Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tefsir Kulliyati - 2. Sayfa - 046Ahkaf

46

 

Ahkaf Suresi

 

İndiği Yer :

 

Mekke

 

İniş Sırası :

 

 66

 

Âyet sayısı :

 

35

 

Nüzulü

 

Sûre Mekke'de Câsiye'den sonra, Zâriyât'tan önce gönderilmiştir. İbn Âşûr'un tespitine göre (XXIV, 6) bu sûre, peygamberlik geldikten iki yıl sonra vahyedilmiştir.[1]

 

Adı

 

Meşhur adı Ahkaf tır. "Kum tepeleri" mânasına gelen bu ketime yalnızca bu sûrenin 21. âyetinde geçtiği için ismi de Ahkaf olmuştur.[2]

 

Konusu

 

Hâ-mîm ile başlayan diğer sûreler gibi bunun da başında Kur'ân-ı Kerîm'e dikkat çekilmekte: bu kitabı, sonsuz güç ve hikmet sahibi Allah'ın vahyettiği kesin ve açık bir ifadeyle açıklanmaktadır. Araya diğer konular girmekle beraber sûre boyunca bu temanın işlenmesine devam edilmekte, daha önce de ilâhî kitapların geldiği, bunları tebliğ eden peygamberlere karşı, son peygambere yapılan şeylerin yapıldığı bildirilmekte, çeşitli kanıtlar ortaya konarak Kur'an'm Allah kelâmı olduğu ispat edilmektedir. Sûrenin bu ana konusu dışında şu hususlara da temas edilmektedir:

1.Tek yaratanın Allah olduğu ve O'nun her şeyi bir hikmetle yarattığı.

2.İman etmeyi kolaylaştıran deliller, akıl yürütme şekilleri.

3.İman ve istikametin meyvesi.

4.İnsanın ameli yani yapıp ettikleri, eserleri ile derecesi arasındaki paralellik.

5.Aile fertlerinin karşılıklı hak ve ödevleri.

6.Âd kavmi ile peygamberleri arasında geçenlerin ibret için hatırlatılması,

7.Cinlerin Kur'an'ı dinlemeleri ve imana davet edilmeleri.

8. Başta yaratan ve insana can veren Allah'ın, ölenleri diriltmeye de kadir olduğunun, diriltmeyi takip eden zamanda inkarcıların başlarına geleceklerin hatırlatılması.[3]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Hâ-mîm. 2. Kitabın indirili-şi, sonsuz güç ve hikmet sahibi Allah'tandır. 3. Gökleri, yeri ve ikisi arasın-dakileri şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. Ama inkâr edenler kendilerine karşı yapılan uyarıdan yüz çevirmektedirler. [4]

 

Tefsiri

 

2-3. Allah gökleri, yeri ve bu ikisi arasında veya dışında ne varsa onları iş olsun diye değil, belli hikmetler, mâkul amaçlar çerçevesinde yaratmıştır, ayrıca yarattıklarına bu dünya hayatını ebedî kılmamış, belli bir süre sonra her şeyi yok edip başka bir âlemde yeniden var etmeyi, ölenleri diriltmeyi murat buyurmuştur. İnsan için yaratılış hikmetinin başında imtihan gelmektedir. İmtihanda başarılı olabilmek için âdeta bir cevap kitabı olarak Kur'an vahyedilmiş, onda insanların akıllarım doğru işletmeleri, iradelerini iyi kullanmaları, doğru yoldan sapmamaları için gerekli bilgiler verilmiş, etkili bir üslûpla uyanlar yapılmıştır. Özgürlük içinde aklını İyi kullanarak iman edenler kitaptan yararlanmışlara da inkârda ısrar edenler ona ve uyarılarına kulak asmamış, böyle bir tebliğ yapılmamış gibi davranmışlardır.[5]

 

Meali

 

