Fetih Suresi - Kuran - 048Feth - 20. Sayfa
Ganimete Değil, Ecre Talip Olmak
Peygamber'e Biat Edenlere Allah'ın Va'di
Allah Mü'minlerin Beklentilerini Giderdi
FETİH SURESİ
Kur’an’daki Sırası :48
Nüzul Sırası :109
Ayet Sayısı :29
İndiği Dönem :Medine
Sûrenin Tanıtımı
Sûrede, Hudeybiye seferi ve barışına değinilmiş, bu olayla ilgili sahneler sunulmuş, müfessirler ile eski siret yazarlarının üzerinde ittifak ettikleri Hayber fethi ve bu fetihte elde edilen ganimetler mü'minlere vaad edilmiştir. Yine, sözkonusu olaylarla ilgili olarak Rabbani bir sükunet ve gönül rahatlığı, sûrede kendini hissettirmektedir. Daha sonra, müslü-man Araplardan bazılarının durumlarına değinilmiştir. Mekke'de imanlarını gizleyen mü'minlere de işaret edilerek islam'ın bütün dinlere üstün geleceği vadedilmiş ve ashab, kalplerindeki Allah korkusundan ötürü övgüye mazhar olmuştur.
Sûredeki ayetler mevzu ve zaman yönünden birbirleriyle tam bir uyum içerisindedirler. Dolayısıyla sûrenin bir defada indiği ya da birbirinin peşi sıra nazil olduğu söylenebilir.
Kaynak aldığımız mushafa (Kur'an-ı Kerim nüshası] göre bu sûre, Nebi (s) Hudeybi-ye'den Medine'ye dönerken yolda nazil olmuştur. Müfessirler bu görüşü destekler mahiyette bazı rivayetler nakletmişlerdir. imam Ahmed bin Hanbel'in Ömer bin Hattab'dan naklettiği bir hadiste Ömer bin Hattab şöyle demiştir: "Bir seferde Rasulullah ile birlikteydik. Rasulullah'a bir şeyi üç kez sordum. Bana cevap vermedi. Kendi kendime şöyle dedim: "Vay sana Hattab oğlu Ömer, Rasulullah'a üç kez müracaat ettin sana cevap vermedi." Daha sonra bineğime binip hareket ettim. Beni, hakkımda ayet nazil olur diye bir korku almıştı ki biri 'Ey Ömer' diye seslendi, hakkımda ayet nazil oldu zannederken Rasulullah (s): 'Bu gece öyle bir sûre nazil oldu ki dünya ve içindekilerden daha kıymetlidir' buyurdu"[1].
Yine, imam Ahmed'in Mücmi bin Hariset'i'l-Ensari'den tahric ettiği hadiste şunlar yer alıyor: "Hudeybiye'deydik, oradan ayrıldığımızda insanlar birden bineklerine doğru hareket ettiler. Bazıları birbirine neler oluyor diye soruyordu. Rasulullah'a vahiy gelmiş denilince biz de hareket ettik. Rasulullah (s) bineğinin üzerinde Kürailğamim denen yerde toplananlara "Biz sana apaçık bir fetih verdik... "ayetlerini okuyordu. Ashabdan biri "hangi fetihtir bu?" şeklinde sorunca, Rasulullah (s): "Evet, AAuhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin olsun ki bu bir fetihtir."[2] Yine ibn Cerir'in Abdullah bin Mesud'dan tahric ettiği hadiste şunlar vardır: "Hudeybiye'den döndüğümüzde bir yerde konakladık ve uyuduk. Uyandığımızda güneş doğmuştu. Rasulullah (s) uyuyordu. Uyandı ve "daha önce yaptığınız şeyleri yapın" dedi. O sıra Rasulullah'ın devesini kaybettik ve aramaya koyulduk. Deveyi yularından bir ağaca bağlı bulduk. Rasulullah (s)'a vahiy geldiği zaman üzerine şiddet gelirdi. Durumu hafiflediğinde kendisine "Biz sana apaçık bir fetih verdik..."ayetlerinin nazil olduğunu bildirdi.[3]
