Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zuhruf Süresi - Kuran - 043Zuhruf - 1. Sayfa

ZUHRUF SÜRESİ 2

Girîş. 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 3

Meal 4

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 5

İki Şehir 5

Meal 5

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 6

Rahman'ın Zikri 6

İnsanın Hesap Vermesini Gerektiren Şey. 7

Meal 7

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 8

Şartlı İman. 8

Meal 9

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 10

Kıyametin İlmi 10

Korkusuz Gün. 11

Meal 11

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

İbadet Edenin İlki Olmak Ne Demektir?. 12

Haşr'ın Sebebi 13


ZUHRUF SÜRESİ

 

Girîş

 

Mekke Dönemi'nde nazil olmuştur. 89 ayettir.

Bu sure İbn Abbas'tan gelen rivayete göre Mekkî'dir. tbn Atiy-ye «Surenin tamamen Mekkî olduğunda ilim ehli ittifak etmişler-dtr» demektedir. Mukatil'e göre 45. ayet müstesnadır. Zira o Bey-tulmakdis'de nazil olmuştur. Mecma'ul-Beyan'da Tabersî de böyle der. İmam Suyuti El-İtkan'inda «45. ayet semada nazil olmuştur» demektedir. Bazıları «Bu ayet Medine'de nazil olmuştur^ demiş­lerdir.

Surenin ayet sayısı Şamlılar'ın sayımına göre 88, diğerlerine göre 89'dıır. Kelimeleri 833, harfleri ise 3400'dür. Daha Önceki su­re ile onun münasebeti şudur: Başlangıç kısmı Şûra Suresi'nin son kısmına uygun gelmektedir. Zuhruf ismini 35. ayetten almaktadır. Zira o ayette altın ve mücevherattan bahsedilmektedir. [1]

 

Meal

 

 Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Hâ, Mîm.

2- Apaçık Kitab'a andolsun ki.

3- Biz onu düşünüp anlamanız için Arapça bir Kuran kıl­dık.

4- O, katınıızdaki ana kitap (Levh-i Mahfuz) dadır. Elbet­te ki çok yücedir ve hikmet doludur.

5- Siz haddi aşan kimseler oldunuz   diye   sizi Kur'an'la uyarmaktan vaz mı geçelim?

6/7 Öncekilere de nice peygamberler gönderdik. Onlar ken­dilerine gelen bir peygamberi mutlaka alaya alırlardı.

8- Biz kuvvetçe bunlardan daha çetin  (kimseleri)  helak etmişizdir. Öncekilerin hâli (ayetlerimizde) geçti.

9- (Ey Rasûlüm!)  Onlara «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan «Şüphesiz onları çok üstün, çok bilen (Allah) yarat­tı» diyeceklerdir.

10- İşte o Allah, yeryüzünü size beşik kılmıştır. İstenilen yere yarasınız diye orada size yollar meydana getirmiştir. [2]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-10)   «Hât Mim...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Ha, Mim» hakkında daha önce bilgi verilmiştir. «Ya, Sin» hakkında söylenen sözler burada da geçerlidir.

«Kitapat&n maksat Kur'an'dır. Burada Kur'an'ın tamamı kas­tedilmektedir. Bazıları «Allah katından gelen bütün semavi kitap­lar da kastedilmiş olabilir» veya «Levh-i Mahfuz'da yazılı olan kas. tedilir» demişlerdir. Cenab-ı Hak kitapla yemin etmektedir, çün­kü kitapta büyük yararlar vardır.

«Et-Mubîn» kelimesi ya lâzımı olan ff£ba?ze»den veya mu-teaddi olan «Beyyene»den gelir. Eğer «Ebane»den gelirse, muha­tapları olan Araplar'a açıktır, çünkü lûgatlarıyla kelâmlarının üs­lûbu üzerine inmiştir. Veya hidayet yolunu dalâlet yolundan ayırd eder, dinler hususunda muhtaç olunan nesnelerin esaslarını izaha kavuşturur.

3. ayet kasemin cevabıdır. Onu «Arapça Kur'an kılmamın mâ­nâsı, onu Arapça Kur'an yaptık demektir. Yoksa yarattık demek değildir. Bu ayet Kur'an'in Arapça ve mufassal olması için sevke-dilen bir ayettir ve Kur'an'ın, Araplar'in üslûpları üzerine varid ol­muştur, onu anlamak onlar için zor değildir. Onun muciz olduğu­nu idrak etmeleri de kolaydır.

Bu ayetle Kur'an'ın mahlûk olduğuna: dair delil getirmişler­dir. Ve bu hususta uzun uzadıya konuşmalar yapılmıştır. Fakat cevap olarak şöyle denilebilir: Eğer bu ayet Kur'an'ın mahlûk oldu­ğuna delâlet ederse, lâfzi kelâmın mahlûk olduğunu içerir. Zaten lâfzı kelâmın mahlûk oluşu hususu da kabul edilmektedir. Fakat Hanbeliler lâfzi kelâmın da mahlûk olmadığında ısrar ederler. Bu­nun için mücadele etmişlerdir. Onların, bu ayetle lâfzi kelâmın mahlûk olduğuna dair getirilen delillere verdikleri birçok cevaplar  vardır.

«Umm'ul-Kitap»tan maksat, Levh-i Mahfuz'dur. Çünkü o semavi kitapların aslıdır. Tevrat, İncil, Zebur ve Kur'an ve diğer sa-hifeler de ondan nakledilmiştir.

Bazıları «Ummul-Kitap ezeli ilimdir» derken, bazıları «Mvfo-ffl    kem ayetlerdir» demişlerdir,

Kur'an'ın indirilmesini, siz iltifat etmiyorsunuz diye terkede-

cek değiliz. İster iltifat edin, ister etmeyin, biz Kur'an'ı indirece­ğe ğiz. Aşın gitmeniz buna mani olmayacaktır.

6. ve 7. ayetler, Ümmet'i Muhammed'den önce gelen ümmetle­rin de aşın gittiklerine ve bu durumlarının peygamberlerin, gelme­sine mâni olmadığına delâlet ettiği gibi, Rasûlullah'a teselli ver­mişlerdir.

«Mesel'ul-Evvelîn (öncekilerin misalleri)»,  Kur'an'da tekrarlanan kıssalardır. Yani kıssaları o kadar hayret vericidir ki, tarih­te darb-ı mesel olmuşlardır.

8. ayette geçen «Batşen» kelimesi, kuvvet ve güç mânâsını ifade eder,

10. ayette geçen «Mehden» kelimesi ise uygun bir hâle getirilen I yer demektir. Yani Cenab-ı Hak yeri istikrar bulaşınız diye genişletmiştîr. Bu mânâ yeryüzünün yuvarlak oluşuna ters düşmemek­tedir. Çünkü yeryüzü yuvarlak olsa da büyük bir cisim olduğu için «Bast» tabiri kullanılmıştır. [3]

 

Meal

 

11- O gökten bir ölçüye kadar su indirdi. Onunla ölü bir memleketi canlandırdı. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.

12- O bütün çiftleri yaratmış ve sizin için bineceğiniz ge­miler ve hayvanlar varetmiştir.

13- Ki onların sırtına binesiniz, sonra onlara bindiğinizde Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve «Bunu bizim hizmetimize vereni teşbih ve takdis ederiz. Aksi takdirde biz bunlara güç ye-tiremezdik» diyesiniz,

14- Kuşkusuz ki biz Rabbimize döneceğiz.

15- Onlar (Allah'ın) kullarından bir kısmını O'nun bir cüz'ü kıldılar. Gerçekten insan apaçık bir nankördür.

16- Yoksa   (Allah)   yarattıklarından kızları kendisine  alıp da oğulları size mi ayırdı?

17- İçlerinden birine, Rahman'a isnad   ettiği   kız çocuğu müjdelendiğindc hiddetinden yüzü   simsiyah   kesilir, öfkesinden yutkunup durur.

18- Süs içinde yetiştirilip,   tartışma   esnasında    (delilini) gösteremeyen kızları mı (Allah'a isnad ediyorlar)?

19- Rahman'ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Aca­ba meleklerin yaradılışını mı  gördüler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.

20- Onlar «Eğer Rahman dileseydi biz putlara tapmazdık» derler. Onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar.

21- Yoksa biz onlara Kur*an'dan önce bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?

22- Hayır! Öyle bir şey yok. Sadece onlar «Biz babalarımızı bu yolda bulduk. Biz de, onların izlerinde gidiyoruz» demişlerdir. [4]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(11-22) «O gökten bir ölçüye kadar su...» Bu Ayetlerin Tefsiri

11.  ayetin metnindeki «Kader» kelimesi ya miktar demektir veya (El-Bahr'da yer aldığı gibi) kaza ezeldeki hüküm manasına­dır. Fakat birinci yorum daha evlâdır.

«İşte siz de böyle çıkartılacaksınız»; yani kabirlerinizden diri olarak kaldırılarak haşre gönderileceksiniz. Tıpkı bitkilerin yağ­mur suyuyla diriltilmesi gibi.

«Ölüleri diriltmek» mânâsına gelen «İnşar» kelimesi bitkilerin çıkarılması için kullanılmış, ölülerin dirilmesi için de bitkilerin çıkarılması 'mânâsına gelen «İ-hrac» tabiri kullanılmıştır. Bu, bi­tirmenin şanını yüceltmek, hasrın durumunu kolaylaştırmak için­dir. Yani bitkiyi bitirmek, ölüyü diriltip haşre göndermekten za­hirde daha zor bir durumdur. Öyleyse haşre göndermek Allah için daha kolaydır.

12.  ayetin metnindeki «ELEzvac» kelimesi ile mahrukatın sı­nıflan kastedilmektedir. Burada «çift» mânâsına gelen zevç keli­mesinin çoğulu kullanılmıştır. Kelime, sınıf mânâsında kullanılıp meşhur mânâsında kullanılmamıştır.

