Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zuhruf Sûresi - Kuran - 043Zuhruf - 5. Sayfa

ZUHRUF SÛRESİ 3

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 3

Meali: 3

Hâ-mim: 3

Kitab-ı Mübîn. 3

Kur'ân Arapça Olarak İndirilmiştir. 3

Ümmü'l-Kitap. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali: 5

İlgili Hadîs. 5

Mekkeli Müşriklerin Allah Hakkındaki Bilgileri 5

Allah, Mutlak Tasarruf Sahibidir. 6

Dönüş, Allah'a Olacaktır. 7

Âyetler Arasında Bağlanti 7

Meali: 7

Allah'a Evlât İsnad Eden Câhiller. 8

Hayat Mücadelesinde Kadın, Erkek Kadar Becerikli Ve Dayanıklı Değildir  8

Putlara Tapmayı İlâhî Meşiete Bağlayan Müşrikler. 8

Atalarının Yolunu Seçip Benimseyenler. 9

Taklitte Aşiri Gidenler, Daha Cok Refah İçinde Olanlardır. 9

Âyetler Arasında Bağlantı 9

Meali: 9

İlgili Hadîsler. 10

İbrahim Peygamberin Atalarının Yolunda Yürümemesi 10

Mekkeli'ler Kutsal Kabe Sayesinde Geçiniyorlardı 10

Peygamberliğin Ve Semavî Kitabin Daha Zengin   Nüfuzlu Kimseye Verilmesini Savunanlar. 11

Sosyal Adalete İşaret 11

Kâfirlerin Şatafatlı, Gayr-i Ahlâkî Yaşantılarına Özenmemek. 12

Lüks Hayatın Tasviri 12

Hiçbir Mal Takva Kadar Değerli Değildir. 12

Âyetler Arasında Bağlantı 12

Meali: 12

Kalp Körlüğünden Daha Beter Ne Vardır?. 13

Sağırlara Duyurmak Mümkün Mü?. 13

Allah'ın Va'dinin Yakın Olduğu Bildiriliyor. 13

Peygamber (A.S.) in Ve Onun Yolunda Yürüyenlerin Görevi 14

Kur'ân-ı Kerîm Araplara Şan Ve Şeref Kazandırmıştır. 14

Peygamberlerin Hepsi Allah'a İbâdet Esasını Getirmiştir. 14

Âyetler Arasında Bağlantı 15

Meali: 15

Her Peygamber Hakkı Teblîğ, Batılı Giderme Üzere Gönderilmiştir. 15

Âyetler Arasında Bağlantı 16

Meali: 17

İniş Sebebi 17

İlgili Hadîsler. 17

İsa Peygamber (A.S.) 17

İsa (A.S.) Vefat Etmiş Midir?. 18

İsa (A.S.) Kıyametin Alâmetlerinden Biridir. 18

İsa (A.S.)In Hikmetle Gelmesi 19

Yahudilerin Görüş Ayrılığına Düştükleri Hususlar Nelerdi?. 19

Âyetler Arasında Bağlantı 19

Meali: 19

İlgili Hadîsler. 20

Takva Sahiplerinin Dostluğu Devam Eder. 20

İmân Ve Teslimiyet 21

Âhiret'te Korkulu Ve Üzüntülü Havanın Dışında Kalanlar. 21

Cennet Nimetleri 21

Âyetler Arasında Bağlantı 21

Meali: 22

Küfür Temeli Üzerine Kurulan Suç Ve Günahlar. 22

Hicretin Yakında Gerçekleşeceğine İşaret 22

Âyetler Arasında Bağlantı 22

Meali: 22

İniş Sebebi 23

Allah  Çocuk Edinmekten Münezzehtir. 23

Birkaç Günlük Geçim, Oyun Ve Eğlence. 23

Göklerin, Yerin Ve Arş'ın Rabbi 23

Gökte Tek İlâh, Yerde Tek İlâh Ancak O'dur. 24

Mülk Bütünüyle Allah'a Aittir. 24

Allah'ı Bırakıp Başkasına Duâ Edip Tapanlar. 24

Hz. Peygamberin (A.S.) Müşrikler Hakkındaki Kanaati 24


ZUHRUF SÛRESİ

 

İlim adamlarının icma'ıyla, sûrenin tamamı Mekke'de inmiştir. Ancak Mukaîil'e göre, 45. âyet Mekke dışında inmiştir.[1]

35. âyetinde altın ve gümüşten, altın kaplamadan söz edildiğinden, bu manaya gelen «zuhruf» sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı           .     89

Kelime »               :    833

Harf      »              :  3400[2]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Kur'ân-ı Kerîm'in bazı özellikleri konu ediliyor.

2- Gaflet içinde ömrünü tüketen millet ve kavimlerin uyarılması emre­diliyor.

3- Allah'a ortak koşan putperest müşriklerin, Peygamber'i (A.S.) ya­lancılıkla suçlamaları üzerinde durularak, sözü edilen sapıkların karakter yapısı hakkında bilgi veriliyor.

4- Putperest müşriklerin, Allah'ın gökleri ve yeri yaratan kudret ol­duğunu itiraf etmelerine rağmen putlara taptıklarına dikkatler çekiliyor ve aklı harekete geçirecek sinyaller veriliyor.

5- İnkarcı sapıklardan bir kısmının melekleri Allah'ın kızları sanma­ları hayretle karşılanıyor ve aydınlatıcı bilgiler veriliyor.

6- Dede ve babalarını körü körüne taklît edenler kınanıyor.

7- «Ulü'l-azm» sayılan peygamberlerin kıssalarından ibret alınacak safhalar anlatılıyor ve böylece Mekke'de sıkıntılı günler geçiren mü'minler teselli ediliyor.

8-  Cennetteki nimetlerden bir k.sm.nın baz. özellikleri üzerinde du­rularak aydınlatıcı bilgiler sergileniyor.

9- Cehennemliklerin azaptan kurtulmak için ölümü temenni edecek­leri haber verilerek inkarcı zâlimler uyarılıyor.

10- Bâtılı temsil eden inkarcılarla, Allah'ın hükmü ve emri gelinceye kadar mütareke yapılması öneriliyor.

 

Meali:

 

1- Ha-Mîm.

2- Açık ve açıklayıcı olan Kitab'a and olsun ki,

3- Biz, aklınızı kullanırsınız diye Arapça bir Kur'ân indirdik.

4- Şüphesiz ki, o bizim katımızda ana kitap'ta (yazılı olup) kadri yücedir ve hikmet doludur.

5- Ölçüyü aşan, aşırı giden bir millet olmanızdan dolayı, öğüt ve hik­met dolu o Kitab'ı size açıklamaktan vaz mı geçelim?

6- Önce gelip geçenlere nice peygamberler gönderdik.

7- Ama onlara ne kadar bir peygamber geldiyse, mutlaka onu alaya alıp eğlendiler.

8- Bu yüzden bunlardan daha çetin, daha atılgan olan (o milletleri yok ettik. Öncekilerin kıssaları (birçok âyetlerimizde) geçmiştir.

 

Hâ-mim:

 

Bu iki harf de «hurûf-i mukattaâ»dan olup Allah ile Peygamberi ara­sında bir şifredir. Aynı zamanda sûrenin özeti ve anahtarı mahiyetindedir. Allah  daha iyisini bilir.

 

Kitab-ı Mübîn

 

«Açık ve açıklayıcı olan Kitab'a and olsun ki..»

«Mübîn», Kitab'ın sıfatıdır. Geçişli ve geçişsiz olarak iki manaya delâ­let eder: Birincisi, insan hayatını hilkatin hikmet ve amacına uygun açık­layarak en doğru yolu gösteren ve böylece Allah ile kulları arasındaki ilâh-lık ve kulluk ölçülerini belirleyen kitap demektir, İkincisi, taşıdığı hükümler, kıssalar, vaad ve vaîdler insan aklına ışık tutup şüpheden uzak bir açıklık arzeden kitap demektir. Böylece güneşin varlığına nasıl güneşin kendisi delilse, Kur'ân'ın da ilâhî nur olduğuna, Kur'ân'ın kendisi delildir.

 

Kur'ân Arapça Olarak İndirilmiştir

 

«Biz, aklınızı kullarlasınız diye Arap-ça bir Kur'ân indirdik.»

Şüphesiz her peygamber kendi ana diliyle irşad ve tebliğde bulunmuş ve indirilen kitap veya sahifeler de indirildiği peygamberin diliyle vahye-dilmiştir. Bu Allah'ın carî sünnetlerinden biridir. Nitekim İbrahim Sûresi: 4. âyette bu sünnet şöyle açıklanmaktadır: «Biz her peygamberi, onlara açık seçik anlatsınlar diye kendi milletinin diliyle gönderdik.»

Hz. Muhammed (A.S.) Kureyş Kabilesi'ne mensup Hâşim Oğulların-dandır ve Arap'tır. O bakımdan kendisine indirilen en son kitap Kur'ân Arapça'dır. Bunun aksini düşünmek yersiz ve anlamsızdır.

Bütün insanlara gönderilen ve getirdiği dini kıyamete kadar devam edecek olan son peygamberin Araplardan seçilmesi, ilâhî irâde ve meşiete dayalı bir olaydır. Neden ve niçini üzerinde görüş beyân edemeyiz; ancak gerekirse hikmetini düşünmeye çalışırız. Çünkü Cenâb-ı Hak nübüvvet ema­netini lâyık gördüğü kimseye verir, ehil olanı o emâneti yüklenmeye seçer. O, yaptığından sorulmaz, biz insanlar yaptıklarımızdan mutlaka soruluruz.

Konunun hikmeti üzerinde durduğumuz zaman şu gerçek karşımıza çıkar;

Diğer dillerle kıyas edilince, Arapça'nın kendine has birtakım özellik­leri vardır. Onları kısaea şöyle sıralayabiliriz :

a) Önce dil sağlam kurallara dayalıdır, kelime üretme imkânı hayli  fazladır. , 

b) Akıcı bir yapıya sahiptir, ses uyumuna çok müsaittir.

c) Kelime haznesi oldukça zengindir.

d) İnsanın en inoe ve duyarlı duygu ve düşüncelerini kelime kalıbına dökmeye son derece müsaittir.

e) Uzun yıllar gelişip zirvesine yükselen Arap Edebiyatı'mn bütün in­celiklerini en ahenkli ve ölçülü anlamda kendinde taşıyan Arapça bir ki­tabın, önce o millet üzerindeki olumlu ve ediplerini acze düşürücü tesiri söz konusudur. [3]

Konumuzu oluşturan üçüncü âyetin sonunda, «aklınızı kullanırsınız di­ye..» sözcüğüyle Kur'ân'ın Arapça indirilmesinin hikmeti üzerinde, önce Arapların, sonra da diğer milletlerin düşünmesi istenmekte ve aklın reh­berliğine dikkatler çekilmektedir.

 

Ümmü'l-Kitap

 

 «Şüphesiz ki, o bizim katımızda Ana Ki-tap'ta (yazılı olup) kadri yücedir ve hikmet doludur.»

Ana Kitap, «kitabın asıl kaynağı» manasına gelen ve Kur'ân'ın anla­tımıyla «Ümmü'NKitap»tan maksat «Levh-i Mahfuz» veya «İlâhî İlimsdir di­yebiliriz. Ancak «Levh-i Mahfuz» olması daha sıhhatli ve daha kuvvetlidir. Nitekim Büruc Sûresi 22. âyetle bu husus açıklanmaktadır.

Levh-i Mahfuz, yüce âlemde Kalem'in ilahî emirle ilk yazdığı manevî bir levhadır ki ona «Ümmü'l-Kitap» denilir. Kalem'le yazılanlar orada olduğu gibi korunmaktadır. Herhangi bir değişikliğe uğraması söz konusu değildir.

Ancak Şeyh Muhyiddin Arabî (K.S.) Fütuhat-i Mekkiye adlı kıymetli eserinde bir büyük kalem, bir de küçük kalemlerden söz etmektedir. Büyük kalemin yazdığı aynen sabit kalmaktadır ve zaten o kalem yazdığını yaz­mış, mürekkebi kurumuştur. Kalemlerin yazdıkları ise, hep sabit kalmaz, murad-i ilâhî doğrultusunda silinenleri olur.

Böylece büyük kalemin yazdıkları, kâinat düzeniyle, âhiret alemiyle ve önemli konularla ilgili hususlardır ki, kıyamete kadar onların değişmesi söz konusu değildir. Diğer kalemlerin yazdıkları ise, daha çok günlük olaylarla ilgili hususlardır ki, gerektiğinde silinir ve yeni şeyler yazılabilir. Mi'rac ge­cesi Resûlüllah (A.S.) Efendimizin kalemlerin gıcırtı sesini duyduğunu ifa­de buyurması, bu küçük kalemlerle ilgili olanıdır. Zira büyük kalem yazıla­cak olan her şeyi yazmış, sahifeler durulmuş ve onun da mürekkebi kuru­muştur.[4]

Kur'ân-ı Kerîm, «Levh-i Mahfuz» ile olan bağlantısı yönüyle de o son derece yüksek, beşer kudret ve idrâkini aşan hikmetlerle doludur. Madde­cilerin, bâtıldan yana olan inkarcı şaşkınların bu kadri yüce kitabı inkâr etmesi veya onu küçümsemesi, o kitap için bir nakise değil, bilâkis şeref ve izzettir. Hâfız'ın kendi divanında, «Gülün kadrini eşek ne bilir, onu baya­ğı bîr ot sanır da midesine indirir» dediği gibi..

Nitekim beşinci âyetle hak olan Kur'ân'ın bütün engellere ve engelle­melere rağmen yoluna devam edeceği; sapık maddecilerin, inkarcı müşrik­lerin onu durduramıyacakian açıklanarak, hakkın yolunda hemen her çağ­da bâtılın pusu kurduğuna işaret edilmekte ve bu sürtüşmenin kıyamete kadar sürüp gideceğine dolaylı şekilde atıfta bulunulmaktadır.

Bu sürtüşme ve tartışmanın sebebine gelince:

Diyebiliriz ki, zıdların karşılaşması ve sürtüşmesi, insan düşüncesine canlılık kazandırmakta, ilmî araştırmaları hızlandırmaktadır. Hakkın hak olduğunun iyice anlaşılması ve hakkın gelişme kaydetmesi için bâtılın ne demek olduğunu anlamaya ihtiyaç vardır. Bu tez ve antitez şeklinde teza­hür etmekte, tezin kuvvetlenip gelişmesi için karşısında antitezin bulun­ması gerekmektedir.

O bakımdan hak ile bâtıl, doğru ile eğri, adalet ile zulüm tartışma ve çekişmesi insan tarihiyle başlamış ve kıyamet kopuneaya kadar sürecek­tir. Bu, insan hayatının zfdlarla örülüp ölçülü ve dengeli bir mücadele kanunun bağlandığını göstermekte ve her iki hayatta mutlu olabilmek için bu mücadeleyi Kur'ân'ın ışığı altında ayarlamayı ilham etmektedir.

Nitekim 6, 7, 8. âyetlerle bu inceliğe işaret edilmekte ve gönderilen her peygamberin mutlaka alaya alındığı, yalancılıkla suçlandığı, birtakım sal­dırı ve İşkencelere mâruz kaldığı dolaylı şekilde haber verilmektedir.

Sonra da hakkın mutlaka üstün geleceğine yine kapalı bir anlatımla atıf yapılarak yıkılıp yok edilen inkarcı azgınların âkibeti hatırlatılmakta ve böylece Mekkeli müşriklerle yaşamakta olan inkarcılar uyarılmaktadır,

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın Arapça indirildiği açıklandı ve bunun hikmeti üzerinde aklımızı kullanmamız istenildi. Sonra da Kur'ân'ın «Üm­mü'l-Kitap» denilen «Levh-i Mahfuz»dan alındığı ve bu özelliğiyle beşer idrâkini ve kudretini aştığı konu edildi. Hak ile bâtıl mücadelesinin sürüp geldiğine dikkatler çekilerek peygamberlerin hayatı misal verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, inkarcı müşriklerin her şeye rağmen gökleri ve yeri yaratanın putlar değil, Allah olduğunu itiraf etmeleri üzerinde durulu­yor ve onların aklına ışık tutmak, ilmî araştırma yapmak isteyenlere temel bilgi vermek ve hareket noktasını belirlemek için beş, altı kadar belgeye yer veriliyor.

 

Meali:                                                    

 

9-Eğer onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, «Onları O, çok güçlü, çok üstün, her şeyi bilen (Allah) yarattı» derler.

10- O Allah ki, yeryüzünü size bir beşik yaptı ve doğru yolu bulup yürümeniz için onda yollar meydana getirdi.

11- O (Allah) ki, gökten belli bir oranda su indirir de onunla ölü bir beldeye hayat verip canlandırırız/İşte bunun gibi siz de diriltilip kabirleri­nizden çıkarılacaksınız.

12- O ki, bütün çiftleri yaratmış ve gemiyi var kılmış; davarlardan da, binmeniz için,

13-Sırtlarına binip doğrulmanız, sonra üzerlerinde iyice kurulunca Rabbınızın nimetini hatırlamanız ve «bunu bizim buyruğumuza verip baş eğdiren (Allah) yücedir, münezzehtir; yoksa biz ona yanaşamazdık.

14-Ve elbette biz, dönüp dolaşıp Rabbımıza döneceğiz.» demeniz için var kılınmıştır.

 

İlgili Hadîs

 

İbn Ömer (R.A.) anlatıyor:

— Resûlülloh (A.S.) Efendimiz sefere çıkarken, bineğine binip üzerin­de iyice doğrulunca, üç defa Allah'a hamd eder, üç defa «sübhanellah» der, üç defa «Allahu Ekber» diyerek tekbîr getirir ve sonra da şöyle duâ eder­di: «Bunu bizim buyruğumuza verip baş eğdiren (Allah çok) yücedir, mü­nezzehtir. Öyle olmasaydı biz buna yaklaşamazdık. Şüphesiz ki biz dönüp dolaşıp sonunda Rabbımıza döneceğiz.