4. Onlara şöyle de: "Allah'ı bırakıp da kendilerinden medet umduğunuz tanrıları bir düşündünüz mü? Yerden hangi parçayı yarattılar bana gösterin? Yoksa göklerde onların ortaklığı mı var? Eğer iddianız gerçek ise bana, bundan önce inmiş bir kitap veya bir bilgi kalıntısı getirin." 5. Allah'ı bırakıp da, yakarmasından habersiz olduğundan kıyamete kadar kendisine cevap veremeyecek olan şeylere ibadet ve dua eden kimseden daha şaşkın kim vardır! 6. Kıyamet sonrası insanlar toplanınca taptıkları şeyler kendilerine düşman olacak ve ibadetlerini de inkâr edeceklerdir. [6]

 

Tefsiri

 

4. Müşrikler putların yeryüzünde, insan ve eşya üzerinde bazı etkilerinin bulunduğuna inanıyorlardı. Bu inancın temelsiz olduğunu ispat için Kur'an'ın kullandığı mantık şudur: Birinin bir şey üzerinde değiştirici etkisinin bulunabilmesi için onun yaratılış ve oluşuna katkıda bulunmuş olma ön şartı vardır; putlar neyi yarattılar ki, onun üzerinde etkileri bulunsun!

İnsanlar göklerde olup biteni göremedikleri için, putların göklerde de bir etkilerinin bulunmadığı ifade edilirken "varsa gösterin" denilmemiş, yalnızca "etkilerinin olmadığı" düşündürücü bir soru şeklinde ortaya konmuştur.

Bir iddia ya akıl ve ilim delili ile yahut da sağlam rivayetlerle (nakil delili ile) ispat edilir. Müşriklerden önce akıl delili istenmiş, arkasından da sağlam bir yazılı veya yazısız rivayet talebi ile yetinilmiştİr. Ancak her iki talep de iddia sahipleri tarafından karşılanamamıştır.[7]

 

5-6. Yakarma işiten, gören, bilen, isteneni verme gücü bulunan varlığa yapılırsa anlamlı olur. Putlar bunlardan mahrumdur, yalvaranların farkında bile değildir, kıyamete kadar da cevap veremeyeceklerdir. Bütün bunlara rağmen putlara yalvarıp yakaranların şaşkınlıkları apaçık ortadadır. Kıyamet gününde Allah, kendinden başka tapma konusu edinilen varlıklarla onlara tapanları bir araya getirecek, taraflar birbirinden nefret edecekler, tapılanlar Allah'a sığınarak kendilerini savunacak ve gerçekte müşriklerin kendilerine tapmadıklarını da açıklayacaklardır.[8]

 

Meali

 

7. Gerçek kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler, onlara apaçık âyetlerimiz okunduğu zaman, "Bu açık bir sihirdir" dediler. 8. Yoksa "O'nu Allah adına uyduruyor" mu diyorlar? Şöyle de: "Onu uydurmuş olsaydım, Allah'a karşı beni korumaya asla gücünüz yetmezdi. İçine gömüldüğünüz iftira batağını O daha iyi bilmektedir. Sizinle benim aramda şahit olarak O yeter. Çokça bağışlayan, rahmetini esirgemeyen O'dur. 9. Ben peygamberler arasında benzeri olmayan biri değilim, bana ve size ne yapılacağım da bilemem, ancak bana vahyedilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım." 10. Siz inkâr ederken İsrâiloğulların'dan bir tanığın onun benzerine tanık olduğunu ifade ettiği, bunun üzerine siz büyüklenirken onun iman ettiği kitap ya gerçekten Allah katından gelmişse! Hiç düşündünüz mü? Şüphe yok ki Allah, hakka karşı cephe alanları doğru yola iletmez. 11. İnkâr edenler inananlara şöyle dediler: "Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!" Onunla doğru yolu bulamadıktan için "Bu eski bir yalandır" demeye devam edeceklerdir. 12. Oysa bundan önce de bir rehber ve rahmet olarak Musa'nın kitabı gelmişti. Bu ise önceki kitapları onaylayan, haksızları uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olarak Arap diliyle gelmiş bir kitaptır. [9]

 

Tefsiri

 

