Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Duhan Suresi - Kuran - 044Duhan - 5. Sayfa

DUHAN SURESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular : 2

İniş Sebebi 2

İlgili Hadîsler. 3

Kitab-I Mübîn Ve Mübarek Gece. 3

Her Hikmetli İş O Gece Ayırt Edilir. 4

Peygamberlerin  Gönderilmesi Rahmettir. 4

Dirilten Ve Öldüren O'dur. 4

Gök Yüzünün İnsanları  Saracağı   Bir Dumanla Gelmesi 4

Duhân'la İlgili Yorum Ve Rivayetler. 5

Eğitilip Öğretilen Bir Deli Kimdir?. 5

Âyetler Arasında Bağlantı 6

Meali: 6

İlgili Hadîsler. 6

Fir'avn'ın Yok Edilmesi Ve On Kadar İbretli Safha. 6

Fir'avn'ın Üç Kötü Vasfı 8

Âyetler Arasında Bağlantı 8

Meali: 8

İlgili Hadîs. 8

İkinci Hayatı İnkâr Edenler. 8

Tubbâ1 Ve Kavmi 9

İkinci Hayaten Gerçekleşeceğine Ait Belgeler. 9

Hak İle Bâtılın Ayırt Edileceği Gün. 9

Âyetler Arasında Bağlantı 10

Meali: 10

İlgili Hadîsler. 10

İnatçı  Kâfirlere Hazırlanan Azap. 10

Allah'tan Korkup Düzenli Yaşamak. 11

Kur'ân'ın Anlaşılması  Kolaylaştırılmıştır. 12


DUHAN SURESİ

 

Sûrenin tamamı, ilim adamlarının ittifakıyla Mekke'de inmiştir. Ancak bazı müfessirlere göre, on beşinci âyeti Mekke'de inmemiştir.[1]

Onuncu âyetinde, göğün duman (gaz) görünümünde insanları kuşata­cağından söz edildiği için, buna delâlet eden «duhân», sûreye isim olmuştur.

Âyet sayısı        :       59

Kelime    »          :     340

Harf        »          :    1440.[2]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular :

 

1- Kur'ân-ı Kerîm'in mübarek bir gecede indirildiği konu ediliyor.

2- Cenâb-i Hakk'ın varlığı ve birliği işlenerek, yönlendirici bilgiler ve­riliyor.

3- Göğün duman (gaz) görünümünde insanları kuşatacağı üzerinde durularak dikkatler önemli bir noktaya çekiliyor.

4- İnkarcı maddeciler kıtlık, sıkıntı ve benzeri felâketlerle tehdit edi­lip uyarılıyor.

5- Başlarına birçok dert ve musibet inmesine rağmen, inatçı kâfirlerin Hakk'a dönmedikleri anlatılıyor.

6- İnkarcı müşriklere, Fir'avn ve Musa (A.S.) kıssasıyla misâl ve öğüt verilerek kıssaların ibretli safhaları birer tablo halinde gözler önüne seri­liyor.

7- Müşriklerin, maddeci sapıkların öldükten sonra dirilmeyi ve ikinci hayatı inkâr etmeleri üzerinde durularak, akla ışık tutulup malzeme veriliyor.

8- Hz. Muhammed'in (A.S.} Peygamberliğini isbatlayan deliller sırala­nıyor.

9- Kıyâmet'in korkunç safhaları anlatılarak inkarcı ve şüpheciler uya­rılıyor; mü'minlerin de daha dikkatli olmaları tavsiye ediliyor

10- Küfür temeli üzerinde yükselen suç ve günahlardan dolayı müc­rimlerin karşılaşacağı elim azabın şiddeti üzerinde durularak, uyarıcı sin­yaller veriliyor.

11- Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan sâlih kişilere verilecek yük­sek nimetlere ve arzu duya'cakları nesnelere atıf yapılıyor ve birtakım mi­saller veriliyor.

Duhân Sûresi: 44/1-16                                                                             5559

M   E  A   L I   :

\                               *

  1 - Hâ - Mim.

  2- Açık ve açıklayıcı olan Kitab'a and olsun ki,

  3-Biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz ki biz, (haktan yüzçevirenleri) uyaranlarız.

4-6- O gecede her hikmetli iş, katımızdan bir emirle ayrılır, ayırd edi­lir, Rabbmdan bir rahmet olarak, hakikat biz, peygamberler göndermek­teyiz. Şüphesiz ki O, işitendir, bilendir.

7- Eğer kesinlikle bilip inanıyorsanız, O, göklerin, yerin ve ikisi ara­sındaki her şeyin Rabbidır.

8- O'ndan başka (hakiki) ilâh yoktur, ancak O vardır. Diriltir ve öldü­rür. Sizin de Rabbınızdır, önceki babalarınızın da Rabbıdır.

9- Fakat onlar (o inkarcı sapıklar) şüphe içinde (Kur'ân-ı) alaya alıp (Onunla) eğlenmektedirler.

10-11- (Ey Peygamber!) Artık göğün, insanları saracağı bir dumanla geleceği günü gözetle. Bu efem verici bir azaptır.

12- «Rabbımız! Bu azabı bizden kaldır; çünkü gerçekten biz imân edenler olacağız.»

13-14-Onların düşünüp ibret alması nerede? Gerçekten kendilerine (hakkı) açıklayan bir peygamber geldiği halde onlar O'ndan yüzçevirdiler de «öğretilmiş bir deli» dediler.

15- Biz, azabı muhakkak sizden biraz kaldıracağız ama siz (yine de inkâr ve kötülüğe) döneceksiniz.

16-Büyük bir hışımla yakalayıp sıkacağımız   gün,   elbette   intikam alacağız,

 

İniş Sebebi

 

Mesrûk'dan yapılan rivayette,'adı geçen şöyle anlatıyor:

— Bir gün Abdullah b. Mesûd'un (R.A.) yanında oturuyorduk. Kendisi yanüstü uzanmış vaziyette idi ki, bir adam içeriye girdi ve şöyle dedi : «Ya Ebâ Abdirrahmân! Kıssacılardan biri kendi kapısının yanında şu iddiada bulundu : «Duhân olayı gelecek de kâfirlerin canlarını alacak, mü'mînler de

nezle olur gibi bir rahatsızlık duyacaklar..» Bunun üzerine Abdullah b. Me-sûd (R.A.) öfkelenerek kalkıp oturdu v e şunları söyledi

«Ey insanlar! Allah'tan korkun. Sizden kim bir şey biliyorsa, söylesin. Bilmiyorsa, «Allah daha iyi bilir» desin. Çünkü onun bilmediğini «Allah da­ha iyi bilir» demesi de bir ilimdir. Cenâb-ı Hak kendi peygamberine şöyle buyurdu : «De ki : Buna karşı sizden bir ücret istemiyorum ve ben kendili-ğimden bir teklif getirenlerden de değilim.»

Şüphesiz Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Kureyş'in Hakk'a sırt çevirdiği­ni ve bunda ısrarlı olduğunu görünce, «Allahim, Yusuf Peygamberin (A.S.) yedi yılı gibi bunlara kıtlık ver» diye duâ etti. Bunun üzerine kuraklık ve kıt­lık-başladı. O kadar ki, kurumuş hayvan derilerini, ölü hayvanları yediler. Onlar öylesine bunaldılar ki başlarını kaldırıp göğe bakınca sisli, dumanım-sı bir şeyler görüyorlardı. Ebû Süfyan dayanamayıp Resûlüllah'a (A.S.) gel­di ve şöyle dedi : «Ya Muhammedi Sen kendin bize Allah'a itaati emredi­yor, hısımlara ilgi göstermeyi tavsiye ediyorsun. Oysa senin kavmin helak oldu. Onlar için Allah'a duâ et.»