Ibn Abbas «Ezvac kelimesi tatlı, ekşi, siyah, erkek, dişi gibi çeşitlerden ve sınıflardan ibarettir» elemiştir. Bazıları ((Allah'tan başka her şeye zevç denilir. Çünkü karşıtı olmayan bir şey yok­tur. Meselâ üstün karşılığı alt, sağın karşılığı sol, geçmişin karşı­lığı gelecektir. Karşıttan münezzeh olan sadece Cenab-ı Hak'tır» demişlerdir.

«Listestevu» fiilinin başında gelen «Lam» harfi, «Key» (için) mânâsını ifade eder. îbn Atiyye «Bu, emir mânâsını ifade etmekteâir» diyor. «İşte onunla sevinsinler» ayetindeki «Lam» harfi de böyledir,

Allah'ın nimetim anmak kalple olur, ikrarla olur. Sonra dille­rinizle onu o nimetlerden ötürü övmeniz bahis konusudur.

«Sahhare» fiili «Onu misal kılmış, size itaat edici kılmıştır» anlamındadır. Yani bundan hayret ederek «Bunu bize musahhar kılan Allah ortaktan münezzehtir» demeniz için böyle yapmıştır.

İbn'ul-Munzir'in rivayet ettiğine göre, Şehr bin Havşat «NU rnet»i İslâm nimetiyle tefsir etmiştir.

Ayetin zahirinden anlaşılıyor ki nimeti hatırlamak ve ayette belirtilen hükmü okumak, sadece develere binmek işine mahsus değildir. Gemiye binerken de bu okunur.

Ayetin sonundaki «Mukrinîn» kelimesi, güç yetiririz anlamın­dadır. Olumsuz harf geldiğinden dolayı «Buna gücümüz yetmez» mânâsı çıkar. Ayetin mânâsı şudur: «Bizim gemiyi zaptedecek kuv­vetimiz yoktur. Ancak onları bize musahhar kılan Allah'tır, O bi­zim için gemiyi zapteder.»

«Biz elbette Rabbimize döneceğiz» cümlesi bineklere binme­nin tehlikeli oluşuna işaret eder. Böyle bir durumda, insan daima Ahiret'i düşünmelidir. Bu ayet binicinin katılacağı yolculuğu düşünmesi ve ondan da en büyük yolculuğa —o da Allah'a dönüş yol­culuğudur— geçip onu düşünmesi ve bu yolculukta durumlarını, buna göre zapturapt altına alması hakikatine işarettir.

«Allah'ın kullarından Allah'a bir cüz kıldılar»; yani onlar çe­lişkili sözler sarfetmektedirler. Bir tarafta «Göklerin ve yerin ya-ratıcıst Allah'tır» diye itirafta bulunurlar, sonra da «Melekler onun kızlarıdır», «Hz. İsa ve Hs. Üzeyr onun oğludur» demek suretiyle O'na mahlûkun sıfatlarım verirler.

«Çocuk» yerine «Parça» mânâsını ifade eden «Cüz» kelimesi kullanılmıştır. Çünkü çocuk, babasından bir parçadır.

Bazıları «Cüz kadınların ismidir» demiştir. Fakat Zemahşeri «Arapça'da cüz'ün kadın mânâsına geldiğini söyleyen yalan söyle­miş olur» diyor. Bazıları da «Havva Hz. Adem'den (O'nun bir cüz'~ ünden halkedildiği için burada «cüz» kelimesi bütün kadınlar için ariyet yoluyla kullanılmıştır» demişlerdir.

Bu ayetten anlaşılıyor ki, yaratıcıyı cisimlendirdiklerinden, O'nu hafife aldıklarından; O'na evlâtlar içinde ikinci planda gelen kızları isnad ettiklerinden Ötürü onların kâfir oldukları ortaya çık­mış olmaktadır.

«Süs içinde yetiştirilip mücadelede açık olmayanı mı?» cüm­lesi kısaca şunu ifade etmektedir: Onlar süsler içerisinde büyü­meleri âdet olan kız çocuklarını mı Allah'a evlât kılıyorlar? İbn Abbas «Süs içinde büyütülenlerden maksat kız çocuklarıdır» di­yor. Mücahid, Katade ve Süddi de «Çocuk anlamındadır» demiş­ler ve ayetin basındaki hemzenin, vâkâyı inkâr ve çirkin göstermek için getirildiğini belirtmişlerdir.

İbn Zeyd; «Süs içinde büyütülenden maksat putlardır. Onlar putların çoğunu altın ve gümüşten yaparlardı ve çoğuna süs eşyalan takarlardı» demiştir. Fakat «Mücadelede açıklayıcı olmayan» cümlesi bu yoruma manidir. Ancak «Açıklamak» ile mücadelenin yokluğunun kastedilmesi halinde bu yorum kabul edilebilir. Yani kendisinden bir mücadele çıkmaz ki açıklayıcı olsun.

Ayet açıkça belirtiyor ki süs içerisinde büyüme ve müreffeh bir şekilde yaşama, yerilen, ayıplanan durumlardandır. Bu, perde arkasında duran gelinlerin işidir. Öyleyse erkek bir insanın bun­dan sakınması ve uzak durması gerekir. Mücahid «Bu ayet kadın­lara altın ve ipekli gibi eşyaları giyme ruhsatı veriyor» der.

«Acaba onlar meleklerin yaradılışlarında hazır mı bulundular ki onların kız olduklarına hükmediyorlar?»

Denilir ki: Hz. Peygamber, ehli kitaba; «Meleklerin dişi olduk­larını nereden biliyorsunuz?» diye sorar, onlar da: «Atalarımızdan dinledik. Biz şahitlik ederiz ki onlar meleklerin kız oldukları hu­susunda yalan söylemediler» derler. Bunun üzerine Cenab-ı Hak «Onların şahitlikleri yazılacak, Ahiret'te onlardan sorulacaktır» buyurmuştur.

20. ayetin sonundaki «Yehrusun» fiili ya tahmin ederler veya yalan söylerler mânâsmdadır. Onların Allah'tan başkasına tapma­ları hususunda herhangi bir mazeretleri yoktur. Çünkü onlarm ke­lâmından anlaşıldığına göre tapmayı kendilerine Allah emretmiş yahut bundan razı olmuştur. Onun için «Bunlara tapmayın» deme­miş veya onlara hemen ceza göndermemiştir.

22. ayetin metnindeki «Ümmet» kelimesi din ve yol mânâsında-dır. «Falanın ümmeti yoktur» sözü dini yoktur anlamındadır. Mu-tezile'den Cübbai «Ümmet cemaat demektir» diyor. Yani biz ata­larımızı, bunun üzerinde ittifak, etmiş gördük. Fakat cumhur ümmetin din ve yol mânâsında olduğunu söylemişlerdir. Ömer bin Abdulaziz «Ümmet yol ve mezhep demektir» demiştir. Ümme ke­limesi, yol mânâsını ifade eder. Cevheri «Ümme nimet demektir ve aynı zamanda yol ve din anlamına da gelebilir» demiştir.

Bu ayet Mukatil'in rivayet ettiğine göre Velid bin Muğire, Ebu Süfyan, Ebu Cehil, Rebia'nın oğlu Utbe ve Şeybe hakkında- nazil olmuştur. [5]

 

Meal

 

23- (Ey Rasûlüm!) Senden Önce de, bir memlekete uyarı­cı gönderdiğimizde onların varlıklıları «Biz babalarımızı bir üm­met   (din)   üzerinde bulduk ve onların izlerine  uyduk»  demiş­lerdir.

24- (O uyarıcı)   dedi ki:  «Eğer ben size atalarınızın üze­rinde bulunduğu yoldan daha güzelini, daha doğrusunu getirmiş olsam da (yine mî bana uymayacaksınız?)». Onlar, «Doğrusu biz kendisiyle gönderilmiş olduğunuz şeyi inkâr edicileriz» dediler.

25- Biz de onlardan intikam aldık. (Ey Rasûlüm!) Bak! Ya­lanlayanların sonu nasıl oldu.

26- (Hatırlat)  o zamanı ki İbrahim babasına ve kavmine «Ben sizin taptıklarınızdan uzağım.»

27 - «Ancak beni yaratan müstesnadır. Kuşkusuz ki O beni doğru yola muvaffak edecektir» demişti.

28- O (İbrahim) ardından geleceklere bu sözü (tevhid inan­cını) devamlı kalacak (bir miras) olarak bıraktı. Artık belki doğ­ru yola dönerler.

29- Hayır! Ben onları ve atalarını kendilerine hak ve açık­layan bir peygamber gelinceye dek faydalandırdım.

30- Onlara hak (Kur'an)  geldiğinde «Bu bir sihirdir. Kuş­kusuz ki biz bunu inkâr edicileriz» dediler.

31- Ve «Bu Kur'an iki şehirden, büyük bir adama inmeli değil miydi?» dediler.

32- (Ey  Rasûlüm!)   Onlar mı Rabbinin  rahmetini  taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini Ötekine de­recelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şey­lerden daha hayırlıdır.

33- Eğer insanlar  (küfre imrenecek)  bir  tek ümmet hali­ne gelecek olmasaydı, Rahman  (Allah)'a küfredenlerin evlerinin tavanlarını ve üstünden çıkacakları merdivenleri gümüşten kı­lardık. [6]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(23-33)   «(Ey Rasûlüm!» Senden önce de, bir memlekete...)) Bu Ayetlerin Tefsiri

23. ayetten 25. ayete kadar olan bölüm, Hz. Peygamber için te selli mahiyetindedir. Allah Teâlâ Rasûl-ü Ekrem'e «Onların sem yalanlamalarına önem verme. Çünkü senden önceki peygamberle­rin başından da bunlar geçmiştir)) demektedir.

