Fetih Sûresi - Kuran - 048Feth - 2. Sayfa
FETİH SÛRESİ
48
I ctih Sûresi İndiği Yer : Medine İniş Sırası ; 111 Âyet sayısı : 29
Nüzulü
Hicretten sonra gelen âyetler ve sûreler, başka bir yerde vahyedilse bile Medine'de gelmiş sayıldığı için Fetih sûresi de hicretin altıncı yılında, Hudeybiye barışından sonra, bir gece Mekke yakınlarında, Cuma sûresinden sonra, Mâide'den önce nazil olduğu halde Medine'de gelen sûreler listesinde yerini almıştır. Güvenilir kaynaklarda bulunan şu rivayet, sûrenin inişiyle ilgili önemli bilgiler vermektedir: Hz. Peygamber bir seferinde (Müslim'deki bir rivayete göre Hudeybiye dönüşünde; "Cihâd", 97) gece yürürken yanında bulunan Hz. Ömer kendisine bir soru yöneltir; üç kere tekrarladığı halde cevap alamayınca üzüntü ve endişe içinde yanından uzaklaşır. Kendisi hakkında bir âyet gelmesinden korkar. Biraz sonra ona Hz. Peygamber'in kendisini çağırdığı duyurulur. Yanına gelince Peygamberimiz Ömer'e, yeni geldiğini bildirdiği Fetih sûresinin ilk âyetlerini okur (Buhârî, "Tefsir", 48/1). Daha detaylı ve sahih olan rivayetlere göre bu olay, Hudeybiye seferinden dönerken değil, Hudeybiye'de savaşmak yerine, ilk bakışta müslümanla-nn aleyhinde gibi gözüken şartlarla sulha karar verildiğinde meydana gelmiştir. Hz. Ömer oldukça heyecanlı ve sert bir üslûpla Peygamberimize birkaç kere, "müslümanlar haklı, onlar haksız oldukları halde neden bu aşağılayıcı bansın yapıldığını" sormuş, "Ben Allah'ın elçisiyim, o elçisini mahcup etmeyecektir" cümlesinden başka cevap alamamıştı. Bir müddet sonra Peygamberimiz Ömer'i çağırdı ve kendisine hem sulhun bir fetih olduğunu açıkladı hem de yeni gelmiş olan Fetih süresinden bir miktar okudu (Buhârî, "Tefsîr", 48/5; Müslim, "Cİhâd", 94). Buna göre Müslim'deki diğer rivayette geçen "Hudeybiye'den dönerken" kaydını, "barış yapmaya ve umre yapmadan dönmeye karar verilince" şeklinde anlamak, râvînin bunu kastettiğini söylemek gerekecektir.
AA
Sûre adını ilk âyette geçen fetih kelimesinden almaktadır. Buradaki fetihten maksat Mekke fethi değil, bu fethin de yolunu açan Hudeybiye barışıdır. Bir barışın fetih olarak değerlendirilmesinin sebepleri ileride (1-7. âyetlerin tefsirinde) açıklanacaktır.
Konusu
Ana konu Hudeybiye barışının değerlendirilmesi, niyetlendikleri umre ibadetini yapamadan döndükleri için büyük üzüntü ve hayal kırıklığı İçinde olan müminlerin teselli edilmesi, bu harekât içinde ve sonrasında olup bitenlerin Allah nezdindeki değerinin açıklanmasıdır. Bu genel çerçeve içinde Hz. Peygamber ve ashabının Allah katındaki durum ve dereceleri, onları ibadetten men eden müşrikler ile yalnız bırakan münafıkların acı sonlan hakkında önemli bilgiler verilmiş, bu barışı takip edecek olan fetihler müjdelenmiştir.
Fazileti
Fetih süresinin değeri ve özelliği hakkında Hz. Peygamber şu açıklamayı yapmıştır: "Bu gece bana, üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha değerli ve güzel bir süre gönderildi"; Peygamberimiz bunu söyledikten sonra Fetih sûresini okumuşlardır (Buhârî, Tefsir, 48/1).
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1-3. Senin geçmiş gelecek bütün günahını Allah'ın bağışlaması, sana nimetini eksiksiz vermesi, seni dosdoğru yolda yürütmesi ve güçlü bir şekilde yardım etmesi için sana apaçık bir fetih ihsan ettik. 4. İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan da O'dur. Göklerin ve yerin askerleri yalnız Allah'a aittir ve Allah her şeyi bilmekte, yerinde yapmaktadır. 5. Böyle yapmıştır ki, mümin erkekleri ve mümin kadınları, orada devamlı kalmak üzere, zemininde ırmaklar akan cennetlere koysun ve onların kötü fiillerinin üstünü örtsün. Bu Allah katında büyük bir kazançtır. 6. Allah hakkında kötü zan besleyen erkek olsun, kadın olsun münafıklar ve müşrikleri de cezalandırsın. Kötülük ve belâ çemberi asıl onların boyunlarına geçmiştir. Allah onlara gazap etmiş, kendilerini lanetlemiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır. Orası ne kötü bir varış yeridir! 7. Göklerin ve yerin askerleri yalnızca Allah'a aittir; O sonsuz güç ve hikmet sahibidir.
