Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Şura Suresi - Kuran - 042Sura - 22. Sayfa

ŞURA SURESİ 2

 


ŞURA SURESİ

 

Şura Suresi elli üç âyettir. 23, 24, 25 ve 27. âyetleri Medine'de diğerleri Mekke'de nazil olmuştur.

Bu Sure-i Celile de, diğer Mekkî sureler gibi insanlara tevhid inancını tel­kin etmekte, Allanın varlık ve birliğini beyan eden delilleri açıklamakta, gökler­de ve yerde bulunan herşeyin Allaha ait olduğunu bildirerek başlamaktadır. Bu hususta şöyle buyurulmaktadır: "Göklerde ve yerde bulunan herşey onundur. O, herşeyden yücedir, büyüktür.[1]

Allah teaiamn azamet ve büyüklüğünden, neredeyse göklerin çatlayacak hale geldikleri, meleklerin de Allah tealayı hamd ile teşbih ettikleri ve yeryü-zündekilerin bağışlanması için ondan mağfiret diledikleri beyan edilmektedir.

Çok çeşitli hususların beyan edildiği bu sure-i celilede özet olarak şu açıklamalar yer almaktadır: Bu Kur'an apaçık bir Arapçayla indirildi ki Mekke ve etrafındakiler! uyarasın. Kıyamet gününde insanların bir kısmı cennete bir kısmı da cehenmeme girecektir. Eğer Allah dileseydi bütün insanları tek bir üm­met yapardı. Fakat o, dilediğini rahmetine kavuşturur. İhtilafa düştüğünüz hu­suslarda hüküm vermek Allaha mahsustur. Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. O, insanları ve hayvanları çift çift yaratmıştır. Göklerin ve yerin anahtar­ları onundur. O, dilediğinin rızkını genişletir, dilediğininkini ise daraltır.

Sure-i celilede bundan sonra Allah tealanın, Hz. Nuh'a, İbrahim'e, Mu­sa'ya ve İsa'ya:"Dini ayakta tutun. Onda ihtilafa düşmeyin." diye emrettiği, bu emirlerin, Hz. Muhammed (s.a.v.)e de şeriat kılındığı beyan edilmektedir.

Peygamber efendimize hitaben buyu rulm aktadır ki: "Ey Muhammed, işte bunun için sen onlan hakka davet et. Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.[2]

Bu mübarek surede devamla şu hususlar beyan edilmektedir: Allahm dini hakkında münakaşa edenlerin, delilleri batıldır. Kitabı ve ölçüyü bir hak olarak indiren Allahtir. Kıyamet belki de yakındır. Kıyamet gününe iman etmeyenler onun acele olarak kopmasını isterler. Allah, kullarına son derecede lütufkârdir. Âhiret mükafaatım isteyenin mükafaatı artırılır.

Cenab-i Hak bu hususların beyanından sonra buyuruyor ki: "Ey Muha-med, sen onlara şöyle de: "Ben, A*llahm dinini tebliğe karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizden ancak yakınlıkta sevgi istiyorum.[3]

Sure-i ceîilede devamla şu hususlar beyan edilmektedir: "Kullarının tev-belerini kabul eden Allahtır. O, iman edip salih amel işleyenlerin dualarını ka­bul eder. Allah, rızkı dilediği Ölçüde indirir. Yağmuru indirip rahmetini yayan da O'dur. Gökleri ve yeri yaratması ve orada birtakım canlıları yayması onun varlığının delillerindendir.

Sure-i ceîilede bundan sonra cenab-ı hak, biz insanların vazife ve sorum­luluklarını gösteren şu âyet-i kerimeyi beyan ediyor: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız günahlar yüzündendir. O, işlenenle­rin birçoğunu da affeder.[4]

Sure-i ceîilede bu âyet-i kerimeden sonra Allah tealanm varlık ve birliği­ni beyan eden şu hususlar açıklanıyor: Denizlerde akıp giden dağ gibi gemiler, onun kudretinin delillerindendir. Eğer o dilerse rüzgarı keser de bu gemiler ol­dukları yerde kalakalırlar. Dilerse gemidekilerin işledikleri günahlar yüzünden onlan yok eder.

Sure-i ceîilede devamla, Allanın âyetleri ve kudreti hakkında milnaşaka edenler için şöyle buyuruluyor: "Âyetlerimiz hakkında münakaşa edenler, ken­dileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler,[5]

Birçok meselenin beyan edildiği, muhtevası çok yüklü bu sure-i ceîilede yine şu hususlar açıklanmaktadır: İnsanlara verilenler, dünya hayatının geçimli­ğinden ibarettir. İman edip rablerine güvenenler, günahlardan ve hayasızlıklar­dan sakınanlar, öfkelendikleri zaman affedenler, rablerinin davetine uyanlar, na­mazlarını dosdoğru kılanlar, işlerini aralarında müşavere ile yürütenler için Al-lahın nezdindeki nimetler daha hayırlı ve daha devamlıdır. Kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür. Kendisine yapılan kötülüğü affedip ban şanın mükafaa­tı Allaha aittir. Ceza, zulmedenlere ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlaradır.

Göklerin ve yerin mülkü Atkınındır.. O, dileğini yaratır.

Sure-i ceîilede bundan sonra, Resuhıİlah (s.a.v.) efendimizin, dosdoğru bir yol üzerinde olduğu beyan ediliyor ve sure-i celile şu âyet-i kerime ile sona eriyor: "O yol, göklerin ve yerin sahibi olan Allanın yoludur. İyi bilin ki bütün işler Allaha döner.[6]

 

Rahman ve rahim olan Allahın adıyla.

 

1- Hâ.Mİm.[7]

 

2- Ayn, Sîn, Kaf.

Mukatta'a harfleri hakkında Bakara suresinin başında gerekli açıklama­lar yapılmıştır. Burada geçen "Ha mim, Ayn, Sin, Kaf hakkında ise birtakım açıklamalar yapılmıştır.[8]

 

3- İşte herşeye galip, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah, senden ön­cekilere vahyettiği gibi, böylece sana da vahyeder.

 Allah teala bu âyet-i kerimede, bütün peygamberlerine vahiy gönderdi­ğini beyan etmektedir. Kur'an-ı Kerim de Resulullah (s.a.v.)e şüphesiz vahiy yoluyla gelmiştir. Vahyin nasıl geldiği hususunda Hz. Aişe (r..anh.) diyor ki:

"Birgün Haris b. Hişam Resulullah'a: "Ey Allahın Resulü sana vahiy na­sıl geliyor?" diye sordu. Resulullah: "Vahiy bana bazan çıngırak sesine benzer bir şekilde geliyor. Benim için en ağır olanı budur. O hal benden gidince ben o vahyi iyice bellemiş olurum. Bazan vahiy getiren melek bana insan şeklinde gö­rünür. O benimle konuşur ben de onun söylediklerini iyice bellerim." Hz. Ai$e (r.anlı.) diyor ki: "Ben, çok soğuk bir günde ona vahiy geldiğini ve o hal onda geçince alnından ter aktığını gördüm.[9]

 

4- Göklerde ve yerde bulunan heşrey onundur. O, herşeyden yüce­dir, büyüktür.

Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin mülkü Allaha aittir. AİIah herşey den yücedir. Çünkü herşey onun  kudreti ve hakimiyeti altındadır. Onlar hak­kında dilediğini yapar. Azamet ve kulluk ona mahsustur.[10]

 

5-  (Allanın azamet ve büyüklüğünden) neredeyse gökler üstlerinden çatlayacak hale gelirler. Melekler de hamd ile rablcrini teşbih ederler ve yeryüzündekiler için mağfiret dilerler. İyi bilin ki Allah, şüphesiz çok affe­den ve çok merhamet edendir.[11]

 

6- Ey Muhammed, kendisinden başkasını dostlar edinenleri, Allah nıurakaba etmektedir. Sen onların vekili değilsin.