«İbrahim'in babasından» maksat Azer'dir Fakat bazı kimseler «Azers Hz. İbrahim'in amcasıdır» demişlerdir.

27. ayetin sonunda gelen «Seyehdini» fiilinin başındaki «5in», tekid içindir, istikbal bildirme harfi değildir. Yani, beni hidayet üzerinde muhakkak sabit kılacaktır.

«Onu ardında (zürriyetinde) kalıcı bir söz kıldı» ayetindeki «Kikin» Hz. İbrahim'dir. Kılman ise Kelime-i Tevhid'dir. Bu gö­rüş Katade, Mücahid ve Süddi'den rivayet edilmiştir. Nitekim, «Ben sizin taptıklarınızdan beriyim» sözü de buna işaret etmekte­dir.

29. ayetin metnindeki Hak'tan maksat ya tevhid veya Kur'an'-dır. «Rasûlun Mubîn»; peygamberliği açık mucizelerle sabit olan veya tevhidi açık ayetler ve kesin hüccetlerle açıklayan anlamın­dadır.

«Onlara hak geldiğinde (onları gafletten kurtarmak istediğin­de) onlar: «Bu bir sihirdir ve biz bu sihri inkâr edicileriz dediler.» [7]

 

İki Şehir

 

«Bu Kur'an iki şehirden büyük bir adama inmeli değil miydi?»

cümlesindeki iki şehirden maksat, Taif ve Mekke'dir. «O iki şeh­rin büyük insanı» ise mertebesi ve malıyla büyük olanlardır.

İbn Abbas «Mekke'den olan büyük kişi Velid bin Mugıre, Taif'ten olan büyük kişi ise Habib bin Amr bin Umeyr es-Sakafi'dir» demiştir.

Mücahid «Mekke'den Utbe bin Rebia, Taif ten de Kinane isimli kişidir» demiştir. Katade «Mekke'den Velid bin Muğire, Taif'ten Urve bin Me-sud es-Sakafi'dir» der.

Velid bin Muğire'ye Mekke'de «Kureyş'in reyhanı» demliyor­du. Velid «Eğer Muhammed'in dediği hak olsaydı kesinlikle ya ba­na veya Taif'teki Urve bin Mesud'a gelmesi gerekirdi» derdi.

«Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar?» cümlesi, on­ların cahilliğini ortaya koymak için irad edilmiştir.

«Rahmet»ten maksat, bizim bildiğimiz rahmet de, peygamber­lik de olabilir. Peygamberlik olması daha uygundur.

«Biz onların maişetlerini aralarında taksim ettik» yani maişetlerinin sebeblerini aralarında taksim ettik.

Cenab-ı Hak'kın maişet kelimesini kayıtsız bir şekilde zikretmesi, rızkın helâlinin de, haramının da Cenab-ı Hak'tan olduğuna delâlet eder. Fakat harama rızası olmadığı için onu irtikâb edene azap eder.

«Rızıkta onların bir kısmını diğer kısmına üstün kıldık»; ya-ni nzıkta ve maişetin diğer sebeplerinde böyle yaptık.

Bazıları «Hürriyet ve kölelikte», bazıları da «Zenginlik ve fa- § kirlikte» demek olduğunu söylemişlerdir. Veya emri bil maruf ve- e ya nehyi anil münkerde üstün kılınmışlardır.                                      

Ayet metnindeki «Sııhriyyen» kelimesi Süddi ve Ibn Zeyd'e gÖre hizmetkâr demektir. Çünkü zenginler fakirleri çalıştırır, onlara ücret ve maaş öderler. Böylece bir kısmı diğerlerinin yaşaması-

na sebep olurlar.                                                                              

Katade ve Dahhak, bir kısmının diğerine sahip olması anlamı  ne geldiğini söylemişlerdir.

Bazıları da alay etmek mânâsına gelen «Suhriyye» kökünden geldiğini söylemiştir. Yani zenginlerin fakirlerle istihza etmesi için... Ebu Hayyan «Bu, uzak bir ihtimaldir» demiştir.                       

«Rabbınin rahmeti onların toplamış olduğundan daha hayırlıdır»; yani peygamberlik ve peygamberliğin gereği olan dünya ve § Ahiret saadeti veya hidayet ve iman (Katade ve Süddi'ye göre cen- % net), bunlar geçici dünya mallarından, zevklerinden daha hayırlı-dır.

«İnsanlar bir tek ümmet olmasaydı...» ayeti dünya metainm  hakir olduğunu, Allah katında bir kıymet taşımadığını açıklayan bir ayettir. Yani dünyanın hakirliği öyle bir raddededir ki insanlar eğer küfür üzerinde toplanmasalardı o dünyayı biz en mükemmel bir şekilde mahlûkların mertebe bakımından en düşük olanlarına     

bile verirdik. İşte küfür üzerinde toplanma buna manidir. Her kâ­fire nimetin tamamını vermekten vazgeçmenin hikmeti de bu ke­rahettir.

«Sukf» sakf (tavan)ın çoğuludur. Mearic ise a'rac (merdiven) kelimesinin çoğuludur. Yani onlar için gümüşten tavanlar ve üze­rine çıkmak için kullanılan merdivenleri kılacaktır. [8]

 

Meal

 

34- Evlerinin kapılarını,  üzerlerine   yaslandıkları  tahtaları (hep gümüşten yapardık).

35- Ve onları altın ziynetler (e boğardık). Bütün bunlar sa­dece dünya hayatının metaldir. Ahiret ise Rabbinin katında sa­kınanlar içindir.

36- Rahman (Allah)'m Kur'an'mdan kim yüz çevirirse ona bir şeytanı arkadaş ederiz. Ve şeytan artık onun ayrılmaz dos­tudur.

37- Kuşkusuz ki o şeytanlar onları her hal-ü kârda   (doğ­ru) yoldan çevirirler. Halbuki onlar kendilerini doğru yolda sa­nırlar.

38- Nihayet o (şeytanın dostu olan kimse) bize geldiği za­man (şeytana) «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzun bir mesafe olsaydı. Ne kötü arkadaşsın sen» der.

39- (Onlara): «Bugün (pişmanlık) asla size bir fayda sağ­lamayacaktır. Çünkü zulmettiniz. Kuşkusuz ki bu azapta sizler ortaksınız» denilecektir.

40- (Ey Rasûlüra!)  Sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları sen mi hidayete erdirecek­sin?

41- Eğer seni alıp uzaklaştırsak bile onlardan öç alırız.

42- Veya onlara vaadettiğimizi sana gösteririz. Çünkü bi­zim onlara gücümüz yeter.

43- (Ey Rasûlüm!)  Sen sana vahyedilene sımsıkı sanl. Zi­ra sen dosdoğru yol üzerindesin.

44- Kuşkusuz ki Kur'an sana ve kavmine bir ikaz ve öğüt­tür. Yakında ondan sorguya çekileceksiniz.

45- (Ey Rasûlüm!)  Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (bizden)  sor:  «Rahman  (Allah)'tan   başka   tapılacak mabudlar yapmış mıyız?»

46- Andolsun biz ayetlerimizle Musa'yı, Firavun ve ileri ge­lenlerine peygamber olarak gönderdik. (Musa:) «Şüphesiz ki ben Alemlerin Rabbinin elçisiyim» dedi.

47- Fakat   (Musa)   onlara ayetlerimizi   getirince,   onlar o ayetlerle alay edip gülmeye başladılar. [9]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(34-47)   «Evlerinin kapılarım, üzerlerine yaslandıkları...» Bu Ayetlerin Tefsiri

34. ayet bir Önceki ayetin devamı olması hasebiyle dünya me-taının değersizliğim, Allah katındaki kıymetini açıklayan bir ayet­tir. Yani, dünya Allah katında o kadar değersizdir ki, insanların küfür üzerinde biraraya gelmeleri keraheti olmasaydı, mahlûkların en şerlisi olan kâfire, dünyanın hakir ve kıymetsiz oluşundan do­layı en büyük payı verirdik. Cahillerin çoğu kâfire mal vermemi­zin ona olan sevgimizden ileri geldiği gibi bir itikad taşımasından korkuimasaydı onlara dünyanın tümünü verirdik. Tavanlarını ve merdivenlerini, kanapelerini ve koltuklarını gümüşten yapardık. Kullandıkları her şeyi altın ve gümüş yapmamız işten bile değildi.

Cenab-ı Hak bunları söyledikten sonra «Bu dünya metaı kısa bir zaman içindir ve süratle zail olup gider» kanaatini beyan et­mek üzere; «Ve bütün bunlar sadece dünya metaından ibarettir­ler. Ahiret ise, Rabbinin katında muttakiler içindir» (özellikle on­lara verilecektir) denilmiştir. Muttaki'den maksat şirkten korunan insanlardır. Bazılarına göre hem şirkten hem de diğer günahlardan korunanlardır. Ayet hem dünya hem de onun süslerinden uzaklaş­mayı teşvik etmekte, takvaya yönelmeyi tergib etmektedir.

Tirmizi ve İbn Mace Sehl bin Sa'd'dan şöyle rivayet ederler: «Allah'ın Rasûlü şöyle buyurdu «Eğer dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar kıymet taşısaydı, Allah kâfire dünyada bir tek yudum su dahi içirmezdi.»

Hz. Ali «Dünya, murdar bir domuz, bir köpek tarafından üze­rine işenmiş, cüzzamlı bir insanın elindeki kemikten daha alçak­tır» demiştir. [10]

 

Rahman'ın Zikri

 

«Rahman'ın zikrimden maksat Kur'an'dır. Rahman'a izafe edilmesi Kur'an'm âlemlere rahmet olarak verilmesine işaret eder.

