Muhammed Sûresi - Kuran - 047Muhammed - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular :
Hakk'ı İnkâr Ve O'nun Yolundan Alıkoyma
Hz. Muhammed'e (A.S.) İnanıp Uymak, Mü'min Olmanın Şartıdır
Muhammed'e (A.S.) İndirilen Haktır
Müslümanların Durumlarının Düzeltilmesinin Şartları
(2) Savaşta Üstünlük Sağlanınca
Savaşta Uygulanacak Yöntemden Bir Kısmı
Şehîdlerin Ameli Ve Aşina Kılındıkları Makamlari
Allah'ın Yardımı Şarta Bağlıdır
Gelip Geçen Milletlerin Yıkılış Sebeplerini Araştırmak
Mü'minlere Va'd Edilen Cennetin Özellikleri
Dünyasını Berbat Edip İlâhî Nizama Ters Düşenler
Doğru Yolu Seçip Ona Eriştirilenler
Peygamber (A.S.)In Günahı Var Mıydı?
Gerçek Mü'min Allah Yolunda Cihâdı Arzular
Münafıkların İş Başına Geçmelerine İmkân Vermemek
Allah Sözü Olan Kur'ân'ın İyice Okunup İncelenmesi Gereklidir
Doğru Yol Belli Olunca, Arkalarını Döndürenler
Kitap Ehlinin, İslâm Düşmanı Müşriklere Yardım Vaadi
Meleklerin Münafıkların Ruhlarını Azap Vererek Alması
Cenâb-I Hak Koyduğu Kanunları Aynen Uygular
Samimiyetin Ölçüsünü Belirleme
Allah'a Ve Peygambere İtaat Her Bakımdan Teslimiyet İster
Savaşta, Müslümanlar Üstünlük Sağlayınca, Artık Düşmani Sulha Çağırmazlar
İnsan Yüce Amaçlar İçin Yaratılmıştır
Cenâb-İ Hak Malımızın Tamamını İstemiyor
MUHAMMED SÛRESİ
İbn Abbas (R.A.) ile Katade'ye göre : On üçüncü âyeti dışında, tamamı Medine'de inmiştir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Veda' Haccı'ndan sonra Mekke'den ayrılırken Kabe'ye bakıp gözleri nemlendi. Bunun üzerine şu mealdeki 13. âyet indi : «Nice kasabalar var ki onlar senin çıkarıldığın kasabadan daha kuvvetli idiler, onları yok ettik; onlara bir yardımcı da bulunmadı.»
es-Sa'lebî'ye göre, Sûre Mekke'de inmiştir,[1]Ancak birinci rivayet daha isabetli kabul edilmiştir.
Sûrenin ikinci âyetinde Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in en meşhur ismi olan Muhammed anıldığı için bu aynı zamanda sûreye isim olmuştur. Ayrıca sûreye «Kıtal» adı da verilmiştir.
Âyet sayısı ; 38 Kelime » : 540
Harf » : 2349 [2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular :
1- Kâfirlerle mü'minlerin ana vasıfları açıklanıyor ve inkarcı sapıkların akıllarını harekete geçirmek için Âhiret Âlemi'nde meydana gelecek bazı yönlendirici safhalar üzerinde duruluyor. Sonra da bu iki karşıt görüş ve inanca sahip olan sınıflar arasındaki açık farklar çok düşündürücü bir anlatımla işleniyor.
2- Sözü edilen iki ayrı sınıfa dünya ve âhirette verilecek karşılığın, inanç, niyet ve amellerine uygun olacağı belirtiliyor ve âhirettekî azabın ve mükâfatın bazı özelliklerine dikkatler çekiliyor.
3- Şehir devletini kurup yayılma ve gelişme basamaklarında yükselen Müslümanların artık küfür cephesiyle savaşmalarının kaçınılmaz olduğuna değiniliyor.
4- Münafıkların dönek halleri, kötü niyetleri, olumsuz ve kaypak tutumları üzerinde durularak birtakım misaller veriliyor.
5- Münafıklar tehdit edilerek, dönüş yapmaları tavsiye ediliyor.
6- İslâm'ın başarıya eriştiğine işaretle, daha önceki sıkıntıların, umut kırıcı olayların gerilerde kaldığı ve bu yüzden kalpde doğan bazı düşüncelerden dolayı istiğfar etmenin lüzumu üzerinde duruluyor.
Meali:
1- Onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan çevirip alıkoydular, Allah onların işlerini boşa çıkarır.
2- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara ve Muhammed'e indirilene -ki o Rabbından gelen bir gerçektir- inananlara gelince : Allah onların kötülüklerini örtüp bağışlar ve durumlarını düzeltip iyileştirir.
3- Bu böyledir. Çünkü inkâra sapanlar bâtıla uydular; imân edenler ise, Rablarından gelen hakka uydular. İşte böylece Allah, insanlara kendileriyle ilgili misallerini getirir,
Hakk'ı İnkâr Ve O'nun Yolundan Alıkoyma
«Onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan çevirip alıkoydular, Allah onların işlerini boşa çıkarır.»
Ahkaf Sûresi'nin sonunda, ilâhî sınırları aşanların yok edileceği belirtilmişti. Ancak bu iiâhî sının aşanlar, her türlü fenalıklarına ve tuğyanlarına rağmen iyilikte de bulunurlar, fakirleri yedirirler, hısımlarına merhamet kucağını açarlar ve esirleri de gerektiğinde salıverirlerdi. Bu durumda onların nasıl yok edilecekleri hep kafaları kurcalayıp duruyordu.
Muhammed (A.S.) Sûresi'nin ilk üç âyetiyle bu soru cevaplandırılıyor ve o gibilerin işlerini Cenâb-ı Hakk'ın boşa çıkaracağı haber veriliyor.
Zira iyi amelin, yararlı işin Allah yanında kabule uygun olması, imân esasına bağlanmıştır. Cenâb-ı Hakk'a dosdoğru imândan kaynaklanan iyi ameller, en makbul ürünlerdir. Küfür ve nifaktan kaynaklanan ameller ise, hiçbir zaman ilâhî rızaya uygun değildir ve uhrevi hiçbir mükâfatı da söz konusu olamaz.
Bu konuda üzerinde önemle durulacak şöyle bir mesele ortaya çıkıyor :
Temelinde Allah'a, Âhiret'e ve diğer esaslara imân bulunmayan keşiflerin, icadların ve bilimsel araştırmalarla ortaya çıkarılan olumlu sonuçların, insanlıktan yana birtakım faydalar taşıdığı kesindir. Böylece âhiret kavramını kabul etmiyenlerin sözü edilen hususlardaki hizmet ve başarılarının Allah yanında bir değeri yoktur. Onların mükâfatları dünyada gerçekleşmiştir. Zaten onlar da sadece dünyevî başarı ve mükâfat bekliyorlardı. Böylece onlardan her biri uzmanlık dalına ve basan grafiğine göre, şöhret basamaklarına yükselmiş ve arzuladığı karşılığa erişmiştir. Allah'a ve âhiret'e inanmadıkları ve bu kavramlara itibar etmedikleri için, Âhiret Âle-mi'nde onlara rahmetten yana bir pay yoktur.
Hem inkarcı ilim adamlarının bu tür hizmetleri ve elde ettikleri olumlu, yararlı sonuçlar, yoktan var edilme düzeyinde değil, kâinatta mevcut olan kanunları ve kapalı lütuf ve nîmetleri bulup ortaya çıkarmak doğrultusunda bir beceridir. O halde'hakiki kâşif ve mucid ancak Allah'tır; yoktan da var kılıp meydana getiren ancak O'dur.
Hz. Muhammed'e (A.S.) İnanıp Uymak, Mü'min Olmanın Şartıdır
«İman edîp iyi-yararlı amellerde bulunanlara ve Muhammed'e indirilene.,, inananlara gelince:...»
İslâm, gerçek imânı, şartlarına bağlı kılıp bütünlük içinde tarif eder. Şartlarından bir kısmına inanmamak, bir kısmına inanmak onun bütünlügünü bozar ve tümüne inanmama hükmünü doğurur. Onun için Kur'ân ve Hadîs'in hangi bölümünde imân esaslarından birinden söz edilirse tamamı kasd edilmiş kabul edilerek ona göre manalandırılır ve yorumlanır. Çünkü bu gibi yerlerde usûl ilminin şu kaidesi câridir: «Zikr-i cüz', irâde-yi küll», yani tümün bir parçasını anıp tamamını irâde etmek kuralı söz konusudur. Buna «mecaz-i mürsel» denir. O bakımdan tefsîrin inceliklerini, ilmî kaideleri bilmeyenlerin Kur'ân'ı tefsire kalkışmaları son derece sakıncalıdır. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz o gibilerini uyararak şöyle buyurmuştur: «Kim Kur'ân hakkında kendi re'yiy (görüşüy)le hükmederse, isabet etse bife hatâ etmiş olur.» [3]
«Kim Kur'ân'da, ilimsiz konuşup (hüküm çıkarırsa) Cehennem ateşindeki yerine hazırlansın.» [4]
İlgili âyette, genel anlamda imân ve sâlih amelden söz edildikten sonra, Muhammed'e (A.S.) imânın lüzumu tahsisan belirtilerek, hassın amm üzerine atfı sağlanmıştır. Böylece Hz. Muhammed'e (A.S.) indirilene imân, Ona da imânı; Kur'ân ve Muhammed'e (A.S.) İmân diğer esaslara imanı gerektirir. Allah'a dosdoğru imân ise, bütün esaslara inanmanın özünü ve temelini oluşturur.
Muhammed'e (A.S.) İndirilen Haktır
Kur'ân-ı Kerîm'in Allah'tan indirilen hak kitap olduğu açıklanmaktadır. Allah her bakımdan «hak» olduğuna göre, O'nun sözü de haktır.
Hak: Düzen, denge, uyum, fayda ve adalet gibi mânalara delâlet eder. Böylece hak olan Kur'ân, insanın ruhunda, vicdanında, kalbinde, kafasında ve günlük hayatında denge ve düzen, adalet ve uyum sağlar. Toplumu yönlendirip bu hususlarda en verimli düzeye getirir. Aileyi sağlam esaslar üzerinde huzurlu ve dengeli tutar. Hayatın hedef ve hikmetini belirler. Dünya ile Âhiret, ruh ile beden, madde ile mâna arasında kopmaz bağlar meydana getirir.
Müslümanların Durumlarının Düzeltilmesinin Şartları
«İnsanlara gelince : Allah oniarın kötülükle rini örtüp bağışlar ve durumlarını düzeltir..»
Cenâb-ı Hak bu âyetle, Müslüman cemaatine seslenmekte; durumlarının kendi tarafından düzeltilmesini bazı şartlara bağlamaktadır:
a) Dosdoğru imân,
b) İmân temeli üzerinde iyi-yararlı ameller,
c) Muhammed'e (A.S.) ve O'na indirilene inanıp kitap ve sünnet nizamına girmek.
İmân eden bir topluluk bu üç esası kendi bünyesinde uygulayıp gerçekleştirmedikçe, Allah'ın yardımı onlardan yana inmez ve durumları düzelmez.
Hakk'ın Karşıtı Bâtıl'dır
*Bu böyledir'Çünkü inkâra sapanlar batıla uyarlar; imân edenler ise Rablarından gelen hakka uyarlar..»
Bir sistem, bir ideal, bir İnanç ve bir amel aynı zamanda hem hak, hem de bâtıl olamaz. Bu birbirine zıd iki ayrı kavram tek çizgide biraraya gelemez. Aynı zamanda hak bütünlük arzeder, bölünme kabul etmez. Yeryüzünde birçok dînler, inançlar, idealler ve görüşler vardır. Bunlardan ancak aynı çizgide birleşip ilâhî murada uygun olanları haktır, geriye kalanı bâtıldır.
O halde son din ve son kitap bir bütünlük içinde haktır. Buna aykırı olan, uymayan, ters düşen her şey bâtıldır, neticesi çıkmaktadır.
