Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zuhruf Sûresi - Kuran - 043Zuhruf - 19. Sayfa

ZUHRUF SÛRESİ 2

Kur'an-ı Hakim Ve Kureyşliler. 2

Bazı  Kelimeler: 2

Açıklama: 2

Allah'ın Üzerimizdeki Nimetlerinden Bazıları 3

Bazı Kelimeler: 3

Açıklama: 3

Müşriklerin İftiralarından Bazıları Ve Bu İftiralara Verilen Cevaplar. 3

Bazı Kelimeler: 4

Açıklama: 4

Onların Nübüvveti İnkar Etmeleri Ve Dünyanın Değersiz Olduğunun Açıklanmasının Yanısıra Bu İnkarlarının Reddedilmesi 5

Bazı Kelimeler: 6

Açıklama: 6

Azimlerin Takviyesi 7

Bazı Kelimeler: 7

Açıklama: 8

Musa İle Fir'avn'ın Kıssasından Alınacak İbret 8

Bazı Kelimeler: 9

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 9

Açıklama: 9

İnkarcıların Bazı İftiraları Ve Bunların Reddi 10

Bâzı Kelimeler: 10

Açıklama: 11

Kıyamet Gününün Bazı Halleri 12

Bazı Kelimeler: 12

Nüzul Sebebi: 12

Açıklama: 12

Allah'ın Çocuğu Ve Ortağı Yoktur. 13

Bazı Kelimeler: 14

Açıklama: 14


ZUHRUF SÛRESİ

 

Ulemanın icmai ile bu sure Mekki'dir. 89 ayettir. Bu surede ana tema olarak Kur'an'dan bahsedilmekte, müşriklerle münakaşa edilmekte, eserleri ve nimetlerinden yola çıkılarak Allah'ın zatına ve sıfatlarına istidlalde bulu­nulmaktadır. Bu surede, inkarcıların batıl inançları ve fasit itikatları sayıl­makta, bu itikatları ile inançlarına, susturucu cevaplar verilmekte, sonra da Musa ve İsa gibi bazı geçmiş peygamberlerden misaller getirilmekte, bunun yanısıra kıyamet gününde mü'minlerle kafirlerin ne gibi hallere maruz kala­cakları açıklanmakta, ayrıca bazı Kur'anî ayetlerle hikmetlerden bahsedilmek­tedir.[1]

 

Kur'an-ı Hakim Ve Kureyşliler

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1- Hû, Mîm.

2-3- Apaçık Kitab'a. and olsun ki, akledesiniz diye Kur'an'ı Arabça ' okunan bir Kitab kûmışızdır.

4- Şüphesiz o, Bizim katımızda Aha Kitab'da mevcud, yüce ve hikmet dolu bi Kitabadır.

5- Ey İnkarcılar! Aşın giden kimselersiniz diye sizi Kur'an'la uyarmak­tan vaz mı geçelim?

6- Öncekilere nice peygamberler göndermişizdir.

7- Kendilerine gelen her peygamberi onlar mutlaka alaya alırlardı.

8- Bunun için Biz de, bunlardan daha kuvvetli olanları yok etmişizdir. Öncekilere dair nice misaller geçmiştir.[2]

 

Bazı  Kelimeler:

 

Yani Levh-i Mahfuz. Çünkü O, Semavi kitapların anası, yani aslıdır.Haddi aşmakta ve israfta ileri gidenler.Kuv­vet ve şiddet Geçti. Öncekilerin misalleri. Yani yüz çevirme.[3]

 

Açıklama:

 

Hâ Mîm, Rabbîm apaçık kitaba yemin etti ki biz sana indirdiğimizi, Arap­ça bir Kur'an yaptık, onda lafız veya mana bakımından hiçbir eğrilik yok­tur, insanlar onda dosdoğru bir şekilde düşünüp akletsinler ve bu kitabın Muhammed katından değil de Allah katından indiğini bilip öğrensinler.

İnsanların nazarlarını celbetmek ve Allah'ın kasemini gerektirecek ka­dar yüce bir kitap olduğunu açıklamak için Cenab-ı Allah kitaba yemin etti. Apaçık bir kitap olmakla onu niteledi. Çünkü o, hak ile batılın arasını ayırıp açmıştır. Hidayetle sapıklığı birbirinden ayırmıştır. Onun üzerine yemin eden " zat; Kur'an-ı, Arap üslubu ve Arap dili İle indirdiğini ifade etmiştir. Böyle olunca da Araplar İçin, onu anlamak, sırlarını ve icazını idrak etmek zor ol­mayacaktır. Bu sebeple "Düşünüp anlamanız için" ifadesi ile ayet-i kerime sona erdirilmiştir.

Âîûsî, tefsirinde şöyle der: Ayeti kerîmede Kur'an'a edilen yemin güzel ve bediî yeminlerden biridir. Çünkü bunda münasebete riayet vardır. Ayrıca Kur'an'dan daha üstün bir şey olmadığı hususunda ihsanlara uyan vardır. Bu sebeple Cenab-ı Allah Kur'an'a yemin etmiştir. Böylece de onun vasıfla­rından daha Önemli bir vasfın bulunmadığı ifade edilmiş olmaktadır. "Bilir­seniz, bu, büyük bir yemindir"[4]

Bu Kur'an Allah katındaki Levh-i Mahfuzda yüksek ve üstün dereceli olup, makamı diğer kitaplara nisbetle çok büyüktür. "Sana da (Ey Muhammed) kendinden Önceki kitapları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak bu kitabı gerçekle indirdik"[5]

Şüphesiz Kur'an yücedir, hikmetlidir, içinde sonsuz hikmetler mevcuddur.

Bu sözler önce Mekkeli müşriklere, onlardan sonra da bütün insanlara­dır. Her ne kadar İtibar lafzın umumiliğine ise de hitap Mekke müşriklerine-dir. Bu müşrikler inkar ve yalanlama da pek ileri gitmişlerdi. Resulullah (S.A.V.) efendimiz onlara çağrıda bulundukça onlar kaçıp yüz çeviriyor ve büyüklük taslıyorlardı. Onlarla ilgili olarak Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştu; "Siz, haddi aşan bir kavim oldunuz diye, o ihtarı size göndermekten vaz mı geçelim?". Yani siz işlerinizde makul ölçüleri aşıp haddi tecavüz eden bir kavim oldunuz diye bu zikri (Kur'an-ı Kerim'i) sizden uzak tutupta sizleri kendi başınıza serbes mi bırakalım?! Hayır... Allah asla sizi kendi başınıza bırakmayacaktır. Aksi­ne Kur'an'ı size indirip sizleri doğru yola itecektir ki sizden, Allah'a ve Resu­lüne iman eden bir kavim ortaya çıkıp gelsin. Böyle bir kavim ortaya çıktı da. Allah onların bir kısmını doğru yola iletti, insanlar bölük bölük Allah'­ın dinine girdiler. Cenab-ı Allah insanlar üzerindeki nimetini tamamladı, di­nini ikmal etti. Bu dini insanlariçin temel bir din olarak benimsedi ki bu da hak din olan Islâmiyettir.

Ey muhammed! Sen onların durumlarını hayretle karşılama. Bu, Allah'ın yaratıkları yaratmasından başlayıp kıyamete kadar devam edecek olan bir ya­sasıdır, önceki ümmetlere de birçok peygamberler gönderdik. Onlara bir pey­gamber geldikçe mutlaka onu yalanlar ve onu alaya alırlardı. Onlara, bir sü­re tanındı. Peygamberleri onların imanlarından ümit kesince, biz o ümmetle­ri helak ederdik. Senin ümmetinden daha güçlü ve kuvvetli olan nice üm­metleri helak etmişizdir biz! Hiçbir şey onları helakten kurtarmadı ve onlara fayda sağlayamadı. Kur'an-ı Kerimde onların haberlerini anlatan birçok ayet-i kerimeler mevcuttur. Onların durumlarını anlatan misalleri açıklamıştır.

Ey Mekkeliler! Bakın, hangi noktada bulunduğunuzu düşünün! Güçlü, Cabbar ve muktedir olan Allah'ın yakalamasından sakının. Şüphesiz Rabbi-nizin yakalaması çok şiddetlidir![6]

 

Allah'ın Üzerimizdeki Nimetlerinden Bazıları

 

9- Ey Muhammed! And olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarat­tı?" diye sorsan, "Onları güçlü olan, herşeyi bilen yaratmıştır" derler.

10- O, sîze yeri beşik kılmış ve orada, doğru gidesiniz diye yollar var etmiştir.

11- O, suyu gökten bir ölçüye göre indirir. Biz onunla ölü memleketi diriltiriz: (Ey inkarcılar!) îşte siz de böyle diriltileceksiniz.

12-14- Her sınıf varlığı yaratan O'dur. Gemiler ve hayvanlardan bine-siniz diye size binekler vermiştir, bütün bunlar; üzerlerine oturunca Rabbini-zin nimetini anarak: "Bunları buyruğumuza veren ne yücedir ; zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbimize döneceğiz" demeniz için­dir.[7]                                                                                       

 

Bazı Kelimeler:

 

Döşek, serilen sergi. Y

ollar. Bir ölçü ile. Canlandırdık. Sınıf ve türler. Güç yetirenler.Dönen ve yönelenler.[8]

 

Açıklama:

 

Onlar haddi aşan bir kavim oldular diye biz müşriklerden yüz çevirecek ve onları ihmal mi edeceğiz? Andolsun ki, onlara göklerle yeri yaratanın, se­ması ve arzı ile şu emsalsiz kainatı yoktan var edenin kim olduğunu sorar­san, sana cevap olarak şöyle diyeceklerdir: Onu güçlü ve herşeyi bilen yarattı.

Zaten bilindiği gibi bundan başka verilecek cevap yoktur. Allah'ı bu üs­tünlük ve ilimle niteledikleri halde başka varlıkları ibadette O'na ortak koş­malarını Kur'an'ı Kerim hayret verici bir durum olarak nitelemektedir. Şanı yüce Allah yeryüzünü süratle dönen bir kürre olması için ikametinize müsait bir zemin haline getirmiştir. Onda sizler için su yollan ve tarımsal usuller mey­dana getirmiştir ki bununla sizler hikmet sahibi sanatkârın varlığına akıl er-diresiniz veya kendi menfaatlerinizle maksatlarınıza ulaşasınız. Allah'tır ki kendi ilahi iradesine uygun olarak sağlam bir ölçü ile gökten su indirmiştir. Ve onunla ölü toprağı ve beldeyi, yemyeşil bitkiler ve olgun hurmalarla can­landırmıştır. Bu birçck yörelerde görülen ve müşahede edilen bir husustur. Şu kurak topraktan yemyeşil bitkileri çıkardığı gibi Cenab-ı Allah, ölümü­nüzden sonra hesaba çekmek üzere sizleri kabirlerinizden çıkarıp diriltecek-tir. O Allah, yaratıkların bütün nevilerini ve çiftelerini yaratmıştır. Bunların bîr kısmını biliriz, bir kısmını bilmeyiz. Ve yine Yüce Allah sizler için gemi­ler ve davarları yani atları, katırları ve merkepleri yaratmıştır ki, bunlara bi­nersiniz.

