Casıye Suresi - Kuran - 045Casiye - 13. Sayfa
CASIYE SURESİ
Surenin İsmi:
Bu surenin adı, 28. ayette geçen "Casiye" kelimesinden alınmıştır. Kelimenin anlamı "diz üstü çökenler" demektir. Ayetin tamamının meali şöyledir: "O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağırılır. (Onlara şöyle denilir.): Bugün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız." Yani her ümmet kıyamet günün, bir kısmı cennette, bir kısmı cehennemde olmak üzere iki gruba ayrılmadan önce hesabı beklerken görecekleri korkuların şiddetinden dolayı diz üstü çökeceklerdir. [1]
Önceki Sureyle İlişkisi:
Bu surenin bir önceki sure ile olan münasebeti iki şekilde ortaya çıkmaktadır:
1- Bu sure, Kur'an'm Allah tarafından indirildiğinden söz ederek başladı. Ayrıca önceki surenin sonunda Kur'an'm Peygamber'in (s.a.) ve kavmi olan Arapların lisanıyla indirildiği konusunu tamamlayıcı mahiyettedir. Kur'an-ı Kerim lafız, mana ve üslûp olarak Arapçadır. Bu ifadede ona tabi olmaya ve iman etmeye teşvik vardır.
2- Kuranın hedeflediği ana gayelerde her iki sure de birbirine benzemektedir. Bu gayeler de şunlardır: Göklerin ve yerin yaratılışmdaki ilâhi kudret delillerini beyan ederek Allah'ın birliğini ispat etmek, bozuk akideleri konusunda müşriklerle münakaşa ve peygamberlerini yalanlamaları sebebiyle Allah'ın helak ettiği geçmiş milletlerin akıbetlerini ifade eden misaller. [2]
Surenin Muhtevası:
Bu surenin konusu de Mekkî surelerin konularına, özellikle "Hâ, mim" ile başlayan yedi surenin ele aldığı konulara benzemektedir. Bu konular temel İslâm inancını sağlamlaştırmak, unsurlarını ve üç rüknünü ispat etmektir. Bu üç rükün de şunlardır: (a) Allah'a ve Allah'ın birliğine inanmak, (b) Kur'an'm Allah nezdinden geldiğine, Muhammed'in nübüvvet ve risaletine inanmak, (c) Ahireti, hesabı öldükten sonra dirilmeyi (ba'si) ve cezayı tasdik etmektir.
Bu sure, Kur'an'm kaynağının Allah olduğunu beyan ederek başlamış daha sonra yaratıcının varlığı ve birliğinin ispatı; göklerin, yerin, insanların ve canlıların yaratılması, gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, hayat sebebi olan yağmurun indirilmesi ve rüzgârların, insanların emrine amade kılınması delil gösterilerek açıklanmıştır.
Sonra Allah'ın ayetlerini kabul etmeyen, onlara karşı gururlanan ve onları alaya alan herkesi cehennem azabıyla tehdit etmiştir.
Ayrıca Allah'ın büyük nimetlerinden söz etmiştir ki, bunların başında Kur'an'ın, insanlara yol gösterici (hâdî) olması gelir. Sonra denizin, gemilerin akıp gitmesine ve ülkeler arası ticaret yapmaya elverişli kılınmasına ve kâinattaki her şeyin Allah'ın kullarının emrine verilmesine işaret edilmiştir.
Bunun arkasından da yaratılış prensiplerini, sağlam toplum esaslarını ortaya koymuştur ki, onlar da şunlardır: Müminlerin, kâfirlerin hatalarını affetmeleri ve onlara aldırmamalarıdır. Zira güzel veya kötü amelin neticesi sahibine aittir. İsrailoğulları'na yüce Allah'ın ihsan etmiş olduğu maddi manevi nimetlerin hatırlatılması ki, onlar da şunlardır: Tevrat, hikmet, ilim, insanlar arasındaki davaları hükme bağlamak, nübüvvet (peygamberlik), güzel nimetleri ihsan etmek, kendi çağlarındaki insanlara üstün kılınmaları, kendilerine açık ayetler ve mucizeler getirilmesi. Peygamber, müşriklere itaat edilmemesi ve onların arzularına uyulmamasını da emretmiş, o müşriklerin öldükten sonra dirilmeyi inkâr etme cüretleri ve heva heveslerini ilâh ve mabut edinmeleri konularını ele almıştır.
Buna mukabil İslâm dininin hükümlerini beyan edip, varlığını ispat etmesi peygambere ve müminlere, sadece ona tabi olmalarını emretmesi, peygamberini yardımla destekleyen Allah'a güvenip O'nunla izzet ve şeref duymaları; Allah'ın, muttakilerin dostu olduğunun izahı, Allah'ın hidayet ve rahmet programı olan Kur'an-ı Kerime sarılmaları, Allah'ın kanunu ve adaletini bilmeleri; itaatkar müminlerle azgın kâfirlerin arasını ayırmadaki hikmetinin farkına varmaları; Allah'ın ayetlerini düşünüp, görenlerle hidayet pencerelerini kapatıp kulağı, gözü ve kalbi Allah'ın nurundan perdeleyenlerin arasını ayırmadaki hikmetini anlamaları gibi hususlar da bu surede açıklamıştır.
Sonra Allah, ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eden müşriklere şöyle diyerek cevap vermiştir: Yegâne dirilten öldüren Allah'tır. İnsanları kıyamet gününde biraraya getirip toplayacak olan da O'dur. O, hayret verici kudretin sahibidir, göklerin ve yeryüzünün malikidir. Amellerin Allah'a arzolunması, hisab ve amel defterlerinin sahiplerine gösterilmesinde, dehşetli korkulara sahip ahirette en büyük saltanatın yegâne hakimi Odur.
Sure, âdil ve doğru cezanın beyanı ve insanların iki gruba ayrıldığının ifadesiyle son bulmuştur: Cennetlikler: İman edip, salih ameller işleyenler; cehennemlikler: Allah'ı ve Rasul'ünü (s.a.) inkâr edip, kötülük ve masiyet işleyenler, Allah'ın ayetleriyle alay edip, basit dünya hayatına aldananlardır.
İşte bütün bunlar göklerin, yerin ve alemlerin Rabbi olan Allah'a ham-di gerektirir. Göklerde ve yeryüzündeki büyüklük sadece O'na mahsustur. O, azizdir (izzet sahibidir) ve hakimdir (her yaptığı işte bir hikmet gözetir.) [3]
Nüzul Sebebi:
el-Mehdevi ve en-Nahhas'ın İbni Abbas'tan rivayetine göre bu sure, Hz. Ömer (r.a.) hakkında nazil olmuştur: Hicretten önce Mekke'de müşriklerden biri Hz. Ömer'e sövmüş, O da o müşriki yakalayıp dövmek istemiş, bunun üzerine Allah: "İman edenlere söyle: Allah 'm (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar..." (Casiye, 45/14) ayetini indirmiştir. Sonra bu ayet, "...müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün..." (Tevbe, 9/5) aye-tiyle neshedildi (hükmü ortadan kaldırıldı). Buna göre surenin tümü ittifakla Mekke'de inmiştir ve otuz yedi ayettir. [4]
Kur’anın Kaynağı, Bir Yaratıcının Varlığı Ve Birliğinin İspatı:
1- Hâ, mîm.
2- Kitap, aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir.
3- Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için birçok ayetler vardır.
4- Sizin yaratılışınızda ve Allah'ın yeryüzünde yaydığı canlılarda kesin olarak inanan bir toplum için ayetler vardır.
5- Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah'ın gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan toplum için ayetler vardır.
6- İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın ayetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?
Belagat:
"Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için birçok ayetler vardır." Bu ayette, Allah'ın birliğini inkâr eden muhatapları ret için "inne" ve "lam" ile tekit vardır. (Bunun için meale "şüphesiz" kelimesi ilâve edilmiştir.)
"Allah'ın gökten indirmiş olduğu rızıkta..." yani yağmurda. Burada mecazi mürsel vardır; alâkası sebep sonuç ilişkisidir. Çünkü gökten inen yağmur, rızkın ve bitkilerin sebebidir, yoksa rızık gökten inmez. [5]
Kelime ve İbareler:
"Hâ, mîm" Bu harfler, Kur'an'm i'cazına (mucize oluşuna) ve daha sonraki ayetlerin önemine dikkat çekmek içindir.
Buradaki kitaptan maksat Kur'an-ı Kerim'dir. "Aziz" Mülkünde galip ve güçlü olan Allah demektir. "Hakim" Yaptığı işlerde hikmet sahibi, her işi hikmetli "olan Allah tarafından indirilmiştir."
"Şüphesiz göklerde ve yerde" ayeti "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında" şeklinde düşünülmelidir. Çünkü devamındaki ayette "sizin yaratılışınızda" Duyurulmaktadır, "müminler için" sadece müminler denmesi bu ayetlerden yararlananların sadece müminler olmasındandır, "birçok ayetler" yani Allah'ın kudret ve vahdaniyetine delâlet eden birçok deliller vardır.
"Sizin yaratılışınızda" yani herbirinizin nutfeden, sonra alakadan (döllenmiş yumurtadan) sonra uzuvları (önce) belirsiz (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) insan şekline gelinceye kadar çeşitli yaratılış safhalarınızda, "Allah'ın yeryüzünde yaydığı canlılarda" bunları yaratmasında "kesin olarak inanan" yani, Allah'ın öldükten sonra diriltmeye ve diğer hususlara olan gücüne yakinen inanıp, boyun eğen "bir toplum için ayetler" ibretler, işaretler "vardır."
"Rüzgârları, değişik yönlerden" ve değişik şekillerde "estirmesinde" yani güneyden, kuzeyden veya sıcak, soğuk, yavaş, şiddetli estirmesinde... "aklını kullanan toplum için" delillerle düşünüp iman edenler için "ayetler vardır."
"İşte sana gerçek olarak okuduğumuz" bildirdiğimiz "bunlar Allah'ın ayetleridir." O'nun birliğini gösteren delillerdir.
Celaleyn haşiyesi es-Savi'de, şöyle denilmiştir: Allah üç ayette altı delil zikretmiştir. Birinci ayeti "inananlar için" ile, ikincisini "kesin olarak inanırlar" ile, üçüncüsünü de "aklını kullananlar" ile bitirmiştir. İfade bakımından aralarındaki farklılığın sebebi şudur: İnsan gökleri, yeri ve bunların mutlaka bir yaratıcısı olduğunu düşündüğü zaman iman eder; kendisinin ve benzerlerinin yaratılışını düşününce imanı artar ve kesinlik kazanır; diğer mahlûkatı düşündüğü zaman aklı kemale ulaşır ve ilmi sağlam-laşır. Bu izah Zemahşeri'nin sözünden alınmıştır.[6]
Beyzavi de bu konuda şöyle demiştir: Ayet sonlarının bu şekilde farklı oluşu belki de, ayetlerin anlam itibariyle farklılığından dolayıdır. [7]
Açıklaması:
"Hâ, mim." bu iki harfin izahı daha önce geçti.
"Bu Kitap aziz ve hakim olan Allah tarafından indirilmiştir." Şüphesiz ki bu Kur'an, güçlü ve galip olan Allah tarafından indirilmiştir. O, asla mağlup olmaz, tedbiri, her şeyi yerli yerine koyması ve kullarının faydasını sağlamasıyla hikmet sahibidir. Bu iki sıfatı Allah'a ispat etmek, O'nun bütün mümkinata kadir olduğunu, bütün bilinebilecek her hususu bildiğini ve hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını gösterir. Dolayısıyla O'ndan boş ve batıl bir şey meydana gelmez.
Sonra yüce Allah, izzet ve hikmetinin gereğini zikrederek şöyle buyurdu:
"Şüphesiz göklerde ve yerde müminler için birçok ayetler vardır." Yani hiç şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, Allah'ın varlığına, birliğine ve yüce kudretine kesin deliller vardır. Bu, kevnî (kâinata ait) bir delildir. Sonra da Allah enfüsî (insanın kendisinde bulunan) delili zikretti ve şöyle dedi: "Sizin yaratılışınızda ve (Allah'ın) yeryüzünde yaydığı canlılarda, kesin olarak inanan bir toplum için ayetler vardır." Yani şüphesiz ki, örneği geçmiş bir varlık olmaksızın sizin yaratılmanızda; zatı ve beşerî sıfatları tam bir insan haline gelinceye kadar, çeşitli yaratılış merhalelerinden geçmenizde, yeryüzünün çeşitli bölgelerinde; sıcaklık, soğukluk ve normal olan farklı iklimlerde; yağışlı ve kuru arazilerde birtakım canlıları dağıtıp yaymasında; kara, deniz ve havada yaşayan evcil ve vahşi çeşitli hayvanların yaratılışında, hiç şüphesiz yüce yaratıcının kudret ve hikmetini gösteren gayet açık pek çok ayet ve ibret verici deliller vardır. İman edip, hakkı kabul eden kesin iman sahipleri bunlardan ibret alırlar ve imanları kat kat artar, Allah'ın emirlerine boyun eğerler ve iman, kalplerinde sabit dağlar gibi kökleşir, hiçbir şüphenin bulunamayacağı kesin imanı elde etmiş olurlar.
"Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah 'in gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve ölümünden sonra yeri onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, aklını kullanan bir toplum için ayetler vardır." Yani şüphesiz gecenin ve gündüzün farklı oluşu ve birbirlerini takip edişinde; uzunluk, kısalık, sıcaklık, soğukluk, aydınlık ve karanlık açısından farklı oluşunda; Allah'ın bulutlar vasıtası ile yeryüzüne indirmiş olduğu yağmurla, kullarının emrine çeşidi sayılamayacak kadar vermiş olduğu bitki ve nzıkta; rüzgârların değişik yönlerden ve değişik hallerde estirilmesinde; bazen güneyden, bazen kuzeyden; bazen sıcak, bazen soğuk; bazı zamanlar faydalı, bazı zamanlar zararlı, bütün bunlarda, Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretine açık hüccetler ve büyük deliller vardır. Bunlar hakkında düşünen ve bunların ardındaki gerçeklerini anlayan üstün akıl sahipleri genelde bunlardan istifade ederler. Cahiller ve inatçı kimseler ise, bundan yararlanmazlar.
İşte böylece bu ayetleri düşünenler, imanın aslını kalplerine yerleştirerek kesin imana, oradan da aklın ve düşüncenin kemale ermesine yükselirler. Bu, yüce bir hale yükseliş olup kâmil müminlerin sıfatıdır.
Bu ayetler, Allah Tealâ'nın şu ayetine benzemektedir: "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün bir biri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah 'm gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini ispatlayan) birçok deliller (ayetler) vardır." (Bakara, 2/164).
Sonra yüce Allah, bu ayetlerden alınacak ibreti şu sözüyle veciz bir şekilde ifade etti:
"İşte sana gerçek olarak okuduğumuz bunlar Allah'ın ayetleridir. Artık Allah'tan ve O'nun ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?" Yani zikredilen bu ayetler Allah'ın hüccetleri, delilleri ve apaçık ayetleridir. Ey Peygamber! O ayetleri sana, açık gerçeği içinde bulundurduğu halde, okuyoruz. Bütün beşerin istifade etmesi için sana indirdiğimiz Kur'an'da biz gerçeği ispat ediyoruz ve bizim söylediğimiz doğrudur. O halde insanlar Allah'ın sözü ve kelâmı olan ayetlere inanmazlar ve boyun eğmezlerse, bundan sonra hangi söze inanıp, tasdik edecekler? "İşte bunlar Allah'ın ayetleridir..." cümlesinde "tilke'(bunlar) kullanılması ayetlerin mertebesinin yüceliğine işarettir. [8]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
1- Kur'an-ı Kerim'in kaynağı Allah'tır. Kur'an-ı Kerim'in Allah'tan başka her hangi bir kaynağı yoktur.
2- Allah'ın varlığının, birliğinin ve kudretinin üç ayette altı delille ispatı:
Birinci delil: Kâinatın, göklerin ve yerin yaratılışı Allah'ın varlığını gösterir. Fahreddin Razî'nin zikrettiğine göre bu delil altı cihetten ele alınmalıdır.[9]
a) Gökler ve yer sonradan meydana gelen cisimlerdir. Her sonradan var olanın onu var eden bir yaratıcısı olmalıdır.
b) Gökler ve yer, derinlik ve satıh bakımından farklı yerlerde birbirine benzer parçalardan meydana gelmiştir. Her parçanın kendine has bir yerde bulunması da gösteriyor ki, bunlar arasında mutlaka tercihte bulunan biri olmalıdır.
c) Yıldızların yörüngeleri ve elementler, maddi mahiyet itibariyle birbirlerine benzemelerine rağmen, herbirinin kendisine has belirli bir özelliği vardır: Bir kısmı sıcak, bir kısmı soğuk; bir kısmı latif, bir kısmı yoğun özelliktedir. Bunun da mutlaka bir belirleyicisi olmalıdır.
d) Yıldızlar değişik renklerdedir. Mesela Zuhal yıldızının değişik renklerde olması, Müşteri'nin beyaz, Merih'in kırmızı, Güneş'in parlak bir ışık kaynağı, Zühre'nin inci gibi olması vs.; bütün bu farklılıklar, bunların her-birine belirli bir özelliği has kılan dilediğim seçen bir yaratıcının varlığını göstermektedir.
e) Her bir yörünge, belirli bir yöne harekette, belirli bir hız özelliğine sahiptir.Bu da, fail-i muhtar olan, dilediğini yapan bir tahsis ediciyi göstermektedir ki, o da bir olan Allah'tır.
f) Her bir yörünge belirli bir göreve tahsis edilmiştir. O halde fail-i muhtar (dilediğince iş yapan) olan bir tahsis edicinin mutlaka var olması gerekir.
İkinci ve üçüncü deliller enfüsîdir. Bunlar da insanların ve diğer canlıların hayret uyandırıcı organik bir terkiple ve maddi manevi, akıllara durgunluk veren enerji ve özelliklerle yaratılmalarıdır. Bunlar da bize gösteriyor ki, bu canlıları yoktan vareden bir yaratıcı vardır, o da Allah Tealâ hazretleridir.
Dördüncü, beşinci ve altıncı deliller kâinat olaylarındandır. Bunlar da, gece ve gündüzün sürekli bir şekilde birbirlerini takip etmeleri ve birbirlerinden farklı oluşları yeryüzünü bitkilerle diriltmek, kaynaklan ve nehirleri beslemek için yağmurların ve karların yağdırılması, rüzgârların estirilip, yönlerinin değiştirilmesi, tüm bunlar bir kadir-i kahir (kudret sahibi ve her şeyi hakimiyeti altına alan), hakimu's-sun' (yaptıklarında bir hikmet bulunan) ve yaratışı, işi sağlam yapması bir harika olan yegâne yaratıcı olan Allah'ın varlığına apaçık bir delildir.
3- Bunlar, Allah'ın ayetleridir, yani O'nun birliğini ve kudretini gösteren hüccetleri ve delilleridir. Allah Tealâ bu ayetlere kıyamete kadar okunacak, kendisinde şüphe olmayan, içinde batıl ve yalan bulunmayan Kur'an'mda yer vermiştir. O halde insanlar bu özelliklere sahip olan delillere inanmazlar, Kur'an'ı ve onun apaçık ayetlerini tasdik etmezlerse, imana ve akideyi tashih etmeye gidecek olan yolu bulamayacaklardır.
Allah, şüphesiz bu ayetlerde üç farklı ifade kullanmıştır. Birincisi "iman edenler için", ikincisi "îkân sahibi olanlar, yani kesin olarak inananlar", üçüncüsü "aklını kullananlar" dır. Razî'nin de dediği gibi bunlardan maksat şudur: Eğer siz müminlerden iseniz bu delilleri anlayınız; eğer müminlerden değil de hakkı ve kesin bilgiyi arayanlardan iseniz, yine bu delilleri anlayınız. Eğer ne müminlerden, ne de kesin bilgi sahiplerinden iseniz hiç olmazsa en azından akıllılar grubundan olunuz da, bu delilleri anlamaya gayret gösteriniz.
Ya da, insanın kendisiyle ilgili ayetler insana yakın olduğu için kesin bilgiye (îkân) ihtiyaç duyar. Ancak dış aleme ait, felekî ayetlere gelince, bunlar insanın dışında kaldığı için bu konuda tasdik kâfidir. Ulvî ayetler ise düşünmeyi ve istidlali gerektirir.
İşte bu ayetler, Kur'an-ı Kerim'in, ibadet, muamelat, aile hükümleri, devlet, ahlâk, toplum, siyaset, hikmet ve diğer konulardaki hükümleri kapsadığı gibi; akide ve iman esaslarını, tevhit, nübüvvet, ba's (öldükten sonra dirilme) ve kıyamet delillerini de içine aldığını gösteren kesin bir delildir. [10]
Allah'ın Ayetlerini İnkar Edenlerin Tehdit Edilmeleri Ve Onların Cezalandırılmaları:
7- Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin!
8- O, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir yine de büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış biri gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele.
9- (O) ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman onlarla alay eder. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.
10- Önlerinde de cehennem vardır. Kazandıkları da Allah'ı bırakıp edindikleri dostlar da hiçbir fayda vermez. Büyük azap onlaradır.
11- İşte bu Kur'an bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere gelince, onlara en kötüsünden, elem verici bir azap vardır.
Belagat:
"İşte onu acı bir azap ile müjdele!" Bu ifade tehekkümî (istihzaî, alaycı) bir üslûp taşımaktadır. Çünkü genel olarak hayırla ilgili olarak kullanılan müjdeleme fiili, burada şer için kullanılmıştır. Bu da bir "tehek-küm"dür.
"Sanki onları hiç duymamış gibi büyüklük taslayarak (küfründe) direnir." Burada teşbih-i mürsel vardır. "İşte bu Kur'an bir hidayettir." Bu cümlede Kur'an-ı Kerim'i, mastar olan "Huden" kelimesiyle tavsif etmesi, mübalağa içindir. Kur'an'ın delilleri çok açık olduğu için, o hidayetin bizzat kendisi olarak kabul edilmiştir. [11]
Kelime ve İbareler:
"Sümme: sonra" (mealde yine de) kelimesi, ayetleri duyduktan sonra, günahta ısrar etmenin garipliğini anlatmak içindir. "İşte onu acı bir azap ile müjdele!" Buradaki müjdeleme (beşaret) tehekküm (istihza) içindir.
"Onlar" iftiracı ve yalancılar "için alçaltın" hor ve zelil kılıcı "bir azap vardır."
"Önlerinde de cehennem vardır." Çünkü onlar oraya yönelmişlerdir. Ya da arkalarında cehennem vardır. Çünkü bu, ecellerinden sonra olacaktır. [12]
Nüzul Sebebi:
"O, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir yine de ..." diye başlayan 8. ayet, acemlerin hikayelerini satın alıp da onlarla insanları Kur'an'ı dinlemekten alıkoyan, Nadr b. el- Haris hakkında nazil oldu. Bununla birlikte, dinden insanları uzaklaştıran ve onun hidayeti karşısında büyüklük taslayan herkesi kapsamına almaktadır. [13]
Ayetler Arası İlişki:
Ayetler, kâfirlerin bu kadar açık ayetlere, delillere inanmadıktan sonra artık başka hiçbir şeye inanmayacaklarını açıkladıktan sonra, Allah'ın bu ayetlerini inkârlarında ısrar eden herkesi şiddetli azabı ile tehdit etti. Allah, onların cezalarının cehennem olacağını, putlarının kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini ve Kur'an'ın dalâletten hidayete çıkaracak yegâne kılavuz olduğunu beyan etti. [14]
Açıklaması:
"Vay haline, her yalancı ve günahkâr kişinin!" Yani, helak ve şiddetli azap, Allah'ın ayetlerini yalanlayan, son derece günahkâr ve asi olan herkes içindir. Yalancı ve iftiracının (effak) iki hali vardır:
Birincisi günahta ısrar ve kibirlenmedir: "O, Allah'ın kendisine okunan ayetlerini işitir de, sonra büyüklük taslayarak sanki hiç onları duymamış gibi (küfründe) direnir. İşte onu acı bir azap ile müjdele!" Yani, bu yalancı ve iftiracı kişiler Allah'ın birliğini, kudretini, azap ve rahmetini gösteren açık deliller olan Kur'an ayetleri kendisine okunurken dinler. Fakat yine de küfründe ısrara devam eder, daha önceki küfür halini bütün kuvvet ve şiddetiyle korur, duyduğu Allah kelâmından öğüt almaz, sanki bunları hiç duymamış gibi davranır. Allah da, bu ısrar, kibir ve ibret almamanın karşılığının şiddetli ve elem verici bir azap olduğunu haber vermiştir.
Bu hüzün verici haberi müjde diye ifade etmek şiddetli bir tehekküm (istihza, alay) ve onlara hakarettir.
Ayetin bir benzeri şu ayettir: "Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur. (Bunca ayet ve delillerden) sonra kâfir olanlar (hala putları) Rableri ile denk tutuyorlar." (En'am, 6/1).
İkincisi: Allah'ın ayetleriyle alay etmeleridir: "{O) ayetlerimizden bir şey öğrendiği zaman onlarla alay eder. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır."
Yani bu yalancı ve iftiracı, Allah'ın ayetlerinden bir şey öğrendiği zamanda, öğrendiği bu şeyi, onun ihtiva ettiği manaları kabul etmez, alay ve münakaşa konusu yapar.
İşte sıfatları daha önce geçen o iftiracılar için, günah ve küfürde ısrarları, Allah'ın ayetlerini dinlemekten uzaklaşıp böbürlenmeleri ve onları alay mevzuu edinmeleri sebebiyle, kendilerini küçük düşüren, zelil kılıp, rezil eden bir azap vardır. "Azabun muhin: alçaltıcı azap" zillet ve rüsvaylı-ğı içinde bulunduran azap demektir.
Daha önce de geçtiği gibi rivayete göre Ebu Cehil Allah'ın "Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir." (Duhan, 44/43-44) ayetini duyduğu zaman, hurma ve tereyağı istemiş ve arkadaşlarına, "Bundan yiyin, Muhammed sizi ancak bal ile tehdit ediyor" demiştir. "(O) cehennem üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır." (Müddessir, 73/30) ayetini duyduğu zaman da şöyle demiştir: "Eğer onlar ondokuz ise ben onlara tek başıma karşı gelirim."