Allah teala bu 3yet-i kerimelerde, yüceliği ve azameti karşısında mer-deyse göklerin parça parça olacağını ve meleklerin devamlı olarak ona ibadette bulunmak suretiyle hamd ettiklerini, buna mukabil kâfir ve müşriklerin, onu bı­rakıp başkalarını dost edindiklerini, Allah tealanın da onlan kontrol altında tut­tuğunu, bu itibarla onlara, layık oldukları cezalan vereceğini beyan etmekte ve Hz. Muhammed (s.a.v.)i ima etmeyen kâfirlere karşı teselli etmektedir. Zira Re-sulullah, kâfirlerin iman etmelerine vekil değildir.[12]

 

7- Ey Muhammed, işte böylece biz sana Arapça bi Kur'an indirdik ki Ümmül Kura (Mekke) ve etrafındakiler! uyarasın ve insanları, gerçek­leşmesinden asla şüphe olmayan, onların bir araya toplanacağı kıyamet gü­nü ile korkutasm. O gün insanlardan bir kısmı cehenneme girecektir.

Ey Muhammed, şehirlerin ana merkezi olan Mekke halkını ve onun çev­resinde yaşayanları uyannan için sana da Arapça bir Kur'an verdik. Ayrıca sen bu Kur'anla Allahm insanlım bir araya toplayarak cezalandıracağı kıyamet gününün geleceği ile uyarasın. Zira o günün geleceğinde asla şüphe yoktur. O gün insanlar iki kısma ayrılacak, iman edip peygamberin getirdiklerine uyanlar cen­nete girecek, iman etmeyen ve peygamberin getirdiğine karşı çıkanlar ise cehen­neme sevkedileceklerdir.

*Âyet-i kerimede, Mekke için "Ümmül Kura" yani, şehirlerin ana merke­zi ifadesi geçmektedir. Bu, Mekke'nin, yeryüzünün en değerli yeri olduğunu göstermektedir. Bu hususta Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde orayı şöyle övmektedir: Abdullah b. Adiy diyor ki:

"Ben, Resulullahı Mekke'de "Hazvere" denen yerde ayakta duruyor gör­düm. O Mekke'ye hitaben şöyle buyurdu: "Allaha yemin olsun ki sen, Ailahın en hayırlı yeri ve Allaha en sevimli olan yerisin. Şayet ben senden çıkarılmamış olsaydım hiç çıkmazdım.[13]

Abdullah b. Abbas diyor ki:

"Resulullah (s.a.v.) Mekke için şöyle buyurdu: "Sen ne güzel bir şehirsin. Benim için ne kadar sevimlisin. Şayet kavmim beni senden çıkarmamış olsaydı senin dışında bir yerde oturmazdım.[14]

 

8- Eğer Allah diicscydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Fa­kat o, dilediğini rahmetine kavuşturur. Zalimlerin ise ne bir dostu ne de bir yardımcısı vardır.

Eğer Allah yaratıklarını hidayette birleştirip tek bir din üzerinde ittifak et­melerini dileseydi onları tek bir ümmet kılardı. Allah bunu böyle yapmadı. Her­kesi hak dini kabul edip etmemekte kendi iradesiyle başbaşa bıraktı. Fakat Al­lah, kullarından dilediğini hak din olan İslama girmeye muvaffak kılarak rahmetine koyar. Kâfirlerin ise kıyamet gününde ne bir dostları ne de bir yardımcıları vardır.

AlIah teala bu âyet-i kerimede Hz. Muhammed (s.a.v.)i, davetinden yüz-çeviren kavmine karşı teselli etmekte, insanları hidayete kavuş tu mı anın kendi elinde olduğunu bildimıektedir.[15]

 

9- Yoksa Allahtan başkasını mı dostlar ediniyorlar? Halbuki gerçek dost sadece Allahtır. Ölüleri dirilten O'dur. O, herşeye kadirdir.

Yoksa Allaha ortak koşan bu müşrikler, Allahin dışında bir kısım putları mı dost ediniyorlar? Onlar, şunu bilsinler ki, Allahı tanıyan kullar için gerçek dot sadece Allahtır. O halde onlar kendilerine herhangi bir fayda ve zarar ver­meyen putlan bırakıp ta sadece Allahı dost edinsinler. Ölüleri tekrar diriltecek ve kıyamet günü mahşerde bir araya toplayıp hesaba çekecek olan da yalnız Al­lahtır. Zira o, herşeye kadirdir.[16]

 

10- İhtilafa düştüğünüz hususlarda hüküm vc&mck Allaha aittir. De ki: "işte o Allah benim rabbimdir. Ben sadece ona yönelirim.

Ey insanlar, herhangi bir şey hakkında ihtilaf eder ve aranızda anlaşmaz­lığa düşerseniz, onun hakkında hüküm verecek olan Allahtır. O halde ihtilaf et­tiğiniz konuların hükümlerini, Allanın, peygamberine gönderdiği şeriatta arayın. Ey Muhammed, Allaha ortak koşan müşriklere de ki: "Benim rabbim, sizin tap­tığınız putlar değil bütün bu sıfatların sahibi olan Allahtır. Ben ona tevekkül et­tim. İşlerimde ona başvururum, kusurlarımın affını ondan dilerim."[17]

 

11- Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. O, sizin için kendt cinsi­nizden, hayvanlar için de kendi cinslerinden eşler yarattı. Allah sizi bu şe­kilde çoğaltır. Onun hiçbir benzeri yoktur. O, herşeyi işiten ve görendir.

Sizin için yedi göğü ve yeri yaratan Allahtır. O, sizin için kendinizden eş­ler yarattı. Hayvanlardan da çift çift yarattı. O sizi bu şekilde var etmeye devam eder. Allanın hiçbir benzeri yoktur. O, kullarının yaptıklarını çok iyi işiten ve çok iyi görendir. Herkesi kazandığı ile cezalandıracak veya m ükafa ati andıracak­tır.

Âyet-i kerimede geçen "Allah sizi bu şekilde çoğaltır." ifadesi çeşidi şe­killerde izah edilmiştir. Bunları şöyle Özetlemek mümkündür: "Allah sizi bu ya­ratılışta, bu sıfat üzerine yaratır ve sizleri erkekli dişili olarak nesil nesil var et­meye devam etmektedir."

"Allah sizleri ana rahminde bu şekilde erkekli dişili olarak yaratır. Hay­vanları da böyle yapar. Allah, sizleri ve hayvanları erkekli ve dişili yaparak ya­şatır."

Âyet-i kerimede "Allanın hiçbir benzerinin olmadığı-"zikredilmiştir. Al­lah tealanın, yaratı ki an ndan herhangi birine benzemediği muhakkaktır. Alah te-alanın bu sıfatına "Muhalefetün Lilhavadis" denmektedir. Allah tealanın, yara­tıklarından herhangi birine benzediği hissini veren nasslara "Müteşabih nassa-lar" denilmiştir. Bunların manalarını ancak Allah bilir. "Allanın eli, yüzü, otur­ması" gibi ifadeler bu kabildendir. Selef uleması bu tür ifadeleri oluğu gibi ka­bul edip te'vil etmeye gerek gönnemişler ve bunların ne demek olduğunu Allah tealanın daha iyi bildiğini söylemişlerdir. Sonra gelen âlimler ise Allahın, yara­tıklarına benzediği hissini veren ifadeleri uygun şekillerde açıklamayı tercih et­mişlerdir.[18]

 

12- Göklerin ve yerin anahtarları onundur. O, dilediğinin rızkını ge­nişletir, dilediğinin rızkını daraltır. Şüphesiz ki o herşeyi çok iyi bilendir.

Göklerin ve yerin hazinelerinin, hayır ve serlerinin anahtarları Allahın elindedir. O, kime rahmetini esirgeyecek olursa onu gönderecek yoktur. Allah, kullarından dilediğine bolca nzıklar verir, malını çoğaltır ve zenginleştirir. Dile­diğinin de rızkını daraltır, onu fakir kılar. Allah, kime bol rızık verdiğini, kimin nzkını kısıtladığını ve kimin bol rızık verilmeye layık olup kimin olmadığını çok iyi bilendir. O halde ey insanlar, sadece Allah'a kulluk edin, herhangi bir menfaat ve zarar sağlayamayan putlara tapmayın.[19]

 

13- Allahin, dinden Nuh'a emrettiği, sana vahiyle bildirdiğimiz, İbra­him'e, Mus'ya ve İsa'ya emrettiğimiz: "Dinî ayakta tutun, onda ihtilafa düşmeyin." emrini Allah size de şeriat kıldı. Ey Muhammed, davet ettiğin hususlar, müşriklere ağır geldi. Allah, dilediğini kendine seçer.İtaatine yö­neleni de kendine iletir.

