Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Feth Süresi - Kuran - 048Feth - 1. Sayfa

FETH SÜRESİ 2

Gîrîş. 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

İnens e ki Ne Den Maksat Nedir?. 3

İman Eksilme Ve Artmayı Kabul Eder Mi?. 3

Münafıklar Kâfirlerden Daha Mı Zararlıdır?. 4

Meal 5

Dirayet Ve Rivayet Tefsirî 5

Meal 6

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 6

Ağaç Altında Bey At Edenler 7

Hudeybiye Biatında Bulunanların Mükafatı 8

Yakın Fetîhden Maksat Nedir?. 8

Meal 9

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 9

Takva Kelimesi 11

Rasûlullah'ın Rüyası 11

Rasülûllah Hidayetle Gönderildi 12

Meal 12

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 12

Din Düşmanlarına Karşi Şiddetli Davranmanın Hükmü. 13

Ashab-I Kiramı Sevmek. 13


FETH SÜRESİ

 

Gîrîş

 

Medine Dönemi'nde nazil olmuştur. 29 ayettir.

Bu sure ittifakla Medenî'dir. 29 ayettir. 560 kelime, 2433 harf­tir. Geceleyin Mekke ile Medine arasında, Hudeybiye sulhu hak­kında nazil olmuştur.

Muhammed bin îshak Zühri'den, o Urve'den, o Misver bin Mahreme'den, o da Mervan bin Hakim'den şöyle rivayet ediyor: «Bu sure başından sonuna kadar Mekke ile Medine arasında ve Hudeybiye hakkında inmiştir.»

Müslim ve Buhari, Zeyd bin Eslem'den, o da babasından şöy­le rivayet ediyor: «Allah'ın Basûlü bir seferde yürüyordu. Hz. Ömer de onunla beraber geceleyin yürümekteydi. O Rasûlullah'-tan bir şey sordu. Peygamber ona cevap vermedi. Üçüncü kez sor­du, cevap vermedi... Hz. Ömer, kendi kendine «Annen senin ma­temini tutsun ey Ömer! Sen RasûlulUûı'a ısrar ettin. Üç kere sor­dun ve Rasûlullah da sana bir cevap vermedi» dedi. Hz. Ömer şöyle devam eder: «Devemi sürdüm. Halkın önüne geçtim. Kork­tum ki benim hakkımda ayet inecektir. Az bir zaman sonra biri beni çağırdı. Kendi kendime dedim H «İşte benim aleyhimde ayet inmiştir. «Rasûlullah'a vardım, ona selâm verdim, RasûluUah «Bu gece bana bir sure inmiştir ki o sure benim nezdimde güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha sevimlidir» buyurdu. Sonra da Fetih Suresi'ni okudu.»

Tirmizi bu hadis için «Hasen, garib ve sahihtir» diyor. Sahüı-i Müslim'de Katade'den şöyle rivayet ediliyor: «Ata, tbn Abbas'tan şöyle rivayet eder:

«Ahkaf Suresi'nin 9. ayeti indiği zaman yahudiler RasûluUah't tenkid ettiler ve «Kendisine ne dokunacağını bilmeyen bir kişiye biz nasıl tabi oluruz?» dediler.»

Onların bu şekildeki propagandası Rasûlullah'ı oldukça üzdü ve Cenab-ı Hak bunun üzerine Fetih Suresi'ni indirdi. [1]

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- (Ey RasûKim!) Kuşkusuz ki biz sana apaşikâr bir fetih (yolu) açük.

2- Tâ ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahını bağışla­yıp üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola hi­dayet etsin.

3- Ve Allah sana üstün bir zaferle yardım etsin.

4- (Allah)  müminlerin kalplerine, imanlarım kat kat ar­tırmaları için sekine   (huzur) indirdi. Göklerin ve yerin tüm or­duları Allah'ındır. Allah her şeyi bilir ve hikmet sahibidir.

5- Erkek müminlerle kadın müminleri içinde ebedi kala­cakları ve (gölgelikleri)  altından ırmaklar akan cennetlere sok­mak ve onların kötülüklerini örtmek için (böyle yapmaktadır.) Bu Allah katında büyük bir kurtuluştur.

6- O,  («Allah peygamberine zafer vermez» diye) kötü zan besleyen erkek ve kadın münafıklarla erkek ve kadın müşriklere azap eder. Allah onlara karşı öfkelenmiş ve onları lânetlemiştir. Onlar için cehennemi hazırlamıştır. Ne kötü bir uğraktır o!

7- Göklerdeki  ve  yerdeki  ordular  Allah'ındır.  Allah   her şeye galib olandır ve hikmet sahibidir.

8- (Ey Rasulüm!)  Şüphesiz ki biz seni şahid, müjdeleyici ve-korkutucu olarak gönderdik.

9- Ki (siz müminler) Allah'a ve onun peygamberine inana-sınız. Onun davasına yardım edesiniz. O'nu yüceltesiniz. Sabah ve akşam O'nu teşbih edesiniz! [2]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-9) «(Ey Rasûlüm!) Kuşkusuz ki biz sana...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Birinci ayette bahsedilen fetih hakkında beş fikir ileri sürül­müştür:

1- Hudeybiye sulhu,

2- Mekke'nin fethi,

3- Hay-ber fethi,

4- İlimler, hidayetler ve mahmud makamların fethi,

5- Romahlar'ın Farslar'a galip gelip oraları fethetmesi.

Buhari, Enes'ten şöyle rivayet ediyor: «Bu fetihden maksat Hudeybiye sulhudur.»

Cabir «Bize Mekke fethi vaadedilmedi. Ancak Hudeybiye gü­nü vaadedildi» der.

Bera*, «Siz Meleke fethini fetih olarak sayıyorsunuz. Halbuki Mekke daha sonra fethedildi. Biz bu fethi Hudeybiye günündeki Biat' ur-Rıdvan fethi olarak kabul ediyoruz. Biz peygamberle be­raber 14.00 kişiydik» diyor.

Hudeyf&iye, bir kuyunun ismidir.

Dahhak «Senin için fetih yaptık» diyor ve buna «Sulh da fe­tihtendir» diye ekliyor.

MÜcahid «Bu fetih, RasûUû Ekrem'in Hudeybiye'de kurbanlarım kesmesi, başım tıraş etmesidir. Hudeybiye fethi büyük bir mucizeydi. Kuyuda su kalmamıştı, Hz. Peygamber ağzına biraz su alarak kuyuya döküverdi. Böylece su kaynamaya başladı. RasûluU lah ile beraber olanların hepsi kana kana su içti» diyor.

Musa bin Ukbe şöyle der: «Hudeybiye'den dönerken bir kişi t<Bu fetih değildir. Biz Kabe'den menedildik» der. Hz. Peygamber ona cevap olarak: «Bu, fetihlerin en büyüğüdür. Müşrikler sizi memleketlerinden uzaklaştırmak için size rahat veriyorlar. Sizden sulh istiyorlar. Sizden emniyet sözü almaktan rağbetleri oldu. Siz­den hoşlarına gitmeyen şeyleri gördüler» buyurur.»

Şairi, «Bu, Hudeybiye fethidir. Zira Hudeybiye'de Allah'ın düşmanlarına dokunan, hiçbir savaşta dokunmamıştır. Allah, pey­gamberin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmiştir ve «Rıdvan Bi­ati» orada yapılmıştır. Cenab-ı Hak sahabilere Hayber hurmalıkla­rından yedirmiştir. Hedy (kurban) yerine gelmişti. Rumlar Fars-lar'a galip gelmişti. Müslümanlar ehli kitabın ateşperestlere galip gelmesiyle sevinmişlerdi» demektedir.

Zühri «Hudeybiye, fetihlerin en büyüğüdür» diyor. Şöyle ki: Rasûl-ü Ekrem, Hudeybiye'ye 1400 sahabi ile geldi. Sulh olduk-tan sonra halk birbirine karıştı. Kafirler öğrendiler ve Allah'ın ke­lâmını dinlediler. İslâm'a girmek isteyen herkes îslâm'a girdi. îki sene geçmeden, Mekke'ye onbin kişilik bir ordu ile geldiler.

Mücahid ve El-Avfi «Bu fetihten maksat Hayber fethidir» de­mişlerdir. Fakat birinci yorum daha kuvvetlidir. Zira Hayber an­cak Allah tarafından verilen bir vaaddir. Nitekim bu surede «Allah size birçok ganimetleri vaadetmiştir ki onları alacaksınız ve bunu size hemen vermiştir» buyurulmaktadır.

Kurra'dan biri olan Mücemme' bin Cariye şöyle anlatıyor: «Biz Rasûlullah ile beraber Hudeybiye'ye vardık. Hudeybiye'den döndüğümüzde halk develerini süratle sürüyordu. Halkın bir Tas­ım diğerine: «Niçin halk böyle süratle gidiyor?» diye sordukla­rında Rasûlullah'a vahy gelmiştir» dediler. Biz de develerimizi sü-ratle sürerek gittik. Baktık ki RasûUl Ekrem, Mekke ile Medine arasında bulunan Kura el-Ganim adlı yerdedir. Halk toplandıktan sonra Rasûl-ü Ekrem, înna Fetehna'yı okudu. Hz. Ömer: «Ey Al­lah'ın Rasûlü! Bu Hudeybiye sulhu fetih midir?» diye sordu. Hz. Peygamber: «Evet fetihtir. Nefsimi elinde tutana yemin ederim ki bir fetihtir» dedi. Böylece Hayber ganimetleri sadece Hudeybiye' de hazır bulunanlara taksim edildi. Hudeybiye'de hazır bulunma­yanların hiçbiri buna katılmadı.»

Hudeybiye sulhu mânâsında olan fetih, Rasûlullah tarafından yapılmış olmasına rağmen Cenab-ı Hak onu zatına nisbet etmek­te, böylece onun çok büyük bir hareket, çok faziletli bir haslet ol­duğunu bildirmekte ve Basûlullah'm da büyüklüğünü ortaya koy­muş olmaktadır.

İkinci ayetin başındaki lâm harfi Eş'ariler'e göre talil değil akıbet harfidir. Yani «Allah senin günahından geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın». Selef ise «Bu lâm, talil harfidir» demiştir. Buna göre apaçık bir fethin verilmesinin- nedeni, Allah'ın senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetmesidir.