Bu ifadelerde geçen gemiler belki de bir rumuzdur. Bu rumuzun içine uçak, otomobil gibi icad edilecek binekler girmektedir. Ey insanlar! Üzerleri­ne binesiniz sonra da bu nimetleri size bahşeden Rabbinizi anasınız diye Al­lah sizler için bu binekleri yarattı. Bu nimetleri kalbinizle yücelterek, diliniz­le Rabbinizin nimetlerini itiraf edesiniz ve şöyle diyesiniz: Bunu bizim emri­mize veren Allah noksanlıklardan münezzehtir. O olmasaydı biz bu bineğe güç yetiremezdik. Allah bunları bizim emrimize müsahhar kılmıştır. Şüphe­siz biz Rabbimize döneceğiz.

Rivayete göre Peygamber (S.A.V.) efendimiz ayağını bineğinin üzengisi­ne koyduğu zaman Bismillah dermiş. Bineğin üzerine çıkıp oturduğunda: "Her halükarda Allah'a ha nd olsun. Bunu bizim emrimize müsahhar kılan Allah noksanlıklardan münezzehtir. O yapmasaydı, biz bu bineği (hizmetimize) ya-naştiramazdık. Biz elbette Rabbimize döneceğiz" dermiş. İneceği zaman da şu duayı okurmuş: "Allah'ım bizi mübarek bir İnişle indir; Sen konuklayan-iann en hayırlısısın."[9]

 

Müşriklerin İftiralarından Bazıları Ve Bu İftiralara Verilen Cevaplar

 

15- Ama inkarcılar O'na çocuk insâd ettiler. İnsan gerçekten apaçık nankördür.

16- Demek O yaratıkları arasında kızları kendisine alıp da oğullan si­ze verdi öyle mi?

17- Ama Rahman olan Allah'a isnad ettiği kız evlât kendilerinden bi­rine müjdelenince, o kimsenin içi gayzla dolarak yüzü simsiyah kesilir.

18- Süs içinde yetiştirilecek diye çekişmeyi beceremiyecek olanı mı Al­lah'a nisbet ediyorlar?

19- Onlar, Rahman olan Allah 'm kullan melekleri de dişi saydılar. Ya­ratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahidliklerİ yazılacak ve sorguya çeki­leceklerdir.

20- "Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz bunlara kulluk etmezdik" derler. Buna dair bir bilgileri yoktur; onlar sadece vehimde bulunuyorlar.

21- Yoksa onlara daha önce bir kitab verdik de ona mı bağlanıyorlar?

22- Hayır; "Doğrusu Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerinden gitmekteyiz" derler.

23- Ey Muhammedi Senden önce, herhangi bir kasabaya gönderdiği­miz uyarıcıya, o kasabanın şımarık varlıklıları sadece: "Doğrusu babaları­mızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz." derlerdi.

24- Gönderilen uyarıcı: "Eğer size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş isem de mi bana uymazsınız?" derdi. On­lar: "Doğrusu sizinle gönderilen şeyi İnkâr ediyoruz" derlerdi.

25- Bunun üzerine Biz de onlardan öc aldık. Yalancıların sonunun na­sıl olduğuna bir bak![10]

 

Bazı Kelimeler:

 

Çocuk. Çünkü çocuk babasının bir parçasıdır.Sizi seçti ve erkek çocukları sİzemahsus kaldı. Benzeri.Yüzü öyle oldu ki, öfke dolu.Beslenir, büyür.

Süs ve zinet.

Tartışma ve münakaşa, Zan ve tahminde bulunu­yor, yalan söylüyorlar.Ümmet kelimesinin birçok manaları vardır. Ancak ayet-i kerimede bu kelime İle, yol ve mezhep manası kast edilmiştir.[11]

 

Açıklama:

 

Şu müşrikleri görmez misin ki kendilerine, göklerle yerin yaratıcısının kim olduğu sorulduğu zaman; onları güçlü ve bilgili olan yarattı, derler. Kul­larından bazılarım onun bir cüz'ü kıldıkları halde yine de böyle derler. On­ların bu tutumları çok hayret verici bir tutumdur!

Allah'ın kullarından bir kısmını O'nun bir cüz'ü, yani çocuğu olarak İddia ettiler. Burada çocuğur bir cüz olarak adlandırılması, çocuğun babasının vücudundan bir parça olması dolayısıyladir. Nitekim Arabın biri şöyle demiş: "Bizim çocuklarımız, çevremizde, yeryüzünde dolaşan ciğerlerimiz-dirler". Yüce Allah'ın çocuğu olduğunu söylemek ve bunu isbatlamak im­kansızdır. Çünkü göklerle yerin yaratıcısının çocuk sahibi olması mümkün değildir. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O, eşten ve çocuktan yana ihtiyacı olmayandır. Kaldı ki çocuk, ana ve babasının vücutlarından bir parçadır. Cüz'ü ve parçası olan bir şeye gelince o şeyin mürekkeb yani birkaç parçadan teşek­kül eden bir şey olması gerekir. Çocuğu olduğu takdirde Allah'ın da şüphe­siz ki mürekkep olması sonradan meydana gelmiş olması icab eder. Çünkü mürekkep ve hadis olan şeyler bitişmeyi, ayrılmayı kabul eden şeylerdirler. Bütün bunlar hadis varlıkların emirleridirler. Tek ve ezeli olan Allah'ın ço­cuğu nasıl olur?! "De ki: O Allah birdir. Allah Samed'dir (herşey varlığım ve bekasını O'na borçludur. Herşey O'na muhtaçtır. O hiçbir şeye muhtaç değildir). Kendisi doğurmamış ve (başkası tarafından) doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır"[12]

Allah'ın çocuğu olduğunu ve cüz'ü bulunduğunu söylemek, hiçbir delile dayanmayan bir safsatadan ibarettir.' Bu sözü söyleyen kişi, küfrü apaçık olan nankör bir kimsedir.

Fahr-i Razî, ayet-i kerimenin şu şekilde manalandinlmasmın daha uy­gun olacağını söylemiştir: Onlar, kullarından bazısını Allah'ın bir cüz'ü ve parçası olarak tasarladılar. Diğer kullarım da, Allah'a eş koşulan ortaklara ait kıldılar. "Allah'ın yarattığı ekin(Ier)den ve hayvanlardan Allah'a pay ayır­dılar. Zanlarınca: 'Bu, Allah'a bu da ortaklarımıza' dediler"[13]

Onlar bütün kulların Allah'a ait olmadığını ancak bir kısmının Allah'a, bir kısmının da Allah'a eş koşulan ortaklara ait olduğunu iddia ettiler. Fahr-i Razfnin, ayet-i kerimeyi bu şekilde manalandırmasına yardımcı olan husus, müteakiben gelen ayet-i kerimenin, Allah'ın çocuğu olduğunu inkar eden bir ayet olmasıdır. Bu ayet ise Allah'ın ortağı bulunduğu hususunu reddetmek­tedir. Böylece ayet-i kerimeler iki hususu da ifade etmektedirler

Şaşıyorum şunlara: Allah'ın çocuğu olduğunu İddia ediyorlar. Bunun ar-dısıra da bu çocuğun dişi olduğunu söylüyorlar. Faraza O'nun çocuğu olmuş olsaydı çocuğun dişi olması imkansız olurdu. Zira erkek çocuk kız çocuktan daha üstündür. Allah nasıl olur da kız çocukları kendine alır, kullarına da erkek çocukları verir? "Rabbiniz, oğullan size seçti de kendisine meleklerden kadınlar mı edindi? Gerçekten siz büyük (çok tehlikeli) bir söz söylüyorsunuz! "[14]

"Demek erkek size, kadın Allah'a mı? O halde bu, insafsızca bir taksim!”[15]

Bu, zalimce yapılan bir paylaştırmadır! Kız çocuklarım Allah'a ait kılı­yorlar. Kendilerine, bir kız çocukları doğduğu müjdelendiği zaman yüzleri kapkara kesilir. Hüzne ve kedere gark olurlar. Öfkeyle dolarlar. Kendilerine verilen haberin kötülüğünden dolayı halktan gizlenirler. Kız çocuklarına ne yapacaklarını bilemezler. Rezil olupta onları yanlarında mı tutacaklar, yoksa toprağa mı gömecekler? Onlar ne kötü hüküm veriyorlar. Şaşıyorum onlara. Allah'ın çocuğu olacaksa dişi değilde erkek olsun bari! Onlar kör mü oldu­lar ki noksanlıklardan münezzeh olan, şanı yüce Allah'a; süs ve zinetler İçin­de beslenip büyüyen, evde oturan ve mücadelede, tartışmada açık olamayan varlıkları, çocukları O'na parça olarak isnad ettiler. Bunların, Allah'ın ço­cukları olduğunu İddia ettiler?! Halbuki bu vasıflar kadınlara mahsus özel­liklerdir. Bakınız onlara... Melekleri, Allah'ın şerefli kulları oldukları, gece gündüz O'na ibadet ettikleri, kendilerine verdiği emirlerde O'na İsyan etme­dikleri halde dişi varlıklar olarak nitelediler.

Bu da insanın hayretim celp eden delilsiz bir iddia, bürhansız bir sözden başka birşey değildir. Zira bunu te'yİd edecek aklî ve nakli hiçbir delil mev-cud değildir. Olsa olsa, meleklerin yaratılışım gözleri ile müşahade etmiş ol­maları gerekİrki bu da mümkün değildir. "Meleklerin yaratılışına şahit mi oldular?" Bu şahitlik onların aleyhlerine yazılacaktır. Kıyamet gününde bun­dan dolayı sorguya çekileceklerdir! Şunlara bakın hele... Örümcek evinden daha gevşek ve çürük olan bir şeye bağlanıyorlar. Bağlandıkları bu şey, şey­tanların kendilerine dikte ettirdiği bir hüccetdir. Onlar diyorlarki: Eğer Rah­man olan Allah dileseydi bizler meleklere ibadet etmezdik. Onlar, meleklere yaptıkları ibadetin bir delile dayandığını söylemek istiyorlar. Yani diyorlarki: Cenab-ı Allah dilemeseydi bizde meleklere ibadet ederek bu varlıkları Allah'a ortak koşmazdık. Mademki bizler bu meleklere ibadet ediyoruz, demekki bunu Cenab-ı Allah dilemiştir. Mademki o dilemiştir, meleklere yaptığımız ibadeti terketmemizi nasıl emreder?