7-8. Kur'an'a muhatap olanlar onun olağanüstü bîr metin olduğunu gördüler ve anladılar. Ancak içinde bulundukları ve yararlandıkları konum sebebiyle gerçeği inkâr ettiler, olağanüstülüğü ise sihir diyerek geçiştirmeye çalıştılar. Eğer sihir iddiası doğru olsaydı Hz. Peygamber'in Kur'an'ı kendisi uydurup Allah'a aitmiş gibi göstermesi gerekirdi. Bu durumda nelerin olacağı konusuyla İlgili âyette yer alan açıklama, yalancı peygamberleri bekleyen acı akıbeti de haber vermektedir,[10]

 

9. Peygamberliğin başlıca özellikleri sıralanıyor: a) Bütün peygamberler temel özellikler bakımından birbirine benzerler. Daha önce bir peygamberi tanımış ve ona İnanmış olanların sonra gelen hak peygambere inanmasında güçlük olmamalıdır, b) Peygamberler de dahil oimak üzere Allah'tan başka hiçbir varlık -istisnaî durumlarda Allah bildirmedikçe- saybı bilmez: gelecekte olacaklar da gayba dahildir, nitekim Hz. Peygamber bunu bilmediğini açıkça ifade etmektedir, c) Peygamberlerin özel bilgi kaynaklan vahiydir. Vahiy diğer inananlar gibi peygamberler için de bağlayıcıdır; ona uymak, uygun davranmak mecburiyeti vardır, d) Allah'tan emir alarak insanları dînî hayatları bakımından uyarma, dünyada yaptıklarının âhirette nasıl karşılık bulacağını bildirme görevi peygamberlere aittir, onlardan başka -bu mânada- uyarıcı yoktur, âlimler ve eğitimciler bu görevi peygambere tabi olarak yerine getirirler.

"b" maddesinde ifade edilen husus tefsirciler arasında tartışılmıştır. Bazıları, "Onun bilmediği dünyada olacaklardır, âhirette kimlerin başına nelerin geleceğini bilir" demişlerdir. Bize göre bu bilgi de şahıs şahıs değil, geneldir, iman ve amellerin sonuçlarıyla ilgilidir. Dünyada olsun âhirette olsun onun bildiği münferit, özel, belli olaylar ve olacaklar, istisnaî olarak ve belli hikmetler çerçevesinde Allah'ın bildirmesi, vahyetmesiyle bilinmiştir. Buhârî'nin aktardığı şu bitgi de bu anlayışı açıkça desteklemektedir: Medine'ye hicret eden müminler, oranın yerlilerine misafir edilmeleri İçin dağıtılmış, Osman b. Maz'ûn isimli sahâbî de misafir kaldığı evde hastalanmış ve âhirete göçmüştü. Cenaze kefenlenmiş halde iken Hz. Peygamber eve gelmiş, evin hanımı ona ölü hakkındaki kanaat ve duygularını şöyle ifade etmişti: "Allah'ın rahmeti üzerine olsun ey Osman! Sana tanıklık ederim ki Allah'ın ikram ve ihsanına nail oldun." Peygamberimiz hanıma, "Ona Allah'ın ihsanda bulunduğunu nereden biliyorsun?" diye sorunca kadın kendine geldi, "Bilmiyorum ey Allah'ın Resulü" dedi. Peygamberimiz de şöyle buyurdu: "O, rabbinden gelen şüphe götürmez gerçekle karşı karşıyadır, ben onun için hayır umuyorum. Yemin ederim ki ben Allah'ın elçisi olduğum halde hakkımda ne yapılacağını bitmiyorum." Kadın da ekledi: "Vallahi ben de bundan sonra hiçbir kimseyi ('Onun günahı yoktur, makamı cennettir' diyerek) tezkiye etmem.[11]

 

10-12. Sûrenin ana konusu Kur'an'ın Allah kelâmı, Muhammed aleyhisselâ-mın da gerçek peygamber olduğunu ispat etmektir. Bu maksatla sıralanan deliller ve ikna edici tartışma çerçevesinde bu âyetlerde şunlara yer verilmiş olmaktadır:

a) Kur'an'a ve Peygamber'e iman edenler bulunduğuna göre inkarcıların bunda ısrar etmek yerine bir de "Ya gerçek ise, Allah'tan gelmiş ise biz ona inanmamakla neleri kaybetmiş olacağız" diye düşünmelerinin akıl kân olduğu.

