıştır. O tevbeleri kabul edip kendisine yö­nelen kullarının günahlarını affedendir. Tekrar kötülüğe dönmemeye azme­derek pişmanlık gösteren ve üzerlerindeki kul haki .rını sahiplerine iade eden mü'minler için tevbeleri kabul buyurandır. Kötülükleri affeden, hataları di­lediği kulları için bağışlayandır. Ey insanlar! Bu anlattıklarımızda bir garip­lik yoktur. O sizin yapmakta olduğunuz işleri bilendir. Allah, kendisine yö­nelerek dua eden, iman edip salih amel işleyen kullarının çağrılarına icabet eden ve onlara bol lütufta bulunup kapsamlı rızık verendir. Kulların çağrısı­na dünyada veya ahirette icabet eder. Kafirlere gelince Allah'a ve O'nun ni­metlerine karşı nankörlük eden kimseler için, bat. Harına yapıştıkları sürece şiddetli bir azap vardır.

İşte yukarıdaki ifadeler; tevbe edenler için bir vaad, küfürlerinde ısrar eden kafirler için de bir tehdittir.[32]

 

Allah'ın Hikmet Ve Kudretinin Görüntüleri

 

27- Eğer Allah rızk} kullarının hepsine bol bol verseydi, yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, dilediğini bir ölçüye göre indirir. Doğrusu O, kul­larından haberdardır, onları görendir.

28- Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, rahmetini yayan O'dur. O, övülmeğ- layık olan dosttur,

29- Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canları yaratması, varlığının delil-lerindendir. O dileyince, bunları bir araya toplamaya da Kadir'dir.

30- Başınıza gelen herhangi bir musibet, ellerinizle işlediklerinizden ötü­rüdür. O, yine de çoğunu affeder.

31- Yeryüzünde O'nv aciz bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dostu­nuz da yardımcınız da yoktur,

32- Denizde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi O 'nun varlığının de-lillerindendir.

33- O, dilerse rüzgarı durdurur, yelkenle giden gemiler o zaman deni-zin. yüzünde durakaiır. Bunlarda, sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için deliller vardır.

34- Yahut yaptıklarına karşılık onları ortadan kaldırır, bir çoğunu da bağışlar.

35- Ayetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak yer olmadı­ğını bilsinler.

36-38- Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının bir geçim­liğidir. Allah katında olan; İnanıp Rablerine güvenen, büyük günahlarından ve hayasızlıklardan çekinen, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar, Rablerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz azıktan da sarfederler.[33]

 

Bazı Kelimeler:

 

Allah rızkı yaydı ve genişletti, Yeryü­zünde haddi aşıp azdılar. Ölçü ile. Faydalı yağmur. Ümit kestiler. Dağıttı ve yaydı. Yeryüzünde yürüyüp hare­ket eden canlı. Deniz üzerinde akıp giden gemiler.

Alem kelimesinin çoğulu olup dağ veya yüksek olan herşey anlamına gelir. Denizin sırtında durup hareket etmeyen Helak edip boğar. Kaçış ve sığınma yeri.[34]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

"İnanan ve iyi İşler yapanlar(m duasını kabul eder. Lütuf ve keremin­den onlara, (istediklerinden) fazlasını verir" mealindeki ayet-i kerime daha Önce geçti. Bu durumda adamın biri çikıpta, şöyle bir soru ortaya atabilir: Madem Cenab-ı Allah böyle buyurmuş, şu halde nasıl olurda bazı mü'minler şiddetli bir yoksulluk ve fakirlik içinde kıvranırlar? Dua ettikleri halde yok­sullukları yine eskisi gibi devam edip gider? Bu nasıl olur?

İşte bu gibi sorulan soracak olan kimselere cevaben Cenab-ı Allah yu­karıdaki ayet-i kerimeleri inzal buyurmuştur.[35]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah kullarına rızkı bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık edip haddi aşarlardı. Zira insan kendini zengin gördüğü takdirde azar. Zulümkar-lık nefsin huyîanndandır. Muktedir ve güçlü olduğu halde bir kimsenin zul­metmediğini görürseniz bilin ki o bir sebepten ötürü zulmetmemektedir. De­nildiği gibi, zengin kimse şımarık ve taşkındır. Fir'avn'ın, Karun'un ve günü­müzdeki bazı varlıklıların halleri buna şehadet etmektedir. Ama kutlu ve yü­ce olan Hak Teala, herşeyİ gören ve herşeyden haberdar olan takdiri ile ölçü­sü ile dilediği kullarına hikmet ve maslahata muvafık olarak rızkı verir. Bu hikmet ve maslahatı birçok kimseler fark etmemektedirler. Kullarının çağrı­sına dünyada veya ahirette icabet eder. O'nun bu icabeti, ergeç tahakkuk ede­cektir. Hastalık veya yoksulluk, bazan insanın faydasına da olabilir. Azgın­lık ve taşkınlık, zenginliğin çocuğu olduğu gibi fakirliğinde peşinde yürüyen bir uyruktur. Bir beldeye yoksulluk girdiği takdirde küfür de girer. Alışılan şeylerin dışına da Çıkılır. Ama kabul edilen bir gerçektir ki, azgınlık zengin­lerde daha çok görülür. Alemin içinde bulunduğu düzen, hem zenginin hem de yoksulun varlığını gerekli kılmaktadır ki, bu da toplumun bir yaşam ilâcı­dır. Bu, sağlam ve incelikli bir düzendir. Alimlerimiz (Allah rahmet etsin) de­mişler ki: Allah'ın fiilleri mutlaka bir maslahata dayalıdır. Allah her ne ka-. dar iyi fiilleri yaratmakla mükellef değilse de O'nun yaptığı bütün işlerde mut­laka bir maslahat vardır. O, kullarının hallerini bilendir. Rızkı kendisine bol verdiği takdirde kulunun fesada sürükleneceğini bildiği takdirde onun çıka­rına olarak dünyalığı elinden çekip alır. Rızık darlığı insanın değersizliğin­den yahut da rızık bolluğu insanın fazüetliliğinden ötürü değildir. Mallarını kötülük yollarında kullandıklarını bildiği halde bazı kimselere Cenab-ı Al­lah bol rızık vermiştir. Bunun aksini yapmış olsaydı belkide onlar doğru yola daha da yakın olacaklardı. Hülasa her şey O'nun iradesine bağlıdır. Enes (R.A.) den uzun bir hadis rivayet edilmiş olup biz bu hadisin sadece bir kısmını siz­lere nakletmekle yetineceğiz.