Sonra yüce Allah bu hor ve hakir kılıcı azabın durumu hakkında şöyle buyurmuştur: "Önlerinde de cehennem vardır. Kazandıkları şeyler de, Allah 'ı bırakıp edindikleri dostlar da onlara hiçbir fayda vermez. Büyük azap onlaradır." Yani hiç şüphesiz bu iftiracıların önünde kıyamet gününde cehennem vardır. Çünkü onlar oraya yönelmişlerdir. Tıpkı şu ayet gibi: "Önünde de (o inatçı zorbaya) cehennem vardır. Kendisine irinli su içirile-cektir." (İbrahim, 14/16) Ya da onların dünya zevk ve sefalarının, haktan uzaklaşıp, kibirlenmelerinin arkasında cehennem vardır. O cehennem onların arkasında onlara yetişecektir. Onların dünyada kazandıkları mal ve evlâtları da onların azabını gidermeyecektir. "Bilinmelidir ki inkarcıların ne malları ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine bir fayda sağlayacaktır." (Ali İmran, 3/10).
Yani mal ve evlâtları onlara her hangi bir fayda sağlamayacaktır. Allah'ı bırakıp da tapınmak için ilâhlar edindikleri putların da onlara her hangi bir faydası dokunmayacaktır. Halbuki onlar bu putlardan menfaat umuyorlar ve başlarına gelecek zararları bertaraf edecekler diye güveniyorlardı. Onlar için önlerinde olan cehennemde büyük, devamlı ve elem verici bir azap vardır. Senden saklı, göremediğin her şey (ayette geçen) ve-ra'dır. İster önde, ister sonda bulunsun; nitekim Garaibu'l-Kur'an'da bu şekilde zikredilmiştir.
"Onlar için alçaltıcı bir azap vardır" ayetiyle "Onlar için büyük bir azap vardır." ayeti arasındaki farklılığın sebebi şudur: Birincisi azap ile birlikte zilletin de var olacağını göstermektedir. İkincisi ise, zarar verici olmakta azabın en yüksek noktaya ulaşacağını ifade etmektedir.
Allah Kur'an'ı şu sözüyle anlatmıştır: "İşte bu Kur'an bir hidayettir. Rablerinin ayetlerini inkâr edenlere gelince, onlara en kötüsünden, elem verici bir azap vardır." Yani bu Kur'an ve bu surede geçen ayetler insanları gerçeğe iletir ve doğruya irşat eder, karanlıklardan aydınlığa yöneltir. Allah'ın Kur'an ayetlerini inkâr eden kâfirlere gelince, onlar için kıyamet gününde çok şiddetli azap vardır.
"İşte bu Kur'an" sözü hidayet edici olmasında kâmil eksiksiz demektir. "Ricz" en çetin azap anlamına gelir. Bakara suresi 59. ayette bu kelime geçmektedir: "Bunun üzerine biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle zalimlerin üzerine gökten acı bir azap indirdik." A'raf suresi 134. ayette de "Eğer bizden o pek çetin azabı kaldırırsan..." buyurulmaktadır. [15]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
1- Allah, ayetlerinin bu kadar açık olmasına rağmen, onlarla amel etmeyi terkeden, onları inkâr edip getirdiklerini kabul etmeyen herkesi, şiddetli bir şekilde tehdit etmiştir. Ayet, yukarıda özellikleri sayılan kimseler ve benzerlerini kapsamaktadır. Ayetin nüzul sebebi, Nadr b. el-Haris, ya da el-Haris b. Kelde, veya Ebu Cehil gibi özel kimseler için de olsa, benzeri insanları kapsamı içerisine alır.
2- Tehdit, yine Allah'ın ayetleriyle alay eden, O'nun kudretine karşı meydan okuyan, zakkumu, tereyağ ve hurma diye niteleyen, cehennem bekçileri hakkında "Onlar ondokuz ise, onların hakkından tek başıma gelirim." diyen herkesin halini kapsamına almaktadır.
3- Yüce Allah, bu günahkâr ve inkarcıların azap çeşidini dört vasıfla nitelemiştir:
a) Onları acı bir azap ile müjdele!
b) Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.
c) Onlar için büyük bir azap vardır.
d) Onlara tiksindiren, can yakan bir azap vardır.
4- Allah kitabı Kur'an'm hürmetini korudu ve bu sebeple onu istihfaf ve istihzaya maruz bırakmadı. Bu yüzden, Müslim'in Sahihinde İbni Ömer (r.a.)'den rivayet ettiği bir hadiste İbni Ömer şöyle demiştir: "Allah Rasulü (s.a.) düşman eline geçer de, hakarete uğrar endişesiyle, Kur'an ile düşman toprağına sefere çıkmayı yasaklamıştır."
5- Kâfirleri bu azaptan kurtarmakta, dünyada kazandıkları mal ve evlâtlarının hiçbir faydası olmayacağı gibi, Allah'ı bırakıp da, ilâh edinip, taptıkları putların da yararı dokunmayacaktır.
6- Kur'an-ı Kerim, beşeriyyeti sapıklıktan hidayete çıkaran bir kılavuzdur. Sonra yüce Allah, delillerini inkâr eden kâfirlere tehdidini onlar için pek şiddetli bir azap vardır diye, vurgulamıştır.
Kısacası Allah, Kur'an'ı inkâr eden, kendi varlığına, birliğine ve kudretine delâlet eden delilleri düşünmeyen herkese şiddetli cezaî müeyyideler koymuştur. Bu, aynı zamanda Kur'an yolundan ve İslâm akidesinden sapan herkese yönelik bir hatırlatmadır.[16]
Allah'ın Kullarına Olan Nimetleri:
12- Allah o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için, bir de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir.
13- O, göklerde ve yerde ne varsa O hepsini, kendi katından (bir lütuf olmak üzere) size boyun eğdirmiş (ceza) güderinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu yaptığına göre ceza- landıracaktır.
15- Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendinedir. Kim de kötülük yaparsa, zararı yine kendinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.
Belagat:
"...denizi size hazır hale getirdi." ve "...göklerde ve yerde ne varsa ... size boyun eğdirmiştir." ayetlerinde "itnab" vardır. (Itnab, burada, sözü bir maksat dolayısıyla uzun bir şekilde ifade etmektir.) Bu itnab, Allah'ın lütfunu açıkça ortaya koymak için yapılmıştır.
"Kim iyi bir iş yaparsa faydası kendinedir..." cümlesiyle "...Kim de kötülük yaparsa zararı kendinedir..." cümleleri arasında tezat sanatı vardır. [17]
Kelime ve İbareler:
"Allah O (yüce) varlıktır ki, emri" izni "gereğince gemilerin yüzmesi... bir de" verdiği nimetlere "şükredesiniz diye..." [18]
Nüzul Sebebi:
"İman edenlere söyle: Allah 'm (ceza) günlerinin geleceğini ummayanla-rı bağışlasınlar..." ayetinin (14. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak Vahidi ve Kuşeyri'nin İbni Abbas'tan rivayetine göre bu ayet Ömer b. Hattab, Abdullah b. Ubeyy ve bunların toplulukları hakkında nazil olmuştur. Bunlar Beni Mustalık savaşında Mureysi denilen bir kuyunun başında konakladılar. Abdullah b. Ubeyy, su alması için kölesini kuyuya gönderdi, ama köle biraz gecikti. Gelince kölesine "Seni bu kadar geciktiren nedir?" diye sordu. Kölesi de: "Ömer'in kölesi Peygamberin, Ebu Bekir'in ve efendisinin kırbalarını (su kaplarını) dolduruncaya kadar, kimsenin su almasına müsade etmedi." diye cevap verdi. Bunun üzerine Abdullah: "Bunlarla bizim durumumuz aynen şu misale benziyor: Besle kargayı oysun gözünü." dedi. Abdullah'ın bu sözü Hz. Ömer'e ulaştı, hemen kılıcını kuşandı. Bu sebeple Allah Tealâ bu ayeti indirdi.
Vahidi ve Sealibi, İbni Abbas ve Meymun b. Mihran'dan bu ayetin nüzulüne dair bir başka sebep zikretmişlerdir ki, o da şudur: "Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah'a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu?" (Bakara, 2/245) ayeti inince, Medine'de Finhas b. Azura adında bir Yahudi şöyle dedi: "Muhammedin Rabbi ihtiyaç içinde!" Hz. Ömer bunu duyunca kılıcını kuşandı ve o Yahudiyi aramaya çıktı. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) Peygamberimiz (s.a.)'e geldi ve: Rabbin şöyle buyuruyor, diyerek yukarıdaki ayet-i kerimeyi söyledi. Hemen Allah Rasulü (s.a.) Hz. Ömer'i aramak üzere adam gönderdi. Ömer gelince "Ömer! O kılıcını yerine koy!" buyurdu. Ömer de: "Ne söylersen doğrudur, ey Allah'ın Rasulü! Senin hak peygamber olarak gönderildiğine şehadet ediyorum." dedi. Sonra Allah Rasulü (s.a.) zikri geçen ayeti okudu. Bunun üzerine Hz. Ömer "Seni hakla gönderen Allah'a yemin ediyorum, öfkem geçmiştir." dedi. [19]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ varlığına, birliğine delâlet eden delilleri ortaya koyduktan sonra, kudretini gösteren birtakım nimetlerini ifade etti. Bu nimetler de taşımacılık için denizlerdeki gemilerin insanların emirlerine verilmesi ve yine göklerde ve yerde bulunanların insanların hizmetine amade kılınmasıdır. Sonra Allah Tealâ, müminlere, kâfirleri bağışlamalarını emretmiş, ayrıca hayır olsun, şer olsun iyi ve kötü amelin cezasının yapan kişiye ait olduğunu belirtmiştir.[20]
Açıklaması:
Yüce Allah, kullan üzerine olan nimetlerini zikretmektedir:
1- "Allah o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için, bir de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir." Yani, varlığı ve birliği geçen delillerle sabit olan Allah, kendi izniyle içinde gemilerin yüzmesi, ülkeler arası ticaret, inci elde etmek, balık avlamak ve diğer ticaret ve kazanç yolları için denizleri sizin emrinize vermiştir. Allah'ın bu emre amade edişi sebebiyle sağlanan nimetlerine şükrediniz.
Denizlerin emre amade edilmesi üç şekilde olmuştur:
a) Geçmişte ve halen gemilerin yüzmesine yardımcı olan rüzgârlar,
b) Binlerce ton ağırlığınca yükü suyun taşıma kudreti.
c) Gemiyi meydana getiren ahşabın batmadan su üzerinde durması.
2- "O göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütuf olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir toplum için ibretler vardır." Yine göklerde olan her şeyi, yıldızları ve diğerlerini, yeryüzünde olan dağları, denizleri, nehirleri, rüzgârları, yağmurları ve diğer menfeatleri kendi lütfü ve rahmeti olarak size boyun eğdirmiştir. Bu boyun eğdirişte, düşünen, akleden insanlar için, Allah'ın kudretini ve birliğini gösteren nice açık deliler vardır.
Bu ayet, şu ayeti hatırlatmaktadır: "Nimet olarak size ulaşan ne varsa Allah'tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O'na yalvarırsınız." (Nahl, 16/53).
Allah Tealâ, birliğinin ve kudretinin delillerini ifade ettikten sonra güzel ahlâkı emrederek şöyle buyurdu: "İman edenlere söyle: Allah 'in (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları bağışlasınlar. Çünkü Allah her toplumu yaptığına göre cezalandıracaktır." Yani ey Peygamber! Allah'ı ve Rasul'ünü (s.a.) tasdik eden müminlere şöyle söyle: Allah'ın göndereceği felâketlerden, çeşit çeşit azaplardan korkmayan bu müşriklerin eziyetlerine katlanın, onları affedip bağışlayın. Çünkü Allah müminleri; kâfirlerin ezasına karşı sabır, öfkeyi yutmak ve hoşlanmadıkları şeye katlanmak gibi dünyada kazanmış oldukları güzel amellerinden dolayı mükâfatlandıracaktır. Ayette geçen "Kavm" kelimesinin nekre oluşu "İman edenlere söyle..." ayetinde geçen müminlerin şerefini yüceltmek içindir. "...Allah'ın (ceza) günlerinin geleceğini ummay'anlar..."in manası şudur: "Önceki ümmetlere verilen azabın benzerinden korkmayanlar..."
Sonra yüce Allah, iyiliğin iyiye ve edepsizliğin de edepsize ait olacağını açıklayarak şöyle buyurdu: "Kim iyi iş yaparsa faydası kendinedir. Kim de kötülük yaparsa zararı yine kendinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz." Yani kim Allah'ın emrettiği güzel amelleri yapar, yasakladıklarından vazgeçerse kendi lehinedir. Kötülükleri ve masiyetleri işleyen de kendi aleyhine işlemiş olur. Sonra kıyamet gününde Allah'a döneceksiniz, amellerinizle O'na arzedileceksiniz. Allah, iyi ve kötü amellerinizin karşılığını size verecektir. [21]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
1- Allah, kullarına kendi izni ve iradesiyle içinde gemilerin yüzmesi, kazanç sağlamak, ticarî menfaatler elde etmek, inci, mercan balık ve daha nice nimetlerinden yararlanmaları için denizleri insanların kullanımına hazır hale getirerek onlara ihsan ve ikramda bulunmuştur.
2- Aynı şekilde yine Allah; göklerde ve yerdeki güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ovalar, nehirler, madenler, ekinler, ağaçlar, bitkiler ve diğerlerini kullarının emirlerine vererek onlara ihsanda bulunmuştur. Bütün bunlarda O'nun birliğine ve kudretine apaçık deliller vardır.