b) Kur'an'ın Allah'tan geldiği ve Peygamber'İn doğru söylediği konusunda tanıklık eden, bununla da kalmayıp ona inanan bazı yahudilerin tanıklıklarının dikkate alınması gerektiği. Bu şahidin kim olduğu konusunda çeşitli yorumlar yapılmış, rivayetlere yer verilmiştir. Bu cümleden olarak "Şahit Hz. Musa'dır, Tevrat'ta Hz. Peygamber'İn geleceğini bildirmiştir"; "Yahudi iken müslüman olan Abdullah b. Selâm'dır"; "Mekke müşriklerinin ticaret için gittikleri Medine'de ve başka yerlerde karşılaştıkları bazı yahudilerdir" diyenler olmuştur. Birinci ihtimal oldukça zayıftır; çünkü bu şahitlik Mekkeliler için İkna edici olmaz. İkinci ihtimal bazı sağlam rivayetlere dayanmakla beraber sûrenin Mekke'de inmiş olması bu yorumu zayıflatmaktadır. Bunu savunanlara göre sûrenin bütünü Mekke'de inmiş olmakla beraber bu âyet daha sonra Medine'de gelmiş ve sûredeki yerine konmuştur.[12]  Bize göre ikinci ve üçüncü ihtimaller birbiri ile çelişmediği için kabul edilebilir niteliktedir.

c) İnkârda ısrar eden Arap müşriklerinin, servet ve saltanatlarına güvenerek Allah'tan gelecek her iyi ve güzel şeyin öncelikle kendilerine gelmesi gerektiği konusundaki değerlendirrrielerinin yanlış olduğu; insanların Allah katındaki değerlerinin servet ve saltanata değil, imana, ahlâka ve iyiliklere bağlı olduğu.

d) Araplar'ın yakınlarında olan ve temas halinde bulundukları yahudilerin ellerinde bulunan Tevrat'ı ölçü olarak almalarının uygun olacağı. Hz. Mûsâ ve Tevrat ile Hz. Muhammed ve Kur'an arasında önemli benzerlikler vardır, fark dilde ve şekildedir; içerik ve amaç benzerliği, kaynak birliğinin ve gerçekliğin önemli bir delilidir.[13]

 

Meali

 

13. "Rabbimiz Allah'tır" diyen sonra da devamlı bu söze uygun yaşayanlara ne bir korku vardır ne de onlar üzüntü çekeceklerdir. 14. İşte bunlar, yaptıklarının karşılığı olarak içinde devamlı kalmak üzere cennetliklerdir.[14]

 

Tefsiri

 

13-14. İman ve amel dinin iki direğidir, bunlara sahip olanların ebedî kalmak üzere cennete girecekleri çeşitli vesilelerle ifade buyurulmuştur. Burada ameli temsil eden istikamet kelimesi, Allah rızasını kazandıran davranışlar mânasındaki amel-i sâlihin itidal ve devam üzere olması demektir. İşte bu mânada istikamete sahip olanlar, davranışlarıyla imanlarına sadık kaldıklarını da ortaya koymuş olmaktadırlar.[15]

 

Meali

 