Allah teala bu âyet-i kerimede, Nuh (a.s.)ı, peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ikisinin arasında geçen, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa'yı zikretmiş böylece bu beş peygamberin azimet sahibi olduklarına bizzat işaret buyumnuştur.

Âyet-i kerimede, bu peygamberlere'şeriat olarak gönderilen dinin emeli­nin bir olduğu beyan edilmektektedir ki o da sadece Allaha kulluk etmektir. Ya­ni tevhid inancıdır. Allah teala bütün peygamberlerine bu hak dini ayakta tutma­yı ve onda ayrılığa düşmemeyi emretmiştir.

Hak dini ayakta tutmak, onun hükümleriyle amel etmek suretiyle gerçek­leşir. Onda ihtilaf etmemek ise hükümleri arasında ayrılık gözetmemekle tahak­kuk eder.

Allah teala, ayet-i kerimede, kullan, sadece kendisine kulluk etmeye da­vet eden tevhid inancının müşriklere ağır geldiğini bu itibarla Hz. Muhammed (s.a.v.)i dinlemediklerini beyan etmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki, müşrik­lerin iman etmemeleri, Resulullahın kusurundan dolayı değildir. Zira AUah tea­la dilediği kulunu sevgisine ve dostluğuna seçer, onu Peygamber yahut veli kı­lar ve kendisine yönelenlere hak yolunu gösterir, peygamberlerine uymaya mu­vaffak kılar.[20]

 

14- Bu insanlar ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, birbirlerini çekememe yüzünden ihtilafa düştüler. Eğer belirli bir süreye kadar erte­lenmeleri hususunda rabbinin geçmişteki bir süzü olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm verilirdi. İhtilafa düşenlerden sonra, kitaba vâris kılı­nanlar da muhakkak ki ondan şüphe ve tereddüt içindedirler.

İnsanlar, kendilerine Allah tarafından gönderilen vahiy yoluyla bilgiler ulaştıktan sonra, birbirlerini çekememeleri yüzünden, dinleri hakkında ihtilafa düştüler. İhtilafa düşmeleri, bilgisizlikten değildi. Zira kendilerine peygamber­ler gönderilerek bilgilendirilmişlerdi. Ey Muhammed, şayet rabbinin, suç işle­yenleri belli bir vadeye kadar erteleyeceğine dair daha Önce vermiş olduğu bir sözü bulunmamış olsaydı, din hakkında ihtilaf edenler arasında derhal kesin hükmünü verir, haklıyı haksızdan ayırdederek suçluları cezalandırırdı.

Nuh kavminden sonra kendilerine Tevrat ve İncil gibi hak kitaplar gönde­rilen kavimler de hak din hususunda şüphe içindedirler. Onlar, delilsiz olarak körü körüne atalarını taklit etmektedirler.[21]

 

15- Ey Muhammed, işte bunun için sen onları hakka davet et. Emro-lunduğun gibi dosdoğru ol. Müşriklerin heva ve heveslerine uyma. Onlara şöyle de: "Ben, Allanın indirdiği bütün kitaplara iman ettim. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Bizim de rabbimiz sizin de rabbiniz Allahtır. Bizim amellerimiz bize sizin amelleriniz sizedir. (Hak apaçık ortada olduğu için) bizimle sizin aranızda tartışılaccak bir mesele yoktur. Allah bizi bir araya getirecektir. Dönüş ancak onadır."

Ey Muhammed, sen insanları, Nuh'a şeriat kılman ve sana vahyettiğjmiz bu dine davet et. Onunla amel etmekten geri durma. Onda karar kıl. Allahın size şeriat olarak göndermiş olduğu bu hak din hususunda şüpheye düşenlerin heva ve heveslerine uyup sen de onda şüpheye düşme. Se onlara deki: "Ben, Allahın gönderdiği her kitaba iman ettim. Bu kitap Tevrat olsun İncil olsun Zebur olsun. Ben bunlardan herhangi birini yalanlamam." Sen onlara de ki: "Ey, ayrılığa dü­şen insanlar, rabbim bana gönderdiği hakka davet etmemi emretti. Ey ihtilafa düşen kitap ehli, bizim de sizin de rabbiniz Allahtır. Bizim yapmış olduğumuz amellerin mükafaatları bize, sizin yapmış olduğunuz amellerin mükafaatlan da size aittir. Bizimle sizin aranızda aslında bir düşmanlık yoktur. Allah, kıyamet gününde bizleri bir araya toplayıp ihtilaf ettiğimiz konularda aramızda, doğru olan hükmünü verecektir; Ölümümüzden sonra dönüşümüz ona olacaktır ve o, herkesin hesabını görecektir.

Süddî, bu âyet-i kerimenin, müşriklerle savaşmayı emreden âyetten ön­ce nazil olduğunu söylemiştir.[22]

 

16- İnsanlar,Allahın dinine uyduktan sonra onun hakkında hâlâ mü­nakaşa edenlerin delilleri, rableri nezdinde batıldır. Allanın gazabı onların üzerinedir. Onlar için şiddetli bir azap vardır.

Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerimenin, Allahın davetini kabul edip müslüman olan insanlarla tartışmaya girişen ve onlan hidayetten alıkoymaya çalışan kitap ehli hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Katade ise bu âyet-i ke­rimenin, müslümanlar: "Bizim kitabımız sizin kitabınızdan daha önce inmiş ve bizim peygamberimiz de sizin peygamberinizden önce gelmiştir. O halde bizler sizden daha hayırlıyız." diyen Yahudi ve Hıristayanlar hakkında nazil olduğunu söylemiştir.[23]

 

17-  Kitabı ve ölçüyü, bir hak olarak indiren Allahtır. Ne bileceksin belki de kıyamet yakındır.[24]

 

18- Kıyamet gününe İman etmeyenler, kıyametin acele olarak kop­masını isterler. İman edenler ise ondan korkarlar ve onun bir gerçek oldu­ğunu bilirler. Şunu iyi bilin ki, kıyamet hakkında münaşaka edenler, derin bir sapıklık içindedirler.

Kur'anı hak olarak indiren ve insanlar arasında doğru hüküm veresin diye adaleti gönderen ancak Allahtır. Ey Muhammed. sen ne bileceksin belki de kı­yametin kopacağı zaman pek yakındır. Fakat kıyametin kopacağına iman etme­yenler senden, onun acele kopmasını isterler. Zira onlar, kıyametin kopacağınai-nanmazlar. Kıyametin kopacağına iman edenler ise onun kopmasından korkar­lar. Zira onlar, kıyamette Allahın kendilerine nasıl davranacağını bilmezler. An­cak bu müminler kıyametin hak olduğunu ve onun mutlaka gerçekleşeceğini bi­lirler. Kıyametin kopup kopmayacağı hakkında tartışmaya girişenler ise büyük bir sapıklık içindedirler. Doğru yoldan tamamen ayrılmışlardır.

Mücahid ve Katede, âyette zikredilen "Ölçü"den maksadın "Adlet" ol­duğunu söyleşilerdir. Taberi de âyeli buna göre izah etmiştir.[25]

 

19- Allah, kullarına son derece lütufkardır. O kullarından dilediğini nzıklandırır. O, çok göçlüdür, herşeye galiptir.

Allah, kullarına karşı büyük lütuf shibidir. O, kullarından dilediğine bol nzık erir, dilediğininin ise rızkının daraltır. O, pek güçlüdür, bir kimseyi ceza­landırmak istediğinde ona karşı gelme imkanı yoktur. O, herşeye galiptir, inti­kam almak istediğinde kimse ona engel olamaz.[26]

 

20- Kim, ahirct menfaatini isterse, onun nıükafaatını artırırz. Kim de dünya menfaatini isterse ona dünyada istediğinin bir kısmını veririz. Ahi­rette ise hiçbir nasibi yoktur.