Allahım, şu yolculuğumda senden iyilik ve takva (duygusunu ve idrâ­kini bize vermeni) istiyoruz. Amelden de senin razı olacağını diliyoruz.

Allahım, bu yolculuğumuzu kolaylaştır. Yolculuğumuzdan sonra da bizi itaatkâr kıl.

Allahım, yolculukta asıl sahip, çoluk çocuğumuz arasında asıl halîfe sensin.

Allahım, seferin şiddetinden, üzüntü ve sıkıntı veren görüntüsünden; aile ve malda kötü bir inkılaptan sana sığınırım.» [5]

 

Mekkeli Müşriklerin Allah Hakkındaki Bilgileri

 

«Eğer onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» Diye sorsan, «onları O, çok ı güçlü, çok üstün, her şeyi bilen (Allah) yarattı» derler..»

Mekkeli putperest müşrikler, Allah'ın varlığına inandıkları gibi, O'nun gökleri ve yeri yarattığını da ikrar ederlerdi. Ancak âhirete ve Hz. Muham-med'e (A.S.), aynı zamanda indirilen son kitap Kur'ân'a inanmazlar ve put­ları Allah'ın yardımcıları sanıp onların şefaatini umarlardı. O bakımdan putları memnun ettikleri ölçüde Ailah'a yakın olabileceklerine inanırlar ve zaman zaman onlara duydukları aşırı ilgiden dolayı onları Allah'a ortak koşarlardı.

Böylece müşrikler putperestlik potasında iyice şekillendiklerinden, ken­dilerine doğru yolu gösterip Allah'ın ortağa ihtiyacı olmadığını söyleyen­lere şiddetle karşı çıkar ve gerekirse bu uğurda birtakım cinayetler işle­mekten çekinmezlerdi. Zaten İslâm'a baş düşman olmalarının sebepleri­nin başında onların bu şartlanması geliyordu.

İlgili dokuzuncu âyetle müşriklerin Allah hakkındaki inançları konu ediliyor; Allah'ın çok güçlü, cok üstün ve çok bilgili olduğuna inandıklarına dikkatler çekiliyor.

 

Allah, Mutlak Tasarruf Sahibidir

 

 «O Allah ki, yeryüzünü size bir beşik yaptı ve doğru yolu bulup yürümeniz için onda yollar meydana getirdi.»

Putperest müşriklerin inanç ve iddiaları belirtildikten sonra, Allah'ın mutlak kudret ve yegâne tasarruf sahibi bulunduğuna; kudretinde, tasar­rufunda ve ilminde ortağı bulunmadığına değinilerek, akla ışık tutar ve mal­zeme verir mahiyette dört kadar delil sıralanıyor:

1-Yeryüzünün insanlar için bir beşik anlamında yaratılması.

«Beşik» kavramı bize, temsilî anlamda ip ucu vermeye yöneliktir. Ge­nellikle «beşik» askıda tutulup boşlukta sallanan bir araçtır. Ayrıca çocu­ğun uyuyup dinlenmesine uygun bir yataktır. Dünya da Güneş çekim kuv­vetiyle askıda tutulup belli bir yörüngede hareket etmektedir. İnsanların ya­şayıp dinlenmesi, gelişip çoğalması için elverişli bir yataktır.

Bir yumurta gibi pürüzsüz olmayıp dağlarla, derelerle, vadi ve ovalarla pürüzlü, engebeli bir biçime sokulan dünya, bu şekliyle hayat dengesini korumakta ve plânlı şekilde düzenlendiği için de gezip dolaşmamıza, yol bulup bölgeler ve kıtalar arasını katetmemize çok elverişli bir ortam arzet-mektedir.

Bütün bu ince hesaplar, dakik plânlar, kâinatın kör tesadüflerin bir-araya gelmesiyle değil, çok yüksek mutlak kudretin teoellisiyle vücut bul­duğunun delilidir. Artık basit cisimler, canlı-cansız varlıklar O'na ortak ko-şulabilir mi? Çünkü her şey O'nun eseri olarak bulunuyor.

2- Gökten belli oranda su indirilmesi.

Yağmur dengesinden söz edilmekte ve bununla yeryüzünün yeniden hayat bulması konu edilmektedir.

«Mâen bi-kader» cümlesi, ihtiyaç nisbeti; ziraate, içmeye ve diğer lü­zumlu şeylere yetecek kadar diye yorumlanabilir. Bu, dünya yaratilalıdan beri, yeryüzünün onda yedisinin denizle kaplı bulunmasına; dünya ile gü­neş arasındaki uzaklık nisbetine; güneşten gelen ısıyla belli oranda bu­harlaşmanın meydana gelmesine işarettir. Öyle ki, bütün bu ünitelerin or­tak çalışmasıyla yağmur dengesi ihtiyaç nisbetinde sağlanmaktadır. Şüp­hesiz ki sözü edilen bunca sistemli ameliyenin mutlak bir plâna göre dü­zenlendiğini idrâk etmemek körlüğün, nankörlüğün açık belirtisi değil de nedir?

Evet bütün bu plânlı, dengeli olaylar, kâinatın şaşmayan kanunlarla yürütüldüğünü göstermekte ve yine mutlak anlamda ilim, kudret ve hik­met sahibi bir Allah'ın mevcudiyetini isbat etmektedir.

İnen yağmurun toprağı kabartıp tohum ve kökleri harekete geçirerek onları ölümlerinden sonra dirilttiği gibi, ölen insanların da buna benzer bir rahmetin inmesiyle dirilip kalkacakları bildiriliyor. Bu, hayatın su ile başla­dığını ve ikinci hayatın da yine yağacak kudret yağmuruyla başlayacağını yansıtmakta, hayat için suyun lüzumunu ortaya koymaktadır.

3- Eşyanın çift yaratılması.

Bu konuda Kur'ân «ezvac» kavramı üzerinde durmaktadır. «Zevçsin çoğulu olan bu kelimeyi ünlü müfessirlerimiz «esnaf» ve «enva'» diye yo­rumladıkları gibi, Allah'tan başka her şeyin zıdlar şeklinde çift yaratıldığı­nı; Allah'ın ise eş ve ortaktan, denk ve benzerden münezzeh bulunduğunu ortaya koymuşlardır.

Müfessir Kurtubî ve onun yolunu izleyenler, el-Hasan ve İbn İsa'nın tefsirlerine yer vererek şu yorumu nakletmişlerdir: «Ezvac'dan maksat, yaz-kış, gece-gündüz, gök ile yer, ay ile güneş, cennet ile cehennem gibi zıd çiftlerdir. Canlıların erkek ve dişisi; bitkilerin dişi ve erkek anlamda aşılanıp döllenmesi de bu cümledendir.»

Bütün bu yorumların çoğu, günümüzde gelişen bilimsel araştırmalar­la az veya çok uyum halindedir, diyebiliriz. Çünkü gerek canlılarda, gerekse bitkilerin çoğunda zevçiyet kanunu câridir. Ayrıca kâinat zıdiarla donatıl­mıştır.

Şüphesiz ki bu düzenleme, mutlak anlamda bilgili, hikmetli, kudretli çok yüksek bir varlığın hükümran olduğuna delâlet etmektedir ki, hak din­ler ona «Allah» demekte ve O'nu kemal sıfatlarıyla tanıtmaktadır.

Yoksa materyalistlerin iddia ettiği gibi, «hayat madde ile birlikte ezel­den beri mevcuttur» denilemez. Çünkü her şey çok mükemmel şekilde prog­ramlanmış ve şaşmayan kanunlara bağlanmıştır. Onların «ezelden beri mevcuttur» sözü hiçbir ilmî esasa dayanmamakta ve bunu, sadece Cenâb-t Hakk'ı inkâr etmek için kendilerine göre bir can simidi yapmaktadırlar.

4- Gemilerin ve binek hayvanların yaratılıp hizmete sevkedilmesi.

Gemi ne zaman icad edilmiştir? Onu ilk yapan Nuh Peygamber mi­dir? Şüphesiz bu konuda sağlıklı bir bilgiye sahip değiliz. Kur'ân-i Kerîm, ilâhî emir ve gözetim altında Nuh (A.S.)ın tahtadan veya madenî levhalar­dan gemi yaptığını açıklamaktadır. [6]

Aynı zamanda bu geminin suyu yarıp yol almasına imkân veren kuş göğsüne benzer göğsü bulunduğuna veya levhalarının çivilerle tutturuldu-ğuna işaret edilerek, yapımı hakkında ip ucu verilmektedir.

Ayrıca Süleyman Peygamber'in (A.S.) yelkenli gemilerden oluşan güç­lü filoları hakkında birtakım bilgilere de yer verildiğini görmekteyiz.

O halde binip deniz yolculuğu yapmamız için Allah'ın gemiyi var kıl­ması iki ayrı yorum gerektirmektedir:

a) Nuh Peygamber'den önoe insanlar büyük gemi inşa etmeyi düşü­nememişler; küçük çapta  kayık ve benzeri araçlar kullanmışlardır.  Nuh Peygamber'in büyük bir gemi inşa etmesi için, ortada model bulunmadı­ğından ilâhî gözetim altında yapılması gerekiyordu.  Diğer yandan,  Nuh Kavmi'nin bulunduğu bölgede deniz olmadığından. Onun yapmaya başla­dığı şeyin ne olduğu sorulmuyordu da, deniz olmayan yerde gemi yapma­nın anlamsızlığı düşünülerek alay konusu ediliyordu. İşte bu iki husus bize, Nuh (A.S.)dan önce büyük çapta gemi  inşa edilmediğini  isacet yoluyla yansıtmakta ve fakat denizde kullanılan birtakım vasıtaların bilindiği de kapalı bir anlatımla haber verilmektedir.

b) Su ile diğer cisimlerin özgül ağırlıkları ve bu kanuna göre, cisim­lerin su üstünde yüzmesi, Allah'ın insanlardan yana var kıldığı fiziksel bir olaydır. Bu açıdan da gemi Allah'ın lûtfunun eseridir.

«Bunun bizim buyruğumuza verip baş eğdiren (Allah) yücedir münez­zehtir..» cümlesi, konulan fiziksel kanunlara ve binek hayvanlarının hizme­te sevkedilmelerine, böylece her şeyin yaratıldığı hikmete ve hizmete yö­neldiğine işaret etmektedir. Zira suyun belli kanunlara bağlı bulunarak ta­şıdığı özellik, geminin yüzmesini sağlamakta ve onu insana baş eğdirmektedir. Binek hayvanlarının binmeye elverişli yapı ve güçte, insanların buyru­ğuna baş eğme özelliğinde yaratılması da öyle..

İşte Kur'ân-ı Kerîm'in bahsettiği «teshir» budur.

İnsan gerek at ve benzeri bir bineğe, gerek gemi ve benzen bir vası­taya bindiği zaman gururlanıp nefsinin esiri olabilir. İslâm Dini ise, insana her işte ve konuda Allah'ı hatırlatır ve her şeyi O'nun varlığına delil göste­rir. Mevlânâ'nın da dediği gibi, kâinat ancak Allah ile güzeldir, O'nunla an­lam kazanmaktadır. İslâm'ın amacına gelince: Her konuda Allah ile kul­ları arasındaki münasebet ve ilgiyi devam ettirmek; insanın çok, âciz, Allah'­ın ise sınırsız kudret sahibi bulunduğunu kalp ve kafalara işlemektir. Bu­nun için bir vasıtaya binildiğinde, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in yaptığı dua­yı yapmamız; en azından Kur'ân'daki cümleyi okumamız, imânımızın gere­ği, kulluğumuzun belirtisidir. Ayrıca Nuh Peygamber'in {A.S.) gemiye biner­ken yaptığı şu duayı da okumamızda sayısız faydalar vardır:

Hûd Sûresi: 41.

 

Dönüş, Allah'a Olacaktır

 

«Ve elbette biz, dönüp dolaşıp Rabbımıza döneceğiz.»

Allah'ın varlığına, kudretinin sınırsızlığına ve yüceliğine delâlet eden belgeler sıralandıktan, insan düşünce ufku genişletildikten; akla ışık tu­tulup gereken malzeme verildikten sonra, dönüşümüzün ancak Allah'a ola­cağı açıklanmaktadır.

Vasıtaya binen kimsenin yapacağı yolculuk, varacağı yer hayatında ayrı bir değişiklik, başka bir dönem oluşturur ve aslında insan yolculuğu devam edip gelmektedir. Ruhlar âleminden yola çıkıp dünyaya gelmekte ve âhirete doğru yol almaktadır. Allah'ın kudretinin tecellisi olarak hepimiz O'ndan gelmekteyiz ve sonunda O'na dönmek zorundayız. Bu, ezelde kud­ret kaleminin yazıp çizdiği bir plândır ki değişmesi, değiştirilmesi söz ko­nusu değildir.

Böylece Kur'ân, hayatın ve insan olmanın asıl amaç ve hedefini belir­lemekte; yolu çizip gayeyi açıklamaktadır. Hiçbir inanç sistemi, hiçbir ilim adamının bilimsel görüşü insana böylesine yüce ve doyurucu ümit vereme­miş, onu boşluktan, gayesizlikten kurtaramamıştır. Çünkü sözün en doğ­rusunu, plân ve programın, denge ve düzenin en sağlıklısını Allah ortaya koymakta ve haber vermektedir.

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, putperest müşriklerin Allah hakkında az bilgileri bulunduğu ve ancak putlarını O'na ortak gösterip sapıklığa yöneldikleri ko­nu edildi. Hem onların, hem de yaşamakta olan inkarcıların «Tevhîd İnan­cı»nı zedeleyen ve bazan da yıkan bu gibi inanç ve düşünceden vazgeç­melerinde sayısız yararların bulunduğuna işaret edildi ve bu acıdan hare­ketle, akıllarını iyice kullanabilmeleri için de Allah'ın varlığına ve birliğine delâlet eden birkaç belgeye yer verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, müşriklerin, kendileri kız babaları olmayı bir na-kise ve utanç vesilesi saydıkları halde, Allah'a kız çocuğu nisbet etmeleri üzerinde duruluyor ve aydınlatıcı, yönlendirici bilgiler veriliyor. Allah'a ibâ­det etmemelerinin kendi irâdeleri dahilinde olmadığını, putlara ibâdet et­melerini hâşâ Allah'ın dilediğini ileri süren inkarcı müşriklerin nasıl koyu bir cehalet içinde bocaladıklarına atıfta bulunuluyor ve atalarının dinine körü körüne bağlanan o insanlar kınanarak, daha geniş çapta düşünmeleri isteniliyor.

 

Meali:                                                                                              

 

15- (İnkarcı putperestler ve azgın sapıklar) ise, Allah'a O'nun kulla­rından bir cüz' (çocuk) yakıştırdılar. Şüphesiz ki insan (genellikle) açıktan inkarcı ve çok nankördür. (Ancak Allah'ın korudukları müstesna).

16- Yoksa Allah yarattıklarından kendine kızlar edindi de oğulları si­ze mi seçip verdi?

17- Onlardan biri, Rahman (olan Allah')a yakıştırmağa çalıştığı şey (kız çocuğu) ile müjdelendiği zaman, üzüntü ve öfkesini yutkunarak yüzü kapkara kesilir.

18-Ya, demek onlar süs içinde yetiştirilip de tartışıp çekişmede (ha­yat ile mücadelede) açıklık getirmeyeni mi (Allah'a isnâd ediyorlar)?

19- Rahmân'ın kulları olan melekleri, dişiler sınıfına soktular. Onla­rın yaratılışında hazır mı bulundular? Onların şahitlikleri yazılacak ve sor­guya çekileceklerdir,

20- Dediler ki: «Eğer Rahman dileseydi biz onlara (o putlara) tap­maz dik.» Bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.

21- Yoksa biz, bundan (bu Kur'ân'dan) önce kendilerine kitap ver­dik de ona mı sıkıca tutunuyorlar?

22- Hayır, «şüphesiz ki biz babalarımızı bir din ve inanç üzerinde bul­duk. Onların izleri üstünde giderek yolumuzu bulduk» (derler).

23- İşte böylece senden önce bir kasabaya ne kadar uyarıcı bir pey­gamber gönderdikse, mutlaka oranın ileri gelen refah içindeki şımarık zen­ginleri şöyle dediler: «Doğrusu biz babalarımızı bir din ve inanç üzerinde bulduk ve şüphesiz onların izlerine uyup gitmekteyiz.»

24- (Uyarıcı peygamber onlara:) «Ben size, babalarınızı üzerinde bul­duğunuz dinden daha doğrusunu getirecek olsam da mı?» dedi. «Biz, şüp­heniz olmasın ki, sizinle gönderileni inkâr edip tanımıyoruz» diye cevap verdiler.

25- Onlardan intikam aldık. O (hakkı) yalanlayanların sonlarının ne olduğuna bir bak!.

 

Allah'a Evlât İsnad Eden Câhiller

 

«(İnkarcı putperestler ve azgın sapıklar) ise, Allah'a O'nun kullarından bir cüz' (çocuk) yakıştır­dılar. Şüphesiz ki insan (genellikle) açıktan inkarcı! ve çok nankördür. (An­cak Allah'ın korudukları müstesna).»

Her çağda bâtıl ve onun kılıfı olan cehalet değişik görüntülerle ortaya çıkar; ama temelde hepsi aynı noktada birleşir: Hakk'ı red ve inkâr..

Mekkeli putperest müşrikler de «Melekler Allah'ın kızlarıdır» derken, on dört asır sonra da Hıristiyanlardan çoğu «İsa, Allah'ın biricik oğludur» diyerek çok sakıncalı bir inancı savunmaktadırlar. Şüphesiz Mekkeli müş­riklerin de, günümüzdeki Hıristiyanların da sözü edilen sakıncalı inançları­nın değişmeyen kılıfı cehalettir ve taassuptur.