"... Benim bazı mü'mİn kullarım vardır ki onları ancak zenginlik düzel­tir. Şayet onları yoksul bırakırsam, yoksulluk onları fesada sürükler. Yine be­nim bazı mü'min kullarım varkı onları ancak fakirlik düzeltir. Ben onları zengin kılacak olursam zenginlikleri onları bozar. Ben kalplerini bildiğim için kullarımın işlerini tedbir ederim. Çünkü ben bilenim ve herşeyden haberdar olanım."

Allah'ın rahmetinden ümit kestiklerinden sonra kulları üzerine faydalı

yağmur indiren yine O'dur. Rahmeti yayan da O'dur. Çünkü O, lütfü geniş, hayrı çok olan ve her tarafta övülen bir dosttur. "Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır?' Bir zorluk iki kolaylığı alt edemez.

Allah'ın kudretinin eksiksizliğine ilim ve hikmetinin tamamhğına delalet eden ayetlerinden biri" de şu alemin hikmet sahibi ve herşeyden haberdar olan bir zatın hikmeti ile seyrine devam etmesi, aynı zamanda göklerle yeri ve bun­ların içindeki alemleri yaratmasıdır. Bu alemler'n sayısını ve mahiyetini an­cak yaratıcısı bilir. Yİne O'nun kudretinin alametlerinden biri de bu göklerle yer içinde sayı ve mahiyetlerini ancak Allah'ın bildiği canlıları yaratıp yay­mış olmasıdır.

Tabiat bilginlerinin "yıldızlarda hayat vardır" sözünde doğruluk payı vardır. Çünkü ayet-i kerime göklerde ve yerde Allah'ın yaratıp yaymış oldu­ğu canlılar olduğunu isbat ediyor. Ama bu canlılardan gökte bulunanların mahiyetlerini ancak yaratıcısı olan yüce Allah t ilir. Ama bu canlıların insan olmadıkları kesin olan bir husustur. Allah dilediği günde hesaba çekmek üzere kullarını huzurunda toplamaya muktedirdir. Ey insanlar! Dünyada size isa­bet eden musibetler, sizin ellerinizin kazandıklarından ötürüdür. Hatta bazı hastalıklarla zirai afetler de bu sebepten başınıza gelmektedir.

Öyle görülüyor ki, günahlar iki nevidirler. Birinci nevî günahı işleyenle­ri Cenab-i Allah dünyada azaplandınr. Çünkü bu tür günahlar basittirler. Bu günahlar sebebiyle Cenab-ı Allah insanlara hastalık veya elem vererek gü­nahlarını örtmüş olur. Diğer günahlarsa şiddetli azabı gerektiren günahlar olup bunların cezası ahirete ertelenir. Cenab-ı Allah bir kulunu sevdiği tak­dirde onun cenazısı acilen dünyada verir. Sevmediği kulunun cezasını da ahî-rete erteler. Sonra onu güçlü-ve muktedir bir zata yaraşırcasma zorlu bir he­saba çekip şiddetli azaba maruz bırakır. Bazı insanlar günahlarına keffaret olsun veya sevapları daha da çoğalsın diye Allah tarafından dünyada elem ve acılara uğratılabilirler. Allah eksiksiz kudreti ile beraber kullarının birçok günahlarını affeder. Sİz O'nu yeryüzünde aciz bırakamazsınız. Ve O'nun aza­bından kaçıp kurtulamazsınız. Allah'tan başka sizlere yardım edecek veya iş­lerinizi yoluna koyacak bir dostunuz da yoktur. Allah size kötülük dokun­durmayı dilediği takdirde O'na karşı sizi koruyacak bir yardımcınız da ol­maz. O herşeyi yapmaya muktedirdir. Bu ayet-i kerimeler Allah'ın kudret sa­hibi olduğuna ve yaratıklarına karşı esirgeyici, bağışlayıcı olduğuna tanıklık etmektedirler. İşte görüyorsunuz, denizlerin sularını yarıp yürüyen gemiler, mesafeler kat ediyorlar. Yük taşıyorlar. Kendileri ağır ve hacimli oldukları, bayrak direklerinden daha da yüksek oldukları halde suyun yüzünde akıp gidiyorlar. Bazı sebeplerden ötürü denizin dibine batmadan seyirlerine de­vam ediyorlar. Noksanlıklardan münezzeh oyan yüce Allah'tır ki yerçekimi­ni ve suyun kaldırma kuvvetini yaratmıştır. Havadaki basıncı icad etmiştir. Dilerse rüzgarları durdurur, o gemiler denizin sırtında kalakalır. Buhar veya diğer itici güçler olmadan o gemiler artık hareket edemez olurlar. İşte bütün bunlarda, belalara sabredip nimetlere şükreden kullar için Allah'ın kudreti­ne tanıklık eden ayetler vardır. Evet, belalara sabredip nimetlere karşı şükre­den kul ne güzeldir! Kendisine nimet verildiği zaman şükreder; belaya uğra­tıldığı zaman da sabreder, İşte Allah'ın ayetlerinden ibret ve öğüt alıp bu ayet­lere derin bir ibret nazarıyla bakan kâmil mü'min budur.