«Ya'şu» fiili «Ya'şe» tarzında da okunmuştur. Fiil asiye ya'şe veya aşâ-ya'şu tarzında gelir. Kim Allah'ın zikrinden yüz çevirir, kör gibi görmezlikten gelir, dünya lezzetlerine dalarsa onun üze­rine insanlardan ve cinlerden şeytanları musallat kılarız ve onlar ona şehvetlerde aşın gitmesini süslü gösterirler. O günah ve ha­ram işlemek hususunda son raddeye kadar çıkar. Onun üzerine tıpkı pislik üzerinde üşüşen sinekler gibi, üşüşürler.

Zeccac; «Kim Kur'an'dan ve Kur'an içindeki nimetlerden yüz çevirip, sapıkların bâtıl sözlerine, icraatlarına yönelirse Allah ona bir şeytanla ceza verir. Şeytan onu ıdlâl edinceye kadar kendisin­den ayrılmaz. Onun arkadaşı olur. Ve böylece o artık hidayet olun­maz. Bu da bâtılı hakka tercih edişinden ileri gelir» demiştir.

«El-Meşrikayn» ile maksat doğu ve batıdır. Fakat burada meş-rik, mağribe galib geldiğinden, ikisi de meşrik tabiriyle tesniye kı­lınmıştır. Yani keşke benimle senin aranda batının doğudan, do­ğunun batıdan uzaklığı kadar bir mesafe olsaydı.

İbn Said «Meşrikayn» kelimesinde tağlib olmadığını ve güne­şin senenin en kısa günlerindeki doğuş noktasıyla senenin en uzun günlerindeki doğuş noktasının kastedildiğini söylemektedir. Yani, Keşke aramızda güneşin senenin en kısa günlerindeki doğuş nok­tası ile en uzun günündeki doğuş noktası arasındaki uzaklık kadar olsaydı.

Ey şeytan! Ne kötü arkadaşsın sen. Çünkü beni saptırdın. Be­ni rezil edici azaba duçar ettin, daima bir mahcubiyet, sıkıntılı bir hayat içine soktun.

Ey Rasûlüm! Eğer onların azabını görmezden önce ve bu azap­tan ötürü senin ve müslümanlarm göğüsleri şifa bulmazdan önce, senin ruhunu kabzedecek olursak, dünya ve Ahiret'te mutlaka on­lardan intikamım alırız. Veya onlara vaadettiğimizi sana gösterme­ye de kudretimiz yeter.

Cenab-ı Hak bu ayette vaadi vaid yerine kullanıyor. Bu vaadin muhakkak yerine geleceğine işaret eder. Çünkü vaadden dönmek sözkonusu değildir. Vaid de olabilir. Nitekim Allah'ın dediği gibi de oldu. Onlann ileri gelenlerinin hiçbiri Bedir Günü'nde ve diğer savaşlarda kurtulamadılar. Ancak iman kalesine sığınanlar müs­tesna.

43. ayet Hz. Peygamberi teselli etmekle birlikte, onun ve üm­metinin daimi bir şekilde ayetlere sarılmalarını ve onunla amel etmelerini de emretmektedir. Yani ya senin ölmen durumunda mutlaka onlardan intikam alırız veya onlara vaadettiğimizi sana gösteririz. O halde sen sana vaadedilene sıkı bir şekilde sarıl.

44.  ayetteki   «Hu (O)»   zamiri Kur'an'a racidir. Yani Kur'an hem senin, hem de kavmin için büyük bir şereftir.

İbn Abbas, Mücahid, Katade, Süddi ve îbn Zeyd «Rasûlullafı' tn kavminden maksat Kureyş'tir» demişlerdir.

İbn Adiy ve İbn Merduveyh, Hz. Ali'den şöyle rivayet etmiş­lerdir: «Allah Rasûlü kabüelere «Bana yardımcı olun» der ve on­lara sonunda galip gelecekleri vaadinde bulunurdu. Onlar «Senden sonra yerine İdm geçecek?» diye sorduklarında hiçbir cevap vere­miyordu. Çünkü bu hususta bir emir almamıştı. Ta ki bu ayet inin­ceye kadar. Bundan sonra böyle bir şey kendisine sorulduğunda «Kureyşliler geçecektir» diyordu. Fakat Kureyşliler Rasûl-ü Ek­rem'e tâbi olmadılar. Bu hususta ona Ensar tâbi oldu. [11]

 

İnsanın Hesap Vermesini Gerektiren Şey

 

«Siz Kıyamet Günü'nde Kur'an'dan ve İslâm ahkâmım icra hussusunda hesaba çekileceksiniz». Hasan, Kelbi ve Zeccac; ayeti «Allah'ın size kılmış olduğu şerefin şükrünü eda edip etmeme hu­susunda hesaba çekileceksiniz» şeklinde yorumlamışlardır.

«Senden önceki peygamberlerden sor»; yani onların yeryü­zünde kalan ümmetlerinden sor.

Allah'tan başkasına tapılması için bir hüküm verilip verilme­diği hususunda onlara sorulacaktır. Yani bütün peygamberlerin ümmetleri bu hususta şahittirler ki Allah'tan başkasına ibadet edilmesi, için bir hüküm yoktur. Bu husus Hz. Muhanımed'in icad ettiği bir şey değildir ki onu yalanlıyor, ona düşmanlık yapıyorsu­nuz.

Perra «Peygamberlere sormaktan maksat, onların kitaplarım okuyup bilgi almaktır» demiştir. Bu yorum Hasan Basri, Mücahid, Katade, Süddi, Ata ve İbn Abbas'tan da gelmiştir.

Bazıları «Sual sormak burada araştırma yapmak, geçmiş üm­metlerin   eserlerine   bakmak   demektir»   demişlerdir.   Bazıları da «Rasûl-ü Ekrem Beyt'ul-Makdis'te peygamberlerle biraraya gel diği zaman kendisine bu suali sor denildi. Fakat kesinlikle bunun böyle olduğunu bildiği için sormadı» demişlerdir.

Bu yorumların çoğuna göre hitap Rasûl-ü Ekrem'edir. Fakat El-Bahr'da hitabın dinleyiciye olduğu yazılıdır. Yani ayeti dinle­yen herkes, eski dinleri araştırmalı, o peygamberlerin etbaından «Acaba peygamberleri Allah'a tapmaktan başka bir ibadet getirdi mi?» kesinlikle hepsi de böyle bir şey vaki olmamıştır diye cevap vereceklerdir.

46. ve 47. ayetler yine Cenab-ı Hak'tan Hz. Muhammed'e bir tesellidir. Ayrıca müşriklerin «Niçin bu Kur'an Taif veya Mekke' nin ileri gelenlerinden bir kişiye inmedi?» sözünü iptal etmeye ma­tuftur. Zira Hz. Musa peygamber olduğunda kendisinin dünya süs­leri yoktu. Firavunla onun arasında olanlar oldu ve Allah vahy ile onu teyid etti.

Hz. Musa, davasında doğru olduğuna dair delilleri getirdiğin­de Firavun ve kavmi o delillerle istihza ettiler ve onlara güldüler. Tıpkı Kureyş'in Hz. Muhammed'e gönderilen ayetlerle istihza ede­rek gülmeleri gibi. [12]

 

Meal

 

48- Biz  onlara hiçbir ayet   (mucize)   göstermiş  olmayalım ki biri diğerinden daha büyük olmasın. Belki dönerler diye onları azaba uğrattık.

49- Onlar   «Ey  sihirbaz!   Davetine  icabet  edeceğiz.   (Yeter ki)  seninle ahdi bulunan Rabbine bizim için yalvar. Biz doğru yola geliriz» dediler.

50- Ne zaman üzerlerinden azabı   kaldırdık,   onlar   hemen alı itlerini bozdular.

51- Firavun kavmi içinde seslenerek şöyle dedi:   «Ey  kav­mim! Mısır'ın mülkü benim değil mi? Bu ırmaklar benim altım­dan akmıyor mu?  Görmüyor musunuz?»

52- «Ben sözü açık söylemeyecek   derecede   aciz olan bir adamdan (Musa'dan) daha değerli değil miyim?»

53- «O'na niye altın bilezikler verilmemiş veya onunla be­raber bulunmak üzere niye melekler inmemiş?»

54- İşte böylece Firavun kavmini aldattı. Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü bunlar fasid kimselerdi.

55- Bizi öfkelendirince, onlardan intikam aldık. Ve böyle­ce hepsini (suda) boğduk.

56- İşte böylece biz onlan sonra gelenlere   ibret   verici bir geçmişle misal yaptık.

57- (Ey Rasûlüm!) Meryem oğlu, bir misal olarak (ortaya) atılınca kavmin hemen bundan dolayı kahkaha ile gülmeye baş­ladılar.

58- (Ey Rasûlüm!) Dediler ki: «Bizim mabudlanmiz mı ha­yırlı yoksa o mu?» Bunu seninle tartışmak için (ortaya) attılar. Hayır, bunlar cedelci bir topluluktur.

59- Meryem oğlu İsa kendisine nimet verdiğimiz ve İsraÜ-oğullan için (ibret) kıldığımız bir kuldan başkası değildir.

60- Biz eğer dileseydik, elbette yeryüzünde sizden sonra ye­rinize gelecek melekler yaratırdık. [13]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(48-60) «Biz onlara hiçbir ayet (mucize göstermiş olmayalım ki...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Onlara gösterdiğimiz bir ayet mutlaka, ötekinden daha büyük­tür» cümlesi Hz. Musa'ya verilen mucizelerin en büyük mucizeler olduğunu ve her birinin kendisinden öncekilerden daha büyük oldu-ğunu ve her birinin kendisinden Öncekilerden daha büyük olduğu­nu ifade etmektedir. İkinci derecede verilenin, birinci derecede ve* rilenden daha büyük olmasının nedeni şudur: Her mucize bir ilmi iktiza eder. İkinci mucize de ilim iktiza eder. Böylece ikincide, bi­rinci mucizenin ilmi ile ikinci mucizenin ilmi biraraya gelmiş olur. Bu daha açıktır. Ayetlerin kardeş olmasının mânâsı aralarında şeklen münasebet olması demektir. Yani mânâ bakımından bir­birine yakındır.