Taftazani, Şerh'ul Mekasid'de «Hak şudur ki, Allah'ın bazı fi­illeri hikmet ve maslahatla illetlidir. Yani talil edilmişlerdir. Bu husus açıktır ve nasslar da bu hususa şahitlik ederler. Fakat bü­tün fiillerin illeti (nedeni) vardır demek ise araştırmayı gerek-tiren, düşünmeyi, icap ettiren bir konudur» diyor.

Zemahşeri «Geçmiş ve gelecek günahlar ile Rasûlü Ekrem' den çıkmış bütün zelle ve günahlar kastediliyor» demiştir.

Mukatil «Cahiliye döneminde geçmiş ve cahiliyeden sonra ge­lecek olan zelleler kastedilmektedir» der.

Bazıları «Geçmişten maksat Hz. Mariye hadisidir. Gelecek­ten maksat da Hz. Zeyd'in hanımıyla ilgili olan meseledir» demiş­lerdir.[3]

 

İnens e ki Ne Den Maksat Nedir?

 

Sekine'den maksat sükundur. Yani Allah onların kalbine sü­kunu, huzuru, itminanı indirdi. Bu da Hudeybiye'de yapılan gü­venlik anlaşmasından ötürüdür. Ta ki onlar Cenab-ı Hak'km kor­kudan sonra onlara emniyeti, savaştan sonra barışı kolaylaştırdı­ğını ve kendilerine lütfettiğini bilsinler ve böylece yakinlerine ya-kin eklensin. Veya Cenab-ı Hak Rasûl-ü Ekrem'in getirdiği şeriata yönelmek sükununu müminlerin kalbine indirmiştir.

Bazıları «Sekine rahmet demektir. Onların kalbine rahmeti in­dirdi ki birbirlerine merhamet ederek imanları artsın» demişler­dir.[4]

 

İman Eksilme Ve Artmayı Kabul Eder Mi?

 

Bazıları «İmanın artışı kendisine iman edilenin artışına bağ­lıdır» diyor. Kim «Ameller imandandır» derse o, imanın artmasını ve eksilmesini kabul ediyor demektir. Bu görüş Eş'ari cumhuru­nun, fakih ve muhaddislerle, Mutezile'nin görüşüdür. İmam Şafii ve İmam Malik'ten de bu şekilde rivayet edilmiştir. Buhari der ki: «Çeşitli memleketlerde bin alimden daha fazlasına rastladım. Onların hiçbiri imanın kavi ve amel olduğu, arttığı ve eksildiği huihtilâf etmediler. Hepsi bunları kabul ederlerdi. Onlar bu hususta aklî ve nakli deliller getirdiler. Aklî delile göre durum şudur: Eğer imanın hakikati değişik olmasaydı ümmetin fertleri­nin, fısk ve günaha dalmış olan kimselerin imanı peygamberlerin imanına müsavi olması gerekirdi. Böyle olmadığı açıktır. Öyleyse  imanın hakikatinde tefavut vardır. Nakli delile göre ise bu mânâ-daki nasslarm çokluğu bunu ispat etmektedir: Meselâ o nasslar-dan biri bu ayeti celiledir. Biri de İbn Ömer'den gelen şu rivayet­ti      tir:

«Ey Allah'ın Rasûlü! îman artar ve eksilir mi?» Rasûlullah da «Evet, artar. Öyle artar ki sahibi cennete girer. Öyle eksilir ki sa­hibi cehenneme girer» buyurdu. Nakli delillerden biri de Hz. Ömer ve Cabir'den gelen şu merfu hadistir: «Eğer EbubeJdr'in imanı ümmetin imanına karşılık tartılsa daha ağır basardı.»

Bu görüşe şöyle itiraz edilmiştir: Amel imanın hakikatine da­hil olduğu takdirde, imanın, artma ve eksilmeyi kabul etmemesi, iman sadece tasdikten ibaret olduğu zaman kabul etmemesinden daha evlâ değildir. Birinci görüşün nedeni şudur: Çünkü bütün amellerin üstünde bir mertebe yoktur ki iman orada artsın. Ve amellerin altında bir iman yoktur ki onda eksiklik olsun.

İkinci yönden ise, hiçbir kimse imanı kâmile sahip olamaz. Kâmil olmayan bir şeyin üzerine eklemek de muhal olur.

Cevap olarak şöyle deriz: Bu itirazlar Mutezile ve Hariciler'e yöneliktir. Çünkü onlar amellerden bir şey olmazsa iman da olmaz diyorlar. Fakat Eş'ariler «Ameller imandaki kemâlin şartıdır. Amel yoksa iman yoktur diye bir şey lâzım gelmez. Ancak kâmil iman yok olur,  imanın aslı ise vardır» demişlerdir.

Nevevî ve kelâm alimlerinin mudekküderinden bir grup «Kalp tasdiki mânâsına gelen iman artar ve eksilir. Bu da çokça düşün­mek ve delillerin vuzuhu ile olur. Aksi ise eksikliktir» demişlerdir. Bu sebeple sıddıklann imanı başkalarının imanından daha kuv­vetlidir. Yani sıddıklann imanına şüphe girmez.

Alimlerden bir grup —ki onların başında İmam Ebu Hanife gelir ve arkadaşları üe kelâmcüarın çoğu da bu hususta ona tâbi olmuşlardır— iman artmaz ve eksilmez demişlerdir. Bu görüş Îmam'ul-Haremeyn'in de paylaştığı bir görüştür. Delilleri şudur: İman, kesinliğe varan tasdikin ve iz'anın adıdır. Böyle bir tasdikte artış ve eksiklik tasavvur edilemez. Tasdik edicinin ona taatleri zammettiğinde veya isyanları irtikâb ettiğinde tasdiki aynı halde­dir, hiçbir zaman bozulmaz. Ancak azlık ve çoklukla değişik olan taatlerin ismi olursa tefavut vardır, yoksa yoktur.

Hattabî, «İman kavi olursa, artmaz, eksilmez. Amel olursa ar. tar ve eksilir. İtikad olursa artar fakat eksilmez. Çünkü eksildi mi gider» demiştir.

Fahreddin Razi ve İmam'ul-Haremeyn'in içinde bulunduğu bir grup «Bu ihtilâf lâfzıdır» demişlerdir. Şöyle ki: İman artmaz ve eksilmez sözü imanın aslına hamledilir. O tasdiktir. Tasdikte art­ma ve eksilme yoktur. Artar ve eksilir denilen söz ise imanın ke­maline sebep olan nesnelere hamledilmiştir ki o da amellerdir. Bi­naenaleyh bu meseledeki ihtilâf, iman tefsirindeki ihtilâfın bir da­lıdır.

Cenab-i Hak beşinci ayette mümin kadınları mümin erkekler­le beraber zikretmektedir. Çünkü cihad ve febh erkekler eliyle ya­pıldığı için, bu nimetlerin sadece erkeklere mahsus olduğu vehmi bahis konusu olabilir. Cenab-ı Hak, bu ihtimali bertaraf ediyor. Tahsis vehmi nerede varsa, Cenab-ı Hak orada kadınların bahsini de açıkça zikreder. [5]

 

Münafıklar Kâfirlerden Daha Mı Zararlıdır?

 

Altıncı ayette Cenab-ı Hak, münafıkları müşriklerden önce zikretmektedirler. Çünkü münafıkların, müslümanlann aleyhin­deki zararları daha fazladır.

Kötü zandan maksat, onların «Allah Peygamber'e ve mümin, lere yardım etmez» şeklindeki sözleridir.

Bazıları «Hem bu sözleri hem de diğer fasik zanlarının hepsi buna dahildir» demişlerdir.

«Allah seni ümmetinin üzerine şahit olarak gönderdi». Veya Allah seni hem ümetinin hem de peygamberlerin tebligat yaptık­larına dair şahit olarak gönderdi.

«Ta ki siz Allah ve Rasûlüne iman edesiniz» ayetindeki hitap Rasûl-ü Ekrem ile ümmetinedir. Bazıları «Bu hitap ümmetedir» demiştir. Yani Rasul-ü Ekrem'e yapılan hitap onlara hitap yerine konulmuştur. Lam, daha önce bahsi geçen «Erselna» fiiline bağlı­dır.

«Tuazziruhu» fiilinin mânâsı, ona yardım etmeniz demektir. Zamir Cenab-ı Hak'ka racidir. Allah'a yardım etmek, onun dinine ve paygamberine yardım etmektir. «Tuvekkiruhu»daki zamir de Allah'a racidir. Allah'ı tazim etmeniz içindir

Bazı müfessirler «İki fiilin sonunda gelen zamir Hz. Peygam­ber'e racidir» demişlerdir. Bazıları da «İlk zamirin Hz. Peygam­ber'e raei olması gerekir. Çünkü Cenab-t Hak için tazir yoktur» demişlerdir.

«Tusebbihu» fiilindeki zamir ise Allah'a racidir. Yani Allah'ı tenzih edesiniz.

«Bukraten ve Asilen» sabah ve akşam demekse de bütün gün kastedilmektedir. Nitekim sarkan ve garben denildiği zaman bütün dünyanın kastedilmesi gibi.

İbn Abbas «Bu ayetten sabah, öğle ve ikindi namazları kaste­dilmektedir» diyor. [6]

 

Meal

 

10- (Ey Rasûlüm!)   Sana başeğerek ellerini verenler (biat edenler) Allah'a baş eğip el vermiş (biat etmiş) sayılırlar. Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir. Bu yüzden kini cayarsa, ancak kendi aleyhine caymış olur. Kim Allah'a verdiği sözü yerine ge­tirirse, Allah ona büyük bir mükâfat verecektir.

11- Bedevilerden geri kalmış olanlar sana, «Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu.  (Allah'tan) bizim affedilmemizi dile» di­yeceklerdir. Dilleriyle kalplerinde bulunmayanı söylüyorlar.  (Ey Rasûlüm!) Onlara de ki: Allah size bir zarar gelmesini dilese ve­ya bir fayda elde etmenizi istese O'na karşı kimin gücü bir şe­ye yeter? Kaldı ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

12- Siz zannettiniz ki peygamber ve müminler bir daha ai­lelerine   dönmeyecekler.   Bu   (zan)   kalbinize   yerleştirildi.  Kötü zanda bulundunuz ve helake düşen bir kavim oldunuz.

13- Allah'a ve Rasûlü'ne iman etmeyen kimseler (bilsinler kî) biz kâfirler için çılgınca yanan bir ateş hazırlamışızdır.

14- Göklerin ve yerin  hükümranlığı Allah'ındır. O diledi­ğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah çok bağışayan ve çok merhamet edendir.