Allah dilerse rüzgarı fırtınalar halinde estirir de gemileri batırıp içinde­ki insanları helak eder, ama bu gemilerdeki bazı kimseleri affedip boğulmak­tan kurtarabilir. Bütün bunlar; O'nun herşeye muktedir olduğunu ortaya çı­karmak içindir. Ayetleri inkâr edip yalanlayarak mücadele eden kimselerin, denizin ortalarına geldikleri, fırtınalara her yönden maruz kaldıkları, gemi­leri sarsılmaya başladığı ve kendi ölümlerinin kesin olduğunu anladıkları za­man Allah'tan başka sığınacak bir yer olmadığını bilmeleri ve anlamaları için­dir. Kendilerini ilahi azaptan kurtaracak bir yardımcıları bulunmadığını id­rak etmeleri içindir. Ama bundan sonra yine de onlar fayda veya zarar vere­meyen bazı varlıkları Allah'a ortak koşuyorlar.

Ey insan! Dünya ve dünyadaki nimetler seni aldatmasın. Size verilen zen­ginlik, itibar ve nzık bolluğu dünyanın geçici metaıdır. Allah katındaki se­vap ye mükâfat ise, iman edip Rablerine tevekkül eden kimseler için daha ha­yırlı ve daha kalıcıdır.[36]

 

Müminlerin Nitelikleri Ve Mükafatları, Kâfirlerin Halleri Ve Akibetleri

 

39- Bir haksızlığa uğradıklarında, üstün gelmek için aralarında yardımlaşırîar.                                                                                            

40- Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim af­feder ve barışırsa, onun ecri Allah'a aittir. Doğru u O, zulmedenleri sevmez.

41- Zulüm gördükten sonra hakkını alan kimselere, işte onların aley­hine bir yol yoktur.

42- İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır. îşte, can yakıcı azab bunlaradır.

43- Ama sabredip bağışlayanın ışif işte bu, azmedilmeye değer işler­dendir.

44- Allah kimi saptmrsa, artık onun bundan sonra bir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde, zalimlerin: "Dönecek bir yol yok mudur?" dedikleri ni görürüsün.

45- Aşağılıktan başları Öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakar­ken, ateşe sunulduklarını görürsün. İnananlar: "Hüsranda olanlar, kıyamet günü kendilerini de, ailelerini de hüsranda bırakanlardır" derler. İyi bilin ki, zalimler sürekli bir azab içindedirler.

46- Onların, Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah 'ın saptırdığı kimsenin çıkar yolu olmaz.[37]

 

Bazı Kelimeler:

 

Şiddetli tehdidi gerektiren büyük günahlar. örneğin zina gibi çok çirkin olan suçlar ve günahlar.Danışma, yani işlerini yaparken biribirlerine danışırlar.Zulüm ve mütecavizlİk. Kendisini işleyen kimse kötüler sınıfına koyan fiil.

Allah'ın emrettiği büyük İşler.

Dünyaya dönüş. Yol. Boyun eğmiş, alçalmış olarak.

Göz açıp kapayacak kadar zaman. Allah'ın dilediği bir zamana kadar devamlı olarak.[38]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki ayetlerde Cennet nimetlerinden faydalanmaya ehil olan mü'min-lerin nitelikleri açıklandı. Bu ayet-i kerimelerde ise kâfirlerin nitelik ve halle­ri.açıklandı ki, mü'minlerle kafirler arasındaki fark açık bir surette ortaya konmuş olsun.[39]

 

Açıklama:

 