Şüphesİzki bu batıl ve mesnetsiz bir istidlaldir. Zira Allah'ın meşiet ve iradesi, emri gerekli kılmaz. Bu meşiet, bazı mümkİnatı diğerlerine tercih et­mekten ibarettir ki bu da Allah'ın ilmine uygun olarak cereyan eder. Bu müm-kİnat güzel de olsa çirkin de olsa, durum değişmez. Şanı yüce olan Allah in­sanların hayır işlemelerini emreder ve hayır işlemeye onları teşvik eder. Ama bazan bizim için,, emrettiğinin gayrını da dileyebilir, iradesinin hakikatini bi­lemeyiz ki işledikleri günahlarla suçlardan mes'ul olmasınlar. Hayır böyle bir şey düşünülemez. Fiilin vukuundan evvel onların yanında buna dair hiçbir delil yoktur. Onlar sadece zan ve tahminde bulunmaktadırlar. Biz onlara, içinde irademize dair ifadeler bulunan kitap mı verdik ki Ona sarılıyorlar! Hayır.Asla böyle bir şey yoktur. Bunların, yaptıkları fiilleri haklı gösterecek akli ve nakli hiçbir delilleri mevcud değildir. Bunun gerçek sebebi şudur: Onlar şiddetli bir taassupla beraber batıl yolda da olsalar, atalarına bağlılıkların­dan dolayı onları körü körüne taklit etmektedirler. "Hayır, sadece: 'Biz ba­balarımızı bu yol üzerinde bulduk, biz de onların izlerinde gidiyoruz' dediler"[16]

"(EyMuhammed), sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka birşey değildir"[17]

Resulullah (S.A.V.) efendimiz, ümmetine şöyle dedi: Biz size, atalarınızı üzerinde bulduğunuz sapıklık ve bühtandan daha çok.hidayete iletici bir din getirmiş olsakda mı atalarınıza tabi olup onların izlerinde yürüyeceksiniz?!

Öyle görülüyor ki bütün peygamberler bu sözleri ümmetlerine söylemiş­lerdir. Bu sebeple Cenab-ı Allah bütün ümmetlerden hikayeten, onların pey­gamberlerine şöyle dediklerini ifade buyurmaktadır: Ey elçiler! Sizin kendile­ri ile gönderildiğiniz şeylere karşı bizim inancımız yoktur. Biz o şeyleri inkar ediyoruz! Onlar için kendini helak etme, onlardan Önceki milletlerin huyları da buydu. Müşriklerde gördüğün kör taklit, delil ve burhanı göz ardı etme adeti eski ümmetlerin de adetiydi. Ülkelerden birine bir elçi gönderdiğimizde oranın şımarık, madde bataklığına batmış, dünyaya abanmış komprador takımı yuka­rıdaki sözleri söylemişlerdir. Hz. Peygamberin şu sözleri ne kadarda yerindedir "Dünya sevgisi, her kötülüğün başıdır?

Bu davranışlarından ötürü onlarm cezaları ne oldu? Allah onlara elem verici bir azap verdi ve onlardan şiddetle intikam aldı. Yalanlayıcılarm aki-betlerinin nice olduğuna bir bak. Ey Mekkeliler! Siz de o ümmetlere göre han­gi noktada bulunduğunuza bir bakın![18]

 

Onların Nübüvveti İnkar Etmeleri Ve Dünyanın Değersiz Olduğunun Açıklanmasının Yanısıra Bu İnkarlarının Reddedilmesi

 

26-27- İbrahim, babasına ve milletine demişti ki: "beni yaratan hariç, sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni doğru yola eriştirecek olan şüphesiz O'dur."

28- İbrahim ardından geleceklere bu sözü, devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı. Artık belki doğru yola dönerler.

29- Hayır. Ben bunları ve babalarını gerçek ve onu açıklayan bir pey­gamber gelene kadar geçindirdim.

30- Gerçek kendilerine geldiği zaman: "Bu bir büyüdür. Doğrusu biz onu inkâr ediyoruz" dediler.

31- "Bu Kur'an, İki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" dediler.

32- Ey Muhaitımedl Rabbİnin rahmetini onlar mı taksim edip paylaş­tırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz taksim ettik; birbirlerine İş gördürmeleri için kimini kimine derecelerle üstün kıldık; Rabbinın rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir.

33-35- Eğer bütün insanlar (küfre meyledip) tek bir ümmet olma du­rumuna gelmiyecek olsaydı, Rahman olan Allah'ı İnkâr edenlerin evlerinin tavanlarını, üzerinde yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılarını, üzerine yaslanacakları kerevetleri gümüşten yapar ve altın bezeklerle işlerdik. Bunla­rın hepsi ancak dünya hayatının geçimliliğidir. Ahiret, Rabbinın katında O'na karşı gelmekten sakınanlaradır.

36- Rahman olan Allah'ı anmayı görmemezlikten gelene, yanından ay­rılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz.[19]

 

Bazı Kelimeler:

 

Uzak. Beni yarattı. Soyu ve zürriyeti. İki kent. Mekke ve Taif. Ayet-i kerimede sözü geçen iki adamdan biri Mekke'li Velid bin Mugîre'dir, diğeri Urve bin Mes'üt Es-Sakafi'dir. O da Taif lidir.Faideleri görmek için emre amade kılman Ta­van, Ma'raç kelimesinin çoğulu olup merdiven basamakları demek­tir.Çıkıp yükselirler. Zinetvesüs. Gafil olup kö­relir. Ona şeytanı sardırırız.Güneş ile ayın do­ğudaki doğuş yerleri.Dost ve arkadaş.[20]

 

Açıklama:

 

Önceki ayet-i kerimelerde de anlatıldığı gibi taklit hayranlığı,tedavisi çok zor bir hastalık olup geçmiş ümmetlerin bir çoğunu etkisi altına almıştır. Bu hastalık maddeye fazla bağlılıktan ve maddenin insanların nefislerine fazla­ca te'sir etmesinden kaynaklanmaktadır, islâmiyet geldiğinde, Mekke'li müş­rikleri, babalarını körükörüne taklit ettiklerinden ötürü ayıplayıp kınamış­tır. Maddeye dalmalarından ve maddeyi herşey olarak görmelerinden ötürü onları kötülemiştir. Bu arada Kur'an-ı Kerim, Arapların ilk atası olan İbra­him Haîilullah (A.S.) in, delilli ve sağlıklı düşünceyi, atalarını körükörüne batılda taklit etmeye tercih ederken, onların dininden uzak olduğunu belir­tirken söylediği şu sözleri nakletmektedir: Sizler ey Araplar! Gerçekten de tu­haf bir durumdasınız. Atalarınızı tutku derecesine varan bir iştiyakla taklit etmekte ısrarlı iseniz bakınız, işte Arapların en şereflisi olan İbrahim (A.S.)'i taklid edin. Çünkü başkalarına nisbetle taklid edilmeye o daha layıktır. Put­ları bir kenara itmek ve onlara ibadeti terk etmek hususunda İbrahim (A.S.)'ı taklid edin. Atalarla dedeleri taklid etmek akla ve selim mantığa aykırı oldu­ğuna göre, onların dinlerini bir kenara atıp İbrahim (A.S.)'ı taklid edin. Ha­ni İbrahim (A.S.) babasına ve kavmine şöyle demişti; Ben sizden uzağım ve taptıklarınız şeylerle alakam yoktur. Sizin Allah'ı bırakıp da kendilerine taptığınız şeyler fayda ve zarar veremeyen putlardır. Ama Allah beni yaratmış, benim yaratılışımı tamamlamıştır. Beni yoktan var etmiş ve en mükemmel bir surette bedenimin hilkatini tamamlamıştır. O ileride beni doğru yola ile­tecek ve şimdi de hidayete erdirecektir. "Şüphesiz ben, sizin taptıklarınızdan uzağım" İbrahim (A.S.) bu sözü, bizim ^JiV sözümüzün karşılığıdır. An­cak beni yaratan vardır. Onun bu sözü de iitl *^1 sözümüzün karşılığıdır. Böyle demekle sanki o jjji-^i aJi1^ . demiş olmaktadır. Bilindiği gibi İjı\ '*i\ ai\M sözü de kelime-i tevhiddir. İbrahim Halilullah bu kelimeyi ken­di soyu ve nesli içinde kalıcı bir söz olarak bıraktı. "İbrahim de bunu kendi oğullarına vasiyyet etti, Yakup da: 'Oğullarım, Allah sizin için o dini seçti. Bundan dolayı sadece müslümanlar olarak Ölünüz' dedi"[21]

ibrahim bu sözü kendi nesli içinde kalıcı, daimi bir söz olarak bıraktı. Bunu, her şekli ile şirkten uzak halis tevhide dönsünler, diye oğullarına tavsi­ye etti. Evet böyle oldu. İbrahim'den sonra onun soyu içinde kıyamet günü­ne kadar Allah'a hakkı ile ibadet eden kimseler bulunmuştur ve bulunacak­tır. Her ne kadar onlar az iseler de yok değildirler, fakat onun soyundaki in­sanların çoğu şirkten geri dönmediler. Ama hak ettikleri azabı da Rabbim, bu dünyada onlara acilen dokundurmadı. "Biz onları ve atalarım yaşattık, nihayet kendilerine ömür(leri) uzun geldi, (ebedi yaşayacaklarım sandılar)[22]

Yani kendilerine daha başka nimetler verdik ki, o nimetlerin sahibine şük­redip onu birlesinler. Ama onlar böyle yapmadılar, bilakis azgınlıklarım da­ha da arttırdılar. Çünkü onlar dünyaya aldandılar. Ve dünyanın sevgisine tu-tundular. Şanı yüce olan Allah, kelime-i tevhidi İbrahim'in nesli içerisinde kahci bir söz olarak bırakmakla yetinmedi. Bunun yamsıra onları sayılama­yacak nimetlerle yaşattı ve onlara elçiler gönderdi. "Nihayet kendilerine hak ve (onu) açıklayan bir peygamber geldi". Yani mucizesi açık ve sözünün doğ­ruluğu ayan beyan ortada olan bir elçinin dili ile hak onlara geldi. Şu müş­fiklere bak. Allah onlara fazlasıyla nimet verdi ve lütfü İle onları destekledi. Fakat onlar buna karşı küfür ve sapıklıklarını arttırdılar. Allah katından ken­dilerine hak geldiğinde de: Bu sihirdir, biz ona İnanmayız dediler.

İşte onların tuhaf tutumları ve batıl düşünceleri... Bunun başı ve temeli dünya sevgisi, dünyanın mesnetsiz nimetlerine tutunmaları, dünyanın herşey olduğunu zannetmeleridir. Bu sebeple onlar, yetim olan yoksul Muhammed'İn Allah katından gönderilen bir elçi oluşunu inkar ederek şöyle dediler: Bu Kur­an Mekke ve Taif'den iki kentte büyük bir adaya indirilmeli değil miydi?!

Nübüvvet esasını inkâr ettiler ve asla iflah olmadılar. Başka yollara sığınarak şöyle dediler: Nebîlİk ve Resullük yüksek bir derecedir. Buna ancak şerefli kimseler hak kazanırlar.

