Casiye Suresi - Kuran - 045Casiye - 11. Sayfa
CASİYE SURESİ
1- Ha Mim.
2- Bu kitabın indirilmesi Aziz ve Hakim olan Allah tarafındandır.
Bu sure Mekke'de nazil olmuştur, 37 ayettir. Bu sure de harflerle başlıyor. Mekke müşriklerinin peygamberlik makamım, yetim olarak büyüyen, Abdullah oğlu Muhammed'e münasip görmemeleri, peygamberliğin; Mekke'nin veya Taif in büyük kodamanlarına, zenginlerine gelmesi gerektiğine inanmaları, Kur'ân'ın Allah kelamı olduğu gerçeğini kabul etmelerini zorlaştırdı.
"Muhammed uyduruyor" dediler. Bakara suresinin baş tarafındada açıkladığımız gibi Rabbimiz "Eğer şüphe ediyorsanız buyurun sizde bir sure getirin" diye meydan okuyordu.
Şimdi ikibinli yıllara girerken bizde bütün insanlık alemine sesleniyoruz: "Buyurun bütün her alanın bilginlerini toplayın arap edebiyatında ödül almış insanları da çağırın. Bilgisayarlardan vede çağın hertürlii imkanlarından yararlanın ve Kur'ân'ın bir suresine denk sure meydana getirin." diyoruz. Ama Bakara suresi 23.-24. ayetlerinde açıklandığı gibi şimdi yapamazlar, ileriki zamanlarda da yapamayacaklar.
İpek böceğinin yaptığı ipeği yapamayıp, yapay ipek üretildiği gibi, Kur'ân'a benzetmeye çalıştıkları da yapay şeyler olabilir.
Çünkü bu Kur'ân herşeye galib gelen, herşeye hükmeden, hükmünde hikmet sahibi olan Allah tarafından indirilmiştir.[1]
3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü'minler için ayetler vardır.
4- Sizin yaratılışınızda ve hayvanları yaratarak yaymasında, kesin iman edenler için ayetler vardır.
5- Geceyle gündüzün değişmesinde, Allah'ın gökyüzünden rızik (yağmur) indirip, onunla yeryüzünü diriltmesinde, rüzgarı estirmesinde kesin iman eden bir toplum için ayetler vardır.
Altıbin küsur Kur'ân ayetleri kulaklarımızdan gönlümüzü aydınlatırken, Milyonlarca tabiat ayeti de beş duyumuzdan bize Allah'ın varlığını, birliğini eşinin ve benzerinin olmadığını gösteriyor. Ama görecek göz gerekir. Gözlerini inkar perdesiyle kapatanlar tabiatı kedi gözüyle görürler. Kedi gözü; bülbülü bir çiğdemlik et olarak görürmüş. İşte kafirin gözü de tabiatın tamamını öyle görür ve yaratılış hikmeti ile yaratanı tanımaz.
Mü'min ise Kur'ân ayetlerine göre tabiatta insanlar için yaratılanlardan israf etmeden yararlanır ve sonunda Allah'a hamdederek tabiat seccadesi üzerinde tabiatın sahibine şükreder.
Uzağa gitmeye gerek yok. Yeryüzünün denizleri, gökyüzünün yıldızları, dağların çiçeklerine bakmak ve düşünmek, gerçek bir mü'min olmaya yeterli.
İnsanlar kardan adam yaparlar ama erir. Buzdan heykel yaparlar ama eriyip akar. Rabbimiz ise ana rahmine düşen küçücük suya şekil veriyor. Altı milyar insana altı milyar kılık ve şekil veriyor. Vücuduna yeryüzündeki nehirler, ırmaklar, çaylar ve pınarlardan fazla kan damarları döşeyiveriyor. Birde yerde gezen, denizde yüzen havada uçan hayvanlara baksa ve düşünse, hakiki mü'min olacak ama günahları kendine perde oluyor ve çıkarları hakka boyun eğmeye engel oluyor.
Geceyle gündüzün ardarda gelmesi de, Rabbimizin varlığını birliğini bize anlatan ayetlerdendir. Saatlerimiz zamanla yanılıyor veya bozuluyor, pili bitiyor. Ama dünya kurulalıdan beri geceyle gündüzün gidip gelişlerinde, saliselik gecikme veya ileri gitme yok.!!