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, hakkı inkâr edip insanları o yoldan alıkoyanlar üzerinde duruldu. Muhammed'e (A.S.) indirilen kitabın hak olduğuna değinilerek, hak ile bâtıl arasında ayrım yapabilmenin kıstası verildi. Sonra da Müslümanların haktan yana olup kendilerini toparlayabilmeleri ve düzeltip hatırı sayılır bir düzeye gelebilmeleri için birtakım şartların gerçekleşmesinin söz konusu olduğuna işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Hakk'a karşı olup küfür ve tuğyan içinde İslâm'a hasım kesilenlerle savaşmanın meşru olduğu belirtiliyor ve elde edilen esirlere ne gibi İşlem yapılacağı üzerinde duruluyor. Aynı zamanda savaşın çetin bir sınav olduğu hatırlatılıyor. Sonra da Allah'ın mü'minlere yardımının şartlı olduğuna dikkatler çekilerek eğitici bir anlatım sergilenir.
Meali:
4- (Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Sonumla kuvvetlerini kırıp üstünlük sağlayınca, artık (aldığınız esirlerin) bağını sıkı tutun; savaş ağırlıklarını bırakıp (nihayete erince) o esirleri ya iyilik edip salıverin, ya da fidye (kurtuluş akçesi) alarak serbest bırakın. Bu böyledir. Allah dileseydi onları yok edip öc alabilirdi. Ama (savaş ortamında) sizi birbirinizle imtihan etmek ister. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin ise amellerini boşa çıkarmaz.
5- Onları (Cennet) yoluna eriştirir; işlerini ve durumlarını düzeltip iyileştirir.
6- Ve onları, kendilerine tanıttığı Cennet'e koyar.
7- Ey imân edenler! Eğer siz, Allah'a (O'nun dinine. Peygamberine ve O'nun yolunda olanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder de ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.
8-9- İnkâr edenlere gelince ı Onlara yıkım, yüzükoyun kapanmak olsun! Allah, onların amellerini boşa çıkarmıştır. Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah'ın indirdiğinden tiksinip hoşlanmamalardır. Bu yüzden Allah, amellerini değersiz kılıp faydasız duruma getirmiştir.
İniş Sebebi
Yukarıdaki âyetler Uhud Savaşı'nda inmiştir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz iki tepe arasında bulunuyordu ki, o kesimde hayli yaralı ve ölü vardı. Müşrikler, «Hübel'in kadrini yüceltiniz!» diye bağırıyorlardı. Müslümanlar da, «Allah daha yüce ve daha azizdir!» diyerek karşılık veriyorlardı. Müşrikler : «Bugün Bedir gününe karşılıktır. Savaşta başarı nöbetleşedir» diyorlardı. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ise, ashabına, «Onlara deyin ki ; Hayır bu karşılık eşit değildir. Bizden öldürülenler Rablarının yanında rı-zıklanıyorlar. Sizden öldürülenler ise Cehennem'de azap görüyorlar.» Bunun üzerine müşrikler, «bizim Uzzâ'mız vardır; sizin hiçbir Uzzâ'niz yoktur» diyerek sataşmalarını sürdürüyorlardı. Müslümanlar da onlara : «Allah bizim mevlâmızdır. Sizin ise hiçbir mevlânız yoktur» diyerek Allah'a güvenip dayandıklarını bir defa daha ilân ediyorlardı.[5]
İlgili Hadîsler Ve Rivayetler
Ebû Hüreyre (R,A.) rivayet ediyor :
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz birkaç süvariyi Necd tarafına gönderdi. Bunlar, Benî Hanîfe'den bir adamı esir edip getirdiler ve Mescid'in sütununa bağladılar. Adı, Semâme b. Esâl idi. Biraz sonra peygamber (A.S.) Efendimiz evinden dışarı çıkıp o esire uğradı ve sordu .- «Yanında neler var ya Semâme!?» O da: «Ya Muhammed! yanımda bir haber vardır: Öldürmek istiyorsan, üzerinde kan bulunanı öldür; nîmetlendirmek istiyorsan, şükredeni nimettendir. Mal istiyorsan, iste de sana dilediğin kadarı verilsin!»
Bunun üzerine Peygamber (A.S.) onu o halde bırakıp ayrıldı. İkinci gün yine uğradı, aynı şeyi sordu, aynı cevabı aldı ve ayrıldı. Üçüncü gün tekrar çıktı ve aynı şeyi sordu ve aynı cevabı alınca, «Semâme'yi serbest bırakın!» diye emretti. Semâme, Mescide yakın bir hurmalığa gidip önce gusletti. Sonra Mescid-i Saadet'e girerek, «Eşhedü ellâ ilahe illallah ve eş-hedü enne Muhammed'den Resûlüllah» dedi ve arkasından şunları ekledi:
«Vallahi yeryüzünde senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu bana; ama şimdi senin yüzün benim yanımda en sevimli ve tatlı yüz oldu. Vallahi bana, senin dininden daha sevimsiz bir din yoktu; şimdi ise, o bana bütün dinlerden en sevimlisi oldu. Vallahi bana, senin beldenden daha sevimsiz bir belde yoktu; ama şimdi ise, senin belden bana en sevimli belde oldu. Senin süvarilerin beni yakaladılar; ben ise Umre yapmak istiyordum. Şimdi benim hakkımda görüşünüz nedir?» diyerek sözünü bitirdi. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onu müjdeledi ve umre yapmasını emretti, O da Mekke'ye gitti. Biri ona, «Dinini değiştirdin mi?» diye sordu, O da: «Hayır, Müslüman oldum. Hayır, vallahi Resûlüllah (A.S.) izin vermedikçe Yema-me'den size bir tane olsun buğday geimiyecektir.» [6] diye cevap verdi.
Allah yolunda savaşıp canını veren şehide altı üstün mükâfat vardır:
1- İlk damla kanıyla birlikte bütün günahları temizlenip bağışlanır, (Ancak kul hakkı bağışlanmaz. Yalnız denizde şehit düşenlerin kul hakkı da bağışlanır).
2- Cennet'deki yeri kendisine gösterilir.
3- Hurilerle evlendirilir.
4- En büyük korkudan (Âhiret'in kalpleri yerinden oynatan dehşetinden) güvende kalır.
5- Kabir azabından emin olur.[7]
(2) Savaşta Üstünlük Sağlanınca
«(Savaşta) kâfirlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Sonunda kuvvetlerini kırıp üstünlük sağlayınca, artık (aldığınız esirlerin) bağını sıkı tutun..»
Savaş istenmeyen bir olaysa da, zaman zaman ondan kaçınmak veya ona kapı açmamak mümkün değildir. İnsanın ihtirası sınır tanımaz, hayat kavgası bitip tükenmez. O bakımdan insanın bu aşırı duygulan, Allah'a ve Âhiret'e dosdoğru imân potasında şekillenip meşru sınırlar içine alınmazsa, kendisini çok tehlikeli maceralara sürükleyebilir. Bu açıdan bakınca, savaşı gerektiren nedenleri şöyle özetliyebiliriz:
a) Düşmanın kendi hakkına razı olmaması, başkalarının mülküne ve eriştiği nîmete göz koyması,
b) Cihangirlik sevdasına kapılıp bu uğurda her tecavüzü mubah sayması,
c) Kendi inanç ve idealinin yayılmasını gerekli görüp çirkin plânlar hazırlaması,
d) Azıp tuğyan etmesi ve insanlık için tehlikeli bir noktaya gelmesi,
e) Müslümanların saldırmak isfeyen düşmanın, saldırmadan önce kol ve kanadını kırmaya karar vermesi ve kuvvet dengesini sağlamaya yönelmesi gibi sebepler bu cümledendir.
Yukarıda ilk üç maddede belirtilen durum, İslâm düşmanlarında kendini göstermeye başladığı; Müslümanların da karşı koyacak kuvvetleri bulunduğu takdirde onlara savaş açması meşru'dur. Son iki durumda ise, düşmana karşı çıkıp savaşmaları farzdır.
Savaşta Uygulanacak Yöntemden Bir Kısmı
Kur'ân hak ile bâtılın karşılaşma ve vuruşmasını konu edinip haktan yana mü'minlerin uygulayacağı bazı yöntem ve prensipleri altı madde halinde belirlemektedir :
1- Düşman savaşa karar verdiğinde, mü'minlerin seferber olup düşmana karşı çıkması kaçınılmazdır.
2- İki ordu beili bir noktada karşılaşınca, düşman hem İslâmiyete girmekten kaçınıyor, hem de barıştan yana bir arzu izhar etmiyor ve cizye vermeye yanaşmıyorsa, o takdirde kahredici darbeyi indirmekte bir vebal yoktur. Zira âyette «boyunlarını vurun» emri, imhaya delâlet etmektedir.
3- Düşman kuvvetini kırıp üstünlük sağlamak da savaşa katılmak gibi farzdır. Bu noktaya gelindiğinde, direnme yoksa, artık dağılan düşmanı öldürmek değil, esir edinmek daha uygundur. Zira böyle durumlarda da İslâm'ın hem adaletini, hem de barış severliğini, insan kanına saygısını göstermekte sayılmayacak kadar faydalar vardır. Amaç, insanları kahretmek değil, doğru yola çağırıp ıslâh etmektir.
4- İlk safhada elde edilen esirlerin herhangi bir ihanette bulunmalarına fırsat vermemek için ellerini bağlamak lüzumludur.
Bu durumda esirlere iyi muamele edilir ve İslâm dininin özellikleri anlatılarak çağrıda bulunulur. Hiçbir zorlama ve tehdide baş vurulmaz. Kabul edenler derhal serbest bırakılır ve Müslümanların kardeşleri sayılırlar. Olumlu cevap vermeyenler hakkında, Kur'ân'ın açıkladığı iki yöntemden biri uygulanır:
a) İslâm'ın insanlardan, düşman bile olsa intikam almayı hoş görmediği izhar edilerek, esirlerin karınlan doyurulur ve kendi ülkelerine gitmelerini sağlamak üzere serbest bırakılırlar.
b) Varsa, esir mübadelesi, yoksa fidye (kurtuluş akçesi) alınmak suretiyle yine her türlü insanî muamele yapılarak kendi ülkelerine teslim edilir. Böylece esirler öldürülmez ve organları kesilmez, eziyet edilmez.
Bu konuda ilim adamlarının görüş ve yorumları
1- Katade, Dahhak, Süddî, İbn Cüreyc ve el-Avfî'ye göre : Bu âyetin hükmü, Tevbe Sûresi 5. âyetle kaldırılmıştır.
2- Bu âyet bütün kâfirler hakkında uygulanacak bir hüküm taşımaktadır. Nitekim Tabiîn'den Mücahid'e göre, kâfir esirler fidyesiz serbest bırakılmazlar ve gerekirse katledilirler. Ancak esir kadınlar öldürülmezler. Çocuklara da dokunulmaz. Cizye verenler serbest bırakılırlar.
3- Sevrî'nin Cüveybir'den yaptığı rivayete ve el-Hasan'a göre : Bu âyetle Tevbe Sûresi'nin beşinci âyetinin hükmü kaldırılmıştır. İslâm kumandanı veya İslâm hükümdarı isterse esirleri karşılıksız serbest bırakabilir, isterse fidye alabilir.
4 -Tabiîn'den Saîd b. Cübeyr'e göre : Savaşa girip silah kullanmadıkça ve düşmana karşı üstünlük sağlanmadıkça esir alınmaz. Çünkü Ce-nâb-ı Hak, Enfal Sûresi 67. âyette : «Hiç bir peygambere yeryüzünde ağır basıp zafer elde etmedikçe esirler edinmek yakışır (caiz) olmamıştır» buyurmaktadır.
4- Ali b. Talhâ'nın İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayete göre : Âyet muhkemdir, yani hükmü kaldırılmamıştır. İslâm hükümdarı, âyette belirtildiği gibi, esirleri karşılıksız serbest bırakmakla fidye karşılığı salıvermek arasında muhayyerdir. İmam Şafiî, İmam Mâlik ve İmam Evzâ'î'nin ictihad ve mezhepleri böyledir. Zira Hz. Peygamber'in (A.S.) ve dört halîfesinin uygulaması bu doğrultuda cereyan etmiştir. Muhtar olan hüküm de budur.