Tefsiri
1-7. Sûreye adını veren fethin Hudeybiye antlaşması mı yoksa Mekke fethi mi olduğu konusunda farklı değerlendirmeler vardır. Fetih kelimesinin "savaş yoluyla bir toprağı ele geçirmek" mânasında kullanıldığını dikkate alan tefsirciler burada Mekke fethinden söz edildiğini ileri sürmüşlerdir. Sağlam rivayetler yanında (Buhârî, 'Tefsîr", 48/1) bu sûrede geçen ve yeri geldikçe açıklanacak olan işaretlere dayanan tefsirciler ise haklı olarak burada Hudeybiye sulhunun anlatıldığı kanaatine varmışlardır. Bunlara göre fetih kelimesi, bir çözüm getirdiği ve tıkanıklığı açtığı İçin sulh için de kullanılabilir. Yahut da sebepten söz edip bununla sonucu kastetmek şeklindeki "miirsel mecaz" üslûbunun kullanıldığı düşünülebilir. Çünkü Hudeybiye sulhunun yol açtığı gelişmeler birden fazla fethi beraberinde getirmiştir: 1. Bu antlaşmadan sonra Hayber fethedilmiştir. 2. Mekkeli müşriklerle savaş ihtimali geçici olarak kalktığı için iki tarafın halb birbirine gidip gelmişler, görüşmüşler, İslâm hakkında bilgi alış verişi yapılmış ve birçok müşrik ihtida etmiş, İslâm ile müşerref olmuştur. 3. İki yıl sonra on bin kişilik bir ordu ile Mekke üzerine yürüyen müminler burayı kolayca fethetmişlerdir. 4. Daha önceleri müslüman-ları muhatap kabul etmeyen ve çözümü savaşta arayan müşrikler ilk defa bu antlaşmada karşı tarafı tanımışlar, onlardan güvenlik talep etmişler, müslümanlann o yıl yapmak istedikleri umre ibadetini bir yıl sonra gelip yapmalarını kabul etmişlerdir { Kurtubî, XVI, 250 vd. Hudeybiye ile ilgili özet bilgi için bk. Bakara 2/194).
Bu fethin sağladığı faydalar, doğurduğu sonuçlar İlk üç âyette vecîz bir şekilde açıklanmaktadır. 12. âyette işaret edildiği üzere bu sefere çıkmak, Mekkeli müşriklere bir mânada meydan okumak demekti, bu da bîr cesaret meselesiydi. Bu yüzden münafıklar "Bunların işi bitti, müşrikler tamamını yok edecek" demişlerdi. Ancak 27. âyette sözü edilen rüyayı bir işaret ve emir sayan Peygamberimiz, çeşitli faydalarını da gözeterek, kendisine sadık 1500 kadar sahâbî ile bu meşakkatli ve tehlikeli seferi göze almışlardı. Başta hesap edilmeyen gelişmeler oldu; sahabe sabır, cesaret, bağlılık ve fedakârlık imtihanlarına tâbi tutuldular. Bütün bunlar olurken ve olduktan sonra Allah Teâlâ'nın şu lütuflan tecelli etti: 1. Hz. Peygamber, kendisinin dışında hiçbir ümmet ferdine bahşedilmeyen bir iltifata nail oldu, "geçmiş gelecek günahlarının bağışlanmış olduğu" rabbi tarafından ilan edıl-di. Esasen bütün peygamberler gibi bizim peygamberimiz de ismet (Allah tarafından günah işlemekten korunmuş olma) özelliğine sahiptir, dolayısıyla zaten günahsızdır. Şu halde Peygamberimiz, bağışlandığı bildirilen günahı, fiilen İşlediği yahut işleyeceği bir günah olmayıp, beşer olması hasebiyle kendisinde bulunan günah işleme potansiyelidir. İsmet sıfatı, peygamberlerdeki bu potansiyel günah işleme imkânının fiiliyata geçmesini önleyen ilâhî bir koruma ve esirgemedir; âyetteki af bu anlamdadır. Bir önceki sûrenin tefsirinde geçen (Muhammed 47/19) farklı bir yoruma göre bu anlaşma ile Mekkeliler nezdinde suçlu (zenb kelimesinin suç mânası için bk. Şuarâ 26/14) ve ölüme mahkûm bulunan Peygamber bu anlaşma sonunda barış ve güvenlik anlaşmasının tarafı haline geldi, böylece müşrikler tarafından suçluluk hükmü kaldırılmış oldu. 2. En büyük nimet ve dosdoğru yol olan İslâm dini sulh ortamında tamamlanarak yayılma imkânı buldu. 3. Yolculukta, sulh müzakerelerinde ve dönüşte Allah'ın büyük yardımları görüldü.
Peygamberler ümmetlerine örnek olduklarından Allah onları günah işlemekten korumuştur. Buna rağmen Peygamberimiz gece gündüz nafile ibadetler yaparak ve özellikle çok namaz kılarak hem bu konuda da ümmetine örnek olmuş hem de ibadetin cennet ümidi veya cehennem korkusundan değil, Allah buna lâyık olduğu, kul bununla manevî hayat ve huzur bulduğu için yapılacağını göstermiştir. Nitekim kendisine, günahlarının peşinen bağışlanmış olduğu hatırlatılarak niçin bu kadar çok namaz kıldığı soruldukça şu cevabı vermişlerdir: "Elimden geldiğince Allah'a şükreden bir kul olabilmem için" (Buhârî, "Tefsir", 48/2; peygamberlerin günahsızlığı (İsmet) konusunda geniş bilgi için bk. Mehmet Bulut, "İsmet", DM, XXIII, 134-136).
4. âyette müminlere, olağanüstü sıkıntılı durumlarında Allah'ın moral yardımından söz ediliyor, arkasından da O'nun askerlerinden bahsediliyor. Öyle anlaşılıyor ki bu askerlerden maksat, müminlerin yanında olan ve ilâhî yardımı onlara ileten meleklerdir. Buna göre 7. âyette zikredilen askerler ise ilâhî cezayı icra eden melekler olmalıdır.
Meali
8-9. Allah'a ve Peygamberine iman edesiniz, O'nu destekleyip büyüklüğü karşısında eğilesiniz ve akşam sabah O'nu tenzih ederek anasınız diye seni, şâhid, müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. 10. Sana yeminle bağlılık sözü verenler gerçekte bu sözü Allah'a vermiş oluyorlar, Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Bu sebeple kim Allah'a verdiği ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur, Allah'a verdiği sözün gereğini yerine getirene ise Allah yakında büyük ödül verecektir.