Yağmurların yağması, rüzgarların esmesi, havamızın temizlenmesi yeryüzünün yeşermesi hepsi Allah'ın varlığının ayetleridirler. Yeterki insanda akıl olsun. Aklını inkârla, haramla, günahla karartmasın.[2]
6- İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Bunları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık onlar Allah ve ayetlerinden sonra hangi söze iman ederler?
İnsanlara Allah'ın ayetlerini okuyacağız. İnkarcı birini İslama kazanmak için Allah'ın ay ederiyle Kur'ânla tanıştıracağız. Onlara sordukları her sorunun cevabını Kur'ân'dan vereceğiz.
Eğer insanları kendimize çağırıyorsak; kendi mantığımızın ürünü fikirlerimizi anlatalım. Ama eğer İslama çağırıyorsak; o zaman Allah'ın ayetleriyle başbaşa bırakalım. Anlamadığı veya yanlış anladığı yerde yardımcı olalım.
Bizim fikirlerimiz; bizim bilgimiz, görgümüz ve aklımızla sınırlıdır. Bilgisi, görgüsü ve aklı bizden ileride olan birine bizim fikirlerimiz etkili olamaz. Ama bütün akılları yaratan, görgülerin ve bilgilerin tamamını yaratan Allah'ın kelamıyla karşılaşırsa Allah'ın yarattığı gönül Allah'ın indirdiği ayetle karşılaştığında onu yüreğinin en derin yerine alır. Eğer o gönül şeytan tarafından işgal edilmemişse.[3]
7- Yazıklar olsun bütün yalancı günahkârlara.
8- Allah'ın ayetleri kendisine okunduğunda işitir, sonra' hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (inkârında) ısrar eder. İşte onu acıklı bir azabla müjdele.
9- Ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde onu alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı azab vardır.
10- Ötelerinde cehennem vardır. Kazandıkları hiçbirşey ve Allah'dan başka edindikleri dostları onlara fayda veremez. Onlar için büyük bir azab vardır.
11- Bu, yol gösteren (Kur'an)dır. Rablerinin ayetlerini inkar edenler için acıklı, sarsıcı bir azab vardır.
Yalan söylemek büyük günahdır. İslâm dinini yalanlamak ise kâfirliktir. Her kâfir yalancıdır. Çünkü Allah'ın gönderdiği elçiye "sen peygamber değilsin. Getirdiğin kitap Allah'dan değil sen kendin uydurdun" demekle yalancı oluyorlar.
Diline sahip olamayan insanın, bedenine haramlar ağzından girmeye başlar. Eline sahip olamaz. Tirilyonlarca yetim hakkını zimmetine geçirir. Günahlar sevimli gelmeye başlar.
Uyuşturucu hastasının içtikçe kendinin ölümünü hazırladığı, ölürken zevk aldığı gibi, Şeytanın, şeytana uşak olmuş insanların sözlerine kulak verenler; zamanla Allah'ın ayetlerine karşı kulaklarını kapatmaya, duydukları halde duymazlıkdan gelmeye başlarlar.
Beyninde başkalarının fikir kusmuğunu taşıyanlar, Allah'ın ayetlerinden öğrendikleri birkaç ayeti de aydın görünmek için öğrenirler. Önu da Kur'ân'dan okumazlar, kusmuğunu taşıdığı insanların kitaplarında İslâmı tahkir etmek için kitabına aldığı birkaç ayeti öğrenir ve onunla alay etmeye başlar.
Ehh.! Onlar Allah'a sırt çevirip yürürlerken kendi etraflarına ateşden bir ağ Ördüklerinin farkında değiller.
İnsanlık ailesinin yolunu aydınlatan bu kitaba iman etmeyen, fikir fitilini o ilahi kaynağa daldırmayanlar için acıklı, sarsıcı azap vardır.[4]
12- O Allah ki, sizin için, emriyle içinde gemi akıp gitsin ve lûtfun-dan arayasınız diye, denizi sizin emrinize verdi. Olaki şükredersiniz.
13- Göklerde ve yerde olanların hepsini kendi tarafından sizin emrinize verdi. Düşünen bir toplum için bunlarda ayetler vardır.
Bu surenin 3, 4, 5 ve 6 ncı ayetlerinde tabiat ayetlerinden bahsedilmişti. Şimdi de Hz. Nuh'dan beri insanlığı ve insanların yükünü taşıyan gemilere dikkatimizi çekiyor Rabbimiz.
Kaldırma kanunlarını yaratan Allah, Maddenin hacmini özgül ağırlığını yaratan Allah, insana bu tabiat kanunlarını Öğretip, işlerini kolaylaştıran Allah(cc)'dür.