15- (Ey Rasûlüm!) Savaştan geri kalmış olanlar, siz gani­metleri almaya giderken «Bırakın, biz de sizinle gelelim» diye­ceklerdir. Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. Ey Rasûlüm! On­lara de ki:  «Siz bizimle gelemezsiniz. Allah önceden böyle bu­yurdu».  Onlar «Bizi kıskanıyorsunuz» diyecekler. Hayır!   Onlar pek az aalayan kimselerdir. [7]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsirî

 

(10-15)   «(Ey Rasûlüm!) Sana başeğerek ellerini verenler...» Bu Ayetlerin Tefsiri

Rasûlullah'a yapılan biattan maksat, Hudeybiye Günü'nde ona yardım etmek için ölüme gideceğiz diye yapılan biattir. Nitekim bu durum Seleme bin Ekva'dan rivayet edilmiştir. Veya Kureyş' ten kaçmayacaklarına dair Rasûlullah'a yapılan biat demektir. Bu, İbn Ömer ve Cabir'den rivayet edilmiştir.

«Onlar ancak Allah'a biat ederler». Çünkü Rasûlullah'a biat etmekten maksat, Allah'a itaat etmek ve biat etmek demektir. O'nun emirlerini yerine getirmek demektir. Çünkü Cenab-i Hak başka bir ayette «Kim Rasûlullah'a itaat ederse Allah'a itaat et­miştir» diyor.

Ayetin metninde iki kez gelen «Yubayiune» fiillerinden birin­cisi yerinde, ikincisi i&3 mücerred mânasında kullanılmıştır. Yani onlar Allah'a Allah da onlarla biat eder demek değil, sadece onlar Allah'a biat ederler demektir. Yani bu, Allah'ın-rızasını elde etmek için yapılan biattir.

«Allah'ın eli onların ellerinin üstündedir» cümlesi tekid ifade eder. Cenab-ı Hak burada «Rasûlullah'ın onların ellerinin üstünde olan eli Allah'ın elidir» demek istiyor. Allah da azalardan münez­zeh olduğu için ayetin mânâsı şöyledir: «Ancak peygamberle misak akdetmek Allah ile mistik akdetmek gibidir, aralarında fark yoktur». Nitekim «Rasûle itaat eden kesinlikle Allah'a itaat etmiş, tir.»

Buradaki biatten maksat, Rıdvan Biatı'dir. Vahidi. İbn Key-san'dan şunu rivayet etmektedir: «Yed burada kuvvet mânâsına gelir». Yani Allah'ın kuvveti \te yardımı .onların kuvvet ve yardı­mının üstündedir. Yani Allah'ın yardımına güven, onlannkine gü­venme. Velev ki onlar sana biat etmiş olsalar dahi.

Ayet metnindeki «Nekese» fiili, ahdi bozmak demektir. Cabir bin Abdullah'tan gelen rivayete göre bu rivayeti yalnız Cebb ibn Kays adlı kişi bozmuştur ki o da münafıktı. Tayyibi'nin Müslim' den rivayet ettiğine göre «Bu kişi biat etmemiştir ki biatini boz­muş olsun.» Zira diyor ki: «Cabir'e, «Hudeybiye Günü'nde siz kaç kişi idiniz?» diye soruldu. Cabir de; «Biz bindörtyüz kişiydik. Ra-sûlullah'a biat ettik; Uz. Ömer Semurre ağacının altında Peygam-ber'in elini tutmuştu. Biz Cebb bin Kays hariç ona biat ettik. Bu kişi devesinin karnı altında gizlenmişti. Kavimle beraber yürü­medi» diye cevap verdi.

Mücahid, «Bedevilerden geri kalanlardan maksat Cüheyn, Mu-zeyne, Gifar, Eşça ve Eşlem kabileleridir» diyor. Allah'ın Rasûlü Umre'ye, Hudeybiye senesinde gitmek üzere Mekke'ye yürümeyi istediği zaman onların kendileriyle beraber gelmelerini istedi. Bun­lar Kureyş'ten savaş olabilir diye korkuyorlardı.

Rasûlullah ihramım bağladı. Harp istemediğine delil olsun di­ye de kurbanları sürerek götürdü. Bedeviler ise Kureyş, Sakif, Ki-ırane ve Mekke civarında yaşayan Habeşliler'den meydana gelen büyük bir ordu üe karşı karşıya geleceklerini sandılar ve iman da­ha kalplerine iyice yerleşmediği için Peygamber'e katılmadılar, ge­ri kaldılar. Onlar «Biz Peygamber'in evinde, Medine'de, Peygam­ber'e savaş açan, ashabından bazılarım öldüren bir kavme mi gideceğiz? Onlarla savaşmaya mı gideceğiz?» dediler ve şöyle devam ettiler: «Muhammed artık hiçbir zaman Medine'ye dönemez. Sa-habiler de bu seferden dönüp gelemezler» dediler ve Cenab-ı Hak da bu ayeti indirmek suretiyle onları rezil etti ve onların sözlerini peygamberine bildirdi. Peygamber henüz onlara varmadan önce söyleyecekleri özürleri de Rasûl-ü Ekrem'e haber verdi.

«A'rab», Araplar'm çölde yaşayanlarıdır.

Onların, kalplerinde olmayanları dilleriyle söylemeleri yalan­cı oluşlarından kinayedir. Ehillerden maksat, aşiret ve akrabalar-dır. «Ehlune», ehlin çoğuludur. Fakat bu şekilde cemi gelmesi ya özel isim veya akıllıların sıfatlarından biri olduğu içindir. Bunla­rın ikisi de burada bahis konusu olmadığına göre kıyasın tersine - gelmiştir. Bu ayet açıkça «Len» edatmın ebediyet mânâsı ifade et­mediğini sergiler. Çünkü etseydi «Ebeden» kelimesinin getirilme­mesi gerekirdi. «Len» edatının ebediyet ifade ettiğini söyleyenler, «Ebeden kelimesi tekid içindir» derler.

«Bûren» kelimesi helak olmuş demektir. Yani siz akidenizin fasid, niyetinizin kötü olması sebebiyle Allah'ın azabını haketmiş-siniz.

Bazılarına göre «Siz nefisleriniz ve niyetleriniz itibarıyla fa­silesiniz. Sizde hayr yoktur» demektir. EI-Bahr'da «Bu kelime as­lında mastardır. Müzekkere de müennese de, tekil, ikil ve çoğulla­ra da sıfat olabilir» denilmektedir.

«Sair» kelimesi alev alev yanan ateş demektir. Bu ayetten Al­lah'a ve Allah Rasûlü'ne, ikisine birden iman etmeyen bir kimse­nin sapık olduğu anlaşılmaktadır. Yani Rasûl'ü bırakarak sadece Allah'a iman eden bir kimse müslüman olamaz. Kâfir de ateşi ken­disi için gerekli kılar.

Ganimetlerden maksat, Hayber ganimetleridir. Müfessirlerin çoğu bu fikirdedir. Burada ihtilâf olduğunu görmedik.

«Seyekûlü» nun başındaki «Sin», Hayber ganimetlerinin yakın olduğunu ifade eder. Zira Hudeybiye'den döndükten sonra en ön­ce elde edilen ganimetler bunlar olmuştur. Baz: sahih haberlere göre Cenab-ı Hak, Hudeybiye ehline Mekke ganimetleri yerine Hay­ber ganimetleri vereceğine söz vermiştir. Onlar sulh yaparak dö­nüp herhangi bir şeye dokunmayınca böyle olmuştur. Cenab-ı Hak bu ganimetleri onlara tahsis etmiştir. Geride kalan bedeviler ganimetlere katılmak suretiyle Allah'ın kelâmını tebdil etmek is­tediler. Yani onlar dine yardım etmeden bu ganimetlere ortak ol­mayı istiyorlardı. Tahsis haberine Hz. Peygamber'in Habeşistan' dan Hz. Cafer'le beraber gelen bazı muhacirlere, Bevs ve Eş'ari kabilesinden bazı kimselere Hayber ganimetinden vermesi ters düşmemektedir. Çünkü bu, müslümanlaruı bazı haklarından fera­gati neticesinde verilmiş olanlardır. Veya Hayber'in bazısı sulhen fethedilmiştir. Hz. Peygamber sulhen elde edilenden onlara ver­miştir. Bütün bunlar siyer kitaplarında zikredilmiştir. Fakat «Hayber'de sulhen fethedilmiş yerler vardır» meselesi sahih ha­dislerde yoktur.

Kirman! «Rasûlullah savaşçı müslümanlann rızasıyla veya beşte birden (humustan) onlara vermiştir» diyor. Buhari ise ikin­ci görüşe meyletmektedir.

«De ki: Sis bize tabi olamazsınız» hitabından maksat, Hayber yolculuğunda bize tâbi olamazsınız demektir. Bazılarına göre si­zin kalbinizde şek ve şüphe oldukça bize tâbi olamazsınız demek­tir. [8]

 

Meal

 

16- (Ey Rasulümî) Bedevilerden geride kalanlara de ki: «Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya davet edi­leceksiniz. Onlarla dövüşürsünüz veya mü si ü man olurlar. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. Eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz (Allah) size acı bir şekilde azap edecektir.»

17- Kör, topal ve hasta olanlara  (savaştan geri kalırlarsa) günah yoktur. Kim Allah'a ve Peygamberi'ne itaat ederse (Allah) onu  (gölgelikleri) altından ırmaklar aban cennetlere koyar. Kim yüz çevirirse onu acı bir azapla azaplandınr.

18- (Ey Rasulümî) Andolsun ki Allah o ağacın altında sa­na biat ettikleri zaman müminlerden razı olmuştur. Allah onla­rın kalplerindekini bildi ve onlara sekine (huzur) indirdi. Ve on­ları yakın bir fetihle (zaferle) mükâfatlandırdı.

19- Yine onlara alacakları birçok ganimetler bağışladı. Al­lah üstündür, hikmet sahibidir.

20- Allah size elde edeceğiniz birçok ganimetler vaadetmiş-tir. Bunu (Hayber ganimetini) size hemen vermiş ve insanların elini sizden çekmiştir ki bu müminlere bir delil olsun ve sizi doğ­ru bir yola çıkarsın.

21- (Size)   başka   (ganimetler)   de vermiştir ki siz  henüz onlan elde edemediniz. Fakat Allah onları kuşatmıştır. Allah her şeye kadirdir.

22- Eğer küfre  sapanlar sizinle  çarpışlaydılar muhakkak arkalarını dönüp kaçarlardı. Sonra onlan koruyacak ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazlardı.