Yine Buhari ve Müslim'in sahihinde Sehl bin Huneyf'ten şu hadis nakledilmiştir: "Hu-deybiye günü Nebi (s) ile müşrikler arasında barış yapıldı. Savaşı yeğleseydik bizimle savaşacaklardı. Ömer geldi ve : "Biz hak, onlar bâtıl üzerinde değiller mi? Bizim ölülerimiz cennette onların ki ise cehennemde değil mi?" dedi. Rasulullah: "Evet" dedi. Ömer: "Öyleyse neden dünyaya karşılık dinimizi verelim. Döneriz ve Allah aramızda hükmünü verinceye kadar savaşırız" dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s): "Ey Hattaboğlu Ömer! Ben Allah'ın Ra-sulü'yüm, Allah asla beni mağdur etmez" buyurdu. Ömer sabırsız ve öfkeli bir şekilde döndü. Bu sırada Ebu Bekir geldi ve ona da "biz hak üzere, onlar da batıl üzere değiller mi" dedi. Ebubekir ise "Ey Ömer O, Allah'ın Rasulü'dür. Allah kesinlikle Rasulü'nü mağdur etmez dedi" ve bunun üzerine Fetih süresi nazil oldu."[4]
Böylece, yukarıda naklettiğimiz rivayetler[5], Nebi (s) ile müslümanların Medine'ye dönerken, yolda sûrenin tamamının bir defada nazil olduğunu desteklemektedir. Bu durum ise, sûredeki ayetlerin birbiriyle uyumunu, ilişkisini ve mevzu itibariyle tek konuda yoğunlaştığını gösteriyor. Elbette ki Allah, daha iyi bilir.[6]
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
1 - Biz sana apaçık bir fetih verdik.
2- Ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın sana olan nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin.
3- Ve Allah sana şanlı bir zafer versin.
Hudeybiye Açık Bir Zaferdir
Gerek müfessirlerin ittifakıyla, gerekse ayetlerin bizzat ifade ettiği anlam itibariyle bu ayetlerde hitap Rasulullah (s)'adır. Ayetlerin mânâ ve mefhumu da gösteriyor ki, yukarıdaki üç ayet, sûrenin içeriğine zemin hazırlayıcı bir giriş niteliği taşır. Bu ayetlerin oluşturduğu giriş, şu konuları içermektedir.
I- Allah (c)'ın Nebi (s)'ye müyesser kıldığı fethin büyüklüğü övülüyor.
II- Nebi (s)'nin geçmiş ve gelecek günahlarının affedildiği müjdesi verilerek, üzerindeki nimetin tamamlanacağı, onun en doğru yola sevkedileceği ve sonunda eşsiz bir zaferle muzaffer kılınacağı haber veriliyor.
Buradaki fethin "Mekke'nin Fethi" olduğunu ileri sürenler vardır[7]. Ancak, Rasulullah (s)'ın bizzat kendi diliyle bu konu açıklığa kavuşmaktadır. Nitekim ulemanın ezici çoğunluğu, bu ayetteki fethin "Hudeybiye Barışı" olduğu görüşündedir. Mücmi bin Ha-rise'den rivayet edilen hadis bunu teyid ediyor. Bu hadis, Fetih sûresinin Hudeybiye seferinde nazil olduğu yönündeki hadisleri de destekliyor. Nitekim, Hudeybiye ile Mekke fethi arasında iki yıl gibi bir zaman vardır. Zemahşeri, Musa bin Ukbe'den bu görüşü destekleyici başka bir hadis nakletmiştir. Beyhaki'nin tahric ettiği bu hadiste: "Rasulullah (s) Hudeybiye'den dönerken sahabilerden biri; bu (Hudeybiye) bir zafer değildir, bizi Kabe'yi tavaftan alıkoydular, kurbanlarımıza bile engel oldular. Bu sözler Nebi (s)'ye ulaştığında şöyle dedi: 'Ne çirkin sözler bunlar. Hudeybiye büyük bir zaferdir. Müşrikler gönül rızasıyla sizleri beldelerinden uzaklaştırdılar. Sizden problemi çözmeyi istediler ve eman dilediler. Çünkü sizden, hoşlanmadıkları şeyi gördüler' buyrulmuş-tur".