15. İnsana, ana ve babasına iyi davranmasını emrettik. Anası onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşına girince şöyle yakarın "Rabbim! Bana ve ana babama lütfettiğin nimete şükretmeye, razı olacağın işleri yapmaya beni muvaffak kıl. Benden gelecek nesli hayırlı eyle, pişmanlıkla dönüp senin kapına başvurmaktayım ve ben şüphesiz sana boyun eğenlerdenim!" 16. İşte cennetlikler arasında bunların da yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz. Bu kendilerine yapılagelen gerçek vaattir. 17-18. Ana babasına, "Yeter be! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken beni yeniden dirilip çıkmakla mı tehdit ediyorsunuz!" diyen kimseye ana babası, Allah'tan yardım dileyerek, "Yazıklar olsun sana! İnadı bırak da imana gel. Kuşkusuz Allah'ın vaadi gerçektir." Demekteler. O ise "Bu eskilerin masallarından başka bir şey değil"cevabım vermektedir 18. İşte kendilerinden önce gelip giden insan ve cin toplulukları üe birlikte bunlar hakkında Allah'ın azap sözü gerçekleşmiştir. Onlar gerçekten kaybedenlerden olmuşlardır. 19. Her birinin yaptıklarına göre dereceleri vardır. Allah herkesin yaptığının karşılığını haksızlığa uğratılmak -sızın tastamam vermek için böyle yapmıştır. 20. İnkâr edenler ateşin başına getirilince, "Size ait iyi ve güzel şeyleri dünya hayatınızda tükettiniz ve onlardan yararlandınız, şimdi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamanıza ve yoldan çıkmanıza karşılık olarak aşağılayıcı cezayı çekeceksiniz!" denilecektir.[16]

 

Tefsiri

 

15-16, Peygamberlere inananlar ve onların yolundan gidenler İle inkâr, isyan ve onlara eziyet edenlerin durumu, ana babalar ile çocukları arasındaki ilişkiyi ha tırlatıyor. Bu sebeple 15-20. âyetlerde o konuya geçilmiş; "ana babaların nice eziyetler çekerek dünyaya getirip büyüttükleri, kendilerine ümit bağladıkları çocuklarının da birbirine benzemediği, kimileri itaat edip iyi davranırken bazılarının da hayırsız çıktığı hatırlatılmış, hem Peygamber (s.a.) hem de müminler teselli edilmiştir.

Bakara sûresinin 233. âyetinde, tam emzirme süresinin iki yıl olduğu ifade edilmişti. Burada İse rahimde taşıma müddeti ile emzirme süresi toplamının otuz ay olduğu zikredilmektedir. Otuz aydan iki yıl çıkarılınca geriye altı ay kalır; bundan da asgarî hamilelik süresinin altı ay olacağı sonucuna ulaşılır. Hz. Osman halife iken, evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bîr kadına zina cezası istenmiş, halife de bunu uygulamaya meyletmişti. Ancak Hz. Ali yukarıdaki hesap ve yoruma dayanarak, altı ay içinde çocuk doğurmanın mümkün olduğunu, kadına zina isnadının delilinin bulunmadığını savundu ve kadın berat etti.[17]

 

17-18. Ana babaların çocuk eğitimi, çocuğun kimlik ve kişilik kazanması konusunda önemli rolleri ve etkileri vardır. İstisnaları bulunmakla beraber ebeveyn, çocuklarının da kendileri gibi inanmalarını isterler, bunun İçin çaba gösterirler. 17. âyet bu genel çerçeve içinde inanan ebeveyn ile inkâr eden bir evlat arasındaki tartışmayı tasvir ediyor. Hz. Ebû Bekir'in oğlu Abdurrahman, önce inanmaz iken sonra inanmış ve iyi bir insan olmuştur, Zeccâc gibi bazı tefsirciler âyetin bu olay üzerine geldiğini ileri sürmüşlerse de -burada Örnek verilen evlat ve benzerlerinin cehennemlik oldukları âyette ifade edildiği için- bu yorum haklı olarak genellikle kabul görmemiştir. Muâviye'nin Medine valiliğine getirdiği Mervân b. el-Hakem, onun emri gereğince halkı Yezîd'in veliahtlığı için biat etmeye zorluyordu. Abdurrahman, "Bu Herakliyüs usulüdür, siz bunu mu getiriyorsunuz?" diyerek biate itiraz etti. Mervân, açıklamakta olduğumuz âyeti kastederek, "İşte bu âyet senin için gönderildi" dedi ve Abdurrahman'ın tutuklanmasını emretti. Abdurrahman kardeşi Hz. Âişe'nin evine sığınarak kurtuldu. Hz. Âişe, Mervân'ın hakaret ve iddiasını redderek, "Bizim hakkımızda gelen âyet bu değil, benim beratımla ilgili olan âyettir" dedi.[18]