Kim, yaptığı amelle âhiret sevabını isterse biz onun ahiretteki sevabını, derecesine göre artırırız. Kim de yaptığı amelle dünya menfaatini ister, âhiret için değil de dünya için çaba harcarsa biz ona dünyada neyi taksim etmişsek onu veririz, Artık onun ahirette bir payı yoktur.[27]

 

21- Yoksa o kafirlerin, Allahın izin vermediği bir dini, kendilerine meşru kılan ortakları mı var? Eğer Allahın (haklıyı hksızdan) ayırdcdccck sözü olmasaydı, insanlar arasında hemen hüküm verilirdi. Şüphesiz zalim­ler için can yakıcı bir azap vardır.[28]

 

22-  Sen o zalimlerin, dünyada yapıklarının cezasının başlarına gel­mesinden korktuklarını görürsün. Halbuki işlediklerinin cezası onların başlarına mutlaka gelecektir. İman edip salih ameller işleyenler ise cennet­lerin bahçelerindedirler. Onlar için rablcri nezdinde istedikleri herşey var­dır. İşte büyük lütuff budur.

Yoksa Allaha ortak koşan bu müşriklerin, Allahın izin vermediği, putlara tapmayı kendilerine meşru bir din kılacak ortaklan mı var? Şayet Allahın, bun­ların azabını belli bir zamana kadar ertelemeye dair ezeldeki kesin sözü olma­saydı onların arasında derhal hüküm verilir ve layık oldukları cezalara çarptırı­lırlardır. Fakat Allahı inkar edenler için kıyamet gününde elem verici bir azap vardır. Ey Muhammed, sen, kıyamet gününde kafirlerin, dünyada işledikleri amellerden dolayı cezalandırılacaklarından korktuklarını görürsün. Onların korktukları azap başlarına gelecektir. İman edip salih ameller işleyenler ise ahirette cennetlerin bahçelerinde olacaklardır. Onlar için rehberleri katında ar­zuladıkları her türlü nimet vardır. İşte ahirette onlara verilecek olan bu nimetler. Allanın onlara olan büyük bir lütfudur,

Allah teala, Kur'an-ı kerimin çeşitli ayetlerinde-beyan ettiği gibi bu ayetlerde de kafirlerle iman edenleri beyan etmekte ve bunlardan herbirinin yaptıkları amellerin karşılıklarını ahirette nasıl göreceklerini bildirmektedir.[29]

 

23- İşte Allah, îman edip salih amel işleyen kullarını bu büyük lütuf-la müjdeliyor. Ey Muhammed, sen onlara şöyle de: "Ben, Allahın dinini tebliğe karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizden ancak yakınlıkta sevgi istiyorum. "Kim bir iyilik kazanırsa biz onun bu husustaki iyiliğini artırırız: Şüphesiz Allah, çok affeden ve şükrcdcnlcrin şükrünü kabul edendir.

Ayet-i kerimenin: "Ben sizden bir ücret istemiyorum. Ben sizden ancak yakınlıkta sevgi istiyorum, "bölümü bir kaç şekilde izah edilmiştir:

Şa'bi ve Tavus, Abdullah b. Abbastan, Muğire İkrimeden, Husayn, Ebu Malikten, Said b. Cübeyr, Katadeden, Ebi Nüceyh, Mücahidden, bu ayeti şöyle izah ettiklerini rivayet etmişlerdir "Ey Muammed, de ki: "Ey kavim, sizi davet ettiğim hakka karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sizden ancak, be­nimle sizin aranızdaki akrabalık bağım koparmamanızı istiyorum."

Bu izah tarzına göre, Peygamber efendimiz Kureyşlilere seslenerek demistir ki: "Bana yardım etmiyorsunuz hiç olmazsa şerrinizi benden uzak tutun. Rabbimin Peygamberliğini tebliğ etmem için beni serbest bırakın. Benimle sizin aranızda olan akrabalık bağını gözetin. " Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve "Da" anlamını veren "Fi" harfi çerinin bu görüşü kuvvetlendirdiğini söylemiştir.

Bu hususta Tavus diyor ki:

Abdullah b. Abbas'a ayetin bu bölümü soruldu. Fakat o henüz cevap ver­meden, Said b. Cübeyr: "Buradaki yakınlıktan maksat, Muhammed (s.a.v.) in ailesinden olan akrabalarıdır. " diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas şöyle dedi: "Sen acele ettin. Zira Kureyşin herhangi bir kolu yoktur ki onda Resulullahın akrabsı bulunmuş olmasın. Allah teala burada şunu buyur­muştur.: Ey Muhammed, de ki: "Ben sizden, hakka davetime karşılık herhangi bir mükafaat istemiyorum. Ben sizden ancak benimle sizin aranızda olan akra­balık babını kopa mı amanızı istiyorum.[30]

Surenin Mekki oluşu ayetin bu şekilde izahını desteklemektedir. Zira Mekke döneminde Hz. Fatimanın soyundan gelen ahl-i Beytten her hangi bir kimse yoktu.

Mücahidin, abdullah b. Abbastan, Mamerin de Katadeden naklettikeri ve Hasan-ı Basri'nin de rivayet ettiği ikinci bir görüşe göre ise ayetin manası şöyle­dir: "Ey Muhammed, de ki: "Benim size getinnşi olduğum hidayet ve ayetlere karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Ancak sizlerin, Allahı sevmenizi ve itaat ederek ona yaklaşmanızı istiyorum."

Abdullah b. Abbas diyor ki:

"Resulullah şöyle buyurdu: "Ben, size getirmiş olduğum apaçık deliller ve hidayet karşılığında sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Ben sizden ancak Allahı ve Resulünü sevmenizi ve Allaha itaat ederek ona yaklaşmanızı istiyor.[31]

Abdullah b. Kasım ise ayet-i kerimenin bu bölümünü şu şekilde izah et­miştir: "Ben sizden, hakkı tebliğ etmeme karşılık herhangi bir ücret istemiyo­rum. Ben sizden ancak, kendi akrabalarınızı sevmenizi istiyorum."

Said b. Cübeyr ve Ebu Deylein ise âyetin bu kısmını şöyle izah etmişler­dir:" Ey Muhmmed, sen, sahben olan müminlerlere de ki: "Ben, size getirdiğim söylere karşı sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Ben sizden ancak akrabalı-rınızı sevineninizi istiyorum,"

Taberi diyor ki: "Suddi, Ebu Deylemin şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hz. Hüseyinin oğlu Ali esir olarak getirilip Şam'ın merdivenlerinde durdurul­duğu zaman Şamlılardan bir kişi ayağa kalkıp şöyle dedi: "Sizi öldüren, kökü­nüzü kurutan ve fitnenin boynuzlanın kıran Allaha hamdolsun, "Bunun üzerine Hz .Hüseyin oğlu Ali o adama: " Sen hiç Kur'an okudun mu? " dedi. Adam da "Evet" dedi. Hz. Hüseyinin oğlu Ali: "Sen Âl-İ Hâ Mîm'i (Şûra suresini) okudun mu?" dedi.

Adam: "Ben Kur1 anı okudum fakat âl-i Hâ Mîm'i okumadım. " dedi. Hz. Hüseyinin oğlu Ali: "Sen; Ben sizden buna karşı hiçbir mükafaat istemiyorum. Ben sizden sadece yakınlara sevgi istyorum. "âyetini okumadın mı?" dedi. Adam: "O yakınlar sizler misiniz?" dedi. Hz. Hüseyin'in oğlu Ali de: "Evet bi­ziz." dedi.

Arar b. Şuayb da bu âyet-i kerimeyi bu şekilde izah etmiştir.[32]

 

24- Yoksa kâfirler: "Muhammed Allaha karşı yalan uydurdu." mu diyorlar? Ey Muhammed, eğer Allah dileseydi senin kalbini mühürlerdi. Allah, bâtılı silip mahveder. Sözleriyle de hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz o, kalblcrİn özünü çok iyi bilendir.