23- Allah'ın  önceden  gelip  geçmişlere  uyguladığı  sünneti (yasağı) budur. Allah'ın sünnetinde değişme bulamazsın. [9]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(16-23)    «(Ey Rasûlüm!) Bedevilerden...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Çok kuvvetli kavim»den maksat, İbn'ul-Münzir'in Zühri'den rivayet ettiğine göre Beni Hanife kavmidir. Bunlar Yemame'de otururlardı. İçlerinden Museylemet'ul-Kezzab peygamberlik iddi­asında bulunmuştur.

Kelbî, «Çok kuvvetli kavimden Tnaksat Beni Hanife ile dinden dönen (irtidad eden) kimselerdir» der, Rafi' bin Hudeyr «Biz bu ayeti daha önce okuyorduk ve «çok kuvvetli kişilerdin kimler ol­duğunu bilmiyorduk. Ta ki Hz. Ebubekir bizi Beni Hanife kabi­lesiyle savaşa davet edinceye kadar. Anladık ki bu çok kuvvetli ka­vim onlardıryy diyor.

Ata bin Ebi Rebah, Mücahid, Ata el-Horasani ve İbn Ebi Ley­la «Bu çok kuvvetli kavimden maksat Farslar'dır» demiştir. İbn'-ul-Munzir, İbn Cüreyc'ten şöyle rivayet ediyor: Hz, Ömer Farslar'a karşı savaşmak üzere Medine etrafında yaşayan Cüheyne ve Mü-zeyne adlı bedevi kabilelerini davet etti.»

Hz. Peygamber de onlan Mekke'ye giderken davet etmişti.

İkrime, İbn Cübeyr ve Katade «Bu çok kuvvetli kavim Heva-ı sin kabüesi ve onlarla beraber birleşerek Peygamber'e karşı sava-İşanlardır» elemiştir. Başka bir rivayette Hevazin kabilesiyle bera­ber Sakif kabilesi de zikredilmektedir.

Kör, topal ve hastalar gazaya katılmaz iseler mesul değildir­ler. Çünkü özürleri vardır. Bunların mesul olmadığı hususunun betahsis zikredilmesi, onların durumuna Cenab-ı Hak'kın önem vermesinden ileri geliyor. Onlar için- ruhsat dairesinin geniş ol­ması dolayısıyla bu belirtilmiştir. Yoksa onların savaşa hiç işti­rak etmeyecekleri kastediliyor değildir. Yani iştirak etmeleri mec­buri değildir. İştirak ederlerse kat kat ecir alırlar. Nitekim îbn TJmmi Mektum, âmâ olduğu halde gazaya iştirak etmiştir. Kadisıy. ye harblerinin bazılarında hazır bulunmuş ve sancağı elinde tut­muştur. [10]

 

Ağaç Altında Bey At Edenler

 

«Ağaç altında Peygamber'e biat edenler'âen maksat Hudey-biye'ye katılanlardır. Ancak Cebb bin Kays Peygamber'e biat et­memiştir. Çünkü o münafıktı.

Rıdvan biati adını alan bu biatin esası şudur; Rasûl-ü Ekrem Hudeybiye'de konakladığında Firaş bin   Umeyye el   Huzai'yi elçi olarak kendi devesine bindirip Mekke'ye gönderdi. Devenin ismi Sa'leb'di. «Onlara, biz Umre yapmak için geldik. Savaşmak niye­tinde değiliz de!» diye talimat verdi. Firaş onlara vardığında ve Rasûlullah'in mesajını ilettiğinde onlar devesini kestiler, Firaş'ı öl­dürmek istediler. Fakat Mekke etrafında yaşayan Habeşliler buna engel oldular. Böylece Firaş'ı serbest bıraktılar, o da Rasûlullah'a gelerek olayı anlattı. Rasûlullah, Mekke'ye göndermek üzere bu kez Hz. Ömer'i çağırdı. Hz. Ömer: «Ey Allah'ın Rasûlü .'Onlar be-nim kendilerine ne kadar düşman olduğumu, ne kadar katı oldu­ğumu biliyorlar. Ben onlardan emin değilim. Çünkü Mekke'de Be-ni Adiy'den beni koruyacak kimse yoktur, Osman bin Affan'ı gön­der. Onun aşireti Mekke'dedir. Onlar Osman'ı severler. Ve Osman senin buyurduğunu onlara tebliğ eder» dedi. Rasûlullah bunun üzerine Hz. Osman'ı çağırdı. Onu Kureyş'e gönderdi. Hz. Osman'a onlara «Biz harbe değil ümre'ye geldik» demesini, kendilerini İs­lâm'a davet etmesini ve Mekke'de bulunan birtakım mümin erkek­lerle ve mümin kadınlarla görüşmesini emretti: «Onlara fetih müjdesini ver ve de ki: Allah yakında dinini Mekke'de galip geti­recektir!»

Hz. Osman Mekke'ye gitti. Efoan bin Said bin As ona rastladı. Devesinden inerek Osman'ı ona bindirdi ve onu himayesine aldı. Böylece Kureyş'e geldi. Onlara haber verdi. Onlar, «İstersen Ka­be'yi ziyaret edebilirsin. Fakat bizim şehrimize girmenize gelince, bu mümkün değildir» dediler. Hz. Osman: «Ben Hz. Peygamber zi­yaret etmeden Kabe'yi ziyaret edemem» dedi. Böylece Hz. Os­man'ı hapsettiler. Bu haber Hz. Rasûl'e ve müslümanlara Osman' in Öldürüldüğü şeklinde geldi. Hz. Peygamber «Bunlarla savaşma-dıkça buradan gitmeyeceğiz» dedi. Bir tellâl şöyle çağırdı: «Ruhul-kuds Rasûlullah'a inmiş, ona biat emrini vermiştir. Allah'ın ismiy­le çıkın, Peygamber'e biat edin». Müslümanlar da Rasûlullah'ın ya­nma gelerek ona biat ettiler.

Cabir «Biz Rasûlullah'a kaçmayacağımıza dair biat ettik. Ölü­me dair biat etmedik» diyor.

Buharı, Seleme bin Ekva'dan şöyle rivayet ediyor: «Ben Rasû­lullah'a şecerenin altında biat ettim. Birisi «O gün siz neye biat ediyordunuz?» diye sordu. O da «Ölüme!» diye cevap verdi.»

Müslim, Makıl bin Yesar'dan şöyle rivayet ediyor: Bu zat ağa­cın dallarını tutmuş, Rasûlullah'ın yüzünden onu uzaklaştınyordu. Peygamber de halktan biat kabul ediyordu. Peygamber'e ilk biat eden Ebu Sinan'dır. Bu zat Vehb bin Muhassım'dır. Ukkaşe bin Muhassim'in kardeşidir. Bazıları bu zatın Sinan bin Ebi Sinan ol­duğunu söyler.

Said bin Museyyeb'e: «Kulağıma geldiğine göre Cabir bin Abâullah oıiların 1400 kişi olduğunu söylüyor» denilir. O zaman Sald bana, «Cabir 1500 kişi olduklarım söyledi» der. Ebu Davud bu hu­susta ona mutabaat etmiştir.

Abdullah bin Ebi Evfa «Şecere ashabı 1300 kişiydi der, Ebu Şeybe «1700», Musa bin Ukbe, «1600», İbn Sa'd «1525» kişi olduk-larını söylemiştir. Bütün bu rivayetler şu şekilde cem edilebilir.

Bu sayı hepsinin sayımına binaendir veya çocuklar, küçükler, köleler ve orta yaşlıların istisna edilmesine göredir.

«Ağaç»tan maksat Semurre ağacıydı. Halk Peygamber'den sonra o ağaca giderek namaz kılardı. Bu haber, Hz. Ömer'in kula­ğına gelince fitneden korktu. Halk putperestlikten yeni kurtulmuş­tu. Fitneden çekinerek ağacın kesilmesini istedi.

«Ağacın altında biat aldı» kaydından, bu biata çok önem ve­rildiği anlaşılmaktadır. Bu, Allah Rasûlü'nden gelen bir korku se­bebiyle olmamıştı. Bu nedenle bu biati yapan bir kimse Allah rı­zasına nail olmuştur. [11]

 

Hudeybiye Biatında Bulunanların Mükafatı

 

İmam Ahmed, Cabir'den, o da Müslim Ümmü Büşr'den şöyle rivayet ediyor: «Hz. Peygamebr (s.a) «Şecere altında Peygamber'e biat eden hiç kimse ateşe girmeyecektir» diye buyurmuştur. Ra-sûl-ü Ekrem bu hususu Hz. Hafsa'nın yanında zikretmiş ve Hafsa: «Evet, ateşe girecektir, ey Allah'ın Rasûlü!» deyince Easül-ü Ekrem onu şiddetle kınamıştır. Bunun üzerine Hz. Hafsa «Sizden hiç kimse yoktur ki ateşe varmasın» ayetim' okudu. Hz. Peygamber bunun üzerine şöyle buyurdular: «Fakat Allah sonra şöyle dedi: «Sonra ittika eden kimseleri kurtarınız. Zalimleri orada disüstil yığılmış olarak bırakım.»

«Allah onların kalbinde biat hususundaki ihlas ve doğruluğu bildi.» Taberibin Munzir bin Said «Onların kalbinde imandan, ima­nın doğruluğundan, dine sevgiden, dine karşı olan iştiyaktan mey­dana gelen şeyleri bildi» diyor.

İbn Abbas «Yakın fetihten maksat Hayberdir» demiştir. İk-rime, Katade ve İbn, Ebi Leyla da İbn Abbas'a katılmışlardır. Bü biat Hudeybiye'den döndükten hemen sonra meydana gelmiştir. Hasan «Yakın fetihten maksat Hecer fethidir» der. Yani Bahreyn' deki Hecer'in fethi. Onun fethi Rasûl-ü Ekrem zamanında oldu. Çünkü Amr bin Hazme'de sadaka ve diyetler hususunda Peyganı-ber'in bir mektubu vardır. [12]

 

Yakın Fetîhden Maksat Nedir?

 

Sahih-i Buhari'de Hz. Peygamberin Bahreyn ehliyle sulh yap­tığı ve Hacer mecusilerinden de cizye aldığı zikredilmiştir. Fetih mutlaka savaşın ardından olacak değildir. Bazıları «Yakın fetihten maksat Mekke fethidir» demiştir. Yakınlık burada nisbi bir du­rumdur. Yani Hayber'den sonra diğer gazalara nisbeten en yakını budur. Çok olan ganimetten maksat Hayber ganimetleridir.