3- Güzel ahlâk doğru inanca tabidir. Bu sebeple yüce Allah kullarına, birliğinin ve kudretinin delillerini gösterdikten sonra, onları güzel ahlâka ve faziletli davranışlara yöneltti. Bu sebeple müminlere: Müşrikleri, münafık ve Yahudileri bağışlamalarını emretti. Çünkü bu davranış, müminlerin mükâfatına sebep olacaktır. Ayet, Medine'de veya Beni Mustalık (Mustalık oğulları) gazvesinde nazil olması dolayısıyla mensuhtur (yani hükmü kaldırılmıştır.)
4- İyi amelin mükâfatı da, kötü amelin cezası da sahibine aittir. Ona ahiretinde ya fayda verir ya da zarar. Bütün mahlûkat, hesap ve ceza için Rablerine döneceklerdir. Güzel amelin faydası sahibine ait olduğu gibi, kötü amelin zararı da yine sahibine aittir. Yüce Allah'ın emir ve yasakları kulun faydasınadır. Kendisine ait hiçbir faydası yoktur.
Bu, Allah'ın hoşnut kalacağı güzel amellere bir teşvik, kötü davranıştan da caydırmaktır. [22]
Din Nimeti Ve Hükümlerin İndirilişi:
16- Andolsun ki biz, İsrailoğulla-rı'na kitap, hüküm ve peygamberlik verdik. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları alemlere üstün
kıldık-
17- Din konusunda onlara açık deliller verdik. Ama onlar kendilerine Seldikten sonra aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa dü§tüler- Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyalarında hüküm vereçektir.
18- Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi Sen ona uy (Hakikati) bilmeyenlerin istekleri ne uyma.
19- Çünkü onlar, Allah'a karşı sana fayda ve'rmezler Doşğrusu irbirlerinin dostlarıdır; Allah da takva sahiplerinin dostudur.
20- Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir.
Belagat:
"Sen ona uy" fiili ile, "bilmeyenlerin isteklerine uyma." fiili arasında tezat sanatı vardır. [23]
Kelime ve İbareler:
"Andolsun ki biz İsrailoğulları'na kitap" Tevrat "hüküm" nazari ve ilmî hikmet veya insanlar arasındaki davalarda hüküm ve meseleyi çözüme kavuşturma, "peygamberlik" Hz. Musa, Harun ve daha birçok peygamberlere verilen peygamberlik. Çünkü İsrailoğulları'nda ki peygamberler o kadar çoktu ki, başka milletlerde bu kadar yoktu, "verdik. Onları güzel rızıklarla besledik." Yani kudret helvası ve bıldırcın kuşu gibi leziz yiyeceklerle
onları besledik, "ve onları âlemlere üstün kıldık." Yani kendi zamanlarındaki diğer toplumlara vermediğimiz nimetleri onlara verdik.
"Din konusunda onlara açık deliller" mucizeler "verdik" "Ama onlar kendilerine" gerçek ile ilgili "ilim geldikten sonra aralarındaki çekememez-lik" düşmanlık ve haset "yüzünden ayrılığa düştüler."
Ya Muhammed! "din konusunda seni bir şeriat" yol ve metot "sahibi kıldık." "Şeriat" kelimesinin aslı su yoludur. Sonra din için kullanılır olmuştur. Çünkü insanlar dinin içinde, ruhlarının hayat bulacağı noktaya varırlar. O halde sen, delillerle doğruluğu sabit olan Allah'ın yoluna tabi ol, şehvetlerinin esiri olan cahillerin görüşlerine tabi olma.
"Doğrusu ki, zalimler" kâfirler "birbirlerinin dostlarıdırlar." Yani onların zulümleri birbirlerine dost olmalarının sebebidir. O halde onların arzularına uyarak onları dost edinme.
"Allah da takva sahiplerinin dostudur." yardımcısıdır.
"Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurlarıdır." Hükümlerindeki kurtuluş ve mutluluk yönlerinin görünmesini sağlayan dinin alâmetleridir. [24]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ dünyada tüm insanlara ihsan etmiş olduğu umumî nimetlerinden bir kısmını beyan ettikten sonra, İsrailoğullan'na vermiş olduğu din ve dünya nimetlerini zikretti ki, bunlar hususi nimetlerdir. Din nimetlerinin dünya nimetlerinden daha üstün olması sebebiylede önce onlara ihsan ettiği din nimetlerini saymaya başladı, peşinden de bütün insanlığa lütfettiği en büyük nimeti (İslâm dinini) zikretti. Varlık aleminde ondan başka ilâhi kaynaklı olduğuna dair delil bulunan bir başka din yoktur. Bu sebeple o basiret nurları, hidayet ve rahmetin ta kendisidir. [25]
Açıklaması:
"Andolsun ki biz, tsrailoğulları'na kitap, hüküm ve peygamberlik verdik. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları âlemlere üstün kıldık." Bu nimetlerden altı tanesi şunlardır:
1- İçerisinde hidayet ve nur bulunan Tevrat'ın Musa (a.s.)'ya indirilmesi.
2- İnsanlar arasındaki davalarda hüküm verebilmek için gerekli olan anlayış ve kabiliyet sahibi olmak. Çünkü İsrailoğulları hem din, hem de dünya idaresini en güzel şekilde biliyorlardı. Böylece dünya hakimiyeti de onlara verilmişti.
3- Musa, (a.s.) Harun (a.s.) ve daha birçok peygamberlerin onlara gönderilmesi.
4- Kudret helvası ve bıldırcın kuşu gibi yiyecek ve içeceklerden gayet leziz, helâl ve güzel rızıklarla onlara ihsanda bulunması.
5- Allah'ın onları, o dönemdeki diğer toplumlara üstün kılması. Şöyle ki, onlar arasından birçok peygamberler gelmiştir. Dünya hakimiyetiyle peygamberliği bir arada yürütmüşler, denizin yarılması, bulutların gölgelendirmesi, Firavun ve askerlerinin zulmünden kurtulmaları için kendilerine gözle görülür açık mucizeler verilmişti. Böylece onlar, çağlarındaki insanlar arasında daha üstün ve daha yüce mevkilerde olmuşlardır.
6- Onlara kesin ve açık deliller ve burhanlar verilmesi helâl haram konusunda açık kanunlar, nasihatler ve hükümler ihsan edilmesi.
Bütün bunlara rağmen onlar bu nimetlere şükretmemişler, aksine din konusunda ihtilâfa düşmüşlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"...Ama onlar, kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki çekeme-mezlik yüzünden ayrılığa düştüler." Yani onlar, liderlik hırsıyla, düşmanlık, haset ve inatla, birbirlerini çekememeleri yüzünden işin gerçeğini bilmelerine ve delilin de aleyhlerine olmasına rağmen, din konusunda ayrılığa düştüler.
Ortada madem bir ayrılık ve ihtilâf vardır, o zaman bunun peşinden hüküm gelecektir. Bu sebeple yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hüküm verecektir." Yani hiç şüphesiz yüce Allah, kıyamet gününde din konusunda ayrılığa düştükleri noktalarda adil hükmünü verecektir, güzel davrananı güzelliğiyle, kötü hareket edeni de kötülüğüyle cezalandıracak, haklıyı haksızdan ayıracaktır.
Burada İslâm ümmetini, İsrailoğulları gibi, ayrılığa düşmekten sakındırma vardır. Bu sebeple Allah Tealâ şöyle buyurdu:
"Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, (hakikati) bilmeyenlerin isteklerine uyma." Yani Ya Muhammed! Biz seni din konusunda bir yol ve metod sahibi kıldık. Bu, seni hakka ulaştırır. O halde sen, Rabbin tarafından sana vahyedilene uy, ümmetin arasında, açık delillerle desteklenen dininin hükümleriyle amel et, Allah'ın birliğini ve kulları için koyduğu kuralları bilmeyen müşrik cahillerin heva ve heveslerine uyma. Bu müşrikler, Kureyş kâfirleri ve onların fikirlerini onaylayanlardır.
Kelbi şöyle demiştir; Kureyş reisleri, Mekke'de Peygamberimiz (s.a.)'e şöyle demişlerdir: "Atalarının dinine dön, onlar senden daha değerli ve daha yaşlı (tecrübeli) idiler." Allah Tealâ, "Onların isteklerine uyma!" sözüyle peygamberini bundan sakındırmıştır. Yani ya Muhammed! Sen, onların batıl dinlerine meyletseydin, azaba müstahak olurdun, onlar da senden bu azabı uzaklaştıramazlardı.
Peygamberimizin, (s.a.) onların isteklerine uymaktan nehyedilmesinin sebebi Allah'ın şu sözüdür:
"Çünkü onlar, Allah'a karşı sana hiçbir fayda vermezler." Çünkü bu cahil müşriklerin istek ve arzularına uyarak Allah'ın sana ihsan ettiği dine muhalefet edersen, onlar, Allah'ın senin hakkında murat ettiğ hiçbir azabı senden uzaklaştıramazlar.
"Doğrusu zalimler, birbirlerinin dostlarıdır, Allah da takva sahiplerinin dostudur." Yani şüphesiz bu kâfirler, birbirlerine yardım ederler, münafıklar da dünyada Yahudilerin dostlarıdırlar, fakat bu yardımlaşmanın ahi-rette onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Birbirlerine dost olan bu kâfirler, birbirlerinin zararını artırmaktan helak ve mahvoluşlannı hazırlamaktan başka bir işe yaramayacaklardır. Halbuki Allah, şirk ve masiyetlerden sakınan müminlerin yardımcısıdır. Onları küfrün karanlıklarından imanın aydınlığına çıkarır. Fakat kâfirlerin dostları bulunan tağut ve şeytanlar ise onları iman nurundan alıp küfür karanlıklarına götürür. İşte bu, Allah'ın takva sahibi müminlere olan dostluğu ile zalimlerin birbirlerine olan dostlukları arasındaki açık farktır.
Sonra yüce Allah, Kur'an'm sonsuz faziletini şöyle açıkladı: "Bu (Kur'an), insanlar için basiret nurları, kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir." Yani, Allah'ın kıyamete kadar ebedî kurallarını içinde bulunduran bu Kur'an, bütün insanların muhtaç oldukları dinî hükümler konusunda, deliller ve burhanlardır. Kendisiyle amel edeni cennete götürür.
Şüphesiz inanan ve içerisindeki hükümlere saygı gösteren bir topluluk için de Allah'ın bir rahmeti, dünya ve ahiret azabından kurtarıcı bir şefkatidir.
Kur'an hakkında "Kesin olarak inanan bir toplum için hidayet ve rahmettir." denilmesi, ondan faydalanacakların ancak bunlar olması sebebiyledir. [26]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
1- Allah Tealâ, İsrailoğulları'na altı nimetle ihsanda bulunmuştur ki, onlar da şunlardır: Tevrat, kitabın anlaşılması veya insanlar arasındaki davalarda hüküm verip meseleyi açıklığa kavuşturma kabiliyeti, Yusuf (a.s.) zamanından Hz. İsa zamanına kadar pek çok peygamberin onların aralarından gönderilmesi; helâl, leziz yiyecek ve meyvelerden rızıklandırıl-maları, devirlerindeki insanlara üstün kılınmaları; kendilerine, hakkın açık delillerinin helâl ve haram ölçülerinin ve doğruluğa, imana davet eden mucizelerin verilmesi.
2- İsrailoğullan, delillerin aleyhlerine olduğu ortaya çıktıktan, meselenin gerçeğini öğrenip gelen peygamberin doğruluğunu, dinî vesikalarla, kitaplarının haber verişi ile anladıktan sonra, bir kısmı inanıp, bir kısmı inkâr ederek, ayrılığa düştüler.
Onların bu ayrılığa düşüşü, haset, düşmanlık ve liderlik sevdası gibi şahsî garezlerle ortaya çıkmıştır, yoksa kamu yararına olan bir ayrılık değildir.
3- Hakkında ihtilaf edilen konu inanç ve din olunca devamlılığı uygun düşmez. Bu sebeple Allah, peygamberi Muhammed'e (s.a.), ümmetine ve tüm beşeriyete Kur'an'a tabi olmayı tavsiye etmiştir. Din Allah'ın, kullarının faydası için koyduğu ilâhi düzendir. Bu yol, hakka, mutluluğa ve ahi-rette kurtuluşa götüren apaçık bir yoldur. Çünkü Allah'ın emirlerini, yasaklarını, hükümlerini ve hiç şüphesiz kesin bir şekilde sabit olan farzlarını içermektedir. Fakat İslâm'dan önceki dinlere gelince; Tevrat zayi olduğundan, İncil de Hz. İsa'ya iniş tarihinden çok sonra yazıldığından, onların içindeki bilgilerin Allah nezdinden olduğuna dair doğru bir delil mevcut değildir. Allah'ın indirdiği bütün dinlerde, tevhit güzel ahlâk ve insanların faydasına olan konularda esas itibariyle, temelde birbirine ters görüş yoktur. Bu itibarla bizden öncekilerin şeriatları, hükmü ortadan kaldırıl-mamışsa, bizim için de delildir. Şeriatler arasındaki farklılık, Allah'ın ilminde, kamunun, insanlığın yararı gereği olarak, esaslarda değil cüzi detaylardadır.