Tefsiri
8-10. Peygamberimizin, Câhiliye kültür ortamı içinde yetişmiş olmasına rağmen ortaya koyduğu kişilik ve ahlâk, tebliğ ettiği dinin Allah'tan olduğuna canlı ve güçlü bir tanıktır. Onun eğitim kurallarına uygun uyanları, müjdeleri, açıklamaları insanları etkilemiş; Allah'a iman ve yalnızca O'na ibadet etmelerine, O'nun dinini desteklemelerine, uğrunda canlarını ve mallarını ortaya koyarak çaba göstermelerine sebep olmuştur.
Bazı tefsirciler, zamirlerin kime yönelik bulunduğu konusunda farklı bir anlayış ileri sürmüş, "O'nu tenzih ederek..." kısmındaki "o" zamirinden maksadın Allah olduğunu, diğer iki zamirin ise Peygamberimize ait bulunduğunu ifade etmişlerdir. Bu son yoruma "büyüklüğü karşısında eğilesiniz" kısmını "ona saygı gösteresinİz" diye çevirmek gerekecektir.
18. âyette ek bilgiler de verilerek tekrar değinilecek olan "yeminle bağlılık sözü"nün Arapça'daki karşılığı biat'tır (bey'at). 10. âyetteki ilgili fiil de bu köktendir. Buradaki biattan maksat, meşhur Hudeybiye biatidir. Hz. Peygamber bu sûrenin 27. âyetinde bahsi gelecek bir rüyası üzerine hicrî 6. yılı zilkadesinin başında (mart, 628), 1500 kadar sahâbî ile umre ibadeti yapmak üzere yola çıkmış, Mekke'nin 17 km. batısında yer alan Hudeybiye'ye gelip konaklamıştı. Daha önce bilgi almak üzere gönderilen görevliler, Mekkeli müşriklerin müsLümanlan engelleme karan aldıkları ve bu maksatla Hâlid b. Velîd'i 200 kişilik bir güçle yola çıkardıktan haberini getirmişlerdi. Hz. Peygamber maksadını açıklamak ve ziya- ret izni almak üzere önce Hırâş'ı, onun kötü karşılanması hatta ölüm tehlikesi geçirmesi üzerine, Mekkeliler arasında yakınları ve itibarı bulunan Hz. Osman'ı Mekke'ye elçi olarak gönderdi. Bir müddet sonra onun müşrikler tarafından öldürüldüğü haberi geldi. İşin renginin değiştiğini ve savaş ihtimalinin belirdiğini görünce ashabından biat almayı uygun buldu. Oradaki bir mugaylân veya sakız ağacının (şeceretü'r-ndvân) altında, teker teker ellerini tutarak 1500 kişi ile biatlaştı; yani her bir sahâbî Peygamberimize bağlılık ve itaat sözü verdi. Bu biatta söz verilirken neyin üstlenildiği konusunda "cİhad, itaat, ölüm pahasına sebat ve sabır" gibi ifadeler nakledilmiştir (Müslim, "İmâre", 41, 42, 80). Bu biati haber alan Mekkeliler telaşa kapılarak Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyet gönderdiler. Hz. Peygamber düşmanı azaltmak ve güneyi emniyete almak, Mekkeliler İse ticaret yollarım açmak için bir barış İstiyorlardı. Tartışmalardan sonra "müslümanla-rın o yıl geri dönüp ertesi yıl umre için gelmeleri, Mekkeli bir kimse kaçıp Medine'ye sığınırsa istendiği takdirde iade edilmesi, aynı şey Medine'den Mekke'ye olursa geri verilmemesi, diğer Arap kabileleri ile tarafların serbestçe antlaşma yapabilmeleri, üçüncü bir tarafla savaş yapılması halinde antlaşmanın ikinci tarafının pasif kalması" üzerinde anlaşma sağlandı ve on yıllık bir antlaşma imzalandı (Muhammed Hamidullah, "Hudeybiye Antlaşması", Dİ A, XVIII, 297-299 ).
Birçok âyette Resulüne itaat edenin Allah'a itaat etmiş olacağı ifade buyurul-muştur. 10. âyette de Allah'ın elçisi olan Peygamber'e itaat gibi ona biat da dolaylı olarak Allah'a verilmiş bir bağlılık ve itaat sözü olarak değerlendirilmektedir.
Meali
11. Arap kabilelerinden savaşa katılmayanlar sana, gönüllerinde olmayanı dillerinin ucuyla söyleyerek, "Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu, bu yüzden Allah'ın bizi bağışlamasını iste" diyecekler. Onlara şöyle de: "Size bir zarar gelmesini isterse veya size iyilik etmeyi murat ederse sizin için Allah'a karşı herhangi bir şey yapmaya kimin gücü yeter!" Hayır! Allah bütün yaptıklarınızı bilmektedir. 12. Tam aksine siz, Resûl'ün ve müminlerin artık ailelerine hiç dönemeyeceklerim sandınız, bu gönlünüze hoş geldi. Kötü zan-na kapıldınız ve mahvolmuş bir topluluk haline geldiniz. 13. Kim Allah'a ve Resulüne iman etmezse bilsin ki biz, kâfirler için kavurucu bir ateş hazırladık. 14. Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir; dilediğini bağışlar, dilediğine de azap eder. Bununla beraber O, ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir. 15. Ele geçirmek üzere ganimetlere doğru hareket ettiğinizde savaştan geri kalanlar, Allah'ın sözünü değiştirmeyi dileyerek "Bizi engellemeyin de size katılalım" diyecekler. De ki: "Asla bizim peşimize takılamaya-caksınız, Allah sizin için daha önce böyle buyurdu." Bunun üzerine de "Hayır, siz bizi çekemiyorsunuz" diyecekler. Tam aksine kendileri kavramakta güçlük çekiyorlar. 16. Arkada kalan bu bedevi topluluklara de ki: "Yakında çetin güç sahibi bir topluluğa karşı çağrılacaksınız; ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar. Bu çağrıya uyarsanız Allah size güzel bir karşılık verecek, daha önce olduğu gibi geri durursanız sizi acı bir şekilde cezalandıracak." 17. Gözü görmeyene zorlama yoktur, topala zorlama yoktur, hastaya zorlama yoktur. Kim Allah ve Resulünün sözlerini dinlerse onları, zemininde ırmaklar akan cennetlere sokar; kim de yüz çevirirse onu acı bir şekilde cezalandırır.