Ahmed, Ebu Davud ve Hakim'in hadisinde, Mücenne bin Ca­riye el^Ensari'den gelen rivayete göre Rasûl-ü Ekrem o gün gani­metleri süvarilere iki, yayalara bir pay şeklinde dağıttı. Süvariler 3000 kişiydi.

Bazıları «Bu ganimetlerden maksat Hecer ganimetleridir» de­mişlerdir.

20. ayetteki «Allah tarafından size vaadedilen ganimetler»den maksat, İbn Abbas, Mücahid ve müfessirlerin cumhurunun dedi­ğine göre müminler için Kıyamet'e kadar olan ganimetlerdir. On­lar mukadder vakitleri geldiğinde müslümanların olacaktır.

Müslümanlara uzanan ellerin Önlenmesi, Hayber ve dostlan olan Beni Esed ve Gatafan'm önlenmesidir. Çünkü onlar da Hay-berlüer'in yardımına geldi. Fakat Allah onların kalplerine korku saldı ve geri döndüler.

Mücahid «Bu, Mekke ehlinin elleridir. Hudeybiye sulhu akte-dilmek suretiyle Cendb-ı Hak onların ellerini müslümarilardan uzaklaştırdı» demiştir.

Taberi «Rasûlullah, Medine'den Hudeybiye ve Hayber'e çıkıp giderken Medine'deki yahudilerin elleri onlara saldırmaktan olu konuldu demektir» demiştir.

Zeyd bin Eşlem ve oğlu «Vaadedilen ganimetten maksat Hay-her ganimetleridir. Hemen verilen ise, biat etmek ve sulh yapmak suretiyle Kureyş'in tehlikesinden kurtulmaktır)) demişlerdir.

«Sırat-ı Mustakim»den maksat Allah'ın fazlına güvenmek, ba­şınıza gelen ve gelmeyen her konuda ona tevekkül etmektir.

«Diğer ganimetler»den maksat, Huneyn Savaşı'nda elde edi­len Hevazin ganimetleridir.

«Siz o ganimetlere güç yetiremezdiniz. Fakat Allah onları iha­ta etmiştir», yani tam manâsıyla istilâ etmiştir. Allah onları istilâ etmeye kadirdir, onlar Allah'ın elindedir. Allah dile­diğini onlara galip getirir. İşte sizi onlara galip getirdi ve gani­metleri de size verdi.

İhata korumak mânâsına da gelir. Yani, Allah onlan korudu, başkasına vermedi, size nasip etti.

«Uhra» lafzım Hevazin ganimetleriyle tefsir etmek Abd bin Humeyd'in İkrime'den onun da İbn Abbas'tan rivayet ettiğine gö­redir. Bu görüşü birçok müfessir kabul etmiştir. Katade ve Ha-san'dan gelen rivayete göre bu diğer ganimetten maksat Mekke'dir. Sahabiler Hudeybiye senesinde Mekke'yi elde etmeye çaUştılarsa da bunu yapamadılar. Cenab-ı Hak onları yakında Mekkeliler'e galip getireceğini haber verdi.

İbn Abbas ve Hasan'dan gelen bir rivayete göre bunlar Fars ve Bum memleketleridir. Bunlar müslümanlarm eliyle bilahare fethedilen yerlerdir. Fakat bu, vaadedilen ganimetlerin zahirdeki tefsiri bu değildir.

İbn Cerir ve İbn Merduveyh, îbn Abbas'tan şöyle rivayet edi­yorlar. «Bu ganimet Hayber ganimetidir.» Aynı görüş Dahhak'tan, îshak'tan ve İbn Zeyd'den de rivayet edilmiştir. Fakat bu yorum-da gizlilik vardır.

«Eğer kâfirler sizinle savaş saydılar»; yani Mekkeliler savaş-saydı ve sulh yapmasaydılar veya Hayber'in halefleri olan Beni Esed ile Beni Gatafan sizinle savaşsaydı veya yahudiler sizinle harbetseydi kesinlikle mağlûp olacaklardı. Sonra da kendilerini koruyacak hiçbir yardımcı bulamayacaklardı.

«Veli» kelimesi bu ayette koruyucu demektir.

«Ve onlara yardım edecek, yardımcılardan hiçbir fert de bu­lamazlardı». Fahreddin Razi «Veliden, maksat, lûtufla yarar sağ­layan; naşirden maksat da şiddetle yarar sağlayan kişi demektir» diyor.

«Allah'ın daha önce gelip geçen sünneti», peygambere yardım edip, onları galip getirmesidir. Nitekim başka bir ayette «AndoU sun, ben ve benim peygamberlerim galip geleceklerdir» buyurul-muştur.

Muhtemelen ayetten şu kastedilmektedir: Allah'ın sünnet ve adeti şucîur ki, neticeyi peygamberlere vermiştir. Yoksa peygam­berler kafirlerle ne zaman savaşsalar galip gelirler şeklinde bir kaide bahis konusu değildir. [13]

 

Meal

 

24- (Allah) onlara karşı size zafer verdikten sonra Mekke' nin vadisinde onların ellerini sizden ve sizin de ellerinizi on­lardan çekmiştir. Allah yapmakta olduklarınızı görmektedir.

25- O küfre sapanlar öyle kimselerdir ki sizi Mescid-i Ha-ram'dan ve bekletilen kurbanları yerlerine varmaktan menetti-Ier. Eğer (Mekke'de) kendilerini henüz tanımadığınız için tepele­yeceğiniz ve bu yüzden bir belâya uğrayacağınız inanan erkekler ve inanan kadınlar olmasaydı  (fetih için Allah size izin verirdi). Allah dilediklerine rahmet etmek için böyle yapmıştır. Eğer (iman edenlerle, kâfirler) birbirlerinden ayrılmış olsalardı onlardan küf­re kayanları hiç kuşku yok kî elem verici bir azapla cezalandırır­dık.

26- (Hatırlat o zamanı) ki kâfirler kalplerine taassubu, ca-hiliye dönemindeki taassubu yerleştirmişlerdi. Allah hemen Rasû-lü'nün ve müminlerin üzerine sekine (huzur) indirdi, onları tak­va kelimesi üzerine durdurdu. Zaten onlar buna lâyık ve bunun ehli idiler. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

27- And o İsını ki Allah, Rasûlü'nün gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı.  Ey müminler!  Allah dilerse güven içinde, başlarınızı traş ederek veya kısaltılmış olarak, korkusuzca Mes­cid-i Haram'a gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bildi, bun­dan önce yakın bir fetih kıldı.

28- (Allah) o zattır ki peygamberini hidayet Ve hak din île onu bütün dinlerden üstün kılsın diye gönderdi. Şahit olarak Al­lah yeter! [14]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(24-28) «(Allah) onlara karşı size zafer...» Bu Ayetlerin Tefsiri

(Mekke'nin içinden) maksat Hudeybiye'dir. Nitekim bu du­rum Abd Din Humeyd ve İbn Cerir tarafından Katade'den rivayet edilmiştir. Daha önce de Hudeybiye'nin bir kısmının Mekke hare­mine dahil olduğu söylenmiştir. Eğer bu kabul edilmezse onun tam manâsıyla Harem'e yakın olması da kâfidir. Mübalâğa yoluy­la «Mekke'nin içi» denilmiştir.

Ahmed, Nesei, Hakim, İbn Merduveyh ve Ebu Nuaym, Ab­dullah bin MaTal'den şöyle rivayet ediyorlar:

«Rasûlullah ile beraber Kur'&n'da bahsedilen ağacın altında oturuyorduk. Böyle otururken silahlı otuz genç göründü ve bize hücuma kalkıştılar. Hz. Peygamber onlara beddua etti. Allah da onları dondurdu. Biz de kalktık, onların hepsini yakaladık. Rasûl-ü Ekrem: «Siz müslümanların herhangi birinin emniyeti içinde mi buraya geldiniz? Veya müslümanlardan herhangi biri size emni­yet sözü mü verdi?» diye sordu. Onlar «Hayır» deyince Ra­sûl-ü Ekrem onlan serbest bıraktı. Bu ayet işte o zaman nazil oldu.

İbn İshak «Hudeybiye Günü'nde Halid bin Velid müslüman oU mamıştî. Kureyş'in  atlılarının başındaydı Jci   süvariler onun emrindeydi. Onları Kura eUGanim'e getirdi. Yaklaştı. Sahabilere ba­kıyordu. Rasûl-ü Ekrem Ubbade bin Bişr'e emretti. O da atlilany-la çıkıp Halid'le atlıları önüne saf tuttular. Öğle namazı yaklaştı. Rasûlü Ekrem sahabisine korku, namazı kıldırdı.»

İbn Abbas «Mekkeliler Hudeybiye'ye atlılardan bir grup göndermişti. Müslümanlara   zarar vermek istiyorlardı,   Allah müslümanlan, taşlar atmak suretiyle onlara galip getirdi. Onlar böylece

evlerine kadar kaçtılar» der.

Bazıları da bu haberi inkâr etmişlerdir. Bunların sahih olup

olmadığını Allah daha iyi bilir.

«Mescid-i Haram'dan uzaklaştırmak» tan maksat, orada namaz kılmaya ve tavafa mani olmak demektir.

Hedy, Kabe'ye götürülen kurbanlardır. Rasûlullah'm kurbanları, meşlıur bir rivayete göre yetmiş, Mukatü'e göre ise yüz ta­neydi. El-Hedye, üstünle okunduğu takdirde «kum» üzerine atfo-lunur. Sadde'nin mefulu olur. El-Hedyi şeklinde okunursa Mes­cid-i Haram üzerine atfolunur. Yani sizi hedyin kurban edilme­sinden de menettiler demektir.

«Ma'kuf» hapsedilmiş demektir.

Hedyin mehilinden maksat kesildiği veya vacib olduğu veya vaki olduğu yerdir. Onun mekânından maksat da belli olan mekâ­nı, yani Mina'dır. İmam Şafii'nin görüşüne göre hacca giden insan nerede yürümekten alıkonulursa orada hedyini kesme yerine ulaş­mış sayılır. Bunun için Rasûl-ü Ekrem ve sahabiler Hudeybiye'de ||     kurbanlarını kestiler. Ebu Hanife'nin görüşüne göre kurbanın ke­silme yeri mutlak harem arazisidir. Hudeybiye'nin bir kısmı da Ebu Hanife'ye göre haremdendir. Onun için Rasûl-ü Ekrem ve as­il     habı, hedylerini burada kesmişlerdir.