İleride, 29-33. âyetlerde cinlerin de Kur'an'ı dinledikleri, bir kısmının ona inandığı açıklanacaktır. 18. âyette hem bir gerçeği bildirmek hem de cinlerle ilgili bilgi edinmeye teşvik için "inkâr eden insanlarla beraber cinlerin de cezalarını çekecekleri" zikredilmektedir.[19]

 

19. İyiler de kötüler de tek dereceli değildir; iyiliğin ve kötülüğün hem nicelik hem de niteliğine göre sahipleri derecelendirilmiş, ceza ve ödülleri de bu derecelere göre verilmiştir ve verilecektir. Böylece hiçbir kimsenin zerre kadar hakkı zayi edilmemiş, her şey karşılığım bulmuştur.[20]

 

20. Dünyada kendilerine servet, yetki ve iktidar verilenler bunların hakkım verir, kendilerinin olduğu kadar başkalarının da iyilik ve mutluluğu için gayret gösterirlerse şüphesiz büyük mükâfatlara nail olacaklardır. Aksini yapar, bu nimetleri, insanların peşinde koştuğu güzellikleri bencilce kullanır, hakka ve hukuka riayet etmez, ebedî hayata da gerekli payı ayırmazlarsa âhirete elleri boş olarak giderler. Bütün güzellikler ve imkânlar dünyada ve dünya için harcanmış, kullanılmış ve tüketilmiştir. Burada dünya yoksulları zengin olurken onlar yoksul hale gelmişlerdir; dünyada ezilenler, zulme uğrayanlar güçlü hale gelirken zalimler güçsüz ve zelil bir duruma düşmüşlerdir. Meleklerin onlara ifade ettikleri işte bu gerçektir.[21]

 

Meali

 

21. Âd kavminin kardeşini (Hûd) hatırlat. Hani o, kum tepelerinin arasında kavmini -ondan önce ve sonra da bu kabilden uyarılar olmuştur- şöyle uyarmıştı: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size gelecek büyük bir günün azabından gerçekten korkuyorum!". 22. "Sen bizi ilâhlarımızdan uzaklaştırmak için mi geldin? Doğru söylüyorsan tehdidim hemen gerçekleş-tir!" dediler. 23.0 da, "Bu bilgi ancak Allah kalındadır; size bildirmek üzere gönderildiğim mesajı ulaştırıyorum, fakat sizi cehalette direnen bir topluluk olarak görüyorum"^cevabını verdi. 24-25. Felaketi vadilerine yönelmiş, ufku kaplayan bir bulut olarak görünce "İşte bize yağmur getirecek bir bulut" dediler. Hayır, o hemen gelmesini istediğiniz ceza; içinde acılı azap bulunan, rabbinin emri ile her şeyi silip süpüren bir rüzgar! Sonunda sadece evlerinin kalıntılarının görüldüğü bir hale geldiler. Günaha batıp kalmış bîr topluluğu işte böyle cezalandırırız. 26. Onlara, size vermediğimiz yerler ve imkânlar verdik; kendilerim kulak, göz ve kalplerle donattık. Onlara kulakları da gözleri de kalpleri de hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlardı. Alaya aldıkları şeyler kendilerim kuşatıverdi! 27. Çevrenizdeki nice şehirleri helak ettik, belki dönerler diye uyarıcı işaretler de vermiştik. 28. Allah'tan başka, O'na yaklaştırsın diye edindikleri tanrılar kendilerine yardım etselerdi ya! Aksine onları bırakıp kayboldular. Bunlar kendi düzmecelerinden ve sürdüregeldikleri asılsız iddialardan ibarettir.[22]

 

Tefsiri

 