Bazılarına göre gösterilen her mucizenin kendisine mahsus bir çeşit icazı vardır. O yönden diğer ayetlerden üstündür. Öyleyse ay­nı şeyin hem üstün hem de kendisinden .üstün olması değişik iti­barlarla zarar vermez.

«Onları azapla yakaladık»; yani onlara sıkıntılı, kıtlık seneleri verdik. Kendilerine çekirgeyi kımılı musallat kıldık. Cumhura gö­re «Ey sihirbaz, ey büyücü!» tazim hitabıdır. Onlar sihir ilminde mahir olan her alime sihirbaz derlerdi. Tabersi, Mecma'ul-Beyan' da bunu Kelbi ve Cübbai'den rivayet etmiştir.

Bazılarına göre, «Ey sihirde karşısına çıkan herkesi mağlûp eden!» demektir. Ve bu hitap tazim tazim içindir. Bazıları ise «Bu hitap istihza ve düşük sayma hitabıdır. Hz. Musa'ya böyle demele­rine fazla ahmak oluşları sebep olmuştur» demiştir. (Bu yorum Hasan Basri'den rivayet edilmektedir).

«Allah'-in Hz. Musa katındaki ahdinden» maksat peygamber­liktir. Buna and denilir. Çünkü Cenab-ı Hak peygamberlerine, onu nübüvvetle şerefli kılacağını vaad etmiştir. Peygamber de bu pey­gamberlik vazifesini yüklenecek ve onun ağırlıklarına tahammül gösterecektir. Veya peygamberliğin korunan birtakım fakları var­dır. Tıpkı ahdin korunduğu gibi. Veya burada idarecilerin yazdığı ahid gibi bir ahid kastedilmektedir. Çünkü peygamberlik de Ce-nab-i Hak'tan gelen bir ayet, bir manâdır. [14]

 

Şartlı İman

 

«Eğer Allah bizden bu sıkıntıları giderirse iman edeceğiz ve iman üzerine sebat göstereceğiz.»

Bazılarına göre «Hidayet oluruz» ifadesinden maksat, iman eder ve İsrailoğulları'nın seninle beraber göç etmesine izin veri­riz, demektir. Allah azabı kaldırdıktan sonra, Firavun Kiptiler'in ileri gelenlerini toplar ve «Mısır mülkü benim değil midir? Bu ne­hirler benim altımdan akıp gitmiyorlar mı?» diye bağırır. Maksa­dı kendisini onların nezdinde büyütmekti. O ayrıca onların Hz. Mu­sa'ya iman edeceklerinden de korkuyordu. «Mısır mülkü»nden maksat zaptettiği,tasar ruf ettiği ve hakim olduğu topraklardır. Bu­nunla hem Mısır ve hem de Mısır'a tabi olan, İskenderiye'den İs­fahan'a kadar olan ülkeler kastedilmektedir. Nehirlerden maksat, Nü'den çıkan kanallardır. Meselâ Kral Nehri, Binyat Nehri, Hinis Nehri gibi. Tulün nehri ise o zamanlar vardı. Fakat sonradan kapanmış ve İslâm döneminde Mısır Kralı Ahmet bin Tulün tarafın­dan açılmıştır.

«Benim altımdan»; yani emrimin altından demektir.

Bazı müfessirler «Nil'den kanallar çıkar, onun sarayının al­tından geçer. O da onlara bakardı» demiştir. Bazıları «Büyük bir tahtı vardı. Altından da Nil'den ayrılan nehirler akıp giderdi» de­miştir. Bazıları Bazıları da ayete «Onun bostanları vardı. Orada nehirler akıp giderdi» şeklinde yorumlar getirmişlerdir.

Dahhak; «Nehirlerden maksat kumandanlar ve idarecilerdir. Onların Firavun'un altından akıp gitmeleri ise onların onun bay­rağı altında olmaları ve onun emrini yerine getirmeleri demektir» der. Fakat Dahhak burada ayetin zahirinden uzak bir yoruma baş­vurmuştur.

Ayeti mallarla, atlarla tefsir edenlerin tefsirleri de uzaktır. Ba­tınî grupların tefsirlerine benzerlikleri sebebiyle, bu yorumlara il­tifat etmemek gerekir.

52. ayetin metnindeki «Mehîn» kelimesi zayıf, hakir ve zelil demektir. Firavun'un iddiasına göre Hz. Musa böyleydi. Dili söz anlatmakta zorluk çekecek kadar tutkundu.'Cumhura göre Hz. Mu­sa'nın dilinde, ateş korunu ağzına attığından dolayı bir pelteklik vardı. Fakat Firavun'un iddia ettiği kadar da değüdi.

«Dilimdeki peltekliği çöz» diye dua ettiğinde o peltekliğin çö­züldüğü kanaatine sahip olanlar; «Yani Musa doğruluğuna delâlet eden delillerini neredeyse açıklayamaz demek istiyor» demişlerse de bu, Hz. Musa'ya atılan bir iftiradır. Hz. Musa'nın münazarası, Firavun'a verdiği cevaplarla onu susturması güneşten daha açık­tır.

«Niçin onun üzerine altından bilezikler atılmadı?» sözünden maksat O'nun kral, hükümdar olmasıdır. Mücahid, «Onlar bir ki­şiyi hükümdar yaptıklarında koluna iki altın bilezik takarlar, boy­nuna da altından yapılmış bir gerdanlık geçirirlerdi Bu da onun hükümdarlığının alâmetiydi» demiştir.

«Niçin onunla beraber peşistra melekler gelmediler?»

Katade ve Mücahid; «Mukterinîn» ifadesinden maksat beraber yürüyenlerdir. İbn Abbas «Onun muhaliflerine karşı ona yardım edenlerdir» demiştir. Firavun bu sözle kavmine şu vehmi veriyor­du: «Allah'ın elçileri de kralların elçileri gibi olmalıdır. Semadan gelen askerlerle desteklenmelidirler ki onları Allah'ın gönderdiği bilinsin.»

«İstehaffe» fiili İbn'ul-Arabi'ye göre «Cahil saydı» demektir. Yani kavmini cahil saydı. Onlar da zaten akıllarını kullanmadıkla­rı için ona itaat ettiler. Aslında onlar Allah'ın itaatinden çıkmış bir gruptu.

55. ayetteki «Asefuna» fiili İbn Abbas'm rivayetine göre Öfke­lendirmek, kızdırmak demektir. Ali bin. Ebi Talha'dan gelen riva­yete göre İbn Abbas, «Kırdılar mânâsını ifade eder» demiştir. Ma-verdi «Kırmak ile öfkelendirmek arasında mânâ farkı vardır. Zira kırmak hoşnutsuzluğu izhardır. Öfke ise intikam istemektir» de­miştir. Kuşeyri «Asef burada gazap mânâsındadır» der.

Firavun'un kavmini kendileri gibi amel edenlere selef ve gele­cekte onların amelleriyle amel edenlere de temsil kıldık. Mücahid «Onları selef kıldık; yani Ümmet-i Muhammed için ibret kıldık» demiştir. Veya «Senin kavminin kâfirlerine onları önder kıldık. Onlar kavminin önüne geçer onları cehenneme götürür. Ontordan sonra gelenler için de bir mevise kıldık» demektedir.

Selef, önder demektir. Cemi, eslef veya sullaf şeklinde gelir Veya salifin çoğuludur.

Meryem oğlu İsa misal c'arak anlatılınca kavmi, hemen bag rışmaya, çılgınlık yapmaya başladılar. Rivayet ediliyor ki «Sendeı önceki peygamberlere sor» ayeti indikten sonra Hz. İsa'nın duru munu ele aldılar. «Muhammed hıristiyanların İsa'ya taptıkları, om ilâh edindikleri gibi bizden kendisini ilâh edinmemizi istiyor» de diler. (Bu yorum Katade ve Mücahid'den gelmektedir). Bunui üzerine Cenab-ı Hak bu ayeti indirmiştir.

58. ayetin metnindeki «Hasimune» kelimesi bâtılla mücadelt ederler demektir. Tirmizi Ebu Umame'den şöyle rivayet ediyor:

Allah'ın Rasûlü, «Hidayet üzerinde bulunduktan sonra bir ka vim, ancak cedel nedeniyle sapıtır» dedi ve şu ayeti okudu: «Bunı sadece tartışma için ortaya attılar. Doğrusu onlar kavgacı bir top lumdur.»

Hz. İsa ancak Allah'ın peygamberlik nimetine mazhar olan biı kuludur. İsrailoğullan için bir mucize ve ibrettir. Onunla Allah'u kudretine istidlal edilir. Çünkü O babasız olarak dünyaya geldi Sonra ona ölülerin diriltilmesi, kör ve sağırların sıhhate kavuştu rulması, alaca ve hastalıkları sağlamlaştırma mucizesi verildi. On­dan başkasına bunlar verilmemişti. Oysa îsrailoğulları o dönem, de yeryüzünde Allah'ın en hayırlı kullarıydı.

Bazı müfessirler «Allah'ın nimetine mazhar olan kuldan mak sat Hz. Muhammed'dir» demişlerse de birinci yorum daha açık­tır. Zira burada Hz. İsa meselesi sözkönusudur.

«Eğer dileseydik kesinlikle sizden melekler kılardık» cümlesi sizin yerinize melekleri kılardık demektir. Onlar size halef olurlardi. (Bu yorum Süddi'nindir ve benzeri Mücahid'den de gelmiştir). Yani melekler sizin yerinize yeryüzünü imar ederlerdi.