Savaş Büyük Bir Sınavdır
Savaşın kendine has getireceği birtakım sıkıntıları olabileceği gibi, bazı yararları da söz konusudur. En azından azgınlık ve taşkınlığı durdurur, millî birliği kuvvetlendirir, ülkeyi idare edenleri daha iyi düşünmeye sevke-der, toplumu daha verimli çalışmaya heveslendirir ve daha çok çalışmanın, daha güçlü olmanın lüzumunu hissettirir.
Aynı zamanda mü'minlerin Allah'a güvenip dayanma ölçüsünü, Allah yolunda ölümü küçümseyip küçümsemediklerini, imânlarının kökleşip kökleşmediğini; mal ve canlarını Allah, din, nömus ve vatan uğrunda feda etmekten kaçınıp kaçınmadıklarını belirler. Kâfirlere de, inkâr ve azgınlığın kahramanlık ruhunu geliştiremiyeceğini gösterir. Böylece Cenâb-ı Hak savaş ile insanların bir kısmının şerrini ve tuğyanını, diğer bir kısmıyla savıp tesirsiz duruma getirir. Nitekim üçüncü âyette, «Allah dileseydi onları yok edip öc alabilirdi. Ama (savaş ortamında) sizi birbirinizle imtihan etmek ister..» buyurularak bu gerçeğe değinilmektedir.. Hem yüksek nimetler büyük külfetlerle elde edilebilir. Âl-i İmrân Sûresi 142. âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır : «Yoksa siz, Allah sizden cihad edenleri belirleyip ortaya çıkarmadan, sabredenleri belli etmeden Cennet'e gireceğinizi mi sandınız?»
Şehîdlerin Ameli Ve Aşina Kılındıkları Makamlari
Allah kendi yolunda öldürülenlerin ise, amellerini boşa çıkarmaz..»
İmân temeli üzerinde işlenen sâlih ameller, kişinin niyetine göre değerlendirilir ve karşılığı noksansız olarak verilir. İyi ve hâlis niyetle Allah yolunda şehîd edilenlerin -kul hakkı dışında kalan- bütün günahları bağışlanır. Kul hakkı ise, ilâhî adalet gereği, dünyada ödenmediği takdirde, âhiret-: te bazı iyiliklerin sevaplar-ı alınıp hak sahibine verilmek suretiyle karşılanır. Özellikle şehîdlerin «şehadet» denilen bu güzel amelleri karşılıksız ve mükâfatsız bırakılmaz; onlar Cennet yoluna eriştirilirler. Böylece hem dünyadaki işleri, hem de âhirette ki durumları düzene sokulur, Geride bıraktıkları hısımlarına, aile ve çocuklarına ummadıkları yerden rahatlatıcı kapılar açılır. Sonra da şehîdlerin ruhları yeşil kandiller içinde Arş'ın altında ilâhî feyiz ve rahmeti aralıksız alıp ebediyen mutlu edilirler. Diğer mü'minlerin ruhları ise, Berzah Âlemi'nde yerlerini alınca, makam ve amellerine göre. Cennet ile aralarında bir menfez açılır da kıyamete kadar Cennet kokusuyla neşelenirler.
«Onları kendilerine tanıttığı Cennet'e koyar» şeklinde tercemesini yaptığımız «arrefeha lehüm» fiilinin «arf» kökünden türetildiğini ileri sürenler de olmuştur. Bu yoruma göre, «Allah şehîdleri güzel kokularla neşelendirip Cennet'e koyar» manası ortaya çıkıyor.
Allah'ın Yardımı Şarta Bağlıdır
«Ey imân edenler! Eğer siz, Allah'a (O'nun dinine, peygamberine ve O'nun yolunda olanlara) yardım ederseniz, O da size yardım eder de ayaklarınızı sabit kılıp kaydırmaz.»
Bu âyetle, Allah'ın mü'minlere, düşmanlarına karşı yardımda bulunmasının birtakım şartlara bağlı bulunduğu açıklanmaktadır. Böylece diğer konularda olduğu gibi, bu konuda da kulun irâde ve imkânının yerine ve önemine işarette bulunuluyor. Şüphesiz, Allah'a yardımdan maksat, O'nun dinine, indirdiği kitabına, gönderdiği peygamberine uyup emredildiği şekilde hizmette bulunmaktır. Kendilerini imânın bu çizgisine getirenlere Cenâb-ı Hak yardımda bulunacağını va'detmektedir.
Allah'ın yardımının belirtileri nelerdir?
a) Mü'minlerin cesaretini artırması,
b) Özellikle savaşlarda onları, ölümü küçümseme şuuruna eriştirmesi,
c) Her hâl-ü kârda morallarını yükseltmesi,
d) Savaş alanında dayanma gücünü ortaya koymaları hususunda kendilerine melekleri vasıtasıyla ilhamda bulunması,
e) Düşmanlarının kalplerinde korku ve endişe uyandırması,
f) Yine düşmanlarının ayaklarını kaydırıp hezimete sürüklenmelerini kolaylaştırması,
g) Kâfirleri kurdukları tuzağa düşürmesi; plân ve programlarını alt-üst edip karıştırması bu cümledendir.
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Hakk'a karşı gelip inkâr ve azgınlıkta ısrar eden Allah düşmanlarıyla savaşmanın meşru olduğu açıklandı, Savaşta elde edilen esirlere yapılacak işlemin ana hatları üzerinde duruldu. Sonra da savaşın her iki taraf için de çetin birer sınav olduğuna dikkatler çekilerek eğitici anlamda bilgiler verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşriklerin ve yaşamakta olan inkarcı mad-deeilerin yok edilen milletlerin kalıntılarını gezip görmeleri, ibret ve öğüt almaları hatırlatılıyor. Cenab-ı Hakk'tn mü'minlerin tek Mevlâsı olduğuna değinilerek, imânla salih âmelleri birleştirenlere hazırlanan mükâfatlardan bir tablo ortaya konuluyor. Mekkeli'lerden daha güçlü kavim ve milletlerin yok edildiği hatırlatılarak, iyice düşünmelerine fırsat tanınıyor.
Meali:
10- Onlar, yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğuna bakmıyorlar mı? Allah, onları yok edip (neleri varsa hepsini) yer-fe bir etti. Kâfirler için de bunun benzerleri vardır.
11- Bu böyledir. Çünkü Allah, imân edenlerin dostu ve sahibidir. Kâfirlerin ise hiç bir dost ve sahibi yoktur.
12- Şüphesiz ki Allah, imân edip iyi-yararfı amellerde bulunanları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. Küfredenlere gelince : Davarlar gibi yerler, içerler, keyif ve zevklerine bakarlar. Ateş onların varıp ey-leşeceği yerdir.
13- Nice kasabalar var ki, onlar senin çıkarıldığın kasabadan daha kuvvetli idiler; onları yok ettik; onlara bir yardımcı da bulunmadı.
14_ Rabbından açık belge, isbatlayıcı delil üzere bulunan kimse, kendisine kötü ameli süslenip çekici gösterilen ve heveslerine uyan kimse gibi midir?
İlgili Hadîsler
«Mü'min bir tek barsakla yer; kâfir ise yedi barsakla yer.»[8] «Mü'min bir tek barsağiyla içer; kâfir ise, yedi barsağıyla içer.»(2)
Açıklama :
Kâfir nefsanî arzularını tatmin hususunda cok hırslıdır, doymak nedir bilmez. Mü'min kanaatkardır; aza razı olur. Kâfir alabildiğine aç gözlüdür, doymak nedir bilmez.
İbn Abbas (R.A.) diyor ki:
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Medine'ye hicret için Mekke'den çıkıp Sevr Mağarasi'na girerken dönüp Mekke'ye bakmış ve şöyle demiştir: «Sen benim yanımda Allah'ın en sevimli şehrisin. Sen benîm yanımda Allah'ın en sevimli beldesisin. Eğer müşrikler beni cıkarmasalardı, seni bırakıp çıkmazdım.» [9]
Gelip Geçen Milletlerin Yıkılış Sebeplerini Araştırmak
«Onlar, yeryüzünde gezip, kendilerinden öncekilerin sonlarının ne olduğuna bakmıyorlar mı?.»
Kur'ân-ı Kerîm, imân edenlerle inkârda ısrar eden sapıkların amellerinin ölçü ve anlamını belirttikten ve ilâhî yardımın kimlere ne şartla tecelli edeceğini açıkladıktan sonra, kâfirlerin dikkatini, tarih boyunca yıkılıp yerle bir edilen inkarcı azgın kavim ve milletlerin harabelerine çekmekte; o gibi yerleri akıl ve idrak gözünü baş gözüyle birleştirmek suretiyle görmenin insan üzerinde daha başka tesir bırakabileceğini hatırlatmaktadır.
Aynı olayların tekerrürü, ilâhî hükmün tekerrürünü gerektirir ve böylece tarih tekerrür edip ilâhî adalet hükmünü yürütür.
Kur'ân burada «emsal» kavramını kullanırken, inen azabın, bölgenin coğrafî yapısına, yeraltı durumuna ve iklim şartlarına göre ineceğine işarette bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak, azap doğuracak olayı meydana getirirken, sebep ve kanunları harekete geçirmek üzere melekleri görevlendirir.
Mekkeli Zorbalara Uyarı
Âd ve Semûd kavimleri, Mısır'ın fir'avnları, Babil'in nemrutları, şüphesiz ki Mekke müşriklerinden çok daha güçlü ve ileri idiler. Onların Allah ile yarışmaları ise hiçbir zaman mümkün değildir. Sonunda azgın inkarcıların hepsi O Yüce Kudret'in adalet ve kahır yumruğu altında ezilip yok edildiler, Mekkeli'lerin de yakında başlarına inecek tokmağın çok acı olacağı hatırlatılıyor ve o gün gelmeden dönüş yapmaları isteniliyor.
Bütün bu uyarılar, Mekke'nin yakında fethedileceğine delâlet eden birtakım işaretlerdir. Öyle ki, kâinat planındaki yerini alıp hilkatinin hikmetine uygun bir hayat düzeni kurarak Allah'a yönelen mü'minler ile, yerini kaybedip hilkatinin hikmetine ters düşen inkarcı sapıklar ne dünyada, ne de âhirette bir tutulmayacaklardır. Allah, mü'minlerin tek dostu ve sâ-hibidir. Kâfirlerin ise, dostları ve sahipleri yoktur.
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, yaşamakta olan inkarcıların, gelip geçen inkarcı milletlerden yok edilenlerin harabelerini gezip görmeleri ve ibret almaları hatırlatıldı. Kâfirlerin dünya hayatına ne kadar hırslı olduklarına dikkatler çekilerek, her iki hayatı ilâhî nzaya uygun şekilde kucaklayıp yürüten mü'minlerin uhrevî mükâfatları açıklandı. Sonra da Cenâb-ı Hakk'ın o gibi mü'minlerin dostu ve sahibi olduğu müjdelendi.
Aşağıdaki âyetle, muttaki mü'minlere va'd edilen Cennet tarîf ediliyor ve içindeki nimetlerin birer misali veriliyor. Sonra da Cehennem'de ebediyen kalmaya mahkûm olan kâfirlerin durumuna, atıf yapılarak, ikisi arasında kıyas yapıp düşünmemiz emrediliyor.
Meali:
15-Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanlara söz verilen Cennet'in misâli şöyledir ; Orada bozulmayan su ırmaktan, tadı değişmeyen sütten ırmaklar; içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar, iyice süzülmüş baldan ırmaklar vardır. Ve onlar için orada her çeşit meyvalardan ve bir de Rabla-rından bağışlanma vardır. Bu (bahtiyarlığa lâyık görülenler), ateşte devamlı kalıcı olup kaynar sudan içirilerek barsakları parça parça olan kimseler gibi midir?