Çocuk babadan bir parça sayıldığı için Kur'ân onun hakkında «cüz» kelimesini kullanmaktadır.

Gerçekten insan, ciddi ve doğru anlamda dinî eğitim görmezse, çok inkarcı ve apaçık nankör olup çıkar. Ancak Allah'ın korudukları ve doğru yola eriştirdikleri müstesna..

Kur'ân-ı Kerîm ayrıca Mekkeli müşriklerin diğer bir cehalet ve küfür­lerini şöyle açıklamaktadır: «Onlardan biri, Rahman (olan Allah)a yakıştır­mağa çalıştığı şey (kız çoouğu) ile müjdelendiği zaman, üzüntü ve öfkesini yutkunarak yüzü kapkara kesilir.»

İşte o günkü putperest müşriklerin Allah hakkındaki düşünce ve inanç­ları böylesine sakat, sakıncalı ve gülünç idi.

 

Hayat Mücadelesinde Kadın, Erkek Kadar Becerikli Ve Dayanıklı Değildir

 

Ya' demek onlar süs içinde yetiştirilip de tartışıp çekişmede (hayat ife mücadelede) açıklık getir­meyeni jtıi (Allah'a isnad ediyorlar)?»

Kur'ân-ı Kerîm, Allah'a kız çocuğu isnad edip kendilerine bunu yakış­tırmayan putperest müşriklerin bu ölçüsüz ve mantıksız, aynı zamanda ca­hilce iddialarını tasvîr ederken, kadınların fiziksel ve ruhsal yapılan hak-kında ana fikir vermekte ve daha çok süs içinde yetiştirilen ve ince duy­guya sahip olup zerafet ve nezaket simgesi sayılan kız çocuklarının, ha­yat mücadelesinde erkekler kadar başarılı, dayanıklı ve çilekeş olmadık­larına işarette bulunmaktadır. Aynı zamanda kıymetli madenlerden ve taş­lardan imal edilen süs eşyasının kızlara, kadınlara mahsus bulunduğuna da atıfta bulunmakta ve bunun onlar için meşru olduğunu belirtmektedir.

Ünlü psikolog Gustave le Bon'un da dediği gibi, kadınlar olaylar kar­şısında hem çok duygusal, hem de çok heyecanlıdırlar. O bakımdan sağ­lıklı bir mücadele veremezler. Tabii bunun her zaman istisnaları vardır, ama genel kaideye tesir etmez.

 

Putlara Tapmayı İlâhî Meşiete Bağlayan Müşrikler

 

«Dediler kî: «Eğer Rahman dileseydi biz onlara (o putlara) tapmazdık.» Bu hususta bîr bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylüyorlar.»

Mekkeli müşrikler, Allah'a ortak koşmalarında Allah'ın rızası bulun­duğunu ileri sürerek basit mantık oyunlarına baş vururlar; böylece insan­ların bu hususta irâdelerinin geçerli olmadığını iddia ederlerdi. Oysa Ce-nâb-f Hak ruhları yaratıp her insanın nasıl bir ortam ve şartlar içinde dün­yada bulunacağını; aklını, irâdesini hangi yolda kullanacağını ezelî ilmiyle tesbit edip yazmıştır. Onlar yazıldığı için biz öyle yapmıyoruz; yapacağımız için yazılmıştır ve değişmesi söz konusu değildir. Zira Allah'ın ilmi yanıl-maz, hatâ yapmaz. O halde herkes kendi akıl ve idrâkiyle, irâde ve anla­yışıyla yolunu seçmekte ve yaptığından tamamiyle kendisi sorumlu olmak­tadır. Evet Allah dileseydi hiç kimse bâtılı benimsemez, hakkı red ve inkâr etmezdi. Ama böyle bir kanun koymamış, öyle bir hayat düzeni kurmamış­tır.

Ancak ruhumuzun yaratılması, dünyaya getirilmemiz, erkek veya kız olarak doğmamız; ölüm, ecel, ikinci hayat bütünüyle insanın irâdesi dışın­da, ilâhî takdirin eseridir.

 

Atalarının Yolunu Seçip Benimseyenler

 

«Hayır, Şüphesiz ki biz babalarımızı bir din ve inanç üzerinde bulduk. Onların izleri üstünde gide­rek yolumuzu bulduk (derler).»

Atalarımız iyi, ya da kötü yolda yürümüş olabilirler. Bu bizim için ör­nek alınacak, taklit edilecek sağlam bir ölçü ve kıstas değildir. Çünkü biz­ler kendi hayatımızı yaşıyoruz ve aneak kendimizden ve yaptıklarımızdan sorumluyuz. Atalarımız da kendi hayatlarını yaşamışlar ve kendi sorum­lulukları doğrultusunda ömürlerini harcamışlardır. Bizleri kötü yetiştirmiş-lerse onun da hesabını vermek ve cezasını çekmek zorundadırlar. Akıl, irâ­de, idrâk ve zekâ gibi yüksek yeteneklerle donatılan insanoğlu yolunu ilâ­hî buyruklar doğrultusunda ve aklın rehberliğinde aydınlatırsa, hem dün­yada, hem de âhirette mutlu olur ve kendisinden sonrakilere soylu ve iyi bir mîras bırakır. Ondan sonrakiler de sözü edilen mîrası taklît yoluyla de­ğil, tahkik yoluyla değerlendirir de  ilâhî murada   uygun olduğunu tesbit ettikten sonra bağlanır ve uygularlarsa, kendi hayatlarınLaydınlığa döndür­müş ve gelecekleri için en iyi hazırlığı yapmış olurlar. Zira gerçek imân, taklît değil, tahkik işidir. Tahkik ise, akla, irfana ve ilâhî beyânı iyi anla­maya yönelik bir tesbitle vücut bulur.

Bu nedenle sapıklık içinde bir ömür tüketen ataları körü körüne tak­lît eden Mekkeli müşrikler hem kınanıyor, hem de uyarılıyorlar.

 

Taklitte Aşiri Gidenler, Daha Cok Refah İçinde Olanlardır

 

«İşte böylece senden önce bir kasabaya ne kadar uyarıcı bir peygamber gönderdikse, mutlaka oranın ileri gelen refah içindeki şımarık zenginleri şöyle dediler: «Doğrusu biz babalarımızı bir din ve inanç üzerin­de bulduk ve şüphesiz onların izlerine uyup gitmekteyiz.»

Bunun sebebi gayet açıktır; şöyle ki: Zenginin kafası ve kalbi daha cok dünyalıkla meşguldür. Hayatı madde ve eğlencedir. Tahkiki imân ise, düşünme, inceleme, araştırma işi olup, ilâhî âyet ve belgeleri iyice anla­maya dayanır. Zenginin, şımarık sosyetenin buna ayıracağı zamanı ya hiç yoktur, ya da pek azdır. Onlar için en kolay ve rahat olanı, nefislerini okşa-vıp maddenin yolunu bütün genişliğiyle açık tutan atalarının yolu ve inan­cıdır. Peygamberlerin getirdiği hakikatler, onların hürriyet alanını sınırla-, makta, nefislerinin aşırılıklarını frenlemekte; dünyalıktan da ancak meşru ve helâl olanını sunmaktadır. O nedenle şımarık zengin düşünmeden red ve inkâra baş vurur ve o yüzden çevresindekilere de en kötü örnek kendisi olur. 23. âyet bu hususa işaret etmektedir.

Cenâb-ı Hak tarih boyunca böylesine katı tutum içinde olup hakki red­detmeyi zulüm ve ahlâksızlıkla birleştiren kavim ve milletleri ilâhı intikam çerçevesinde nasıl cezalandırdığını şöyle açıklamaktadır; «Onlardan inti­kam aldık. O (hakkı) yalanlayanların sonlarının ne olduğuna bir bak.»

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'a evlât isnad eden müşriklerin tutumu ko­nu edildi. Körü körüne atalarının inancını taklit edenler kınandı ve tahkîkî imâna gerek olduğuna işaret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, atalarının yoluna uymayan İbrahim Peygamber (A.S.) misâl veriliyor ve son peygamber gönderilmeden önce, Onun gel­mesini bekleyenlerin, gerçek ortaya çıkınca nasıl döneklik yaptıkları konu ediliyor. Maddeci müşriklerin, izzet ve şerefi, büyüklük ve önderliği servet­le ölçtüklerine değinilerek, peygamberlik payesinin iki beldede yaşayan söz sahibi zenginlerden birine verilmediğine üzülen o insanların çok bilgisizce düşüncelerine dikkatler çekiliyor. Fazla servetin, lüks ve konforun aile ve toplumlara pek rahmet havası estirmediğine ve estirmiyeceğine atıf yapı­larak dünya malının gaye değil, araç olduğuna işarette bulunuluyor.

 

Meali:

 

26-27- Hani bir vakit İbrahim, babasına ve kavmine dedi kî: «Haki­kat ben, sizin taptıklarınızdan uzağım, onlarla bir ilişiğim yoktur. Ancak beni yoktan örneksiz yaratan (Rabbım) müstesna (ancak O'na taparım). Gerçekten O, beni doğru yola eriştirecektir.»

28- İbrahim bunu, (hakka) dönerler diye soyu arasında baki kala­cak bir söz olarak bıraktı.

29-Fakat bunları ve babalarını, kendilerine hak ve (onu) açıklayan peygamber gelinceye kadar bir süre geçindirip yararlandırdık.

30-  Hak onlara geldiği zaman, «Bu bir sihirdir ve biz herhalde onu inkâr edenlerizdir» dediler.

31- ve bir de dediler ki; «Bu Kur'ân, şu iki şehirden büyük bir ada­ma indirilmeli değil miydi?»

32-Rabbın rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Oysa dünya haya­tında onların geçimliğini aralarında biz taksim ettik, bazısının bazısına iş gördürmesi için kimini kiminin üstüne derecelerle yükselttik. Rabbın rahmeti ise, onların toplayıp biriktirdiklerinden hayırlıdır.

33- Eğer insanların (küfür ve sapıklıkta toplanıp) bîr tek ümmet olma sakıncası olmasaydı, Rahman (olan Allah)'ı   inkâr edenlerin evlerinin tava­nını, üzerine çıktıkları merdivenleri;

34-35-Evlerinin kapılarını, üzerine yaslandıkları kanepeleri gümüş­ten yapar ve altın kaplamalarla işlerdik. Bunların hepsi dünya hayatının kı­sa süreli yararlanılan geçimliğinden başkası değildir. Âhiret ise, Rabbın ya­nında korkup sakınanlar içindir.

 

İlgili Hadîsler

 

«Eğer şu dünya Allah yanında bir sivrisinek kanadına denk sayrlsaydı, elbette hiçbir kâfire ondan bir damla su olsun içirmezdi.»[7]

«Eğer dünya Allah yanında bir sivrisinek kanadına denk say il saydı (ya­ni o kadarcık olsun bir kıymeti olsaydı) elbette hiçbir kâfire ondan bir şey vermezdi.» [8]

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ezvac-i tahirat (eşlerin)den ayrı bulunduğu günlerden bir günde idi, Hz. Ömer (R.A.) içeri girdi, Onu hasır üzerine uzan­mış bir halde gördü. Bu sırada Hz. Peygamber (A.S.) onun içeri girdiğini gö­rünce kalkıp oturdu ki hasırın izleri bedeninde yer etmiş bulunuyordu. Hz. Ömer (R.A.) bu manzara karşısında duygulandı ve aralarında şu konuşma geçti:

— Ya Resûlellah! Şu Kisra ve Kayserler nan-u nimet içinde yüzerlerken, sen Allah'ın en seçkin kulu bulunduğun halde böyle mi olacaksın?!

—  A Hattab'in oğlu! Sen yoksa şüphede misin? Onlar birer millettir ki, Allah güzel ve hoş nimetlerini dünya hayatlarında hemen teze I den ver­miştir. Dünya'nm onlar için, âhiretin bizler için olmasına razı değil mi­sin?» [9]

«Altın ve gümüş kaplarla su içmeyin, o tabaklarda yemek yemeyin. Çünkü bunlar dünyada onlar (inkarcı maddeciler) içindir; âhirette de bizim için olacaktır.»[10]

 

İbrahim Peygamberin Atalarının Yolunda Yürümemesi

 

<(Hani bir vakit İbrahim, babasına ve kavmine dedi ki: «Hakikat ben, sizin taptık­larınızdan uzağım, onlarla bir ilişiğim yoktur. Ancak beni yoktan örneksiz yaratan (Rabbım) müstesna (ancak O'na taparım). Gerçekten O, beni doğ­ru yola eriştirecektir.»

Mekke'nin ileri gelen şımarık müşrikleri, atalarının yolunda yürüdükle­rini, yeni bir yol kabul etmiyeceklerini ısrarla belirtirken, Cenâb-ı Hak bir­çok millet ve kavimler tarafından tanınan ve sevgi, saygı duyulan İbrahim Peygamber'i (A.S.) örnek veriyor. Baba ve dedesi aşırı putperest oldukları halde İbrahim (A.S.) bâtıla meyletmemiş, putlara asla iltifatta bulunmamış ve bütün gücüyle, cesaretiyle «Tevhîd İnana»nı savunup yaymaya çalışmış­tır.

Sonunda nesilden nesile aktarılan ve kıyamete kadar baki kalacak olan güzel bir söz bırakmıştır. Bu, ya, «Lâ ilahe illallah», ya da «İslâm» ya­ni Hakk'a teslim olma sözüdür.

İbrahim (A.S.) böyle bir mücadele verirken, «O, beni doğru yola eriş­tirecektir» demiştir. Bundan, kendisine o dönemde henüz peygamberlik ve­rilmediği anlaşılıyor. Zaten mücadelenin en ibret ve öğüt alınacak safhası da burada kendini gösterir. İbrahim (A.S.) bu dönemde Hakk'ı savunan ate­şin bir gene olarak sahnede kendini hissettiriyor ve dikkatleri kendi üzerin­de topluyordu. Cenâb-i Hakk'ın varlıkta yer alan her şeyi yokluk karanlı­ğını yırtarak varlık alanına getirdiğini biliyordu. «Fatarenî» fiili bunu ifâde etmektedir.

Böylece Kur'ân, taklitten kurtulmanın, hakikati aramanın yol ve yön­temlerine atıfta bulunurken, daha çok gençlere seslenmekte ve İbrahim Peygamber'i misâl vermektedir.

İbrahim (A.S.), yeşerttiği «Tevhîd İnançı»nı kendisinden sonra Allah'a iman edenlere mîras bıraktı ve böylece O yalnız kendi çağındaki insanları, değil, kendisinden sonraki çağlarda yaşayan birçok kavim ve toplulukları da irşat edip aydınlattı ve unutulmaz anılar bıraktı. Cenâb-ı Hak onun bu güzel mirasını şöyle açıklamaktadır: «İbrahim bunu (hakka) dönerler diye soyu arasında baki kalacak bir söz olarak bıraktı.»

 

Mekkeli'ler Kutsal Kabe Sayesinde Geçiniyorlardı

 

İbrahim Peygamber'in (A.S.) bir diğer unutulmaz eseri sayılan kutsal Kabe, asıl amacından saptırılmakla beraber uzun yıllar Mekkeli'lerin geçim kaynağı olma özelliğini de korudu. Nankör bir kavim hem bu kutsal mabe­din nimetlerinden yararlanıyor, hem de O'nun gerçek sahibi olan Cenâb-ı Hakk'a ortak koşuyor ve böylece Kabe'nin içini de, dışını da putlarla dol­durmuş bulunuyorlardı. Ne Musa (A.S.) ile İsa (A.S.)ın getirdikleri esaslara, ne de İbrahim (A.S.)ın Hanîf Dini'ne iltifat ediyorlardı.

Onların bu katılık ve cehaleti, İbrahim (A.S.)ın soyundan gelen son peygamber Hz. Muhammed (A.S.} ortaya çıkıncaya kadar devam etti. Kur'­ân, İslâm ve bunları teblîğ eden Resûlüllah'ın birçok delil ve belgelerle hak üzere bulunduklarını apaçık ortaya koymalarına ve Mekke'nin ufuklarına çöken küfrün kara bulutlarını kaldırıp ilâhî nuru bütün parlaklığıyla yansıt­maya yönelmelerine rağmen, kalpleri de ufukları kadar kararan o milleti hemen doğru yola yöneltemediler. Katılık, inat, cehalet her geçen gün biraz daha kabarıp ölçü tanımaz oluyor; Hz. Peygamber'in (A.S.) getirdiği açık belge ve mu'cizelere «sihir», «büyü» damgasını vurarak bütün güçleriyle bâtılı savunuyorlardı.

Böylece Mekkeli putperest müşrikler, eskiye nazaran daha çok putlara ve bâtıla sarılmaya heveslendiler ve ne pahasına olursa olsun Kur'ân'ı ve Hz. Muhammed'i (A.S.) tesirsiz hale sokmaya azmettiler. Oysa din ve son peygamber, onlara şan ve şeref kapılarını açacak, kalıcı bir isim bırakma­larını sağlayacak ve onları kabile hayatından, talancılık ve haksızlıktan, ce­halet ve kör taassuptan kurtarıp dünyanın en medenî ve ileri ülkesi ve mil­leti haline getirecek bütün güç ve kudreti beraberinde taşıyordu. Ama on­lar o günlerde bu gerçeği görecek bir basîret ve irfana sahip değillerdi.

 

Peygamberliğin Ve Semavî Kitabin Daha Zengin   Nüfuzlu Kimseye Verilmesini Savunanlar

 

 «Ve bir de dediler ki: «Bu Kur'­ân, şu iki şehirden büyük bir adama indirilmeli değil miydi?»