Tefsiri
11-14. "Savaşa katılmayan Arap kabileleri", Medine civarında yaşayan Gı-fâr, Müzeyne, Cüheyne, Eşca', Eşlem ve Dîl isimli bedevi guruplarıdır. Bunlar da-ha önce Peygamberimizle beraber sefere çıkma sözü verdikleri halde, İmanları kişiliklerine yansımadığı, henüz şuur ve kararlarına yeterince hâkim olmadığı, müminlerin de bu seferden sağ kalarak dönemeyeceklerini sandıklan için sözlerinde durmadılar. Sonradan kendilerine hesap sorulunca da hayvanları ile çoluk çocuklarının bakımını bahane ettiler,
Tevbe sûresinde (9/81-85), Tebük Seferi'ne katılmamak İçin bahaneler uyduran, özellikle havaların aşın sıcak olduğu gerekçesine sığınan, fakat aynı zamanda müminleri de sefere çıkmaktan caydırmaya çalışan münafıkların akıbetinin çok acı olacağı belirtilmiş; Hz. Peygamber'in bu kişilerden sağ kalanlarla karşılaşması halinde onların kendi maiyetinde bir sefere çıkmalarına müsaade etmemesi emredilmiş, ölenlerin ise imansız olarak can verdikleri bildirilip onlara karşı bir dinî vecîbe ifa etme cihetine gitmemesi istenmiştir. Burada geçen "savaşa katılmayanlar" ile orada geçenlerin aynı olduğunu; bunlardan münafıkların kastedildiğini düşünenler olmuşsa da, ileride açıklaması gelecek olan 16. âyet bu anlayışa mânidir. Ayrıca Tebük harbi Hudeybiye'den üç yıl sonra olmuştur. Hudeybiye seferine katılmadıkları için kınanan, uyan)an, kendilerine öğüt verilen ve ceza olarak da "Hayber savaşına katılmaktan mahrum bırakılan" gruplar, münafıklar değil, yeni iman etmiş fakat yeterince eğitim görmemiş bedevilerdir.
Hz. Peygamber Hudeybiye'den
dönünce bir iki ay kadar Medine'de kalmış, hicrî yedinci yılın
başında, Kuzey bölgesinin güvenliğini bozan Hayber yahudilerini egemenliği altına
almak üzere buraya bir sefer düzenlemiştir. Üslûptan anlaşıldığı üzere bu
âyetler indiğinde henüz Hayber seferine çıkılmamı ştı. Allah Teâlâ hem yakında
düzenlenecek bir seferi ve bu seferin zaferle sonuçlanacağını, müslümanlann ganimet
elde edeceklerini bildirmekte hem de Hudeybiye seferine, meşru mazeretleri
bulunmadığı halde katılmamış olan gruplara bu sefere de katılamayacaklarını
tebliğ etmektedir. Bu emir ve talimat âyette "Allah'ın sözü" olarak
ifade edilmiş ve onlar İstese de değişmeyeceği bildirilmiş; Hayber savaşına,
Habeşistan'dan
dönen muhacirler dışında, yalnızca Hudeybiye seferine katılanlar iştirak
etmişlerdir.
Yukarıda da işaret edildiği gibi Hudeybiye seferine katılmayanlara, Hayber savaşına olmasa da "ileride çetin bir düşmana karşı yapılacak bir savaşa çağınlacaklarTnın bildirilmesi, onların münafıklar olmadığını gösteren delillerden biridir. Müminlerin kendileriyle savaşmaya çağınlacaklan bu çetin ve güçlü düşmanın hangisi olduğu konusunda farklı belirlemeler yapılmış; Huneyn'de savaşılan Sakîf ve Hevâzin, Hz, Ebû Bekir ve Ömer zamanında kendileriyle savaşılan mürtedler, İran, Bizans gibi isimler ileri sürülmüştür. Mealde geçen "Ya kendileriyle savaşacaksınız yahut müslüman olacaklar" cümlesi bu çetin düşmanı belirlemede önemli bir ipucu vermektedir, Bilindiği gibi Ehl-i kitap ile müslümanlar üç farklı ilişki içinde bulunabilirler: İslâm'a davet, savaş, vergiye ve diğer şartlara bağlı barış ve antlaşma. Arap müşrikleri ile mürtedlere gelince seçenek İkiye inmektedir: Ya müslüman olacaklar yahut da savaşı göze alacaklar. Şu halde âyette sözü edilen çetin ve güçlü düşman ya Arap müşrikleri yahut da mürtedlerdir (Ebû İbnü'l-ArabîJV, 1705).
17. Mazeretsiz olarak savaşa katılmamak hem hukukî ve dinî hem de ahlâkî bakımdan önemli bir ihlal ve itaatsizliktir; başka bir deyişle günahtır, şerefsizliktir ve suçtur. Bunu ortaya koyan ifadelerden sonra ve önce, sakatlık, hastalık gibi mazeretlerle savaşa katılmayanların müstesna olduğu, onların maddî ve manevî müeyyidelere dâhil bulunmadığı açıklanarak ilgililer rahatlatılmış ve teselli edilmiştir.