Kuşu havada uçuran, insana uçma fikrini veren de Allah(cc).
Mü'mine düşen görev; tabiat kanunlarını keşfederek, gemiyi yapıp üzerine bindiğinde, uçakla havada giderken Allah'a şükretmektir...[5]
14- İman edenlere söyle : Allah'ın (ceza) günlerini bilemeyen (ahireti inkar eden) leri afvetsinler ki, Allah bir toplumu yaptıklarıyla cezalandırmasın.
15- Kim ameli saiih işlerse yararı kendisi içindir. Kim de kötülük yaparsa zararı kendisi içindir. Sonra Rabbinize döndürülürsünüz.
Nuh kavmi. Ad kavmi, Semud kavmi Lut kavmi, firavun ve yandaşlarının başına gelenleri bilmeyen, ahiretin gerçekleşeceğine ümidi olmayan insanlara hemen sırt çevirmek olmaz. Hz. Nuh aleyhisselam usanmadan 950 sene kavminin arasında tebliğine devam etti.[6] Bizde bilgisizlerin ağızlarından dökülen sapık sözlere aldırmadan tebliğimize devam edeceğiz.
İyilik yapan kendine yapar, kötülük yapan da kendine yapar. İyiliğin ve kötülüğün karşılığı bu dünyada bile görülmeye başlar.[7]
16- Andolsun! biz İsrail oğullarına kitabı, hükümranlığı ve peygamberliği vermiştik. Onlara en güzel rizık vermiştik ve onları alemler üzerine üstün kılmıştık.
17- Onlara din işinden açık deliller verdik. Onlar aralarında haddi aşarak, ilim (Tevrat) kendilerine geldikten sonra, ihtilafa düştüler. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü ihtilaf ettikleri şeylerde aralarında
hükmünü verecektir.
Hz. Musa'ya iman edenler kendi dönemlerinde yaşayan bütün insanlar üzerine üstün kılınmışlardı. Firavun gibi kendini tanrılaştıran zalim devlet başkanının orduları ve ekonomik gücü o iman edenler karşısında, yere batmak, denizde yokolmak suretiyle din düşmanlığının cezasını çektiler.
Ancak daha sonra Tevrat'ın apaçık ayetleri varken kin ve hasetlerinden ayrılığa düştüler. Tevratı tahrife yöneldiler. Kendi elleriyle yazdıkları yahudi tarihini Tevrat diye yutturmaya çalıştılar. Hz. Muhammed (S.A.V)'i müjdeleyen ayetleri gizlemeye, yanlış manalar vermeye yöneldiler. Ama yaptıklarının cezasını kıyamet gününde görecekler.[8]
18- Sonra seni emir (ve yasaklar)'dan bir şeriat üzerinde kıldık. O şeriata uy. Bilmeyenlerin nevalarına uyma.
Şeri'at: Tarikat-ı ilahiye. Kanuni ilahi. Dinin ameliyata ait ahkâmının hey'eti mecmuası.
Şeriatı ğarra; insanı ab'ı hayat menbaına kavuşturan muazzam ve mübarek yoldur. (Ö. Nasuhi Bilmen, Dini ve Felsefi ahlak lügatçe si)
Lisan-ül arap, sıhah, Tac'ül-Arus gibi önemli lügat kitaplarında "şeriat" kelimesi: cahiliye dönemi araplarında su kaynağına giden yol manasında kullanılırmış. Ama bu su, kurumayan, kesilmeyen su ise, ona giden yola "şeriat" derlermiş.
Eğer o su yağmur yağınca akar, yağmur durunca kesilir kurursa, ona giden yolada "keriat" derlermiş. Kur'âıı ayetleri de Allah kelamı olması nedeniyle ezeli ve ebedi olduğundan, insanlara faydası hep devam edeceğinden, suyun insana hayat verdiği gibi Kur'ân'ında toplum hayatını canlandıracağından, suyun temizleyici olduğu gibi Kur'ân ahkamınında ferdi ve toplumu şirkden, inkardan, riyadan, haramdan, iki yüzlülükden, fuhuşdan temizlediği için Kur'ân'dan bize emredilen ve yasaklananların tamamına şeriat denmiştir.
Bindortyüz sene önceki müslümanlar su'dan; içerek, abdest alarak, yıkanarak, bahçelerini ve hayvanlarını sulayarak faydalanırlardı. Ama "suyun faydası ancak bunlardan ibarettir" demezlerdi. Günümüz insanı sudan elektriği üretti. Bizden sonra gelecek olanlar sudan daha nice faydalar elde edecekler.