O günkü sosyal ve ekonomik yapı, psikolojik ve etnik hava, büyüklüğü, peygamberliği, ilâhî iltifata mazhariyeti ve semavî kitabı engin nüfuzlu ki­şilere lâyık görüyordu. Malı, evlâdı ve güçlü çevresi olan kişiler önde yürü­yor, söz sahibi kabul ediliyorlardı.

Bu üç unsur o günün tek övünme sebebi, büyük ve itibarlı tanınma ara­cı idi. Tabii bu konuda Hâşimoğulları'nın daha kuvvetli ve nüfuzlu olanları vardı. Risâlet görevi Hz. Muhammed'e (A.S.) verilince bunu hazmedemedi­ler ve sonunda kendi yapılarına, karakterlerine uygun sözü söylediler: «Peygamberlik payesi çok üstün ve çok şereflidir. O halde eğer Allah bu görevi herhalde birine vermeyi murad etseydi, Muhammed'e değil, Mekke veya Tâif'de en çok zengin, nüfuzlu olan Velîd b. Muğîre'ye, ya da Urve b. Mes'ûd es-Sakafî'ye verirdi. Bu büyük zatlara(!) verilmeyen bir paye ve şerefin Muhammed'e verilmesi düşünülebilir mi?»

Anlaşıldığı gibi, ahlâk, fazîlet, emniyet, tevazu, vakar, doğruluk, iffet ve nezahet ikinci, üçüncü plânda kalıyor; zenginlik, geniş çevreye sahiplik ve nüfuz önde yürüyordu. Bu ölçü ve hava hemen her devir ve çağda yer yer geçerliğini korumuştur ve korumaya devam da etmektedir.

Temelinde eğitimsizlik, aile yapısının bozukluğu, sosyal yapının peri­şanlığı ve hepsinden evvel inançsızlık ve eehalet yatmaktadır. O nedenle para, şatafat, lüks, konfor ve havaî bir yaşamın, şarlatanlıkla,, yalancılıkla, ahlâksızlıkla birleşip dört nala gittiği bir ülke veya bölgede dinden, imandan, faziletten söz etmek alay konusu olmaktan öteye geçmez ve o gibi insan­ların büsbütün küfür ve azgınlığını artırır. Ancak Allah'ın hidâyet nasîp kıl­dığı insanlar müstesna..

Peygamberlik ise, insanları kardeş yapıp sınıf kagasım önlemeye; zen­ginle fakir arasındaki uçurumu kapatıp sosyal adaleti sağlamaya; toplum yapısında güven, huzur ve istikrarı temeline oturtmaya; ruh ile beden, dün­ya ile âhiret arasında sağlam bir köprü oluşturmaya ve insanla Yüce Ya-ratan'i arasındaki engelleri kaldırmaya yönelik bir rahmettir ki, Cenâb-ı Hak ehil ve lâyık gördüğü zatları bu hizmetle şereflendirir.

 

Sosyal Adalete İşaret 

 

«Rabbın rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Oysa dünya hayatında onların ge­çimliğini aralarında biz taksim ettik; bazısının bazısına iş gördürmesi için kimini kiminin üstüne derecelerle yükselttik..»

İslâm'ın getirdiği sosyal adalet, gerek kavram olarak, gerekse uygu­lama yönünden sosyalistlerin ileri sürdüğünden çok farklı ve kendine has bir sistemdir. İlgili 32. âyetle sosyal adaletin asıl temel taşlarından en önemlisine değinilmekte ve ilâhî denge kanunu bu adaletin gereğini ortaya koymaktadır. Şöyle ki:

a) Dünya hayatında insanların geçimliği aralarında taksim edilmiştir.

b) İşlerin sağlıklı biçimde yerine getirilip yürütülmesi ve günlük ha­yatın düzenli devam etmesi için insanlar farklı yetenekte, güçte ve beceride yaratılmışlardır.

Ancak ilâve edelim ki, bu farklılık genetik düzenleme ve programlar­dan kaynaklanmakta ve fert, aile ve toplumun taşıdıkları kusur ve meziyet­ler genler vasıtasıyla nesilden nesile geçmektedir. Şüphesiz genleri böyle­sine programlamaya hazır durumda yaratan ve akıl almayacak bir maha­retle onların yüklendikleri programı kusursuz yerine getirmelerini sağlayan Cenâb-ı Hak, böylece insanlar arasında denge ve düzeni gerçekleştirmek­tedir. İlâhî plân hiçbir zaman bu dengeye müdahale etmez; ama insanların bilinçsiz yaşaması ve hilkat kanununu amacından saptırmaya çalışması bu dengeyi yer yer, zaman zaman bozmaktadır.

c)  İhtiyaçlar ne kadar çok ve ne kadar çeşitliyse, işler de o nisbette çok ve çeşitlidir.

d) İş taksimi kabiliyetlere, becerilere göre dengesini bulmakta ve ge­çim de ortaya konulan beceri ve emek nisbetinde farklılık arzetmektedir.

Denge unsuru sayılan bu dört esasın gerçekleşmesinde, az önce de değindiğimiz gibi, insanların bilgisizliği, hareketsizliği, umursamazlığı ve akıllarını yeterince kullanmamaları neticesi birtakım aksaklıklar doğmak­tadır.

İslâmiyet hem çalışmayı ibâdet kabul etmekte, hem hayatı hareket ola­rak vasıflandırmakta, hem de zekât ve sadaka; faizsiz ödünç ve birtakım keffaretlerle yardımlaşma ve dayanışma ruhunu geliştirmekle sosyal yapı­yı dengede tutup güçlendirecek esas ve prensipleri kendi sisteminde taşı­maktadır.

 

Kâfirlerin Şatafatlı, Gayr-i Ahlâkî Yaşantılarına Özenmemek

 

«Eğer insanların (küfür ve sapıklık­ta toplanıp) bir tek ümmet olma sakıncası olmasaydı, Rahman (olan Allah)'ı inkâr edenlerin evlerinin tavanını, üzerine çıktıkları merdivenleri; evlerinin kapılarını, üzerine yaslandıkları kanepeleri gümüşten yapar ve altın kap­lamalarla işlerdik..»                                                           ,

İlerisini görmeyen, hilkatin hikmetini bilmeyen, ikinci hayat hakkında İnkâr veya şüpheden kendini kurtaramıyan insanların gözü ve gönlü bütü­nüyle dünyaya, onun şatafatına, lüks ve konforuna yöneliktir. Oysa ölüm denilen olay, maddî alanda bütün makam ve üst dereceleri, servet ve kon­foru itip atmakta, heveslisini çıplak bir durumda kabir çukuruna indirmek­tedir. Gerçek bu olunca, dünyalık hiçbir zaman amaç değil, sadeee araç­tır. Hürriyet, huzur, sükûn, iffet ve doğruluk içinde yaşayabilmek için bu araç lüzumludur ve lüzumu nisbetinde kullanıldığı takdirde faydalıdır. Al­lah'ın yanında ise, dünya malının hiçbir değeri yoktur. Altın ve gümüşün kıymet olarak bilinmesi, insanlara nisbetledir. O bakımdan asıl gayeden uzak kalıp kendini olduğu gibi bu geçici değerlere verenlerin, üzerine -inkâr ve azgınlıkta, küfür ve tuğyanda birleşip hayatı berbat etme hususu olma­saydı- Cenâb-ı Hak, altın ve gümüşü dökercesine çok yaratırdı da evlerinin tavanını gümüşten yapacak kadar imkânlar verirdi. Ama bütün bunlar bir­kaç günlük dünya hayatını süslemekten öteye geçmez ve Allah yolunda, O'nun buyrukları doğrultusunda sarfedilmediği takdirde hiç kimseye mutlu­luk va'detmez; aksine acıklı bir azaba dönüşerek sahibini ebediyyen bed­baht ederdi.

Ahiret ve ondaki sayısız nimetlere inanmayanların birkaç günlük dün­ya hayatının şatafatı saadet getirmediğine göre, Cenâb-ı Hak, dünyada ha­zırladığı kaynakları insanların dengeli ve düzenli yaşamalarına imkân ve­recek

ölçüde yaratmıştır.

 

Lüks Hayatın Tasviri

 

Kur'ân-ı Kerîm lükse dayalı geniş refahı dört madde ile özetlerken gümüş ve altına ağırlık vermektedir. Oünkü hiçbir maden veya kıymetli taş, hem gümüş ve altın kadar çok tanınmış değildir; hem de bu iki made­nin yerini, işini, görünümünü hiçbir zaman aksettirememektedir. Asırlardır altın ile gümüş saltanatlarını sürdürmekte ve bütün milletlerin hayalinde canlanmaktadır.

Tasvirî plânın ana çizgilerine gelince : Gümüşten tavanlar, gümüş kaplamalı, altın işlemeli kapılar ve kanepeler, gümüşten merdivenler.. İşte bunlar Allah'ı inkâr eden  maddeci sapıkların özlemi ve  rüyasidır.

 

Hiçbir Mal Takva Kadar Değerli Değildir 

 

 <<Bunlarm hep"si dünya hayatının kısa süreli yararlanılan geçimliğinden başkası değildir. Âhîret ise, Rabbın yanında korkup sakınanlar içindir.»

Kur'ân, lüks sayılan hayata büyük hayranlık duyanların hayallerinde kurdukları şatafatlı yaşamı tasvîr ettikten sonra paha biçilmez bir servet­ten söz etmekte; maddî refahın kısa ömrüne, manevî refahın sonsuzluğu­na işaretle, «takvâ»yı anmakta, bununla, Allah'tan korkup her türlü kötü­lükten sakınmayı saadetin anahtarı olarak göstermektedir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, körü körüne geçmişe bağlı kalmayan İbrahim Peygamber (A.S.) misâl verildi. Hz. Muhammed'in (A.S.) risâlet görevini yüklenerek ortaya çıkmasıyla, düne kadar peygamber bekleyenlerin dönekliği üzerinde durularak, şeref ve büyüklüğü mal ve servette arayan­ların ne kadar aldandıklarına atıf yapıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Rahmân'a kulluğu -gururuna yediremiyen sapık­ların çok kötü bir arkadaş edinmeleri, İblîs'in fısıltılarına kulak vermeleri sebebiyle çok karanlık bir geleceği kendilerine hazırladıkları belirtiliyor ve böylelerinin kör ve sağır bulunduklarına dikkat çekilerek, doğru yolu görüp bulmalarının çok uzak olduğu hatırlatılıyor. Sonra da sözü edilen şaşkın sapıklara gereken cezanın elbette verileceği bildirilerek ilâhî hük­mün gerçekleşeceğinde şüphe edilmemesine işaret ediliyor ve Kur'ân'ın en büyük şeref olduğu, inananlara şeref ve itibar kazandıracağı hatırla­tılıyor.

 

Meali:

 

36- Kim de Rahmân-ı anmaktan yana körlük gösterirse, biz ona yan­daş olmak üzere bir şeytan sardırırız,

37- Ve gerçekten onlar, bunları doğru yoldan alıkorlar da bunlar, doğru yolda bulunduklarını sanırlar.

38- Sonunda bize gelince, yandaşına : «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, (Meğer) sen ne kötü arkadaş-mışsrn!» der.

39- Zulmettiğiniz için bugün (buradaki pişmanlığınız) size fayda ver­mez. Sizler elbette azapta birleşen ortaklarsınızdir.

40- Sen mi sağırlara işittireceksin veya körleri ve açık bir sapıklık içinde bulunanı doğru yola ulaştıracaksın?

41- Şayet biz seni (alıp kendimize) götürsek bile şüphesiz onlardan intikam alacağız.

42- Ya da onlara va'dettiğimiz şeyi (azabı) sana göstereceğiz. Çün­kü bizim onlara kudretimiz elbette yeter.

43-Artık sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dos­doğru yol üzerindesin.

44-O Kur'ân sana ve milletine elbette hem öğüt, hem de anılmaya değer bir şereftir, İleride bundan sorulacaksınız.

45- Senden önce elçi olarak gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: «Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar meydana getirdik mi?»

 

Kalp Körlüğünden Daha Beter Ne Vardır?

 

«Kim de Rahmân'ı anmaktan yana körlük gösterirse, biz ona yandaş olmak üzere bir şeytan sar­dırırız.»

Ölçüsüz mal ve ihtişam sevgisi, temelde sağlam imân yoksa, kalbi köreltir ve vicdanı hissiz bırakır. İnsanın manevî yapısında önemli yeri ve görevi olan bu iki şey dumura uğrayınca, zahirî ve bâtını şeytanlara giriş için yol iyice açılır da engeller kalkar. Yakın ve sıcak dostluklar ve arka­daşlıklar başlar. Allah'ın hidâyet ve inayeti erişmezse, bu körlük içinde kişinin İblîs ile olan dostluğu ve arkadaşlığı kabre kadar sürüp gider. Ger­çekleri bir türlü göremiyen bu kalp körleri, iyi şeyler yaptıklarını sanırlar. Zira yakın arkadaşları hep bu duyguyu fısıldayıp aşılarlar.

Dünyanın lüks ve konforu ne kadar geçici ve fâni ise, insanın ömrü de öyle.. Birkaç günlük şatafat ve tatmin; sonra da hayatın son çizgisine gelip dayanmak suretiyle dünyalıktan kopup uzaklaşmak, hepsi o kadar. Birkaç gün önce umut ve.amaç seçilen nesneler sıfıra müncer olur; seven­ler sevdiklerini bırakıp ayrılır. Arkada vebal, hasret kalırken ayrılanın ya­nında İblîs ve o tıynetteki sapıkların kara lekesi kalır.

Âhiret gününde Cenâb-ı Hakk'ın adalet huzuruna çıkarıldıklarında ise, arkadaşlar ve yandaşlar gerçeği görüp anlayacaklar ve : «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı. (Meğer) sen ne kö­tü arkadaşmışsin!» diyecekler.

Ne yazık ki, böyle bir temenninin ve gerçeği görmenin o gün için hiç­bir yararı ve olumlu neticesi olmayacak ve sözü edilen yakın arkadaşlar biraraya getirilip azabı müştereken tadacaklar.

Onların dünyada işledikleri bütün iş ve amelleri «zulüm» olarak anıl­maktadır. Zira zulüm, hilkatin hikmetine ters düşmek, amaçtan sapmak, dünya ile âhiret arasında köprü kurmamak ve kulluğun mertebe ve ölçü­sünü bilmemektir. Böylece kişi en büyük haksızlığı önce kendine, sonra da aldatıp kendi saffına çektiği  kimselere yapmış olur..

 

Sağırlara Duyurmak Mümkün Mü?

 

«Sen mi sağır­lara işittireceksin veya körleri ve açık bir sapıklık içinde bulunanı doğru yo­la ulaştıracaksın?»

Kâinat kitabı, aydınlatıcı belgeler, yol gösterici deliller ve gerçekleri yansıtan hakikatlerle doludur. Her şey O Yüce Yaratan'ın kudret damgasını taşımakta; ilim ve insaf gözüyle bakanlara, «Lâ ilahe illallah» ibaresini gös­termekte; gönül kulağını verenlere, «Allah'tan başka ibâdet edilecek ilâh yoktur» nağmesini işittirmektedir.

Varlığa madde ve şehvet gözüyle bakanları, hakikat sesinin önüne ne­fis engelini koyanları doğru yola, Allah'tan başka kim iletebilir? Zira on­larla hidâyet nuru arasında küfür ve tuğyan perdesi gerilidir. Nitekim Mek-keli putperest müşriklerin o günkü sosyal ve psikolojik yapıları bu düzeyde idi. Kırkıncı âyetle onların küfür ve cehalet vadisinde bakan körler, işi­ten sağırlar dizisinde yer aldıkları açıklanmaktadır.

Her şeye rağmen Peygamber (A.S.) ve din âlimlerinin görevi, insanla­rı' Hakk'ın yoluna davet etmek, ilâhî buyrukları mevcut şartlar ve ortama göre tebliğ etmektir. Doğru yola eriştirmek ise, Allah'a aittir.

 

Allah'ın Va'dinin Yakın Olduğu Bildiriliyor

 

«Şayet biz seni (alıp kendimize) götürsek bile-şüphesiz onlardan inti­kam alacağız. Ya da onlara va'dettiğimiz şeyi (azabı) sana göstereceğiz. Çünkü bizim onlara kudretimiz elbette yeter.»

Yıllarca süren amansız mücadele, bâtıldan yana olanları iyice şımar­tıp azdırmış; haktan yana olanların da imân ve irfanını artırmış ve dayan­ma güçlerine güç katmıştı. Kısacası, hakkı savunanlar ve bu doğrultuda teblîğ ve irşat hizmetini sürdürenler, kendilerine düşeni yerine getirmenin huzuru içinde her türlü hezeyan ve şiddete göğüs gererken, bâtılı savu­nanlar olumlu sonuç alamamanın sıkıntısı içinde kendilerini kurtulma­sı zor bir çıkmaza sokmuşlardı. Bu durumda Allah'ın va'di yakındı. İnecek olan ilâhî hüküm yerini mutlaka bulacaktı. Bunun bir bölümüne Resûlüllah (A.S.) Efendimiz dünya gözüyle şahit olacak; geriye kalan kısmını ise, O'nun mektebinde yetişen bahtiyar mü'minler müşahede edeceklerdi. İşte 41 ve 42. Âyetlerle bu hususa değinilmekte ve mü'minlere hem teselli, hem de müjde verilmektedir.

Nitekim çok geçmeden hicret olayı gerçekleşti. Arkasından Bedir ve Uhud savaşları onu izledi. Sonra da Mekke fethedilerek Allah'ın va'di ye­rine geldi. Çevre kabilelerin baş eğerek İslâm'a girmesi, Yahudilerin Medi­ne ve çevresinden sürülmesi gibi önemli olaylar da Resûluliah'ın (A.S.) ve­fatından önce gerçekleşen başarılı sonuçlardır.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in vefatından sonraki fetihlerin ardarda gerçekleşmesi dünyanın önemli bölgelerinde küfrün ve ahlâksızlığın hayat damarlarının kesilmesini sağlamış ve ilâhî va'din ikinci safhası zaferle he­define ulaşmıştır.