Meali
18-19. O ağacın altında sana yeminle söz verirlerken bu müminlerden Allah razı olmuştur; onların gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur ve güven vermiş, pek yakm bir fetihle ve elde edecekleri birçok ganimetle de kendilerini ödüllendirmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir. 20. Allah elde edeceğiniz birçok ganimeti size vaad etmiş ve şunları şimdi vermiş, insanların ellerini de üzerinizden çekmiştir ki bunlar aynı zamanda iman edenlere bir kanıt olsun ve Allah sizi dosdoğru yola iletsin. 21. Henüz elde edemediğiniz başkaları da var. Kuşkusuz bunlar Allah'ın bilgisi ve gücü dahilindedir; şüphesiz Allah her bir şeye kadirdir. 22- Eğer kâfirler size karşı savaşsalar-dı arkalarını dönüp kaçacaklar, bu durumda bir koruyucu, bir yardımcı da bulamayacaklardı. 23. Bu Allah'ın öteden beri uygulanıp gelen kanunudur, Allah'ın kanununda bir değişildik bulamazsın. 24. Mekke'nin göbeğinde size onları yenmeyi nasip ettikten sonra onların ellerini sizin üzerinizden, sizin ellerinizi de onların üzerinden çeken de O'dur. Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir. 25. İnkâra sapan, sizi Mescid-i Harama sokmayan, (yolda) engellenmiş kurbanları yerine ulaşmaktan alıkoyanlar da başkaları değil, onlardır. Eğer Mekke'de kendilerini henüz tanımadığınız mümin erkekler ve mümin kadınlar olmasaydı, bunları bilmeden ezmeniz ve bu yüzden üzüntü ve zarara uğramanız ihtimali bulunmasaydı (Allah ellerinizi onların üzerinden çekmezdi). Dilediklerini rahmetine daldırmak için Allah böyle yapmıştır. Eğer birbirinden ayrılsalardı, inkâra sapmış olanlarına acı bir şekilde azap edecektik. 26. İnkâra sapmış olanlar o zaman kalplerini o gurura, Câhili) e dönemine ait büyüklerime duygusuna kaptırmışlardı, Allah da Resulünün ve müminlerin gönüllerine huzur ve güven duygusu verdi, onları takva sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. Tefsiri
18-19. Hudeybiye'de hayatları pahasına da olsa Hz. Peygamber'i destekleyeceklerine, savaşıldığı takdirde kaçmayacaklarına yemin eden sahâbîler Allah'ın rızasına (rıdvân) nail olmuşlar, ayrıca bu hoşnutluğunu yüce mevlâ kitabında zikrettiği için Kur'an var olduğu ve okunduğu sürece hayırla ve gıpta ile anılma şerefine ermişlerdir. Âyette zikredilen hoşnutluğun Arapçası "rıdvân" olduğu için bu yeminli söz vermenin (biatin) adına "bey'atü'r-ndvân" da denilmiştir. Altında biatin yapıldığı ağaç da bu olaydan sonra "şeceretü'r-ndvân" adını almıştır.
Müşriklerin kendilerini engelleme karan aldıklarını öğrenince Hz. Ömer'in ikazı üzerine arkadan silah da getirtilmişti. Müslümanlar, başlangıçta yanlarına silah bile almadan, hem hasret gidermek hem de umre ibadeti yapmak üzere yola çıkmışlar; üstelik Peygamberimizin 27. âyette zikredilen bir rüyasını umrenin hemen gerçekleşeceği şeklinde yorumlamışlardı. Bütün bunlardan sonra yolları kesilip umreleri engellenince nasıl bir moral bozukluğuna, kafa karışıklığına ve isyan duygusuna kapıldıklarını kestirmek zor değildir. Ama Allah "onların gönüllerinde olanı", yani içine düştükleri huzursuzluk ve bunalımı bildiği için derhal rahmet kapılarını açmış, yüreklerine su serpmiş, heyecan ve öfkelerini huzur ve tatmin duygusuna çevirmiştir. Bu ruh fırtınasını temsil eden Hz. Ömer, Peygamberimizin ve Hz. Ebû Bekir'in açıklamaları üzerine sakinleşmiş, heyecanla söylenmiş sözlerinden dolayı da pişman olmuş, telâfi için ibadetler yapmış, sadakalar dağıtmıştır. "Gönüllerde olanı" iman, ihlâs ve bağlılık olarak yorumlayanlara göre de Allah, ashabın heyecan sebebiyle edep sınırlarını zorlayan davranışlarını gönülle -rindeki iman ve sevgi sayesinde bağışlamış, heyecanlarını teskin etmiştir.
Sürenin başında geçen fetih Hudeybiye barışı idi, 18. âyette zikredilen yakın fetih, ileride gerçekleşecek, Medine yakınlarında yahudilerin yerleşim merkezlerinden biri olan Hayber'in fethidir, 19. âyette sözü edilen ganimet de Hayber'de elde edilecek savaş ganimetidir.
20-21. Bu âyetlerin ilkinde "şunlar" diye işaret edilen ganimetler, Hay-ber'den elde edilecek olanlardır. Hayber'den alacakları ganimetler de "çok" olmakla beraber bundan sonra yapacakları savaşlardan elde edecekleri ganimetler daha çoktur. Allah, Hudeybiye'deki imtihanın ve mahrumiyetin karşılığı ve ödülü olarak Hayber'i ve ganimetlerini hemen vermiştir, diğerlerini ise kendileri henüz bilmeseler ve elde edecek güce sahip bulunmasalar da Allah bilmekte ve onlar için muhafaza etmektedir; zamanı geldikçe de lütfedecektir. Ayrıca ganimet savaşın bir ödülü ise bu ödül maddî olan ve dünyada elde edilenlerden ibaret de değildir, Allah'ın mücahid kulları İçin, gaziler ve şehitler için âhirette hazırladığı, beklettiği nice ödüller, bitip tükenmeyen ganimetler vardır.