Bu sebeple Azız ve Celîl olan Allah : «Artık göğün, insanları saracağı bir dumanla geleceği günü gözetle. Bu elem verici bir azaptır» mealindeki âyeti indirdi.[3]

 

İlgili Hadîsler

 

«Şabandan şabana eceller belirlenip (görevli meleklere bildirilir). O kadar ki, adam evlenir, çocuğu olur, oysa ismi ölüler (ölecekler) arasına (yazılıp) belirlenmiştir.»[4]

«Şaban'ın yarısına tesadüf eden gece gelince, kalkınız o geceyi ibâdet­le geçiriniz; gündüzünde de oruç tutunuz. Çünkü Cenâb-ı Hak, güneşin bat­ması y la birlikte (rahmet ve insanıyla, gufran ve inâyetiyle) dünya sema­sına iner de şöyle buyurur :

—  Günahlarının bağışlanmasını dileyen yok mudur, onu bağışlayayım?

—  Derde mübtelâ olan yok mudur, ona afiyet vereyim.

—  Rızık isteyen yok mudur, onu rıızklandırayım? Ve fecir doğuncaya kadar şunu şunu isteyen yok mudur hitabı devam eder,»[5]

«Şüphesiz ki. Azız ve Celîl olan Allah Şaban'ın yarısı gecesi (rahmet ve mağfiretiyle) dünya semasına iner de Benî Kelb Kabilesi'nin koyunları­nın kılları sayısınca kimseyi mağfiretine nail kılar.»[6]

«Şüphesiz ki Rabbınız sizi üç şey ile korkutup uyarıyor ; Birincisi du-hân'dır ki, mü'mini nezle ile yakalar; kâfiri yakalayıp, bütün menfezlerinden çıkacak şekilde ona üfler. İkincisi Dâbbetü'l-arz'dır. Üçüncüsü ise, Dec-cal'dır.» [7]

 

Kitab-I Mübîn Ve Mübarek Gece

 

 «Hâ-Mim. Açık ve

açıklayıcı olan kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Şüphesiz ki biz (haktan yüz çevirenleri) uyaranlarız.»

«Kitab-ı Mübînsden maksat, «Levh-i Mahfûz»dur, diyenler olmuşsa da, bundan, Kur'ân-ı Kerîm'in kasdedildiği ağırlık kazanmıştır. Böylece Kur'ân'-ın iki ana vasfı açıklanarak yemin suretiyle kadri yüceltilmektedir. Zira «mü-bîn» sıfatı, açık, ortada, net ve aydın anlamına geldiği gibi, açıklayan, ay­dınlatan, ortaya çıkaran, net antamda bilgi veren gibi manalara da delâlet etmektedir. O bakımdan Kur'ân'ın önemli özelliklerinden biri sûrenin ikinci âyetiyle belirtilmekte ve o kitaba bu açıdan da bakmamız ilham edilmek­tedir.

«Fi leyletin mübareketin» ile, Kur'ân'ın çok mübarek, feyizli bir gecede indirildiği açıklanmaktadır. Ancak «mübarek gece» hakkında farklı yorum­lar ve birtakım zayıf rivayetler yapılmıştır. İmam Kurtubî kendi tefsirinde bu yorumlan şöyle sıralamıştır:

a)   Kadir Gecesi,

b)  Şaban ayının on dördünü on beşine bağlayan gece (Berat Gecesi), Cumhura göre, birinci yorum daha sıhhatlidir. Çünkü Bakara Sûresi'nde

Kur'ân'ın Ramazan ayında indirildiği açıklanmaktadır. Konumuzla ilgili âyet­te ise, Ramazan'da Kadir Gecesi'nde indirildiğine işaret edilerek tamamla­yıcı bilgi verilmektedir.

Nitekim bir adam, el-Hasan'dan sordu :

- Ya Ebâ Saîd! Ne dersin, Kadir Gecesi hep Ramazari'a mı tesadüf eder?

       Cevap verdi :

—  Evet, vallahi; hiç şüphen olmasın ki. Kadir Gecesi Ramazan'dadır ve her hikmetli iş o gecede Allah katından bir emirle ayırt edilir. Allah bu gecede, yaratacağı canlıları, takdir edeceği ecel ve rızıkları, amel ve ben­zeri şeyleri yerine getirmek üzere görevli meleklere tevdi' eder de hükme bağlar.

İbn Abbas (R.A.) da diyor ki :

—  Bir sene içinde meydana gelecek ölüm, doğum, rızık, yağmur, hat­tâ hac, Ana Kitap'tan alınıp yazılır.[8]

O halde cumhura ve adı geçen ilim adamlarına göre, âyette geçen «Leyletin Mübareketin»den maksat. Kadir Gecesi'dir.

 

Her Hikmetli İş O Gece Ayırt Edilir

 

  <  O gecede her hikmetli iş  katımızdan bir emirle ayrılır, ayırt edilir.»

Hikmet : Zuhruf Sûresi'nde açıkladığımız gibi, sözlük olarak, ilim ve akıl yoluyla gerçeği bulmakta isabet kaydetmektir. Cenâb-ı Hakk'a nisbet edildiğinde ise, eşyanın hakikatini bilmek ve onu en muhkem, dengeli, uyumlu ve düzenli şekilde amacına yönelik olarak icad etmek anlamına gelir. İnsana nisbet edildiği zaman, eşyayı ve hayra yol açan fiilleri bil­mek; ona göre hükmetmek manasına delâlet eder.

«Ümmü'l-Kitap»ta ezelde ilâhî kalemle yazılıp tesbit edilen her şey, sı­rası gelince aynen tecelli eder. Bunun için de Kadir Gecesi veya Şaban ayının on dördünü on beşine bağlayan Berat Gecesi, bir yıl içinde meydana gelecek olaylar, bu ana kitaptan alınıp görevli meleklere verilir ve bu sis­tem, aynı zamanda ona bağlı ameliye kıyamete kadar sürüp gider.

Hilkat kanunu, bütünüyle ilme, hikmete dayalıdır. Gelişigüzel, amaç­sız, anlamsız, yararsız ve hikmetsiz hiçbir şey yaratılmamıştır. Onun için Kadir Gecesi'nden ve yıllık olaylardan söz edilirken «her hikmetli iş, olay..» anlatımı kullanılmaktadır.

 

Peygamberlerin  Gönderilmesi Rahmettir

 

«Rabbından bir rahmet ola­rak hakikat biz, peygamberler göndermekteyiz. Şüphesiz ki O, işitendir, bi­lendir.»

Rahmet, sözlük olarak : Kalp yufkalığıdır ki, açınılan, merhamet duyu­lan kimseye yardım ve ihsanda bulunmayı gerektirir. Bazan sadece kalp yufkalığı, bazan da iyilik ve ihsan hakkında kullanılır. Bu son mana, daha çok Allah'a nisbet edildiği zaman kasdedilir.

Bu manayla rahmet Allah'tan ise, nîmet verme, fazl-ü keremde bulun­ma; insanlardan ise, acıma ve'kalp yufkalığı duyma anlamına gelir.

Acıma duygusu, kalp yufkalığı Allah'a nisbet edilemez; bunlar beşerî vasıflardır. O halde peygamberlerin gönderilmesi, yeryüzündeki insanlara açındığı için değil, onlara sadece iyilik ve in'âmda, ihsan ve fazl-ü kerem­de bulunmak; doğru yolu göstermek, gerçekleri öğretmek içindir ve şüp­hesiz bu tecelli, ilâhî rahmetin insanlardan yana açık tezahürlerinden biri­dir. Çünkü Cenâb-ı Hak her şeyi hakkiyle işiten ve bilendir.

 

Dirilten Ve Öldüren O'dur

 

  «O'ndan başka (hakiki) ilâhyoktur, ancak O vardır. Diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbınızdır, önceki         babalarınızın da Rabbı'dir.»

«Hayat», «ölümsün karşıtıdır. Biri olmazsa, diğeri kapalı kalıp bilinmez ve böylece hikmeti anlaşılmaz olur. Bu manayla da kâinatta bazı istisna­larla her şey çift yaratılmıştır: Hayat-ölüm, acı-tatlı, soğuk-sıcak, yer-gök, katı-sıvı, karanlık-aydınlık gibi.