 

Peygamber (A.S.) in Ve Onun Yolunda Yürüyenlerin Görevi

 

«Artık sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru yol üzerindesin.»

İnkarcı sapıklar ne kadar gemi azıya alıp dört nala giderlerse gitsinler; İslâm mübelliğ ve mürşitleri imân ve aklın yolunu seçip bilerek, sabırla, gü­nün şartlarını ve mevcut ortamı dikkate alarak hakka davete devam eder­ler de, atacakları her adımla, söyleyecekleri her sözle Allah'ın hoşnutlu­ğunu kazanmayı amaç edinirlerse, doğru yolda Kur'ân metoduyla yürüdük­leri kesinleşir ve vakti saati gelince ilâhî yardım -O'nun va'di gereği- tecelli eder.

«İnsanların çoğuna hakkı kabul ettiremedik, olumlu sonuç alamadık; İmân eden az, inkâr ve azgınlıkta ısrar eden çok..» gibi düşüncelerin tesi­rine giren dâvetçiler başarısızlığa uğrama tehlikesiyle karşılaşabilirler. Çün­kü bu durumda kendi görev sınırlarını aşıp, doğru yola iletmeyi yüklenmiş olurlar. Oysa doğru yola iletme Allah'ın inayet ve meşietine bağlı bir husus­tur; dilediğini eriştirir, dilediğini de sapıklığıyla başbaşa bırakır.

Onun için İslâm'da doğru yolu göstermekle, doğru yola eriştirme sınır­ları belirlenmiştir. Şöyle ki; Hz. Peygamber'e (A.S.) : «Artık sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru yol üzerindesin!» mealin­deki âyetle tebliğ sınırı gösteriliyor.

 

Kur'ân-ı Kerîm Araplara Şan Ve Şeref Kazandırmıştır

 

 «O Kur'ân sana ve milletine elbette hem öğüt, hem de anılmaya değer bir şereftir. İleride bundan sorulacaksınız.»

İslâm'dan önceki devirlerde ancak bir iki güçlü devlet kurabilen ve fakat onları da devam ettiremiyen Araplar, daha çok düzensiz ve kabile kılıfında dağınık, merkezi otoriteden mahrum, başsız ve tutarsız bir hayat içinde bocalayıp günlerini gün etmeye çalışan bir millet idi. İslâmiyet bu dağınık, başsız ve merkezî otoriteden yoksun milleti biraraya getirmek su­retiyle dünyanın en güçlü ve en medenî devletini kurmuş ve cihan tarihin­de en büyük, fakat en kalıcı inkılâbı gerçekleştirmiştir.

Ne yazık ki, Araplar, İslâm'ın ilk yıllarında bu şerefe lâyık olamamış­lar; ondan kinle, nefretle uzaklaşıp Hz. Muhammed'e (A.S.) amansız düş­man kesilmişlerdi. Kendilerinden şeref ve ün getiren Kur'ân'a lâyık olup ol­madıkları, kendilerini o düzeye lâyıkıyla getirip getirmedikleri, hem dünyada, hem de âhirette sorulacaktır. Nitekim dünyada, İslâm'a yeni giren her fert ve toplum soruyor : «Araplar neden kendi dilleriyle inen Kur'ân'a daha çok sarılmıyorlar, neden Kur'ân ile yaşayıp dünya Müslümanlarına örnek ola­cak bir düzeye gelmiyorlar?» Âhiret'te ise, Cenâb-ı Hak onlara, bu yük­sek nimete* ve ebedî devlete lâyık olup olmadıklarını soracak, ona göre karşılık verecektir.

 

Peygamberlerin Hepsi Allah'a İbâdet Esasını Getirmiştir

 

«Senden ö nce elçi olarak gönderdiğimiz peygamberlerimize sor : Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar meydana getirdik mi?»

Araplar, Hıristiyanların «İsa Allah'ın biricik oğludur», «İsa, üç ilâhtan biridir» iddialarını delil gösterip putlarının neden ilâh olamıyacakiannı sa­vunuyorlardı. Aslında bu şaşkınlar, İsa Peygamber'e inanmıyorlardı. Ama putlarını müdafaa için Hıristiyanların akıl dışı sözlerini, inançlarını belge göstermeyi kendilerine dayanak seçiyorlardı. Oysa hiçbir peygamber «Tev-hîd İnancı» nın dışına çıkmamış, onu zedeleyecek bir tebliğ ve telkinde bulunmamıştır. Zira peygamberlerin gönderilmesinin asıl hikmeti, Allah'ın varlığını, birliğini, ibâdete ancak O'nun lâyık olduğunu ve bu doğrultuda dünya ile âhiret hayatının anlamını insanlara tebliğ etmektir. Nitekim 45. âyetle bu husus gayet açık şekilde vurgulanmaktadır.

Ancak, «Rahmân'dan başka tapılacak ilâhlar meydana getirdik mi?» sorusu kimden sorulacak? Âyette «Senden önce elçi olarak gönderdiğimiz peygamberlerimize sor» denilmektedir. Burada iki yorum söz konusudur : Ya harf-i cer oiarak getirilen «min», «min-i beyân» veya «tahsîn-i lafız» içindir, ya da öyle değildir. Birinci terkibe göre, âyetin mânası şöyle­dir : «Senden önce gönderdiğimiz resullerden sor» ; ikinci terkibe göre, «Senden önce ümmetlere gönderdiğimiz resullerimizden sor..» şeklinde me­al ortaya çıkmaktadır. Biz birinci terkibi uygun bulduk. Nitekim İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayete göre, «İsrâ Olayı»nda Resûlüllah (A.S.) Efen­dimiz, Beytülmakdis'e varınca, bütün peygamberlerin ruhları orada toplan­dı. Melek Cebrail ezan ve ikaamet okuduktan sonra, «Ya Muhammedi Kalk da bunların önüne geçip namaz kıldır» dedi. Namazdan sonra Cibril (A.S.) : «Ya Muhammedi Senden önce gönderilen peygamberlerimize sor : Rah­mân'dan başka ilâhlar meydana getirdik mi?» dedi. Peygamberimiz (A.S.) da : «Sormaya gerek yok; çünkü bu hususta hiçbir şüphem söz konusu değildir» diye cevap verdi.

İkinci terkibe göre: Yahudi ve Hıristiyanların Tevrat ve İncil'i çok iyi bilen din âlimlerine sor, şeklinde bir yorum ortaya çıkar.

Maksat, hiçbir peygamberin «Tevhîd İnancı»ndan sapmadığını ve sap­masının söz konusu olamıyacağını beyândır.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ı bırakıp başka şeylere tapanların ancak şeytanı dost ve arkadaş edindikleri konu edildi ve aydınlatıcı bilgiler ve­rildi. Mekkeli'lerin bir takrm yersiz ve anlamsız iddiaları üzerinde duru­larak hiçbir peygamberin «Tevhid İnancı»ndan sapmadığına işaret edildi. Aynı meseleler düzeyinde Kur'ân'ın Araplar için şeref ve kalıcı bîr anı ol­duğuna dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, gönderilen her peygamberin «Tevhid İnancı»nı tebliğ ederken inkarcı sapıkların itiraz, sataşma, saldın ve hezeyanına mâ­ruz kaldığına işaret edilmekte ve Musa {A.S.) ile Fir'avn kıssasının bu­nunla ilgili safhalarından birkaçına yer verilerek yönlendirici misaller ser­gilenmektedir.

 

Meali:

 

46- And olsun ki biz, Musa'yı açık belge ve mu'cizelerle Fir'avn'a ve ileri gelen yandaşlarına peygamber olarak  gönderdik.   (O da   onlara : ) «Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbı'nın peygamberiyim ve elçisiyim» dedi.

47- Ne vakit ki o, onlara mucizelerimizle geldi, onlar birdenbire (işi alaya alıp) buna gülüverdiler.

48- Onlara hiçbir âyet (belge ve mu'cize) göstermedik ki, diğerinden daha büyük olmasın. Belki dönerler diye onları azap ile yakalayıverdik.

49- Böyle iken, «Ey sihirbaz büyücü! Sana verdiği sözü gereği, Rab-bına bizim için duâ edip yalvar, bizler herhalde doğru yola geleceğiz» de­diler.

50- Kendilerinden o azabı kaldırdığımızda, birden verdikleri sözü boz­dular (yerine getirmediler).

51- Fir'avn kendi milleti arasında şöyle seslendi: «Ey Milletim! Mısır mülkü ve krallığı benim değil midir? Şu ırmaklar benim altımdan akmıyor mu? Görmüyor musunuz?

52- Yoksa ben, şu zavallı ve neredeyse açık şekilde meramını anla-tamıyan kimseden daha hayırlı değil miyim?

53- (Eğer doğru sözlü ise) üzerine altından bilezikler atılmalı veya beraberinde melekler yer alıp gelmeli değil miydi?» dedi.

54- Böylece o, kendi milletini hafife aldı (da aldatıcı sözler söyledi). Bu sebeple ona itaat ettiler. Şüphesiz ki onlar hakkın yolundan çıkmış ah­lâksız bir milletti.

55- Ne vakit ki, bizi öfkelendirip  gazabımızı  çektiler,  kendilerinden intikam aldık da böylece hepsini (Kızıldeniz'de) boğduk.

56- Onları sonra gelecekler için geçmiş bir ibret ve misâl yaptık,

 

Her Peygamber Hakkı Teblîğ, Batılı Giderme Üzere Gönderilmiştir.

 

«And olsun ki biz, Musa'yı açık belge ve mu'cizelerle Fir'avn'a ve ileri gelen yan­daşlarına peygamber olarak gönderdik.(O da onlara : ) «Şüphesiz ki ben, âlemlerin Rabbı'nın peygamberiyim ve elçisiyim» dedi.»

Mekkeli müşriklerden söz sahibi olanların bütün hınç ve azgınlıkla-rıyla hakka karşı gelmeleri; Hz, Muhammed'i (A.S.) yalancılıkla ve sihir­bazlıkla suçlamaları, tarihin akışı içinde tekrarlanan saçmalıklardır ki pey­gamber bu gibi yakışıksız sözlere hedef olmuştur. Cenâb-ı Hak hem görev­lendirdiği peygamberlerinin küfür ve azgınlıkla nasıl mücadele ettiklerini ha­ber vermek, hem de Mekke'de zor günler geçirmekte olan mü'minleri te­selli edip onları ümitlendirmek için önce Musa (A.S.), sonra da İsa (A.S.) kıssalarından ibretli birkaç safhaya yer vermektedir.

Musa Peygamber'in (A.S.) Firavn ile gecen çetin mücadelesinin on iki kadar dikkat çekici safhasının özetini ve mü'minlere bununla verilen mesajları şöyle sıralayabiliriz:

1- Musa Peygamber (A.S.), Fir'avn'a ve Mısır'ın ileri gelen inkarcıla­rına ilâhî âyetlerle, belge ve mu'cizelerle gönderilmiştir. Zira delilsiz, bel­gesiz ve hiçbir peygamber için de mu'cizesiz yola çıkılmayacağına işaret edilmekte; hele bu yol, Allah'ın varlığına ve birliğine davet edilen kutsal bir yol olursa..

Böylece Kur'ön-ı Kerîm kıssanın bu safhasıyla mürşit ve mübelliğlere ölçü veriyor: Bâtıla karşı yeterli bilgi ve malzemeyle çıkın diyor.

2- Artık kavim ve kabile tanrısı ve millî ilâh yoktur; âlemlerin Rabbı vardır. İslâm, Allah'a ortak koşulan her şeyi reddetmekte   ve  «Tek İlâh» inancını delil ve belgeleriyle isbat edip ortaya koymaktadır.

3- İnkarcı müşriklerin  hakka karşı kullandıkları taktiklerden biri ve onlarca en önemlisi, hakkı küçümsemek,  alaya   almaktır.   Mu'cize,   açık delil ve belge karşısında bu silahı kullanmak, küfrü temsil edenlerin devam edegelen âdetidir. Nuh'a (A.S.), İbrahim'e (A.S.),  Musa'ya   (A.S.),   İsa'ya (A.S.) ve Hz. Muhammed'e (A.S.) karşı hep bu silahla karşı çıkılmıştır. Şüp­hesiz bu da aczin ve cehaletin eseridir.

4-  İnkarcı maddeciler üzerinde acık belge ve mu'cize tesir etmeyin­ce, uyanırlar da akıllarını kullanırlar diye ilâhî sünnet gereği başlarına bir­takım musîbet ve felâket indirilmiştir. Aslında dış yüzü azap ve musibet olan olayların iç yüzünde ilâhî adalet ve rahmet yer almaktadır.

5-6- Kıtlık ve tabii felâketlerin sürüp gittiğini; Musa Peygamber'in (A.S.) bu hususta kendilerini uyardığını düşünerek, ona baş vurmaktan başka çareleri kalmadığını anladılar da: «Ey sihirbaz büyücü! Sana ver­diği sözü gereği, Rabbına bizim için duâ edip yalvar, (bu sıkıntıyı üzerimiz­den kaldırsın; o takdirde) bizler herhalde doğru yolu seçeceğiz» dediler.

Mide derdi, hastalık sıkıntısı onları ister istemez yumuşattı. Ancak bu yumuşama, nefis perdesini aşamamış, ruhun ve aklın perdesine aksedememişti. O nedenle Musa'nın duası  bereketiyle belâ ve sıkıntı kalkınca, verdikleri sözü yerine getirmediler.

Mekkeli'ler de bir vakitler böyle bir kıtlık felaketine uğratılmış ve Re-sûlüllah'a (A.S.) baş vurmaktan başka çareleri kalmamıştı. Sıkıntı kalkın­ca, onlar da verdikleri söze sadık kalmamış, üstelik düşmanlık ve saldırı­larını artırmışlardı. Çünkü küfürle şartlanan nefis ekseriya kaypak, dönek ve nankördür. Bulamayınca sabretmez, bulunca şükretmez.

7- Fir'avn, Musa (A.S.)ın, felâketin kalkmasındaki tesirini unutturma gayretine düştü; Mısır ülkesinin toprağıyla, ırmağıyla kendi mülkü olduğunu açıklayarak, kuvvet ve kudreti sadece madde ve dünyalıkta görüyor; bu­nun ötesinde başka bir değer tanımak istemiyordu. Mekkeli'ler de mal ve evlâdın çokluğuyla övünüp güvenmekte; soy ve kabilenin gücüyle gurur­lanmakta; bunun ötesinde başka bir   kudret tanımamaktaydılar.   Putlara bağlılıkları, hem manevî boşluklarını doldurmaya, hem kendi mevcut güç­lerini onların himmet ve şefaatiyle korumaya yönelikti. Günümüzün inkarcı materyalistleri de maddeye tutkularını bilimsel kalıba sokmakta ve putpe­restlerden daha kurnaz, daha plânlı çalışmaktadırlar.

8-  Musa Peygamber'in (A.S.) dilinde hafif bir rekaket vardı; çok net ve akıcı konuşamazdı. Fir'avn Onu bu az küsuruyla eleştirip bir lider ola­mayacağını söylüyor,  Mısır ülkesinin de Ona ait bulunmadığı hususunu koz  olarak kullanıyordu.

Mekkeli'lerin ileri gelenleri ise, Hz. Muhammed'in (A.S.) fakir ve ye­tim büyüdüğünü ileri sürüp liderliğe lâyık, peygamberliğe ehil olamıyaca-ğını ısrarla söylüyorlardı.

9- Fir'avnlar döneminde Mısır'da krala sadakatle hizmet edip başarı­lı olanların üzerine kral tarafından altın bilezikler serpilir ve bu onlarca üs­tün takdir ve taltif madalyası sayılırdı.

Fir'avn bu açıdan konuya eğilerek, «Musa'nın (A.S.) güçlü ve kudretli bir tanrısı bulunuyorsa, bugüne kadar Onun sadakatine ve hizmetine kar­şılık o tanrının altın bilezikler indirmesi gerekmiyor muydu? Altın bilezikler Onun üstüne atılmadığına göre, kudretli bir tanrısı da yok demektir» şek­linde sözler sarfederek Onu yalancı olarak tanıtmaya çalışıyordu.

Mekkeli'ler de «Hz. Muhammed (A.S.) gerçekten Allah'ın elçisi ise, dağ­ları kaldırsın, hazinelere sahip olsun» diyorlar ve bunu yapamadığına göre. Onun yalaneı olduğunu iddia ediyorlardı.

10- En azından, «eğer gök tanrısının elçisi ise, beraberinde melekler gelmeli değil miydi?» diyerek, Musa Peygamber'in bir maceraperest oldu­ğunu ilân ediyorlardı.

Aynı sözler Mekkeli müşriklerin de ağzından çıkmamış mıydı?

11- Bütün bu telkinler, hakkı hafife alıp bilgisizlik karanlığında kal­malarını sağlamaktan başka bir şeye yaramamıştır ve yaramıyacaktır da. Nitekim  Fir'avn'ın da, Mekkeli  ileri gelenlerin  de   sözü   edilen   tutumları kendi kavimlerine hüsran ve aşağılanmaktan başka bir kapı açmamıştır. Zaten Hakk'ın yolundan çıkıp ahlâksızlık bataklığında ömür tüketen bir mil­letin, azgın sapık, inkarcı zorba liderlere itaâttan başka yapacakları bir şey yoktur. «İnsafsız avcıya hizmetten zevk alanın köpekten ne farkı vardır» denildiği gibi, o zâlim zorbalara hizmetten zevk alanlara başka nasıl bir sıfat takılabilir?

12- Ama bütün bu yolsuzluk ve sapıklığın, cehalet ve azgınlığın, zor­balık ve ölçüsüzlüğün neticesi hem dünyada, hem de âhirette hüsrandır.