Bunlara göre şeref, zenginlik idi. Bu sebeple Abdullah oğlu Muhammed'in Allah elçisi olduğunu inkâr ettiler ama Allah onların bu inkarlarını reddede­rek şu sözü ile onları susturdu: "Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaş­tırıyorlar?!" Aflah'ın insanlara olan rahmet ve lütfunu o inkarcıların paylaş­tırmasını yüce Rab protesto etmiştir. Bu yetkiyi onlar nereden almışlardı? Hal­buki onlar insanların en cahilleri olup kendi nefisleri hakkında bile bilgi sa­hibi değillerdi. Başkalarını nasıl bileceklerdi ki. Onun lütuf ve nimetleri hak­kım kendisine versinler?! Dünya hayatında onların maişetlerini ve geçimleri­ni aralarında biz taksim etmişizdir. Şuna mal, şuna evlat, şuna mal ve adam vermişizdir. Şu, mal ve adam bakımından yoksundur. Diğeri sağlık ve diğer nimetler bakımından mahrumdur. İşte böyle Cenab-ı Allah kendi bildiği ba­zı hikmetlerden ötürü bazı kimseleri zengin kılar, bazılarını da yoksul kılar. Onlardan bir kısmı diğerine nisbetle lütuf, zenginlik, itibar ve diğer hu­suslarda üstün kıldık. Bunun sonucu olarak da onlardan bir kısmı diğerleri­ni kendi işlerinde çalıştırabilsin ve işlerini onlara gördürebiîsin. Her ne kadar görünürde başkalarına hizmet etmekteyse de herkes aslında kendi nefsine hiz­met etmektedir. Peygamberliği ve diğer hususları kapsayan Rabbinin rahme­ti, onların toplamakta oldukları fani dünya metaından çok daha hayırlıdır.

Şu dünya ve içindeki mallar, Allah katında bir sivrisinek kanadı ağırlı­ğınca bir değer taşımaz. Şayet bu kadar ağırlıkta bir değere sahip olsaydı bu dünyada Cenab-ı Allah kafire bir yudum su bile vermezdi. Dünya mü'mînin zindanı, başkalarının da geçimliğidir. Ahiret ise dünyaya nisbetle daha hayır­lı ve daha kalıcıdır. însanlar küfür yolunda birleşerek bir ümmet olacak ol­masaydı, Rahman'ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve mer­divenler yapardık ki, bu merdivenlere basıp yükselirlerdi. Evlerine halis gü­müşten kapılar ve üzerine yaslanıp dayanacakları koltuklar yapardık. Her za­man ve mekana münasip olan binekler, köşkler, eşyalar ve zinetler verirdik. Dünyaya meyilli olduklarından ve tabiatları gereği dünya süslerine eğilimli olduklarından dolayı insanlar kafir olacak olmasalardı, dünya pek hakir ve değersiz bir meta olduğu için Cenab-ı Allah bütün bu nimetleri kafirlere ve­rirdi. Bu anlamda yüce Allah şöyle buyurmuştur: Ve bütün bunlar sadece dünya hayatındaki metalardan ibarettir. Ahiret ise dünyaya nisbetle daha ha­yırlı ve daha kalıcıdır. Cennet ile onun daimi nimetleri takva sahibi kimseler için Rabbinin katında hazırlanmıştır.

Bunda bir gariplik yoktur. Rahman'ın zikrinden gafil olup Kur'an'a ba­kamayacak derecede körelen, kulakları hakkı işitemeyecek kadar sağirlaşan kimselere bir dost ve arkadaş olarak şeytanı sardırırız. Bu akıbeti şeytan ona hazırlar. Çünkü o körlüğü hidayete tercih etmiştir. Şeytan artık ondan ayrıl­mayan bir arkadaşı haline gelir. Sürekli olarak onu bütün dalalet ve sapıklık çağırır. Bütün kötülükleri ona süsler. Çünkü o ilk başta Kur'an'a baka­mayacak kadar kör o.muştur. Ve onlar insanları doğru yoldan geri çevirirler. Şeytanların, insanları doğru yola iletecek varlıklar olduklarını sanırlar. "Kö­tü işi, kendisine süslendirilip de onu güzel gören kimse (aklıyla gerçeği gören kimse gibi olur) mu?"[23]

Haktan gafil olup kendisinin bütün amellerinde sapıklıkta olduğunu gören kimse hesap için huzurumuza geldiği zaman; dünyada iken kendisine emret­tiği herşeyin hak ve gerçek olduğuna inandığı şeytana hitaben şöyle der: Keş­ke benimle senin aranda, doğu ile batı arasındaki mesafeden çok daha fazla bir uzaklık olsaydı! Sen ne kötü bir arkadaşmışsm!

Bugün size pişmanlığınız fayda vermez. Çünkü sizin dünyada iken zul­metmiş olduğunuz artık açığa çıkmıştır. Bu pişmanlığınızın size bir faydası olmaz. Çünkü sizler azapta müştereksiniz.[24]

 

Azimlerin Takviyesi

 

37- Şüphesiz onlar bunları yoldan ahkorlar, bunlar da doğru yola eriş­tiklerini sanırlar.

38-39- Sonunda ?ize gelince arkadaşına: "Keşke benimle senin aran­da doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imiş­sin!" der; nedametin bugün size biç faydası dokunmaz; zira haksızlık etmiş­tiniz, şimdi azabda birlesiniz.

40- Ey Muhammedi Sağırlara sen mî duyuracaksın? Yoksa körleri ve apaçık sapıklıkta olanları doğru yola sen mi eriştireceksin?

41-42- Seni onlardan uzaklaştırsak bile doğrusu Biz kendilerinden öc alırız; yahut onlara vâdettİğİmîzi sana gösteririz. Çünkü onlara karşı gücü yetenleriz.

43- Ey Muhammedi Sana vahyolunana sarıl, sen, şüphesiz doğru yol üzerindesin.

44- Doğrusu bu Kur'an sana ve ümmetine bir öğüttür, ondan sorumlu tutulacaksınız.

45- Ey Muhammedi Senden önce gönderdiğimiz peygamberlere sor, Biz, Rahman olan Allah'tan başka, kulluk edilecek tanrılar meşru kılmış mı­yız?[25]

 

Bazı Kelimeler:

 

Asanım kelimesinin çoğulu olup kulağında ağırlık bulunan kim­se demektir.Seni vefat ettirip yanımıza alırız. Kendisiyle anılacağın büyük bir şereftir. Sarılıp tutun.[26]

 

Açıklama:

 

Cenab-ı Allah kafirleri, gözlerinde fersizlik bulunan kimseler olarak ni­telemiştir. Yani onlar hakkı göremezler. Ayrıca onları bu ayet-i kerimelerde sağırlık ve körlükle nitelemiştir ki, bu tabii bir tertip ve parlak bir tasvirdir. İnsanın dünya ile meşguliyetini ve ona tutkunluğunu tasvir etmektedir. Bu ayet-i kerimelerde kafirler, gözlerinde hafif bir perde bulunan kimselere ben­zetilmektedir ki, bu perde ağıriaştıkça ve hastalık ilerledikçe insan tamamen kör ve sağır hale gelir. Ayet-i kerimeden kastedilen mana şudur: Kulaklarında sağırlık ve gözlerinde körlük bulunan kimselere hakkın sesini ve gerçeği gös­terip itişmeye peygamberin güç yetiremeyeceği anlatılmakta ve bu işi için uğ­raşması hayretle karşılanmaktadır... Yalnız ayet-i kerimede kastedilen körlük ve sağırlıktan maksat kalp körlüğü ve sağırlığıdır ki bu maddî olmayan ma­nevî bir körlük ve sağıkhktir. Bu nitelikteki kimselerin kalplerini Allah mü-hürlemiştir. Gözlerine kalın bir perde çekmiştir. Bunlar hiçbir şeyi göremez­ler. Hiçbir hayrı duyamazlar. Ey Muhammedi Sen bunları doğru yola iletme­ye güç yetiremezsin. Nefsin bunların iman etmeyişlerinden dolayı üzülüpte hasret çekmesin. Sen bunları davet ederken taksirli davrandığını asla zannet­me. Bunların dünyada azaba maruz bırakılmalarından Önce seni vefat ettirip kendi katımıza yükseltiriz. Yalnız bu tutumlarından dolayı onlardan şiddetle İntikam alacağımıza güven. Yahut onlara vadettiğimiz zillet ve düşüklüğü, aynı zamanda hakkın zaferi ile insanların grup grup İslama girişlerini" bu dünya hayatında da sana gösteririz. Şüphesiz bunu yapmaya biz muktediriz. Allah her şeyi İlim ve kudret bakımından kuşatmıştır. O her şeyi yapmaya mukte­dirdir. Gözün aydın, kalbin müsterih olsun ki Allah'ın zaferi gelecektir. Al­lah dilediğine yardım eder. Ey Muhammed! Hal böyle olunca sana vahyedi-len Kur'an'a sarıl. Onun dallarına tutun ve ona karşı itinalı ol. Emirleri gere­ğince davran. Sana her ne kadar zor gelse de insanları ona davet et.

Niçin? Çünkü sen Kur'an'a tutunduğun müddetçe dosdoğru yol üzerin­desin. Kaldı ki o senin ve kavmin için büyük bir şereftir. Senin ve kavmin için bundan daha büyük bir şeref mi vardır?

Tarihin anlattığına göre Hz. Muhammed'in Peygamber olarak gönderi­lişinden önce Araplar, Arap Yarımadası içinde mahsur kalmış, etraftaki bel­deler kendilerinden habersiz idiler. Geçim sıkıntısı ve ahlâki çöküntü içeri­sinde idiler. Basit sebeplerden ötürü birbirleriyle çekişip kavgaya tutuşur ve savaşırlardı. Tam bir cehalet ve kör bir sapıklık içinde idiler. "Bu ev (Kâbe)nin Rabbine kulluk etsinler. O (Rab) ki onları yedirip açlıktan kurtardı ve onları korkudan güvene kavuşturdu"<[27]. Her ne kadar daha önceleri apaçık bir sa­pıklık içinde idiyseler de şu çıplak ayaklı ve bibibirleriyle çekişip akrabalık bağlarına riayet etmeyen katı yürekli çobanlardan uygar, bilgili, kültürlü, li­derlik vasfını haiz, mal, servet, devlet adamlarına malik bir ümmet çıkar­mayı Cenab-ı Allah murad ettiği için bu milletin İçinden bir adamı seçerek onlara peygamber olarak gönderdi. Bu peygamber onlara Allah'ın ayetlerini okuyor, onları kötülüklerden arındırıyor, onlara kitap ve hikmeti öğretiyor­du. Bu Arap ümmeti; gözlerin hedefi, kervanların uğrağı oldu ve inşaallah olmaya da devam edecektir. Bu ümmet, dünya siyasetini yönlendirmekte bü­yük tesir sahibidir.