Hayat, hilkat kanununun tabii neticesi olduğu gibi, ölüm de bir bakıma bu kanunun gereğidir. Çünkü ölüm, aynı zamanda yeni bir hayatın başla­masıdır.

Bu kanun sekmeden, şaşmadan hükmünü yürütür. Atalarımız nasıl bu kanunun tecellisiyle vücutbulmuşsa, biz de onunla varlık alanına getiril­miş bulunuyoruz. 7,8,9. âyetlerle bu inceliklere dikkatler çekilmekte ve câ­ri olan sünnetullahı anlamamız ilham edilmektedir.

Ama gelin görün ki, Kur'ân'ın anlatımıyla : O inkarcı sapıklar şüphe içinde  Kur'ân'ı alaya  alıp Onunla eğlenirler.

 

Gök Yüzünün İnsanları  Saracağı   Bir Dumanla Gelmesi

 

«Duman» diye çevirisini yaptığımız «duhân», aynı zamanda sis, gaz ve benzeri şeylere de delâlet etmektedir. Nitekim Araplar «leyletün dah-nanetün» dediği zaman, sisli, dumanlı ve oldukça kapalı bir gece anlaşılır.

Âyetteki «duhân»dan maksat, müfessirlerin çoğuna göre, Mekkeli put­perest müşriklerin başlarına gelen kıtlık ve çok sıkıntılı günlerde bunalma­ları sebebiyle gök yüzünü dumanlı, sisli görmelerini tasvîre yönelik bir an­latım tarzıdır. Nitekim çok geçmeden Mekke'de kuraklık ve kıtlık baş gös­terdi, o kadar ki insanlar ve hayvanlar bunaldılar ve yağmur yağar umu­duyla sık sık başlarını kaldırıp göğe baktılar, ama her defasında duman­lı, sisli bir hava görebildiler.

Şüphesiz açlık ve susuzluğun insanın sinir sistemi ve duyu organları üzerindeki olumsuz tesiriyle havayı dumanlı görmek son derece olağan­dır. Ayrıca kuru bir havanın da çölden gelen tozlu bir rüzgârla böyle bir manzara arzedeoeği düşünülebilir.

 

Duhân'la İlgili Yorum Ve Rivayetler

 

Kurtubî, Âlûsî başta olmak üzere müfessirlerin önde gelenleri «duhân» hakkında şu üç yoruma yer vermişlerdir :

1- Duhân olayı, kıyametin alâmetlerinden biridir ki, henüz ortaya çık­mamıştır.

Bu dumanın yeryüzünde kırk gün süreceği, yerle gök arasını kaplaya­cağı; mü'minlerin böyle bir havada nezle olacağı, kâfirlerin ise göğüsleri daralıp zor nefes alabilecekleri; kulak ve burunlarını tıkar gibi bir rahat­sızlık doğuracağı, Hz. Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Ebû Hüreyre ve Zeyd b. Ali'den (Allah hepsinden razı olsun) rivayet edilmiştir.

Ebû Saîd el-Hudrî'ye (R.A.) göre : Bu, kıyamet günü insanları heyecana sevkedecek bir dumandır ki, mü'minler nezle gibi bir rahatsızlık geçirirler; kâfirlerin ise, kulak burun ve boğazını tıkarcasına bir sıkıntı verir. Bu ri­vayetiMaverdî de aynen nakletmiş ve Müslim'in şu hadîsini dayanak gös­termiştir :

— Huzeyfe b. Ebî Esîd (veya Üseyd) (R.A.) anlatıyor : «Biz oturup bazı

konular üzerinde bildiklerimizi anlatırken, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz çıka-geldi ve bize :

—  «Neler üzerinde konuşuyorsunuz?» diye sordu. Onlar da :

—  Kıyametin kopma konusu üzerinde konuşuyoruz, diye cevap verdi­ler.  Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.)  Efendimiz şöyle buyurdu :

—  «Önce on alâmet görülmedikçe kıyamet kopmaz : Duhân, Deccal, Dâbbe, Güneş'in batıdan doğması, Meryem oğlu İsa'nın inmesi, Ye'cüc ve Me'cüc'ün çıkması; biri doğuda, biri batıda, biri de Arap Yarımadası'nda olmak üzere üç hasf (yere batma olayı)nın meydana gelmesi ve en sonun­cu olarak da Yemen tarafından  bir ateşin çıkıp  insanları  mahşerlerine (toplanacakları alana) sürmesidir.»[9]

2- Peygamber (A.S.) Efendimizin duâsıyla, Kureyş Kabile'sini kasıp kavuran kıtlık ve kuraklık sebebiyle gözlerinin ferini kaybeden inkarcı müş­riklerin gök yüzünü devamlı dumanlı ve bulanık görmesidir. İbn Mes'ud (R.A.) de bu yorumu uygun görmüş ve eğer kıyamette meydana gelecek bir duman olsaydı, 15. âyette : «Biz, azabı elbette sizden biraz kaldıraca­ğız; ama siz, (inkâr ve kötülüğe yine) döneceksiniz» buyurulmazdi. [10]

Buharî de buna yakın bir yorum belirtir anlamda Mesrûk'dan rivayetle Abdullah b. Mes'ûd'un dediklerini nakletmektedir.

3- Mekke'nin fetih gününe işarettir. Nitekim o gün İslâm ordusunun at ve develerinin ayaklarından yükselen toz bulutu Mekke'yi kaplamış va­ziyette idi.-

Dördüncü bir yorumda da bulunmak mümkündür. Şöyle ki: Kur'ân-ı Kerîm yalnız Mekkeli putperestlere değil, bütün inkarcılara seslenerek .nük­leer savaşa işaret etmekte; kullanılacak olan atomların yerle gök arasını toz ve gaz bulutlarıyla kaplayacağını kapalı bir anlatımla haber vermekte­dir. Nitekim yukarıda on alâmetle ilgili hadîste kıyamete yakın ortaya çı­kacak «duhân»dan söz edilirken, böyle bir savaşın meydana geleceği, mü'minlerin nezle olacağı, kâfirlerin ağız ve burunlarının tıkanır gibi bir hal alıp boğulacak duruma gelecekleri belirtilmektedir. Bu da «duhân»la il­gili dördüncü yoruma kapı açmakta ve sözü edilen dumanın (gazın) kâ­firleri daha çok perişan edeceğine atıf yapılmaktadır.

 

Eğitilip Öğretilen Bir Deli Kimdir?

 

   «Gerçekten kendilerine (hakkı) açıklayan bir peygamber geldiği halde onlar Ondan yüz çevirdiler de «öğretilmiş bir  deli» dediler.»

Aklı ve mantıkları hislerine; vicdanları nefis ve ihtiraslarına mağlûp olan inkarcı sapıklar, Hz. Muhammed (A.S.) Efendimizi halkın gözünden ve gönlünden düşürmek için «Ona, vahiy dediği sözleri Rumlardan bir kö­le öğretmektedir» veya «Ona cin dokunmuştur. Kendisinden geçer duruma gelince cinler o sözleri Onun kulağına fısıldamaktadırlar» diyorlar ve halkı buna inandırmaya çalışıyorlardı.

Aklını ve vicdanını bu derece kaybetmiş bir toplumun, verdiği sözde durması, tevbesinde samimi olması çok zordur; hattâ inanılmaz bile.. Ni­tekim Resûlüllah'ın (A.S.) duası bereketiyle yağmur yağıp ferahlatıcı bir or­tam meydana gelince, Kureyş müşrikleri bir süre önce, «Rabbımız, bu aza­bı bizden kaldır; çünkü elbette biz imân edenler olacağız» diye yalvarıp yakarırlarken, azap hafifletilince döneklik yaptılar; inadına küfür ve azgın­lıklarını artırdılar.