Ey Muhammed, yoksa müşrikler: "Muhammed, Allaha karşı yalan uy­durdu, bize okuyup durduğu bu kitabı kendisi yazdı." mı diyorlar? Ey Muham­med, eğer Allah dilerse senin kalbini mühürîeyerek bu Kur'anı sana unutturur. Allah, bâtılı silip götürür ve sana indinniş olduğu kelimeleriyle hakkı yerleştirir. Allah, yaratıkların kalbinde olanı çok iyi bilendir.

Allah teala bu âyet-i kerimede: "Kur'anı Muhammed uydurdu." diyen kâfirlere cevap veriyor ve şayet Hz. Muhammed böyle bir teşebbüste bulunmuş olsaydı ona engel olacağını beyan ediyor.[33]

 

25- Kullarının tevbclerini kabul eden, günahlarını affeden ve yaptık­larınızı bilen O'dur.

Kullanıl inkarından sonra onu birlemelerini ve ona itaat etmeye dönmele­rini kabul eden ve işlenilen günahlardan tevbe edildiği takdirde onlan cezalan­dırmaktan vazgeçen Alahtır. O, sizlerin ne yaptığınızı bilir. Herkese amelinin karşılığını verecektir. O halde, sizi ceza almaya sürükleyecek amelleri işlemek­ten kaçının ve Allahtan korkun.

Hammad b. el-Hâris diyor ki: "Biz bu âyetin manasını sormak için Ab­dullah b. Mes'ud'a gittik. Onun yanında: "Bir erkek bir kadınla gayri meşru bir ilişki kurar da sonra da o kadınla evlenecek olursa durumu nedir?" diye soran insanları gördük. Abdullah b. Mes'ud onlara: "Kullarının tövbelerini kabul eden, günahlarını affeden ve yaptıklarını bilen O'dur." âyetini okudu.[34]

 

26- O, iman edip salih ameller işleyenlerin dualarını kabul eder. Ve lütfundan onlara (İstediklerinden) daha fazlasını verir. Kâfirler için de şid­detli bir azap vardır.

*Bu âyet-i kerime iki şekilde izah edilmiştir: Bunlardan birisi mealde zik-redildiği gibidir. Taberi bu izah şeklini kabul etmiş ve âyeti şöyle açıklamıştır: Allah, kendisine ve peygamberine iman eden, emirlerini tutup yasaklarından ka­çınarak salih amel işleyen müminlerin, bizzat kendileri için ve mümin kardeşleri için yapmış oldukları dualarını kabul eder ve onlara bir lütuf olarak, dua sırasın­da istemedikleri şeyleri de fazladan verir. Kâfirler için ise, inkarlarına karşılık kıyamet gününde şiddetli bir azap vardır.

Muaz b. Cebel de bu âyeti bu şekilde izah etmiştir. Seleme b. Sebre eliyor ki: "Muaz Şam'da bize bir hube okudu ve şöyle dedi: "Ey Müminler, sizler iman edenlersiniz ve cennet ehlisiniz. Allaha yemin olsun ki ben sizlerin, Fars ve Rumlardan aldığınız köle ve cariyelerin de cennete gireceğini ümit ediyo­rum. Zira onlardan biri size bir iş gördüğünde siz ona: "Allah sana rahmet ihsan eylesin iyi iş yaptın." dersiniz ve onlara dua edersiniz." Sonra Muaz: "Allah, iman edip salih amel işleyenlerin dualarını kabul eder ve lütfundan onların se­vaplarım artırır. Kâfirler için de şiddetli bir azap vardır." âyetini okudu.

Âyette zikredilen: "Allah onlara (istediklerinden) daha fazlasını verir." ifadesinden maksat, "Allah onlara dualarında istemedikleri şeyleri de verir." de­mektir.

İbrahim en-Nehafye göre de: "Allah onlara (istediklerinden) daha fazlası­nı verir." ifadesinden maksat: "Allah onların mümin kardeşlerine şefaatçi olma­larını kabul ettiği gibi, şefaatçi oldukları kimselerin kardeşlerim de affeder." de­mektir.

Âyet-i kerimenin ikinci izah tarzı ise şöyledir: "İman edip salih amel işle­yenler, rablerinin, kendilerini iman ve itaate davetini kabul ederler.Allah da on­lara lütfundan fazlasıyla mükafaat verir." şeklindedir.[35]

 

27- Eğer Allah, kullarına rızkı bolca vermiş olsaydı yeryüzünde az­gınlık çakırırlardı. Fakat o, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz o, kulla­rından haberdardır ve çok iyi görendir,

Katade bu âyet-i kerimeyi izah ederken bu hususta şöyle dendiğini riva­yet etmiştir: "Rızkın hayırlısı seni azdırmayan ve seni meşgul etmeyendir."

Ebu Said el-Hudrî diyor ki:

"Birgün Resulullah minberde ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: "Ben, ben­den sonra sizin için, yeryüzünün bereketlerinin sizlere nasibolmasından korku­yorum." Resulullah sonra dünyanın güzelliklerini birer birer zikretti.,Bunun üzerine bir adam ayağa kalktı ve: "Ey Allahm Resulü, hayır şer meydana getirir mi? (Yani yeryüzünün bereketleri şerre sebep olur mu?) dedi. Resulullah sustu. Biz "Ona vahiy geliyor." dedik. Diğer insanlar da sanki başlarının üzerinde kuşlar varmışçasına başlarım yere eğip sustular. Sonra Resulullah yüzünden akan terleri sildi ve şöyle buyurdu: "Biraz evvel soru soran nerede? Bu dünya malı hayır mıdır? Bu hayır mıdır? Bu hayır mıdır? Elbette ki gerçek hayır, hayırdan başka birşey getirmez. İlkbaharda biten otların tümü, onları yiyen hayvanları şişkinlikten patlatır veya patlayacak hale getirir.[36]Ancak olgunlaşmış otlan yiyen hayvanlar müstesnadır. Bunlan yiyen bir hayvanın iki yanı (işkembesi) dolduğunda güneşe doğru yatar ve ishal şeklinde dışkınsını çikanr, idrannı ya­par ve geviş getirir. Sonra dönüp tekrar otlar.[37]

Şüphesiz ki dünya malı yeşildir, tatlıdır. Bu mal, müslüman olan sahibi için ne güzeldir. O, bu malı helal yoldan kazanır. Onu Allah yolunda yetimlere ve yoksullara harcar. Kim de malını helal yoldan kazanmazsa işte o, hiç doyma­dan yiyen kimse gibidir. Bu malı, kıyamet gününde onun aleyhine şahitlik ede­cektir.[38]

 

28- İnsanlar, ümitlerini kestikten sonra yağmur indiren ve rahmetini yayan O'dur. O, dosttur, övülmeye layıktır.

İnsanlar, kuraklık zamanında yağmurun yağmasından ümitlerini kestikle­ri bir zamanda, gökten yağmuru indiren ve bu rahmetini her yere yayan Allahtır. Size lütuf ve ihsanda veliniz O'dur. Size olan nimetlerinden dolayı övülmeye la­yık olan da O'dur.

Katade diyor ki: "Bize anlatıldığına göre bir adam, Ömer b. el-Hattab'a gelmiş ve ona: "Ey müminlerin emiri, yağmur yağmaz oldu, insanlar ümitsizliğe kapıldı." demişti.r. Ömer (r.a.) da ona şu cevabı vermiştir: "İşte şimdi size yağ­mur yağdırılır." Sonra da bu âyeti okumuştur. "İnsanlar ümitlerini kestikten son­ra yağmur indiren ve rahmetini yayan O'dur."[39]

 

29- Gökleri ve yeri yaratması ve oralarda da canlıları yayması, onun varlığını gösteren dclülcrindcndir. O, dilediği zaman onları bir araya top­lamaya kadirdir.