Kanuni ilahi olan şeriatte öyledir. Her çağın insanı, şeriatten çağının ihtiyacını giderecektir.
Günümüzde bir kısım insanlar "şeriat 1400 sene öncesinin ihtiyaçlarını karşılamak üzere Allah tarafından koyulan kanunlardır, günümüz insanına tatbik edilemez" diyorlar.
Bu surenin baş tarafında Allah bizim dikkatimizi gökyüzüne, yeryüzüne, hayvanlar alemine, geceyle gündüzün gidip gelişine, yağan yağmurlara, yeryüzünün yeşermesine, rüzgarları evirip çevirmesine yani tabiat kanunlarına çekmişti.
Milyonlarca yıl önce yaratılan tabiat kanunlarında bir kusur, eksiklik bulunmuyor. Fizik, kimya, biyoloji bilginleri tabiat kanunları kusursuz diyorlar.
Milyonlarca yıl önce yaratılan milyonlarca kanunda kusur yapmayan Rabbimiz, 1400 sene önce indirdiği kanuni ilahisi olan şeriatinde mi kusur yapacak?
"Biz bindortyüz yıl öncesinin şeriatıyle ikibinli yıllara giremeyiz bizim kanunumuz değişmeli" diyenler; "biz Hazreti Adem'in içtiği suyu, soluduğu havayı değil çağdaş su ile çağdaş hava isteriz" demiyorlar.
O suyu ve havayı yaratan Allah, şeriatını da insan tabiatına uygun olarak indirmiştir. Bize düşen görev Allah'ın: "O şeriata uy" emrine sarılmak ve o şeriat yolundan Allah'ın rızasına kavuşmak ve iki cihan
saadetini elde etmektir.
Allah'ın verdiği can ve tenle dolaşan, Allah'ın-yarattığım yiyip içen bir kısım insanlar kanları ve tenleri üzerinde Allah'ın hakimiyetini kabul ettikleri halde sosyal hayatlarında Allah'ın hakimiyetini kabul etmiyorlar ve; "Toplum, biyolojik organizma gibi kendi hukukunu salgılar" diyorlar (Milletler arası hukuk E.F, çelik 1/47-60)
Cumhurbaşkanı, Başbakan veya bakanlar: "Şu işi yapmak istiyoruz ama daha Önce çıkan kanunlar ve mevzuat müsait değil, kanunu değiştireceğiz" diyorlar. İnsan bugün kendi aklının salgıladığıyla kendine bir
kalıp hazırlıyor.
Sonra toplum bünyesi gelişince kalıplar, kanunlar çatlamaya başlayınca, kanun kalıplarını çatlatan geniş ufuklu insanlar cezalarla yontulmaya, kanun kalıplarına sığdırılmaya çalışılıyor.
O kanunlar çıkarken, bütün bir toplumun onayını da almış değiller. Yüz kişi aleyhde oy kullanırken, yüzbir kişi lehte kullanırsa, bir parmak farkla toplum yönlendirilmeye çalışılıyor demektir. Sonra kanunun aleyhinde olan yüz kişi, o bir kişiyi de kendi tarafına çekince, bu sefer kanun yeniden değişiyor.
Bugünkü kanunları hakimler, savcılar ve avukatlar takip edemez . hale geldiler.
Şeriat ise; her zaman ve mekanı yaratan Allah'ın ve Rasûlünün koyduğu kanunlar olması nedeniyle, her zamana ve mekana uyar. Çocuğun cildi gibi, çocuk büyüdükçe onu kuşatır. Doğumundan ölümüne kadar durumuna göre onu korur.
Beşeri kanunlar insan aklının ürünüdürler. Akıl akıldan üstündür. Üstün akıllı birinin, birçok hatasını, eksiğini bulduğu bir kanuna boyun eğmesini istemek doğru değildir. Şeriat ise bütün insanları ve onların akıllarını yaratan Allah'ın kanunlarıdır.
Bu kanun maddeleri iman esaslarından biridir. O kanun maddeleri olan ayetlerle ibadet edilir. Müslümanın imanı, ibadeti ve hukuku olan şeriat, o toplumda öylesine yaşanırki, o toplumun örfü-adeti olur ve ' toplumun bütün fertleri şeriatını hava gibi solumaya, su gibi içip hayat bulmaya başlar. "Şeriata uy onların nevalarına uyma" diyor Rabbimiz.