Buna karşılık 16. âyetle, sözü edilenler âhiret azâbıyia tehdit edilerek büyük bir hışımla yakalanıp sıkılacakları haber veriliyor. Çünkü dünyada ilâhî plân ve program ne ise öyle devam eder; inkarcılardan dolayı insan­lar hemen cezalandırılmaz. Ancak inkârlarını zulümle birleştirip gemi azıya alan azgın ahlâksızlar, belli bir kerteye gelip dayanınca, dünyadc da azaba uğratılırlar: Kimi tamamen yok edilir; kimi belâ ve sıkıntılara uğratılır. Mek-keli'ler yok edilmediler, ancak belâ ve sıkıntıya uğratıldılar. Çünkü yakın gelecekte çoğu İslâm'a" girecekti. Fir'avn ve yandaşları ise, hem sıkıntıya uğratıldılar, hem de bir süre sonra yok edildiler. Günkü onların imân etmiye-ceği kesinlik arzetmiş bulunuyordu.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Kur'ân'ın çok mübarek bir gecede indirildiği konu edildi. Sonra Peygamber göndermenin hikmetine değinilerek bilgiler ve­rildi ve hakka sırt çeviren inkarcı azgınların dünyada da bir takım sıkıntı ve felâketlere uğratılacaklarına değinilerek, Mekkeli müşriklerin dönekliği üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, hem Mekkeli müşrikleri, hem de yaşa/nakta olan inkarcı madecileri uyarmak ve aynı zamanda mü'minleri teselli edip hakkın üstün geleceğini müjdelemek üzere Fir'avn ile Musa (A.S.) kıssasının bir özeti veriliyor ve aydınlatıcı mesajlar sıralanıyor.

 

Meali:

 

17-18- And olsun ki, bunlardan önce Fir'avn'ın milletini çetin bir sı­navdan geçirmiştik. Onlara çok saygıdeğer bir peygamber gelmişti de, «Allah'ın kullarını bana teslim edin! Çünkü ben şüpheniz olmasın ki size (gönderilen) güvenilir bir peygamberim.

19-Ve sakın Allah'a karşı kendinizi yüksek görmeyin. Şüphesiz ki ben size çok açık bir belgeyi, inandırıcı delili getirdim.

20- Hem beni taşlamanızdan, benim de Rabbım, sizin de Rabbmız (olan Allahja sığındım.

21- Eğer bana inanmıyorsanız, beni yalnız başıma bırakıp çekilin» (demişti).

22- Sonra da Rabbına, «bunlar suçlu günahkâr bir millettir» diye duâ etmişti.

23- Bunun  üzerine  (Allah ona:)  «Kullarımı gecenin bir bölümünde yola çıkarıp götür. Şüpheniz olmasın ki takip olunacaksınız.

24- Denizi (geçtikten sonra) sakin ve (yol verir şekilde) açık bırak. Onlar elbette boğulacak bir ordudur» (buyurdu).

25-27- Geride nice bahçeleri, pınarları, ekinleri, şerefli konakları ve içinde zevk-u safa sürdükleri nimetleri bıraktılar.

28-  Evet bu böyledir. O nimetleri başka bir millete miras bıraktık.

29- Üzerlerine ne gök ağladı, ne de yer...  Onlara artık mühlet de verilmedi.

30-31-And olsun ki, biz, İsrail oğulları'nı horlayıcı, aşağılayıcı olan o azaptan, Fir'avn'ın zulüm ve haksızlığından kurtardık. Şüphesiz ki o, öl­çüyü kaçıranların, aşırı gidenlerin kendini yüksekte göreni (başkalarına tepeden bakanı) idi.

32-And olsun ki, İsrail oğulfan'nın durumunu bilerek onları dünya milletlerinin üzerine seçip tercih ettik.

33-Onlara öylesine açık belgeler, mu'cizeler verdik ki, herbirinde hem açık nimet ve bereket, hem de imtihan vardı.

 

İlgili Hadîsler

 

«Hiç bir kul yoktur ki, gökte onun için iki kapı bulunmasın. Bir kapıdan rızkı çıkıp gelir, diğer kapıdan ameli ve sözü girer. Kul ölünce kapılar onu kaybetmiş olurlar ve o yüzden onun için ağlarlar.»

Bu sözleri söyledikten sonra Resûlüllah (A.S.) : «Üzerlerine ne gök ağladı, ne de yer...» âyetini okudu.[11]

«Haberiniz olsun ki, İslâm garip olarak başladı ve ileride yine (bir sü­re) garipliğe dönecek, (sonra yine insanların tek kurtuluş ışığı olacak). Bi­lin ki, mü'min için hiç gurbet yoktur. Bir mü'min gurbette ölür de onun ağ­layanları kendisinden uzaklarda bulunursa, gökle yer de onun için ağlar.»[12]

Sonra Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, «Üzerlerine ne gök ağladı, ne de yer...» âyetini okudu ve şunu ilâve etti : «Gökler ve yer kâfir üzerine ağ­lamaz.»

 

Fir'avn'ın Yok Edilmesi Ve On Kadar İbretli Safha

 

<<And olsun ki' bunlardan önce Fir'avn'ın milletini çetin bir sınavdan geçirmiştik. Onlara çok saygı­değer bir peygamber gelmişti de..»

Kur'ân-ı Kerîm, Fir'avn'dan yaklaşık 72 yerde bahsetmektedir. Böyle­ce Kur'ân, konunun özelliğine uygun safhalardan birini veya birkaçını ve­rir; kıssayı tam detaylı veya bütün ibret'i safhalarıyla bir çırpıda aynı yerde anlatmaz. Bir yerde onun on kadar kötü tutumundan, bir yerde onun zul­münden, bir başka yerde Musa'ya (A.S.) sihirbaz demesinden, bir diğer yerde başlarına gelen sıkıntı ve kıtlıktan söz eder. Şüphesiz her bir yerdeki anlatım tarzı ayrı bir öğüt ve ibret sergilemekte ve başka başka mesajlar vermektedir.

Konumuzu oluşturan Duhân Sûresi'nde ise, onun kıssasının çok ibret­li safhalarından on kadarı özetlenerek açıklanmaktadır. Böylece Musa Pey-gamber'in Mısır'ı terkedip başka bir ülkeye hicretine ağırlık verilmekte ve yakında Hz. Muhammed'in de (A.S.) hicret edeceğine işaret edilmektedir.

On önemli safha ve hikmetleri :

1- Fir'avn ve kavmi çetin bir sınavdan geçirildi; onlara her bakımdan güvenilir bir peygamber gönderildi.

Ayrıca bu hadîsi az değişik şekilde, Müslim, Tirmizî, îbn Mâce ve Dâremî de rivayet etmişlerdir.

Bunun gibi, Mekkeli'ler de çetin bir sınavdan geçirildi; son peygamber Hz. Muhammed (A.S.) onların arasından seçilip görevlendirildi ve ilk önce onları Hakk'a davet etti. Sonra da kıyamete kadar gelecek olan bütün ka­vim ve milletler çetin bir sınava tabi tutulmuş bulunuyor; öyleki dosdoğru imân edenler kazanıyor, etmiyenler kaybediyor.

2- Musa {A.S.), cok sıkıntılı günler geçiren İsrail oğulları'nın kendisi­ne teslim edilmesini  Fir'avn'a önerdi. Amacı, onları  Fir'avn'ın zulmünden kurtarıp daha emîn bir ülkeye götürmekti.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de, mü'minleri Mekkeli azgın müşriklerin zulmünden kurtarmak için kimini Habeşistan'a gönderdi ve hicret etmek için de iiâhî emri sabırla bekledi.

Fir'avn, Musa'nın (A.S.) isteğini kabul etmediği ve üstelik büsbütün zulmünü artırdığı için, Cenâb-ı Hak, Musa'yı (A.S.) ve kavmini kurtardı; onları ise Kızıldeniz'de yok etti. Onun gibi, Resûlüllah (A.S.) ile mü'minlerin de yakında kurtulacakları ve Mekkeli'lerin baş aşağı geleceği vakit artık yaklaşmış bulunuyordu.