20. âyetteki "İnsanların ellerini üzerinizden çekmiştir" ifadesi tek taraflı, 24. âyette ise "sizinkini onlardan, onlannkini sizden" şeklinde çift taraflı olarak zikredilmiştir. Tarihte gerçekleşen olaylara bakarak tefsirciler burada geçen korumayı, müslümanlar Mekke'ye hareket ettikten sonra kuzey komşuları olan Hayber yahu-dileri ile bazı müşrik Arap kabilelerinin fırsattan istifade ederek Medine'ye hücum etmelerinin Allah tarafından engellenmesi olarak yorumlamışlardır. 24. âyetteki engelleme ise Hudeybiye'de olmuş, hem müşriklerin birkaç kere teşebbüs ettikleri baskın hem de müslümanlarm savaşa karar vermeleri engellenmiş, iki tarafın da birbirine zarar vermelerine imkân tanınmamıştır. Bu fetih müjdeleri, gerçekleşen fetihler, elde edilen ganimetler, düşmanın zararlı olacak teşebbüslerinin engellenmesi, müminlerin sabır ve gayretleri yanında ve bundan da ziyade Allah'ın lütfu-dur. Bu lütfün hikmet ve gerekçesi ise müminlerin imanlarını yaşanan kanıtlarla güçlendirmek ve doğru yolda sebat edip ilerlemelerini sağlamaktır.
22-23. Allah müminlere yardım etmeyi murat ettiği için, meselâ onlar Hu-deybiye seferinde İken yahudiler veya müşrikler Medine'ye hücum etselerdi bile Allah'ın izin ve yardımı ile yenilecek, geri dönüp kaçacaklardı. Çünkü Allah, peygamberlerini insan topluluklarına gönderirken onlara dini tebliğ etme ve bir çekirdek ümmet oluşturma fırsatı da vermektedir; O'nun sünneti, âdeti, kanunu budur ve değişmez.
24-26, Hudeybiye Mekke'ye 17 kilometredir, -günümüzde de Mekke'de oturanların umre için mîkat yeri olan- Ten'înı İse sekiz kilometredir. Mekke şehir sınırının yakınlarında, Ten'îm ve Hudeybiye'de, yani Mekke'nin neredeyse içinde veya -bir başka açıklamaya göre Hudeybiye aşağıda, vadide olduğu için- Mekke'nin aşağısında birkaç defa düşmanın Özel hareket ve baskın güçleri yakalanmış, fakat barışı olumsuz etkilememesi için serbest bırakılmışlardır. O zamanlar müşrik olan Hâlid b. Velîd komutasında iki yüz kişilik bir güç, Usfân önünde bulunan Gamîm isimli bir tepeyi siper alarak mevzilenmiş ve müslümanlar namazda iken ansızın hücum etmeyi planlamışlardı. Müslümanlar Öğle namazına niyetlendiler, sonra vazgeçip ikindiye bıraktılar. Peygamberimiz ikindi namazını salâtü'1-havf (tehlike halinde namaz) usulü ile kıldırdığı ve böylece yüzleri düşman tarafına dönük bulunduğu için Hâlid, "Bu adam korunmaktadır" diyerek kararını gerçekleştiremedi (Mustafa Fayda, "Hâlid b. Velîd" , Dİ A, XV, 289-292).
Müşrikler, Kabe'yi ziyarete gelenleri engellemek şöyle dursun onlara hizmet vermek şeklinde yerleşmiş bulunan geleneklerine aykırı olmasına rağmen, Câhili-ye psikolojisinin, büyüklük kompleksinin, müslümanlara karşı kalplerinde besledikleri kin ve düşmanlık duygusunun etkisinde kalarak Medine'den gelen müminlerin Mescid-i Haram'ı ziyaretlerini engellediler; yanlarında getirdikleri yetmiş kadar kurbanlık devenin kesim yerine ulaştırılıp kurban edilmesine de mâni oldular. Peygamberimiz bulundukları yerde kurbanlarını kesip ihramdan çıkabileceklerini söyledi ise de müslümanlar bir müddet şaşkınlık ve tereddüt geçirerek bunu yapmadılar ve onu üzdüler. Eşi Ümmü Seleme'nin tavsiyesine uyarak Peygamberimiz kurbanını kesince işin ciddiyetini anlayan sahabe bu defa acele ve heyecanla emri yerine getirmeye koyuldular (Müsned, IV, 323-326; Kurtubî, XVI, 270). Sahabenin ahlâkı, edebi, Hz. Peygamber'den aldıkları eğitimi, Allah ve Resulünün emirlerine tereddütsüz ve ertelemesiz teslim olmayı kaçınılmaz kılıyordu ve genellikle de böyle yaparlardı. Hudeybiye'de olup biten gerilime iki şey sebep olmuştu: a) Peygamberimizin gördüğü rüyaya dayanarak -o yıl gerçekleşeceği açıklanmadığı halde- ziyaretin hemen gerçekleşeceğine inanmaları, rüyayı eksik yorumlamaları, b) Mekke'yi ve Kabe'yi özlemiş oldukları ve ona çok yaklaştıktan halde haksız olarak engellenmeleri karşısında öfke ve heyecanlarını kontrol edememeleri. Ama Allah'ın manevî yardımı, Hz. Peygamber'in de kararlı tutumu sayesinde bu heyecan fırtınası yatıştı, sahabe asıl çizgilerinin gerektirdiği davranışa döndüler ve her şey yoluna girdi.
Peygamberimizin ve ashabının kestikleri kurbanlar nafile kurbanlar idi; çünkü tek basma umre ibadetinde kurban gerekli (vâcib) değildir. Hudeybiye'nin, harem bölgesi mî serbestlik (hill) bölgesi mi olduğu tartışılmıştır; Hanefîler'c göre bir bölümü harem bölgesine dâhildir. Hac ve umre kurbanı harem bölgesinin her yerinde kesilebilir. Ancak hac kurbanının Mina'da, umre kurbanının ise Merve'de kesilmesi müstehaptır. Günümüzde Merve'de kurban kesme imkânı ortadan kalkmıştır.