Gerçekten de ey Muhammed! Bu Kur'an, hem senin, hem de kavmin için büyük bir şereftir. Sonra kıyamet gününde bütün bunlardan ötürü sorguya çekileceksiniz.

Müşriklerin İslâmdan nefret edişlerinin en önemli sebeplerinden biri de: İsİâmiyetin tevhide, putları kötülemeye ve putlara ibadeti terk etmeye davet eden bir din olmasıdır. Kur'an-ı Kerim çeşitli suretlerde tevhidin, İslâmiyet tarafından ortaya atılan yeni bir şey olmadığını bilakis her dinin esast oldu­ğunu açıklamıştır. Bunu te'yid için şöyle demiştir. "(Ey Muhammed) senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Rahmandan başka tapılacak tanrılar yapmış mıyız?" Burada sorulan elçilerdirler. Şu halde ayet-i kerime Mekki'-dir. Bazıları demişlerki sorulanlar, önceki Peygamberlerin ümmetleridir. Bu­na göre de ayet-i kerime Medenidir. Kur'an'ın nassı her İki manaya da muh­temeldir. Her iki görüşe göre maksat, sorunun kendisi değil, bilakis şudur: Ey Muhammedi Onların dinlerine bak. Onların mezheplerini araştır. Tahrife uğramamış kitaplarını incele ku bu sorunun cevabını göresin. Neticede şunu bileceksin ki;bütiin dinler şirkten uzak olan halis tevhid esasında müttefik­tirler. Allah'tan başka tanrılara tapmayı reddetmekte birleşmektedirler.

Ey Mekkeliler! Şu esası kabul edin ve buna göre amel edin. Allah'a ve Resulüne hakkı ile iman edin ki Allah kendi rahmetinden size iki cüz versin ve sizleri, size tanıtmış olduğu Cennete koysun.[28]

 

Musa İle Fir'avn'ın Kıssasından Alınacak İbret

 

46- And olsun ki Biz Musa'yı mucizelerimizle Fir'avun'a ve erkânına göndermiştik, "Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbinin elçisiyim" demişti.

47- Onlara mucizelerimizi getirdiği zaman, bunlara gülüveimislerdi.

48- Onlara gösterdiğimiz her mucize diğerlerinden daha büyüktü; doğru yola dönmeleri için onları azaba uğrattık,

49- "Ey Sihirbaz! Sana verdiği ahde göre Rabbine bizim İçin yalvar da doğru yola erişelim" dediler.

50- Ama, azabı üzerlerinden kaldırdığımızda hemen sözlerinden dön­düler.

51- Firavun, milletine şöyle seslendi: "Ey milletim! Mısır'hükümdar­lığı ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musu­nuz?"

52- "Yahut, ben zavallı ve nerdeyse konuşamayan bu kimseden daha üstün değil miyim?"

53- "Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?"

54- Firavun, milletini küçümsedi ama, onlar kendisine yine de.İtaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir milletti.

55- Böylece Bizi öfkelendirince onlardan öc aldık, hepsini suda boğ­duk.

56- Onları, sonradan gelecek inkarcılara ibret alınacak bir geçmiş kıl­dık. [29]

 

Bazı Kelimeler:

 

Bozarlar. Zayıf. Görüşünü açıklıyor. Bilezikler.Bir araya gelmiş peşpeşe olarak.Kendisine itaat etmekte kavminden hafiflik talep etti.Bizi kızdırdılar.Başkalarına örnek olarak. Kendilerinden sonra gelecek olanlar için öğüt ve ibret olarak.[30]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Kafirler, efendimiz Abdullah oğlu Muhammed'in peygamberliğine dil uzattılar. Ve dediler ki: Bu Kur'an Mekke ve Taİf gibi iki büyük kentten bü­yük bir adama indirilmeli değil miydi?

Cenab-ı Allah onların bu sözlerini reddetti ve onları susturdu. Bundan sonra da İbret, öğüt ve teselli olsun diye Musa İle Fir'avn'ın kıssasını anlattı kî insanlar, bunun eski bir silah olduğunu anlasınlar. Şu Kur'an Mekke ve Taif gibi iki kentten büyük bir adama indirilmeli değil miydi, sözüne gelince daha önceleri Fir'avn ve kavmi de buna benzer küfür sözleri söylemişlerdi ama neticede hüsrana uğradılar. Allah, kendi lütfü ile mü'minleri kurtardı.[31]

 

Açıklama:

 

Andolsun ki, Musa'yı, beraberinde bulunan dokuz mucize ile gönder­dik. Bu mucizeler daha önce Kehf suresinde anlatılmıştır.

Biz, İsrail oğullarını Mısırlıların zulüm ve tuzaklarından çıkarfp kurtar­ması için Musa'yı Fir'avn ve adamlarına gönderdik. Nihayet onlar Mısır'dan çıktıklarında kendilerine Tevrat nasib oldu. Onda hidayet ve nûr vardı. Tev­rat onlar İçin bir şeriat oldu. Bir kısmı Tevrat'a inandılar. Bir kısmı da Tev­rat'ın gösterdiği yolun dışına çıkıp fasik oldular. Nitekim İsrail oğullarının Tevrat karşısında iki gruba ayrıldıkları, önceki sayfalarda da anlatılmıştır. Mu­sa, Fir'avn ve adamlarına gönderildiğinde onlara şöyle dedi: Şüphesiz ben alemlerin Rabbı tarafından size gönderilen bir elçiyim.

Fir'avn ve adamları ondan mucizeler ve elçiliğini isbatlayan alametler talep ettiler. Onlara Asa ve beyaz el gibi mucizeler getirince bu mucizeler kar­şısında hemen gülüvermeye başladılar. Düşünmeden hafife aldılar ve alay et­tiler. Bir süprizle karşılaşırcasma İşi maskaralık ve alaya aldılar. Hiç düşü­nüp tefekkür etmediler ve işi gülerek geçiştirmek istediler. Kırkyedinci ayet-i kerimedeki   'il edatı da bu manayı vermektedir.

Onlara gösterdiğimiz her ayet ve mucize benzerinden mutlaka büyük­tür. Zatı itibariyle eksiksiz ve maksadı ifade etme bakımından mükemmel olan bu mucizelerle alametlerden herbiri diğerinden daha büyük idi. Nitekim ço­cuklarından hangisinin daha üstün olduğu sorusuna muhatap olan bir Arâ bî kadın şu cevabı vermiş: "Onlar boş çemberler gibidirler. Uçlarının nerede olduğu bilinemez!". Şairin biri de demiş ki:

"Onlardan hangi birine rastlarsan rastla, de ki: ben onların efendisine rastladım. Onlar yıldızlar gibidirler. Geceleyin yol yürüyene rehberlik eder­ler".

İsrailoğu İlan Tevrat'a İman etmediklerinden dolayı Rabbin onlara kıtlık azabını dokundurdu. Ekinlerine zarar verip azalttı. Davarlarının sayısını dü­şürdü. Kendilerine böcekler musallat kıldı. Kurbağa ve kan istilasına maruz

kıldı. Bütün bu cezalarla onları cezalandırdı ki kötülüklerden vazgeçip doğ­ruluğa yönelsinler.

Bu mucizelerin peşpeşe izhar edildiğini ve Rabbİnin gazabının üzerleri­ne indiğini gördüklerinde şöyle dediler: Ey büyücü! (Bu hitap, onlara göre bir yüceltme ifadesidir) senin yanında bulunan nübüvvet ahdi ile Rabbine bizler için dua et. Eğer bu azabı üzerimizden kaldırırsa mutlaka sana iman edece­ğiz ve îsraüoğullannı da seninle beraber göndereceğiz. Böylece bizler hakka ve doğru yola erişeceğiz- ki zaten sen bizi bu yola çağırmaktasın.

Biz azabı üzerlerinden kaldırdığımızda, azaptan kurtulma sürprizi ile kar­şılaştıklarında, ahdi bozdular, sözlerini yerine getirmediler.

Fir'avn kavminin kodamanlarının durumu işte buydu. Mısır hükümda­rı Fir'avn'a gelince işte o şöyle yapmıştı: Fir'avn, onları çarşı ve panayır gibi bir mekanda toplayarak, yahut kavminin eşrafını bir araya getirerek onlara şöyle seslendi: Ey kavmim! Mısır mülkü benim değil midir? Nü nehrinin kol­ları olan şu ırmaklar benim köşkümün altında ve emrim İle akmıyorlar mı? Bu ırmakların akışı dolayısıyla meydana gelen ekinlerinle diğer şeylerde ben tasarruf hakkına sahip değil miyim? Kaldı ki bütün bu ırmaklar benim köş­kümün altından akmaktadırlar. Sizler bu gerçekleri görmüyor musunuz? Evet görüyorsunuz ki ben, ihtiyacını gidermek için çalışmak mecburiyetinde olan, \ düzgün konuşamayan, fesahat sahibi olmayan şu fakir ve zayıf adamdan (Mu­sa'dan) daha hayırlıyım. Ondan daha güzel tasarrufta bulunmaktayım.

Ey Allah'ım! Senin şanın yücedir. Azgın Fİr'avn'm delilleri işte bunlar­dır. Bunlar Mekkeli müşriklerin delillerine tıpatıp benzemektedirler. Sonuç nihayette aynıdır. Ona, göklerle yerin Rabbi tarafından altın bilezikler bı­rakılmalı değil miydi? Veya kendisinin de iddia ettiği gibi bir aradaki melek­ler grubu onu destekleyip müdafaa etmek için Musa ile beraber gelmeli de­ğiller miydi?!

îşte böyleleri akıllanyla iman etmezler. Ancak gözleriyle gördükleri tak­dirde iman ederler. Fir'avn, kavmini küçümsedi. Onlar da kendisine itaat et­tiler. Yani emrine çabucak ve tez canlılık ederek itaat etmelerini talep etti. Onlarda akıllarının hafifliğinden ve düşüncelerinin bozukluğundan dolayı çar­çabuk ona itaat ettiler. Bunda bir gariplik yoktur. Çünkü onlar doğru yol­dan çıkan fasık bir kavim idiler.

Peşpeşe yapılan uyarı ve tenbihlere rağmen terketmedİkleri kötü amelleri dolayısıyla bizleri kızdırıp gazaba getirdikleri zaman biz onlardan, şiddetli bir azap ile intikam aldık. Hepsini suda boğduk.