Vücudumuzun yönetimi bir saniye değil bir saliseliğine bize bırakılsa bütün sistemlerimizi felç ederiz.
Kanının akışına, kalbinin atışına hakim olamayan biri çıkıyor ve toplumun nabzının atışını yönlendirmeye çalışıyor. Toplum vücuduna kendi koyduğu kurallarla hakim olmaya çalışıyor ve toplum felce uğruyor. Kadınlaşan erkekler, erkekleşen kadınlar, uyuşturucu hastalan, Aidsliler, ingilizce bilen, üniversite mezunu kiralık katiller, Bilgisayarla bankalardan para çalan hırsızlar, silah sanayinden para kazanmak için ülkeler arasında harpler çıkaran hasta siyasiler, sömürenler ve sürünenler; toplumun vücudunun neva ve hevesler uğruna felce uğramış organlarıdır.
Kur'ân-j Kerim'de akıl 49 defa, fikir 19 defa, anlama 20 defa, şuur 27 defa türevleriyle beraber zikredilmiştir.
Allah'ın insana verdiği en önemli nimet olan akıl'ın korunması ve geliştirilmesi için emirler, yasaklar ve tavsiyeler vardır Kur'ân-ı Kerim'de.
İnsan, Allah'ın verdiği akılla tabiat kanunlarını keşfetmeye devam ediyor. Allah'ın milyonlarca yıl önce yarattığını günümüzde insan oğlu anlamaya çalışıyor.
Tabiat kitabının tarifesi gibi olan Kur'ân-ı Kerim ayetleride Allah'ın verdiği bu akılla tefsir edilmeye devam edilecektir.
Müctehidler ve müfessirler her çağın ihtiyacını Allah'ın kanunu olan şeriatten çıkarmaya çalışmışlardır. Onun içindirki, fıkıh kitaplarına da "şeriat kitabı" denmiştir.
Ancak Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhebi hukukçuları ve diğer mezhep hukukçuları; "zamanın değişmesiyle örfe dayalı ahkam değişir" demişler ve her çağın hukukçusunun önünü açmışlar. Miadı/süresi dolmuş haplarla insan tedavi edilemediği gibi zaman ve mekana bağlı hükümetlerle toplumu tedavi edemez.
Güneşi yaratan, güneş ışığı ve ısısıyla dünyayı ısıtan ve ısıtan, her bölgeye ihtiyacı kadar veren Rabbimiz'in koyduğu şeriat kanunu da; her seviyeden insanın ihtiyacını karşılar. Yeterki biz akıl ve gönül aynalarımızı ona yöneltelim. Aklımızla tabiatı anladıkça keşiflerimizi ilerlettikçe maddi olarak rahatlık sağlıyoruz. Yoksa aklımızla bir karınca bile yaratamıyoruz.
Ama Allah'ın yarattığı demiri, kömürü, oksijeni karbonu, maddenin hacmini, özgül ağırlığını tespit ediyoruz ve Rabbin koyduğu tabiat kanunlarına uygun olarak denizde gemiler yüzdürüyoruz, havada uçaklar uçuruyoruz, karada trenler, otomobiller yürütüyoruz.
Aynı akılla Allah'ın teşrii kanunlarını da anlamaya çalışır ve o kanunlar doğrultusunda sosyal, siyasal, ekonomik, hukuk, ahlak sorunlarımıza bireysel, toplumsal ve küresel çareler bulabiliriz. Onun içindirki, sevgili Peygamberimiz; Kur'ân ve sünnet eczahanesinden çareler üreten bilgin, alim, salih bir mü'min içtihadında hata ederse bir sevap, isabet ederse iki sevap alacağını müjdelemektedir.[9]
19- Şüphesiz onlar sana Allah'dan gelecek hiçbirşeyi senden gideremezler. Zalimler birbirlerinin dostudurlar. Allah da müttekilerin dostudur.
Allah'ı, Rasûlünü, kitabını tanımayan, onlara iman etmeyen bir insan, Allah'ın yarattıkları üzerinde ne kadar bilgisi olursa olsun cahillikden kurtulamaz. Bu tür bilgisizlerinde Allah katında hiçbir değeri olmaz. Ve Allah'dan gelecek bir şeyi engelleyemezler. Derviş dervişi, berduş berduşu dost edindiği gibi zalimlerde birbirlerinin dostlarıdırlar. Bakara 254 ncü ayette "Kafirler zalimlerin ta kendisidir" buyuruyor. Demekki her kâfir zalimdir. Allah'ı, kitabını ve Rasûlünü inkar etmekle kendini kendi elleriyle cehenneme itmektedir. Kendi yavrusunu kâfir yetiştirmekle, çok sevdiği yavrusunu elleriyle ateşe hazırlamaktadır.