Gerek ayetlerin içeriği, gerekse taşıdığı üslup bu sûrenin, müslümanlara gönül rahatlığı vermek ve Hudeybiye'nin apaçık bir zafer olduğunu bildirmek için nazil olduğunu göstermektedir. Sûre, Hudeybiye'yi Nebi (s)'nin bayrağı altında kazanacakları büyük ve güçlü bir zaferin ilk basamağı olarak telkin ediyor.
Hudeybiye seferi ve barışı ile ilgili rivayetlerin özeti şöyledir:[8] Nebi (s), rüyasında Mekke'yi ziyaret ettiğini görmüş ve yaklaşık bin dört yüz kişi ile çıkmıştı. Beraberinde ziyaret esnasında kesmek için kurban da götürdü. Bu, hicri 6. senenin sonlarına doğru haram aylardan Zilkade ayında olmuştu. Durum gösteriyor ki, Nebi (s) haccı da murad etmişti. Çünkü, gittiği mevsim hacc mevsimiydi. Zülhuleyfe denen yere geldiğinde ihrama girmiş ve müslümanlara da ihrama girmelerini emrederek kurban kesmiş, kurbanın boynuna kurbanlık olduğunu gösteren alametler (kalaid) takmıştı. (Bu da haccı murad ettiğini gösteren ikinci delildir). Nebi (s)'nin geldiği haberi Kureyş'e ulaştığında Ku-reyşliler tedirgin olmuşlardı. Daha sonra Nebi (s)'yi Mekke'ye koymamak üzere anlaşmış ve savaş hazırlıklarına başlamışlardı. Bunu haber alan Nebi (s) ashabı ile istişare etti. Ashab; Rasulullah'a Allah'ın ilham ettiği şeyi uygulamasını ve eğer Kureyş engellerse Allah'ın aralarında hüküm vermesine kadar onlarla savaşmak istemişti.
Daha sonra Rasulullah ashabı ile birlikte yola koyuldu ve Hudeybiye denen Mekke yakınlarında bir köye ulaştığında burada durması ilham edildi. Durdu ve şöyle dedi: "Nefsim, elinde olan Allah'a yemin olsun ki bugün Kureyş, beni ilahi değerlere ve sılai rahme saygın bir çizgiye çağırmıyor. Eğer sılai rahme ve ilahi değerlere saygılı olmaya çağırmış olsalardı böyle bir çizgiye katkıda bulunurdum". Huzaa kabilesinin lideri geldi. Bu kabile lideri ile birlikte, müslümanlara karşı iyi dileklerde bulunuyorlardı. Huzaa lideri Rasulullah'a, Kureyş ve müttefiklerinin kendisini engellemek istediğini ve savaş hazırlığı içerisinde olduklarını bildirdiğinde Rasulullah onu Kureyş'e göndererek Kabe'yi ziyaret için geldiklerini, savaşmak niyetiyle gelmediklerini bildirmesini söyledi. Ayrıca, Kureyş'i hoşgörülü ve müsamahalı olmaya davet etti. Rıza göstermezlerse başları gövdelerinden ayrılıncaya ve Allah'ın hükmünü tecelli ettirinceye kadar onlarla savaşacakları tehdidinde bulundu.
Adam gitti ve Nebi (s)'nin söylediklerini onlara ulaştırdı. Beni Saitife Jideri Urvz bin Mesud da oradaydı. Yapılan teklifin kabul edilmesini istedi. Ayrıca kendisinin Muham-med (s) ile görüşmesine izin verilmesi talebinde bulundu. Kureyş izin verince Urve bin Mesud rasulullah’a geldi: Rasulullah, Huzaa liderine söylediklerini ona da söyledi. O da: "Kavmine vardığj zaman senden önce Araplardan birinin böyle yaptığını duydun mu? Eğer başkası olsaydın vallahi etrafındakilerin kaçarak seni terketmelerinin yerinde olacağını düşünürdüm" dedi. Bunun üzerine Ebubekir ona bağırdı ve şöyle seslendi: "Halt ediyorsun!, biz mi O'nu bırakıp kaçacağız?" Urve döndü ve Kureyş'e: "Hangi topluluk Melikine, Kayserine, Kisrasına ve Necaşisine bu kadar bağlıdır? Vallahi, ashabının Muhammed'e saygı gösterdiği kadar asla başka bir topluluğun kendi liderine saygı gösterdiğini görmedim. Onlara bir şeyi emrettiği zaman hemen koşup emrini yerine getirirler. Yanında konuştukları zaman seslerini kısarlar. O'na karşı son derece saygılıdırlar. Muhammed size doğru yolu öneriyor, kabul edin" dedi.