Allah, Musa ve beraberindeki mü'minlerİ kurtardı. Rabbin onları ken­dilerinden sonra gelecek olan kafirler için bir öğüt ve ibret kıldı. Ey Mekkeli-ler bakın bunlara göre sizler hangi noktadasınız! Zalim olan kafirlerin son­larının nice olduğunu görün! "Bugün senin (yanından ayırdığımız) bedenini (denizin dibinden) kurtarıp (sahilde) bir tepeye atacağız ki senden sonra gelenlere ibret olsun. Ama insanlardan çoğu bizim ayetlerimizden gafildir"[32] Size gelince eyMü'minİerîAllah'ın size zafer vereceğine güvenin. Allah, kendisinin dinine yardım edenlere yardım eder. îman edenleri müdafaa eder. Güçlü ve kuvvetli olduğu ordusuna hükmetmekte nüfuzlu olduğu halde Fir'avn ve adamlarının ne gibi bir akibete uğradıklarını görmediniz mi? İşte şu zayıf ve miskin olan Musa İse, İsrail oğullan ile beraber düşmanlarına karşı Allah tarafından destek gördü ve zafere kavuştu.[33]

 

İnkarcıların Bazı İftiraları Ve Bunların Reddi

 

57- Ey Muhammedi Meryem oğlu misal verilince, senin milletin buna gülüp geçiverdi.

58- "Bizim tanrımız mı,yoksa o mu daha iyidir?" dediler. Sana böyle söylemeleri, sâdece, tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz kavgacı bir millettir.

59- Meryemoğlu, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve israiloğullarma örnek kıldığımız bir kuldur.

60- Eğer dİleseydik, size bedel yeryüzünde sizin yerinizi tutacak me­lekler var ederdik.

61- O, kıyametin kopacağım bildirir; o saatin geleceğinden şüphe et­meyin, Bana uyun, bu doğru yoldur.

62- Sakın şeytan sizi bu yoldan ahkomasm; şüphesiz o size apaçık bir düşmandır.

63- İsa, belgeleri getirdiği zaman demişti ki: "Size hikmetle ve ayrılı­ğa düştüğünüz şeylerin bir kısmım açıklamak üzere geldim. Allah'a karşıgel-mekten sakının, bana kât edin."

64- "Doğrusu Allah benim de Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir, artık O'na kulluk edin, bu, doğru yoldur".

65- Ama, aralarında guruplaştılar, ayrılığa düştüler. Kıyamet günü­nün can yakıcı azabına uğrayacak zalimlerin vay haline!

66- Onlar farkında değiîîerken kıyamet gününün kendilerine gelmesi­ni mi bekliyorlar? [34]

 

Bâzı Kelimeler:

 

Gülüp, gürültü çıkararak bağrışırlar.Tartışma ve mücadele İçin. Şiddetli husumet sahipleri.Kıya­met için bir alamet olarak inişi. Onda şüphe etmeyin.Yani dînin genel asılları ile. Ansızın.[35]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu surede Kur'an-ı Kerim inkarcıların iftiralarını saymış ve onları sustu­racak cevaplarla bu iftiralarım reddetmiştir. Onların iftiralarını şu maddeler halinde özetleyebiliriz.

1- Kullarından bazısını Allah'ın bir parçası kıldılar.

2- Rahmanın kullan olan melekleri dişiler olarak nitelediler.

3- Rahman dileseydi biz putlara tapmazdık, dediler.

4- Bu Kur'an Mekke ve Taif gibi iki kentten büyük bir adama indiril­meli değil miydi, dediler.

5- Tefsirini yapmakta olduğumuz şu ayet-i kerime; Meryem oğlu İsa-nın kendilerine misal olarak anlatılışı esnasında sevinçlerinden dolayı gürül­tü çıkardıklarını ifade etmektedir.

Bu surede beş iftira işte bunlardır: Surede hep bu konulardan bahsedil­mektedir.

Rivayete göre Abdullah bin Ezzebarî nakledilen bir hadiste Peygamber (S.A.V.) efendimize şöyle demiş: "Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız Cehen­nem odunudur" diyen sen misin? Peygamber (S.A.V.) efendimiz ona 'evet' diye cevap vermiş. Bunun üzerineibn Ezzeba'rîşöyle demiş: Yahudiler Üzey-re, Hıristiyanlar İsa'ya, Melih oğullan da meleklere tapmıyorlar mı?'" Bu so­rusuna Peygamber (S.A.V.) efendimiz şu cevabı vermiş: "Hayır onlar şeytana tapıyorlar" Bundan sonra da Cenab-ı Allah şu aşağıdaki ayet-i*kerimeyi in­zal buyurmuş:

"Ama bizden kendilerine (ezelde) güzellik geçmiş (mutluluk takdir edil­miş) olanlar, işte onlar, ondan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır"[36]

"Meryem oğlu, bir misal olarak anlatılınca hemen kavmin, ondan (ken­dilerini haklı çıkaran bir delil bulduklarını sanarak) bağnşmaya başladı­lar"[37]

 

Açıklama:

 

Ey Muhammedi İbn Ezzebarî, Meryem oğlu İsa'yı bir örnek göstererek Hıristiyanların ona taptıklarım söylediğinde sen ona şu cevabı veriyordun: İsa,Allah'ın bir peygamberi ve salih kuludur. Buna karşılık olarak da İbn Ez­zebarî diyordu ki: Madem sen bizim Allah'tan başka taptığımız varlıkların Cehennemde olacaklarını söylüyorsun. O halde Hıristiyanların Allah'ı bıra­kıp da taptıkları İsa da Cehennemde olacaktır. Öyleyse biz hem kendimizin hem de tanrılarımızın İsa ile birlikte Cehennemde olmasına razıyız.

Kureyşliler bu tartışma dolayısıyla gülüşüp gürültü çıkardılar. "Hemen kavmin, ondan bağrışmağa başladılar" ayetri kerimesinin manası da budur.

Zayıf akıllıların kendisi ile aldandığı batılı ortaya sürerek hakkı gizle­mek için şöyle dediler: Bizim tanrılarımız mı,yoksa İsa mı daha hayırlıdır? Yâni sana göre bizim tanrılarımız mı, yoksa İsa mı daha iyidir. Eğer iddia ettiğin gibi tanrılarımızdan daha hayırlı olan İsa'nın Cehennemde olacağı bir gerçekse, bizim tanrılarımızın da onunla birlikte Cehennemde olmasının hiçbir sakıncası yoktur.

Onlar hakkı ortadan kaldırmak için bu misali istediler, ama bunu bece-remediler. Onlar hakka karşı şiddetli düşman olan tartışmacılardır. "Allah'­ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki, kafirler hoşlanmasa da Allah, mutlaka nurunu tamamlamak ister"[38] Sizin iddia ettiğiniz ve ken­disi ile misaller verdiğiniz İsa nasıl olur da Cehennem odunu olan putlar ka­tegorisine girer?! Oysaki İsa, Allah'ın peygamberlik nimetine mazhar olan kullarından biridir. Şanı ve mertebesi yücedir. O ibadet ve kutsamaya müste-hak değildir. O ancak Allah'ın kulu, elçisi ve Meryem'e bıraktığı bir kelimesi olup Allah'tan bir ruhtur. Biz onu hakiki bir misal olarak gösterdik. O baba­sız olarak yaratılmıştır.

"Allah yanında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir: Onu toprak­tan yarattı, sonra ona "Ol" dedi, artık olur..."[39]

Biz İsa'yı bir misal yaptık ve onu îsrailoğullarma elçi olarak gönderdik. Onun mucizelerinden bazıları; ölüyü diriltmek, anadan doğma körü ve ala­calıyı şifaya kavuşturmaktır. Bununla beraber o, kendisine ibadet edilmeye hak kazanmış değildir. İbadeti hak eden ancak herşeye muktedir olup herşe-yi icad eden, hayat veren ve öldürendir. İsa'yı ve diğer mahlukları yaratandır. Dikseydi sizin yerinizde yeryüzünde melekler yaratırdı. Sizin yerinize onlar yeryüzünü imar ederlerdi. Allah herşeyî yapmaya güç yetirendir. Ey Mekkeli-ler! Şayet Allah dikseydi İsa'yı babasız olarak yarattığı gibî, sizin cinsinizden olmayan melekleri de sizin yerinize yaratır ve onlar da sizin çocuklarınızın sizin yerinize geçmesi gibi yeryüzünü imar etme hususunda yerinize geçerdi. Bilesiniz ki, Allah herşeye muktedir olandır. Ve bilesiniz ki melekler Allah'ın yaratıklarından bir kısımdırlar. Nasıl olurda meleklere tapılır? Ve nasıl olur da sizler, meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia edersiniz? Bilesiniz ki İsa ahir zamanda yeryüzüne inecektir. Sahih ve Sarih hadisler de onu ifade etmektedirler. Onun inişi, kıyametin kopacağını gösterir bir bilgidir. Çünkü İsa'nın yeryüzüne inmesi, kıyamet alametlerindendir. Yahut onun babasız ola­rak yaratılmış olması, ya da ölüleri mucize olarak diriltmesi, kıyametin gele­ceğinin İmkan dahilinde olacağım ve ölüm sonrası dirilişin de gerçek oldu­ğunu ispatlayan bir delildir. Bunda şüpheye düşmeyin. Ve ey Muhammed üm­meti bana tabi olun.

Bazıları, bu sözleri İsa (A.S.) m kendi ümmetine söyleyeceğini ifade et­mişlerdir. Bu dosdoğru bir yoldur. Şeytan sizi doğru yoldan çevirmesin. Şüp­hesiz ki o sizler için daveti apaçık olan bir düşmandır!

Doğru söylediğini ve İsrail oğullarına Allah tarafından gönderilen bir elçi olduğunu isbatlayan mucizelerle Hz. İsa geldiğinde İsrailoğullarma şöy­le dedi: Allah'ı birlemek, ahiret gününü isbatlamak, Allah'ın kitaplarını ve elçilerini doğrulamak gibi dinin usulleri, genel esasları ve hiknıetleriyle size geldim. Üzerinde anlaşmazlığa düştüğünüz Tevrat'ın hükümlerine dair bazı  hususları size açıklamak için geldim. O Tevrat ki Musa Peygambere indirilmistir. Helali helal, haramı haram yapan bir kitaptır. İsrail oğullan arasında  adaletle hüküm verir. Ey İsrail oğullan! Allah'a karşı gelmekten sakının, ba- J na itaat edin, muhalefet etmeyin. Şüphesiz Allah'tır ki, hem benim hem sizin Rabbinizdir. Sadece O'na kulluk edin. Ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmayın.

Hz. İsa'nın, kendisi ile İndirildiği dosdoğru yol işte budur. O nasıl bir ; tanrı olur? Ey Mekkeli kafirler sizin haliniz nicedir? İşte Meryem oğlu İsa, sadece Allah'a ibadet etmeleri ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamaları İçin in­sanlara çağrıda bulunmuştur. Bu, tahrif ve tebdile uğramasına rağmen İn- , cil'de mevcud olan bir ifadedir. Bakınız Yuhanna İncil'inde ne denilmekte­dir: "Sadece seni gerçek bir İlah ve Yesu Mesih'i de gönderdiğin bir Peygam­ber olarak tanımaları, işte ebedî hayattır". Dünyadaki ecelinin tamamlanıp vefat etmesinden sonra İsrailoğuîîan çeşitti grup ve fırkalara ayrılarak onun hakkında anlaşmazlığa düştüler. Apaçık bir ihtilafa sürüklendiler ki bu an­laşmazlıkların hepsi de tehlike ve açık bir küfürden başka birşey değildirler. ; Bazıları onun tanrı olduğunu, bazıları ..Tanrının oğlu olduğunu söylemişlerdi. Ey Müslümanlar! İsa Peygamberle İlgili olarak hak olan şeyi sizler bil-mişsinizdir: "Ey kitap Ehl-i, dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında ger­çek olmayan şeyleri söylemeyin! Meryem oğlu îsa Mesih, sadece Allah'ın el­çisi, O'nun Meryem'e attığı kelimesi ve O'ndan bir ruhtur"[40].