Hudeybiye'de engellenen müminlerin, Mekke'de ya kendilerini henüz tanımadıkları veya bulundukları yerleri bilmedikleri müslümanlar vardı. Eğer savaşa karar verip Mekke'ye hücum etselerdi kurunun yanında yaş da yanacak, bilmeden birçok müslümanın kanına girilecekti. Allah buna razı değildi, Mekke'nin daha uygun şartlarda ve kutsallığına yaraşır şekilde kan dökülmeden fethedilmesini takdir buyurmuştu, nitekim İki yıl sonra fetih böyle gerçekleşti.
Mekke'de müşriklerin içinde yaşayan müminler de bulunduğu için savaşın Allah tarafından engellenmiş olması fıkıhçılan, gerektiğinde düşmanı yenmek, tehlikeyi ortadan kaldırmak için böyle bir durumda savaşa girmenin caiz olup olmadığı konusunu tartışmaya yöneltmiştir. Ebû Hanîfe ve Süfyân-ı Sevrî'ye göre başka çare bulunmaması halinde büyük zararı küçük zarar karşılığında önlemek için taarruz yapılır, bu arada müslümanlar da isabet alabilir. Mâlik ve Şafiî'ye göre ise haram olan bir şeyi araç yaparak mubah olan bir sonuca ulaşmak caiz değildir. Mesela müslüman esirlerin ölmesi pahasına bir kaleye hücum etmektense bundan vazgeçmek gerekir, Kurtubî iki gurubun İttifak etmeleri gereken bir durumu şöyle dile getirmektedir: Ortada bütün müslümanlan veya o bölgedeki müslüman-lann tamamım ilgilendiren küllî (genel) ve kesin bir zorunluluk varsa az sayıda müslümanın ölmesi ihtimali göze alınarak tehlike defedilmelidir; buna kimsenin itirazı olamaz. Müslüman esirleri siper yaparak müslümanlann kalelerine veya mevzilerine doğru ilerleyen düşmana atış yapılma zarureti konumuza bir örnektir (İbnü'l-ArabîJV, 1708; Kurtubî, XVI, 274).
Meali
27. Allah, Resulüne gerçeğe uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir. Allah izin verirse hiçbir şeyden korkmaksızın, (umrenizi yaptıktan sonra) ya saçlarınızı kazıtarak veya kısmen kestirerek, güven duygusu içinde Mescid-i Ha-ram'a muhakkak gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilmektedir ve bundan başka hemen gerçekleşecek bir fethi de takdir buyurmuştur.
Tefsiri
27. Rivayet tefsirlerinin ve siyer kitaplarının ortaklaşa verdikleri bilgiye göre Peygamberimiz Hudeybİye'ye gelmeden önce veya burada iken rüyasında Mekke'ye girdiklerini ve burada tıraş olduklarını görmüş, bunu da ashabına anlatmıştı. Rüyayı işitenler hemen bu seferde Mekke'ye gireceklerini ve umre yapıp tıraş olacaklarını zannettiler, rüyayı böyle yorumladılar. Olaylar farklı gelişip barış ve antlaşma yaparak geri dönme kararı verilince münafıklar rüya olayını kullanarak kafaları karıştırmak üzere harekete geçtiler, bazı müminlerin de kafalarında tereddütler oluştu. Hz. Peygamber'e gelip durumu sordular; o da "Ben bu yıl olacak demedim, rüyada da bu yıl olacağını görmedim" dedi. Hz. Ebû Bekir de aynı şeyi söyledi. Heyecan yatıştıktan sonra gelen bu âyet bir yandan Hz. Peygamber'i tasdik etmekte, diğer yandan da yakında gerçekleşecek bir fethin müjdesini vermektedir. Bu fetih için Hayber fethi diyenler çoğunlukta olmakla beraber, Hudeybiye veya Mekke fethi şeklinde açıklayanlar da olmuştur (Müsned, IV, 328-331; İbn Kesîr, VI, 337 vd.; Kurtubî, XVI, 276 vd.).
Meali
28. Bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye Resulünü doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O'dur. Buna tanık olarak da Allah yeter. 29.0, Allah'ın elçisi Muhantmed'dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah'ın lütuf ve rızasına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün. Secdenin tesiriyle yüzlerine sımaları oturmuştur; Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur. İncil'deki misalleri ise bir ekindir: Filiz verir, onu güçlendirir, kalınlaşır ve kendi sapları üzerinde durur, kendini çiftçilere beğendirir. Onlar yüzünden kâfirler öfkeden çatlasınlar diye (böyle yapmıştır). Onlar arasından iman edip düzgün yaşayanlara Allah bir bağışlama ve büyük bir ödül vaad etmektedir.
Tefsiri
28. Daha önce Tevbe
sûresinde (9/33) açıklanan bu âyet, Mâide sûresinde geçen (5/48), Kur'an'ın
"müheymin" niteliği ile de yakından ilgilidir. Hepsi aynı kaynaktan
gelen ilâhî dinlerin sonuncusu olan İslâm'ın kitabı Kur'an miiheymindir; yani önceki kitaplarla ilgili olarak neyin
gerçek, neyin gerçek dışı olduğuna şahitlik
eden, onları koruyan, gözeten, denetleyen ve düzelten bir kitaptır. Kur'ân-ı Kerîm bizzat yüce Allah'ın korumasında
olup tahrifat ve bozulmadan
korunduğu gibi (bk. Hicr 15/9) diğer
kitapların iman ve amel edilmesi gereken bölümlerini de yok olmaktan korumaktadır. Kur'an onların Öğretileri
kaybolmasın, boşa gitmesin diye
onları korur, Allah kelâmı olduklarına dair şahitlik eder, insanların yapmış
olduğu katmalardan, te'vil ve tahrifattan onları arındırır; onları tasdik ve teyit eder. Bu konuda kendisine
başvurulacak bir kaynaktır. Kitap olarak Kur'an, din olarak da İslâm
diğer kitapların ve dinlerin ilâhî ve yürürlükte olan kısmını olmayanından ayırma ölçütü olunca tabii olarak mevcut
dinlerin üstünde bir yere de sahip bulunmaktadır.