Zalimler birbirlerinin aleyhine olabilirler. Ancak Birleşmiş Milletlerde Müslümanların aleyhine alınacak bir kararda yahudisi, hi-ristiyanı, koministi, Budisti hemen bir araya geliveriyorlar. Peki bizim dostumuz yokmu? Allah cevap veriyor: "Allah'da müttakilerin dostudur. Allah dostlarına ise; iki dünyada da korku ve hüzün yoktur.[10]
20- Bu (Kur'an) insanların gözlerini açandır. Kesin olarak iman eden bir toplum için yol gösterendir, bir rahmettir.
Altıncı ayetin tefsirinde insanlara kendi kültürümüzün ürettiği fikirleri değil Allah'ın kelamını sunalım demiştim. Çünkü gözle dış dünyamızı görüyoruz ama gözü yaratan Allah'dır. Basiretimizle gönül gözümüzle iç dünyamızı görüyoruz ama yaratıcısı Allah'dır.
İnsan çevresinin etkisinde kalarak gönül gözünü günahlar ve inkârla perdeleyecek olursa, işte onun tedavisi Kur'ân'dır. "Bu Kur'ân insanların gözlerini açandır" insanın, insana tapınmasını yasaklamış.
Mekke'de binlerce insan kendine gelmiş. "Yahu biz, şu birkaç kişinin koyduğu kurallara yıllarca nasıl boyun eğdik. Adamlar bütün kuralları kendi çıkarları için koymuşlar" demişler ve "biz Allah'a kulluk yaparız, kula kul olmayız" demişler ve günde beş vakitte kırk defa; İyyake Na'büdü = "Ancak sana kulluk yaparız" diye de tekrarlamaktalar.
İnsanın insana karşı, insanın tabiata karşı, insanın Rabbine karşı neyi nasıl ve niçin yapacağım öğreten bir kitapdır.[11]
21- Kötülükleri yapıp duranlar kendilerini ameli salih işleyenlerle bir kılacağımızı mı zannediyorlar? Yaşamları ve ölümlerinin denk olacağını mı zannediyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar.
22- Allah gökleri ve yeri bir hak üzere yarattı. Her nefis kazandığiyla cezalandırılır ve onlara haksızlık edilmez.
Pislik üretenlerle pisliği kurutanlar, îmanla aydınlanmış beyinleri yokederek karanlıklarını artıranlarla her gönüle iman ışığı saçanlar bir olmaz. Bunların ahiretteki karşılıkları bir değildir. Pislik üretenleri cehennem kapacak, gönlünü imanla aydınlatanlarda firdevs cennetlerine konuk edilecekler. Bu ikisinin ölümleri ve yaşamları da denk değildir. Mü'min cennetini gönlünde taşır. Yusuf gibi hapse konulsa, İbrahim gibi ateşe atılsa, gönlünde cennetin havası eser. Ölümlerinin denk olmayacağı, Naziat suresinde açıklandığı gibi kafirlerin canları acı çektirilerek alınır.
Göklerde ve yerde Allah'ın koyduğu kurallar geçerlidir. Herkes yaptığının karşılığını alır. Hiçbir kimseye zulmedilmez. Haksızlık yapılmaz.[12]
23- Hevasını kendisine ilah edineni, bir ilim üzerine Allah'ın şa-şirtttiğı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine perde çektiği kişiyi gördün mü? Allah'dan sonra ona kim yol gösterecek? Hala düşünmüyor musunuz?
Heva: Seni Rabbinden alıkoyan herşeydir. Bu eş olur, iş olur, aş olur, arkadaş olur, çocukların olur, annen baban olur, makam olur, unvan olur, korkuların olur, aşırı sevgilerin olur. Yani Rabbinden seni alıkoyan herşey nevadır.
Şair:
"-Ehli tevhid olmak istersen sıvaya meyli kes
-Aç gözün merdane bak Allah bes, baki heves,"
Diyerek ehli tevhid olabilmek için Allah'dan başkasına meyli kes-meli çünkü Allah herşeye yeterlidir. Geri kalanlar ise hevesden ibarettir.