İlgili Hadîsler
«Şüphesiz ki, cennette su denizi, bal denizi, süt denizi ve şarap denizi vardır. Sonra bu denizlerden ırmaklar ayrılıp akmaktadır.»[10]
. «Allah'tan istediğiniz zaman, Firdevs cennetini isteyiniz. Çünkü o, cennetlerin ortasında olup en yüksek kısmında yer almaktadır. Sonra da Cennet'in ırmakları oradan akıp gelir. Firdevs'in üstünde ise, Rahmân'ın Arş'ı bulunmaktadır.» [11]
Mü'minlere Va'd Edilen Cennetin Özellikleri
«Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanlara söz verilen Cennet'in misâli şöyledir:...»
Cenâb-ı Hak, doğru yola eriştirilenlerle, sapıklıkta ısrar edip kalanların durumlarını ayrı ayrı tasvir ettikten sonra, Allah'tan korkup fenalıklardan sakınanlara söz verdiği cennet'in altı kadar özelliğini açıklayarak, mü'-minlerin imân ve irfanını artırmakta, inkarcıların da duygu ve düşüncelerine neşter vurmaktadır. Şöyle ki :
1-Bozulmayan su ırmakları.:
Bu tarz anlatım, Kur'ân'a has bir üslûp arzetmektedir. Bozulmayan sudan maksat, durduğu ve aktığı yerde yabancı maddelerden arınmışlığını koruyan ve sertlik derecesi bulunmayan su demektir. Öyle ki : Cennet ne kadar nefaset arzediyorsa, ondaki sular da o nisbette nefistir. Zira su akıp geldiği, kaynaklanıp toplandığı yerin bazı özelliklerini beraberinde taşır.
2- Tadı değişmeyen sütten ırmaklar..
Bu, davarlardan sağılmayıp ilâhî kudretten kaynaklanıp gelen bir sıvıdır ki, sütün nefaset ve tadını çok aşmakta ve bozulup değişmesi söz konusu olmamaktadır.
3- İçenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar..
Bu anlatım bizim anlamamızı kolaylaştırmak içindir. Çünkü Cennet'in meyvalarının posası olmadığı ve dünya meyvalarına benzemediği gibi, oradaki su, süt ve şarap da dünyadakilere hiç benzemez. Öyle ki, bütün bunlar, O sonsuz kudretin ebediyet laboratuvarında insanı ölümsüz kılıp devamlı şifâ ve neşe veren gıdalardır. Hiç biri şişkinlik yapmaz; şarabı sarhoş etmez ve kanı zehirlemez.
4- İyice süzülmüş baldan ırmaklar..
Bu, anlatım, Cennet'de füyuzat-i ilâhiyeden kaynaklanıp akan balın, elde edilmesinin kolay ve içiminin kesin rahmet ve şifâ olduğunu yansıtan bir ifade tarzıdır. "
Neden su, süt, şarap ye bal?
Bunlar insanların dünyada en çok aşinalık ve alışkanlık sağladığı nesnelerdir. O bakımdan Cennet'te daha nefis ve daha çok lezzetlisi verilecek ve öyleee insanlar yeterince tatmin olacaklar.
5- Her çeşit meyva..
6- Ve Rabbından bağışlanma..
Cennet bütünüyle huzur, güven, yaşama, neşe ve tatmin olma yurdudur. O bakımdan her çeşit meyvanın en güzeli orada mevcuttur. Ama bütün nimetlerin üstünde ise, Allah'ın mağfireti ve rızası yer alır.
Dünyasını Berbat Edip İlâhî Nizama Ters Düşenler
Dünya hemen her konuda tekâmül edip gelişme; hayatın anlam ve hikmetini anlama; Yüce Yaratan'ı bilip inanma ve O'na ibâdet etme yeri ve dönemidir. Bu ölçü ve kuralların dışına çıkanlar ise, kendilerine büyük haksızlık etmiş olurlar.
Cehennem'de içilen kaynar sudan dolayı barsakların kopup parça parça olması, yine bizim anlamamızı kolaylaştırmaya yönelik bir anlatım tarzıdır. Zira Âhiret Âlemi'nde sindirim sistemi çok farklıdır; idrar ve dışkı yoktur. O bakımdan barsakların parçalanması, içilen suyun vereceği ıstırap ve sıkıntıya işarettir.
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, takva sahibi mü'minlere söz verilen Cennet ve ondaki sonsuz nimetler konu edildi. İnkâr ve sapıklık üzere ölenler için hazırlanan sonsuz azaba atıf yapılarak uyarıcı ve yönlendirici bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, içinde nifak ve şüphe kiri bulunanların bakar kör, işitir sağır oldukları üzerinde duruluyor. Doğru yolu. seçenlerin ise, Peygamber'in meclisinde hidâyet ve takvalarının arttığına atıf yapılıyor. Sonra da inkarcılar ile münafıkların kıyametin ansızın gelmesini mi bekledikleri sorularak, o olayın birtakım alâmetlerinin ortaya çıktığına dikkatler çekiliyor. Arkasından Hz. Peygamber'in (A.S.) hem kendisi, hem de mü'min-ler için Allah'tan bağışlanma dileğinde bulunması emrediliyor.
Meali:
16- Onlardan kimi sana kulak verir de senden ayrılıp dışarı çıkınca, kendilerine (az-çok) ilim verilenlere, «az önce O ne söyledi?» diye sorarlar. İşte bunlar Allah'ın kalplerini mühürlediği kimselerdir ve bunlar heveslerine uyanlardır.
17- Doğru yolu seçip bulanların ise, Allah başarılarını artırır ve takvalarını (Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınmalarını) verir.
18- Yoksa onlar, ancak Kiyâmet'în kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? Oysa onun alâmetleri gerçekten gelmiştir. Ama kendilerine (o gün) geldiği zaman anlayıp ibret almaları neye yarar?
19- Bil ki, başka hiçbir ilâh yoktur, ancak Allah vardır. Hem kendi kusurlarından, hem de mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların kusur ve günahlarından dolayı bağışlanma dile. Allah, dönüp dolaşacağınız, varıp kalacağınız yeri bilir.
İniş Sebebi
Zahiren müslüman görünüp içinde inkâr, şüphe, kin ve kıskançlık duygusunu taşıyan ikiyüzlü dönekler, zaman zaman Resûlüllah'ın (A.S.) meclisinde bulunurlar; konuşmasını dinlerler ve dışarı çıktıklarında, mü'minler-den bilgili olanlara, «az önce Muhammed (A.S.) neler söyledi?» diye sorarlardı. 0 nedenle ilgili âyetler indi.[12]
İlgili Hadîsler
«Yedi şey gelip çatmadan iyi-yarariı amellerde bulunmakta acele ediniz : Yoksa size sizi unutturacak bir fakirliği mi veya azdırıp saptıran bir zenginliği mi veya düzen ve dengeyi bozacak bir hastalığı mı veya oturup yatalak kılacak bir yaşlılığı mı veya acele gelen ölümü mü veya beklenilen gaibin en şerlisi Deccal-i mı veya Kıyâmet'in kopmasını mı bekliyorsunuz? Şüphesiz kıyamet olayı daha korkunç, daha acıdır.»[13]
«Kıyamet alâmetlerinden bir kısmı şunlardır; (Dinî) ilim kalkar, cehalet belirginleşir, alkollü maddeler (çokça) içilir, zina açık şekilde yaygınlaşır, erkekler azalır, kadınlar çoğalır; o kadar ki elli kadına bir yardımcı, bakıcı erkek düşer.»[14]
«Kıyâmet'in belirtilerinden bir kısmı da şunlardır: Zaman birbirine yaklaşır (seri vasıtalar icad edilir de uzak mesafeler kısalır); iş ve güç azalır (birçok şeyler motorize edilir; teknik imkânlar çoğalır); fitne ve fesat ortaya çıkar; cimrilik, ihtiras ve aç gözlülük (her geçen gün artıp çoğalarak toplumda yer edip) kalır; herec çoğalır.»
Bunun üzerine soruldu : «Ya Resûlellah! Herec nedir?» Cevap verdi : «Öldürme olaylarıdır.»[15]
Ebû Hüreyre (R.A.) anlatıyor:
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz oturup çevresinde yer alan insanlara hitap ederken, ansızın bir bedevi içeri girdi ve «Kıyamet ne zamandır?» diye sordu. Hz. Peygamber (A.S.) ona cevap "vermedi ve konuşmasına dedi devam etti. Sözünü bitirince : «Kıyamet olayından soran kişi nerede?» diye seslendi. Bedevi : «Buradayım» dedi. Peygamber (A.S.) Efendimiz ona : «Emanet zayi' edildiği zaman Kıyamet'i bekle (yakındır)» buyurdu. Bedevi : «Ya Resûlellah! Emânet nasıf zayi' edilecek?» diye sordu. Peygamber (A.S.) ona : «İş ehil olmayana verildiği zaman Kıyâmet'i bekle (o yakındır).» buyurdu.[16]
«Doğrusu ben günde yetmiş defa istiğfar edip Allah'tan bağışlanmamı dileyip tevbe ederim.»[17]
«Şüphesiz (bazan) kalbime bulutumsu bir perde (sis) gelir gibi olur da o yüzden günde yüz defa Allah'a istiğfarda bulunurum.»[18]
İlgisiz Gafil Dönekler
«Onlardan kimi sana kulak verir de senden ayrılıp dışarı çıkınca, kendilerine (az-çok) ilim verilenlere, «az önce O ne söyledi?» diye sorarlar..»
Cuma günleri münafıklardan Abdullah b. Ubey b. Selûl, Rıfaâ b. Tabut, Zeyd b. Salît, Haris b. Amr ve benzeri kişiler Mescid-i Saadete gelirler; neler olup bittiğini, ashabın Hz. Muhammed'e (A.S.) ilgi ve saygısının ölçüsünü tesbite çalışırlar ve her hafta daha çok gelişmeye şahit olunca içlerindeki kin ve intikam alevi yükselip köpürmeye başlardı. Tabii bu arada Peygamber (A.S.) Efendimiz'in konuştuklarını dinler gibi görünürlerdi. Oysa kulaklarının üzerinde bir ağırlık, kalplerinde tıkanıklık vardı. O bakımdan bir şey anlamadan dışarı çıkarlar ve mü'minler üzerinde meydana gelen olumlu tesiri azaltmak için ashab-ı kiramdan bilgili olan kişilere : «Az önce Muhammed (A.S.) neler söyledi?» diye sorarak, konuşulanların önemsizliğini anlatmak isterlerdi.
Cenâb-ı Hak, hem Resulünü, hem de mü'minleri bu ilgisiz, bilgisiz, kindar ve yıkıcı döneklerden siyânet ederek ilgili âyetleri indirdi ve böylece münafıkların kirli çamaşırlarını ortaya çıkarıp bir daha öyle terbiyesizce davranışlarda bulunmamalarını ihtar buyurdu.
Münafıklar, inkâr ve inatları yüzünden Cenâb-ı Hakk'ın iki büyük iltifat ve rahmetinden kendilerini mahrum bırakmışlardır ;
a) Allah'ın rahmet nazarı onlardan kesildiği için kalpleri mühürlenmiş; ilâhi maarifi almaktan uzak kalıp manevî boşlukları nifak ve şikak havasıyla dolmuştur.
b} Nefis ve şehvetlerinin emrine girip sınırsız hürriyet ve ölçüsüz bencillik hevesine kapıldıkları için de, inkarcıların peşine takılarak kişiliklerini kaybetmişlerdir.
Cenâb-ı Hak onların bu iki fena halini şöyle tasvîr buyurmaktadır : «İşte bunlar Allah'ın, kalplerini mühürlediği kimselerdir ve bunlar heveslerine uyanlardır.»
Doğru Yolu Seçip Ona Eriştirilenler
«Doğru yolu seçip bulanların ise, Allah başarılarını artırır ve takvalarını (Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınmalarını) verir.»