29. Cümleyi âyetin başından başlatarak "Muhammed Allah'ın elçisidir" şeklinde bir çeviri yapmak da mümkündür. Ancak bir önceki âyetle bağlantı kurarak, "Elçisini doğru yol rehberi ve hak din İle gönderen..." cümlesinde vazifesine vurgu yapılan ve "Kim bu elçi?" sorusunu akla getiren ifadeye cevap olarak anlamakda mümkündür ve tercümede bu ikincisi tercih edilmiştir (bk. İbn Âşûr, XXVI,202).
Hudeybiye biati sebebiyle önemli bir kısmından Allah'ın razı olduğu bildirilen ashabın burada tamamı ile ilgili övücü bir açıklama daha yapılmaktadır. Hz. Peygamber'i mallan ve canlarıyla destekleyen, seven, hayatlarının merkezine alan sahabe (mümin olarak onu gören ve yeterli bir süre yanında bulunan, eğitiminin etkisinde kalan insanlar) gönüllerini de Allah rızasına tahsis etmişlerdir; nefretleri ve sevgileri şahsî çıkar ve arzularına değil, O'nun rızasına göre değişmektedir. Onlar, İslâm'a ve Peygamber* e düşman olanlara karşı gerektiğinde sert ve acımasız olurken kendi aralarında kardeşler gibi yaşamakta, birbirlerine sevgi ve şefkat göstermektedirler. Gayr-i müslimlere karşı tavır ve davranışla ilgili diğer âyetler (meselâ Mümtehıne 60/8) göz Önüne alındığında, Hz. Peygamber devrindeki Arap müşriklerine karşı acımasız davranmanın bütün gayrimüslimleri kapsamadığı, müminlere İnançları yüzünden baskı yapmayan, onları yurt ve yuvalarından çıkarmayanlara, İslâm'ın genel amaçları ve yüksek ahlâk ilkeleri çerçevesinde davranıla-cağı anlaşılmaktadır, uygulama da genellikle böyle olmuştur.
Sîmâ Türkçe'ye de geçmiş bir kelimedir, sözlük mânası "alâmet, nişan, yüz özelliği, Fızyonomi"dir. Burada geçen sîma üç şekilde yorumlanmıştır: a) Secdeden meydana gelen maddi iz, alındaki siyahlık, b) Yine secde sebebiyle oluşan manevî iz, yüzdeki nur, c) Kıyamette namaz kılanların, secde edenlerin tanınmasını sağlayan yüz işareti. Bize göre bu yorumların biri diğerine zıt düşmemekte, birbirini tamamlamaktadır; sahabe gibi çokça namaz kılan ve secde edenlerde bu üç işaretin birden oluşması ve bulunması mümkündür. 29. âyet mealinin buraya (yani "Tevrat'ta onlar için yapılan benzetme budur" cümlesine) kadar olan kısmı, sahabenin Tevrat'ta bulunan tanımıdır. Bizim "İncil'deki misalleri ise..." diye ayırdığımız kısmı da buraya bağlayarak, "Şu onların hem Tevrat'taki hem İncil'deki temsilleridir..." şeklinde çevirenler ve daha sonra gelen tohum misalini her iki kitapta geçen tek misal olarak verenler de olmuştur (bk. Esed, III, 1052).
İbn Âşûr eldeki Tevrat üzerinde yaptığı araştırma sonunda, yukarıdaki tasvire yakın bulduğu şu pasajı nakletmiştir: "Rab Sina'dan geldi ve onlara Seir'den doğdu, Paran dağından parladı ve mukaddeslerin on binleri içinden geldi,... gerçek sıptları sever ..." (Tesnıye, 33/1-3). Paran (Fârân) dağı Mekke tarafındadır, "bütün sıptlan sever" cümlesi de konumuz olan âyetteki "birbirlerine karşı merhametli" ifadesine yakındır (XXVI, 207).
İncil'deki örneğe, yine bugün elde bulunan İncİller'in içinde en uygun düşen parça ise şudur: "Ve İsa onlara mesellerle çok şeyler söyleyerek dedi. İşte, ekinci tohum ekmeğe çıktı ve ekerken bazıları yol kenarına düştü ... ve başkaları iyi toprak üzerine düştü, bazısı yüz, bazısı altmış, bazısı otuz kat semere verdiler. Kulakları olan İşitsin" (Matta, 13/3). Bu örnekte Hz. Peygamber çiftçidir; o, İslâm tohumunu Hatice, Ebû Bekir, Ali, Zeyd gibi temiz topraklara yani temiz kalplere, yetenekli zihinlere ekmiştir. Bu birkaç kişinin imanı ile başlayan İslâmlaşma kısa za- c.w eibi büvümüs, önceleri başkalarının destek ve himayesine muhtaç olan müslumanlar giderek güçlenmiş ve kendi ayaklan üzerinde durmaya, eğriyi doğrudan, hakkı bâtıldan ayırma kabiliyetini kaybetmemiş insanları kendilerine imrendirmeye başlamışlardır; bu gelişme, inkârla şartlanmış olanların da kin ve nefretlerini .arttırmıştır.
Kur'an'ın, dolayısıyla İslâm'ın asıl amacı insanlara doğru yolu.göstermek, dünyada bütün insanlık için Ömek olacak bir topluluk yetiştirmek, onlar sayesinde erdem topluluğunun dünya görüşünü ve hayat düzenini insanlığa sunmak ve hür iradeleriyle ona tabî olmalarım, onların İzlediği yolu İzlemelerini teşvik etmektir. Savaşlar ve fetihler amaç olmayıp adalet, hürriyet ve faziletin hâkim olduğu bir dünya düzeni oluşturmanın araçlarıdır. Fetih sûresi belirtilen amaca vurgu yaparak son bulmaktadır.
İslami Okul Okulların En Önemlisi