Efendimizin çağındaki kafirler Allah'a kulluğa değil de, kula kul olmaya çağırıyorlardı. Rabbimiz, En'am suresinin elli altıncı ayetinde Efendimize: "Allah'ın dışındakilere kulluk yapma bana yasaklandı. Ben sizin nevalarınıza uymam de" diye emir veriyor. Demekki heva vahyin karşısına dikilen veya dikilmek istenen kurumlar ve kurallarıdır.
Bakara suresi 120 nci ayetinde "Eğer sen onların hevasına uyarsan, o zaman sen de zalimlerden olursun" buyuruyor. Eksik teraziyle, doğru tartmak mümkün değil. Tartan insanın dürüstlüğü yeterli olmaz.
"Ben hiçbir şeye inanmam, ben ateistim, tanrı tanımam" diyen insanın, kendisi gibi bir insanı ilahlaştırarak ve onun yazdıklarını kutsal kitap gibi okumak mecburiyetinde kaldığını görüyoruz. O ilahlaştırdığı insanda; kendisine tapınan, kendi hevasını, kendine ilah edinen kişidir.
Bunlar ilim adına şaşıran insanlardır. Bülbülü et gibi, gülü ot gibi gören fiziki yapısını, kimyasal karışımını öğrenir ama o bülbülün minnacık göğsünden milyonlarca nağmeyi vereni, o çamur yiyen gülden hiçbir fabrikanın üretemediği kokuyu yaratanı görmez. Çünkü ilah edindiği nevası kalbine mühür, gözüne perde olmuştur. Onların perdesini aralamak için yardımcı olmalıyız.[13]
24- Dediler ki: "Hayat ancak şu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve diriliriz. Bizi ancak zaman helak eder." Bu konuda onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar ancak zannederler.
25- Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğunda : "eğer doğru iseniz babalarımızı getirin" dediler.
26- Deki: "Allah sizi diriltir. Sonra öldürür. Sonra kendisinde şüphe olmayan kıyamet günü sizi toplar. Ancak insanların bir çoğu bilmezler.
27- Göklerin ve yerin mülkü Allah'a aittir. Kıyamet günü geldiği gün batıl peşinden giden / hakkı ibtal etmeye çalışanlar hüsrana uğrayacaklardır.
"Herşeyi getirip götüren, diriltip öldüren zamandır" diyen arapça ifadesiyle "dehriyyun", türkçe ifadesiyle "tabiat perest" veya "maddepe-restler" her asırda olumuştur. Ateistler eski yunandan beri bu fikri işlemişler ama herkes gözlerinin önünde cereyan eden bir çok olayı görüp, aklınca bir yoruma tabi tuttuğu için bu ateistlik, dehrilik, tabiat pe-restlik tutmamıştır.
Günümüzde etkili yerlerde bulunan yetkili kişiler "doğanın bize hediyesi, doğanın yaptığı, ettiği" gibi sözleri özellikle altını çizerek söylemelerine rağmen, doğanın içinde yaşayan bu insanlarımız, özellikle çiftçi ve köylülerimiz doğanın Rabbini tanıdı. Dehriler, ateistler, tabiat-perestler Allah'ı inkar ederken, doğayı ilahlaştırırken hiçbir bilimsel kanıt getirememişler, kendi zanlarını ileri sürmüşlerdir.
Aynı toprağı on ayrı kab'a koysanız ve on ayrı çiçek ekseniz; Menekşeye Moru, lâleye kırmızıyı, güle beyazı, çiğdeme sarıyı veren bu doğa, insanın yapamadığı bu inceliği yapabilecek durumda olsaydı; insanları omuzunda taşımaz ve üzerini kirlettirmezdi.
Elmaya tatlıyı veren, limona ekşiyi veren, bibere acıyı veren hangi kimyagerdir.
Yeri göğü yaratan, çiçeklerle donatanın, yağmurlar yağdırıp ölü toprakları diriltenin Allah olduğunu, ahirette de dirilişin olduğunu açıklayan ayetler okunduğunda "Eğer doğru iseniz babalarımızı getirin" diyorlar.
Toprağa düşen trilyonlarca daneyi dirilten Allah'ın bu diriltişini görüyorsunuz. Atalarınız, Hz. İsa'nın "ölüleri Allah'ın izniyle dirilttiğini" gördükleri halde, onu öldürmeye kalktılar, yine iman etmediler. Babaym menisinden seni yaratan Allah, sen ölünce yine diriltecektir.