El-Ezheri «Buradaki «min» kelimesi bazen bedel için gelir. Ni­tekim bu ayette de öyledir» demiştir.

Zemahşeri Keşşafta, ayete şu yorumu getiriyor: «Bizim kud­retimiz en acaip işlere, en garip yaratışlara yeteceği için sizden melekleri doğurtup dünyaya getirebilirdik. Çocuklarınız size halef oldukları gibi onlar da yeryüzünde size halef olabilirlerdi.» [15]

Beyzavi de aynı şekilde Keşşafa katılmaktadır. Hazin, «Hitap Mekketiler'edir» diyor. Yani; Ey Mekkeliler! Eğer dileseydik sizi helak eder, sizin yerinize melekeri kılardık. Onlar yeryüzünü imar ve Allah'a itaat hususunda size halef olurlardı. [16]

 

Meal

 

61- Kuşkusuz ki o (Meryem oğlu İsa) Kıyamet'in ilmi (ala­meti) dır. Artık ona dair şüpheye düşmeyin. Buna uyun. Bu doğru bir yoldur.

62- Sakın şeytan sizi yoldan çevirmesin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır.

63- İsa açık delillerle geldiği zaman şöyle dedi: «Ben size hikmet getirdim. Ayrılığa düştüğünüz şeylerden bir kısmını size açıklamak için geldim. Allah'tan korkun ve bana itaat edin.»

64- «Muhakkak ki Allah benim de Rabbimdir sizin de rab-binizdir. Öyleyse O'na ibadet edin. Bu doğru yoldur.»

65- Fakat aralarında çıkan   gruplar   birbirleriyle   ihtilâfa düştüler. Acı bir günün azabı karşısında vay o zulmedenlerin ha­line!

66- Onlar kendilerinin haberi olmadan Kıyamet'in ansızın kendilerine gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?

67- Dostlar o gün birbirlerine düşmandır. Ancak takva sa­hipleri müstesna!

68/69- Ey ayetlerimize inanmış ve mü si uman olmuş kulla­rım! Bugün sizin için hiçbir korku yoktur. Siz mahzun da olma­yacaksınız.

70- Siz ve eşleriniz ağırlanmış olarak cennete girin!

71- Onların üzerlerinde altın tepsiler ve kadehlerle dönüp dolaşılacaktır. Orada onların canlarının hoşlandığı ve gözlerinin haz duyduğu her şey vardır. (Ey müminler) siz orada ebedi kalı­cılarsınız!

72- İşte bu, yaptığınız (iyilikler) den dolayı kendisine varis kılındığınız cennettir.

73- Burada sizin için kendisinden yiyeceğiniz bol bol mey­veler vardır. [17]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(61-73)   «Kuşkusuz ki o (Meryem oğlu İsa) Kıyamet'in...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Bu ayetin tefsiri şöyledir: Hz. İsa, inişiyle Kıyamet'in alâmet terinden bir alâmettir. Veya babasız olarak dünyaya gelmesiyle Kı­yamet alâmetlerinden bir alâmettir. Veya Ölüleri diriltme mucize-siyle Kıyamet'in alâmetidir. Yani böyle olması Kıyamet'in kopma­sının muhakkak olduğuna delildir ki kâfirlerin inkâra yeltendiği en başta gelen konulardan biri de Kıyamet'in kopmasıdır.

Ayetin yorumu ne şekilde olursa olsun Kıyamet Günü veya onun alâmeti Kıyamet'in bilinmesine vasıta olan nesne demek­tir. [18]

 

Kıyametin İlmi

 

«O Ktyamet'in ilmidir» tabirinde mübalâğa vardır. Yani sade­ce Kıyamet'in ilmi veya alâmeti Hz. İsa'nın nüzulü veya babasız dünyaya gelmesi veya ölüleri diriltmesi değildir. Başka alâmetler de vardır. Fakat en başta gelen bu alâmetlerdir.

Ayet metnindeki «İlmin» kelimesi bazı kıraatlarda «Alemin» şeklinde okunmuştur. O zaman alâmet, nişan mânâsındadır.

Hasan Basri, Katade ve Said bin Cübeyr «Zamir Kur'an'a ra-cidir» der. Yani Kur'an Kıyamet'in ilmi veya alâmetidir. Çünkü Kur'an Kıyamet'in yakın oluşuna işaret eder. Vevd- Kıyamet'in dehşetleri ve durumları Kur'an'la bilinmektedir.

İbn Abbas, Mücahid, Dahhak, Süddi ve Katade burada Hz. İsa'nın çıkışının kastedildiği görüşündedir. O Kıyamet'in alâmetle-rindendir. Zira Cenab-ı Hak Kıyamet'ten önce Hz. İsa'yı gökten in­direcektir. Nitekim Deccal'in çıkışı da aynı şekilde Kıyamet'in alâ-metlerindendir.

Hz. İsa'nın getirdiği beyyinelerden maksat mucizelerdir. Veya İncil'in ayetleridir veya getirdiği şeriatlardır veya hepsi birden kastedilmiş olabilir.

Hz. İsa, Beni İsrail'e «Ben size hikmeti getirdim» demiştir. Hikmeti «incil» ile tefsir eden Kuşeyri ve Maverdi'dir. Şüddi «Pey. gamberliği getirdim demektir» der. Süddi'nin diğer bir rivayetin­de «Size aklın kendileriyle hükmedeceği bazı kaziyyeler getirdim» denilmiştir.

Ebu Hayyan «İlâhi hikmetleri iktiza eden sünnetleri size ge­tirdim» anlamım verirken, Dahhak, «Mevizeler getirdim» anlamın­da olduğunu söyler.

Onların ihtilaf ettikleri noktalar dinî meselelerdir. Teklifler ile ilgili meselelerdir. Yoksa bilinmesiyle mükellef olmadıkları me­seleler değil. Çünkü peygamberler dünya konularındaki ihtilâfları halletmek için gönderilmemişlerdir. Ziraatin nasıl olacağı, nasıl kanal yapılacağı gibi meseleler peygamberlerin vazifeleri değildir. Hz. Peygamber'in «Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz» hadisi de buna işaret etmektedir. Açıklamaktan maksat mufassal açıklamalardır. Hepsinin açıklanması mümkün olmadığı için, bazılan mufassal açıklanmış, bazıları da müctehidlerin ictihadlarına havale edilmiştir.

Ebu Ubeyde «Hz. İsa'nın açıklayacağı ihtilaflı noktalardan maksat onlar için haram edilenlerdir. Hz. İsa onlara develerin eti­ni, her hayvanın iç yağım ve cumartesi günü balık avlamayı helâl kıldı» der.

«Aralarında ihtilâfa düşen hizipler»den maksat yahudi ve hı-ristiyanlardır. Çünkü ikisi de davet ümmetidirler. Bazıları «İca^ bet ümmeti olan hıristiyanlar kastedilmektedir. Çünkü onlar da kendi aralarında Melkaniye, Nasturiye, Yakubiye gibi çeşitli mez­heplere ayrılmışlardır» demişlerdir.

66. ayetin başındaki «Yenzurune» fiili bakmak değil beklemek mânâsını ifade eder: «Yentezirune» demektir. Yani onlar Kıyamet' in ansızın gelmesinden başka hiçbir şey beklemezler. O koptuğu zaman ondan gafil olacaklardır. Bütün insanların Kıyamet'in kop­masından gafil olacakları bir anda Kıyamet kopacaktır. Bu yorum tbn Merduveyh'in Ebu Said'den rivayet ettiği şu hadisle desteklen-mektedir: «Kıyamet kişi koyununu sağarken veya elbiselerini elle­rine alırken ansızın kopacaktır». Bunu söyleyen Rasûl-ü Ekrem daha sonra 66. ayeti okumuştur.

Kıyamet koptuğu gün, dostluklar tamamen sona erer. Ancak muttakilerin sevgisi kalır. Onlar Allah yolunda doğru bir şekilde birbirleriyle dost olanlardır. Çünkü onlar Allah yolunda sevmenin sevabına inanırlar.

Bazıları «Dostların dostlukları o gün sona erer. Ancak kötü dostlardan sakınanların dostluğu kalır» mânâsını vermişlerdir.

Birinci yoruma göre muttaki, Allah rızası için arkadaşını se­ven kişidir ki sevgisine ilâhi sevgiden başka bir şey karışmasın  diye dikkat etmiştir. İkinci yoruma göre kötülerin sohbetinden sa­kınan kişi demektir. Ayet, Ubey bin Halef ve Ukbe bin Ebi Muayt hakkında nazil olmuştur. [19]

 

Korkusuz Gün

 

«Ey kullarım! Bugün sise korku yoktur...» ayeti Kıyamet Gü-nü'nde muttakilerin, Allah rızası için birbirlerini sevenlerin o gün ne durumda olacaklarını ortaya koymaktadır.

Mutemer bin Süleyman şöyle der: «İnsanlar haşre gönderildi­ğinde korkmayan, ürkmeyen hiç kimse yoktur. O zaman «Ey kul­larım bugün size korku yoktur» diye seslenilir. Ve bütün insanlar bu hitaba dahil olduklarım umarlar. Hemen bu hitabın arkasından «Onlar ayetlerimize inanmış ve müslüman olmuş kimselerdi» hita­bı gelir. Böylece kâfirler bundan ümitsiz olurlar.»

70. ayetin son kelimesi «Tuhberune»; yüzünüzde eseri görüldü­ğü halde sevinirsiniz, sevince garkedilirsiniz veya süslenirsiniz de­mektir. Zeccac «Size çok büyük bir ikram yapılır» der.