4- Diğer Malikiler gibi, bizden önceki ümmetlerin şeriatlerini bizim için de şeriat kabul eden İbnü'l Arabi el-Maliki şöyle demiştir:[27] Bazı ilim sahipleri "Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık." ayetinin bizden öncekilerin şeriatının bizim için şeriat olmadığına delil olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü Allah bu ayette peygamber (s.a.)'e ve ümmetine müstakil bir şeriat verdiğini söylemektedir. Biz, Peygamber (s.a.)'in ve ümmetinin müstakil bir şeriati olduğunu inkâr etmiyoruz, ancak anlaşmazlık, Peygamber'in (s.a.) bizden öncekilerin şeriatı hakkında olumlu olarak haber verdiği konulardadır. Acaba onlara tabi olmak gerekir mi, gerekmez mi? Gerektiği konusunda her hangi bir problem yoktur.[28]
5- Şüphesiz ki, Allah'ın Peygamber'inin kalbine, burhanlar, deliller, ceza ve hükümlerde insanlar için presipler olarak indirdiği Kur'an-ı Kerim kalplerdeki basiret nurları mevkiindedir. Nitekim Allah, diğer ayetlerde de Kur'an'ı "ruh" ve "hayat" olarak nitelemiştir. O sapıklıktan aydınlığa çıkaran bir kılavuz, cennete götüren bir yol ve hidayettir. Ahirette takva sahibi müminler için azaptan kurtarıcı bir rahmettir.
Allah bizi, dininin hükümleriyle amel eden, onun hidayetiyle doğruyu bulan, emir ve yasaklarına tabi olmakta samimi olan, ahirette ve dünyada Allah'ın lütfunu ve rahmetini kazanan kullarından eylesin. [29]
Ölüm Ve Hayat Konusunda İyilerle Kötüler Arasındaki Fark:
21- Yoksa kötülük işleyenler kendilerini ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!
22- Allah, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara haksızlık edilmez.
23- Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?
Belagat:
"Ölümlerinde" ve "sağlıklarında" ile "kötü ameller" ve "iyi ameller" aralarında tezat bulunmaktadır. [30]
Kelime Ve İbareler:
"Yoksa kötülük" küfür ve isyan "işleyenler kendilerini... bir tutacağımızı sandılar?" Müminlerle hayatta iken sıhhat ve rızık konusunda eşit oldukları gibi öldükten sonra da onlara yapılacak lütuf ve ihsanda bir tutulacaklarını mı sandılar? Onlar ahirette, dünyadaki yaşantı ve hallerinin aksine azaptadır. Yani onların bu hükmü kötü bir hükümdür.
"Allah gökleri ve yeri hak ile (yerli yerince) yaratmıştır." ayeti, az önce geçen hükmün delili gibidir. Çünkü dosdoğru yaratmak adaleti ve iyiyle kötünün birbirinden farklı olmasını gerektirir. "Her nefis" masiyet ve taat-lerden "kazancına göre karşılık görür." Bu sebeple kâfir ile mümin eşit olamaz. Bu "bil-hakkı" sözü üzerine atıftır. Yani öncekinin sebebi yerindedir. Bu takdirde mana Allah, kudretine delil getirilsin, adil davranılsm, herkes yaptığının cezasını görsün diye gökleri ve yeri yerli yerinde yarattı.
Hidayete tabi olmayı terkedip" "heva ve hevesini tanrı edinen" Çünkü o insan taşa tapıyordu, daha güzelini gördüğü zaman onu bırakıp başkasına tapıyordu. Heva nefsin arzuladığı şeylerdir, ''ve Allah'ın" onu kendi katındaki "bir bilgiye göre saptırdığı." yani sapıklığını, yaratmadan önce halinin ve kabiliyetinin bozukluğunu bilerek onu hidayetten mahrum bıraktığı ve küfründen sonra "kulaklarını ve kalbini mühürlediği", bu nedenle hidayet ve vaazları duymayan, ayetleri düşünmeyen, "gözüne perde çektiği" yani ibret gözüyle bakmayan ve hidayeti görmeyen "kimseyi gördün mü?" [31]
Nüzul Sebebi:
"Yoksa kötülük işleyenler ..." ayetinin (21. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak Kelbi şöyle demiştir. Bu ayet müslümanlardan Ali, Hamza ve Ubey-de b. Cerrah (r.a.) ile müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velid b. Utbe hakkında nazil olmuştur. Bu üç müşrik, müminlere: Siz hiçbir şey üzerine değilsiniz, dediler. Şayet söylediğiniz haksa, dünyada sizden üstün olduğumuz gibi ahirette de sizden daha üstün oluruz. Allah, onların bu sözünü redd ederek itaat eden müminle isyan eden kâfirin durumlarının eşit olamayacağını açıkladı.[32]
"Heva ve hevesini tanrı edinen ve ..." ayetinin (23. ayet) nüzul sebebi hakkında İbni Münzir ve İbni Cerir Said b. Cübeyr'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Kureyş bir dönem bir taşa tapıyordu. Daha güzelini bulunca ilkini terkedip diğerine tapmaya başlıyordu ki bunun üzerine Allah Tealâ yukardaki ayeti gönderdi. "Heva ve hevesini tanrı edinen kimseyi gördün mü?" Mukatil de şöyle demiştir: Alaycılardan biri olan Haris b. Kays es-Sehmi hakkında nazil olmuştur. Çünkü o nefsinin arzularına tapıyordu.
23. ayetin devamının nüzul sebebi ile ilgili olarak Mukatil, Ebu Cehil hakkında nazil olduğunu söylemiştir: Ebu Cehil bir gece Velid b. Muğire ile birlikte Kabe'yi tavaf etmişti. Bu sırada peygamberimizin durumunu konuştular. Ebu Cehil şöyle dedi: Allah'a yemin olsun ki onun doğru olduğunu ben biliyorum. Muğire: Sus, bunu söylemekten vazgeç! Delilin nedir? dedi. Ebu Cehil cevap verdi: Ya Eba Abdi Şems! Biz onu çocukluğunda "es-sadık, el-emin: doğru, güvenilir" diye isimlendiriyorduk, yetişkin yaşında peygamber olunca ona hain yalancı diyoruz. Allah'a yemin olsun ki onun doğru olduğunu ben biliyorum. Muğire: Peki seni onu tasdik etmekten ve ona iman etmekten alıkoyan şey nedir, dedi. Ebu Cehil şöyle cevap verdi. Lat ve Uzza'ya yemin olsun ki eğer ona tabi olursam Kureyş kızları benim hakkımda bir ekmek parçası için Ebu Talibin yetimine tabi olduğumu söyleyeceklerdir. Bunun üzerine ayet nazil oldu. "Allah onun kulağını ve kalbini mühürledi."[33]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ dostlukta zalim ve kâfir olanlarla muttakilerin farkını açıkladıktan sonra, onlar arasındaki farkı bir başka açıdan beyan etmiştir ki, o da ahiretteki rahmet ve sevaptır. Sonra Allah iyilerle kötülerin birbirinden farklı olmasına kâinatın adaleti gerektirecek şekilde ölçülü yaratılması, cezanın kazanca ve amele bağlı olmasını sebep gösterdi. Sonra Ce-nab-ı Allah nevasına tabi olanın Allah'ın hidayeti olmadıktan sonra doğru yolu bulmasına imkân bulunmadığını haber verdi.[34]
Açıklaması:
"Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!" Dünyada günah işleyenler, şirk koşanlar, isyankâr olanlar, Allah ve Rasul'ünü (s.a.) inkâr edip Allah'tan başkasına tapanlar, kendilerini, Allah ve Rasul'ünü (s.a.) tasdik eden, salih ameller işleyen, farzları yerine getirip haramlardan kaçınanlarla dünya ve ahirette ceza, sevap ve rahmet hususunda bir tutacağımızı mı zannettiler? Kesinlikle eşit olamazlar. Ahirette müminlerin hali kâfirlerin hali gibi olmayacaktır. Dünya ve ahirette isyan edip haddi aşanlarla, itaat edip iyi olanları eşit tutacağımız şeklinde ne kötü hüküm vermişlerdir. Bunun manası: İyilerle kötülerin hayatta ve ölümde eşit olduklarını kabul etmemektir. Çünkü iyiler itaat üzere, kötüler isyan üzere yaşamışlardır. İyiler müjde ve rahmetle vefat etmiş, diğerleri ise bunun aksi şekilde ölmüşlerdir. Bunun manası, iyiyle kötünün dünyada sıhhat ve rızık yönünden eşit, hatta bazen kâfirin hali müminden daha iyi olsa da ölümde eşit olduklarını kabul etmemektir. Müminin saadetini kâfirin bedbahtlığını gerektiren fark ölümden sonra ortaya çıkar.
Bu ayete benzeyen diğer ayetler:
"Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli isteklerine erişendir. " (Haşr, 59/20) "Öyle ya (Allah 'a) teslimiyet gösterenleri, o günahkârlar gibi tutar mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?" (Kalem, 68/35-36) "Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya (Allah'tan) korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?" (Sad, 38/28).
Bu ayrıca itaat eden müminle asi olan müminin gideceği yerdeki farklılığa da açık bir delildir.
Taberani, Mesruk'tan şöyle rivayet etmiştir: Temim ed-Dârî bir gece kalkmış bu ayeti tekrarlayarak sabahlamıştı: "Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, inanıp iyi ameller işleyen kimseler ile bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!" Ahirette ve dünyada mümin ile kâfirin birbirinden farklı olmasının beyanından sonra Allah bu prensibin doğruluğuna ve hikmetine delil getirerek şöyle buyurmuştur:
1- "Allah, gökleri ve yeri hak ile (yerli yerince) yaratmıştır." Allah gökleri ve yeri kullar arasında adaleti gerektirecek bir ölçüyle yaratmıştır. Öldükten sonra dirilme, hesap ve caza olmasaydı bu yaratma yerli yerinde değil belki batıl olurdu. İyi ile kötü arasındaki cezanın farklı oluşu da adalettir.
2- "Böylece herkes kazancına göre karşılık görür. Onlara zulmedilmez." Dünyada başkasına zulmeden zalimi cezalandırmasaydı göklerin ve yerin yaratılışı yani insanların sınanması için kâinatın yaratılması hak ile olmazdı.
Allah Tealâ'nm "velitücza" sözü "bi'1-hakkı" sözü üzerine atfedilmiştir. Takdiri şöyledir: Allah gökleri ve yeri doğruluğu ortaya çıkarmak ve her nefsin karşılığını alması için yaratmıştır. Bu alemin yaratılışmdaki hedef adalet ve rahmeti ortaya çıkarmaktır. Bu da ancak öldükten sonra dirilmek, kıyamet, haklılarla haksızlara verilecek ceza, üst dereceler (cennet tabakaları) ve alt derecelerdeki (cehennem tabakaları) farklılık meydana geldiğinde tamamlanacaktır.
Sonra Allah kâfirlerin hallerini, kabahatlerini ve kötü cinayetlerini açıkça göstererek şöyle buyurdu:
"Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah 'in (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah'tan başka kim doğru yola eriş-tirebilir? Hala ibret almayacak mısınız?" Hidayeti terkedip hevasma itaat eden ve nefsinin arzularını din yapan kâfirin halini görmüyor musun? Sanki hevasını ilâh edinmiş, Allah'ı bırakarak ona tapınmaya başlamıştır. Allah'ın sevdiği ve razı olduklarına dikkat etmeksizin o, heva hevesine tabi olmuştur. Bu durum kişinin kendisini beğenmesine sebep olmaktadır. Haris b. Kays istediği her şeyi yapardı. Ayetin iniş sebebi hususi ise de itibar lafzın umumi oluşunadır.
Allah gerçeği bilerek, hidayeti dalâletten ayırarak ve onun aleyhine olacak delili ortaya koyarak ondan yardımını kesmiş, onu yoldan çıkarmış, nasihat duymaması için kulağını, hidayeti anlamaması için kalbini mühür-lemiş, gözüne ve kalbine hidayeti görmemesi, kâinatta Allah'ın birliğine delâlet eden ayetlerini anlamaması için perde çekmiştir.
Yoldan çıkması ve hevasma tabi olması sebebiyle Allah'ın hidayetten uzaklaştırdığı kimseyi doğruyu ve gerçeği bulmaya kim muvaffak kılabilir? Siz düşünüp ibret almaz mısınız? İşin gerçeğini öğrenip nasihat almaz mısınız?
Ayetin baş tarafının benzeri şu ayettir: "Rabbinin makamından korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştıran için ise şüphesiz cennet yegâne barınaktır" (Naziat, 79/40-41).
Ayetin orta kısmının benzeri de Allah Tealânm şu ayetidir: "Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile) korkutsan da korkutmasan da onlar için birdir; iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır." (Bakara, 2/6-7).[35]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
1- Takva sahibi müminler ile zalimler arasındaki dostluk konusunda bir fark olduğu gibi dünya ve ahirette de iyilerle kötüler arasında ceza bakımından bir fark vardır. Allah dünyada ve ahirette muttakilerin dostu ve yardımcısıdır. Zalim kâfirler dünyada birbirlerinin dostudur. Ahirette ise bu dostlukları sona erecektir. Kâfirler dünyada sağlık, rızık ve maddi imkânlar bakımından müminlerle eşit, hatta daha iyi bir durumda bulunsalar bile iyi davranan müminler dünya ve ahiret mutluluğunu tadarken kötü kâfirler ahirette bedbaht olacaklardır.
2- İyilerle kötüler arasında derece ve ceza bakımından elbette Allah'ın adaletini gösteren farklılık olacaktır. Çünkü gökler ve yer adaletle ayakta durmaktadır. Her nefis dünyada yaptığının karşılığını ahirette alacaktır. İnsanlar ahirette sevabın eksikliği ya da cezanın çokluğuyla zulme uğramayacaklardır.