İlâhî intikam hükmü inince her şey bitmiş olur. Bu hüküm, Kızıldeniz'e inince Fir'avn'ı da, yandaşlarını da yok etmiştir. Mekkeli'ler hakkında ise, imân etmiyecek olanları Bedir Savaşı'nda ve bir kısmını da Uhud Sava-şı'nda hayat sahnesinden silip atmıştır. Mekke'nin fethine kadar hayatta kalanları ise, imân edecekleri ilâhî ilimle sübut bulduğundan, bu hükmün dışında tutulmuşlardır.

Çıkarılan sonuç ise şudur:

Küfür, haksızlık ve ahlâksızlıkla birleşip bütünleşir ve dört nala git­meye başlarsa, Hak'tan yana olanlar, birlik içinde dâvalarını savunmaya ve tebliğe devam ederlerse, ilâhî hükmün inmesi pek yakın sayılır. Bu, câri bir sünnettir ki değişmez.

Kur'ân, Fir'avn'ı ve Mekkeli azgınları birer tarihî misâl olarak gözier önüne seriyor; ibretli neticelerini açıklayıp öğüt almamızı  istiyor.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, gönderilen her peygamberin karşısına inkarcı sa­pıkların çıktığı ve onu bir takım yakışıksız sıfatlarla suçladıkları konu edil­di. Sonra da Musa Peygamber (A.S.) kıssasından bununla ilgili birkaç ib­retli safha misâl verilerek, sıkıntılı günler yaşayan mü'minier hem teselli edildi, hem de Hakk'ın yardımının yakında tecelli edeceğine işarette bu­lunularak, o günleri sabırla beklemeleri dolaylı şekilde işlendi.

Aşağıdaki âyetlerle, İsa (A.S.)ın misâl verilmesi üzerine Mekkeli müş­riklerin buna itirazları konu ediliyor. Sonra da İsa'nın (gökten indirileceği­ne işaretle) Onun kıyametin alâmetlerinden biri olduğu belirtiliyor. Arkasından İsa (A.S.)ın İsrail oğullarına peygamber olarak gönderilmesi üzeri­ne onların bu hususta ihtilâfa düştüklerine dikkatler çekiliyor.

 

Meali:

 

57 -Ve ne vakit ki, Meryem oğlu misâl verildi, senin kavmin hemen gülerek çığrıştılar, yaygara  kopardılar.

58-  Ve dediler ki : «Bizim tanrılarımız mı hayırlıdır, yoksa O mu ha­yırlıdır?» Bu misâli sırf bir tartışma ve sürtüşme konusu olsun diye sana getirdiler. Zaten onlar yaygaracı, hasmane tartışan bir mîllettir.

59-  O (Meryem oğlu İsâ) kendisine nimet verdiğimiz ve İsrail oğul-ları'na örnek gösterdiğimiz bir kuldur.

60- Eğer biz, dileseydik yeryüzünde yerinize geçecek melekler yara­tırdık.

61 -Ve şüphesiz O (İsâ veya Kur'ân), Kıyâmet'in kopuş saati için bir bilgidir. Artık siz, o saat hakkında şüphe etmeyin; bana uyun.  Dosdoğru yol da budur!

62- Sakın şeytan sizi (doğru yoldan) alıkoymasın. Çünkü gerçekten o açık bir düşmandır.

63- İsa, açık belgeler ve mu'cizelerle gelince, «Ben gerçekten size hikmetle ve görüş ayrılığına düştüğünüz bazı hususları size açıklamakla geldim; artık Allah'tan korkun da bana itaat edin.

64- Şüphesiz ki, Allah, benim de Rabbımdır, sizin de Rabbımzdir. O halde O'na ibâdet edin. Dosdoğru yol budur» dedi.

65- Hizipleşenler, kendi aralarında ayrılığa düştüler. O elim günün azabından, zulmedenlerin vay hâline!

66- Onlar ancak beklenen o saatin, farkına varmadıkları bir halde ansızın kendilerine gelmesini bekliyorlar.

 

İniş Sebebi

 

«Siz ve taptığınız (putlar) Cehennem yakıtfarısınızdır» mealindeki âyet inince, Kureyş Kabilesi'nin ileri gelenleri sordular: «Ya Muhammedi Bu herkes için geçerli bir hüküm müdür?» Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onlara: «Evet...» deyince, o inkarcılar gülüştüler ve İsa'ya da tapıldığını söyleye­rek tartışmak istediler ve sonra İsa Peygamberin hayatından bazı misâller verdiler. Arkasından şöyle dediler: «Muhammed bize yalnız Allah'a ibâdet etmemizi önermekte ve O'ndan başkasına ibâdetin küfür olduğunu söyle­mektedir. Oysa Hıristiyanlar İsa'ya tapmaktadırlar. Bu durumda bizim ilâh­larımız mı hayırlıdır, yoksa İsa mı hayırlıdır?»

Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi.[11]

 

İlgili Hadîsler

 

«Hiç bir kavim, üzerinde bulunduğu doğru yoldan sapmamış, ancak haklı çıkmak için aralarında çıkan tartışma ve sürtüşme (duygu ve hevesi) kendilerine (telkin edilip) verilince sapılmıştır..»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu açıklamayı yaptıktan sonra 58. âyeti okudu.[12]

«Canımı elinde tutan zata and olsun ki, çok sürmez Meryem oğlu İsa, size âdil bir hakem olarak inecek, haçı kıracak, domuzu öldüre­cek, cizyeyi kaldıracak; malı köpürüp taşarcasına akıtacak, o kadar ki onu kabul eden kimse bulunmayacak.»[13]

«Benimle İsa arasında peygamber yoktur. Şüpheniz olmasın ki, İsa si­ze inecektir. Onu gördüğünüz zaman tanıyınız; çünkü O orta boylu, kırmızı beyaz tenlidir. Hafif sarı renkli iki elbise arasında (bir giyim-kuşamla) iner. Islaklık dokunmadığı halde başından su damlar. İslâmiyet adına insanlarla savaşır; haçı kırar, domuzu öldürür, cizyeyi kaldırır. Cenâb-ı Hak Onun za­manında İslâm'dan başka bütün milletleri yok eder. O, Deccal'ı da helak eder. Sonra İsa yeryüzünde 40 yıl eyleşir de öylece vefat eder. Müslüman­lar Onun cenaze namazını kılarlar.»[14]

«Meryem'in oğlu inip imamınız da sizden olduğu zaman, nasıl (bir dö­nemde ve halde) olacaksınız?»[15]

 

İsa Peygamber (A.S.)

 

{Ve  ne   vakit ki-oğlu misâl verildi; senin kavmin hemen gülerek çığrıştılar, yaygara kopar­dılar,.»

Yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi, Hıristiyanlardan çoğunun İsa'yı (A.S.) ilâhlaştırması, putperest müşrikler için de misâl teşkil etmiştir. Öy­le ki, «insan ilâhlaştırılır da putlar neden ilâhlaştırılmaz veya ilâh olarak kabul  edilmez?» şeklinde  hatalı bir kıyasta bulunmalarına sebep olmuştur. Oysa Kur'ân-ı Kerîm, İsa Peygamber'in (A.S.) kimliğini en doğru çizgi­leriyle açıklamış bulunmaktadır. O bakımdan bu konuda fasit bir kıyasla tartışmanın hiçbir anlamı yoktur. Zira oiay ve kıssayı en iyi bilen Cenâb-ı Hak'tır. Âl-i İmrân Sûresi'nde bu konuya geniş yer vermiş ve gerekli açık­lamayı yapmış bulunuyoruz. Burada ise, önemini dikkate alarak bir özetini vermekle yetineceğiz:

 

İsa (A.S.) Vefat Etmiş Midir?

 

Kur'an'da yine Âl-i İmrân Sûresi 45-55, âyetlerde- Cenâb-ı Hak, İsa'yı refi' edeceğini, yani yerden kaldırıp yükselteceğini açıklarken, bu cümle­den önce «müteveffike» buyurmuştur. «Teveffî» kökünden gelen bir sıfa­tın kullanılması, sözü edilen konu hakkında birtakım yorumlar getirmekte­dir.

«Teveffî», h&m ölüm, hem de uyku hakkında kullanılan bir kavramdır. Kur'ân'ın bazı yerlerinde, örneğin En'âm Sûresi 60. âyette uyku manası­na; bazı yerlerinde, örneğin Bakara Sûresi 234. âyette ölüm manasına de­lâlet ettiğini görmekteyiz. Ancak kırkın üstünde sahîh hadîslerden İsa (A.S.) in bir bakıma uyku haline dönüşen bir vecd içinde göğe yükseltildiği anla­şılıyor.

Sözünü ettiğimiz «vecd hali»ni biraz daha açıklıyalım : Göğe yükselti­leceği anda bedeni ruhuna dönüştürülerek maddî kayıtlardan sıyrılmış bir halde yükseltileceği yere yükseltilmiştir.

Fâtihâ Sûresin'de belirtildiği gibi, üzerlerine Allah'ın in'âmda bulun­duğu kimseler, peygamberlerdir. Burada da aynı ona benzer bir anlatım tarzına yer verilerek, «O (Meryem oğlu İsa), kendisine nimet verdiğimiz ve İsrail oğulları'na örnek gösterdiğimiz bir kuldur» buyurulmaktadır.

İsa (A.S.)ın öğüt ve ibret alınacak yanları nelerdi?

Müfessir Kurtubî'nin de değindiği gibi, İsa (A.S.) babasız doğmuştur. Beşikte iken konuşmuş; ölüleri diriltip dilsizleri konuşturmuş, alâtenlileri iyileştirip körlerin gözünü açmış ve bir nice hastalıklı kimseleri Allah'ın izniyle şifâya kavuşturmuştur.

Âhireti unutup dünya hayatına yönelen; Tevrat'ın hükümlerini değiş­tirip onunla amel etmemeye başlayan Yahudilerin yüzünü Âhiret'e çevirip dünyaları ile âhiretleri arasında köprü ve denge kurmalarını sağlamaya çalışan İsa (A.S.), hiç şüphesiz ki kadri yüce bir peygamberdir. Gösterdiği mu'cize ve acık belgelere, isbatlayıcı delillere rağmen kendini o millete kabul ettirememiş, aksine hezeyan ve saldırılarına mâruz kalıp, konseyle­rinin verdiği ölüm cezasından ilâhî inayetle kurtulabilmiştir.

İsa (A.S.)ın babasız doğmasını bir türlü kısır akıllarına sığdıramıyan; ilâhî kudretin her şeye karşı yeterli bulunduğunu idrâk etmiyenler, Ona çe­şitli yakıştırmalarda bulunmaktan çekinmemişlerdir. Altmışıncı âyetle, ilâhî kudretin yüceliğine ve sınırsızlığına işaretle, «Eğer biz difeseydik yeryüzün­de yerinize geçecek melekler yaratırdık» buyurulmaktadır. Ama öyle dile­memiş ve ona göre bir düzen kurmayı plânlamamıştır.

O halde Adem'i topraktan, İsa'yı (A.S.) da babasız yaratması, ezelde ilâhî plânda yer almıştır; artık onun değişmesi veya başka bir şeklinin dü­şünülmesi anlamsızdır.

Neden Güneş'i daha küçük ve Dünya denilen yerküreyi ona daha ya­kın yaratıp bir düzen oluşturmamıştır? Böyle bir soru veya düşünce ne ka­dar yersiz ve anlamsızsa, Allah'ın meydana getirdiği harikaları kendi ba­sit ve kısır ölçülerine vurup bir türlü olumlu sonuç çıkaramamaları da bir o kadar yersizdir. Zira kâinat plânı bizim ölçülerimizin çok üstünde ve öte­sindedir. Allah'ın mutlak irâde ve kudret sahibi olduğunu isbatlayan eşyayı bu göz ve idrâkle görüp inanmamız bize müşkilleri çözmeye yeter. O ne­denle aklı imânla birleştirip bütünleştirerek yola çıkmak, olumlu sonuca götüren en güzel vasıta ve çaredir.

 

İsa (A.S.) Kıyametin Alâmetlerinden Biridir

 

«V© şüphesiz O (İsa veya Kur'ân), Kıyâmet'in kopuş saati için bir bilgidir...»

«İnne» harfine bitişik gelen üçüncü şahıs zamirinin siyak ve sibak iti­bariyle İsa'ya (A.S,) râci' olduğu anlaşılıyor. Bu zamirin Kur'an'a râci' ol­duğunu diyenler de var; ama birinci tesbit daha isabetlidir. Çünkü âyeti, ilgili hadîslerle karşılaştırıp tefsir ettiğimiz zaman bu daha da kuvvet ka­zanır.

Yukarıda mealini yazdığımız hadîsler, İsa Peygamberin (A.S.) kıyame­te pek yakın bir zamanda âdil bir hakem olarak ineceğini haber vermekte ve böylece Onu kıyametin yakın alâmetlerinden biri olarak göstermekte­dir. Böylece Âyet-i Kerîme'de Onun kıyametin kopuş saatinin ilmi, yani bilgi ve alâmeti olduğu belirtilmekte ve konu hakkında bize bilgi verilmek­tedir. Ancak İsa (A.S.)ın kıyametin alâmetlerinden olması iki yönlüdür: Biri, henüz göğe yükseltilmeden önce ölüleri diriltmesidir ki bu, kıyamet kopup düzen değiştikten sonra Cenâb-ı Hakk'ın ölüleri dirilteceğini yansıtmakta ve İsa Peygamber'e verdiği böyle bir kudretin bütünüyle' ilâhî kudretinin eseri olduğuna işarette bulunmaktadır. Diğeri ise, az yukarıda açıkladığımız gibi, İsa (A.S.)m kıyamete çok yakın bir zamanda yeryüzüne inmesi ve böylece ilâhî kudretin yüceliğini apaçık göstermesidir.

İslâm'ın son ve cihan dini olduğu bir defa daha isbat edilecek; İsa (A.S.)ın Allah'ın oğlu olmadığı bütün yanlarıyla açıklanacak; imân edenler kurtulacak, inkârda ısrar edenler her iki âlemde de azaba uğratılacaktır.

Allah'ın bu açıklaması karşısında şüphenin yeri ve anlamı yoktur; her yanı ve yünüyle imân ve irfana dayanır. O bakımdan kıyametin kopuş saati hakkında mü'minleraslâ şek ve şüphe etmezler. İsa Peygamber {A.S.) inin­ce, mü'minlerin bu hususta sadece imânı artar ve gönül yatışkanlığına ka­vuşmaları sağlanır.

Gerek gelip geçen kavim ve milletler, gerek Musa (A.S.) ile İsa (A.S.}, gerekse kıyamet hakkında en sağlıklı ve en doğru bilgiyi Kur'ân vermek­tedir. Kur'ân-ı iyi anlayabilmek için de mutlaka Hz. Muhammed'i {A.S.) iyi bilip tanımak ve Ona uymak gerekir. «Sırat-ı Müstakiym» yani «en doğru yo!» işte budur. Gerisi şek ve şüpheyle, duygu ve düşünceyle şekillenmiş haberlerdir. 61 ve 62. âyetlerle bu hususlar gayet net ve açık bir anlatımla özetlenmekte, araştırıcılar için hareket noktası belirlenmektedir.

 

İsa (A.S.)In Hikmetle Gelmesi

 

«İsa, açık belgeler ve mu'cizelerle gelince, «Ben gerçekten size hikmetle ve görüş ayrılığına düştüğünüz bazı hususları size açıklamakla geldim..» dedi.»

Hikmet, sözlük olarak, ilim ve akıl yoluyla gerçeği bulmakta isabet kaydetmektir. Allah hakkında sıfat olarak kullanılınca, eşyayı bilmek ve onu en muhkem, dengeli ve uyumlu ölçüde icad etmek; aynı zamanda her şeyi plânlı, programlı ve yararlı anlamda yaratıp düzene koymak anlamına gelir. İnsana sıfat olarak getirildiğinde ise, varlığı amacına uygun bilmek ve hayra yol açan fiilleri idrâk edip uygulamaya çalışmak manâsını yansıtır.

Hüküm ile hikmet arasında bir yönlü umum-husus söz konusudur; öyle ki, her hikmet aynı zamanda hükümdür de; ama her hüküm hikmet de­ğildir.

İsa Peygamber de diğer peygamberler gibi ve biraz da farklı hikmet­lerle İsrail oğullan'na gönderilmiştir. Böylece Onun da tebliğ ve îrşâd alanı sınırlı idi.

İsa Peygamber'in (A.S.) getirdiği «beyyinat» ve «hikmet» nelerdi?

Beyyinat: Ölüleri diriltmek, hastalan iyileştirmek, çamurdan kuş yapıp Allah'ın izniyle ona can vermek, gökten hazır sofra indirmek, körlerin gö­zünü açmak ve gaîbden haber vermek gibi mu'cizelerdir.

Hikmet; Hayra, fazîlete götüren fiilleri işlemek ve tebliğ etmek; iyiyi, güzeli yapmak ve yaptırmak olduğuna göre, İsa (A.S.) bütün bunları en güzel şekilde yapmış ve yapılmasını telkin ve tavsiye etmiş; insanları mad­de cenderesinden kurtarıp kutsal havaya ulaştırmayı kendine vazife edin­miştir.

 

Yahudilerin Görüş Ayrılığına Düştükleri Hususlar Nelerdi?