3- Musa (A.S.), Fir'avn'a ve konseyde yer alan adamlarına uyarıda bulunarak şunları söyledi : «Sakın Allah'a karşı kendinizi yüksek görmeyin. Şüphesiz ki ben size çok açık bir belgeyi, inandırıcı delili getirdim...» Bu

sözlerle Musa (A.S.) onlara şunu hatırlatıyordu : Kimse Allah ile yanşa­maz; O'nun kudretine karşı koyamaz. Baş kaldırıp tuğyan edenler eninde sonunda o yüce kudretin adalet tokadını yer de ezilir gider.

Aynı uyarı, Mekkeli müşriklere de yapılmakta ve ilâhî hükmün inmesi­nin yakın olduğu hatırlatılmaktadır. Hem her iki peygamber de açık belge­lerle, inandırıcı delillerle davete başlamışlardı.

 4-Fir'avn, karşısına çıkan Musa'yı (A.S.) imha etmeyi plânladı. Mek-keliler de son çare olarak Hz. Muhammed'in (A.S.) aziz vücudunu ortadan kaldırmaya heveslendiler. Cenâb-ı Hak, her iki kavme de bu fırsatı vermedi.

5- Musa Peygamber, zâlim bir kavimden kurtulmak istiyordu. Zira küfür ve tuğyanda ısrarlı olup kendilerini helak çizgisine getirenlerle daha fazla mücadele etmenin anlamı bir bakıma kalmıyordu. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de Mekkeli'lerin inat ve azgınlığın son kertesine yaklaştıklarını bildiğinden, aralarından ayrılmak için ilâhî vahyi bekliyordu.

6- Musa (A.S.) Mısır'ı terketmeyi düşünürken, duyup anladığı bir ger­çeği şöyle dile getirdi : «Rabbım! bunlar suçlu günahkâr bir millettir», doğ­ru yola geleceklerine pek ihtimal veremiyorum. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de yılların mücadelesi neticesinde Mekkeli'lerin çoğunun imân etmiyeceğini çok iyi biliyor ve İslâm'ın gelişip yayılabilmesi için uygun bir ülke arıyordu.

O halde inkarcı zâlimlerle mücadelede olumlu sonuç alınmayınca ve mü'minlerin de maddî güçleri yetersiz kalınca, o ülkeden hicret etmek va­cip olur.

7- Musa (A.S.)ın dileği kabul olundu. Gecenin bir bölümünde İsrail oğullan'nı alıp Mısır'ı terketmesi emredildi. Aynı zamanda Fir'avn tarafın­dan takip edileceği ve o sebeple tedbirli olmaları bildirildi.

Böylece yakın gelecekte Hz. Muhammed'in de (A.S.) arzusu gerçekle­şecek, Mekke'yi bir gece terkederken takibe uğrayacaktı. Bunun için de çok plânlı ve gizli hareket etmesi gerekecekti. Nitekim öyle oldu.

8- Denizin açılıp yol vermesi, büyük mu'cizelerden biridir. O bakım­dan bunu «gel-git» olayına bağlamak doğru olmaz. Zira mu'cizenin özelli­ği, mu'cize olmasındadır. Bu bakımdan mu'cizeyi te'vîle kalkışmak onu özel­liğinin dışına çıkartmak olur ki, bu çok sakıncalı bir yoldur.

9- Böylece  Fir'avn ve diğer inkarcı sapıklar küfür ve zulümlerinde ısrar pahasına cennet misali yerleri, nimetleri başkalarına bıraktılar. Her şey bir anda olup bitti. Ne diktatörlük, ne haksızlık, ne elpençe durmalar, ne dalkavukluklar, ne de kahredici emirler verme kaldı. Bir varmış, bir yok­muş masalına döndü..

Mekkeli'lere gelince : Onlar, yakın gelecekte Allah'a imân edip İslâm'a girecekleri ilmî ilâhîde belirlendiği için, yok edilmediler. Hz. Peygamber'in (A.S.) hicretinden iki yıl sonra ilâhî tokatlar inmeye başladı; önce Bedir Savaşı ve arkasından birkaç savaş derken, Mekke'nin fethi gerçekleşti. Mekke ve içindeki kutsal Kabe asıl sahiplerine kaldı; Mısır da İsrail oğul-ları'na...

Allah'ın bu sünneti her çağda câridir. Vakti saati, yeri gelince gerçek­leşir. Hiç kimsenin şüphe etmesine gerek yoktur. Yeter ki, mü'minler hiz­metlerini bilsinler ve dayanma gücünü ortaya koyup birlik ve beraberlik­ten ayrılmasınlar...

10- İsrail oğullan mihnet verici bir azaptan kurtuldu. İkinci, üçüncü sınıf vatandaş muamelesi son buldu. İlk müslümanlar da yakın gelecekte mihnet ve sıkıntıdan kurtulacaklardı. Nitekim öyle oldu, din ve vicdan hür­riyetine saygı gösterilen Medine'ye hicret edildi.

Ancak sıkıntılı günler sona erip hürriyet havasına kavuşarak sevinçli günler başlayınca, Allah'ı ve O'nun yardımını unutmamak gerekir. Aksi hal­de, olayların tekerrürüyle tarih de tekerrür eder.

 

Fir'avn'ın Üç Kötü Vasfı

 

Fir'avn, zaman zaman kendini insan üstü meziyetlere sahip görüp mil­letine tepeden bakmış; çoğunu kul ve köle gibi kullanmış; İsrail oğulları'nı ise, insan ve vatandaş yerine koymamış, zulmün en kötüsünü onlara reva görmüştü.

Kur'ân-ı Kerîm'de yer yer Fir'avn'ın bu ölçüsüzlüğü konu edilerek, mağ­rur liderler uyarılır.

Onun üç kötü vasfı şunlardır :

1-Beşerî ölçüyü aşıp kendini ilâhlaştırması,

2-Allah'ın kullarını yönetirken haksızlık ve adaletsizlik etmesi,

3- Kendini başkalarından hep üstün görüp insanlara tepeden bak­ması.

Kur'ân-t Kerîm'de onun bu üç kötü vasfı birçok yerlerde detaylı açık­lanırken, konumuzu oluşturan otuz birinci âyette, «âlî ve müsrif» şeklinde iki .kelime kullanılarak üç vasfın özeti verilmektedir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Mekke'de çok zor günler geçiren mü'minleri hem teselli etmek, hem de onlara kurtuluşun yakın olduğunu müjdelemek için Musa (A.S.) ve Fir'avn kıssasının özeti, aynı zamanda yaşamakta olan mü'-minlere de birtakım aydınlatıcı, yönlendirici mesajlar verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ikinci hayatı inkâr edenler hem uyarılıyor, hem de kendilerinden çok daha güçlü olan kavimlerden inkâr ve azgınlık gösteren­lerin yok edildikleri misâl veriliyor. Sonra İlâhî kudrete delâlet eden gökle­rin ve yerin yaratılması açık bir belge olarak anılıyor. Arkasından kıyamet gününde hepsinin biraraya getirileceği bildirilerek, ölmeden önce o günlere hazırlıklı  olmanın gereği  hatırlatılıyor.

 

Meali:

 

34-35- Şüphesiz bunlar (inkarcı sapıklar) diyorlar ki : «Bizim ancak ilk ölümümüz var, ötesi yoktur ve biz yeniden diriltilip kaldırılacak da de­ğiliz.

36- Eğer doğrulardan iseniz, haydi bize (ölen) babalarımızı diriltip getirin.»

37- Bunlar mı daha iyi, yoksa   T u b b â' milleti ve onlardan önce ge­lenler mi? Onları yok ettik. Çünkü onlar cidden suçlu günahkârlar idiler.

38- Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki şeyleri oyun ve eğlence ol­sun diye boş ve anlamsız yaratmadık.

39- Biz, ikisini de ancak hak ile yarattık, ne var ki onların çoğu bil­mezler.