3- Muhakkak ki nefsin arzularına tabi olmak daima kötülenmiştir. İb-ni Abbas (r.a.) şöyle söylemiştir. Allah Kur'an'da hevayı anlattığı her yerde onu kötülemiş ve şöyle buyurmuştur: "O hevasının peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer." (Araf, 7/176). "Kötü arzularına uymuş işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme." (Kehf, 18/28). "Gel gör ki haksızlık edenler, bilgisizce kötü arzularına uydular. Allah'ın saptırdığını kim doğru yola eriştirebilir? Onlar için herhangi bir yardımcı yoktur." (Rum, 30/29). "Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevasına uyandan daha sapık kim olabilir." (Kasas, 28/50). "Heva ve hevese uyma. Sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır." (Sad, 38/26).
Nevevî'nin Makdisî'nin Kitabü'l-Hucce'sinde Abdullah b. Amr b. As (r.a) dan rivayet ettiğine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden birinin arzuları benim getirdiğime tabi olmadıkça mümin olamaz."
Ahmed, Tirmizi, İbni Mace ve Hakim'in Şeddad b. Evs'den rivayet ettiklerine göre Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "İtaat edilen bir cimrilik, peşinden gidilen heva heves, tercih edilen bir dünya ve herkesin kendi görüşünü beğendiğini gördüğün zaman sen özellikle kendine dikkat et. Başkalarının işiyle uğraşma." Taberani'nin Evsat adlı kitabında İbni Ömer'den rivayet ettiğine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: (bu hadis zayıftır.) "Üç şey helak edici üç şey de kurtarıcıdr. Helak edici şeyler şunlardır: İtaat edilen cimrilik, arkasından gidilen heva heves ve kişinin kendini beğenmesi. Kurtarıcı olan şeyler de şunlardır: Gizli ve aşikar Allah korkusu, zenginlik ve fakirlikte dengeli olmak, hoşnutluk ve öfke anında adaletli olmak."
Allah bir kavmi, ancak kendilerine hidayet yolunu gösterip, gerçekleri bildirdikten sonra saptırır. Onlardan lütuf ve rahmetini de, inkârları, zulüm ve küfürleri sebebiyle engeller. Kalp gözüyle görme, hidayet sebeplerini düşünme ve hidayeti iyice kavramak için va'zu nasihat dinleme konusunda onların hidayet pencerelerini; ancak onların yüz çevirip, inat ve isyan etmelerinden sonra kapatır.
Müfessirler şöyle demiştir: Bu ayet; insanlar itikatta, hayır ve şer işlerde kendi fiilini yaratı; çünkü Allah kâfirin kalbini ve gözünü mühürledi-ğini haber verdiğinde onları hidayetten de men ettiğini açıklamıştır, diyen Kaderiyye'ye rettir. Doğru olan insanın fiillerinin yaratıcısı Allah'tır. Onları kul yaratmaz. Kul ancak hayır ve serden hangi yolu isterse onu kazanıp seçer.
5- Saptıranların dalâlete düşmesinin sebepleri ya insanın nefs-i em-maresinin (kötülüğü emreden nefsin) isteklerine tabi olmasıdır. "Heva ve hevesini tanrı edinen kişiyi gördün mü?" Veya hidayet yollarını öğrendikten sonra gerçekleri bilmezlikten gelmesidir. "Allah onu bir bilgiye göre saptırdı." Yahut inattır. "Onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir?" Ya da ancak bu hayata inanıp öldükten sonra dirilme inancını inkâr etmektir. "Ölürüz ve yaşarız." Son olarak da başlangıcı inkâr ettiklerini söyleyenlerdir. "Bizi ancak zaman helak eder."
Allah onların şüphelerine aşağıdaki ayetlerle cevap verdi. "Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur." Yani onların söylediklerine delilleri yoktur. Bunu ancak zan ile, tahmin ile ve bu meselenin uzak olduğunu düşünerek söylüyorlar. Hiçbir akıllının onların sözüne iltifat etmemesi gerekir. Çünkü delil bunun aksine gelmiştir. Bu da bu varlığın ortaya çıkış ve yok oluş (mebde' ve meâd) delilidir. Ölmüş babalarımızı diriltin, diye söylemelerinin hiçbir delil değeri yoktur.[36]
Materyalistlik Ve Mülhidlik, Öldükten Sonra Dirilmenin İnkârı Ve Kıyametin Dehşetli Halleri:
24- Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder. Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar.
25- Onlara açıkça ayetlerimiz okunduğu zaman: Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin, demelerinden başka delilleri yoktur.
26- De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür. Sonra sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde bir araya toplar. Fakat insanların çoğu bilmezler.
27- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır.
28- O gün her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır, (onlara şöyle denilir:) Bu gün, yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız!
29- Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.
Belagat:
"Ölürüz ve yaşarız" kelimeleri arasında tezat sanatı vardır.
"Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır." ayetindeki "söyleyen" kelimesinde açık istiare vardır. Yani sizin aleyhinize olarak gerçeğe uygun şehadet eder, demektir. Bu, dilin şahitliğinden daha anlamlıdır. Çünkü kitabın şehadeti; insanın, lisanıyla şehadetinden (şahitliğinden) daha kuvvetlidir.[37]
Kelime ve İbareler:
Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden müşrikler "dediler ki:" "Hayat, ancak dünyada yaşadığımız hayattır. Ölürüz ve yaşarız." Yani bazımız ölür, bazımız da doğarak hayata kavuşur. "Bizi ancak zaman helak eder." Yani zamanın geçmesi helak eder. Dehr, aslında zaman, dünyanın devamlılık süresidir. "Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur." Yani söyledikleri bu söz hakkında onların ilmî hiçbir delilleri yoktur. "Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar." Yani iddia ettikleri konuda hiçbir delilleri yoktur. Söylediklerini ancak taklitle söylüyorlar.
Öldükten sonra diriltmeye olan gücümüzü gösteren Kur'an "ayetlerimiz" öldükten sonra dirilteceğimiz konusunda "okunduğu zaman doğru iseniz, (ölmüş olan) babalarımızı tekrar hayata getiriniz, demelerinden başka delilleri yoktur."
"Kıyamet gününde bir araya toplar." Çünkü bunun bilinen bir hikmeti vardır ki, o da şudur: Gerçek adaletin ve cezanın yerine getirilmesi. "Fakat insanların pek çoğu," düşüncesizlik ve sadece gözleri önündeki maddi aleme baktıklarından, "gerçeği bilmiyorlar." [38]
Nüzul Sebebi:
"Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır." ayetinin (24. ayet) nüzul sebebi hakkında İbni Münzir'in Ebu Hüreyre'den rivayet ettiğine göre Ebu Hüreyre şöyle demiştir: Cahiliyye dönemindeki insanlar şöyle derlerdi: Bizi, ancak gece ve gündüz helak eder. Bunun üzerine Allah, "Dediler ki: Hayat ancak, bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder." ayetini indirdi. [39]
Ayetler Arası İlişki:
Küfür ve inatları sebebiyle müşriklerin hakka ve hayra ulaşmasının engellendiğini beyan ettikten sonra Allah, onların inançlarındaki fesat noktalarını da zikretmiştir: Öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek; zanlar, evhamlar, tahminler ve taklide dayanmak; öldükten sonra dirilmeye delil olsun diye, ölmüş olan atalarının tekrar diriltilmesini isteyerek kudret sahibi Allah'ı kabul etmemek.
Allah onların bu düşüncelerini reddetmiştir. Allah Tealâ'nm onlara cevabı sadece kendi sözüyle davasını ispat değildir. O, ilk önce yaratmaya kadir olan Allah'ın, tekrar yaratmaya kudreti olduğunun ispatı şeklindedir. Sonra Allah, göklerde ve yerde mümkün olan her şeye kadir olduğunu beyan ederek delili umumileştirdi. Sonra da, kıyamet gününün bazı dehşetli hallerini, bunların sebebiyle insanların diz üstü çökeceklerini, dünyada kayıt altına alınan ve sahiplerine şahitlik yapacak olan amel defterlerinin hakemliğine başvurulacağını zikretti. [40]
Açıklaması:
"Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman helak eder." Bu, ahireti ya da kıyameti inkâr noktasında, materyalist kâfirlerin, onlarla aynı görüşü paylaşan o dönemdeki Arap müşrikleri ve benzerlerinin sözleridir. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden bu müşrikler şöyle demişlerdir: "İçinde bulunduğumuz hayattan başka hayat yoktur." Bu dünya evinden başka bir yurt yoktur. Bir kısım insanlar ölüyor, bazıları yaşıyor, ahiret yok, kıyamet yok, bunun ötesinde hayat da yoktur. Bizi ancak günlerin ve gecelerin geçmesi öldürecektir. Yok eden, insanları helak eden ancak gece ve günlerin geçmesidir, yani tabiattır. Bu, açıkça öldükten sonra dirilmeyi yalanlamak, kıyameti açıkça inkâr etmek ve Allah'ı kabul etmemekten başka bir şey değildir.
Cahiliyye dönemlerinde Araplar, ancak dehrin (zamanın) etkin olduğuna inanıyorlardı. Kendilerine bir zarar, bir zulüm veya istenmeyen bir şey isabet ettiği zaman, bunu dehre (zamana) nispet ederlerdi. Onlara, "Zamana sövmeyin, Çünkü Allah, zamanın ta kendisidir." yani zamana nispet ettiğiniz bu işleri gerçekte yapan yalnız Allah'tır. Dolayısıyla sövmek, dönüp dolaşıp Allah'a gider, denildi.
Buhari ve Müslim'in Sa/uTı'lerinde, Ebu Davud ve Nesei'nin Sünerile-rinde Ebu Hüreyre'den yaptıkları rivayette, Ebu Hüreyre şöyle demiştir, Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurdu: "Allah şöyle diyecek: İnsanoğlu beni incitiyor, dehre (zamana) sövüyor, halbuki ben zamanım, olaylar benim elimdedir. Geceyi gündüzü evirip-çeviren benim." Bir başka rivayette: "Dehre söy-meyin, zira Allah, dehrin ta kendisidir." denilmiştir. İbni Cerir ve İbni Ebi Hatim'in Ebu Hüreyre (r.a.)'den rivayetlerine göre o, şöyle demiştir: "Cahiliyye dönemindeki insanlar şöyle diyordu: Bizi ancak gece ve gündüz helak eder." Bu sebeple Allah kitabında şöyle buyurdu: "Dediler ki: Hayat, ancak bu dünyada yaşadığımızdır..."
Muhammed b. İshak'ın Ebu Hüreyre'den rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ şöyle diyecek: Kulumdan borç istedim, vermedi, kulum bana sövdü. Kulum, vay dehre! diyor. Halbuki dehr (zaman) benim. (Hadiseleri var eden dehr değil, benim!)"
İmam Malik'in Muvatta adlı kitabında Ebu Hüreyre'den rivayet ettiğine göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Sizden hiçbiriniz, vay dehrin (zamanın) helakine! demesin. Çünkü Allah, dehrin (zamanın) ta kendisidir." Dehre yüklediğiniz anlam Allah'a aittir.
İmam Şafii, Ebu Ubeyde ve diğer alimler, Allah Rasul'ünün (s.a.) "Dehre sövmeyin, çünkü Allah, dehrin ta kendisidir." sözünü şu şekilde yorumlamışlardır: Cahiliyye döneminde Araplara bir sıkıntı, bir belâ veya bir felâket geldiğinde, vay dehrin helakine! derlerdi. Bu felâketleri dehre isnat ederek, ona söverlerdi. (Türkçemizde zalim felek, kahpe felek ifadeleri de aynı bağlamdadır.) Halbuki bu fiillerin faili ancak Allah'tır, dolayısıyla Allah'a sövmüş oluyorlardı. Çünkü hakiki fail (yapıcı, yaratıcı) Allah'tır. Bu itibarla insanlar, dehre sövüp, kötülemekten yasaklanmışlardır. Çünkü Allah, onların kastettiği dehrin ta kendisidir. Bu fiilleri dehre isnat ediyorlar.[41]
Allah, onların bu düşüncelerini, herhangi bir delile dayanmadığını beyan ederek, şöyle buyurdu: "Bu hususta onların hiçbir bilgisi de yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar." Yani onlar bu sözü ancak şüphe içerisinde, işin gerçeğini bilmeden söylemişlerdir. Aklî veya naklî hiçbir delilleri yoktur. Dayanakları, delilsiz zan ve tahminden başka bir şey değildir.
Razi şöyle demiştir: Bu ayet, delilsiz ve şahitsiz söylenen sözün batıl ve fasit olduğuna en kuvvetli delillerdendir. Zan ve tahminlerin peşinden gitmenin de Allah yanında kabul edilir tarafı olmadığını gösterir.[42]
Sonra Allah şöyle diyerek onların şüphesini ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr delillerini zikretmiştir:
"Onlara açıkça ayetlerimiz okunduğu zaman: Doğru sözlü iseniz, atalarımızı getirin demelerinden başka deliller yoktur." Yani onlara, Allah'ın kudretini ve öldükten sonra diriltmeye olan gücünü gösteren apaçık Kur'an ayetlerinden bir kısmı okunduğu, kendilerine delil getirilip, hak açıklandığı ve Allah Tealâ'nın, insanlara tekrar hayat vermeye kadir olduğu beyan edilince, ölmüş babalarının tekrar diriltilmesini istemekten başka bir delilleri olmaz. Ve o müşrikler o zaman şöyle derler: "Ey Müminler! Öldükten sonra dirilmenin mümkün olması konusunda eğer doğru iseniz, söyledikleriniz hak ise, atalarımızı diriltin ki, onlar, öldükten sonra dirilmenin doğruıuğu konusunda bize bilgi versinler."