 

Musa Peygamber'in (A.S.) vefatından sonra İsrail oğulları bazı dinî ko­nularda görüş ayrılığına düşmüş; Babil esaretiyle Tevrat'ın orijinal nüsha­sını kaybetmişlerdi. O yüzden yeniden yazılan Tevrat nüshalarında, her ne kadar dağınık halde olan birtakım yazılı parçaları toplanıp biraraya ge­tirilmeye çalışılmışsa da, hayli tahrifat meydana gelmiş; Âhiret kavramıyla ilgili âyetlerin çoğu unutulmuş, ya da değiştirilmişti. Aynı zamanda sosyal yapıya artık hitap etme tazeliğini kısmen de olsa kaybeden bazı hüküm­lerinin değiştirilmesi gerekiyordu. İsa (A.S.)ın görevi, Tevrat'taki hüküm­leri yeniden canlandırıp aslına döndürmek, unutulan hükümlerinden lüzum-iu olanlarını gündeme getirmek ve yeni birtakım hukukî ve ahlâkî hükümleri tebliğ etmekti. 63 ve 64, âyetlerle bu hususlar belirtilmekte ve konunun o açıdan değerlendirilmesine işarette bulunulmaktadır.

Ne yazık ki, İsrail oğulları bu tebliğ karşısında hiziplere ayrıldılar. İsa-ya (A.S.) inanan pek az kimse oldu. İsa (A.S.)dan sonra ona inananlar da zamanla çeşitli mezheplere ayrılarak bölündüler. Oysa dinin hizipleşmele­re ve sarih hükümleri üzerinde ayrılığa düşmeye hiç tahammülü yoktur. Din adına her bölünme ve her hizipleşme bir zulüm ve ihanettir ve zâlimler dönüş yapmadıkları takdirde elim bir azapla kendilerine çok yazık etmiş olurlar.

Dönüş yapmayıp, görüşünde ve haksız iddiasında ısrarlı olanlar ise, kıyametin veya ilâhî hükmün kendilerine ansızın gelmesini beklemekteler. Oysa bu iki durumda da artık dönüş yapmanın bir anlamı olmaz.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, mü'minler teselli edilmek ve inkarcılar uyarılmak üzere İsa Peygamber'in birtakım mu'cize ve hikmetlerle gönderilmesi   konu edildi Aynı zamanda Onun kıyametin alâmetlerinden biri olduğuna dik­katler çekilerek Hıristiyanların o kadri yüce peygamber hakkında daha doğ­ru düşünmeleri dolaylı şekilde istendi.

Aşağıdaki âyetlerle, kıyametin ansızın kopması konu ediliyor. Sonra da âhiret gününde ancak Allah'tan korkup fenalıklardan kaçınmak sure­tiyle takva derecesine yükselen mü'minlerin dostluğunun fayda vereceği açıklanıyor. Arkasından bu mü'minlere hazırlanan sonsuz nimetlerden bir­kaç misâl verilerek ilâhî lütuf ve inayetin mü'minlerden yana olduğuna işa­rette bulunuluyor.

 

Meali:

 

67- O gün yakın dostlar birbirlerine   düşmandır.   Ancak (Allah'tan) korkup (küfür ve nifaktan, azgınlık ve sapıklıktan) sakınanların (dostluğu) bunun dışındadır.

68- Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksi­niz de,

69-  O kullar ki, âyetlerimize inandılar ve (bize, buyruklarımıza) tes­limiyet gösterdiler.

70-  Sizler ve eşleriniz sevinç ve mutluluk içinde girin Cenhet'e!

71- Çevrelerinde tavaf edercesine, altın tepsiler ve bardaklar dolaş­tırılır ve orada canlarının çektiği, gözlerin zevk aldığı şeyler vardır ve siz­ler orada devamlı kalıcılarsınız.

72- İşte işleyip geldiğiniz (sevap ve iyilikler)e karşılık vâris kılındığı­nız Cennet!.

73- Orada sîzin için (sayısı belirsiz) çok meyveler vardır ki, onlar­dan yiyeceksiniz.

 

İlgili Hadîsler

 

«İki mü'min dost, iki de kâfir dost vardı: İki mü'minden biri öldü ve Cennet ile müjdelendi. Bu sırada dostunu hatırladı ve şöyle istekte bulun­du: «Allahım, doğrusu falan adam dostum idi; sana ve peygamberine itaat etmemi emreder, hayır işlememi önerir; kötülükten beni alıkordu; aynı za­manda sana kavuşacağımı da zaman zaman hatırlatırdı. Allahım, benden sonra, bana gösterdiğini ona gösterinceye kadar onu saptırma; benden ra­zı olduğun gibi ondan da razı ol.» Bunun üzerine o mü'mine: «Sana ayrılan makama git. Eğer sen, o dostuna benim yanımda neler hazırlandığını bu­seydin, çok sevinir, az ağlardın!»

Sonra öteki mü'min öldü. Ruhları biraraya geldi. Onlara: «Birbirinizi övünüz» denildi. Biri diğerine: «Ne güzel arkadaş, ne güzel yoldaş ve ne güzel dost.!» diyerek iltifatta bulundu.

O iki kâfir dosta gelince: Onlardan biri ölünce, Cehennem .ile müjde­lendi. O sırada dostunu hatırladı ve şöyle dedi: «Allahım, doğrusu benim falan dostum sana karşı gelmemi, peygamberine isyan etmemi emreder, kötülük işlememi tavsiyede bulunurdu; aynı zamanda beni hayırdan da alı­kordu. Sana kavuşmayacağımı söylerdi. Benden sonra, bana gösterdiğini ona gösterinceye, bana gazap ettiğin gibi ona gazap edinceye kadar onu doğru yola erdirme.»

Sonra öteki kâfir öldü. Ruhları biraraya getirildi. Onlara: «Birbirinizi övün» denildi. Onlar da şöyle dediler: «Ne kötü arkadaş, ne fena yoldaş ve ne kötü dost!»[16]

«Eğer iki adamdan biri doğuda, biri de batıda olsa, birbirlerini Allah için seviyorlarsa, Allah mutlaka kıyamet gününde onları biraraya getirir de, «işte bu senin sevdiğin dostundur» buyurur.»[17]

«Şüphesiz ki, Cennet ehlinin derece ve konak bakımından en aşağısı, Cennet'e en son giren kimsedir. Onun gireceği konak yüz yıllık bir mesafe­den (görünür de) gözünün önüne açılıp (serilir), İçinde altından saraylar, inciden çadırlar vardır. Bir karış yeri boş kalmamak üzere her tarafı bayın­dır kılınmıştır. Sabah-akşam yemeği yetmişbin altından mamul tabaklarla sunulur. Her tabağın rengi diğerinden ayrıdır. Adamın şehveti önce (ilk an­da) nasılsa, sonraları da (aynı güçte) öyledir. Yeryüzünde yaşayan bütün insanlar inse yine de o yere sığabilirler de o adama verilenden bir şey ek­silmez.»[18]                          :

«Muhammed'in canını elinde tutan zata yemin ederim ki, siz­den biriniz Cennet'te bir lokma alıp ağzına korken aklına başka bir yiyecek gelir, anında o lokma onun iştiha duyduğu yiyeceğe dönüşür.»[19]

«Her insanın, bir yeri Cennet'te, bir yeri de Cehennem'de vardır. Kâfir, mü'minin Cehennem'deki yerine; mü'min de o kâfirin Cennet'teki yerine vâ­ris olur.»[20]

«Şüphesiz ki, Cennet ehli, yerler, içerler ama tükürüp sümkürmezler; küçük ve büyük abdest bozmazlar.»

Bunun üzerine soruldu:

—  Ey Allah'ın Peygamberi! Ya yedikleri yiyecekler ne oluyor?

Cevap verdi:

—  Hafif geğirmek ve misk kokulu bir terleme olur. Onlara tesbîh, tah-mid ve tekbîr ilham edilir.»

Diğer bir rivayette: «Kendilerine nefes alıp verme ilham edildiği gibi, tesbîh, tahmîd ve tekbîr ilham edilir.»[21]

 

Takva Sahiplerinin Dostluğu Devam Eder

 

<<O 9ün vakm dostlar birbirlerine düşmandır. Ancak (Allah'tan) korkup (küfür ve nifaktan, azgın­lık ve sapıklıktan) sakınanların (dostluğu) bunun dışındadır.»

Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan mü'minlere Kur'ân «mut-takiy» sıfatını vermektedir. Takva: Allah'ı bilip O'ndan saygı ile korkmak; yasakladığı haramlardan, kötülüklerden sakınıp şüpheli şeylerden uzak kalmak; ilâhî emirleri yerine getirmeye özen göstermektir. Kendisini bu dü­zeye getiren mü'min artık Allah için konuşur, O'nun için adımını atar; O'nun için verir, O'nun için alır, O'nun için dostluk kurar.

Unutmamak gerekir ki, Allah için olmayan dostluklar ölüm ile son bu­lur ve âhirette düşmanlığa dönüşür. Ancak Allah için «takva» doğrultu­sunda kurulan dostluklar şüphesiz bu genellemenin dışındadır.

Böylece Kur'ân-ı Kerîm takva üzerine kurulan dostluğun mutlu sonuç­larından söz ederken, önce Mekkeli ileri gelen müşrikleri, sonra da her çağ­da yaşayan sapıkları ve kişisel çıkarlar üzerine kurulan dünyevî dostluk iz­har edenleri uyarmakta ve özellikle mü'minlere bu konuda en sağlam kıs­tası vermektedir.

 

İmân Ve Teslimiyet

 

«Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz de. O kullar ki, âyetlerimize inandılar ve (bize, buyruklarımıza) teslimiyet gösterdiler.»

Cenâb-ı Hak, ilâhî âyetlere imân edip Hakk'a dosdoğru teslimiyet gös­tererek müslümanlığını isbatlayanları Cennet ve oranın sonsuz nimetleriy­le müjdeliyor ve bununla ilgili Âhiret hayatının iki safhasını çok anlamlı ve özendirici iki cümleyle tasvîr ediyor.

İlâhî âyetler ikiye ayrılır: Biri, Kur'ân-ı Kerîm'in kapsadığı belgelerdir. Diğeri, Allah'ın varlığına, birliğine delâlet eden ve ilâhî kudret damgasını taşıyan eşyadır. Konumuzu oluşturan 69. âyetle bu iki farklı belgeye işaret edilmekte,  birinin  diğerini  tamamladığı dolaylı şekilde  belirtilmektedir.

Böylece imânın ilim ve irfanla kalpte yeşereceğine atıf yapılmakta; sonra da imânın tam teslimiyet gerektirdiği «ve kânû müslimîn» cümlesiyle vurgulanmakta ve imânla İslâm arasındaki kopmaz bağın önemi üzerinde durulmaktadır.

 

Âhiret'te Korkulu Ve Üzüntülü Havanın Dışında Kalanlar

 

Âhiret'te, insan aklının, zekâsının, yeteneklerinin ve fiziksel gücünün saltanatı yıkılır. Dünyevi bütün kuvvet ve kudretler, böbürlenme ve zorba­lıklar son bulur. Kuvvet ve kudretin, hüküm ve saltanatın tamamının Al­lah'a ait olduğu gözler önüne serilir. Hısımlık, dostluk, kardeşlik, yandaş ve yoldaşlık bağları kesilir. Ancak Allah için kurulan dostluk ve kardeşlik de­vam eder.

İşte böylesine muhteşem ortam herkesi korkutup üzer. Allah'tan başka yardımcı ve kurtarıcı olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koyar. Umutlar kırılır, nefesler kesilir. Herkes kendi derdini ve hesabını düşünür. Dünya hayatında ömürlerini iman ve teslimiyetle süsleyip değerlendirenler, şüp­hesiz ilâhî rahmetin parlak iltifatını görünce korkuları ve üzüntüleri kal­kar. 68. âyet özellikle bu müjdeyi vermektedir.

 

Cennet Nimetleri

 

«Çevrelerinde tavaf edercesine, altın tepsiler ve bardaklar dolaştırılır..»

Kur'ân burada Cennet'in huzur ve güven; umut ve mutlak saadet ve­ren nimetlerini beş madde halinde özetliyerek bize Cennet hakkında temel bilgi vermektedir:

1- Cennet, aile için de sevine ve mutluluk yurdudur.

2- Cennetliklere yapılan ikramlar tamamıyla altın kaplar içinde su­nulur. Ancak oradaki altın cok daha başka ve farklı biçimde çekici ve gö­nül açıcıdır. Benzerini görmediğimiz için dünyadaki altın madenine benze­tilerek anlatılmakta ve böylece anlamamız kolaylaştırılmaktadır.

3- İnsan oğlunun iştihâ duyduğu her nîmet en güzeliyle orada mev­cuttur. Hepsi de ayrı lezzet ve başka nefasettedir.

4- Cennetlikler bu yüce nîmetler içinde ebedidirler. Artık ne hasta­lık, ne yaşlılık, ne güçsüzlük, ne de ölüm vardır. İnsan bedeni bir daha es-kimiyecek, yıpranmıyacak bir özelliktedir. Hücreler süratle yenilenmekte ve durmadan denge ve düzeni sağlamaktadır. Yenilen ve içilen gıda madde­leri bedenin tazeliğini koruyacak niteliktedir.

5- Sayısı belirsiz meyveler mevcuttur ve hepsinden de büyük bir ar­zu ve iştiyakla istifade edilir. Koparılan meyvanın yerinde bir benzeri he­men oluşur. O bakımdan eksilme diye bir husus söz konusu değildir.

İşte imân ve sâlih amellerin karşılığı bu sonsuz nimetlerdir. Nitekim Tirmizî'nin rivayet ettiği bir hadiste şöyle denilmiştir: «Bir adam, Peygam­ber (A.S.) Efendimize sordu: «Ya Resûlellah! Cennette at var mıdır? Çünkü ben atı çok severim.» Efendimiz (A.S.) ona şu cevabı verdi: «Eğer Allah se­ni Cennet'e yerleştirirse, sen kırmızı yakuttan bir ata binip havada uçmak istediğin takdirde, o arzunu hemen gerçekleştirebileceksin.»

Bir başka adam sordu: «Ya Resûlellah! Cennet'te deve var mıdır? Zira deveyi çok severim.» Efendimiz ona şöyle buyurdu: «Eğer Allah seni Cen­net'e sokarsa, orada nefsin iştiha duyduğu, gözün zevk aldığı her şey var­dır.»

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Kıyamet olayı hatırlatıldı. Dünyada takva üzere bulunup hayatını dü­zene sokan mü'minlere yüksek nimetlerin hazırlandığı müjdelendi. Âhiret âleminde onların korkmayacağı ve üzülmeyeceği haber verilerek, yönlen­dirici bilgiler sergilendi.

Aşağıdaki âyetlerle, inkâr doğrultusunda hayatını sup ve günahla ber­bat edenler için âhiret hayatında hazırlanan elim azap konu ediliyor ve uyarıcı bilgiler veriliyor. Cehennem'de de artık ölüm diye bir olayın söz ko­nusu olamıyacağı hatırlatılarak inkarcı sapıklar uyarılıyor.

 

Meali:

 

74- Suçlu günahkârlar ise, elbette Cehennem azabında devamlı ka­lıcılardır.

75-  Kendilerinden azaba ara verilip gevşetilmiyecektir ve orada ümit­sizlik içindedirler.

76-  Biz onlara zulmetmedik, ama onlar kendileri zâlimlerdir.

77- Cehennem bekçisine: «Ey Bekçi! Rabbın hükmünü verip işimizi bitiriversin (canımızı alsın)» diye seslenirler. Bekçi : «Hayır, siz burada (öl­meden) kalmaya mahkûmsunuz» der.

78-  And olsun ki, biz size hakkı getirdik, fakat çoğunuz haktan hoş-lanmayıp tiksinirsiniz.

79- Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular? Doğrusu biz de sıkı tutanlarız.

80- Yoksa onların sırlarını, gizli fısıltılarını işitmediğimizi mi sanırlar? Hayır, yanlarındaki elçilerimiz yazıyorlar.

 

Küfür Temeli Üzerine Kurulan Suç Ve Günahlar

 

«Suçlu günahkârlar ise, elbette Cehennem azabında devamlı kalıcılardır.»

Cenâb-ı Hak, bu seviyede suç ve günah işleyene «mücrim» sıfatını ya­kıştırmaktadır. Biz bunu, küfürle birleşip bütünleşen suç ve günah sahibi diye yorumluyoruz.

Kur'ân, ilgili âyetle bunların Âhiret'te dikkat çekici tablosunu çizip vermekte; İlâhî adalet gereği, ortaya çıkacak elim neticeden birkaç ibretli ve uyarıcı safhayı açıklamaktadır. Şöyle ki:

1- Cennetlikler nasıl Cennet'te ebedileşirlerse, cehennemliklerden küfür üzere ölen azgın ahlâksızların da cezası öylece sonsuza dek uza­nıp gidecektir.

2- Bunlara Cehennem'de ne bir umut ışığı vardır, ne de takdîr edilen azapta bir gevşeme ve hafifleme söz konusudur. 75. âyetle bu safhanın öze­ti verilerek, inkarcı sapıklar uyarılmakta ve ölmeden önce Hakk'a dönme­lerinde sayısız faydaların  bulunduğuna işaret edilmektedir.

3- Allah hiçbir.zaman zâlim değildir. Cehennemlikler, dünya hayatını amacından saptırıp ilâhî nizama karşı geldiklerinin ve bu yüzden iki hayat arasındaki dengeyi; ruhla beden arasındaki feyizli irtibatı bozduklarının ce­zasını hak etmişlerdir.

4- Sözü edilen inkarcı günahkârlar bütün ümitlerini kaybedince, öl­meği temenni edecekler ve bunun için Cehennem bekçisine: «Rabbın hük­münü verip işimizi bitiriversin (canımızı alsın)» diye seslenirler. Bekçi: «Ha­yır siz burada (ölmeden) kalmaya mahkûmsunuz» der..»

Çünkü artık ölümlü hayat çok gerilerde kalmış, ölümsüz ve sonsuz ha­yat başlamıştır. İlâhî plân ve program gereği bu kurulan yeni düzenin de­ğişmesi veya bozulması bir daha söz konusu değildir.

 

Hicretin Yakında Gerçekleşeceğine İşaret

 

«Yoksa onlar, işi sıkı mı tuttular? Doğrusu biz de sıkı tutanlarız.»