Kureyş hâlâ tereddütlü idi. Nebi (s) ile Kureyş arasında daha başka elçiler gidip geldiler. Daha sonra Nebi (s), savaştan taraf olmayıp sadece ziyaret niyetinde olduğunu bildirmesi için Hz. Osman'ı gönderdi. Hz. Osman'ı seçti, çünkü onun, Mekke'de Ümeyye-oğullan'yla yakın akrabalık bağı vardı. Hz. Osman hemen dönmeyince Kureyş'in O'nu hapsettiği ya da öldürdüğü haberi yayıldı. Bunun üzerine Nebi (s) müslümanları, Kureyş inadında ısrar ettiği taktirde sebat ve ölümüne biatlaşmaya çağırdı. Nebi (s), gölgesine oturduğu ağacın altında biat aldı ve bu biata "Rıdvan Biati" denildi.
Çok geçmeden Hz.Osman geldi ve Kureyş, Nebi (s) ile cahili duygu ve düşüncelerin eseri bir takım şartlar çerçevesinde anlaşmak üzere Süheyl bin Amr'ı gönderdi. Bu şartlara göre; umre ziyareti bir sonraki yıl yapılacak, ziyaret günü silahsız olunacak, ailesine rağmen müslüman olarak Nebi (s)'ye gelenler iade edilecek, Medine'den Mekke'ye gelerek dininden dönenler iade edilmeyecekti. Bir kaç görüşmeden sonra Nebi (s) bu şartlan kabul etti. Ortalık tam kızışmış ve iki taraf nerdeyse anlaşmayı feshedip savaşa girişecekti. Hatta, bazı Kureyşli süvariler ve gençler Nebi (s) ile müslümanlardan bir kaçını gafil avlamak istemiş, bunun üzerine Nebi (s) onların geçtiği yola pusu kurdurup onlardan bir grubu esir almıştı. Daha sonra bunlan serbest bırakarak kötülükten yana olmadığını bildirmişti. Görüşmeler, anlaşmanın altı yıl geçerli olacağı şeklinde sona ermiş ve Nebi (s) anlaşmayı kendi mührüyle imza etmiş ve aynı şekilde Kureyş'i temsilen Süheyl de anlaşma metnine imza atmıştı.
Akabinde Rasulullah (s)'ın kurbanların kesilmesini, mü'minlerin saçlarını traş ederek ihramdan çıkmalarını emretti ve Medine'ye dönüleceğini bildirdi. Rivayet edildiğine göre Ebu Cendel müslüman olmuş ve babası tarafından hapsedilip bağlanmıştı. Kaçmayı başarmış olan Ebu Cendel Rasulullah'ın yanına geldi. Rasulullah ise anlaşmaya sadık kalarak onu babasına iade etti. Bunun üzerine Ebu Cendel feryad ederek: "Ey müslümanlar! Beni dinimde zorlamaları için müşriklere mi teslim ediyorsunuz? dedi. Bu durum, müslümanları oldukça rahatsız etti. Rasulullah ona: "Ey Ebu Cendel sabret ve dayan Allah sana ve senin durumunda olan mustazaflara şüphesiz bir çıkış yolu gösterecektir[9]. Biz onlarla bir anlaşma yaptık ve anlaşma üzerine Allah adına söz verdik, verdiğimiz sözü çiğneyemeyiz"dedi.
Üzerinde ittifak edilen konulardan biri de Huzaa ve Beni Bikr kabilelerinin, taraflardan birine katılması olmuştur. Nitekim aralarında düşmanlık olan bu iki kabile o dönemde Mekke yakınlarında bulunuyorlardı ve barış görüşmelerine katılmışlardı. Neticede, Huzaa kabilesi Nebi (s)'ye, Beni Bikr kabilesi ise Kureyş'e katıldı. Yine rivayete göre, Nebi (s) anlaşma metnini Ali bin Ebi Talib'e okuttu. Metindeki (Bu Allah Rasulü Muhammed ile Kureyş arasında imzalanmış bir anlaşmadır) ifadesine Süheyl karşı çıkarak sadece "Muhammed bin Abdullah" isminin yazılmasını istedi. Nebi (s) bunu da kabul ederek önceki metni imha ettirdi.