Göklerin ve yerin mülkiyeti, otoritesi Allah'a aittir. Hiçbir kimse kaybolmaz. Batıl peşinde koşanlar, "Mahşer günü" zararda olduklarım anlayacaklar. Ama biz yinede bunlara acıyalım ve can boğazdan çıkmadan onları uyaralım.[14]
28- Her ümmeti diz çökmüş olarak görürsün. Her ümmet kitabına çağrılır. O gün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız.
29- İşte kitabımız size doğruyu söylüyor. Şüphesiz biz yaptıklarınızı yazıyorduk.
30- İman edip, ameli salih işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine koyar. İşte apaçık başarı budur.
31- Kafirlere gelince; ayetlerim size okunduğunda, hemen büyüklük taslayıp suçlu bir toplum olmadınız mı?
Mahşer günü Rabbin huzurunda diz çöküp yalvarmanın faydası olmayacaktır. Bu dünyada iken Kıyam, Rükû ve Secdeye varanlar, diz çöküp Rabbe yalvaranların; ahirette alnı ak, yüzü pak olacaktır.
Söylediğimiz her kelimenin, yaptığımız her işin yazıldığım hatırımızdan çıkarmayalım. Kamerayla hayatımızın filme alındığını düşünelim ve ona göre hareketlerimizi kontrol edelim.
Allah'ın ayetlerinden kendi koyduğumuz kuralları daha iyi ve güzel görerek, büyüklük taslamaya çalışmayalım. Bu suçların en büyüğüdür ve cezası ebedi cehennemdir.[15]
32- "Allah'ın va'di hakdır, kıyamet gününde şüphe yoktur" denildiğinde siz: "Kıyamet saati nedir? Biz bilmiyoruz, o bir zandır sanıyoruz ve biz kesin olarak inanmıyoruz" demiştiniz.
33- Yaptıkları şeylerin kötülükleri onlara göründü ve alay ettikleri Şeyler onları kuşattı.
34- Onlara denildi: "Sizin bu günü (dünyada iken) unuttuğunuz gibi, biz de sizi (azabda) unuturuz. Yeriniz ateştir. Size hiçbir yardımcı da yoktur.
35- işte bu Allah'ın ayetlerini alaya almanız ve dünya hayatının sizi aldatması sebebiyledir. Bu gün ateşden çıkarılmazlar ve onlardan özür de kabul edilmez.
Kıyamet ve ahiret üzerinde ısrarla duruluyor. Çünkü çok önemli, sonu gelmez senelerde kalacağımız yer orasıdır. Önemine binaen çokça ahiret inancı tekrarlanıyor. Ahirete inanmayanlar zanla hareket ediyorlar. Ama yaptıklarının kötü olduğu, alaya aldıkları İslâmî değerlerden dolayı, ateş çemberine alındıklarında gerçeği Öğrenecekler ama fayda vermeyecek.
Allah'ı ve ahireti bu dünyada iken unutanlar; ahirette cehennemde unutulmuş muamelesi görecekler ve cehennemde sonsuza değin kalacaklar.
Dünya süsüne aldananlar, dünyada ebedi kalacağını sananlar, Allah'ın ayetlerini alaya alanlara, ahirette tevbe fırsatı verilmez.[16]
36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi, alemlerin Rabbi Allah'a aittir.
37- Göklerde ve yerde büyüklük yalnız Ö'nundur. O herşeye gücü yetendir, Hakimdir.
Biz, yer tanrısı, gök tanrısı, hayır tanrısı, şer tanrısı, yahudilerin tanrısı gibi ilahlara tapmayız. Yerin Rabbi, göğün Rabbi, bütün alemlerin Rabbi Allah'dir deriz ve O'na hamdederiz. Çünkü gökleri ve yeri O yarattı. O'ndan büyük yok. Herşeye galip herşeye hükmeden ve hükmünde hikmet sahibi olandır. Bu inanca sahip kılan Allah'a hamdolsun.[17]
[1] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/115-116.
[2] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/116-117.
[3] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/117-118.
[4] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/118-119.
[5] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/119-120.
[6] Bak Ankehut 14
[7] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/120-121.
[8] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/121.
[9] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/121-126.
[10] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/126.
[11] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/126-127.
[12] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/127-128.
[13] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/128-129.
[14] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/129-131.
[15] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/131-132.
[16] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/132-133.
[17] Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 7/133.
İslami Okul Okulların En Önemlisi