21-28. İnancın en önemli üç unsuru tevhid, nübüvvet ve âhirettir. Bütün hak dinlerde bu üç unsur üzerinde önemle durulmuş, insanların bir tek Allah'a iman ve kulluk etmeleri, gönderdiği peygamberin yolundan gitmeleri ve öldükten sonra dirileceklerine, hesap vereceklerine inanarak yaşamaları istenmiştir. Bu sûrenin de temel konuları arasında bunlar vardır. Hz. Peygamber'in muhatabı olan Arap müşrikleri bu üç inanç unsuru karşısında direndikçe hem onları ikna etmek hem de Peygamber'İ ve müminleri rahatlatmak için aynı şekilde davranan geçmiş ümmetlerden örnekler verilmiş, onlann peygamberleriyle tartışmalan, iîeri sürdükleri deliller, peygamberlerin mukabil davranışları ve ortaya koydukları kanıtlar anlatılmıştır, Burada açık örnek Âd kavmi ile "onların kardeşi" şeklinde ifade edilen Hûd (a.s.), kapalı örnek ise 27. âyette zikredilen, o bölgede yaşamış diğer kavimler, ümmetler ve peygamberlerdir. Hz. Nuh'tan sonra kendilerine peygamber gönderilen ilk Arap topluluğu Âd olduğu için burada açık örnek olarak onlar seçilmiştir.

"Âd'ın kardeşi"nden maksat o kavimden gelen, soy olarak o kavme mensup bulunan kimsedir ki burada Hûd peygamber kastedilmektedir.[23]

 

26. İnsanlara verilen duyu organları ve akıl yoluyla elde edilen bilgilerin duyu üstü konular bakımından yorumlanması, değerlendirilmesi ve bunlardan sonuçlar çıkarılması hususunda inancın belirleyici bir etkisi vardır. İnanmayanlar, kendilerinde ve çevrelerinde gördükleri iman işaretlerini, insanı Allah'ın varlık ve birliğine götüren bilgileri, inananlara göre farklı yorumladıkları için inkârlarında ısrar etmekte, bu bakımdan duyu organları ve akıllan, ebedî kurtuluş]an açısından bir işe yaramamaktadır.[24]

 

Meali

 

29. Bir zamanlar cin topluluğundan bir gurubu, Kurân'ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik. Yanına geldiklerinde "Susup dinleyin!" dediler, okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler.

"Ey halkımız, dediler, "Biz Musa'dan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik.

Ey halkımız! Allah'ın davetçisine uyun ve ona iman edin ki Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi acılı azaptan korusun." [25]

 

Tefsiri

 

29-31. Cinlerin Hz. Peygamberi dinlemeleri ve ona iman ederek kendi topluluklarını da uyarmak üzere harekete geçmeleri, inkârda direnen müşriklerin ibret ve örnek almalan amacına yöneliktir.[26]

Peygamberimizin Kur'an'ı dinlemek üzere cinleri davet edip etmediği, bu sırada cinleri görüp görmediği konusunda farklı rivayetler vardır.[27] İbn Kesîr (VII, 272-275), her iki iddianın da sağlam rivayetleri bulunduğunu göz önüne alarak şöyle bir yorum yapmıştır: Hz. Peygamber İle cinlerin bir araya gelmeleri birden fazla olmuş, birincisinde onlar dinlemiş, o görmemiş, diğerlerinde ise Peygamberimiz davet etmiş, onları görmüş ve konuşmuş, en azından bir görüşmede İbn Mes'âd da bulunmuş, fakat uzakta durduğu için konuşulanları işitmemistir.[28]  29. âyet, Allah'ın yönlendirmesi ile dinleme arzusunun cinlerden geldiğini ifade etmektedir. Yine bu âyetler grubu, cinlerin de inançları ve dinleri bulunduğuna, inanç ve amellerine göre karşılık göreceklerine delalet etmektedir.

Tevrat ile Kur'an arasında Zebur ve İncil de gelmiş olduğu halde cinlerin bunlardan söz etmemeleri, *Tevrat'm iman, ibadet ve muamelât hükümlerini tam olarak İhtiva etmesi bakımından diğerlerinden farklı ve onların da atıf kaynağı olmasına dayanmaktadır. Bazı tefsirciler cinlerin bu ifadelerinden hareket ederek onların da çeşitli dinlere mensup bulundukları, burada sözü geçen cinlerin yahudi oldukları sonucunu çıkarmışlardır.[29]

 

Meali

 