Mekke döneminin son yıllarında müşrikler, baş vurdukları birçok ya­lan, iftira, sataşma, hakaret ve işkenceden sonuç alamadıklarını görünce, işi daha sıkı tutmaya, Hz. Muhammed'in (A.S.) vücudunu ortadan kaldır­maya karar verdiler ve bir iç savaşın çıkmaması için de plânlar hazırladı­lar. Dârünnedve'de aldıkları kararla, Hz. Muhammed'i (A.S.) kim vurduya getirmek için her kabileden bir gencin seçilmesini ve böylece Hâşim Oğul-ları'nın diğer mevcut kabilelerle savaşmayı göze alamıyacağını hesapladı­lar.

Cenâb-ı Hak ise, işi daha sıkı tutup onların kurdukları plânı alt-üst etmeyi diledi, ve böylece hicret olayıyla ilgili emrini indirdi. Zira Cenâb-ı Hak onların gizli toplantı ve fısıltılarını, neler düşündüklerini çok iyi bili­yordu. Aynı zamanda O'nun görevli melekleri, olup bitenleri anında tesbit edip yazıyordu.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, suçlu günahkâr inkarcılar için hazırlanan sonsuz azap konu edilerek uyarıcı ve yönlendirici safhalara yer verildi. Âhiret ha­yatının ölümsüz olduğu hatırlatılarak mü'minlerin de, inkarcıların da bu ger­çeği hiçbir zaman akıllarından çıkarmamalarına dolaylı şekilde işaret edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah'a eviât isnat edenler üzerinde duruluyor ve bu konuda aydınlatıcı bilgiler veriliyor. Kâinatın her parçasıyla Allah'ın var­lığının ve birliğinin şahidi ve delili olduğuna işaretle, inkarcıların akıllarını bu doğrultuda kullanmaları öneriliyor. Buna rağmen inkârda ısrar edenleri kendi hallerine bırakıp, tebliğ ve irşat hizmetinin sürdürülmesi ve netice­nin sabırla beklenmesi bildiriliyor.

 

Meali:

 

81- De ki: Eğer (bilfarz) Rahmân'ın çocuğu olsa idi, ben ona kulluk edenlerin ilki olurdum.

82- Göklerin ve yerin Rabbı, Arş'ın Rabbı onların vasfedegeldiklerin-den yücedir, münezzehtir.

83-Bırak onları, (tehdit anlamında) va'd olundukları günlerine kavu­şuncaya kadar (inkâr ve azgınlıklarına) dalıp oynasmlar.

84- O ki, gökte de tek İlâh'tır, yerde de tek İlâh'tır. O hikmet sahi­bidir, bilendir.

85- Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki   her   şeyin   mülk-ü   saltanatı kendisine ait olan O Allah'ın şanı çok yücedir. Kıyâmet'in kopuş saatinin bilgisi O'nun katındadır ve ancak O'na döndürüleceksiniz,

86- Allah'tan başkasına duâ edip yalvaranlar, yalvardıkları şeyin şe­faatine eremezler. Ancak bilerek hak ile (hak adına) şehadet edenler müs­tesna...

87- Eğer onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olsan, herhalde «Allah...» derler. O halde nasıl (Hakk'tan, O'na kulluktan) döndürülüyor­lar?!

88-89- (Peygamberin) «Ey Rabbım! şüphesiz ki bunlar imân etmeyen bir millettir» sözüne karşılık, «Sen, onlardan vazgeç de selâm (size) de. İle­ride bileceklerdir» (diye buyuruldu.)

 

İniş Sebebi

 

Müşriklerin ileri gelenlerinden Nadr b. Hars birkaç arkadaşıyla kendi aralarında şunları fısıldaşıyorlardi: «Eğer Muhammed'in dediği haksa, o takdirde biz Onu değil, melekleri kendimize şefaatçi kabul ederiz. Çünkü melekler Allah'ın kızlarıdır.»

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.[22]

 

Allah  Çocuk Edinmekten Münezzehtir

 

Rahmân'ın çocuğu olsa idi, ben ona kulluk edenlerin ilki olurdum.»

Bu âyetin tefsirinde farklı yorumlar yapılmıştır. Onları kısaca şöyle sı­ralayabiliriz:

1- Sizin iddianıza göre, Rahmân'ın çocuğu bulunsaydı, ona ilk ibâ­det eden ben olurdum. Oysa O'nun eşi, ortağı, dengi, benzeri ve evlâdı yoktur.

2- İbn Abbas'a göre: (in) edatı, (ma)  manasınadır, yani olumsuzluk ifade eder. Bu takdirde âyetin mânası şöyle olur: «Rahmân'ın çocuğu yok­tur. Ben buna ilk şahitlerdenim.)

3- Rahmân'ın   bilfarz çocuğu olsaydı,  ona   ilk saygı   gösteren   ben olurdum. Ama O'nun çocuğu yoktur; O her türlü beşerî sıfatlardan pak ve münezzehtir.

4- Sizin iddianıza göre, Rahmân'ın çocuğu olsaydı, bu sözü ilk red ve inkâr eden ben olurdum.

Oysa Cenâb-ı Hak göklerin, yerin ve ilâhî kudret, saltanat ve azame­tinin tecelii ettiği en büyük sistem olan Arş'ın Rabbıdır. Her şeyi O yara­tıp düzene koymuştur, ama kendisi yaratılmamıştır.

 

Birkaç Günlük Geçim, Oyun Ve Eğlence

 

 «Bırak onları,  (tehdit anlamında) va'd olundukları günlerine kavuşuncaya kadar (inkâr ve az­gınlıklarına)  dalıp oynasınlar.»

Dünya; hayatın, geliş ve gidişin; nimet ve mihnetin anlam ve hikme­tini iyice anlamamız ve kavramamız; Yüce Yaratan Rabbımızı tanıyıp ibâ­det etmemiz için yolumuz üzerine konulmuş bir uğraktır. İkinci hayatın an­lam ve hikmeti ancak dünya hayatıyla anlaşılır ve değer kazanır ve o ba­kımdan iki hayat birbirini tamamlar ve birinin mevcudiyeti diğerinin mev­cudiyetini gerektirir.

İnkarcı maddeciler Âhiret Âlemi'ne inanmadıkları için dünya hayatını kendilerine tek amaç seçerler ve birkaç günlük geçimliğin verdiği sarhoş­lukla ömürlerini bir hiç uğruna tüketirler. 83. âyetle bu hususa değinilerek insanlar uyarılmakta ve akıl denilen o mânevi cevheri yerinde ve yolunda kullanmaları   hatırlatılmaktadır.

 

Göklerin, Yerin Ve Arş'ın Rabbi

 

Seksen ikinci âyetle, varlık âleminin tamamı kasdedilmekte ve anoak bizim görebildiğimize karşılık gökler ve yer; göremediğimize karşılık Arş anılmakta ve Rab sıfatı bu üçüne izafe edilerek varlıkta tek yaratanın, ter­biye edip tekâmül ettirenin Cenâb-ı Hak olduğu açıklanmaktadır. Zira her şey O'nun yüksek kudretinin eseridir ve ancak O'nun kudretinin gözetim ve tasarrufu altındadır. Babalık, oğulluk, kızlık gibi başlangıç ve sonu belli ve sınırlı olan; illet-mâlûl çerçevesinde birbirini izleyen varlıklar ne Rab olabilirler, ne de evlâtlık bağıyla Allah'a nisbet edilebilirler. Aksi halde illet-mâlûl zineiri sonsuzluğa yönelerek, Cenâb-ı Hakk'ın da bir bakıma illet, bir bakıma malûl olması sonucunu doğurur ki bu son derece sakıncalıdır ve fasit bir daire, kısır bir döngü içinde bütün özelliğini yitirir. Böylece, geriye doğru illet-mâlûl halkaları uzayıp gider de sayısı belirsiz Rablerin ge­lip geçtiği neticesini doğurur. Şüphesiz bu da hem bilimsel olarak, hem de mantıksal olarak hem mümkün değildir, hem de her yönüyle olumlu hiç­bir netice vermeye uygun değildir.

 

Gökte Tek İlâh, Yerde Tek İlâh Ancak O'dur

 

«ki-   gökte tek ilâhtır, yerde de tek ilâhtır. O hikmet sahibidir, bilendir.»

Yeryüzünde insanların ve cinlerin; göklerde ise meleklerin tapacağı, ibâdet edeceği tek ilâh, Allah'tır. O'ndan başka tapılmaya lâyık ilâhlar oi-saydı, içinde bulunduğumuz mevcut düzen devam etmez; her ilâh kendine göre bir düzen kurmak isterdi. Tıpkı bir ülkede birden fazla hükümdarın birarada yaşayamıyacaaj gibi.. Oysa kâinat yaratılalıdan beri belli bir plâna göre düzenlenmiş ve / jngede tutulmuştur. Bir değişme, şaşma ve sapma söz konusu olmadığ.ıa göre, kâinat her parçasıyla ve sistemiyle bir Hân'ın varlığına deîâiet etmekte ve aksi görüş ve iddiaları kökünden çürütüp red-detmektedir.[23]

Aynı zamanda bu tek ilâh, hem «Hakîm»dir, hem de «Alîm»dir. Her şe­yi belli bir amaca yönelik olarak yaratmış ve plândaki yerine oturtmuştur. Gelişigüzel hiçbir sistem ve parça söz konusu değildir ve şüphesiz kuru­lan bu mükemmel düzen, kıyamete kadar devam edecektir.

 

Mülk Bütünüyle Allah'a Aittir

 

«Göklerin, yerin ve ikisi arasındaki her şeyin mülk-ü saltanatı kendisine ait olan O Allah'ın şanı çok yücedir. Kıyametin kopuş saatinin bilgisi O'nun kalındadır ve ancak O'na döndürüleceksiniz.»

Madem ki tek ilâhtır, tek Rabdır; eşi ortağı, dengi ve benzeri; çocuğu ve eşi yoktur. O halde varlık âlemi bütünüyle ve her şeyiyle O'nun eseridir ve bu manayla O'nun mülküdür. Bu mülkünü düzenleyip dengede de tutan ancak O'dur. O bakımdan kurduğu bu düzeni, ezelde hazırladığı plâna gö­re, değiştirecek de O'dur. O mutlak surette hikmetle iş görür, bilgiyle yürü­tür. Var kıldığı bu kusursuz düzeni ne zaman bozup yeni ve kalıcı düzeni getireceğini de ancak O biiir. Bu konuda kimseye bilgi vermemiştir. Ancak birtakım alâmetlerine dikkatlerimizi çekmiştir.

 

Allah'ı Bırakıp Başkasına Duâ Edip Tapanlar

 

«Allah'tan başkasına duâ edip yalvaranlar, yalvardıklan şeyin  şefaatine   eremezler. Ancak bilerek hak ile (hak adına) şehadet edenler müstesna..»

Kendi beşerî seviyesini, hilkat kanununun amacını; kulluk ve ilâhlık münasebetini yeterince veya hiç bilmeyenler, ömürleri süresince manevî boşluklarını doldurmakta hep hatâ ederler ve kutsal bir ışık beklerken ka­ranlıklara gömülürler.

Seksen altıncı âyette, «Allah'tan başka..» terkibi, canlı-cansız olarak ilâhlaştırılan bütün şeyleri kapsamaktadır. Cansız eşyadan meded bekle­mek, aydınlatıcı, ferahlatıcı bir esinti ummak abes ve anlamsızdır. Ancak Allah'ın kutsal tanıttığı «Hacerü'l-Esved», «Kabe» tazîme lâyık görülmüş­tür ki, aslında onlara gösterilen tazım Cenâb-ı Hakk'adır. İnsanlardan ise duâ beklenir ki bu da yine Allah'a yönelmenin bir başka vasıtası sayılır. Ayrıca Allah'ın izin vereceği peygamberlerin, sıddîkların, şehidlerin ve sâ-îih kişilerin de Âhiret gününde şefaati umulur. İlim adamlarına, İslâm'a hiz­met edenlere, din mürşitlerine ve dini tebliğe çalışanlara da saygı göster­mek sünnettir. Gösterilen bu saygı da Peygamber (A.S.) Efendimizin tav­siyesiyle yapıldığı  için şirkten uzaktır.

Âyette «Ancak bilerek hak ile (hak adına) şehadet edenler müstesna..»

denilmektedir, yani bunların duâ ve şefaati umulur. Çünkü hizmetleri hak adına ve hak içindir. «Lâ ilahe illallah» onların yolu ve amacıdır.

İsa Peygamber'e ve Üzeyir'e, aynı zamanda meleklere ibâdet edenler olmuştur. Bu, küfürdür; çünkü ibâdet ancak Allah'a yapılır. Ne var ki bun­ları hak adına sevmekte bir sakınca yoktur. Kıyamet gününde ise, Allah kendilerine izin verirse şefaatleri beklenir.

Mekkeli müşrikler ise, hem kaba çizgilerle Allah'ın varlığını kabul ederlerdi, hem de putları ilâh kabul edip şefaatlerine erişmek için onlara taparlardı. Kur'ân bu şaşkınlara şöyle seslenmektedir: «O halde nasıl (Hak'­tan, O'na  kulluktan) döndürülüyorsunuz!?»

 

Hz. Peygamberin (A.S.) Müşrikler Hakkındaki Kanaati

 

«(Peygamberin) «Ey Rabbım! şüphesiz ki, bunlar îmân etmeyen bir millettir» sözüne karşılık, «sen onlardan vazgeç de selâm (size) de. İleride bileceklerdir» diye (buyuruldu).

Yılların ardı arkası kesilmeyen mücadelesi, Hz. Muhammed'de (A.S.) şu kanaati doğurmuştu : Mekkeli müşrikler imân etmiyecekler. Onun için ne yapmak gerekiyordu? Kendisinden önceki bazı peygamberlerin, bu çizgiye gelindiğinde söyledikleri sözler olmuştu; örneğin Nûh (A.S.): «Rabbım, yer­yüzünde kâfirlerden dolaşıp yurt edinen bir kimse bırakma. Eğer onları bırakırsan senin kullarım saptırırlar ve sadece ilâhî sınırları çiğneyen çok rîankör, aynı zamanda ahlâksız evlât doğurup yetiştirirler» diye beddua et­mişti.[24]

Cenâb-ı Hak, Peygamberimize (A.S.) İki sebepten dolayı şöyle tavsi­yede bulunmaktadır: «Onlardan vazgeç de «selâm (size)» de. İleride bile­ceklerdir.»

O sebeplerden biri, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in âlemlere rahmet ola­rak gönderilmesi; diğeri de Mekkeli müşriklerden çoğunun yakın gelecekte İslâm'a girecekleridir.

Zuhruf Sûresi'ne, Kur'ân'ın açık, ortada ve açıklayıcı, aydınlatıcı bir kitap olduğu konu edilerek başlandı. Putperest müşriklerden çoğunun ile­ride hakkı idrâk edeceklerine ve böylece mü'minlerin de sıkıntıdan kurtu­lacağına işaretle sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u se­nalar; sünnetiyle yolumuzu aydınlatıp Kur'ân-ı Kerîm'i anlamamızı kolay­laştıran Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e ve âline salât-ü selâmlar olsun.

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî :  16/61

[2] Tefsîr-i Garâibn-Kur'ân/Nizamuddin en-Nisabûrî: 25/50

[3] Geniş bilgi için bak : Nahl Sûresi: 103, Şuârâ Sûresi; 195, Yusuf Sûresi: 2, Ra'd Sûresi: 37, Tâhâ Sûresi : 113, Zümer Sûresi : 28, Fussilet. Sûresi: 3, Şûra Sûresi:  7. âyetlerin tefsiri

[4] Geniş bilgi için bak : Ra'd Sûresi 39. âyetin tefsiri

 

[5] Ahmed: 2/144- Ebû Dâvud/cihâd: 74, Tirmizî/daâvat: 49

[6] Bilgi için bak: Kamer Sûresi: 13. âyet

 

[7] Tirmizî/sifatü'l-kıyâmet:  48- Müsned-i Ahmed :   5/154,  177

[8] Buharî/tefsîr; 6/18- Müslim/sifatü'l-münafikin: 18- îbn Mâce/zühd: 3

[9] Buharî/mezâlim : 25, cenâiz: 25- Müslim/reda': 101- Tirmizî/tefsîr: 66- Ahmed: 1/34, 2/298.

[10] Buharî/eşrfbe: 28, et'ime: 29, libas: 27, isti'zan: 8- Müslim/libas; 4, 5- Ah­med : 5/390, 396, 398, 404, 408

[11] Lübabu't-te'vîl;  4/108-Esbab-ı Nûzül/Nisabûri: 252

[12] Tirmizi/tefsir : 43- İbn Mâce/mukaddeme :  7- Ahmed :  5/252, 256

[13] Buharl/büyû' :102, mezâlim : 3, enbiyâ : 49- Müslim-imân :  54- İbn Mâ­ce/: f iten : 33

[14] Ebû Dâvud/Melahim :   14- Ahmed :  2/437

[15] Buharî/enbiyâ :  49- Müslim/imân :   244, 246 Ahmed :   2/272, 336

 

[16] Abdürrezzak : Ali b. Ebî Tâlib  (R.A.) den -îbn Ebî Hatim

[17] İbn Asâkir :  Ebû Hüreyre   (R.A.) den

[18] Abdürrezzak : tkrirae Mevlâ îbn Abbas (R.A.) dan

[19] îbn Ebî Hatim :  Ebû Hüreyre  (R.A.) den -İbn Kesir :  4/134

[20] tbn Ebî Hatim : Ebû Hüreyre  (R.A.) den -İbn Kesîr : .4/134

[21] İbn Mâce/zûhd :  39

[22] LÜbabu't-te'vîl

[23] Bilgi için bak: Enbiyâ Sûresi:  22. âyetin tefsiri

[24] Nüti Sûresi: 26,27.