Kendini kötü âdetlerden, saptırıcı geleneklerden ve nefis esaretinden kurtarıp aklını vicdanıyla birleştiren ve böylece imân, irfan doğrultusunda düzenli yaşayanlara gelince : Onlar Resûlüllah'ın (A.S.) irfan meclisine girdikleri zaman, iki büyük kazançla vakitlerini değerlendirerek ayrılırlardı :
1- Cenâb-ı Hak, onların dikkatli ve samimi hallerini beğenip, ilgi, başarı ve doğruluklarını artırıyordu.
2- Allah sevgisi ve korkusu onlarda saygı düzeyinde doruğuna yükseldiğinden kötülüklerden kaçınırlar; iffetli bir hayat sürme-şuurunu taşıyarak takva basamaklarında yükselmeye devam ederlerdi. Allah da bunların takvasını artırıyordu.
Kıyameti Bekleyenler
Yoksa onlar* ancak Kıyâmet'in kendilerine ansızın gelmesini mi bekliyorlar? Oysa onun alâmetleri gerçekten gelmiştir..»
Gerek küfrünü açığa vuranlara, gerekse inkâr ve nifakını içinde gizliyenlere çok önemli bir husus hatırlatılmaktadır : Kıyâmet'in ne zaman kopacağı kimseye bildirilmemiştir, o hep gizli tutulmaktadır. Ancak birtakım belirtileri söz konusudur.
Şüphesiz ki, son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) ortaya çıkması, Kıyâmet'in belirtilerinden biridir. Ona benzer birtakım alâmetler birbirini izlemektedir. Bu belirtileri görüp de dönüş yapmamak, Allah'a yönelmemek, tevbe ve istiğfarda bulunmamak büyük bir gafletin ve nankörlüğün kalpler üzerine gerdiği kalın bir perdenin neticesidir. Zira kıyamet koparken veya onun en büyük alâmetlerinden biri olan güneş batıdan doğarken tevbe kapısı kapanır da o demlerde hakikati anlamanın hiçbir yaran olmaz. Bunun gibi, inkâr ve nifaklarını zulüm ve tuğyanla birleştirip insanlık ve din için büyük tehlike arzedenlerin başına kahredici bir azap indiği zaman, daldıkları gafletten uyanmaları ve gerçeği kavramaları kendilerine hiçbir yarar sağlamaz. Zira bütün ümitlerin kesildiği bir anda, imana gelmek, İslâm'a girmek akıl, idrak ve sağduyunun yolu değildir; ölüm korkusunun ve ilâhî hışmın estirdiği azap havasının tabii neticesidir. Nitekim Fir'avn Kızıl-deniz'de, kurtulma şansı kalmayınca, «İsrail oğullan'nın Rabbına inandım» diyerek kurtuluş çaresini aradı, fakat bunun ona hiçbir faydası olmadı.
Kıyamet Alâmetleri
Kıyamet kopmadan önce birtakım alâmetlerin ortaya çrkacağı Allah ve Peygamberi tarafından haber verilmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu alâmetlerden bir kısmı yer yer açıklanmaktadır; Dabbetü'l-arz'ın ortaya çıkması, Ay'ın ikiye bölünüp tekrar birleşmesi bu cümledendir.
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de bu konuya geniş yer ayırmış ve birçok açıklamalarda bulunmuş ve ortaya çıkacak olan belirtileri haber vermiştir. Hadîslerin ışığı altında bu alâmetleri üç grupta toplamamız mümkündür:
a) Ortaya çıkıp inkıraz bulanlar,
b) Ortaya çıkıp devam edenler, .
c) İleride ortaya çıkacak olanlar..
Son Peygamber'in zuhuru ve vefatı, Beytü'l-Makdîs'in fethi, Osman b. Afvan (R.A.)ın öldürülmesi, Cemel Vak'ası, Sıffîn Savaşı, Emevîlerin iş başına geçmesi, Abbasîlerin hilâfeti ele geçirmesi, Hicaz'da yükselen ateşin Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatması, Rafizîlerin ortaya çıkması,' otuz kadar yalancı sahtekârın peygamberlik iddiasında bulunması, Arapların mülklerinin zeval bulması (başka milletlerin sömürgesi haline gelmesi), deprem olaylarının çoğalması birinci gruba giren alâmetlerdir.
Karakter yapısı çok bozuk şahsiyetsiz kişilerin iş başına getirilmesi, dindarların avuçlarında kor tutarcasına sıkıntıya uğraması, camilerde bazı kişilerin dünyalık adına böbürlenmelerine sık sık rastlanması; câhil âbid-İerin, fâsik kurra'ın çoğalması; cami'lerin yol edinilmesi, namaz kılan mü'-minlerin azalması; emânete hıyanet edilme olaylarının artıp yaygınlaşması, faiz yiyenlerin çoğalması, yalancılığın mubah sayılması, insan kanı akıtmanın önemsenmemesi, binaların yüksek yapılması, dinin dünya karşılığında satılması; din adına taviz verilme olaylarının çoğalması; hısımların birbirleriyle ilgilerini kesmeleri; yalancının itibar görmesi, doğru kişilere itibar edilmemesi; ipek ve benzeri nadide kumaşlardan imal edilen elbiselerin erkekler arasında yaygınlaşması; zulüm ve tuğyanın artması; boşanma olaylarının çoğalması ve âni ölümlerin çoğalması, hâin kimselere güvenilmesi, emin kişilere güvenilmemesi; zina suçlamalarının artıp yaygınlaşması; çocukların ana-babaları için öfke ve sıkıntı nedeni olmaları; idarecilerin rüşvet, irtikap ve ihanet içinde bulunmaları; içkinin yaygınlaşması ve içenlerin çoğalması, ilâhî sınırlara saygı gösterilmemesi; yalın ayak baş açık sığır çobanlarının yüksek bina yapma yarışma girmesi; kadınların ticarete alet edilmesi; kadınların erkeklere, erkeklerin de kadınlara benzemeye özenmesi; Allah'tan başkası adına and içilmesi; servetin sayılı etlerde toplanması; zekât ibâdetinin unutulması; erkeğin kendi eşinin emrine girmesi ve işlerin kadınlara havale edilmesi; caz, saz ve havaî şeylere aşırı rağbet edilmesi, hâkimlerin rüşvet alması; sonra gelenlerin önce gelenleri yerip lanetlemesi; din âlimlerinin azalması ve dinî konularda fetva veren cahillerin çoğalması ikinci gruba giren alâmetlerdir.
Deccal'ın ortaya çıkması, İsa'nın (A.S.) gökten inmesi, Ye'cuc ve Me'-cuc'un zuhur edip ortalığı fitne ve fesada vermesi; Kabe'nin yıkılması; ortalığı kaplayacak duhan (duman, gaz, radyasyon ve benzeri bir şey)ın görünmesi; Kur'ân hükümleriyle amel edilmemesi; Dabbetü'l-arz'ın sahneye çıkması; doğudan bir ateşin çıkıp insanları batıya sürüp götürmesi; güneşin batıdan doğması üçüncü gruba giren ve çıkması beklenen alâmetlerdir.
Önce İlim, Sonra Amel
«Bil ki, başka hiçbir ilâh yoktur, ancak Allah vardır. Hem kendi kusurlarından, hem de mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların kusur ve günahlarından dolayı bağışlanma dile..»
«Allah'tan başka ilâh olmadığı, inanç, dinin temeh, imanın ozu kama tın varat.lmas.mn gaye ve amaodır. Bu temele dayanmayan herdin batM. bu inanca bap olmayan her imân anlams,zd,r. Kaınattak, şaşmayan den ge ve düzen bu hükmün eseridir.
O halde bütün bu gerçeklen bilmenin tek yolu ilimdir. Kur'ân 19. âyetle, başta Resûlüllah (A.S.) Efendimiz olmak üzere bütün mü'minlere bilgilerini artırmalarını emretmektedir. Aynı zamanda önce ilim, sonra amel hikmetini belirtmekte ve öğrenip anlamadan namaz için abdest almanın bile sağlıklı olamıyacağina işaretlerde bulunmaktadır. Nitekim ilgili âyette, önce Allah'tan başka ilâh olmadığını bilmemiz, sonra da bu bilgiye dayanarak günah ve kusurlarımızdan dolayı istiğfar etmemiz emredilmektedir.
Peygamber (A.S.)In Günahı Var Mıydı?
On dokuzuncu âyette : «Hem kendi kusurlarından, hem de mü'min erkeklerin ve mü'min kadınların kusur ve günahlarından dolayı bağışlanma dile..» buyurulmaktadır.
Şüphesiz Hz. Peygamber'e yönelik bulunan bu emir, yorumu gerektirecek bir anlatım arzetmektedir. Şöyle ki :
a) Peygamber (A.S.) zaten bağışlanmış ve aynı zamanda günahlardan korunmuştur. O bakımdan bu konuda kendisine verilen emir, ümmetinin sık sık istiğfarda bulunmasına yönelik bir teşvik anlamını taşır.
b) Müslim'in rivayet ettiği hadîs, bu âyeti kısmen açıklamaktadır. Şöyle ki, Hz. Peygamber (A.S.) «Bazan kalbime bulutumsu bir perde (sis) gelir gibi olur da o yüzden günde yüz defa Allah'a istiğfarda bulunurum» buyurarak, kendi makam ve derecesine göre istiğfarı gerektiren bir halden söz ediyor. Bu hal, ümmetinin durumunu düşünüp zaman zaman üzülmesiyle yorumlanabilir.
c) Şeyh Muhyiddin en-Nevevî, Kaadı lyaz'dan naklen diyor ki : «Kalbin bulutumsu anlamda perdelenmesinden maksat, devamlı Allah'ı anması Peygamberliğin şanından iken, bir süre buna ara vermesinden dolayı kusur işleyip gaflet ettiğini düşünerek istiğfarda bulunma ihtiyacını duymasıdır.
Âyetteki emirde buna işaretle bir tavsiye anlamında olabilir. Allah daha iyisini bilir.»
d) Bulutumsu perdelenme, güzel bir hal olup Resûlüllah'ın (A.S.) kalbini kaplayınca, şükür mahiyetinde istiğfarda bulunduğu söylenebilir.
Resûlüllah'ın (A.S.) ümmetinden mü'minler için istiğfarda bulunması, Allah'ın bu ümmete olan ikramlarından biridir.
O halde her kusur ve günahtan dolayı Allah'a yönelip tevbe ve istiğfarda bulunmamız son derece lüzumludur ve Allah'ın kullarından beklediği de budur. Zira hepimizin dönüp dolaşacağımız, varıp eyleşeceğimiz yeri en iyi bilen O'dur. Sonunda O'nun huzurunda toplanıp biraraya getirileceğiz.
Âyetler Arasında Bağlanti
' İnkarcı ve şüpheci gafil döneklerin hakkı anlayıp kavramaktan ne kadar uzak bulunduklarına değinildi ve doğru yolu seçip ona erişme bahtiyarlığına lâyık görülenler Övüldü. Sonra yönlendirici anlamda Kıyamet olayının gizli tutulduğu, alâmetlerinin yer yer açıklandığı bildirilerek, olayların dikkatle gözden geçirilmesi emredildi. Arkasından Allah'a yönelip istiğfarda bulunmamız buyurularak, Allah ile irtibatımızın devamının sağlanması istendi.
Aşağıdaki âyetlerle, yine ikiyüzlü dönek münafıkların savaşla ilgili tavırları konu ediliyor ve bunların karakter yapısı üzerinde durularak geniş ölçüde bilgi veriliyor.
Meali:
20- İmân edenler derler ki: «Savaş hakkında bir sûre indirilseydi ya.» Muhkem bir sûre indirilip onda savaştan (onun farziyetinden) söz edilince, kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm komasına giren kimsenin bakışı gibi baygın gözleriyle sana bakıp durduklarını görürsün. Korktukları başlarına gelsin!
21- (Onlara gereken), itaat ve güzel bir sözdür. İş, ciddileşip kesinlik kazanınca, Allah'a sadakatlerini gösterselerdi, elbette kendileri için çok hayırlı olurdu.