Bu basit bir sözdür. Çünkü ba's, dünya sona erdikten sonra olacaktır. Bir şeyin şimdi olmamasından, gelecekte, yani kıyamet gününde de olmayacağı anlamı çıkmaz.
Sonra Allah Tealâ, ba'sin mümkün olduğunun delilini zikrederek şöyle buyurdu: "De ki: Allah sizi diriltir, sonra öldürür, sonra sizi şüphe götürmeyen kıyamet gününde biraraya toplar."
Ey Peygamber! Öldükten sonra dirilmeyi (ba'si) inkâr eden bu müşriklere şöyle söyle: Şüphesiz Allah, dünyada size hayat verdi. Ecelleriniz sona erince canınızı alacak, sonra hepinizi kıyamet gününde şüphe olmayacak bir şekilde biraraya toplayacaktır. Çünkü ilk defa yaratan Allah için tekrar yaratma güç değildir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: "İlkin mahlûkunu yaratıp (ölümden) sonra bunu (yaratmayı) tekrarlayan O'dur ki, bu O'nun için pek kolaydır." (Rum, 30/27).
Yüce Allah'ın adil ve zulümden münezzeh olması, öldükten sonra dirilmenin ve kıyametin gerçek olmasını gerektirir.
"Fakat insanların pek çoğu bilmezler." Yani insanların büyük çoğunluğu -bunlar o zamanın Arap müşrikleri- iyice düşünmeden ba'si inkâr ederler, ilmî gerçeği idrak edemezler, işin görünmeyen (manevi) taraflarını düşünmeden, sadece maddi yönlerine bakmakla yetinirler. Bu sebeple de bedenlerin tekrar dirilmesini uzak görürler. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurdu: "Doğrusu onlar, o azabı uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz." (Mearic, 70/6-7). İşte böylece, insanın, hayvanın ve bitkinin sonradan yaratılışını dikkate alarak, bunların var oluşunun, kudret ve hikmet sahibi Allah'ın varlığını gösterdiğinin farkına varamıyorlar.
Sonra yüce Allah, daha önce kudretini gösteren hususi delili zikretmişken, şimdi daha umumi bir delili ifade ederek şöyle buyurmuştur:
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Kıyametin kopacağı gün var ya, işte o gün batıla sapanlar hüsrana uğrayacaklardır." Yani şüphesiz yüce Allah, göklerin ve yerin maliki ve her ikisinin hakimi olup dünya ve ahiret-te onlarda yegâne tasarruf sahibidir. Kullarından hiç kimsenin ve tapınılan putların bu hususta Allah'a kesinlikle bir ortaklığı yoktur.
Haşir ve neşir konusunda söz söyleme imkânını beyan ettikten sonra Allah Tealâ kıyamet hallerini zikretmeye başladı. Bunların ilki de: "Kıyametin kopacağı gün var ya..." ayetidir. Yani kıyametin kopacağı gün, batıllara sarılıp tutunan, gerçekleri yalanlayıp inkâr edenler, cehenneme girmek suretiyle hüsrana uğrayacaklardır. Cehenneme gidecekleri için o gün onların hüsranı apaçık ortaya çıkacaktır.
Daha sonra da yüce Allah, kıyamet gününün korkularım şöyle açıkladı:
1- "O gün her ümmeti diz çökmüş görürsün." Yani o gün korku ve endişenin şiddetinden dolayı her dinin mensubunu dizleri üzerine çökmüş görürsün. İnsanlar, hesap anında olayın dehşetinden dolayı Allah'ın huzurunda diz çökeceklerdir.
2- "Her ümmet kendi kitabına çağrılır." Yani her ümmet, kendi peygamberlerine indirilen kitaplarına veya amel defterlerine çağrılır. Nitekim yüce Allah, şöyle buyurmuştur: "...kitap konulur, peygamberler ve şahitler getirilir ve aralarında hakkaniyetle hüküm verilir. Onlara asla zulmedilmez." (Zümer, 39/69).
3- "Bu gün yaptıklarınızla cezalandırılacaksınız." Yani kıyamet gününde Allah size, dünyada yaptığınız iyi kötü amellerinizin karşılığını verecektir. Siz bu amellerinizin, karşılığını fazlasız ve eksiksiz olarak göreceksiniz.
4- "Bu, yüzünüze karşı gerçeği söyleyen kitabımızdır. Çünkü biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk." Yani bunlar, Hafaza meleklerine yazmalarını emrettiğimiz amel defterlerinizdir, onlar size şahitlik edecek ve eksik fazla olmaksızın bütün amellerinizi zikredecektir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün. Vay halimize! derler, Bu nasıl kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsisini sayıp dökmüş. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez." (Kehf, 18/49).
Bu ayetin tefsiri konusunda İbni Abbas ve diğerleri şöyle demiştir: "Hafaza meleklerine (koruyucu meleklere), insanlar adına amellerini yazmalarını, tespit edip korumaları emredilmiştir. Bu melekler kulların amellerini yazar, sonra onları göğe yükseltirler. Bu yazıcı melekler, ellerindeki bilgilere uygun olarak, amel defterlerinin bulunduğu divanda diğer meleklerle karşılaşırlar. Çünkü Allah, daha kullarını yaratmadan önce onlarla ilgili olan bilgileri o meleklere her gece levh-i mahfuzda ne bir harf fazla, ne de bir harf eksik olarak gösteriyordu. Sonra İbni Abbas zikredilen ayeti okudu. [43]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
1- Bu, müşriklerin ve materyalistlerin ahireti inkârlarını, öldükten sonra dirilmeyi yalanladıklarını ve cezayı yok saydıklarını içeren, açık bir haberdir. Bu, onların şu sözlerinden alınmıştır: "...ölürüz ve yaşarız..." yani bir kısmımız ölür, bir kısmımız yaşar, veya biz ölürüz, evlâtlarımız yaşar. Bizi ancak yıllar ve günler, zamanın akışı yok eder.
2- Onların ahireti inkârlarına dair aklî veya naklî hiçbir delilleri yoktur. Onlar ancak zan ve tahminle konuşan bir topluluktur.
Kurtubî şöyle demiştir: Müşrikler çeşitli sınıflara ayrılırlar. Onlardan bir kısmı ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr eder, bir kısmı yaratıcıyı kabul edip ba'si inkâr eder. Bir kısmı da bas konusunda şüphe içerisindedir, onu kesin olarak inkâr etmez. Müslümanlar arasında bir başka topluluk ortaya çıkmıştır ki, bunlar da, müslümanlardan korktukları için ba'si inkâr edemezler, tevile saparak, kıyameti bedenin ölümü diye kabul ederler, iddialarına göre sevap ve cazayı da, ruhlar için olacak bir takım hayallerden ibaret diye düşünürler. Bunların serleri, tüm kâfirlerin şerlerinden daha zararlıdır. Çünkü bunlar, hakkın üzerini örtüp fikirleri karıştırmaktadırlar. Bunların gerçeği karıştırmasıyla da, insanlar aldanmaktadır. Halbuki şirkini açıkça ortaya koyan müşrikten, her zaman müslüman sakınmalıdır.[44]
3- Müşriklere, ba'sin (öldükten sonra dirilmenin) olacağına dair indirilen ayetler okununca, onların; ölmüş babalarımızı bize getirin de, söylediklerinizin doğruluğunu onlara soralım, demekten başka hiçbir savunmaları, delil veya şüpheleri olmaz.
Yüce Allah, onların bu sözlerine karşı, onlara şöyle cevap vermiştir: Sizler, babalarınızın sulbünde ölü nutfeler halinde iken Allah sizi diriltiyor; sonra belirli ecel süresi dolunca sizi öldürüyor, daha sonra da sizi dünyada dirilttiği gibi, kıyamet gününde de diriltip bir araya toplayacaktır. Ancak insanların pek çoğu, Allah'ın, kendilerini ilk defa yarattığı gibi, tekrar yaratacağını bilmemektedirler. Halbuki bu ilk yaratmaya kadir olan Allah, onların babalarını önlerine getirmeye de kadirdir. Bu, Allah'a çok daha kolaydır.
4- Allah'ın, üstün kudretine ve öldükten sonra dirilmenin olacağına dair delillerinden birisi de gökleri ve yeri yaratması, onlarda hakimiyet kurup, tasarrufta bulunmasıdır. Kıyamet koptuğunda inkarcı kâfirlerin hüsranı apaçık ortaya çıkacaktır.
5- Kıyamet gününün büyük korku ve dehşet verici halleri vardır. Onlardan bazıları şunlardır:
a) Her ümmet, olayın dehşetinden korktukları için diz üstü çökeceklerdir. Selman-i Farisi şöyle demiştir: Kıyamet gününde bir saat var ki, o, on seneye bedeldir. İnsanlar o saatte dizleri üzeri çökerek yere düşeceklerdir. Hatta İbrahim (a.s.) şöyle seslenecektir: Allah'ım! Bugün ben ancak kendim için bir şeyler istiyorum. (Ancak kendi derdimle meşgulüm!)
b) Her ümmet, kendi hesabına ve içerisinde hayır şer, amellerinin yazılı olduğu kitabına çağrılacaktır.
c) Ceza, hayır - şer, amelin miktarına ve nevine göre olacaktır.
d) İnsanların söz ve fiilleri kesinlikle kaydedilmektedir. Dünyada her insan adına meleklerin kayıt yaptığı amel defterleri, sahiplerine şahitlik yapacaktır.
e) İnsanın, karşısına birden dikilen hakikatle karşılaşması: Bu da şudur. Allah'ın, meleklerine insanoğlunun dünyada yaptıklarını yazıp kaydetme emrini vermiş olmasıdır. Hz. Ali (r.a.) şöyle demiştir "Allah'ın her gün bir şeyle (bir defter ile) yeryüzüne inen melekleri vardır. Melekler o defterin içine insanoğullarının amellerini yazarlar." [45]
İtaat Eden Müminlere Ve Asi Kafirlere Verilecek Karşılık:
30- İman edip iyi işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul eder. budur.
31- Ama inkâr edenlere gelince onlara: Ayetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip günahkâr bir toplum olmuştunuz, değil mi? denilir.
32- Allah'ın vaadi haktır, o saatte şüphe yoktur, dendiği zaman: Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, onun bir tahminden ibaret olduğunu zannediyoruz. (Onun hakkında) kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz.
33- Yaptıklarının kötülükleri- onla-
şey onları kuşatmıştır.
34- Denilir ki: Bu güne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur!
35- Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Siz Allah'ın ayetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün ateşten çıkarılmayacaklardır ve onların (Allah'ı) hoşnut etmeleri de istenmeyecektir.
36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi, bütün alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.
37- Göklerde ve yerde azamet yalnız O'nundur. O, azizdir, hakimdir.
Belagat:
"Ayetlerimiz size okunmuş değil miydi?" Bu ifade soru olmakla birlikte öğrenme maksadı ile değil, kınama maksadı ile sorulmuş bir sorudur (istifham-ı tevbîhî).
"Denilir ki: Bu güne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, biz de bugün sizi unuturuz." Burada "istiare-i temsiliyye" vardır. Azap içerisinde kalan insan, bir yerde hapsedilip de gardiyanın yiyeceksiz içeceksiz olarak unuttuğu kimseye benzetilmiştir. Vech-i şebeh (benzetme yönü) tek tek belli hususlar değil bir heyettir. Kastedilen mana şudur: Sizi azabın içerisinde terkedeceğiz ve size, unutulan bir kimse olarak muamele edeceğiz. Çünkü Allah Tealâ unutmaz.
"Artık bugün ateşten çıkarılmayacaklardır." Burada muhataptan gaib kipine "iltifat: dönüş" vardır. Onlar ihmal edildiğinden ve durumlarına önem verilmediğinden "siz" denilmemiş, "onlar" denilmiştir. [46]
Kelime ve İbareler:
Buradaki "...ayetlerim..."den maksat Kur'an'ın ve Kur'an'dan önceki Allah'ın şeriatlerini ihtiva eden kitapların buyruklardır. Burada günakâr-lar kâfirler demektir. "Mücrim" "müslim"in zıddıdır. Yani küfür günahı işleyen demektir.
Kâfirlere, "Allah'ın" ba's hakkındaki ve ölüleri kabirlerinden dirilteceği konusundaki "vaadi haktır, o saatte" kıyametin geleceğinde "şüphe yoktur denildiğinde... onun ancak bir tahminden ibaret olduğunu zannediyoruz. " "Biz" kıyametin geleceği konusunda "kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz."
"Siz Allah'ın ayetlerini" Kur'an'ı "alaya aldınız" onun üzerinde hiç düşünmediniz "dünya hayatı sizi aldattı" da ba's ve hesap yoktur dediniz.
"Allah'ın ayetleriyle alay ettiniz" onları hiç düşünmediniz. Allah'ın ayetleri Kur'an'dır. "dünya hayatı (basit hayat) sizi aldattı da" ba's ve hesap olmadığını söylediniz.