«Sıhaf» kelimesi sahfenin çoğuludur ve çanak demektir. «Ek-vab» kelimesi ise kübün çoğuludur ve kulpsuz testi demektir. Ye­mek kapları içme kaplarından daha fazla olduğundan Cenab-ı Hak birincisini cem'i kesre, ikincisini cem'i kille olarak getirmiştir.

«Cennetlerde canların çektiği ve gözlerin hoşlandtğt her şey vardır.»

Bazı alimlere göre, «Önlerindeki altın tepsiler» tabiriyle yiye­ceklere, «Kadehler» tabiriyle de içeceklere ve, «Orada canların çek­tiği, gözlerin hoşlandığı» tabiriyle evliliklere ve giyimlere işaret edilmiştir. Böylece nefsanî isteklerin hepsi verilmiş olur ve onlann dışında en büyük lezzet kalır. Bu ise Cenab-ı Hak'kın yüzüne bakmaktır. «Gözlerin hoşlandığı» cümlesiyle işaret edilen işte bu­dur.

Caferi Sadık, «Canların çektiği ile gözlerin hoşlandığı arasın­da oldukça fark vardır. Çünkü cennetteki bütün nimet ve şehvet-ler gözün hoşnutluğu yanında, denişe sokulan bir parmağın aldığı kadardır. Zira cennet lezzetlerinin nihayet bir sonu vardır. Fakat baki olan yurtta gözün hoşnut olması, ancak baki olana bakmakla olur. Bunun da ne hududu ne de sonu vardır» demiştir.

Bazı rivayetlere göre «Canların çektiği, gözlerin hoşlandığı» şeyler genel olarak ifade edilmektedir.

Bazı müfessirler «72. ayetteki miras, elde etmekten kinayedir» demiştir. îbn Ebi Hatim ve İbn Merduveyh, Ebu Hureyre'den şöyle rivayet ediyorlar: «Hiçbir insan yoktur ki onun cennette ve cehen­nemde birer konağı olmasın. Kâfir cehennemdeki müminin kona­ğına sahip olmak suretiyle, mümin de kâfire ait cennetteki konağa sahip olmak suretiyle ona mirasçı olur.»

Ayetin yorumu ne olursa olsun, cenneti elde etmek için amelin sebep olması bahis konusu değildir. Ancak Allah'ın lütuf ve rah-metiyle cennet elde edilir. Hz. Peygamberin «Hiçbirinizin ameli sizi cennete sokmaz» sözündeki maksat şudur: Ameliniz müstakil olarak sizi cennete sokmaz, çünkü amel cennete girmek için tam bir sebep değildir. Cenab-ı Hak'kın lütfü ile insan cennete girer.

îbn Mesud'dan rivayet edildiğine göre, o, «Siz köprüyü Allah'­ın affıyla geçecek, cennete Allah'ın affıyla gireceksiniz. Cennet ko­naklarını amellerinizle aranızda taksim edeceksiniz» demiştir.

«Sizin için cennette birçok meyve vardır. Onların bir kısmın­dan yiyeceksiniz» yani ancak onların bir kısmını yiyebüirsiniz. Çünkü onların devamı gelir. Bir hadiste «Bir kişi cennet ağaçla­rından bir meyve koyarsa onun yerine hemen bir ikinci meyve çu » denilmektedir. [20]

 

Meal

 

74- Kuşkusuz ki suçlular   (kâfirler)    cehennem   azabında ebedi kalacaklardır.

75- Azaba hiç ara verilmez. Onlar orada tamamen ümitsiz­dirler.

76- Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar zalimler idiler.

77- Onlar (zalimler)  cehennem bekçisine:  «Ey Malik! Ma­buduna yalvar ki bizi ölüme mahkûm etsin» derler. O da onlara; «Kuşku yok ki sizler orada kalacaksınız» der.

78- Andolsun, biz size hakkı getirdik. Fakat çoğunuz hakkı kerih görenlersiniz.

79- Onlar (Mekke müşrikleri)  nasıl işlerini sağlam tuttu-larsa biz de işimizi sağlam tuttuk.

80- Yoksa onların sırlarım ve gizli gizli konuşmalarını işit­mediğimizi mi sanıyorlar? Hayır! Onların hepsini işitiyoruz. Yan­larındaki elçilerimiz hepsini yazıyorlar.

81- (Ey Rasûlüm!) De ki: «Eğer Rahman'ın bir çocuğu ol­saydı elbette ben (O'na) ibadet edenlerin ilki olurdum.»

82- Göklerin ve yerin Rabbi, Arş-ı (Âlâ'nın) Rabbi onların vasıflandırmalarından yücedir, münezzehtir.

83- (Ey  Rasûlüm!)   Onları  bırak,  kendilerine  vaadolunan günlerine kavuşuncaya kadar beyhude işlere dalsınlar, oynayıp dursunlar.

84- Gökte de mabud, yerde de mabud O'dur. Her işi hik-metiyle çeviren, her şeyi hakkıyla bilen O'dur.

85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mül­kü ve saltanatı kendisine mahsus olan Allah'ın şanı yücedir! Sa­atin (Kıyanıet'in) ne zaman geleceğini bilmek (ancak) O'na mah­sustur ve ancak O'na döndürüleceksiniz.

86- Allah'tan başka çağırmakta   oldukları   (putlar)   şefaat etmek yetkisine sahip değildirler. Hakka bilerek şehadet edenler müstesnadır.

87- Andolsun onlara «Kim bunları  yaratmıştır»  diye sor­san kesinlikle «Allah» diyecekler. O halde nasıl çevriliyorlar?

88- Onun  (Hz. Muhammed'in)  «Ey Rabbim» demesi hakkı için muhakkak ki onlar imana gelmezler!

89- (Ey Rasûlüm!)  Şimdi sen onlardan yüz çevir. Ve «Se­lâm» de, Yakında onlar bilecekler. [21]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(74-89)   «Kuşkusuz ki suçlular (kâfirler) cehennem...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Mücrimlerden, suça dalabüdiğine dalmış olan kâfirler kaste-tedilmektedir. Onlar cehennem azabında ebedidirler. Mücrimler­den kâfirler kastedilmiştir. Çünkü iman edenlerin bahsi daha önce geçtiği için kâfirler müminlere karşıt olarak zikredilmektedir. Ayet Mutezile ve Hariciler'in iddia ettikleri gibi günahkâr müminlerin cehennemde ebedî kalacaklarına delâlet etmez.

«La yufetteru» fiili, «Onlardan azap tahfif edilmez» demektir. Yani sükunete kavuşmazlar. Onlar azabın içinde (cehennemde), ümitsizliğin veya azabın şiddetinden üzüntülüdürler.

«Mublisune» kelimesi şiddetli azaptan, sıkıntıdan ileri gelen üzüntü mânâsını ifade eden «İblas» kökünden gelmektedir. İblis kelimesi de bu kökten müştaktır.

«Biz onlara zulmetmedik. Onların kendileri zalimdirler»; yani kötü tercihlerinden dolayı bu azaba müstehak oldular.

«Onlar azabın şiddetinden; «Ey Malik! Rabbin bizi öldürsün» dediler», yani bu isteğimizi Rabbine ulaştır ki istirahata kavuşa­lım diye bağırırlar. Malik onlara; «Siz azapta ebediyyen kalacaksiniz. Sizin için azaptan ne ölümle ne de başka şekilde kurtuluş bahis konusu değildir» der.

Malik'in bu sözü onları ümitsizliğe sokmak ve azaplarına yeni bir azap daha eklemek içindir.

İbn Âbbas'tan gelen bir rivayete göre Malik onların çağırma­sından bin sene sonra onlara cevap verir. Nevf «Yüz sene», bazı­ları «Seksen», bazıları da «Kırk sene sonra cevap verir» demişler­dir.

78. ayet kâfirlere, mücrimlere hitaptır, Cenab-ı Hak onların ebediyyen azapda kalmalarının sebebini açıklamaktadır. Cenab-ı Hak'km kâfirlere hitap etmesine mani yoktur. Çünkü bunu onla­rın azabını şiddetlendirmek için yapmaktadır.

«Hoşnud olmadıkları hak» ile maksat tevhid ve iman edilmesi vacip olan diğer hükümlerdir. Bu peygamberlerin gönderilmesi, kitapların indirilmesiyle olur. Yani onlar hakkı kabul etmiyorlar, ondan kaçıyorlardı.

İbn Abbas «Çoğunuz tabiri, «hepiniz» mânâsını ifade eder» de­miştir. Bazı müfessirler de «Çokluktan maksat baş olanlar, önder olanlardır. Onlara tâbi olanların zaten herhangi bir eserleri yok­tur. Onlar körü körüne taklit edip giderler» demiştir.

Mukatil'e göre 79. ayet onların Rasûlullah'ı hile yoluyla öldür-mek için Dar'un-Nedve'de aldıkları karara işaret etmektedir. Çün­kü Ebu Cehl'in, «Her kabileden bir kişi seçelim, onların hepsi or­taklaşa Muhammed'i öldürsün. Bu takdirde o zaman onun kanını almak için, kabilesi bütün kabilelere savaş açmayı göze alamaz. Fakat diyeti ödenir» şeklindeki planı üzerinde ittifak etmişlerdi. Bu ayet işte,o zaman nazil olmuştur.

«Ebramu», muhkem, sağlam kılmak mânâsına gelen «İbrem» kökünden gelir. Yani onlar sağlam bir hile yaptılar. Biz de onların aleyhinde olan sağlam bir hile yaptık. Bu yorum İbn Zeyd ve Mü-cahid'den gelmiştir. Katade bu fiili yalan üzerinde biraraya gelme­leri şeklinde yorumlamıştır.

Kelbi «Bir iş hakkında hüküm verdiler. Biz de azapla hakla­rında hükmedeceğiz» anlamını vermiştir.