Allah'a ve Resulüne iman edip yüce Allah'a tevekkül eden, işlerini O'na havale eden, başkalarına bel bağlamayan kimseler için ahirette,.Allah tara­fından hazırlanmış olan nimetler, bazan hakkı kabul etmemeye sebebiyet ve-, rebilecek olan dünyanın fani metaına nisbetle daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Allah'ın şiddetli tehditte bulunmasına neden olan büyük günahlardan sakı­nan, gizli açık fuhşiyyattan uzak duran, öfkelendikleri zaman bağışlayıp af­feden mü'minlere gelince; onların kendi nefislerini kötülüklere karşı firenle-diklerini, şehvet güçlerini fuhşiyattan ve Öfke güçlerini şerre bırakmaktan men ettiklerini görürsün. Onlar ki Rablerinin emirlerine icabet etmiş, O'na teslim olmuş, O'nun dilediği herşeye gönülden itaat etmiş, bu salih amellerinin mü­kâfatını O'ndan beklemiş ve bütün bu teslimiyetlerini de gönülden yapmış kimselerdirler. Bununla beraber namazı dosdoğru kılarlar, işlerini biribirle-rine danışarak yürütürler. Büyükleri ve liderleri, diğerlerine danışmadan işi tek başına yapmaz. Ey Allah'ım Sen ne yücesin! Senin Kitabında mü'minle-rin vasıflarına dair anlatılan bu hususlarda sadece dikkatlerimiz büyük gü­nahları terk etmeye, fuhşiyyattan uzak durmaya çekilmemiş, namazı kılıp zekat vermeye nazarlarımız celb edilmemiş, aynı zamanda danışıp meşveret yap­manın îslâmın ilkelerinden ve mü'minlerin sıfatlarından olduğu da açıklan­mıştır. Mü'mİnler ancak bu vasıflan sayesinde dünya ve ahİrette kurtuluşa ererler. Biribirlerine danışmaları neticesinde helak edici diktatörleri yıkarlar. Batı demokrasisi endişelenmesin. Çünkü İslâmiyette her hayra ve fazilete yer vardır Her zarardan ve tehlikelerden uzaklık vardır. Yine mü­minlerin vasıflarından biri de şudur ki; Allah'ın kendilerine rızık olarak ver­diği mallan Allah yolunda harcarlar. Yoksullara ve düşkünlere verirler. İşte İslâmm öngördüğü bu hayat düzeni, ayıplardan ve kusurlardan arınmış olan düzenli bir toplumculuktur. İşte böylece İslâmiyet; izzet ve kerametin, Allah'ın kuvvetine dayanarak, O'nun yardımına güvenerek güçlenmenin, onurlu ol­manın, mü'minlerin nitelikleri olduğunu açıklamaktadır. Şu halde bize bir zulüm ve taşkınlık yapılır, haksız yere tecavüzde bulunulursa mutlaka hakkı­mızı savunmamız ve biribi'rlerimize destek olarak zafere doğru yürümemiz gerekmektedir. Peygamber (S.A.V.) efendimiz, Allah'ın yasaklarından biri çiğ­nendiği zaman çok öfkelenirdi, ama bazen kendi şahsına yapılan hakaretleri affederdi. Kasıtlı olmadan ve ısrarlı bir tutum içine girmeden bazı kimselerin yaptıkları tecavüze karşı bağışlayıcı olmak gerekir.

"Kızdıkları zaman onlar, affederler "[40]

"Sizin affetmeniz, takvaya daha yakındır"[41]

"Öfke(lerin)i yutkunurlar. İnsanları affederler"[42]

Buna benzer daha birçok af ayetleri vardır.

Zulme karşı boyun eğip hakkı müdafaa etmemek, sefihleri cür'etlendİ-rip.mü'minleri alçaltıyorsa, dinin yasaklarına el uzatılmasına sebebiyet veri­yorsa o zaman hakkı müdafaa etmek vacip olmaktadır. Çünkü sefil insanla­rın cür'etlenmesine sebebiyet verecek şekilde mü'mİnlerin zillete düşmeleri elbette müslümanların hoşlanacakları durum değildir. Müslümanlara karşı mütecavİzlik yapan kimselere karşı hakkı müdafa etmek, elbetteki gerekli­dir. Mazlumun yardımcısı Allah'tır. Bu ifadelerin, affı teşvik eden ayetlerle çelişkisi yoktur. Her ne surette olursa olsun hakkı müdafa etmek ve zulmü Önlemek gerekir. Cenab-ı Allah bu hususu te'yid için şöyle.buyurmuştur: "Kö­tülüğün cezası da yine onun misli olan bir kötülüktür". Zira yapılan saldırı­ya karşı verilen karşı saldırıda işi noksan bırakmak uygun değildir. Yapılan saldırıya cevap verilirken daha ağır bir surette karşılık vermek de zulümdür. Tecavüzü önce başlatan kötüdür ve şerlidir. Ona aynı şekilde mukabele veren kişi aynı seviyede değildir. Bir Arap filozofu ne güzel söylemiş; "Kötülüğe karşı misli ile kötülük vermek gerekir. Ama kötülüğü başlatan daha zalim­dir".