40- Şüphesiz ki, (mü'min ile kâfirin, hak ile bâtılın, doğru ile eğ­rinin birbirinden) ayırt edileceği gün, hepsinin belirlenmiş (biraraya getiri-lip toplanma) vaktidir.

41- O gün, dost dosttan herhangi bir şeyi savıp yararlı olamaz ve yardım da göremezler.

42- Ancak, Allah'ın kendi rahmetine lâyık gördüğü kimse müstesna.. Şüphesiz ki, O, çok güçlü, çok üstün ve çok merhametlidir.

 

İlgili Hadîs

 

«Tubbâ'a sövmeyin. Çünkü o Hakk'a teslimiyet göstermişti.»[13]

Ebû Hüreyre {R.A.) diyor ki «Bilemiyorum, Tubbâ', peygamber miydi, değil  miyrii?»[14]

İbn Ebî Rebah da diyor ki : «Tubbâ'a sövmeyiniz. Çünkü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona dil uzatmayı yasaklamıştır.»[15]

Hz. Aişe (R.A.) da diyor ki : «Tubbâ'a sövmeyin. Çünkü o, sâlih bir adam idi.»[16]

 

İkinci Hayatı İnkâr Edenler

 

«Şüphesiz   bunlar (inkarcı sapıklar) diyorlar ki : «Bizim   ancak ilk ölümümüz   var,,   ötesi yoktur ve biz yeniden diriltilip kaldırılacak da değiliz.»

Dünkü putperestler, öldükten sonra dirilmeyi ve böylece ikinci hayatı inkâr edip bu konuya bir türlü akıl erdirememişlerdi. Günümüzdeki mater­yalistler de bu konudaki inkârı bilimsel kalıba sokup insanları Hakk'ın yo­lundan uzaklaştırmaya çalışırlar. Anlaşılan küfür sadece kılıf, diğer bir an­latımla, yalnız ambalaj değiştirmekte, ama her çağın ve dönemin kâfirleri aynı esasları red ve inkâr etmektedirler ve Allah'a, Âhiret gününe imân edenlere : «Eğer iddianızda doğrulardan iseniz, haydi bize (ölen) babala­rımızı (diriltip) getirin!» derler. Şüphesiz bu, gayr-i ciddi bir öneridir. Çünkü hilkat kanunu belli bir plâna göre hükmünü yürütür ve.kendinin haklılığını da varlıkta hâkim olan denge, düzen ve değişmeyen belgelerle isbat eder.

Kur'ân, daha önce âhireti inkâr edip azgınlık ve ahlâksızlığı zulüm de­recesine vardıran güçlü Tubbâ' Kavminin yerle bir edildiğini hatırlatarak Kureyş müşriklerine ilâhî tokatın inmek üzere olduğunu haber vermektedir.

 

Tubbâ1 Ve Kavmi

 

Mısır hükümdarlarının ortak adı «Fir'avn», Fürslerin ki «Kisra», Rum-lannki «Kayser» olduğu gibi, Yemen hükümdarlarının da bir vakitler ortak adı «Tubbâ'» idi. Ancak ilgili âyette, azıp sapıtan kavminin yok edilmesin­den söz edilen «Tubbâ'» hangi hükümdardır veya Yemen'in kaçıncı hü­kümdarıdır? Aynı zamanda hangi tarihlerde yaşamıştır? Bu hususta birçok rivayetlerin yapıldığını görmekteyiz ki çoğu kaynaksız ve dayanaksızdır.

Siyerci İbn İshak, bunun ilk Tubbâ' olduğunu belirtmiş ve sonra da onun Hz. Muhammed (A.S.) dan yaklaşık bin yıl önce yaşadığını söyler­ken, onun son peygambere hitapla yazdığı şu mealdeki bir mektubuna da değinmiştir :

«Emma ba'd : Şüphesiz ki, ben sana ve sana indirilen kitaba imân et­tim. Doğrusu ben senin dinin ve sünnetin üzereyim. Hem senin, hem de benim Rabbımıza imân ettim. Rabbımdan gelen İslâmî şerayi'a da inandım. Sana ulaşırsam ne güzel, ne a'lâ! Ulaşamazsam bana şefaat et, kıyamet gününde beni unutma. Çünkü ben senin ilk ümmetindenim; sen gelmeden önce sana bey'ât etmiş bulunuyorum. Ben senin ve atan İbrahim (A.S.)ın dini üzereyim.»

Mektubun baş kısmına : «Allah'ın Nebî ve Resulü Abdullah oğlu Mu-hammed'e» diye yazılmış; son kısmına ise, «Tubbâ'ı Evvel tarafından» diye imza konulmuştur.

Ancak İbn İshak'ın bu rivayetini hangi kaynaktan aldığını tevsîk etmek çok zordur. Kesin olan şu ki, Tubbâ1, Yemen'de kurulan Himyerî devletini uzun yıllar idare eden hükümdarlara verilen ortak unvandır. İlk Tubbâ'ın Allah'a imân ettiği, ölümünden sonra kavminin küfre ve ahlâksızlığa sap­tığı, o yüzden yok edildiği ve bu kavmin birçok yönden güçlü bulunduğu anlaşılıyor.

 

İkinci Hayaten Gerçekleşeceğine Ait Belgeler

 

«Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasın­daki şeyleri oyun ve eğlence olsun diye boş ve anlamsız yaratmadık.»

Kur'ân, âhiret hayatına inanmayanları uyarmak düzeyinde, önce Fir'-avn'ın, sonra da Yemen'de hüküm süren Tübbâ'ın kavminin yok edildikle­rini birer ibretli misâl olarak getirdikten sonra, ikinci hayatın gerçekleşe­ceğine delâlet eden aklî delillere yer vermektedir. Şöyle ki :

a} Gökler ve yer, yani fizik âlemi boş ve anlamsız yaratılmamış; oyun ve eğlence olsun diye var kılınmamıştır. Varlıkta bilinen hemen her şey mutlaka birtakım amaçlara yönelik yaratılarak insan oğlunun hizmetine verilmiş ve böylece her şey kâinat planındaki yerine oturtulmuştur. Milyar yıllar geçtiği halde plâna bağlı düzen aynen korunmaktadır. Buna tesadüf demek mümkün müdür? İşte böylesine muhkem bir düzen vücuda getiren Cenâb-ı Hak, elbette insanları diriltip ikinci hayata kaldırmaya kadirdir.

b) Gökler, yer ve ikisi arasındaki her şey hak üzere yaratılmıştır. Hak kavramı birçok yerde açıkladığımız gibi, belli amaca yönelik denge, düzen ve uyumu yansıtmakta ve kâinatta herhangi bir dengesizliğin söz konusu olamıyacağını vurgulamaktadır.

İlmî araştırmalar da şu gerçeği ortaya koymuştur : «Allah'ın elinden çıkan her şey dengeli, düzenli ve kusursuzdur. Dünya'da bazı şey­lerde ortaya çıkan dengesizlik ve düzensizlik bütünüyle insan elinin bilgi­sizce müdahalesinden kaynaklanmaktadır.

Nitekim 39. âyetin son cümlesinde buna işaretle şöyle buyurulmakta-dır : «Ne var ki insanların çoğu bunu bilmezler.»

 

Hak İle Bâtılın Ayırt Edileceği Gün

 

«Şüphesiz ki (mü'min İle kâfirin, hak

ile bâtılın, doğru ile eğrinin birbirinden) ayırt edileceği gün, hepsinin be­lirlenmiş (biraraya getirilip toplanma) vaktidir..»

İnsanların çoğu hakkı bâtıldan, doğruyu eğriden ayırt edemezler. Bu kavramları biribirine karıştıranlar sayılmayacak kadar çoktur. Kimi bâtılı hak diye savunur; kimi eğriyi doğru diye tanımlar. Şüphesiz aklını, ilmini hakkı araştırmaya çevirmeyip birtakım varsayımlar ve gerçekten uzak fa­raziyeler peşinde koşturanlar, insanların hepsinin biraraya getirileceği Âhi­ret Günün'de ancak gerçeği anlayabileceklerdir ve tabii bu anlamanın hiç­bir değeri ve yararı olmaz. Varlık âleminin öncesiz olduğunu ve tesadüf­lerin birbirini izlemesiyle bugünkü düzene kavuştuğunu iddia eden mater­yalist inkarcılar, hiçbir zaman bu iddialarını isbat edememişlerdir.