Allah'ın ayetlerini yalanlayıcılar hakkındaki vaadini yerine getirdiğinden dolayı, "hamd" yani en güzel ifadelerle övgü "Allah'a mahsustur." [47]
Ayetler Arası İlişki:
Allah Tealâ kıyametin dehşetli hallerini beyan ettikten sonra, itaat eden müminlerin durumlarını, onlar için hazırladığı rahmet ve sevabı; kâfirlerin hallerini, onlar için hazırladığı cezayı, azap ile alay etmelerinden ve dünyaya aldanmalarından dolayı başlarına gelecek olanları oradan çıkmaları, tevbe etmeleri ve geçmiş günahlardan dolayı Allah'ı hoşnut etmeleri gibi bütün kurtuluş ümitlerinin sönerek cehennemde bırakılmak suretiyle unutulmuş muamelesi göreceklerini açıklamıştır.[48]
Açıklaması:
Bu ayetler, ister mümin, ister kâfir, kıyamet gününde Allah'ın kulları
hakkındaki hükmünü beyan etmektedir. Allah Tealâ birinci fırkanın hükmünü beyan ederek şöyle buyurdu:
"İnanıp iyi işler yapanlara gelince, Rableri onları rahmetine kabul eder. İşte apaçık kurtuluş budur." Yani Allah'ı, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü tasdik edenlere ve dinin buyruklarına uygun güzel işler yapanlara gelince, Rableri onları cennete koyacaktır. İşte bu cennete giriş gerçekten istenilenin elde edilişidir. Apaçık kurtuluş ve başarı ancak budur.
Ayette cennete rahmet denilmiştir. Rahmet ise cennettir. Peygamberimiz (s.a.) sahih bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ cennete şöyle dedi: Sen, benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim."
İkinci fırkanın hükmünü beyan ederek ve onları kınayarak da şöyle buyurmuştur: "Ama inkâr edenlere gelince onlara: Ayetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip, suçlu bir toplum olmuştunuz, değil mi? denilir." Allah'ın birliğini ve ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) inkâr edenlere gelince, onlara kınanarak şöyle denilir: Allah'ın ayetleri size okunmadı mı? Elbette okundu, ama siz kibirlenip, iman etmemekte direndiniz, onları dinlemek ve tabi olmaktan yüz çevirdiniz. Davranışlarınızda fasık bir topluluk haline gelerek, günahları ve masiyetleri işlemeye, kalplerinizde ahireti, sevap ve cezayı yalanlamaya devam ettiniz. Bu sebeple Allah peşinden şu sözünü getirdi: "Allah'ın vaadi gerçektir, kıyamet gününde şüphe yoktur, dendiği zaman: Kıyametin ne olduğunu bilmiyoruz, onun bir tahminden ibaret olduğunu zannediyoruz, (onun hakkında) kesin bir bilgi elde etmiş değiliz, demiştiniz." Yani bu kâfirlere Allah Rasulü (s.a.) ve müminler vasıtasıyla: "Bas (öldükten sonra dirilme) hesap ve ahirette gelecek tüm konular hakkında Allah'ın vaadi haktır, mutlaka olacaktır, kıyametin kopacağında asla şüphe yoktur, o halde bunlara inanın ve sizi azaptan kurtaracak şeyler yapın!" denildiğinde siz, şöyle dersiniz: "Biz kıyametin ne olduğunu bilmeyiz, onun vukuunu sadece bir tahmin, bir zan şeklinde düşünüyoruz, onun hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz. Kıyametin kopacağına da inancımız kesin değil.' O kâfirler, sanki bütün zanları yok saymışlar; sadece içinde ilim bulunmayan zannı almışlar ve şöyle demişlerdir, "...onun hakkında kesin bir bilgi elde etmiş değiliz."
Bu sert üslûptan sonra Allah onların karşılaşacağı azabı zikretmiştir.
"Yaptıklarınızın kötülükleri onlara görünmüş, alay edip durdukları şey onları kuşatmıştır." Yani çirkin amelleri ve kötü davranışlarının cezası onlara gözüktü ve onları çepeçevre kuşattı ve cehenneme girmek suretiyle amellerinin karşılığı kendilerine geldi, dünyada alay edip durdukları ve evham ve hurafelerden ibarettir, dedikleri şeylerle cezaya çarptırıldılar.
Sonra yüce Allah şöyle diyerek onların kurtuluş ümitlerini boşa çıkardı:
"Denilir ki: Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi, biz de bugün sizi unuturuz. Yeriniz ateştir, yardımcılarınız da yoktur." Kıyamet gününde onlara şöyle denilir: Bugün sizi unutan kimsenin muamelesini yapacağım. Unutulup bir tarafa atılan ve önem verilmeyen bir eşyaya yapılan muamele gibi muamele edeceğim. Bugün için ameli terkettiğiniz ve son güne inanmadığınızdan dolayı, Allah'ın kitaplarında ahirete dair gelen ayetleri bilmezlikten geldiğiniz gibi ben de sizi azabın içerisinde bırakacağım. Sizin sığınacağınız mesken ve karargahınız ateşten başka bir şey değildir. Size yardım edecek ve sizi azaptan koruyacak yardımcılarınız da olmayacaktır.
Bununla Allah, onlara vereceği azabı üç çeşitte toplamıştır:
1- Onlardan rahmetini tamamıyla kesmesi,
2- Cehennemi onlara barınak yapması,
3- Onların, dost ve yardımcılarını kaybetmeleri.
Sahih hadiste sabit olduğuna göre: "Allah Tealâ kıyamet gününde bazı kullarına şöyle diyecektir: Sana eş nasip etmedim mi, sana ikramda bulunmadım mı, emrine atları ve develeri vermedim mi, reislik ve ganimet imkânı vermedim mi? Bunun üzerine kul: "Evet ya Rabbi!' diye cevap verecektir." Allah, "Benimle karşılaşacağını düşündün mü?" diye soracak, kul da "Hayır" diyecektir. Allah da "Sen beni unuttuğun gibi bugün de ben seni unutuyorum." diye karşılık verecektir.
Sonra Allah bu azabın sebeplerini şöyle zikretti: Bunun böyle olmasının sebebi şudur: "Siz Allah 'in ayetlerini alaya aldınız, dünya hayatı sizi aldattı. Artık bugün ateşten çıkarılmayacaklar ve onların özür dilemeleri de kabul edilmeyecektir." İşte başınıza gelen bu azap, Allah'ın kitabı Kur'an'ı alaya almanız, dünyanın sizi süs ve zinetleriyle aldatması, sizin de onlara meyliniz ve dünyadan başka bir yurdun olmadığını ve ba'sin (öldükten sonra dirilmenin) de olmayacağına inanmanız sebebiyledir. Bugün onlar cehennemden çıkarılmayacaklardır. Onlardan Allah'ın itaatına dönüp rızasını kazanmaları da istenmeyecektir. Çünkü o gün tev-benin kabul edilmeyeceği, mazaretin fayda vermeyeceği bir gündür.
Allah Tealâ ba'se (öldükten sonra diriltmeye) olan kudretini afaki ve enfüsi delillerle ispat edip, mümin ve kâfirler hakkında hükmünü zikrettikten sonra -bize, kendisini nasıl öveceğimizi öğretmek için- zatını lâyık olduğu şekilde övdü ve şöyle buyurdu: "Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi, bütün alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." Samimi hamd, birçok nimetlere karşılık eksiksiz şükür, göklerin ve yerin yaratıcısı ve her ikisin-deki insanlar, cinler, hayvanlar, cisimler, ruhlar, zat ve sıfatlar gibi çeşitli dünyaların yaratıklarının sahibi bulunan Allah'a mahsustur.
"Göklerde ve yerde bütün azamet yalnız O'na aittir. O azizdir, hakimdir." Göklerin ve yerin her tarafında azamet, ululuk, celâl ve saltanat ancak Allah'a mahsustur. O yüce Allah, güçlüdür, hakimiyetinde ezici güce sahiptir. O'nu kimse mağlup edemez. Bütün sözlerinde, fiillerinde, buyruklarında ve bu dünyadaki tüm hükümlerinde hikmet sahibidir.
Ahmet b. Hanbel, Müslim, Ebu Davud ve İbni Mace'nin: Ebu Hüreyre ve Ebu Said (r.a.)den rivayet ettikleri sahih kudsî hadiste Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Allah Tealâ şöyle buyuruyor: Azamet benim izarım, kibriya ridamdır. Bunlardan biri konusunda kim benimle münakaşa ederse onu cehennemime koyarım." [49]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
1- Allah'ın rızasına uygun güzel ameller (amel-i salih) işleyip farzları eda eden, günahlardan ve çirkinliklerden kaçınan müminlerin sevabı huld ve naim cennetlerine girmektir.
2- Allah'a bir başka ilâhi eş koşan masiyetleri işleyen, Allah'a itaatten, hükümlerini kabul edip şeriatlerine tabi olmaktan yüz çeviren müşrik kâfirlerin cezaları ise cehennem ateşine girmektir. Bu durum cezayı hak etmenin ancak dinin gelmesinden sonra olabileceğini göstermektedir.
3- Kâfirler, Allah'ın Kur'an'daki ve diğer peygamberlere indirilen kitaplardaki ayetlerine tabi olmadıklarından ve onlara kulak vermediklerinden dolayı cezalandırılacaklardır.
4- Müminler, kâfirlere: Allah'ın sevap ve ceza konusundaki vaadini ve kıyametin şüphesiz geleceğini kesin dille hatırlattıklarında kâfirler bunu inkâr ederek yalanlamışlar ve: Kıyamet hak mıdır, yoksa batıl mıdır, bilmiyoruz, biz ancak ilme ve kesin karara götürmeyecek bir zan içerisindeyiz. Kıyametin geleceğine dair kesin ve güvenilir bir bilgimiz yok, diye cevap vermişlerdir. Bunlar ba's ve kıyamet konusunda şüphe içerisinde olan müşrikler grubu olup Allah'ın şu kavlinde: "Dediler ki: Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır, (kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız." diyerek ba'si (öldükten sonra dirilmeyi) kesinlikle inkâr eden daha önce geçmiş olan müşrikler grubundan ayrıdır.
5- Ahirette gerçekler ve olaylar kesin bir şekilde ortaya çıkacak ve kâfirlerin işledikleri amellerin kötülük ve çirkinlikleri ortaya dökülecektir. Dünyada iken Allah'ın azabı ile alay ediyorlardı. Şimdi alay ettikleri bu azap kendilerini çepeçevre kuşatacaktır.
6- Azabın üç çeşidi vardır: Allah'ın rahmetinin onlardan tamamıyla kesilmesi, gidecekleri ve kalacakları son durağın cehennem ateşi olması ve nihayet yardımcı ve dostlarını kaybetmeleri.
7- Kıyamet günü kâfirlere şöyle denilecektir: Sizin bu üç çeşit azaba müstehak olmanız, üç çeşit şirkin içinde olmanız sebebiyledir. Gerçek dini inkârda ısrar edip onunla alay etmek, dünya sevgisi içerisinde kaybolmak ve tamamıyla ahiretten yüz çevirmek. Birincisi ve ikincisi Allah'ın şu kavli içindedir: "...siz Allah'ın ayetlerini alaya aldınız..." üçüncüsü de Allah'ın şu sözüdür: "...dünya hayatı sizi aldattı..."
8- Kâfirler için ebediyyen ateşten çıkış olmadığı gibi, Allah'ı razı etme ihtimali, tevbe, Allah'a yönelme ve Odan özür dileme konularında da bir ümit yoktur. Nitekim Cenabı Allah şöyle buyurmuştur: "Oradan çıkmak istedikleri her defasında geri çevrilirler." (Secde, 32/20).
9- Bütün hamdler ve bütün güzel övgüler göklerin, yerin, diğer bütün âlemlerin yaratıcısı ve sahibi olan Allah'a mahsustur. O azamet ve celâliyle, beka ve saltanatıyla, kudret ve kemaliyle, üstün hikmeti, rahmeti, lütuf ve insanıyla tektir. Bunlar gösteriyor ki, mahlûkatın Ondan başka ilâhı, Rabbi yoktur. Ondan başka ihsan ve ikram edecek de yoktur. [50]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/211.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/211.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/211-213.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/213.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/214.
[6] Zemahşerî, III/112.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/214-215.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/215-217.
[9] Razî, XXVII/257-258.
[10] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/217-218.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/219.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/219-210.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/220.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/220.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/220-222.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/222-223.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/224.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/224.
[19] el-Vahidî, Esbâbu'n-Nüzul, s. 215; en-Nisaburî, Garâibu'l-Kur'an, XXV/76.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/224-225.
[20] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/225.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/225-226.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/227.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/228.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/228-229.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/229.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/229-231.
[27] Bu, "...(Ey Ümmetler!) sizden herbirinize bir şeriat ve bir yol verdik..." (Maide, 5/48) ayetinden ve yukarıda zikri geçen ayetten dolayı, bizden öncekilerin şeriatını bizim için şeriat (delil) kabul etmeyen Şafiilere bir cevap mahiyetindedir.
[28] İbnü'l-Arabî, Ahkâmu'l-Kur'an, IV/1682.
[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/231-232.
[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/233.
[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/233-234.
[32] Razî, XXVII/2666.
[33] Kurtubî, XVT/170.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/234-325.
[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/235.
[35] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/235-237.
[36] Nisaburî, Garâibu'l-Kur'an, 25/78-79.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/237-238.
[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/239.
[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/240.
[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/240.
[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/.240
[41] İbni Kesir, IV/151.
[42] Razî, XXVII/270.
[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/241-244.
[44] Kurtubî, XV/172.
[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/244-245.
[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/246-247.
[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/247.
[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/247.
[49] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/247-250.
[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 13/250-251.
İslami Okul Okulların En Önemlisi