22- (Ey ikiyüzlü dönekler!) Eğer duruma hâkim olup iş başına geçecek olursanız yeryüzünde fesat çıkarmak ve hısımlık bağını kesmek sizden (pekala) beklenmez mi?
23- İşte Allah'ın lanetlediği, sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır.
24- Kur'ân'ı İyice tetkik edip üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi vardır?
25- Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra arkalarını dönüp gidenlere şeytan bunu çok çekici göstermiş ve kendilerine uzun umut ve emel (duygusu) vermiştir.
26- Bu böyledir. Çünkü Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara, «bazı işlerde size itaat edeceğiz» demişlerdi. Allah, onların gizlediklerini bilir.
27- Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken halleri nice olur?
28- Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah'ın gazabına sebep olan şeylere uydular. O'nu razı edecek şeyden hoşlanmadılar. Bu yüzden O, onların amellerini boşa çıkarmıştır.
29- Kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah'ın içlerindeki kinlerini dışarı çıkarmıyacağını mı sanırlar?
30- Biz dileseydik onları sana gönderirdik ve sen de onları simalarından tanırdın. Ve and olsun ki sen, onları sözlerinin anlatım tarzından tanırsın. Allah sizin işlediklerinizi bilir.
31- And olsun ki, içinizden mü'câhidleri ve sabredenleri bilip tanı-yincaya kadar sizi hep deneyeceğiz ve haberlerinizi ortaya çıkarıp açıklayacağız.
İniş Sebebi
İslâm'ın yayılması ve ona engel olanların tesirsiz hale sokulması hususunda çok hırslı ve iştiyaklı olan gerçek mü'minler, cihâdı âmreden bir ~~ sûrenin inmesini cok arzu ediyorlardı. Münafıklar da bazan zevahiri kurtarmak için onların bu isteğine katılır gibi görünmeye çalışıyorlardı. İlgili âyetler bu sebeple inmiştir.[19]
İlgili Hadîsler
«Hısımlarla yakın ve.sıcak ilgi kurmak (sılâ-i rahm), Rahmân'dan bir damar, O'nun eserlerinden bir eserdir. Yüce Allah buyurdu ki ; «Kim seni (yerine) ulaştırırsa, onu (rahmetime ve iltifatıma) eriştiririm. Kim de seni keserse, (rahmetimi ondan) keserim.»[20]
«Şüphesiz Allah, halkı yarattıktan sonra «rahm» (hısımlarla merhamet doğrultusunda ilgi kurma) kalktı ve Rahmân'ın eteğinden tuttu. Rahman ona : «Bırak!» diye buyurdu. Bunun üzerine «rahm» şöyle dedi : «Bu, hısımlardan ilgi kesmekten sana sığınma makamıdır.» Rahman (olan Ce-nâb-ı Hak) ona : «Evet, öyledir. Seni ulaştıranı (rahmetime) ulaştırmama, | seni kesenden (rahmetimi) kesmeme razı değil misin?» buyurdu. O da: «Evet razıyım» deyince; Rahman : «İşte bu (makam ve derece) sana ait olsun» buyurdu.
Sonra Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devamla şöyle buyurdu :
«(Ey ikiyüzlü dönekler!) Eğer duruma hâkim olup iş başına geçecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkarmak ve hısımlık bağını kesmek sizden (pekala) beklenmez mi? İşte Allah'ın lanetlediği, sağırlaştırdığı ve gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır» mealindeki âyetleri okuyunuz.» [21]
«Hiçbir günah, Allah'ın sahibine âhirete sakladığı azapla beraber dünyada da cezasını vermekte acele ettiği zulüm ve tecavüzden, bir de sıla-i rahm'i kesmekten daha lâyık değildir.»[22]
«Kim ecelinin geciktirilmesini, rızkının artmasını arzu ediyorsa, hısım-larıyla yakın ilgi kursun.»[23]
«Merhametli olanlara Rahman (olan Allah) merhamet eder. Yeryüzün-dekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamette bulunsunlar. Şüphesiz «rahm», Rahmân'dan bir kök ve damardır. Kim onu ulaştırır (hı-sı m I arıyla yakın ilgi kurar)sa, Rahman rahmetini ona eriştirir. Kim de onu keserse, O da (rahmetini) ondan keser.»[24]
«Söz açığa çıkar, amel gizlenir, diller ülfet eder, kalpler birbirlerine buğzeder ve her rahm sahibi merhamet ilgisini keserse, işte o zaman Allah onlara lanet eder; onları sağırlaştırıp gözlerini kör eder.»[25]
Gerçek Mü'min Allah Yolunda Cihâdı Arzular
«İmân edenler derler ki : «Savaş hakkında bir sûre îndirilseydi ya..»
Ihlâs derecesine yükselen köklü imân, şüphesiz ki daha çok gıdasını takva ve cihâddan alır. Bu iki manevî gıdadan mahrum kalan imân, gün geçtikçe zayıflar ve nefsin tesiri altında kalmak suretiyle ıhlâs derecesinden aşağı düşer. Ayrıca imân, şüphe ve nifak duygusuna açık tutulunca da takva ve cihâddan nefret etmeye başlar. Çünkü o bu durumda yanlış bir reçetenin kurbanı olmuş sayılır.
Nitekim Bakara, Enfal ve Tevbe sûrelerinde kesin anlamda cihâd em1 ri inince, kalplerinde nifak hastalığı bulunan ikiyüzlü dönekler ölüm komasına giren kimsenin baygın ve bitkin bakışı gibi, kayan gözleriyle Hz. Peygamber'e (A.S.) bakakalıyorlardı.
Böylece savaş bir bakıma, asil madeni cürufundan ayıran bir ölçü oldu. Münafıkların renkleri ve karakterleri ortaya çıktı. Düşman tanınınca tedbîr kolaylaşır misâli, Müslümanlar da artık o döneklere karşı nasıl davranacaklarını ayarladılar.
Münafıkların İş Başına Geçmelerine İmkân Vermemek
dur"uma hâkim olup iş başına geçecek olursanız yeryüzünde fesat çıkarmak ve hısımlık bağını kesmek sizden (pekâlâ) beklenmez mi?.»
Müslüman bir ülkede, mü'minler, seçecekleri idarecilere ve lider kadrosuna çok dikkat etmek zorundadırlar. Zira halk tabakasının önemli bir kısmı daha çok başlarındaki liderlerin uydusu olurlar ve onların yaşayış ve davranışlarını, inanç ve tutumlarını kendilerine örnek edinirler.
Bunun için Kur'ân-ı Kerîm özellikle bu konu üzerinde durup gerçek mü'minleri uyanık bulunmaya çağırmaktadır. İnkarcı zâlimlerin, ikiyüzlü dönek münafıkların iş başına geçmesiyle iki büyük kötülüğün doğacağı açıklanmakta ve ülkenin geleceğinin o yüzden karanlığa döneceğine işaret edilmektedir : Birincisi, yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar, huzur ve güveni bozarlar. O kadar ki çoğu makam ve kişisel çıkarları uğruna hısımlarından bile ilgilerini keserler. Yakın tarihimizde birçok ülkede inkarcı zâlimlerin şebekesine düşüp, onların teknesinde yoğrulup şekillenen gençlerin kendi kardeşlerini, ana ve babalarını öldürecek kadar fitne ve fesat fırtınası estirdikleri hafızalardan silinmemiştir.
Allah Sözü Olan Kur'ân'ın İyice Okunup İncelenmesi Gereklidir
«Kur'ân'ı iyice tetkik edip üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi vardır?!»
Kur'ân, Cenâb-ı Hakk'ın insanlara en son rahmet ve inayet mesajıdır. Sosyal yapıda ne kadar gelişme ve değişme olursa olsun, ilim ne kadar ilerleyip gerçekleri bulursa bulsun, Kur'ân'm mutlaka rehberliğine ihtiyaç olacaktır. Zira dinden, imândan kopuk bir medeniyet, ülkelere rahmet havası estirmez, huzur ve güven sağlamaz, kalpleri ve ruhları faziletle dol-duramaz. Böyle ortamlarda yetişen kuşaklar dengesizliğe itilmiş olur; yani akıl ve zekâları gelişmiş, fiziksel yapıları güçlendirilmiş olur; ama ruhları, vicdanları ve kalpleri bomboş kalır.
O bakımdan insanı kendi eliyle yaratıp emsalsiz sanatıyla onu şekillendiren Cenâb-ı Hak, onun huzur, güven, inanç, ahlâk ve fazîlet havası içinde yetişmesinin reçetesini de hazırlamıştır. Kur'ân bütünüyle onu yansıtmakta ve insandan yana en doğru olanı göstermektedir.
Bu bakımdan az-çok bilgi ve kültürü olan ve ön yargıdan kendini uzak tutmasını bilen, insaf ölçüleriyle yaklaşımda bulunabilen herkes Kur'ân'ı dikkatle okuyup ilâhî muradı anlamaya çalışınca, kendi bilgi ve iyi niyeti seviyesine göre, ondan nasibini alabilir. Meselâ edip bir kişi, Kur'ân'm fesahat ve belâğati karşısında küçülüp erir. İyi bir hukukçu, onun cihanşümul mahiyetteki hukukî sistemi karşısında şaşırır. İlmî araştırma meraklısı olan fizikçi veya kimyacı, ya da biyolog veya astronom, Kur'ân'm getirdiği bilimsel ölçüdeki ana fikirler ve temel bilgiler karşısında hayranlık dayarak eğilir.
Bütün bu açıklamalar şu gerçeği ortaya koymaktadır : Kur'ân en doğru bilgilerle donatılmış bir kitaptır ve her yönüyle beşer kudretini aşmaktadır. Her âyetiyle ilme, akla ve düşünceye, sonra da sağduyuya seslenmekte, insan hayatının her yanıyla içice bulunduğunu ilân etmektedir. O nedenle her zaman okunmaya, incelenmeye ve üzerinde düşünülmeye değer muhteva ve kudrettedir.
Doğru Yol Belli Olunca, Arkalarını Döndürenler
«Kendilerine doğru yol belli olduktan sonra arkalarını dönüp gidenlere şeytan bunu çok çekici göstermiş ve kendilerine uzun umut ve emel (duygusu) vermiştir.»
Cenâb-ı Hak, bu âyetle, hem Kitap Ehli olan Yahudi ve Hıristiyanlar!, hem de İslâm'a girdikten sonra veya öyle göründükten sonra döneklik yapanları kınamakta ve uyarmaktadır, Zira bu üç grup da hakkı bile bile red ve inkâr etmekte; özellikle Yahudi ve Hıristiyanlar aşırı taassuba kapılıp kendi kitaplarında geleceği haber verildiği halde son peygamberi ve son kitabı tanımamaktadırlar. Gerekçe olarak da, Hz. Muhammed'in (A.S.) Harun Pey-gamber'in soyundan olmadığını ve beklenen Azîz'in papazlar arasından yetişip çıkacağını göstermektedirler. Oysa bu iki grubun da iddiaları delilsiz ve dayanaksızdır. Ne Tevrat'ta böyle bir beyân vardır, ne de İnciller'de buna yer verilmiştir.
Kitap Ehlinin, İslâm Düşmanı Müşriklere Yardım Vaadi
«Bu böyledir. Çünkü Allah'ın indirdiğinden hoşlanmayanlara, «bazı işlerde size itaat edeceğiz» demişlerdi..»
Kitap Ehli olan Yahudiler, Hz. Muhammed (A;S.) ve kurmakla görevli ' bulunduğu İslâm Dini aleyhinde putperest müşriklerle anlaşacak kadar şuurlarını yitirmişlerdi. Medine çevresinde huzur ve güven içinde yaşayan . Benî Kurayza ve Benî Nadîr Yahudileri Mekkeli müşriklerle gizli görüşme ve anlaşma havasına girmişlerdi.. Zira her iki tarafın hedef ve amacı birdi; Hz. Muhammed'i (A.S.) ortadan kaldırmak ve son dinin meşalesini söndürmek..