Müminler tarafından bilinmeyen, mümin erkeklerle mümin kadınlar, Ebu Nuaym'ın hasen bir senedle Ebu Cumbız bin Sebuğ' dan rivayet ettiğine göre dokuz kişiydi. Yedisi erkek, ikisi de ka­dındı,

«Tetau», ayaklarla çiğnemek demektir. Burada helak etmek mânâsında kullanılmıştır.

«Maarra» mekruh, hoşa gitmeyen şey, meşakkat demektir. Esas mânâsı insanın yakasını bırakmayan şiddetli zorluk demek­tir. Ayetteki muarreden maksat, Munzir bin Ebi Said'in rivayet et­tiğine göre, kâfirlerin müslümanlan kınamaları ve müminler hak­kında «Onlar dinlerinin ehlinden kimseleri öldürdüler» demeleri­dir. Veya onlar için üzülmektir, nefsin elem duymasıdir.

îbn Zeyd «Onları öldürmek suretiyle olan günahtır» derken, îbn Sa'd, «Muarret, diyet demektir» demiştir. İbn Atiyye ise «Son iki yorum da zayıftır. Çünkü ne günah, ne de diyet imam gizli olan ve harp ehli arasında bulunan bir mümini öldürmek de bahis ko­nusu değildir» demiştir.

Taberi «Muarre kefaret demektir» diyor. Bazıları «Böyle bir tnüslümanı öldürmekte keffaretin vadb olup olmadığı hususunda imamlar arasında ihtilâf vardır» demişlerdir. Hanefüer'e göre Da-rulharp'te şüphelerle ortadan kalkan bir şeyin vacip olması mem­nudur. Çünkü bizim ahkâmımız, onların yurdunda cari olmaz. On­ların yurdundaki hüküm, de bizim memleketimizde cari olmaz.

Şafii «Darulharp şüphelerle defedilenin vacip olmasına mani olmaz» der. Bunun açıklaması şöyledir: Harbî bir kâfir darulharp. te müslüman oldu ve bir memlekete vize almak suretiyle giren bir müslümani Öldürdü. Hanefüer'e göre bu katilin boynunda kısas da yoktur, diyet te. Şafii'ye göre kısas vardır. Buna binaen vize almış iki müslüman,-harp memleketine gitse, birisi arkadaşını orada Öldürse Hanefüer'e göre kısas yoktur, Şafiiler'e göre ise var­dır.

Zemahşeri, Muarre'yi diyet ve keffaretin vacip olmasıyla tef­sir etmiştir. Müşriklerin kötü sözleri ve günahla tefsir etmiştir. Yani eğer mümin ve kâfirlerin içinde yaşayan bazı insanların he­lak olma korkusu olmasaydı, sizin de onları bilmemeniz bahis ko­nusu olmasaydı ve onları helak etmenizden ötürü size mekruhun isabet edeceği ihtimali olmasaydı Cenab-ı Hak sizin elinizi o kâ­firler üzerinden çekmezdi. Yani eğer Allah sizin elinizi onlardan çekmeseydi, onların arasındaki müminler helak olurlardı. Ondan ötürü de size, bir meşakkat isabet ederdi. Cenab-ı Hak da sizin sı­kılmanızı istemez.

ibn Cüreyc der ki «Cenab-ı Hak müşriklerden Hudeybiye Günü'nde şerri, aralarında yaşayan bazı müslümanlardan Ötürü uzak­laştırdı.»

«Tezeyyelu» fiili ayrılmak, ayırd etmek mânâsına gelen tez-yil kökünden gelir. Onun faili bahis konusu müminlerdir. Yani o mümin erkekler ve mümin kadınlar eğer ayrüsaydılar (kâfirler­den ayırd edilmiş olsaydılar), Mekke'den çıksaydılar, onların ara­sında olmasaydılar, Mekkeliler'i azaba duçar ederdik.

Veya bu fiilin faili hem müminler, hem kâfirlerdir. Yani mü­minler kâfirlerden, kâfirler de müminlerden ayrılmış olsaydılar ve karışık olarak kalmasaydılar kâfirleri azaba duçar ederdik. Onlan dünyada katletmek, esir düşürmek suretiyle, onlara azap  ederdik. Nitekim Mücahid böyle söylemiştir. Aksi takdirde Levm' in hiçbir yeri kalmamış olurdu. Cümle daha önceki cümleyi takrir   etmektedir.

imam Malik'in talebesi Elkiya şöyle der: «Bu ayet kâfirlerin gemisinde müslüman esirler varsa onu delmenin ve eğer kalelerde kâfirler miisîümanlan kalkan yaparlarsa onlara ok atmanın ca­iz olmadığına delâlet eder».

«Kâfirlerin kalplerine atmış oldukları   hamiyye»&en   maksat gururdur.

Ragıb, «Gazabı kuvvet galeyana gelir ve çoğalırsa ona hamiy-yet denilir» demiştir. Ayet metnindeki Hamiyet'el-Cahüiyye, bi­rinci hartıiyyenin bedelidir. Yani cahiliyet milletinin hamiyyeti ve­ya cahiliyyetten meydana gelen hamiyyet demektir. Çünkü böy­le bir hamiyyet hüccetsizdir ve yerinde değildir.

«Sekine» daha önce de söylediğimiz gibi itminan ve vekar de­mektir. Birçok ravi şöyle der: «Allah'ın Rasûlü beraberindeki sa-habilerle Hudeybiye'ye çıktı. Zül-Huleyfe'ye geldiğinde hedylerini nişanladı. Ve Umre için ihram bağladı. Önünden Huzaa kabilesin­den olan casuslarını gönderdi. Kureyş'ten ona haber getiriyorlar­dı. Rasûl-ü Ekrem, Asfan'a yakın olan bir yere vardığında ca­susu gördü. Casus Peygamber'e şöyle dedi: «Kureyşliler seni kar. şilamak için birçok gruplar toplamışlardır. Habesliler'i biraraya getirmişlerdir .Onlar seninle savaşacak ve seni Kabe'den menede-ceklerdir.»

Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem, Kureyşliler'in yardımında olan Habeşliler'in çoluk çocuklarına hücum etmek hususunda saha-bilerle istişare etti. Ebubekir: «Allah ve Rasûlü daha iyi bilir. Ey Allah'ın Peygamberi! Biz ancak Umre ibadeti için geldik. Herhan­gi bir kimse ile savaşmak niyetiyle gelmedik. Fakat bizimle Kabe' nin arasına giren bir kimse varsa onunla savaşırız» dedi. Rasul-ü Ekrem bunun üzerine «Allah'ın ismi ile yolunuza devam edin» bu­yurdu ve böylece Hudeybiye'nuı en yüksek noktasına varıncaya kadar yürüdü. O zaman Huzailer'den Budeyl bin Verka, kavmin­den birkaç neferle beraber Peygam'ber'e gelip şöyle dedi: «Kâb bin Luey ve Amr bin huey'i arkaaa bıraktım. Onlar yakında konakladılar. Beraberlerinde kalabalık bir kitle var. Onlar seninle savaşacaklar ve seni Kabe'den menedeceklerdir» dedi. Hz. Pey­gamber, «Biz bir kimseyle savaş için gelmedik. Biz Umre niyetiy­le buradayız. Kureyşliler'i savaş çok zayıf düşürdü. Onlara zarar verdi. Acaba benimle diğer Araplar arasından çekilirlerse ne ola­cak? Eğer Araplar beni mağlûp ederlerse, zaten Kureyş de bunu istiyor. Eğer Allah beni onlara galip getirirse Kureyşliler gelip İs­lâm'a zengin olarak girerler. Eğer bunu yapmazlarsa onlarla sava­şacağım. Kureyş ne zannediyor? Yemin olsun, Allah'ın beni gön­derdiği İslâm için onlarla durmadan cihad edeceğim. Ta ki Al­lah'ın dini onlara galip gelinceye kadar» diye buyurdu. Budeyl, «Senin dediklerini onlara tebliğ edeceğim» dedi ve tebliğ de etti.

Urve bin Mesud es-Sakafi, Kureyşliler'e «Müsaade edin de ben Muhammed'e gideyim» dedi. Böylece Rasûl-ü Ekrem'e geldi. Ra-sûlullah, Budeyl'e söylediklerinin benzerini ona da söyledi. Pey­gamberle onun arasında konuşmalar geçti. Sahabilerin Peygam­ber'e ne kadar hürmet ettiklerini, ona nasıl tazimde bulundukla­rım gördü. Arkadaşlarına dönerek onlara bu hususları haber ver­di ve «Muhammed size doğru bir teklif arzediyor. Onu kabul edin» dedi. Bunun üzerine Beni Kinane'den bir kişi «İzin verin, ben de Muhammed'e gideyim» dedi. Rasûlullalh ve ashaba göründüğünde Kz. Peygamber «Bu falan kişidir. Kurbanları tazim eden bir ka­vimdendir. Kurbanları onun Önüne bırakın» dedi. Kurbanlar bıra­kıldı. Halk, o kişiyi «Lebbeyk Allahümme Lebbeyk, Lebbeyke la şe­rike leke lebbeyk innel hamde vennimete leke lâ şerike leke» ni­dalarıyla karşıladılar. O bu durumu görünce şöyle dedi: «Allah'ı tenzih ediyorum. Bu kişileri Kabe'den menetmek uygun değildir.» Böylece dönerek arkadaşlarına durumu haber verdi.

îsmi Mukarrez bin Habs olan bir kişi de «İzin verin, ben de Muhammed'e gideyim» dedi. Rasûlullah onu görünce, «Bu Mukar-rez'dir. Facir bir kişidir» dedi. O, Peygainiber'e konuşmaya başla­dı. O esnada Beni Amr bin Luey'in akrabası olan Süheyl bin Amr geldi. Hz. Peygamber'e; «Sisin işinizde size kolaylık gösterildi. Be­ni, Kureyş gönderdi. «Muhammed'e git, kendisiyle barış yap» de­diler. «O'na bu sene geri dönmesini şart koş, Allah'a yemin ede' riz, Araplar, Muhammed bizim şehrimize zorla girdi diyemesin-ler» dedi. Bu zat RasûluIIah'ın yanına geldikten sonra, konuşma­yı uzattı. Neticede barış oldu ve bu hususta bir sulhnanıe yazılma­sı kararlaştırıldı. [15]

 

Takva Kelimesi

 

«Takva Kelimesi» Lâ ilahe ilallah'tır. (Bu Tirmizi, Abdullah bin Ömer ve Darekutni tarafından Ubey bin Kab'dan merfu olarak rivayet edilmiştir).