Nitekim zaman içerisinde türden türe evrimsel geçiş olduğunu, bunu kâi­natın öncesiz olduğuna delil gösterip, eski türlerin ortadan kalktığını iddia eden, fakat bunu isbatlayabilecek hiçbir geçiş aşaması fosilini getiremiyen evrim teorisyenlerinin de, günümüzde yapılan bilimsel araştırmalarla ha­ya! peşinde koştukları anlaşılmıştır. 300 milyon yıldan beri kayıp olan ve ancak elde edilen fosiliyle gün ışığına çıkan Deniz Zambağı denilen «Kri-noid»in, zamanla başka bir türe geçiş yaptığı sanılmaktaydı. Oysa sön yıl­larda Lyon I (Fransa) Claude- Bernard Üniversitesinden üç paleontologun 470 m. derinlikten aldıkları yirmi kadar canlı numunesi arasında Deniz Zam-bağı'nın da bulunması, türden türe geçiş diye bir evrimin söz konusu olma­dığını ortaya koymuş oluyor.[17]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, ikinci hayatı inkâr edenler hem uyarıldı, hem de akla ışık tutulup hareket noktasını belirleyecek belgelere yer verildi. Ger­çek ayrımın âhiret âleminde insanların hepsinin toplandığı alanda gerçek­leştirileceği belirtilerek, bâtılı savunanların ölmeden önce dönüş yapmaları dolaylı şekilde hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, hakka yönelmeden ölenlerin âhirette karşılaşa­cakları elim azaptan birkaç safha konu ediliyor. Allah'tan korkup fenalık­lardan sakınan mü'minlere hazırlanan sonsuz nîmetler açıklanıyor ve bü­tün bu hakikatlerin Hz. Muhammed'in (A.S.) diliyle kolaylaştırılıp anlaşılır ölçü ve anlamda sergilendiğine dikkatler çekilerek, ileride nasıl bir inkı­lâbın meydana geleceğine işaret ediliyor.

 

Meali:

 

43-44— Hakikat, Zakkum ağacı, günah ve vebal taşıyanın yiyeceğidir. 45-46— Pota misali, kaynar su gibi karınlarında kaynar.

47—  Onu yakalayın da Cehennemin ortasına sürükleyin.

48—  Sonra da başının üstüne kaynar su azabı dökün.

49—  (Azabı) tad! (İddiana göre) üstündün, güçlüydün, saygıdeğerdin.

50—  Elbette bu, hakkında şüphe edip durduğunuz şeydir.

51-52— Şüphesiz ki, (Allah'tan) korkup (küfür, azgınlık ve sapıklıktan) sakınanlar, güvenli makamdadırlar; Cennetlerde ve pınar başlarındadirlar.

53—  Zarif yumuşak ipekten, ince ve kalın atlastan giyinirler ve kar­şılıklı otururlar.

54—  Evet bu böyledir. Ve biz onları iri-siyah gözlü hurilerle evlendi­ririz.

55—  Orada tam bir güven içinde her türlü meyveden isteyebilirler.

56—  İlk ölümden sonra artık orada ölümü tadmazlar. (Allah) onları Cehennem azabından korumuştur.

57—  Rabbından geniş lütuf, bol ihsan olarak bu, büyük kurtuluştur.

58—  Biz O'nu (Kur'ân'ı) iyi düşünüp anlasınlar diye senin dilinle ko­laylaştırdık.

59—  O halde bekle, onlar da bekliyorlar. n    

 

İlgili Hadîsler

 

O :-

«Kıyamet gününde ölüm, güzel bir koç suretinde getirilerek Cennet'le Cehennem arasında bekletilir. Sonra kesilir ve «ey cennet ehli, artık ölüm­lü olmayan ebedilik», «ey cehennem ehli, ölümlü olmayan sonsuzluk» di­ye seslenilir..»[18]

«Cennetliklere şöyle denilir : Sizin için hep sağlıklı bir hayat var; ar­tık hastalanmıyacaksıniz; sizin için hep yaşamak var, artık ölmeyeceksi­niz. Sizin için devamlı nîmet var, artık ebediyen umutsuzlanmıyacaksınız.»[19]

«Kim Allah'tan korkup kötülüklerden sakınırsa, Cennet'e girer de ora­da nimetlenir ve bir daha umutsuz olmaz. Orada devamlı yaşar ve artık bir daha ölmez. Elbisesi eskiyip yıpranmaz; gençliği de yok olmaz, hep devam eder.»[20]

«Uyku, ölümün kardeşidir. O bakımdan cennet ehli uyumaz.»[21]

 

İnatçı  Kâfirlere Hazırlanan Azap

 

«Hakikat, Zakkum ağacı, günah ve vebal taşıyanın yiyeceğidir.,»

İlgili âyetle, dünyada iken imânın altı şartını red ve inkâr edip, ken­dine haksızlık ettiği halde ölen inatçı kâfire âhiret gününde verilecek altı azaptan söz edilmekte ve böylece cezanın ameiin cinsinden olduğuna işa­ret edilmektedir- Şöyle ki :

1- Zakkum ağacının meyvası, onların yiyeceğidir.

Bu ağaçtan Kur'ân'ın üç yerinde söz edilmekte ve yer aldığı cümleye göre, birtakım bilgiler yansıtmaktadır. Son olarak Saffat Sûresi 62. âyetin tefsirinde buna geniş yer vermiş bulunuyoruz.

Zakkum, bilindiği gibi, sonbaharda kapsül şeklinde zehirli meyva ve­ren bir ağaçtır. Cehennem'de buna benzer bir ağacın yetişmesi, bizim bil­mediğimiz kanun ve ortamda gerçekleşmektedir. Eğer denizde balık ve benzeri canlılar olmasaydı, biz suyun derinliğinde herhangi bir canlının ya­şayabileceğine ihtimal dahi vermezdik. Ama balığın ağzından giren suyun, solungaçların bulunduğu boşluğa geldiğini, ordan da solungaç kapakların­dan dışarı çıktığını; suyun içinde erimiş halde bulunan oksijenin damarla­ra değerek kana geçtiğini görüp tesbit edince, balığın ve diğer canlıların suda nasıl yaşadığını anlıyor ve yüzgeç kesesinde bir miktar havanın bu­lunması, özel kaslarla bu keseyi büzüp genişletmesiyle suda denge sağ­ladığını kabul ediyoruz. Cehennem'de yetişen Zakkum ağacının bulundu­ğu ortam ve şartlarını, özellik ve inceliğini bilmediğimiz için susuyoruz ve Allah buyurduğu için inanıp kabul ediyoruz.[22]

2- Pota misali kaynar su midesinde kaynar.

Bu, oradaki Zakkum ağacının meyvasının sindirim sistemini alt-üst ede­ceğini; taşıdığı zehirli madde ile müthiş rahatsızlık vereceğini belirtmeye yönelik bir anlatım tarzıdır. Aynı zamanda sözü edilen ağaç hakkrnda bize kısa bilgi ve ipucu vermeyi amaçlamaktadır.

3- İnkarcı zâlimler, günahkâr fâcirler sürüklenerek Cehennem'e atı­lırlar.

Bu, kişinin dünyada iken nefsinin, duygusunun ve şehvetinin peşine takılıp İblîs'i takip etmesine denk bir cezadır.

4- Cehennem'de başlarının üstüne kaynar su dökülür.

Bu, aklını ve idrâkini doğru yolda haktan yana kullanmamanın en uy­gun cezasıdır.