Ey insanlar, Allahin, gökleri ve yeri yaratması, oralarda insanlar ve me­lekler gibi canlıları yayması, sizleri, öldükten sonra diriltmeye kadir olduğunu gösteren delillerindendir. Allah, göklerde ve yerde yaydığı canlıları, kıyamet gününde tekrar bir araya toplamaya kadirdir.[40]

 

30- Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığı­nız günahlar yüzündendir. O, işlenenlerin bir çoğunu da affeder.

Ey insanlar, dünyada iken, canınıza, ailenize ve malınıza gelen herhangi bir musibet, rabbinize karşı işlemiş olduğunz günahlar yüzündendir. O, rabbini-zin size vermiş olduğu bir cezadir.Aslmda rabbiniz, sizin işlediğiniz suçların bir çoğunu cezalandırmaktan da vazgeçer.

Hz. Aişe (r.a.) diyor ki:

"Resullulah: Müslümana isabet eden hiçbir musibet yoktur ki Allah onunla müslümanin bir günahını affetmiş olmasın. Hatta ona bir diken dahi bat­sa. (O da bir günahının affına sebeptir)[41] buyurdu.

Ebu Said el-Hudrî ve Ebu Hureyre (r.a.) Resulullahın şöyle buyurduğunu söylemişlerdir:

"Müslümana isabet eden herhangi bir yorgunluk, acı, üzüntü, eziyet ve gam yoktur ki Allah bununla onun hatalarından birini affetmiş olmasın. Hatta ona batan bir diken dahi olsa.[42]

Hz. Aişe (r.anh.) buyuruyor ki:

"Kulun günahları çok olup ta onları affetriecek kadar ameli olmazsa Al­lah, o kulun günahlarını affetmek için onu üzüntüye düşürür ve bu yolla onun günahlarım affeder.[43]

Abdullah b. Abbas bu âyet-i kerimeyi açıklarken ş(fyle demiştir: "Mü­minlere, işledikleri günahlarının cezası dünyada iken verilir ve onlar bu günah-laından dolayı âhirette hesaba çekilmezler.

Hasan-ı Basrî ise bu Syeti şöyle izah etmiştir: "Sizin, dünyada iken işle­miş olduğunuz günahların bazılarına karşı ceza konulmuştur. Diğer birçoğunun ise dünyada cezası konulmamıştır."[44]

 

31- Siz, yeryüzünde hiçbir zaman Allahı âciz bırakamazsınız. Sizin Allahtan başka ne bir dostunuz ne de bir yardımcınız vardır.

Ey insanlar, işlemiş olduğunuz günahlardan dolayı, rabbinizin sizi ceza-landinnayı istemesi halinde siz onu âciz bırakarak elinden asla kurtulamazsınız. Siz nerede bulunursanız bulunun onun saltanatı ve tasarrufu altındasınız. Sizin, AH aha karşı sizi savunacak, Allahın dışında herhangi bir dostunuz yoktur. O si­zi cezalandırmak istediğinde de ona karşı size yardım edecek hiçbir yardımcınız yoktur. O halde ey insanlar, ona karşı gelmekten kaçının, emirlerini tutun ve ya­saklarından uzak durun.[45]

 

32- Denizde akıp giden dağlar gibi gemiler de onun kudretinin dcIİl-Icrİndcndir.[46]

 

33- Eğer o dilerse rüzgarı keser de, rüzgarla seyreden gemiler suyun üzerinde kalıvcrir. Şüphesiz kî bunda, her sabreden ve şükreden için nice deliller vardır.[47]

 

34- Yahut Allah, gernidekilerin işledikleri günahlar yüzünden gemiIeri yok eder. O, daha birçoğunu da affeder.[48]

 

35- Hem de âyetlerimiz hakkında münakaşa edenler, kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

Ey insanlar, denizlerde akıp giden dağlar gibi gemiler, Allanın, dilediğini yapmaya kadir olduğunu gösteren delillerindendir. Eğer Allah, bu gemilerin yü­rümemelerini dileyecek olsa, rüzgarları keser de onlarla yürüyen gemiler olduk­ları yerde durup kalırlar. Şüphesiz ki bu gemilerin denizlerde seyretmelerinde, Allaha itaatte sabreden ye Allahın nimetlerine karşı şükreden her insan için delil ve ibretler vardır. Veya Allah dileyecek olsa, gemilerin taşıdakları insanların günahları yüzünden o gemileri batırarak yok eder. Böylece onların yürüdükleri­ni göremez olursunuz.. Fakat Allah bunu yapmaz. Zira o, işlediğiniz günahların çoğunu affeder. Allah dilerse, gemilerin içinde bulunanların günahlarından do­layı o gemileri helak eder ki onlar cezalandırmış olsun ve âyetlerimiz hakkında Muhammed ile tartışanlar, bizim cezalandırmamızdan kurtulmak için herhangi bir çareleri olmadığını bilsinler.[49]

 

36-39- Size verilen herşey, dünya hayatının geçimliğinden başka bir-şey değildir. İman edip rablcrine güvenenler, büyük günahlardan ve haya­sızlıklardan sakınanlar, öfkelendikleri zaman affedenler, rablcrinin daveti­ne uyanlar, namazlarını dosdoğru kılanlar, işlerini aralarında müşavere ile yürütenler, kendilerine verdiğimiz nzıklardan Allah yolunda infak edenler ve zulme uğradıkları zaman yardımlaşarak karşı koyanlar İçin Allah nezdindeki nimetler ise daha hayırlı ve daha devamlıdır.

Ey insanlar, size dünyada verilen mal ve evlat gibi şeyler ancak dünya hayatının geçimlikleridir. Siz bunlardan ancak dünyada faydalanırsınız. Âhiret yurdunda bunların size herhangi bir faydası yoktur. Alİahın katında bulunan ve kendisine iman edip itaat edenlere verileceği vaadedilen nimetler ise dünyada size verilenlerden daha hayırlı ve daha devamlıdır. Allah katındaki bu nimetler, iman edenlere, işlerinde rablerine tevekkül edenlere, Allaha ortak koşmak gibi büyük günahlardan ve zina etmek gibi hayasızlıklardan kaçınanlara, kendilerini öfkelendiren mümin kardeşlerini affedenlere, rablerinin, kendilerini tevhid inan­cına davetini kabul edenlere, kendilerine farz kılınan namazları gereği gibi kı­lanlara, işlerini aralarında istişare ederek yürütenlere, kendilerine verdiğimiz rı­zalardan Allah yolunda harcaya ve zekat gibi mali borçlarını ödeyenlere ve kendilerine yapılan zulme karşı koyanlara verilecektir.

Âyet-i kerimenin son bölümünde, uğradıkları zulme karşı koyanlar övülmektedir. Zira zalime haddini bildirip onu cezai andı mı ak, onun yaptığı zul­me engel olarak onu düzeltmek demektir. Bu ise övgüye değer bir davranıştır.[50]

 

40- Kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür. Kim kendine yapılan kötülüğü affedip barışırsa onun mükafaatı Allaha aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez.

Kötülük yapanın cezası, Alİahın, o kötülük için bildirdiği cezayı aynen uygulamaktır. Zira Alİahın takdir ettiği ceza o kötülüğe de'nktir. Kim de ceza­landırmaya kadir olduğu halde, Allah rızası için, kötülük yapanı affeder ve arayı düzeltirse onun mükafaatı Allaha aittir. Zira kötülük yapana aynen mukabele et­mek, adaleti yerine getirmektir. Cezalandımıaya gücü yettiği halde affetmek ise bir lütuftur. Bu itibarla daha makbul bir davranıştır. Şüphesiz ki Allah, kötülüğü başlatan zalimleri sevmez.

Ebu Necin ve Süddî, "Kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür." ifade­sini şu şekilde izah etmişlerdir: "Kendisine sövülen kimse, söven kişiye aynen mukabele edebilir. Aleyhine beddua eden kimseye aynen beddua edebilir."

İbn-i Zeyd, bu âyet-i kerimenin, müşrikleri kasdettiğini ve cihad etmeyi emreden âyetlerle neshedildiğini, bu itibarla kâfırlerin.yaptıkları kötülüklerden-dolayı affedilmeyeceklerini söylemiş ancak Taberî, âyetin genel manada alın­masını ve neshine dair kesin bir delil de bulunmadığından, âyetin "Muhkem" ol- söyleyenlerin daha isabetli olacaklarını beyan etmiştir.[51]

 

41- Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alacak olursa işte onlar için bir kınama ve cezalandırma yoktur.