Bir kimse kendisine zulmedeni affeder ve kendisiyle onun arasını düzel­tirse onun sevabı Allah'a aittir. Şüphesiz bu onun için daha hayırlıdır. Kendi­sine zulmetmiş olan kişi böylece artık ona zulmedemez. Zira kısas bahisle­rinde anlatıldığı gibi tecavüzü misli ile reddetmek, bir eşitliğin sağlanmasına vesile olur. Ama çoğunlukla zulmü reddedelim, ona misli ile mukabelede bu­lunalım derken zulme de sapmış olabiliriz. Allah zulmedenleri sevmez. Bun­dan da anlıyoruz ki İslâmiyet daha çok affa eğilimlidir. Zira affetmek takva­ya daha yakındır. Dediğimiz gibi bu hususta yetki zulme uğrayan müsJüma-. na verilmiştir. Kendi nefsini savunan kimse mütecaviz midir, değil midir? Hayır hiçte değildir. Zulme uğradıktan sonra hakkını savunan ve tecavüzü önlemek için gerekli tedbire başvuran kimselere karşı bir yol yoktur. Onları cezalan­dırmak mümkün değildir. Ceza, ancak insanlara haksız yere zulmedenlere verilir. Kendi hallerinde sakin bir hayat geçiren kimselere karşı düşmanhğı başlatanlara şiddetli bir azap vardır. Haksızlığa uğradığı zaman misillemede bulunmayıp affeden kimselere gelince bunların yaptıkları, büyük azim sa­hiplerinin yaptığı çok önemli ve yüce davranışlardır. Zira Resulullah (S.A.V.) efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Pehlivan, başkala­rım yere yıkıp yatıran değildir. Pehlivan Öfke anında kendine hakim olabilen kimsedir". Kendi ihtiyar ve iradesi ile sapıklığa giren, şerre ve haktan uzak olmaya eğilimli olan kimseleri Allah sapıklığa düşürürse, artık böyleleri için Allah'tan başka bir dost bulunamaz. Bunları Allah'tan başka doğru yola ile­tecek bir kimse yoktur. Bunlar Peygamber efendimizin, Allah'a İman ve taat-lerde o yüce zâta yakın olmaya ilişkin yaptığı çağrıdan yüz çeviren kimseler­dirler. Bunlar zalimlerin ta kendileridirler. Kıyamet gününde kendileri için hazırlanmış olan azabı gördüklerinde şüphesiz ki bundan dolayı pişmanlık duyacaklar ve şöyle diyeceklerdir: Acaba dünyaya bizim için bir dönüş yok mudur ki oraya gidipte salih ameller işleyelim? Evet pnlar azabı gördükleri zaman Allah'ın tehdidinin hak olduğuna İnanır, tekrar dünyaya geri dönmek temennisinde bulunurlar, ama ne gezer, bu mümkün müdür!

Sabah akşam kabirlerinde ateşe sunulduklarını bir görmelisin. Boynu bükük rezil ve alçalnış bir vaziyette ateşe sunulurlar. Zayıf nazarlarla o ateşe  bakarlar. Çünkü başlan eğik ve alçaktırlar. Hırsızlama bakışlarla o gizli gizli ateşe bakarlar. Gözlerini bir türlü ondan alamazlar.

Kıyamet gününde mü'minler şöyle derler: Gerçekten de bunlar nefisle­rine yazık edip kayba uğrayan kimselerdirler. Çünkü bunlar Cennet nimetin­den yoksun kaldılar. Çılgın alevli Cehennem ateşinin içine girdiler. Hem ken­dilerini, hem dostlarını ziyana uğrattılar. Çünkü dostları Cennette olsalar bi­le kendileri ile dostları arasında perde vardır, engel vardır, biribirlerine ulaşa­mazlar. Dostları Cehennemde olsa bile, yine kendilerine bir faideleri dokun­maz, îşte bu apaçık bir ziyandır. Bundan daha büyük bir ziyan düşünülebilir mi?! Bilesiniz ki kendi nefsine yazık eden kimseler için ebedi bir azap vardır. Allah'ın dilediği bir zaman kadar o azapta kalacaklardır. Onları bu halde ve bu dünyada iken zannettikleri gibi Allah'a karşı kendilerine yardım edecek. bir dostları yoktur.

Bu anlatılanda da anlaşılmayacak ve garipsenecek bir husus yoktur. Zi­ra Allah'ın sapıklıkta bıraktığı kimseyi doğru yola iletecek bir yardımcı yok­tur. Bu gibi kimseler için bir hayır yolu yoktur ki o yola koyulsunlar![43]

 

Bütün Emir Allah'ındır

 

47- Allah katından, geri çevrilemeyecek günün gelmesinden önce Rab-binizin çağrışma cevap verin. O gün hiçbirinize sığınacak yer bulunmaz, in­kar da edemezsiniz.

48- Ey Muhammedi Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik; sana düşen sadece tebliğdir. Doğrusu BİZ insana katı­mızdan bir rahmet tattınrsak ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse işte o zaman görürsün ki insan gerçekten pek nankördür.

49- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dilediğini yaratır, di­lediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir.