Acı bir günün, yani kıyamet gününün azabından vay o küfredenlerin, hem kendilerine, hem başkalarına zulmedenlerin haline? Mekke kafirleri illa da kıyametin ansızın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Dünyaya ve dün­yanın geçici nimetlerine dalmışken,eğlencelerle meşgul iken,hİssetmeksizin kıyametle ansızın karşılaşmayı mı bekliyorlar? "Onlar, başka değil, sadece korkunç bir sese bakıyorlar: Çekişip dururlarken ansızın o kendilerini yaka­lar. Artık ne bir tavsiye yapabilirler, ne de ailelerine dönebilirler"[41]

 

Kıyamet Gününün Bazı Halleri

 

67- O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olahtar birbirine düşman olurlar.

68-  Allah:   "Ey .kullarım!   Bugün   sîze  korku   yoktur,   siz üzülmeyeceksiniz" der.

69- Bunlar, ayetlerimize inanmış ve kendilerini Bize vermişlerdir.

70- Şöyle denir: "Sîz ve eşleriniz, ağırlanmış olarak cennete giriniz."

71- Onlar için altın kadeh ve tepsiler dolaştırılır, canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır. Siz orada temellisiniz.

72- İşlediklerinize karşılık, miras verilen işte bu cennettir.

73- Orada sizin için bol yemiş vardır, onlardan yersiniz.

74- Doğrusu suçlular, temelli kalacakları cehennemin azabı içindedir­ler.

75- Azaba hiç ara verilmez, onlar orada tamamen umutsuzdurlar.

76- Biz onlara zulmetmedik, ama onlar zalim kimselerdi.

77- Cehennemde şöyle seslenirler: "Ey Nöbetçi! Rabbin hiç değilse canımızı alsın." Nöbetçi: "Siz böyle kalacaksınız" der.

78- And olsun ki, size gerçeği getirdik; fakat çoğunuz gerçeği sevmi­yorsunuz.

79- Yoksa bir işe mi karar verdiler? Doğrusu Biz de kararlıyız.

80- Yoksa, kendilerinin gizli veya açık konuşmalarını duymayız mı sa­nırlar? Hayır; öyle değil; yanlarındaki elçilerimiz yazmaktadır.[42]

 

Bazı Kelimeler:

 

 Halil kelimesinin çoğulu olup dost ve arkadaş demektir. Sevindirilirsiniz, Kûb kelimesinin çoğulu olup kupa ve bardak demektir.Gözler lezzetlenir. Ara ve­rerek azapları hafifletilmez.Ümitsiz bir sükut İçersindedİrler.İçinde daimi kalırlar. Yoksa onlar peygambere karşı bir iş mi kararlaştırdılar?[43]

 

Nüzul Sebebi:

 

Bu ayet-i kerimelerde kıyamet gününde mü'minlerle kafirlerin karşıla­şacakları bazı haller açıklanmaktadır ki bu da şüphesiz, sağlam ve incelikli bir düzendir. Çünkü kâfirlerin irtikab ettikleri günahlar açıklandıktan ve on­ların, kendilerine ansızın gelecek olan kıyamet beklentisi İçinde oldukları beyan edildikten sonra kıyamette mü'minlerle kafirlere isabet edecek olan bazı kor­kulu haller açıklanmıştır.[44]

 

Açıklama:

 

Şanı yüce olan Allah, insanın tabiat ve mizacında başkalarına danışma, Özellikle önemli işlerde başkalarının fikrine başvurma güdüsünün bulundu-

ğunu açıklamaktadır. İnsanlar İslâm daveti konusunda biribirleri ile müşa­vere ederlerdi. Kiminin dostu, kendisini hayra davet edip doğru yola girmeye teşvik ederdi. Kiminin dostu ve arkadaşı da, kendisini şerre davet edip kötü­lük yolunda yürümeye teşvik ederdi. Kıyamet gününde, dünyada iken yap­mış olduğu işin hatalı olduğunu ve dostu ile yapmış olduğu meşveretin ken­disine vebal getirdiğini görünce dostunu kınamaya başlar. Hatta onun en azılı düşmanlarından biri olur. Yaptığı bütün kötülükleri ona nisbet ederek Cenab-ı Allah'tan, onu en şiddetli azap ile azaplandarmasım diler. Kıyamet gününde, tabi'lerle metbuların, önderlerle avam tabakasının arasında geçen karşılıklı konuşmaları Kur'an-i Kerim bize nakletmektedir. O gün dostların bir kısmı diğerlerine karşı düşmanlık ederler. Ancak takva sahibi olan dostlar bundan hariçtir. Onlar kendileri İçin hayır, üreten ve kendilerini hakka ileten dostluk­larına devam ederler. Karşılıklı divanlar üzerlerinde oturur, koltuklara kuru­lup biribirlerini temaşa ederler. Cenab-ı Allah kalplerindeki kiri çekip çıkar­mıştır. Kalplerine rahatlık ve sebat vermek için kendilerine şöyle der: Ey kul­larım! Geçmişinizden ötürü sizler için bir korku yoktur. İleride de sizler hü-zünlenecek değilsiniz. Sİz ve eşleriniz sevinç içinde Cennete girin. Bunların etraflarında altın tepsiler ve gümüş kupalar dolaştırılır. Bu kaplarda gözlerin görmediği yiyeceklerle içecekler vardır.

Tirmizi, Süleyman bin Büreyde'den o da babasından naklederek şöyle bir rivayette bulunmuştur: Adamın biri Peygamber (S.A.V.) efendimize gele­rek Cennette deve bulunup bulunmadığım sordu. Peygamber (S.A.V.) efendi­miz ona cevaben şöyle buyurdu: "Allah seni Cennete koyarsa senin için ora­da nefsinin arzuladığı ve gözünün lezzetlendiği şey vardır." Evet Cennette ne­fislerin arzuladığı gözlerin lezzetlendiği herşey vardır. Bunu vasıflandırmak imkansızdır. Akıllar bunu idrak edemez. Bunların bir ucu anlatılacak olursa bu, hayale yaklaştırmak olur. Sadece bir kısmı tasvir edilmiş olur. "Orada gözler görmedik, kulaklar işitmedik ve beşer kalbinden geçmedik şeyler var­dır". Ey mü'minİer! Bununla beraber sizler orada ebedi kalacaksınız. Ve size denilecektir ki: Mirasçının hak ettiği gibi sizler bu Cennet metaını dünyada işlediğiniz salih amelleriniz sebebiyle hak ettiniz. Burada size her türîü mey­ve var ve arzu duyduğunuz herşey vardır.

Takva sahibi kimselere Allah'ın vadettiği işte bunlardır. Kafirlere vade-dilen şeylere gelince bunlar, işte şunlardır: Suçlular Cehennem azabında, Al­lah'ın dileyeceği bir zamana kadar sürekli kalacaklardır. Hiç ara verilmeden azapları devam edecek ve hiç hafifletiîmeyecektir. Orada bekleyip duracak­lardır. Allah'ın rahmetinden ümitlerini kesip suskun vaziyette bekleyecekler­dir. Rabbin onlara zulmetmedi ama onlar kendi nefislerine zulmettiler. Çün­kü Allah'a ortaklar koşup isyanda bulundular.

Şu mücrimlerin üzerinden çok uzun devreler geçecektir. Bir devrede su­sup konuşmayacaklar. Çünkü kendilerine izin verilmeyecek ki, mazeret ileri sürsünler. Diğer devrede ise çağrışacaklar ve şöyle diyecekler: Ey Cehennem maliki, bizler için Rabbine dua et de hakkımızda ölüm ve helak hükmünü versin. Bizi yok etsin ki şu şiddetli durumdan ve elem verici azaptan kurtula­lım!

Malik, onların bu çağırışına cevap vermeyip susar. Bu suskunluğu, Al­lah'ın bileceği bir zamana kadar 'devam eder. Sonra onlara şöyle der: Sizler bu azabın ve ateşin içinde bekleyeceksiniz. Rivayete göre Cehennemlikler, Ce­hennem malikine yalvarıp imdat isteyerek bir günlüğüne dahi olsa azabın ken­dilerinden hafifletilmesini dilerler. Cehennem maliki İse onlara en kötü bir karşılığı verir ve şöyle der:' "Ateştekiler, Cehennemin bekçilerine dediler ki: '(Ne olur) Rabbinize dua edinde hiç değilse bir gün, bizden azabı biraz hafif­letsin!' (Bekçiler) dediler ki: 'Size peygamberleriniz mucizelerle gelmezler miy­di?', 'Evet (gelirlerdi)' dediler. (Bekçiler): 'O halde kendiniz dua edin' dedi­ler. Kafirlerin duası da hep çıkmazdadır"[45] Kafirler Cehennem bekçilerin­den Ümit kesince malike seslenerek, kendileri için Ölüm hükmünü versin diye Rablerine dilekte bulunmasını isterler. Fakat Malik onlara küsüp seksen sene müddetle cevap vermez. Seksen seneden sonra kendilerine şöyle der: Şüphe­siz siz' burada bekleyeceksiniz.

Evet, ey Cehennemlikler, siz orada bekleyeceksiniz... Çünkü biz dünya­da, içinde şüphe olmayan ve sizler için hayır olan hak ile geldik, ama siz o hakkı kabul etmediniz. Sizin çoğunuz, yani reisleriniz hakkı sevmiyorlardı. Bilakis Mekkelİ müşrikler peygambere karşı kötülük yapmak için karar aldı­lar. Ona karşı tuzak kurdular. Ama biz de onların tuzaklarını hakikaten bo­şa çıkarmak için karar aldık. "Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, O inkar edenlerin kendileridir"[46]

Bu ayet-i kerime, Mekkeli müşriklerin Darü'n Nedve'de Peygamber (S.A.V.) efendimizi öldürmek için plan kurduklarına işaret etmektedir. Bu su-ikastin boşa çıkarıldığını ve kurdukları tuzağın başlarına geçirildiğini de ifa­de etmektedir. "Allah seni insanlardan koruyacaktır". Onlar, giziice konu­şup fisıldaşmalarım işitmeyeceğimizi zannettiler! Nasıl olur da gizlice fısıl-daşmalannı işitmez! O kalplerde olanı bilendir. Kalplerde geçenleri dahi İşi­tendir. Elçisini o gizliliklere vakıf kılandır. Önlerinde ve arkalarında, bütün fiillerini gizli açık, gece ve gündüz işledikleri her fiili kaydeden melekler gö­revlendirmiştir. Haseneleri ve iyilikleri yazılanlara ne mutlu! Kötülükleri ve seyyieleri yazılanlara da ne yazık! Allah'ın çocuğu ve ortağı yoktur. Olması da imkansızdır.[47]

 

Allah'ın Çocuğu Ve Ortağı Yoktur

 

81- Ey Muhammedi De ki: Eğer Rahman olan Allah'ın çocuğu olsa, kulluk edenlerin ilki ben olurdum!'