Âyet-i kerime, haksızlığa uğrayan kişinin, hakkını bizzat kendi eliyle al­dığı takdirde cezalandırılmayacağını ve bundan dolayı suçlanamayacağını be­yan etmektedir.

Müfessirler bu âyet-i kerimenin izahında şunları söylemişlerdir: îbn-i Zeyd bu âyet-i kerimenin, müşrikleri kasdettiğini, müminlerin birbirlerine karşı ihkak-ı hak'da bulunmalarının ise neshedildiğini,yani, haksızlığa uğrayan bir müminin, kendisine haksızlık yapan müşrikten, hakkını bizzat kendisi alabilece­ği hakle, kendisine haksızlık yapan bir müminden hakkını bizzat alamayacağını, ancak hakim kararıyla alabileceğini söylemiştir.

Ali b. Zeyd b. Ced'an ise, haksızlığa uğrayan bir müminin, hakkını bizzat alabileceğini, haksızlık yapanın müslüman veya kâfir olmasının farketmeyece-ğini söylemiştir. Taberi bu görüşü tercih etmiş ve âyet-i kerimenin mensuh ol­madığım söylemiştir.

Katade ise bu âyet-i kerimenin, insanla^arasında cereyan eden kısaslarda geçerli olduğunu, buna mukabii zulmeden kişiye aynen zulmetmenin helal ol­mayacağını söylemiştir.[52]

 

42- Kınama ve cezalandırma, ancak insanlara zulmedenler ve yeryü­zünde haksız yere bozgunculuk çıkaranlar içindir. İşte bunlar için can ya­kıcı bir azap vardır.

Ey insanlar, hakkınızı bizzat almanızın yolu, insanlara zulmeden ve Alla-hin koymuş olduğu sınırlan aşan kimselere karşı açıktır. Bu tür insanlara kıya­met gününde, cehennemde can yakıcı bir azap vardır.[53]

 

43- Kim sabredip affederse, şüphesiz ki bu, mutlaka azmedilen işler­dendir.

Kim, kendine kötülük yapana karşı sabreder ve onun kusurunu affedip gücü yettiği hakle ondan, Allah rızası için intikam almaktan vzageçerse, onun bu davranışı, işlerin azimetli olanlanndandır. Yani, karşılığında bol sevap veri­len ve övgüye iayık olan işlerdendir.[54]

 

44- Allah kimi saptırırsa, artık onun, Allahtan başka, kendisini doğ­ru yola getirecek bir dostu yoktur. Ey Muhammed, zalimlerin, âhirette azabı görünce: "Dünyaya geri dönmek için bir yol yok mu?" dediklerini görürsün.

Allah, samimi kullarını, intikam almaktan vazgeçip affetme gibi işler yapmaya davet etmiş ve bunları yapmalarını istemiştir. Allah kimi de doğru yol­dan saptırır ve onu yardımsız bırakacak olursa onun için, Allahtan başka, doğru yolu gösterecek hiçbir dost yoktur. Ey Muhammed, sen, kıyamet gününde, Alla-hın azabını bizzat gözleriyle görünce, kendilerine zulmeden kâfirlerin, Allaha şunları söylediklerini göreceksin. "Dünyaya dönmek için herhangi bir yol yok mu?"

Bu hususta başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyuruîmaktadır: "Suçlu­ların, rablerinin huzurunda başlanın eğerek "Rabbimiz, gördük, işittik. Bizi tekrar dünyaya gönder de salih ameller işleyelim. Artık kesin olarak iman ettik." dediklerini bir görsen.[55]

 

45- Göz ucuyla gizli gizli bakarak, zilletten boyunları eğilmiş bir hal­de ateşe sunulduklarını görürsün. Müminler de şöyle derler: "Gerçek hüs­randa olanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini hüsrana uğratanlar­dır." İyi bilinmelidir ki, zalimler, şüphesiz devamlı bir azap içindedirler.

Ey Muhammed, sen, zalimlerin, zilleten dolayı boyun eğerek ve acizlikten dolayı göz ucuyla bakarak cehennem azabına arzedildiklerini görür­sün. İman edenler ise, kıyamet gününde bunlar için şöyle diyeceklerdir. "Ger­çekten zarar edenler, kıyamet gününde kendilerini ve ailelerini zarara uğratanlar ve cenneti kaybedenlerdir."

İyi bilin ki kıyamet gününde kâfirler, devamlı olan cehennem azabı için­de bulunacaklardın

Âyet-i kerimede zikredilen "Gizli gizli göz ucuyla bakına" ifadesinden maksat, Abdullah b. Abbas ve Mücahid'e göre, zilletten dolayı göz ucuyla bak­maktır. Yani Kâfirler âhirette zelil bakışlarla bakacaklardır.

Taberi de âyet-i kerimeyi bu şekilde izah etmiş, kâfirlerin, perişanlıktan dolayı gözlerinin adeta içeriye çekilmiş olacağım söylemiştir.

Katade ve Süddî'ye göre ise bundan maksat, göz hırsızlığı yapmalarıdır. Yani, zalimler ceheneme gösterildikleri zaman, korkularından dolayı cehenne­me doğrudan açıkça bakamayacaklar ve başkalarına hissettinTieyecek bîr şekil­de bakacaklardır.

Diğer bazı âlimlere göre ise: "Gizli gizli göz ucuyla bakmak"tan maksat, cehennemi kalbleriyle hissetmeleridir. Zira onlar, gözleri kör olarak haşredile-ceklertlir.[56]

 

46- Onların, Allahtan başka kendilerine yardım edecek hiçbir dostla­rı yoktur. Allanın saptırdığı kimse için de hiçbir kurtuluş yolu yoktur.

Allah, kıyamet gününde bu kafirlere azap ettiği zaman onların, kendileri­ni Allanın azabından kurtarıp yardım edecek herhangi bir dostlan olamaycaktır. Allah, kimi hak yola ulaşmaya muvaffak kılmazsa o kişinin hak yola ulaşması için hiçbir çaresi yoktur.[57]

 

47- Allah tarafından gelecek olan ve kimsenin de karış çıkamayacağı o gün gelmeden önce, rabbinizin davetine uyun. O gün ne bir sığınacak ye­riniz ne de inkara çareniz olacaktır.

Ey insanlar , Allah tarafından gönderilecek ve onun dışında kimsenin reddedemeyeceği kıyamet günüü gelmeden önce rabbinizin davetçilerinin dave­tini kabul edin. Ona iman edip onun getirdiklerine uyun. Sizin için o günde, ka­çıp sığıacağınız hiç bir sığınak yoktur ve Allanın size vereceği cezaya karşı çı­kacak hiçbir gücünüz olmayacaktır. Bu hususta hiçbir yardımcınız da bulunma­yacaktır.[58]

 

48- Ey Muhammcd, eğer onlar yüz çevirirlerse, biz seni onlar için koruyucu göndermedik. Sana düşen, sadece tebliğ etmektir. Biz, insana, nezdimizden bir ramet tattırdığımız zinan hemen onunla sevinip şımarır. Şayet elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir musibet gelirse şüphesiz insan çok nankördür.

Ey Muhammed, şayet o müşrikler, senin getirdiğin haktan ve davet etti­ğin mükemmel dinden yüz çevirir ve seni dinleyecek olurlarsa, sen onları kendi başlarına bırak. Zira biz seni, onan denetleyici olarak göndermedik ki yaptıkları amelleri sayıp hesaplayâsın. Sana düşen ancak, gönderdiğimiz şeyleri onlara tebliğ etmendir. Sen, tebliğini yapınca vazifeni ifa etmiş olursun. Biz, insanoğ­luna, tarafımızdan zenginlik gibi nimetleri tattırınca o, verdiğimiz zenginlik ve bolluk gibi nimetler karşısında sevinir. Şayet insanlara işledikleri günahlann ce­zası olarak fakirlik, kıtlık gibi bir kötülük dokunacak olursa, Allanın kendisine verdiği nimetleri unutur ve hayırın kendisine ulaşacağından ümidini keser. Zira insan rabbinin nimetlerine karşı pek nankördür. Halbuki mümin, kendisine ve­rilen nimetlere karşı rabbine şükretmeli ve başına gelen feleketlere karşı da sab-retmelidir.