50- Yahut hem kız hem erkek çocuk verir, dilediğini de kısır kılar. O, bilendir, herşeye Kadir'dir.[44]

 

Bazı Kelimeler:

 

Rabbinize icabet edin. Sizi kurtaracak bir sığınak. Kısır, çocuğu olmayan, kesik Bu ayet-i kerimeler öncekilerin bir nevi sonucu olmaktadırlar. Çünkü ön­ceki ayetlerde vaatlerle tehditler açıklanmıştı. Bu ayetlerde de bu vaad ve tehdit dolayısıyla insanların Rablerine icabet etmeleri gerektiği açıklanmakta, ayrı­ca emre muhalefet edenler tehdit edilmekte ve bütün yetkilerle işlerin Allah'a ait olduğu izah edilmektedir.[45]

 

Açıklama:

 

Ey İnsanlar, sizi diriltecek olan bir işe çağırıp davet ettiği zaman Rabbinize icabet edin. Araya hiç zaman koymadan çabucak ve de geri çevrilmesi mümkün olmayan bir günün gelmesinden önce ona uyun, çağrısına koşun. Gelecek olan gün, insanlara mallarının ve evlatlarının fayda vermeyeceği kı­yamet günüdür. O günde ancak salim kalple Allah'a gelenler fayda görecek­lerdir. Siz emrine muhalefet ettiğiniz takdirde o günkü azaptan sizi kurtara­cak bir sığmağınız olmayacaktır. O günde inkara da gücünüz yetmeyecektir!

Ey Allah'ın Resulü, onlar senin davetinden yüz çevirirlerse sen onları kendi hallerine bırak. Biz seni onların üzerine bekçi yapmadık ki tehlikeye düşmelerinden onları koruyasın ve kötü amellerden onları muhafaza edesin. Hayır sen onların üzerine bekçi değilsin. Sen sadece bir uyarıcısın. Doğru yola iletecisİn. Senin görevin sadece tebliğdir. Hesaba çekmek bize aittir. "(EyMu-hammed), sen Öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin. Ancak kim yüz çevirir ve inanmazsa Allah ona en büyük azabı eder. Muhakkak dönüşleri bizedir. Sonra onların hesabını görmek bize düşer "[46]

Sonra yüce Allah, şunlann küfür ve İnatlarının; maddeye dalmaları ve boş yere madde ile gururlanmalarından ileri geldiğini açıklamıştır. Hak­ka karşı büyüklük tasladıkları için küfür ve inat batağına düşmüşlerdir. Çünkü onlar güçlü ve kuvvetli kimseler olup mal ve evlat sahipleridirler. Bunlarla ilgili olarak ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: Biz kendi katımızdan bir rahmeti insana tattırdığımız zaman onunla sevinip şımarır, gurur ve kibİre kapılır. Kendi elinin işlediği fiiller dolayısıyla kendisine bir musibet ve kötü­lük dokunduğu zaman Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük ettiğini görür­sün. Rabbi katında kendisine hazırlanan nimet ve lütfü unutur. Allah'a ve onun kutsal sıfatlarına iman etmeyen kafir de böyledir. Allah'a gerçekten iman eden kimseye gelince; kendisine bir nimet ve lütuf verildiği zaman Rabbine şükreder O'na daha çok teslimiyet gösterip imanını arttırır. Birşeyden mah­rum bırakıldığı zaman da sabreder, Allah'ın kaza ve kaderine iman eder. Bilir ki göklerle yerin mülkiyeti Allah'a aittir. O, bu ikisinde dilediği gibi tasar­ruf eder.

Göklerle yerin mülkiyet ve hükümranlığı sadece Allah'a aittir. O bu kai­natta dilediği gibi tasarruf etme gücüne sahiptir. Dilediğini yaratır. Dilediği­ne nimet bahşeder. Dilediğini de yoksul bırakır. Dilediği kuluna dişi evlat, dilediğine de erkek evlat bahşeder. Dilediğine hem erkek, hem dişi evladı ih­san eder. Dilediğini de kısır kılıp çocuktan temelli mahrum bırakır. Çünkü o yaratıklarının durumunu bilendir. Herşeyi yapmaya muktedirdir. Dünyada bu işleri yapmaya muktedir olacak hiçbir kuvvet yoktur. Ancak Allah'ın gü­cü vardır.

Veren de, alan da Allah olduğuna göre ey İnsan; sana verilen bu nimet­lerin sendeki bilgi sayesinde verilmiş olduğu şeklinde yalan bir iddiada bu­lunman sana yaraşır mı? Şükre karşılık nankörlük etmen, gurur, kibir ve şı­marıklığa yönelipte ibadet, teslimiyet ve Allah'ı takdis etmeyi bırakman sâna layık mıdır? O Allah ki varlığı kendi zatının gereğidir, insanları ilk olarak yarattığı gibi ölümlerinden sonra yeniden diriltecek olandır![47]

 

Allah'ın Peygamberleri İle Haberleşme Keyfiyyeti

 

51- Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle veya perde arkasından ko­nuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle, dilediğini vahyeder. Doğrusu O yüce­dir, Hakim 'dir.

52-53- Ey Muhammedi İşte sana da buyruğumuzla Cebrail'i gönder­dik; sen kitab nedir, iman nedir önceleri bilmezdin, fakat Biz onu, kulları­mızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphe­siz sen de insanlara göklerde olanlar, yerde olanlar kendisinin olan Allah'ın yolunu, doğru yolu göstermektesin. İyi bilin ki işler sonunda Allah'a döner.[48]

 

Bazı Kelimeler:

 

Vahiy kelimesi, ister uyanıklık halinde, ister uyku halinde ol­sun kalbe birşey bırakmak demektir.