Cenâb-ı Hak, mü'minleri bu iki zümre hakkında uyanık bulundurmak üzere ilgili âyeti indirerek onların ne gibi entrikalar çevirdiklerine dikkatleri çekmiş oldu.
Meleklerin Münafıkların Ruhlarını Azap Vererek Alması
«Melekler onların yüzlerine ve arkalarına vura vura canlarını alırken halleri nice olur?»
Kitap Ehli ile münafıklar, tuttukları yanlış yoldan dönmeyecek olurlarsa, ölümleri sırasında ayrı bir azaba tabi tutulurlar. Kur'ân ilgili âyetle bu konu üzerinde dururken onu iki madde halinde özetliyor :
1- Allah'ın gazabına neden olan bâtıla uydular; bile bile Hakk'a sırt çevirdiler.
2- Allah'ı hoşnut edecek gerçek imân ve sâlih amelden hoşlanmadılar. İblîs'in süsleyip çekici gösterdiği bâtılın peşine takıldılar. Böylece Allah onların iyi amellerini boşa çıkardı ve neticesiz bıraktı. Çünkü sâlih amel, gerçek imânın ürünü olduğu takdirde muteberdir ve mükâfatlandırılmaya lâyıktır. İşte ölüm anında meleklerin onların yüzlerine ve arkalarına vurması bu yüzdendir.
Ancak «meleklerin vurması» sözü, bizim anlamamızı kolaylaştırır şekilde açıklanmaktadır. Diyebiliriz ki bu vuruş, kirlenip paslanan ruha Cehennem havasını estirmek ve varacakları yeri göstermektir.
Cenâb-I Hak Koyduğu Kanunları Aynen Uygular
«Kalplerinde hastalik bulunanlar, Allah'ın içlerindeki kinlerini dışarı çıkarmayacağını mı sanırlar?»
Münafıkların içlerinde gizledikleri kin ve düşmanlığı, Allah, dileseydi hemen ortaya çıkarıp Peygamberine ve mü'minlere gösterirdi; ama öyle yapmadı; hazırlanan plân gereği, o hususu olayların seyrine, sebeplerin oluşmasına bıraktı. Nitekim cihâd emri inince münafıkların içlerinde gizli tuttukları renk dışlarına aksetti. Zaten Resûlüllah (A.S.) Efendimiz de, o dönekleri söz ve davranışlarından tanırdı. İslâm'a bir zarar gelmesin diye sabrediyordu. Böylece otuzuncu âyetle, Allah'ın çizdiği plânı, koyduğu ka1 nunu aynen uyguladığına işaret edilmekte ve münafıkları teşhirin gecikme nedeni açıklanmaktadır. «Biz dileseydik onları sana gönderirdik ve sen de onları simalarından tanırdın. Ve and olsun ki sen, onları sözlerinin anlatım tarzından tanırsın. Allah sizin işlediklerinizi bilir.»
Samimiyetin Ölçüsünü Belirleme
«And olsun ki, içi-nizden mücahidleri ve sabredenleri bilip tanıyıncaya kadar sizi hep deneyeceğiz ve haberlerinizi ortaya çıkarıp açıklayacağız.»
Varlıkta en zor anlaşılan ve içyüzü geç keşfedilebilen canlı, insandır. Ondaki zekâ, akıl ve benzeri yetenekler, içinde taşıdığı arzu, emel, hırs ve kıskançlığı bir süre gizli tutabilir ve tanınmasını zorlaştırabilir. Ancak kişinin imanında ve dâvaya bağlılığındaki ciddiyetini, sözünün doğruluğunu, dostluğundaki samimiyetini olaylar ortaya çıkarır. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz devrinde bile İslâm'a girenlerin hepsi samimi değildi.
Onları hemen ayırt etmek çok zordu. Savaşlar, sıkıntılar, galibiyet ve mağlubiyetler, ganimetler ve benzeri olaylar bir dizi halinde birbirini izleyince, gerçek mü'minlerle dönek münafıklar birbirinden seçilip ayrıldı. Bunun gibi, mü'minlerin de sınava tabi tutulup kiminin» cibâd aşkı taşıdığı, kiminin hayatı daha çok sevdiği, kiminin sıkıntılara daha çok sabrettiği belirlendi. Savaş ve beraberinde getirdiği sıkıntılar böyle bir denemeye yetti, İnen âyetlerle de bu sıkıntıların ve taşıdığı sınavların sonuçları bir bir açıklanarak uyarılar ve tavsiyeler yer yer kalp ve kafalara işlendi:
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, münafıklar üzerinde duruldu. Kur'ân-i Kerîm'in ciddi ve tarafsız olarak okunup incelenmesi tavsiye edildi. Kitap Ehli'nin yanlış ve kışkırtıcı tutumlarına değinilerek, hem mü'minlere bilgi verildi, hem de Yahudilerle Hıristiyanlar uyarıldı. Ölümleri anında meleklerin onlara nasıl davranacağı haber verilerek, ölmeden önce hakka dönmeleri öğütlendi. Sonra da birbirini izleyen olayların birer sınav anlamında cereyan ettiğine atıf yapılarak mü'minler ciddiyete, münafıklar samimiyete davet edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, hak apaçık belli olduktan sonra inkâr ve azgınlıkta ısrar-edenlerin Allah'a hiçbir şekilde zarar veremiyecekleri ve bununla beraber amellerinin boşa çıkarılacağı konu ediliyor. Mü'minler ise mutlak itaate çağrılıyor. Dünya hayatının önemsizliği üzerinde durularak, en yüce amaca yönelmenin lüzumu belirtiliyor. Sonra da Allah için cömert davranmanın yararına değinilerek en doğru ve en sağlam yol gösteriliyor..
Meali ;
32- Şüphesiz ki, o inkâra sapanlar ve (insanları) Allah yolundan alıkoyanlar; kendilerine doğru yoi belli olduktan sonra da Peygambere muhalefet edip karşı gelenler elbette Allah'a hiç bir şekilde zarar veremezler; Allah ise, onların amellerini boşa çıkaracaktır.
33- Ey imân edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin; işlediğiniz amelleri boşa çıkarmayın (buna sebep olacak söz ve davranışta bulunmayın).
34- Şüphesiz onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan alıkoydular, sonra da kâfir oldukları halde (tevbe edip dönüş yapmadan) öldüler, Allah elbette onları bağışlamıyaoaktir.
35- O halde gevşemeyin. Sizler üstün iken barışa davet etmeyin. Allah sizinle beraberdir; iş ve gayretinizi kuvvetten düşürüp eksiltmez.
36- Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başkası değildir. Eğer dosdoğru inanır ve saygı ile sakınırsanız, O sizin için ecirlerinizi (iyi amelinizin karşılığını) verir ve sizden mallarınızı istemez.
37- Eğer sizden mallarınızı isteyip sizi (bu hususta) sıkıştıracak olsa, cimrilik edersiniz, O da (cimrilikten doğan) içinizdeki kin ve nefreti dışarı çıkarırdı.
38- İşte sizler, Allah yolunda (farz olanı) harcamanız için davet edilenlerdensiniz! İçinizden bir kısmı cimrilik gösteriyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendine cimrilik etmiş olur. Allah, Ganî (hiçbir şeye muhtaç değil, her şey O'na muhtaç)dir, sizler ise fakirlersiniz (devamlı ihtiyaç içindesiniz). Eğer yüz çevirirseniz, (bilin ki) sizin yerinize başkalarını getirir de onlar size (hiç de) benzemezler.
İniş Sebebi
Ebû Âliye diyor ki : «Ashab-ı Kiram nasıl şirk ile birlikte hiçbir amelin fayda vermiyeceğini biliyorlardıysa, öylece imânla beraber hiçbir günahın zarar vermiyeceğini sanıyorlardı. O sebeple yukarıdaki âyetler indi. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram büyük günahlardan fazlasıyla korkmaya başladılar.
İlim adamları da bu âyetlere ve Ziizâl Sûresi'ne dayanarak, günah sebebiyle iyi ve yararlı amellerin boşa çıkmıyacağını istidlal etmişlerdir.
Nitekim İbn Ömer (R.A.) diyor ki: «Amellerinizi boşa çıkarmayın» mealindeki âyet, inince, bizler, onları boşa çıkaran şeylerin büyük günahlar ve ahlâk dışı davranışlar olduğunu sanıyorduk. Sonra Nisa Sûresi 48. âyet inince bu görüşten vaz geçtik. Çünkü Cenâb-ı Hak o âyetle şöyle buyurmaktadır : «Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediği kimseler için bağışlar.»[26]
İlgili Hadîs
Ashab-ı Kiram, otuzuncu âyetin asıl delâlet ettiği mânayı öğrenmek istediler ve Hz, Peygamber'e (A.S.) gelip şöyle dediler:
— Ya Resûlellah! Cenâb-ı Hak: «Eğer yüz çevirirseniz (bilin ki) sizin yerinize başkalarını getirir de onlar size (hiç de) benzemezler», buyurmaktadır. Bizim yerimize getireceği insanlar kimler olabilir?
Bu sırada Selmân el-Fârisî (R.A.) da Resûlüllah'ın (A.S.) yanında oturuyordu. Resûlüllah (A.S.) elini onun dizine dokundurarak :
«İşte bu ve arkadaşlarıdır. Canımı elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, eğer imân Ülker yıldızına asılı olsa bile, Fâris (kavmin)den bazı adamlar ona erişecektir.»[27]
Allah'a Ve Peygambere İtaat Her Bakımdan Teslimiyet İster
«Ey imân edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin; işlediğiniz amelleri boşa çıkarmayın.»
«İtaat» terim olarak, inanıp baş eğmek, teslimiyet gösterip verilen emri aynen yerine getirmek anlamına gelir. Ancak verilen emri yerine getirmekte birtakım kusur ve ihmaller olabilir ki, temelinde inkâr ve nifak yoksa, sâlih amelleri boşa çıkarmaya neden olmaz. Çünkü insan kusur edebilir, hatâ yapabilir.
Küfür Üzere Ölenler
«Şüphesiz onlar ki, inkâra saptılar ve Allah yolundan alıkoydular, sonra da kâfir oldukları halde öldüler, Allah elbette onları bağışlamıyacaktır.»
Küfür, mutlak anlamda ilâhî rahmete ve mağfirete engel bir haldır. Çünkü inkarcı her haliyle ilâhî rahmete ve mağfirete değer vermemekte, hattâ Allah'a inanmamakta ve her türlü kutsal değeri reddetmektedir. O halde inkarcı kâfire, inanmadığı, kabule yanaşmadığı şeyi lâyık görmenin ve bu hususta Allah adına cömertlik edip vermenin makul anlamı yoktur. Kitap ve Sünnet bize bu konuda hiçbir yetki tanımamıştır. Zira Cenâb-ı Hakk'ın gerek mü'minler, gerekse kâfirler hakkında koyduğu hükümler değişmez. Ölmeden, ümitsizlik kertesine gelmeden dönüş yapıp imân edenler, analarından yeni doğmuş gibi günahlarından arınırlar. Bu da Allah'ın koyduğu hükümlerden biridir. Küfür üzere ölenlerin ise bağışlanması söz konusu değildir. Ezelde hazırlanan ilâhî statü bunu kesin çizgileriyle ortaya koymuştur. Yukarıdaki âyetle bu husus açıklanmakta ve mü'minler aydınlatılırken, inkarcılar uyarılmaktadır.
Savaşta, Müslümanlar Üstünlük Sağlayınca, Artık Düşmani Sulha Çağırmazlar
«O halde gevşemeyin. Sizler üstün iken barışa davet etmeyin. Allah sizinle beraberdir; iş ve gayretinizi kuvvetten düşürüp eksiltmez.»
İslâm Dini savaşı, kan dökmeyi son çare olarak düşünür. Düşman sinsi plânlar hazırlayıp Müslümanları imhaya sözlü veya fiilî adım atmadıkça veya onun bu plânı kesin bilinmedikçe savaşa kapı açmaz. Savaş başlayınca da mü'minler artık Allah'a güvenip dayanarak küfrün kökünü kesmeye azmederler. Bu durumda geri dönüş -bazı istisnaî haller dışında- caiz değildir.