Süheyb b. Sinan, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet edi­yor:

"Şaşarım müminin haline, onun her hali hayırdır. Bu hal, müminden baş­ka hiçbir kimsede yoktur. Ona sevindirecek bir şey isabet ettiğinde şükreder. Bu da onun için hayırdır. Ona bir zarar geldiğinde ise sabreder. Bu da onun için ha-yırdır.[59]

 

49- Göklerin ve yerin mülkü Ailahındır. O, dilediğini yaratır. Diledi­ğine kız çocukları hediye eder dilcdğinc de erkek çocukları bahşeder.[60]

 

50- Yahut onları erkekli dişili, çift çift verir. Dilediğini de kısır ya­par. Şüphesiz o herşeyı çok iyi bilendir, herşeye kadirdir.

Göklerin ve yerin mülkü ve hükümranlığı Allaha aittir. O, mülkünde dile­diğini yapar ve istediğini yaratır. Yaratıklarından dilediğine sadece kız çocçuk-ları bahşeder yahut da hem erkek hem de kız çocuğu verir .Dilediği kimseyi ise kısır yaratır, kendisine çocuk vermez. O, ne yaptığını çok iyi bilendir ve herşeye gücü yetendir.

Ayet-i kerime, evlat sahibi olma bakımından insanların dört kısma ayrıl­dığını beyan etmektedir. Bazılarının sadece kız çocuğu, bazılarının sadece erkek çocuğu, bazılarının da hem kız hem erkek çocuğu olur. Bazılarının ise hiç çocu­ğu olmaz. Bu, tamamen Allanın iradesine bağlıdır. Kulların, bu hususta herhan­gi bir fonksiyonlun yoktur. Bu çocuklar, Allah tarafından tamamen bir hibeder.[61]

 

51- Allah, bir insanla ancak vahiyle veya perde arkasından konuşur. Yuhut bir elçi gönderir de, izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesi/ o, yü­celer yücesidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Allah bir insanla ancak ona vahiy göndererek, yani Peygamberlikte oldu­ğu gibi kalbine doğdurmak sureliye konuşur. Veya Hz. Musa ile Sina dağında konuştuğu gibi arkasından konuşur. Yahut Cebrail gibi bir meleği elçi olarak gönderir ve dilediği hükümleri Peygamberlerine vahyeder. Şüphesiz ki Allah, herşeyden yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Allah teala bu âyet-i kerimede, Peygamberlerine vahyi üç şekilden bi­riyle gönderdiğini beyan ediyor. Bunlar da: Vahyin, vasıtasız bir şekilde Pey­gamberin kalbine doğması veya Aliahın, Peygamberiyle perde arkasından ko­nuşması yahut, melekle Peygamberine vahiy göndermesi şekilleridir.[62]

 

52- Ey Muhammcd, böylece biz sana, emrimizle bir ruh (insanlar için bir hayat olan Kur'anı) variyettik. Sen önceleri, kitap nedir, iman nedir bilmezdir. Fakat biz onu bir nur kıldık. Kullarımızdan dilediğimizi onunla hidayete erdiririz. Şüphesiz ki sen, dosdoğru bir yolu gösteriyorsun.[63]

 

53-  O yol, göklerin ve yerin sahibi olan Allarım yoludur. İyi bilin ki bütün işler Allaha döner.

Âyet-i kerimede, Resululluha gönderildiği beyan edilen "Ruh" tan maksat Hasan-ı Basrî'ye göre "Rahmet", Siiddî'ye göre ise "Vahiy"dir. Diğer bazı âîimlere göre "Kur'an", bazılarına göre de "Cebraii"dir. Mealde "Kur'aıV'dır di­yen görüş tercih edilmiştir.[64]

 



[1] Şura Suresi, 5yct: 4

[2] Şura Suresi, ayet: 15.

[3] Şura Suresi, âyet: 23

[4] Şura Suresi, âyet: 30.

[5] Şura Suresi, âyet: 35

[6] Şura Suresi, âyet: 53

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/277-279

[7] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/281.

[8] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/281.

[9] Buharı, K.el-Bed'UI Vahy, b;ıb: 2/ Müslim, K.cl-l:uıiail, b;ıb: 87, Ihulİs no: 2333.

[10] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/281.

[11] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/282.

[12] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/282.

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/282.

[13] Tinnizî, K.bel-Menakıb, bab: 68, IIıkiik no: 3925 / İbn-i Mâce, K-d-Menasık, b:ıh: 103, Hadisno: 3108.

[14] Tirmizî, K.el-Menakıb, bab: 68, Hadistin: 3926.

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/282-283.

[15] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/283-284.

[16] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/284.

[17] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/284.

[18] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/284-285.

[19] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/285.

[20] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/286.

[21] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/287.

[22] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/287-288.

[23] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/288.

[24] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/289.

[25] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/289.

[26] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/289.

[27] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/290.

[28] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/290.

[29] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/290-291.

[30] Buharı, K. Tefsir el- Kuran sure 42, bab: 1/Tiınrmizi, K. Tefsir el Kuran, sure 43, bab: 1, Hadis No: 3251

[31] Ahma) b. llunhcl, MUsnud, Cl S. 268

[32] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/291-293.

[33] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/294.

[34] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/294.

[35] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/295.

[36] Buradaki ifade, dünya malına aşırı şekilde düşkün olan ve onu, haksız yollardan elde etmeye çatışan aç gözlülere bir misaldir. İlkbaharda bilen bazı otları yiyen hayvanlar nasıl şişerek pat­lar veya patlayacak hale gelirse, dünya malını helal olmayan yollardan birİklîren ve onları layık olan yerlere harcamayanlar da bu malları yüzünden, kendilerini âhiretle cehenneme sokmuş olurlar. Dünyada ise insanların çeşitli eziyetlerine maruz kalırlar Bu tür insanlar başkaları tara­lından kıskanılır, malları gaspedİlir ve çeşitli işkencelere uğrarlar.

[37] IIadis-i şerifin bu kısmında da dünya malı hususunda kanaatkar olana misal getirilmiştir. Ye-lişkîn otlan yiyen hayvanlar nasıl normal olarak onların posalarını dışarı atar ve geviş getirerek onu sindİrirse, dünya malını, alnının teriyle helal yoklan kazanan ve inallarında Allahııı hakkını gözetenler de, kazanmış oldukları mallarından dolayı herhangi bîr sıkıntı çekmezler. Bilakis, hayvanların otlardan beslendiği gibi onlar da bu mallardan sevap ve mükafaat kazanırlar.

[38] Buhari, K.el-Cihad, bab: 37 /Müslim, K.ez-Zekât, bab: 121-123, Hadİsno: 1052

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/296-297.

[39] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/297.

[40] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/298.

[41] Bııhııri, K.ei-Mardfı, lxtb:l

[42] Buhtıri, K.eL-Marda, hah: 1/ Müslim, K.el-Hİrr, hah: 52, Hadis no: 2573

[43] Ahıncıl h. llanbel, MUsncd, C.6, S,157.

[44] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/298-299.

[45] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/300.

[46] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/300.

[47] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/300.

[48] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/300-301.

[49] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/301.

[50] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/301-302.

[51] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/302-303.

[52] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/303.

[53] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/304.

[54] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/304.

[55] Seule Suresi, 5yet: 32.                                             

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/304-305.

[56] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/305-306.

[57] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/306.

[58] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/306.

[59] Müslim, K.ez-Ziihd,hüb: 64, ItıdisNo: 29W/Ahmedb. lIaıMMüsneıl,C.4S.32,33,C..6S. 16

Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/307-308.

[60] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/308.

[61] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/308.

[62] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/309.

[63] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/309.

[64] Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/309-310.