Ruh, yani Kur'an.[49]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Cenab-ı Allah bu sureye başlarken vahiyden ve özellikle Kur'an'dan bah­setti. Aym mevzu ile sureye son verdi. Surenin sonunda genel olarak peygam­berlerin tümüne indirilen vahiyden ve özel olarakta peygamberlerin sonun­cusu ve önderi olan Muhammed (S.A.V.) e indirilen vahiyden söz etti, bu hatime, çok parlak ifadelerle süslenmiştir.[50]

 

Nüzul Sebebi:

 

Rivayete göre Yahudiler Peygamber (S.A.V.) efendimize şöyle demişler: Peygamberimiz Musa'nın yaptığı gibi sen de Allah'la konuşup O'na bakmaz mısın? Halbuki Musa (A.S.) Allah ile konuştu ve O'na baktı. Sen de Musa gibi yapmadıkça biz sana iman etmeyiz.

Onların böyle konuşmalarına cevaben Peygamber efendimiz şöyle bu­yurdu: "Musa, Allah'a bakmadı ve O'nu görmedi". Bunun üzerine yukarı­daki ayet-İ kerimeler nazil oldu.[51]

 

 

Açıklama:

 

Şam yüce ve isimleri mukaddes olan Allah'ın zatı vardır ki diğer zatlara benzemez. O, bütün yaratıklarından ayrıdır. Hiçbir bakımdan onlarla ben­zerliği yoktur. Zira tümüyle bu kâinatı ve içindeki hayretengiz varlıkları ya­ratanın, kendi yaratıklarından birine benzemesi mümkün değildir. O, zat, sı­fat ve fiilleri bakımından birdir ve tektir. Gayba iman edip namazı dosdoğru kılan mü'minlerin iman ettiği hakikatler, İşte bunlardır.

Bu sebepten ötürüdür ki AUah, insanlardan biriyte konuşacağı zaman ancak şu üç şekilden biri ile konuşur: Kalbine bir şey bırakarak onunla irti­bat kurup kendisine vahiyde bulunur. Uyanıklık ve uyku esnasında kalbine birşey bırakır veya perde arkasından onunla konuşur. O da kendisine söyle­nen sözleri işitir; Ama Musa (A.S.) da olduğu gibi sözün kaynağını bilemez. Yahut bir meleği elçi olarak gönderir, böylece onunla irtibat kurup vahiyde bulunur, örneğin Cebrail (A.S.)'ı elçi olarak gönderir. Peygamberine vahiy­de bulunur. O'nun emir ve izni ile melek vahyi getirip Peygambere ulaştırır.^ Cenab-i Allah dilediği şeyi Peygamberlerine vahyeder.

Bu ve benzeri ayetlerin özel bir konumlan vardır. Bu ayet-i kerimeler Mu­tezile ile ehl-i sünnet fırkaları gibi müslümanlâr arasında bir ihtilaf nedeni olmuşlardır. Mutezile mezhebi; yaratıkları ile konuşmasını bu üç duruma hasretme nedeniyle yüce Allah'ın kullar tarafından görülmesinin imkan­sız olduğu manasını anlamışlardır. Ehl-i. sünnet mezhebi ise Kur'an ayet­lerine dayanarak ahirette kulların Allah'ı görebileceklerini isb atlamışlardır. Şunu kaydetmek gerekir ki, bu İhtilaf kıyamet gününde Allah'ı görme konu­su üzerinde vuku. bulmuştur ki bu meselede haklı olan, Ehl-i sünnet mezhe­bidir.

Ey Muhammed! Şüphesiz senin Rabbin yaratıklarının durumlarını bi­lendir. Her kim olursa olsun kullarından hiçbirinin Rabbi İle şifahen konu­şamayacağını veya kendi kutsal makamı önünde duramayacağını, yahut ilahi nurlara dalamayacağını bilmektedir. Bu sebeple insanlardan hiçbiri Allah'la konuşamaz. Ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasından O'nunla irtibata geçebilir. Çünkü o bilendir, hikmet sahibidir, işleri yerli yerince yapandır. Bu hususta itiraz ve tartışmaya gerek yoktur.

Şu bediî ve ilahî vahiy ile sana vahiyde bulunduk ey Muhammed! Sana kendi emrimizden bîr ruhu yani Kur'an'i vahyettik.

Evet, ey Rabbİm! Bu Kur'an Allah'ın emrinden bir ruhtur. O'nun sırla­rından bir sırdır. Bunun mahiyetini ancak Allah bilir. Kur'an ruh mudur? Evet o dünya için bir ruhtur. Hemde nasıl bir ruh? Çünkü o bütün aleme canlılık getirmiştir. Cehalet bataklığından çıkarıp ilim ve irfan doruğuna yük­seltmiştir. "Körle gören, yahut karanlıkla nur bir olur mu?"[52]

"Dirilerle ölüler bir olmaz. Allah dilediğine işittirir; yoksa sen kabirler­de bulunanlara işittirecek değilsin"[53]