82- Göklerin ve yerin Rabbi, arş'm Rabbi, onların-vasıflandırmaların­dan münezzehtir.

83- Bırak onları, kendilerine söz verilen güne kavuşana kadar, dalsın­lar, oynasmlar.

84- Gökte de Tann, yerde de Tanrı O'dur. Hakim olan herşeyi bilen O'dur.

85- Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların hükümranlığı ken­disinin olan Allah ne yücedir! Kıyamet saatini bilmek O'na aittir. O'na dö­neceksiniz.

86- Allah'ı bırakıp yalvardıkhn şeyler, şefaat edemezler. Ancak hakkı bilip ona şahidlik edenler bunun dışındadır.

87- And olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan: "Allah" derler. Öyleyken nasıl da aldatılıp döndürülüyorlar?

88-89- Muhammed'in onlar hakkında: "Ey Rabbim! Bunlar inanma­yan bir millettir'' öemesî üzerine Allah: ' 'Oraları geç, esenlik dile; yakında bileceklerdir" buyurdu.[48]

 

Bazı Kelimeler:

 

Onları terket.Dalarlar.Yüceldi, hayır ve bereketi çoğaldı, Çevriliyorlar. Yani nasıl yalanlıyorlar,

Vazgeç, yüz çevir.

Kîl, kâl ve makale aynı anlama gelir.[49]

 

Açıklama:

 

Müşriklerin "Allah'ın çocuğu vardır" diye söyledikleri sözler-de onlarla münakaşa etmek, elbette ki maksatların en önemlisİdir. Onlar başka varhk-İan Allah'a ortak koşuyorlardı. İşte bu sebeple bu sûre, onların söyledikleri mezkur sözü hükümsüz kılan deliller anlatılarak nihayete erdirilmektedir.

Ey Muhammedi Her kim olurlarsa olsunlar, Allah'ın çocuğu bulundu­ğunu iddia eden şu müşriklere de ki: Cenab-ı Allah bu yakıştırmanızdan çok üstündür ve büyüktür. Eğer Rahman'ın çocuğu olsaydı ve bu husus kesin de­lillerle sabit olup insaf ölçüsüne uygun olsaydı Allah'ın oğlu olduğu için kut­sal olan bu çocuğa ibadet edenlerin ilki ben olurdum. Zira sizin iddianıza göre bu, Allah'ın cüz'ü ve parçası olup yüksek mertebe sahibidir. Halbuki Allah çocuk sahibi olmaktan ve bu konuda müşriklerin kendisine yaptığı ya­kıştırmalardan çok münezzehtir. Göklerle yerin, Arş ve kürsinin Rabbi olan Allah bu gibi yakıştırmalardan uzaktır. O'nun varlığı kendi zatının gereğidir. ölmeyen diridir. Şu kâinatın, melekutun, göklerin ve yerin, göklerle yerdeki bütün mevcudadin sahibi olan Allah'ın, çocuk sahibi olması mümkün değil­dir. O bu gibi şeylerden uzaktır. Yeriyle göğüyle bu kainattaki Rablığı, bu mev­cudat içinde O'nun bir cüz'ünün bulunmadığına delalet etmektedir. O nok­sanlıklardan münezzehtir. Yoksa kendi zatînin gereği olarak vacib-ül vücud olmazdı. Birkaç parçadan meydana gelen bir bütün olurdu. Çocuğu kendisi­nin ayrılmış bir parçası olurdu. Çocuğu olduğuna göre mutlaka eşinin de bu­lunması icap ederdi. Halbuki bütün bunlardan münezzeh olan Allah'ın şanı yücedir. Eğer sizin iddianız doğru olsaydı Allah sonradan meydana gelen bir varlık olup yaratıklara benzerdi.

Madem böyledir ey Muhammed, bırakta onlar, deniz gibi hatta deniz­den daha da derin olan batıllarına dalsınlar. Dünyaları ile oynasınlar. Niha­yet kendilerine vadedilen kıyamet günü ile karşılaşsınlar. "(Asıl azap ile), O

 (söz verilen) saatte karşılaşacaklardır. O saat cidden çok feci ve acıdır.”[50]

Bu ayet-İ kerimeden maksat o İnkarcıların tehdit edilmesidir. Yani Al­lah'ın çocuğu olduğunu söyleyen kimselerin sözlerinin fasit olduğuna dair kesin deliller zikredilmiş olmaktadır. Onlar bu delillere aldırış etmediler. Çünkü onlar dünyaları içinde boğulmuşlar; mal, itibar ve saltanat peşine düşmüler-dİT. Bırakta onlar batılları içinde bocalayıp dursunlar. Kesin olarak sabit ol­duğu gibi, noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah'ın çocuğu yoktur. O bir mekâna bağlı değil, bilakis bütün mekânlarda mevcuttur. O'nun mekan sahibi olması imkansızdır. Zira mekan içinde bulunmuş olsaydı sınıriı ve kı­sıtlı buutlar içinde olurdu. Bir nihayeti olması gerekirdi ki bütün bunlarda yaratıkların sıfatlarıdırlar. Allah bu gibi sıfatlardan yücedir. O göklerde ve yerde kendisine tapılandır. Zaman ve mekan onu kısıtlayamaz. bütün işleri yerli yerince yapan hikmet sahibidir. Yaratıklarının, bütün durumlarım bilen­dir...

Unutma ki şu iki sıfat, Allah'ın çocuğu olduğunu isbatlamaya taban ta­bana zıttırlar. Hıristiyanlar Hz. İsa'nın, Allah'ın oğlu olduğunu iddia eder­ler, ama bunun yamsıra bazı tasarruflarında İsa'yı cahillik ve hİkmetsizIİkle nitelerler. Bilindiği gibi İncil'de şöyle bir olay anlatılır: Hz. İsa suçsuz bir kim­senin öldürüldüğünü duyduğunda ağlamış ve kendisine tabi olanlardan, o kim­senin kabrini kendisine göstermelerini istemiştir. Şu halde Hz. isa'nın bir tanrı olmasını akıl kabul eder mi? Eğer tanrı olsaydı veya tanrının bir parçası ve oğlu olsaydı o maktulün kabrini kendisinin bulması ve bilmesi gerekirdi. Baş­kalarına sormaması icab ederdi. Kutlu ve yüce olan Allah göklerle yerlerin ve bu İkisi arasında mevcud olan şeylerin malikidir. Kıyametin ne zaman ko­pacağına dair bilgi 0'nmr yanındadır. Sizler O'na döndürüleceksiniz.

işte bütün bu sıfatlar Allah'ın, Hz. îsa gibi bir çocuğu olduğunu söyle­meye taban tabana zıttırlar. Zira Isa, başkalarına muhtaç olan bir varlıktı. Yemek yerdi. Çevresinde olup biten bazı şeylerden habersizdi. Yarın ne ola­cağını bilmezdi. Yahudilerden korkardı. Tuhaftır ki Hıristiyanlar O'nun tan­rı olduğunu veya tanrının oğlu olduğunu söylerler, ama bunun yanısıra Onun Haç'a gerilip öldürüldüğünü de söylerler. Bu kainatı yaratıp kainatın mülk ve tasarrufuna sahip olun her şeyi bilen Allah'ın oğlu İsa'nın da bu hususlar­da babası gibi iktidar sahibi olması gerekirdi. Ama Hıristiyanların da itiraf ettikleri gibi îsa bu gibi sıfatlara ve güce sahip değildi.

Allah'ın ortağı olduğunu nasıl söylerler? Halbuki Allah'ı bırakıpta tap­tıkları ve yaîvardıkları putlarla diğer varlıklar Allah katında şefaat etme gü­cüne sahip değildirler. Ancak İsa, Üzeyr ve melekler gibi hakka şahitlik eden kimseler bunun dondadırlar. Bunlar Allah'ın izni ile dilediği ve hoşnut ol­duğu kimseler İçin şefaat edeceklerdir.

Onlara, göklerle yeri yaratanın kim olduğunu sorarsan, mutlaka "On­ları Allah yarattı" diyeceklerdir. Böyle olunca nasıl olur da sadece Allah'a ibadet etmekten vaz geçip bazı varlıkları O'na ortak koşmaya yönelirler?!

Hani bir zaman Resul şöyle demişti: Ey Rabbim! Bunlar iman etmeyen bir kavimdirler.

Ey Muhammedi Madem durum böyledir, o halde sen onlardan yüz çe­vir, onlara aldırış etme ve de ki: Benimle sizin aranızda artık mütareke var­dır. Belli bir zamana kadar biribirimize ilişmeyeceğiz.

Fakat onlar ileride şu küfrün akıbetini bileceklerdir ve daha önceki sa-ırlarda anlatılan iftiraların neticesini de yarın dünyada veya ahirette bileceklerdir.[51]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/455.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/455-456.

[3] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/456.

[4] Vakıa sûresi: 76.

[5] Maide sûresi: 48.

[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/456-457.

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/458.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/458-459.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/459.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/460-461.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/461.

[12] Ihlâs sûresi:

[13] En'am sûresi: 136.

[14] İsra sûresi: 40.

[15] Necm sûresi: 21-22.

[16] Zuhruf sûresi: 22.

[17] Fussilet süresi: 43.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/461-464.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/464-466.

[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/466.

[21] Bakara sûresi: 132.

[22] Enbiya sûresi: 44.

[23] Fatır sûresi: 8.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/466-469.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/469-470.

[26] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/470.

[27] Kureyş suresi: 3-4.

[28] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/470-472.

[29] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/472.

[30] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/473.

[31] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/474.

[32] Yunus sûresi: 92.

[33] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/474-476.

[34] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/476-477.

[35] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/477.

[36] Enbiya sûresi: 101.

[37] Zuhruf sûresi: 57.

Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/477-448.

[38] Tevbe sûresi: 32.

[39] AI-i İmrân sûresi: 59.

[40] Nisa süresi: 171.

[41] Yasin süresi: 49-50. Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/478-480.

[42] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/481-482.

[43] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/482.

[44] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/482.

[45] Mü'min süresi: 49-50.

[46] Tür sûresi: 42.

[47] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/482-484.

[48] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/485-486.

[49] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/486.

[50] Kamer sûresi: 46.

[51] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/486-488.