5- Dünyada kendini aziz görüp güçlü kabul eden inkarcı, ilâhî adalet ve kudretin karşısında ne kadar zayıf ve önemsiz kaldığını görür de başı eğilir ve ona : «Hazırlanan azaptan tat» denilir.

6- Hayatı boyunca inanmadığı, inanmak istemediği âhiret gününü ve oradaki ilâhî adaleti görünce kahrolur ve Hakk'ın sesi karşısında, naşı! bü­yük fırsatları kaçırdığını anlayarak vicdanen muzdarip bir hal alır da kur­tuluş çaresi kalmadığını anlar.

 

Allah'tan Korkup Düzenli Yaşamak

 

«Şüphesiz ki, (Allah'tan) korkup (küfür, azgınlık ve sapıklıktan) sakınanlar güvenli makamdadırlar.,»

İnkarcı zâlimlerin amellerine uygun verilecek ceza türü altı madde ha­linde açıklandıktan sonra, Allah'a inanıp O'ndan saygı ile korkan ve kötü­lüklerden sakınanlar için imânın altı esasına göre mükâfatların, yüksek ni­metlerin hazırlandığı haber verilmektedir. Şöyle ki :

1- Güvenilir bir makamda yerlerini alırlar.

Orada itişme, tartışma, haklara tecavüz, bencillik, ihtiras ve ihanetin yeri yoktur. Herkese fazlasıyla tatmin olacak kadar verilecektir. Aynı za­manda insanın içindeki kötü duygular o âlemde tamamen silinecek, iyi dü­şünce ve niyetten başka bir şey kalmtyacaktır.

2- Zarif yumuşak ipekten, ince ve kalın atlastan elbiseler ve karşı­lıklı tatlı sohbetler birbirini izleyecektir.

Cennet'teki ipek ve atlas kumaşlar, dünyadakinden çok farklıdır ve kı­yas kabul etmiyecek zerafettedir. Ancak Cenâb-ı Hak bizim anlamamızı ko­laylaştırmak için, dünya ipeğini ve atlasını misâl vermektedir.

3- İri siyah gözlü hurilerle evlenilir.

Hûr kavramı, az beyaz içinde karası çok olan iri gözlü erkek ve kadın-'ara delâlet eden bir çoğul sıfattır. Tekili erkek için «ahver», dişi için «havra» 9eiir. Kur'ân'da geçen «hûr» çoğunluğunun, müfessirler, hadîsleri de delil göstererek sadece dişiler hakkında kullanıldığını belirtmişlerdir.

Cennet'te erkeğe verilecek kuvvet ve iktidar, birçok eşlerle birleşmeye yetecek ve her birini tatmin edecek düzeyde olacağından, «neden cennet­lik kadınlar için de hûrî yaratılmamıştır?» diye bir soruya gerek kalmamakta ve her şeyi dengeli, düzenli ve ölçülü yaratan Cenâb-t Hak, sözü edilen

konuyu da mükemmel bir denge ve düzende yaratıp hazırlanmıştır.

4- Orada melekler hizmete  hazır  beklerler.  İstenilen  her meyva  ve yiyeceği anında takdim gücüne sahiptirler. Cennet meyvaları ve yiyecek­leri posasızdır. O bakımdan tarifi mümkün olmayacak letafet ve özellikte­dir. Bunun için  rahatsızlık vermeleri hiçbir surette söz konusu değildir.

5- Cennet'te ölüm yoktur, yani o hayat tamamıyla ölümsüzlük kav­ramıyla içiçedir. Mü'minler bir defa ölürler, o da dünyada..

6- Cennete girenler. Cehennem azabından ebediyyen korunmuş olur­lar. Öyle ki bir daha Cennet'ten çıkmazlar ve bir daha hesaba tabi tutul­mazlar. Şüphesiz bu yüksek mükâfat, Allah'a dosdoğru imân edenlere lâ­yıktır ve zaten onlar için var kılınmıştır.

 

Kur'ân'ın Anlaşılması  Kolaylaştırılmıştır

 

«Biz Onu (Kur'ân'ı) iyi düşünüp anlasınlar diye senin dilinle kolaylaştırdık.»

Âhiret'ten ve fizik ötesinden haber veren; Cenâb-ı Hakk'ın kemal sıfat­larını, sınırsız kudret ve azametini yansıtan Kur'ân, o âlemlerdeki düzeni, hayat şartlarını, nîmet ve azapları ve diğer konuları dünya hayatındakilere benzeterek anlatmaktadır. Zira başka türlü anlamamız mümkün değildir.

Aynı zamanda yüce hikmetlerle donatılan ilâhî kelâm, Hz. Muhammed'in (A.S.) diliyle kolaylaştırılmış; O, binlerce hadîsleriyle Kur'ân'ı tefsir edip açıklamıştır.

Her şeye rağmen Mekkeli müşrikler inanmak istemediler ve her geçen gün kin ve düşmanlıklarını artırdılar; yakın geleeekte O'nu da, yaymak is­tediği dini de ortadan kaldıracaklarını umarak fırsat beklemeye koyuldu­lar. Mü'minler de ilâhî yardımın yakın olduğuna inanarak, mutlu günleri sabırla beklediler. Sonunda hak üstün gelip başarı sağladı, bâtıl baş aşa­ğı gelip hezimete uğradı. Cenâb-ı Hakk'ın va'di böylece gerçekleşti.

Duhân Sûresi'ne, «Kitab-ı Mübîn»e yemin edilerek başlandr ve bu ki­tabın çok mübarek bir geeede indirildiği belirtilerek konuya geçiş yapıl­dı. Zafer ve başarının, Allah'a dayanıp güvenen ve sabretmesini bilen

mü'minlerden yana tecelli edeceğine işaret edilerek sûre noktalandı.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd-u senalar; sünnetiyle yolumuzu aydınlatıp Kur'ân'ı anlamamızı kolay­laştıran  Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî :  16/125

[2] Tefsîr-i Garâibi'l-Kur'ân/Nizamuddin en-Nisabûrî:  25/50

[3] Câmi'u'l-beyân  Fi-Tefsîri'1-Kur'ân :   25/66,   67   -   Lübabu't-te'vîl ■   4/112 113

[4] İbn Kesir : 4/137 - Hadîs raürseldir, yani senedinden bir sahabi düşmüş­tür.

[5] İbn Mâce/ikaamet :   191

[6] îbri Mâce/ikaamet:  191- Tirmizî/savm :  38- Ahmed :  6/176, 238

[7] Ahmed :  3/178- Buharî/tefsîr : 30- Müslim/mtinafikun ;  39, 40 Tirmizî/tefsir.44

 

[8] Geniş bilgi için bak : Tefsîr-i Kurtubî:  16/127

 

[9] Ebû Dâvud/melâhim :   12- Müslim/fiten :  39, 40- Tirmizî/fiten :  21- İbn

[10] Tefsîr-i Kurtubî :  16/131

 

[11] Hafız Ebû Ya'lâ : Enes b. Mâlik (R.A.) den- Tirmizî/tefsir : 44

[12] Müsned-i Ahmed :   1/184, 398- 2/177, 222, 389-4/73

 

[13] Müsned-i Ahmed : 5/340

[14] Abdurrezzak : Ebû Hüreyre (R.A.) den

[15] Abdurrezzak :  tbn Kesir :  4/145

[16] Lübabu't-te'vü :  4/115

[17] La Recherche/Nisan 1987, sayı: 187

[18] Buharî/tefsîr :   19-   Müslim/cennet:   4-   Tirmizî/tefsîr:   2/19-   Dâremî/ rikak : 90- Ahmed :  2/377, 422, 515 - 3/9

[19] Müslim/cennet: 22- Tirmizî/tefsîr:   10/39- Dâremî/rikak :   103r Ahmed: 2/319-3/38

[20] Müsned-i Ahmed : 5/366

[21] Taberânî - İbn Murdeveyh

[22] Bilgi için bak : Saffat Sûresi : 62, Vâkı'a Sûresi : 52, âyetlerin tefsiri