İnsaf sahibi kimseler şunu bir gerçek olarak kabul ederler ki; Kur'an-ı Kerim nazil olduğu zaman onun nüzulü, iki çağ arasında bir çizgi oluşturdu. İlim ve medeniyetin başlangıcı, insanların hayatı oldu. Kur'an, cehalet ka­ranlıklarını aydınlığa çevirdi. İşte bu, peygamberliği hususunda Hz. Muham-med'in doğru söylediğinin en büyük delilidir. Bu Kur'an Allah tarafından in­dirilmedir. "(Ey Muhammed) daha önce sen, kitap nedir, iman nedir bilmez­din." Evet Peygamber efendimiz ümmi idi. Okumamış, yazmamıştı. Bir öğ­retmenin veya mürşidin önünde diz çökmemişti. Gerçekten o, kamil Kur'an1 in nüzulünden önce kitap nedir, iman nedir bilmezdi. Evet bu ümmî bîr Arap Peygamberin, her bakımdan eksiksiz olan bu Kur'an'ı kendi yanından icad etmesi imkansızdır. Bu Kur'an'a ne önden ne arkadan batıl bulaşamaz. Düş­manları ve kıskananları öteden beri çok olduğu halde içine batıl giremez. Ger­çekten de, o alemlerin Rabbi katından indirilmiş bir kitaptır.

O çevrede böyle bir insanın çıkıpta böyle bir ulvi kelamı söylemesi nasıl mümkün olur? O kelam Araplara hatta bütün insanlara meydan okumuştur. Onun benzerini getirmekten bütün insanlar aciz kalmışlardır. Gerçekten de Peygamber (S.A.V.), bu kelamın nüzulünden önce Kitab'ın ne olduğunu bil­mezdi ki, vaz' oluşunda şüphe bulunmayan böyle bir Kitab'ı kendi yanından icad etmesi düşünülebilsin! O daha önce imanın da ne olduğunu bilmezdi. Usul ve fürûu, yasa ve kanunları ile imanın ne olduğunu bilmezdi. Arap top­lumu gibi cahil ve ümmî bir toplum içerisinde doğup büyüyen bir ferdin böy­lesine mükemmel bir Kitab'ı kendi yanından uydurmasını akıl kabul eder mi? Ama Allah, elçisini hidayet ve hak din ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gön­derdi. İnsanların çoğu O'ndan yüz çevirdiler. Allah O'nu gönderdi. O'nunla beraber Kur'an'ı; aklının gösterdiği yolda gidip kendisi İle hidayete kavuşula­cak bir mır olarak insanlara indirdi. Kör taassuptan uzak bir bakış açısına sahip olan kimseler İçin gerçekten de bu Kur'an bir nûr ve aydınlıktır. Ey Mu-hammed sen, dinin ile İnsanları dosdoğru yola iletirsin. "Gerçekten bu Kur'­an, (insanı) en doğru yola iletir. Ve iyi işler yapan mü 'minlere, kendileri için büyük bîr ecir olduğunu müjdeler"[54]

Evet bu Kur'an insanları; Göklerle yerdeki herşeyin mülkiyet, yaratılış, kulluk ve tasarruf bakımından kendisine ait olduğu Allah'ın yoluna, sırat-ı müştekime iletir. O Allah ki, herşeyi bilendir. Bilesiniz ki bütün işler sadece Allah'a döner.

Bu Kur'an Allah katından indirilen bir nurdur. Bir nurdur ki, insanlar onunla hayat karanlığı içinde kendileri için aydınlık yolunu bulurlar. İşte bu Peygamber insanları hayra davet ediyor. Hakkın zaferini ilan ediyor. İnsan­ları, nimete mazhar olan kimselerin yolu olan sırat-ı müstekıma iletiyor. Bu yol, gazaba uğrayıp sapıklığa düşenlerin yollan değildir. Allah'ım! Sen bizi ni­mete mazhar olan ve dosdoğru yolda yürüyen kullarından eyle.[55]



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/419.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/420.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/420-421.

[4] Meryem sûresi: 90.

[5] Mü'min sûresi: 7.

[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/421-422..

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/422-423.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/423.

[9] Şura sûresi: 6.

[10] Fatiha sûresi: 4.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/423-425.

[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/425-427.

[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/427.

[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/427.

[15] Nahl sûresi: 123.

[16] Fatır sûresi: 42-43.

[17] Beyyine sûresi: 4.

[18] Al-i İmrân sûresi: 103.

[19] Maide süresi: 48.

[20] Bakara sûresi: 285.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/427-431.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/431-432.

[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/432.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/432-433.

[25] İsra sûresi: 18-20.

[26] Şems sûresi: 7-10.

[27] Enfal sûresi: 33.

[28] Sad sûresi: 86.

[29] Kalem sûresi: 46.

[30] Şura sûresi: 23.

[31] Kehf sûresi: 5.

[32] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/433-436.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/437-438.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/438.

[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/438-439.

[36] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/439-441.

[37] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/441-442.

[38] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/442-443.

[39] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/443.

[40] Şura sûresi: 37.

[41] Bakara sûresi: 237.

[42] Al-i İmrân süresi: 134.

[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/443-445.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/446.

[45] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/446-447.

[46] Gaşiye sûresi: 21-26.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/447-448.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/448-449.

[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/449.

[50] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/449.

[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/449.

[52] Ra'd sûresi: 16.

[53] Fâtır sûresi: 22.

[54] İsra sûresi: 9.

[55] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/449-451.