32. Allah'ın çağırıcısına kulak vermeyenler yeryüzünde O'nu âciz bırakamayacak, O'na karşı bir yar ve yardımcı da bulamayacaklardır; bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler. 33. Onlar düşünmüyorlar mı; gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratma konusunda acze düşmeyen Allah'ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi! Şüphe yok ki O her şeye kadirdir, 34. İnkâr edenler ateşe getirilince "Bu gerçek değil miymiş?" denilecek, "Rabbimiz hakkı için öyle" diyecekler, Allah da "İnkâr etmiş obuanız sebebiyle azabı çekin!" buyuracaktır. [30]

 

Tefsiri

 

32-34. Sûre Allah ve âhiret inancına davet, insanları bu inanca götüren delilleri açıklama konularını baştan itibaren işlemişti. Sonunda yine âhirete iman konusuna geçilmekte, kıyas yoluyla bunun mümkün, hatta ilk yaratmadan daha kolay olduğu ispat edilmektedir.[31]

 

Meali

 

35. Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de acele etme. Başlarına geleceği vaktiyle söylenen şeyleri gördüklerinde sanki gündüzün kısa bir süresini yaşamış gibi olacaklar. Tebliğ konusu işte budur; hiç günaha sapanlardan başkası helak edilir rai? [32]

 

Tefsiri

 

35. Hz. Peygamber ve ashabının, müşriklerin inkâr ve zulümleri karşısında bunalarak bir an önce iman etmelerini, İnanmayanların da cezalarım çekmelerini istedikleri olmuştur; Allah Teâlâ zamanın izafîliğini vecîz bir şekilde ifade buyurarak müminleri teselli etmekte, bir ömür boyu gecikiyor zannedilen mükâfat ve cezanm, -ezel-ebed çizgisinde bu ömür bir güne bile denk düşmediği için- hiç de gecikmediğini açıklamaktadır.

"Azim ve kararlılık sahibi (ülü'1-azîm) peygamberler" kaydı, bazı tefsircüer tarafından, "peygamberler azim sahibi olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılır" şeklinde bir anlayışa dayanak kılınmıştır. Bu tefsircüer, peygamberlerin hayat hikayelerine, mücadelelerine ve Kur'an'da zikredilme yer ve şekillerine bakarak ülüi-azim peygamberlere ait "Nuh, İbrahim, Mûsâ, İsâ, Muhammed'' gibi listeler de vermişlerdir. Yorumlarına bizim de katıldığımız diğer tefsircüer ise buradaki ifadeden böyle bir anlam çıkarmamış, "Bütün peygamberler azim ve kararlılık sahibidir, Hz. Muhammed de onlar gibi azimli ve sabırlı olmaya çağırılmış, bir mânada Allah tarafından ona da bu nitelikler bahşedilmiştir" demişlerdir.[33]

 



[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/705.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/705.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/705-706.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/706.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/706.

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/707.

[7] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/707.

[8] Yûnus 10/29; Furkan 25/18; Kasas 28/63

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/707.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/708.

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/708.

[11] Bu-hârî,"Cenâiz",3

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/708-709.

[12] Râzî, XXVIII, 7; Kurtubî, XVI,181; Şevkânî, V, 23

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/709-710.

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/710.

[15] İstikamet için bk. Fussılet 41/30

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/710-711.

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/711-712.

[17] Kurtubî, XVI, 188

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/712.

[18] îbn Kesîr, VII, 266-267; Buharı, "Tefsir", 46/1

[19] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/712-713.

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/713.

[21] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/713.

[22] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/714.

[23] Hûd ve Âd hakkında bilgi için bk. A'raf 7/65-72

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/714-715

[24] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/715.

[25] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/715.

[26] Cinlerin mahiyet ve sıfatları konusunda bk. Bakara 2/275; En'âm 6/100; Cin 72/1-3

[27] Kurtubî, XVI, 204 vd

[28] aynca bk. Buhârî, "Ezan", 105, "Menâkıbu'l-ensâr", 32; Müslim, "Salât", 149-153

[29] Kurtubî, 209

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/715-716.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/716.

[31] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/717.

[32] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/717.

[33] Kurtubî, XVI,212-213;Râzî. XXVIII, 35

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/717.