«Yanlarında durup da yazan ilâhi elçiler»den maksat hafaza melekleridir. Onların aleyhindeki her şeyi yazarlar. Bu ayet Kabe örtüsü arasında bulunan üç kişi hakkında nazil olmuştur. İçlerin­den biri «Acaba sizce Allah bizim konuşmamızı dinler mi?» dedi. İkincisi «Sesli konuşursanız dinler, gizli konuşursanız dinlemez» dedi. Üçüncüsü de «Eğer sesli konuştuğunuz zaman dinlerse gizli konuştuğunuz takdirde de dinler» dedi. Bunun üzerine bu ayet indi. [22]

 

İbadet Edenin İlki Olmak Ne Demektir?

 

«Ben ibadet edenlerin ilki olurdum» cümlesinin mânâsı hak­kında ihtilâf edilmiştir. İbn Abbas, Hasan ve Süddi «Rahman'ın çocuğu yoktur mânâsına gelir» demişlerdir. Zira ayetin başındaki «İn» edatı olumsuz harfi olan «Ma» mânâsını ifade eder. Bu tak­dirde cümle «Veledun» kelimesi ile tamamlanır. «Ben abidlerin ilkiyim» cümlesi de yeni başlayan bir cümle olur. Yani Mekke eh­linden «Allah'ın çocuğu yoktur» diyen ehli tevhidin ilkiyim.

Bazıları «Ey Muhammedi De ki: Eğer Allah için bir çocuk söz-konusu olsaydı, ona Önce ben kulluk ederdim.» Fakat Allah'ın ço­cuğu olması muhaldir. Bu tıpkı tartışmacının münazara ettiği ki­şiye «Senin dediğin delil sabit olursa ona ilk ben inanırım» demesi gibidir. Bu da bunun çok muhal bir keyfiyet olduğuna delâlet eder. Yani böyle bir şeye inanmak mümkün değildir. Bu, kelâmda tahkiktir. Tıpkı «Biz veya siz mutlaka ya hidayet üzerinde veya açık dalâletteyiz» ayetinde olduğu gibi. Bu yoruma göre mânâ şöy­le olur: Ben o çocuğa ibadet edenlerin ilki olurum. Çünkü çocuğu tazim, babasını tazim demektir.

Mücahid'e göre ayetin mânâsı, «Eğer Rahman'ın bir çocuğu olsaydı ben Rahman'a ilk tapan ve onu birleyen olurdum» şeklin­dedir. Yani onun çocuğu yoktur. Mehdevi «İn edatı bu yorumlara göre şart harfidir ve şart harfi olması en güzelidir» demiş, Taberi de bunu tercih etmiştir. Çünkü «Ma» mânâsına olması onun geç­miş zamanda çocuğu olmadığı vehmini verir.

İbn Arabi'ye göre ayetin mânâsı, «Ben ilk öfkelenen ve bu iş­ten yüz çeviren olurdum» demektir. Bazıları da «Ben vahdaniyet üzerinde kulluk yapanların ve size muhalefet edenlerin ilkiyim» anlamını verirken, Ebu Ubeyde ayeti «O'nun çocuğunu inkâr eden­lerin başında ben gelirdim» şeklinde yorumlamıştır.

«Bırak, onları» mânâsına* gelen «Fezerhum» fiilindeki zamir Mekke kâfirlerine gider. Çünkü onlar Ahiret azabını inkâr ediyor­lardı. Yani onları bırak, bâtıllarına dalsınlar ve dünyalarında oy-nasmlar. Ta ki vaadedildikleri güne mülâki oluncaya kadar.

«Vaadedüdikleri» ya dünya veya Ahiret azabıdır. Bazı tefsir alimleri «Bu ayet savaş iznini getiren ayetle nesholunmuştur. Ar­tık onların yakalarını bırakmak sözkonusu değildir» demiştir. Ba­zıları da «Ayet muhkemdir. Neshedilmemiştir. Fakat tehdid yerin­de kullanılmıştır» demiştir.

84. ayet «Allah'ın ortağı veya çocuğu vardır» gibi sözlerinde, müşrikleri yalanlayan bir ayettir. Yani gökte de yerde de ibadete müstehak olan tek mabud Allah'tır.

Ayetteki iki zarf «Fi's-Sema» ve «Fi'UArd» tabirleri ilâh keli­mesine taalluk ederler. Çünkü ilâh kelimesi ibadet demek olan «Elifte» fiilinden gelip mabud mânâsına olan bir sıfat, bir müştak­tır, îlâh kelimesi de hazfedilen bir mübtedanın haberidir. Yani Al­lah Öyle bir zattır ki gökte de yerde de ibadet edilendir.

«Fer ile gökler arasında bulunan» dan maksat hava veya yıl­dızlar, güneş ve ay gibi havada görülen mahlûklardır.

«Onun kalındadır Kıyamet'in ilmi», yani Kıyamet'in koptuğu zamanın ilmi. Bu cümle üzerinde azıcık durmak gerekir. Bu cüm­leden anlaşılıyor ki Kıyamet Günü ancak Allah tarafından biline­bilir, başkası tarafından bilinmez. Zira burada hasr vardır. Yani haber mübtedadan evvel gelmiştir ve bu mânâyı ifade eder. İlim kelimesi mübteda, inde kelimesi zarftır ve onun haberi olur. İn-denin takdimi hasrı ifade eder. Yani «Kıyamet bilgisi O'nun katın-dadır» şeklinde değil «Sadece ve sadece «O'nun katındadır» anla­mındadır. [23]

 

Haşr'ın Sebebi

 

«Cezayı görmek için ona döndürüleceksiniz» cümlesi bir teh­dittir.

86. ayetin tefsiri şu şekilde yapılmıştır: Müşriklerin Allah'tan başka çağırdıkları mabudlar, (putlar, melekler veya peygamberler) müşrikler için şefaat etme yetkisine sahip değildirler. Fakat o ma­budlar içerisinde hakka şahitlik edenler, müşriklerin dışında ka­lan diğer müminlere şefaat yetkisine sahiptirler.

Mücahid «Hakka şehadet edenden maksat, haklarında şefaat edilen kişilerdir, yani hakkı kabul edenler için şefaat edilir» di­yor. Yani melekler ve meleklerin benzeri olan Hz. îsa, Hz. Üzey gibi diğer zatlar, ki kâfirler tarafından mağlup edilmişlerdir, onlar ancak inanarak, ihlaslı bir şekilde Allah'ı birleyenler hakkında şe­faat edebilirler.

87.  ayetin, «Onlar nasıl Allah'ın ibadetinden yüz çevirip Allah' tan başkasına ibadet ederler ve başkasını Allah'a ortak koşarlar? Halbuki Cenab-ı Hak'kın yaratıcı olduğuna inanıyorlar. Bunu bil­dikten sonra bunu nasıl yalanlıyorlar?» şeklindeki son cümlesi on­ların Allah'tan başkasına tapmaları konusunda hayret ve taaccüb ifade eder.

88.  ayetin başındaki «Kıylıhi» kelimesi «Kılehu» ve «Kıluhu» şeklinde de okunmuştur. Cer ile okunduğu zaman «Saati» kelime­si üzerine   atfedilir. Yani ancak   Allah katındadır o peygamberin sözü, Nasb (üstün) ile okunursa, o zaman «Saati» kelimesinin ma­halline atfedilir. Çünkü bu kelime esasında ilim kelimesinin mefu-lüdür. Ötre ile okunduğu takdirde «Umu» kelimesi üzerine atıftır. Yani Kıyamet'in bilgisi ve Rasûl'ün sözü ancak Allah katındadır. Birinci kıraat Ebu Aliye'ye, İkincisi de İbn Cinni'ye nispet edil­miştir.

«Kil», «Kâl» ve «Kavi» kelimeleri mastardırlar ve aynı mânâ­yı ifade ederler. «Kıylihi» kelimesinin sonuna gelen zamir Allah Rasûlü'ne racidir. Yani Hz. Muhammed'in sözünü de Allah bilir veya onun sözünün ilmi ancak Allah katındadır.

Bu kelâm onların iman etmeyişlerinden şikâyet etmek yerine kullanılmıştır.

Rasûl-ü Ekrem, «Kavmim» yerine «Şunlar» mânâsını ifade eden «Utaî» kelimesini onları tahkir ve kötü hallerinden uzaklaştır­mak için kullanmıştır. Cenab-ı Hak'kın Rasûlullah'm sözünü bil­mesinden maksat, onun kavmini tehdid etmektir.

«Onlara de ki: Selâm»; yani benim yapmam gereken iş, sizin şerrinizden sağlam kalmak ve sizinle mütareke etmektir. Bu ayet kâfirlere selâm verilmesi için bir emir değil sadece bir mütareke emridir, Yani madem, siz imanı kabul etmekten kaçınıyorsunuz o haJde benim işim sizinle mütareke etmektir.

Bazıları bu ayeti delil göstererek «Kâfirlere, onlar selâm ver-mezden Önce selâm verilir» demişlerdir.

«Onlar yakında bilecekler» cümlesi Allah'tan onlara tehdid, peygambere de bir tesellidir.

Eğer ayetten «Savaştan kaçın» mânâsı çıkarılırsa, bu ayet mensuh demektir. Eğer onların söz ve karşılıklarından çekin an­lamı kastediliyorsa mensuh değildir. [24]

ZUHRUF SURESİ 'NÎN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/172.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/173.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/175-176.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/178.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/179-183.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/185.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/186-187.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/187-189.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/191.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/192-193.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/193-195.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/195-196.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/198.

[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/199-200.

[15] Zeroahşeri, Keşşaf, cîlt: 5, sh: 230

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/200-204.

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/206.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/207.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/207-210.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/210-211.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/213.

[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/214-216.

[23] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/216-218.

[24] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/218-220.