Ata el-Horasani'nin tefsirinde, «Takva Kelimesi» La ilahe il­lallah Muhammedurrasûlullah diye yorumlanmaktadır.

Mücahid'den gelen diğer bir rivayete göre «Takva Kelimesi» ihlastır.

«Onlar buna lâyık ve ehil idiler...» cümlesinin tahlili şöyle­dir: Kanu'daki zamir Easûl-ü Ekrem ve müminlere racidir. «Ehak-ka» kelimesi Kânu'nun haberidir. Biha'daki zamir takva kelimesi­ne gider. Yani onlar Mekke kâfirlerinden takva kelimesine daha müstehak idiler. Cenâb-ı Hak onları dininin ve peygamberinin ar­kadaşlığına seçmiştir. Veya onlar yahudilerden ve hıristiyanlar-dan takva kelimesine daha müstehak idiler. Yahud da bütün üm­metlerden daha müstehak idiler. Çünkü «Onlar insanlar için çıkar­tılmış en hayırlı ümmettirler.»

Fahreddin Razi ayeti «Onlar başka bir kelimeden, takva keli­mesine daha haklı ve lâyık idiler» şeklinde tefsir etmiştir.

Takva Kelimesi'nin ehli idiler; yani ona ehil olacak niteliktey­diler. Veya onlar dünyada ona daha müstehak, Ahiret'te de sevap yönünden onun ehli idiler. Bazıları «Kanu'daki zamir Mekke kâ­firlerine racidir» demişlerdir. Yani Mekke kâfirleri cahiliyye gay­retini kalplerinde kıldılar. Fakat onlar Takva Kelimesi'ne herkes­ten daha müstehak idiler. Çünkü «Onlar Harem'in ehli idiler. Ra~ sûl-ii Ekrem aralarından çıkmıştı ve onlar herkesten önce uyarıl­mışlardır. Fakat Cenab-ı Hak onlardan tevjiki selbetmiştir.» [16]

 

Rasûlullah'ın Rüyası

 

«Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı...»

-Bu ayet şu şekilde yorumlanmaktadır: Hz. Peygamber Hudey-biye'ye gitmezden önce bu rüyayı görmüştür, İbn'ul-Munzir Mü­cahid'den şöyle rivayet ediyor: «Peygamber Hudeybiye'de iken bu rüyayı gördü.» Fakat birinci görüş daha doğrudur.

Rüya şöyle idi: Rasûl-ü Ekrem sahabileriyle beraber emin ola­rak Mekke'ye gitmiş olduklarını, başlarını tıraş edip, kısalttıkla­rını gördü. Bu rüyayı saJıabilere söyledi. Onlar çok sevindiler, müjdelendiler ve aynı sene Mekke'ye gireceklerini sandılar. Ve, «Allah Rasûlü'nün rüyası haktır» dediler.

Rüya tehir olduğu zaman itiraz yoluyla Abdullah bin Ubey bin Selül, Abdullah bin Nufeyl, Rifaa bin Hars gibi münafıklar Rasûlullah'a itiraz ederek «Vallahi biz ne tıraş olduk, ne de saç­larımızı kısalttık, ne de Mescid-i Haram'ı gördük» dediler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.

Hz. Ömer'den gelen rivayete göre Hz. Ömer de hakikate vakıf olmak yönünden böyle demiştir ki yakîni artsın.

Ayet metnindeki «İnşaallah (eğer Allah dilerse)» cümlesi vaadi meşiyete bağlayan bir cümledir. Yani eğer Allah dilerse ancak Ha-ram'a girebileceksiniz. Bunu Cenato-ı Hak, kullarına talim olmak üzere, böyle ifade buyurmuştur. Cenab-ı Hak bütün eşyanın yara-danıdır. Onları bilmektedir. Eşya olmazdan önce ona vâkıftır. Na­sıl olur da Cenab-ı Hak bu işi talik ediyor, yani meşiyete bağlıyor şeklindeki itirazın burada yeri yoktur.

Daha önce dediğimiz gibi, rüyanın Hudeybiye'de vaki olduğu rivayet ediliyor. Peygamberlerin rüyaları haktır ve rüya vahyin çe­şitlerinden biridir.

İbn Keysan «Andolsun, eğer Allah dilerse sis Mescid-i Haram'a, emin olduğunuz halde girersiniz» cümlesi, Rasûlullah'a rüya âle­minde bildirilen durumun hikâyesidir» demektedir.

Ebu Ubeyde «İn edatı burada is mânâsını ifade eder)) diyor. Yani Allah dilediği için siz Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Tıpkı «Allah'tan sakının, ribadan arta kalanı bırakın...» ayetindeki «İn» inuiz» mânâsına gelmesi gibi. (Fakat bu yorum biraz uzaktır).

Ayette bahsedilen başlan tıraş ile kısaltmak, erkekler içindir. Erkekler için tıraş olmak, kısaltmadan daha üstündür. Fakat ka­dınlar ancak saç örgülerinin ucundan bir şeyler alabilirler.

Sahih'de varid olmuştur ki Muaviye, Rasûlullah'm saçlarından Merve tepesinde kısaltma yapmıştır. Fakat bu, Hac'da değil Umre' deydi.. Çünkü Hz. Peygamber Hac'da dipten tıraş yapmıştır.

«Allah sizin bilmediğinizi bildi»; yani Mekke'ye bir sene ge­cikmeli olarak girmenizin daha hayırlı, daha faydalı olduğunu bil­di. Bunu siz bilmiyordunuz. Çünkü Rasûl-ü Ekrem, Hudeybiye' den dönerken hemen Hayber'e gitti ve orayı fethetti. Hayber mal­lan ganimet olarak müslümanlann eline geçti. Araç ve gereç bakımından daha kuvvetlendiler. Mekke'ye daha hazırlıklı, daha kuv­vetli ve daha büyük bir ordu ile geldiler.

Kelbi «Cenab-ı Hak Mekke'ye girmenin gelecek senede olaca. ğını bildi, siz bilmediniz demektir» demiştir. Bazıları «O Mekke'de mü-mîn erkeklerle mümin kadınların olduğunu bildi. Siz bilmedi­niz demektir» derler.

Cenab-ı Hak, Rasûlullah'm rüyasından hemen sonra size ya-km bir feth kıldı. Yani bu rüyadan az bir zaman sonra Hayber fethini veya Mekke fethini müyesser etti. Mücahid «Hudeybiye sulhunu müyeser etti demektir» der. Mücahid'e birçok müfessir de iştirak etmiştir.

Zühri «İslâm'da Hudeybiye'den daha büyük bir fethi Cenab-ı Hak miislümanlara vermemiştir» diyor. Çünkü insanlar barış ne­deni ile birbirlerinin yanına gittiler, emniyet içerisinde konuştular. Bu konuşmalar uzadı, münazaralar yaptılar. Ve Hudeybiye'yi ta­kip eden iki sene zarfında, o zamana kadar müslüman olanların iki katı, üç katı İslâm'a girdi. Meselâ Hudeybiye Günü'ne Rasûl-ü Ekrem 1400 kişilik bir ordu ile gelmişti. Sekizinci senede, yani iki sene sonra onbin kişi ile geldi. [17]

 

Rasülûllah Hidayetle Gönderildi

 

«Rasûl-ü hidayetle gönderdi»; yani onu yol gösterici kıldı. Hi-dayet'ten maksat, apaçık delil veya Kur'an'dır Hak din'den mak­sat da İslâm dinidir. Zahir şudur ki bu hak dinden asli ve fer'i me­selelerin hepsini kapsayan din kabul edilmektedir. Ayet metninde­ki «Huda», dinin esas meseleleri, «Hak Din» ise fer'i meseleler ola­bilir. Zira bazı peygamberler fer'i meseleler için gönderilmemiş, ancak asıl meselelerle vazifelendirilmişler, onlan açıklamakla gö­revlendirilmişlerdir.

«Hak» kelimesi burada Allah'ın isimlerinden biri olan «Hak» olabilir. Yani onu bütün dinlerin üzerine galip getirmek için hak olan Allah'ın diniyle gönderdi.

Dinin diğer dinlere galip olmasından maksat, müslümanlann diğer dinlere mensup olanları istilâ etmeleri olabilir. Dediler ki: Hangi dinin ehlinden olursa olsun, müslümanlarla savaşanlar mağ­lûp olmuşlardır ve bu husus birinci cihan harbinden Öncesine ka­dar devam etmiştir.

Bazıları «İslâm dininin bütün dinlere tam manâsıyla galip ol­ması, Hz. İsa'nın inişi ve Mehdi'nin çikışı anındadır» der. Zira o zaman İslâm'dan başka hiçbir din meriyette kalmaz.

Mehdi'nin çıkışından sonra başgösterecek ihtilâflar buna za­rar vermez. Zira o zamanda dünya sanki yokmuş gibidir. -Bu cüm­le aynı zamanda daha Önceki vaadi de tekid etmektedir.

«Allah şahit olarak kâfidir»; yani îslâm dinini bütün dinlere galip getireceği veya kesinlikle gelecekte fethi müyesser edeceği veya Peygamber'in peygamberlik hususundaki şehadeti kâfidir. Zira Peygamber bu peygamberliği iddia etti ve Cenab-i Hak da onun eliyle mucizeler göstermek üzere onu tasdik etti. Bu, Allah' in onun hakkındaki şehadetidir. [18]

 

Meal

 

29-Muhammed Allah'ın Rasûlüdür. Onunla beraber bulu­nanlar da kâfirlere karşı şiddetli (çetin) ve kendi aralarında mer­hametlidirler. Onları rüku ve secde edenler olarak görürsün. On­lar Allah'tan bir lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izin­den nişanlan vardır. İşte onların Tevrat'taki vasıflan (budur). İncil'deki vasıflarına gelince; bir ekin gibidirler ki filizini çıkar­dı. Derken onu güçlendirdi, kalınlaştı ve gövdesinin üstüne di­kildi. Ekicilerin hoşuna gider. Onlara karşı kâfirleri de öfkelen­dirir. Allah onlardan iman edip, saüh ameller işleyenlere (Ahi­re t'te) mağfiret ve büyük mükâfat vaadetmiştir. [19]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(29)    «Muhammed Allah'ın Rasûlü'dür. Onunla...» Bu Ayetin Tefsiri

«Muhammed'le beraber olanlardan maksat, İbn Abbas'in de­diğine göre Hudeybiye'de bulunanlardır. Cumhur ise «Bütün As-hab-ı Kiram kastedilmektedir» demiştir.