Müslümanların üstün durumda olması iki şekilde yorumlanabilir :
a) Müslümanlar bulundukları yerde, geleeek düşmanı savacak veya kahredecek bir güce sahip bulunuyor ve bu durumda düşman da Müslümanlara saldırmayı plânlayıp kararlı görünüyorsa, o takdirde İslâm ordusu harekete geçer ve karşı tarafı sulha davet etmez. Çünkü düşmanın niyeti kesin belli olmuştur. O bakımdan yılanı deliğinde öldürmek gerekir.
b) Savaş başlamış durumdadır ve Müslümanlar da az-çok üstünlük sağlama düzeyinde veya çizgisinde bulunuyorlarsa, bu durumda düşmanı barışa çağırmanın gereği yoktur. Çünkü düşman, fırsat buldukça düşmanlığını sürdürecektir.
Ancak bu iki durumda da İslâm ordusu, düşmana oranla sayı ve teçhizat bakımından çok az ve yetersizse, ordu kumandanı veya devlet reisi sulhta maslahat ve yarar görüyorsa, o takdirde bir zaaf alâmeti göstermeksizin ortam ve şartları iyi değerlendirip düşmana dolaylı şekilde sulh teklif edebilir yani sulhtan yana olduğunu açıklayabilir veya düşmanın böyle bir teklifine olumlu cevap verebilir.
Müslümanlar kendi ülkelerinde bulunur, ancak düşmanları savaş için ciddi hazırlığa başlarlarsa, müslümanlar da savaşacak durumda iseler, o takdirde gevşeklik gösterip barışa davet etmeleri doğru olmaz. Çünkü her geçen gün aleyhlerine gelişir ve mü'minler de savaşma azmini ve gayretini kaybedebilirler. Nitekim yukarıda mealini verdiğimiz âyetin indiği zaman, Müslümanlar fiili bir savaş içinde bulunmuyorlardı. Düşmanları ise, sinsice plânlar hazırlıyor ve İslâm'ı bir daha dirilmemesiye yeryüzünden silmeyi düşünüyorlardı. İslâm ordusu, bir avuç Ansar ve Muhacir'den oluşuyordu. Ancak imân ve cesaretleri engel kabul etmez bir derecede idi. O bakımdan düşmanı yıldırmak, saldırısına imkân vermemek gerekiyordu. Bu nedenle, Hz. Peygamber (A.S.) ne Mekkeli müşrikleri, ne de Medine çevresindeki Yahudi ve inkarcıları sulha davet etmeyi düşünmedi. Ancak Yahudilerle birtakım anlaşmalar yapmakla yetindi.
İnsan Yüce Amaçlar İçin Yaratılmıştır
«Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başkası değildir.,»
Kâinat bütün nimetleriyle birlikte insan oğlunun hizmetine verilmiştir. Bakara Sûresi 29. âyetin tefsirinde de kısmen açıkladığımız gibi, her şeyin insan için, insanın da Allah'a ibâdet ve kulluk için yaratıldığı hikmeti ortaya çıkıyor.
İnsan hikmetin bu parlak çizgisinde Yüce Yaratan'ını bilip tanıma, anlayıp idrâk etme amacına yönelik olarak ilâhî tekliflerle hem mükellef tutulmuş, hem de sorumluluklar yüklenmiştir. Dünya hayatı bu amaca erişmek için bir vasıtadır. Onu amaç yerine geçirip asıl amacı unutmak büyük gaflet ve devamı ise dalâlettir. O halde dünya hayatı yüce amaçtan yana bir araç olarak kullanıldığı ve değerlendirildiği ölçüde anlamını koruyabilir. Zira gerçek imân ve takva bütün saadetlerin temeli ve iyiliklerin başı sayılır. Bunun için Cenâb-ı Hak bizim şeklimize, fiziksel yapımıza, mal ve servetimize değil, kalbimize ve amellerimize bakmakta ve ona göre bize yer ayırmaktadır.
Cenâb-İ Hak Malımızın Tamamını İstemiyor
«Ve sizden mallarınızı istemez..»
«Mal canın yongasıdır» atasözü bir bakıma geçerlidir. Servet ve makama karşı insanın doğuştan ilgi ve tutkusu vardır. Şüphesiz bu da hayata canlılık kazandırmak, rakabet duygusunu geliştirmek içindir. Meşru sınırlar içinde tutulduğu sürece faydalı kabul edilir.
Onun için İslâm Dini, önce kalbî, sonra bedenî ibâdeti emretmekte, arkasından da malî ibâdeti buna ekleyip bütünleştirmektedir. Fakat hiçbir zaman malımızın tamamını hayırlı yollarda tasadduk etmemizi emretme-miştir. Çünkü böyle bir emir, hilkat kanununun hikmetine ters düşer, nefsin varlığını bir bakıma inkâr olur. Ölmek üzere bulunan bir kişinin bile malının ancak üçte birini hayra sarfedilmek üzere vasiyyet edilebileceğini hükme bağlamış, daha fazlasına cevaz vermemiştir. Ancak vârisler rıza gösterdikleri takdirde üçte biri aşan vasiyet yerine getirilebilir.
Nitekim bu inceliklere değinilerek 37. âyette şöyle buyurulmaktadir : «Eğer sizden mallarınızı isteyip sizi (bu hususta) sıkıştıracak olsa, cimrilik edersiniz. O da (cimrilikten doğan) içinizdeki kin ve nefreti dışarı çıkarırdı.»
Allah Yolunda Harcamaya Davet
«'işte sizler, Allah yolunda (farz olanı) harcamanız için davet edilenlerdensiniz!..»
İslâm'ın ve insanlığın selâmeti uğruna savaşlar sürerken mü'minlerin, orduya malî yardımda da bulunması istenmektedir. Şüphesiz Allah'ın bu çağnsı>,müs!üman ülkenin ve milletinin huzur ve güveniyle, istiklâl ve hürriyetiyle ilgilidir. Buna rağmen hemen her çağda Müslümanlardan bir kısmı cimrilik göstererek bu davete olumlu cevap vermemişlerdir. Zira cimrilik, mala karşı hırs ve iştiyak insanın mayasında mevcuttur. Din onu ka-nalize edip bir mü'minin yalnız kendisi için yaşamadığını ve yalnız kendisi için çalışmadığını öğretir.
Fgrz olan yardıma gelince : Zekât başta olmak üzere, adak, keffaret ve benzeri vecibeleri içine alır. Bunları da çok görüp malî ibâdetten kaçan kimsenin, İslâm'dan adım adım uzaklaşacağı ve din kardeşlerine kötülük ettiğinden dolayı Allah yanında günahkâr durumuna düşeceği kesinlik kazanır. Nitekim Resûlüllah'ın vefatını müteakip 11 kadar Arap kabilesinin zekât vermekten kaçındıkları olayı ortaya çıkınca, Ebû Bekir Sfddîk, (R.A.) oniarı tenkil edip yola getirmek üzere Halid b. Velid (R.A.) kumandasında bir ordu hazırlayıp sevketmiş ve böylece İslâm'ın omurgasını oluşturan bir farzın terkine imkân vermemiştir.
Müslüman ülkesinde yaşayan mü'minlerin çoğu bu farzdan kaçtıkları, İslâm ordusuna malî yardımda bulunmadıkları ve bu cimriliklerini sürdük-dükleri takdirde, ilâhî sünnet harekete geçer de, Allah'a ve Peygambere itaat eden başkalarını getirtip onların yerine oturtur. İslâm tarihinde bunun birtakım örnekleri vardır. Selahattin Eyyûbî'nin başa geçip dağılan, bölük-pörçük olan Müslümanları toplamak suretiyle merkezî otorite sağlaması, Mısırî Fatimî'lerden kurtarıp temizlemesi bunun canlı misallerinden biridir.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u se-nâlar; sünnetiyle bize ışık tutup yol gösteren, eğitip yönlendiren Resûlüllah (A.S.) Efendimize ve O'nun âline ve ashabına selât-ü selâmlar olsun.
[1] Tefsîr-i Kurtubî : 16-223
[2] Tefsîr-i Garâibi'l-Kur'ân/Nizamuddin Nisâbûrî : 26/21.
[3] Ebû Dâvud/ılim : 5- Tirmizî/tefsir : 3
[4] Tirmizî/tefsir : 1- Müslim/münâfikun : 40- Dâremî/mukaddeme : 20
[5] Câmi'u'l-beyân Fi-tefsîri'l~Kur'ân/İbn Cerîr et-Taberî : 26/28- İbn Ebi Hatim (Hübel ile Uzzâ, müşriklerin taptığı en büyük putlardan ikisidir).
[6] Buharî/salât : 76, 82, husâmat : 7, 8- Ebû Dâvud/cihad : 114- Nesâî/ mesâcid : 2
[7] Tirmizî/fezâil-i cihâd : 25- İbn Mâce/cihâd : 16- Ahmed : 14/131, 200
[8] Buharî/et'ime : 12- Müslim/eşribe : 182, 186- Tirmizî/et'ime ; 20- İbn Mâce/efime : 3- Dâremî/et'ime : 13, 20- Taberânî/sıfatü'n-nebiy : 9, 10- Ahmed: 2/21, 43, 74, 145, 257, 318, 375
[9] İbn Ebî Hatim ; İbn Abbas (R.A.)dan- İbn Kesîr : 4/125
[10] Tirmizî/cennet : 27- Ahmed : 5/5
[11] Müsned-i Ahmed - Hakîm : Muâviye'den, o da babasından..
[12] Tefsîr-i Kurtubî : 16/238- Tefsîr-i İbn Kesir: 4/177- Lübabu't-te'vîl :4/137
[13] Müslim/fiten : 128. 129- İbn Mâce/fiten : 28- Ahmed : 2/304, 337, 407, 511, 523
[14] Buharı/enbiyâ : 1, menakıb : 51, tefsir : 2, fiten : 24, ilim : 21- Müslim/ ilim : 8, 9- Ebû Dâvud/salât : 59- Tirmtzî/üten : 24- Nesâî/mesâcid : 2, fiten : 24- Ahmed : 387, 406-2/394- 3/108, 151. 156, 189
[15] Buhari/edeb : 39- Müslim/ilim : 11, fiten : 18- Tirmizî/flten : 31- İbn Mâce/fiten: 10- Ahmed: 1/389- 2/257, 261, 371-4/405 .
[16] Buharî/ilim : 2
[17] Buharî/daâvat: 3- Tirmizî/tefsîr : 1/47- îbn Mâce/edeb : 57- Ahmed : 2/282, 341
[18] Müslim/zikir : 41- Ebû Dâvud/vitir : 26 .
[19] Lübabu't-te'vîl: 4/139- Tefsîr-i îbn Kesîr : 4/178
[20] Buharî/edeb : 13- Tirmizî/birr : 16- Ahmed ; 1/190, 321- 2/295, 383, 406, 455, 498
[21] Buharî/tefsîr : 40, tevhîd : 35- Müslim/birr : 16- Ahmed : 2/330, 383, 406
[22] Ahmed : 5/36, 38- Tirmizî/kıyâmet; 57- îbn Mâce/zühd : 23
[23] Buharî/edeb : 12, büyü' 13- Müslim/birr : 20, 21- Ahmed : 3/156, 247-57279
[24] Tirmizî/birr : 13- Dâremî/ferâiz : 6- Buharî/tefsîr ; 59, edeb : 90- tbn Mâce/zühd : 13- Taberânî/cihâd : 36- Ahmed : 4/47, 48, 50
[25] Râmuzu'l-ahâdis : 54- el-Harâit! : Selmân (R.A.)den
[26] Lübabu't-te'vîl : 4/142
[27] Buharî/tefsîr : 62- Müslim/fezâil-i sahabe : 231- Tirmizî/tefsîr: 3/47, 62, menakıb : 20- Ahmed : 2/417
İslami Okul Okulların En Önemlisi