«Eşiddau» kelimesi şedid kelimesinin çoğuludur. «Ruhemau» kelimesi de «Rahim» kelimesinin çoğuludur. Mânâ şöyledir: Ke­sinlikle onlarda din düşmanlarına karşı kin ve şiddet vardır. Mü­min kardeşlerine karşı ise rahmet ve rikkat (incelik) vardır.

Cenab-ı Hak önce onları şiddetle, sonra da rahmetle vasiflan-dırmıştır. Çünkü sadece şiddet vasfıyla iktifa etseydi insanın ak-İma şu da gelebilirdi: Oiilar mutlaka herkese karşı şiddetlidirler. Fakat şiddetten sonra rahmetin getirilmesi onların sadece Allah düşmanlarına karşı şiddetleri olduğunu gösterdi. Kardeşlerine kar­şı da merhametlidirler. Bu tıpkı {{Müslümanlar üzerinde kolay, kâfirler, üzerinde aziz ve galiptirler» ayeti gibidir.

Hasan Basri'den gelen rivayete göre onlar kâfirin karşısında o kadar şiddetliydiler ki kâfirlerin elbiselerine, bedenlerine do­kunmaktan bile kaçınırlardı. Aralarında o kadar merhametliydi­ler ki bir mümin diğer bir mümini görse mutlaka el sıkışır veya birbirlerine sarılırlardı. [20]

 

Din Düşmanlarına Karşi Şiddetli Davranmanın Hükmü

 

Sahabilere uyup din düşmanlarına karşı şiddet göstermek, müminlere de merhamet etmek gerekir.

İbn Ebi Şeybe ve Ebu Davud, Abdullah bin Ömer'den merfu olarak şöyle rivayet ederler: «Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin (yaşlılarımızın) hakkını tanımayan, kesinlikle biz­den değildir.)}

Yine îbn Ebi Şeybe ve Ebu Davud, Ahmed, İbn Hibban ve Tirmizi, Ebu Hureyre'den şu hadisi rivayet etmişlerdir: «Hz. Ra-sûl'den dinledim. Şöyle buyurdu: «Rahmet ancak şaki bir kimse­nin kalbinden çıkar.»

Din düşmanlarına, eğer şer'i bir maslahat varsa iyilik yap­makta bir beis yoktur. Nitekim İbn Hacer Heytemi böyle söyle­miştir.

Secde ve Rükû'dan maksat, namaz kılarlardı demektir. Yani namaza çokça devam ederlerdi. Allah'tan fazl ve rıdvan talep eder­lerdi. Yani sevabı ve Allah'ın rızasını isterlerdi.

«Sima» alâmet demektir. Onların alâmetleri yüzlerinde; yani almlarındaydı. Veya yüzlerinin açık yerlerindeydi. Bu da secde iziydi. Secdelerin izi çokça secde eden bir kimsenin' alnında görü­lür. Sima, çokça secde eden bir kişinin alnında beliren noktaya denir. Tıpkı dağlamanın bıraktığı ize benzer bu.

Kurtubi «Sima alâmet demektir» der. Yani geceleyin kılınan teheccüd namazının alâmetleri, uykusuzluğun belirtileri onların yüzlerinde görülebilir.

İbn Vehb, Malik'ten şöyle rivayet ediyor: «Bu sima secde anında onların alınlarına ve yüzlerine yapışan toz ve topraktır. Onlardan meydana gelir.» Said bin Cübeyr de bu görüştedir.

Bazı müfessirler «Onlar daha dünyada iken alâmetleri yüzle-rinde görülmektedir» demişlerdir. Bazıları da «Bu sima Ahiret'te belirecektir» demişlerdir.

Tarih'inde Buhari, İbn Afobas'tan şunu rivayet etmektedir: «Sima Kıyamet Günü'nde onların yüzünü kapsayan bir beyazlık­tır.»

«Şat» kelimesi ekinin filizleridir. Ekinden çıkarak dalbudak salarlar. Ebu'1-Feth «Şat sadece buğday ve arpada olur» diye iddia etmiştir. Lavmi' sahibi ise bu kelimeyi «Buğday, arpa ve diğer zu raatlardaH filizler»\e tefsir etmiştir.

Kamus «Şat, hurmanın ve ziraatların sümbülleri veya yaprak­landır» demiştir.

«Azera» fiili yandım etti, onu kuvvetlendirdi veya uzadı ve kuvvet buldu demektir.(

Ayet metnindeki «Sûk» kelimesi kök ve asıl demektir. Kuvve­ti, çokluğu, kalınlığı ve güzel manzarasıyla çiftçinin hoşuna gider. Cenab-ı Hak çiftçiyi zikretmiştir. Çünkü onlar ziraatı herkesten daha iyi bilirler. Onların hoşuna gidiyorsa, ziraat çok iyi demek­tir. Bu bir darbı meseldir. Cenab-ı Hak bunu sahabiler için veri­yor. Onlar İslâm'ın başlangıcında azınlıktılar. Sonra çoğaldılar, kuvvetlestiler. Sonra gün be gün onların vaziyeti terakki etti. Öyle bir hâle geldiler M halk onlardan hayrete düştü. Bu, bazı müfes-sirlerin seçtiği yorumdur. Bu yorumu İbn Cerir ve İbn'ul-Munzir Dahhak'tan, yine İbn Cerir ve Abd bin Humeyd, Katade'den de rivayet etmişlerdir. Onlar derler ki:

«İncil'de şöyle yazılıdır: «Bir kavim çıkacak, ekin gibi bitip çoğalacaklardır. Onlardan bir kavim çıkacak ki marufu emreder, münkerden yasaklar.»

Ayetin zahirine bakılırsa «Ekin» burada Rasûl-ü Ekrem'dir. Onun filizi ashabı kiramdır. Böylece bu hem Rasûlullah'a hem de Ashab-ı Kiram'a temsil olur, Sadece sahabeler için değildir.

İkinci yorum Vakidi'den de rivayet edilmiştir.

Allah bu durumu Muhammed ve ashabına verdi ki kâfirler bundan dolayı öfkelensinler.

«Allah iman edenlere vaadetti»; yani Hz. Muhammed'le bera­ber olan sahabilere ve Kıyamet'e kadar gelecek olan müminlere mağfiret ve büyük bir ecir, yani sonsuz bir ecir yahut da cennet vaadetmiştir. [21]

 

Ashab-I Kiramı Sevmek

 

Bu ayet ashaıb-ı kiram sevgisinin farz olduğunu sergilemekte­dir. Ebu Urve şunları rivayet ediyor: «Biz İmam Malik'in yanında oturuyorduk. Bir kişinin sahabilere hücum ettiği söylendi. İmam Malik bu ayeti okudu ve «Kim kalbinde sahabilerden birine buğ-zederek sabahlarsa bu ayet ona isabet etmiştir» dedi.

Kurfubi «İmam Malik bu sözünü güzel söylemiş ve bu kavil­de hakka isabet etmiştir. Kim onlardan bir kişiyi tenkis eder ve­ya rivayetinde ona taanda bulunursa o, Cenab-ı Hak'kın hükmünü red ve şeriatlarını iptal etmiş olur. Çünkü Cenab-ı Hak «Muham­med Allah'ın elçisidir. Onunla beraber olanlar kâfirlere karşı şid­detlidirler» buyurmuştur. Yine Cenab-ı Hak «Ağacın altında sana biat ettiklerinde Cenab-ı Hak müminlerden razı oldu» diyor. Daha nice ayetler vardır ki sahabeleri övmekte, onların doğru ve kur­tulmuş kimseler olduklarım belirtmektedir» demektedir.

Evet, onların halihazırdaki durumlarını ve gelecekteki halle­rini bilen Allah, onları doğrulamakta ve övmektedir. Allah'ın Ra-sûlü bir hadisinde «Nesillerin en hayırlısı benim neslimdir. Sonra onları takip edenler» der. Başka bir hadiste «Sakın ashabıma küf­retmeyiniz. Eğer sizden biri Uhud kadar altın sadaka verse onla­rın bir yahut da yarım avuç sadakasına bile yetişmez». Bu iki ha­disi de Buhari rivayet etmiştir. Üçüncü bir hadiste «Eğer sizden bir kimse yeryüzündeki bütün mala sahip olsa ve hepsini infak etse onların bir avuç sadakasına veya yarım avuç sadakasına bile yetişmez!»

Bezzar'da Cabir'den merfu ve sahih olarak şu hadis yer al­maktadır: «Peygamberler müstesna, Cenab-ı Hak benim ashabımı âlemlerden üstün kıldı. Ashabım arasında dört kişiyi (Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali) benim arkadaşım olarak kıldı. Benim asha' bımda hayır vardır.»

Bu hususta birçok hadisler vardır. Hiçbir sahabiye dil uzatı­lamaz. Bu hususta lıiçbir kimseye kanılamaz. Zira onlara hücum etmek kitap ve sünneti red olur. Onlardan naklettiğimiz İslâm dinini iptal olur. Zira Cenab-ı Hak bizse onları medh-u sena ede­rek takdim etmiştir. Allah onlara büyük ve sonsuz bir sevabın va-adedildiğini söylüyor. Sahabilerden herhangi birini uluorta, bir şeye dayanmaksızın yalana nisbet eden bir kimse şeriatı garranm haricindedir. Kur'an'ı iptal etmeye çalışmış, Allah Rasûlü'ne tân etmiş olur. Onların biri bir yalana nisbet edilirse o kişi tekfir edi­lir. Çünkü Allah'a küfürden sonra yalandan daha korkunç bir ayıp yoktur. Allah'ın Rasûlü ashaba küfredene lanet okumuştur. As­habın en küçüğünü yalanlayan —ki mertebe bakımından onlarda küçük yoktur  Allah'ın lanetine dahil olmuş olur. O lanet ki Al­lah'ın Rasûlü de ona şahit olmuştur. [22]

FETİH SURESİ'NİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/344-345.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/347.

[3] Zemahşeri, Keşşaf, cilt: 6, sh: 2

Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/348-351.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/351.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/351-353.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/353-354.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/356.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/357-360.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/362.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/363-364.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/364-366.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/366-367.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/367-369.

[14] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/371.

[15] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/372-378.

[16] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/378-379.

[17] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/379-381.

[18] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/381-382.

[19] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/383.

[20] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/384.

[21] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/385-387.

[22] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/387-388.