Yine rivayetlere göre, Nebi (s)'nin kabul ettiği anlaşma şartları, aralarında Ömer bin Hattab'ın da bulunduğu bir topluluğa ağır gelmiş, onları adeta bir patlamanın eşiğine getirmişti. Özellikle de Peygamber'in rüyasında Mekke'yi ziyaret ettiğini bildirmesi ve Peygamber rüyasının doğru olduğunun bilinmesi böyle bir infiale yol açmış, Peygambere gelerek bu konuyu gündeme getirmişlerdi. Hatta bazıları bu yüzden Peygamber'in; "Kurbanlarınızı kesin, traş olup ihramdan çıkın" emrini dahi uygulamakta gecikmişlerdi. Fakat, Peygamber bunun Allah'ın ilhamı doğrultusunda olduğunu bildirince kalpleri yatıştı ve fazla gecikmeden sûre nazil olarak Nebi (s)'nin yaptığı anlaşmayı doğrulayıcı mahiyette gönülleri yatıştırdı. Nitekim bu durum, sûrenin girişinde naklettiğimiz hadislerde de zikredilmişti.
Bu konudaki rivayetler genel hatlarıyla, Fetih sûresinin ayetleri ile anlam bakımından uyum içindedir. Ancak ayetler doğrudan olayı ve bu olayla ilgili haberleri zikretmeyerek sadece tavsiye, gönül rahatlığı ve Kur'anî bir üslupla kalpleri yatıştırmayı hedeflemiştir. Hudeybiye Barışı'ndan sonra meydana gelen olaylar da Peygamber (s)'in yaptığı ve imza ettiği anlaşmada isabetli olduğunu ortaya koymaktadır. Hudeybiye Barışı ile İslam ve müslümanlar lehine hem maddi-siyasi hem de savaş stratejisi ve İslami yönden büyük faydalar elde edilmiştir. Nitekim bu olay, İslam tarihinde İslam'ın güç ve otoritesini ifade etmesi bakımından en büyük olaylardan biri ya da en büyüğü olarak değerlendirilebilir.
Yine bu hadiseyle, Kur'an'ın "apaçık bir fetih" diye adlandırdığı mucize gerçekleşmiştir. Kureyş'in, Nebi (s)'yi İslam devletinin lideri olarak tanımalarının yamsıra şiddetli düşmanlıktan geri adım atmaları sağlanmıştır. Zira müşrikler, bir yıl önce müttefikleri ile birlikte 15 bin kişilik bir savaşçıyla Medine üzerine, Rasulullah'ın, İslam ve müslümanların şerefini ortadan kaldırmak üzere yol almışlardı. Hudeybiye'de ise Kureyş'in varlıkları, otoriteleri ya da isim ve heybetleri sözkonusu değildi. Aynı durum, Mekke'yi kendileri için bir lider olarak gören diğer Araplar için de geçerlidir. Hudeybiye bütün bunlarla birlikte Nebi (s)'ye çağrısının sınırlarını daha da genişletme fırsatım verdi. Yine bu anlaşma ile İslam çağrısı, yarımada çevresinde ve yanmada dışında daha değişik bölge ve yerleşim birimlerine ulaşarak bu sayede müslümanlar serbestçe hareket edip çeşitli kabilelerle görüşme, serbestçe seferler düzenleme ve Şam yolu üzerindeki yahudi yerleşim birimlerini ele geçirme fırsatlarını yakaladılar.
Nebi (s) ile Mekkeliler ve Mekkelilerin idaresindeki diğer kabileler arasında varolan düşmanlık, İslam davasının sınır ötesi bir etki alanına sahip olması önündeki engeldi. Fakat, Hudeybiye Barışı, İslam ile Arap yarımadasının sair bölgeleri arasına Mekkeliler tarafından konulan bu engeli darmadağın edecek büyük fethe yani Mekke fethine zemin hazırlıyordu. Hudeybiye'nin sonuçlarından bazıları hemen semeresini vermiş ve Peygamber (s) yahudi yerleşim birimlerine birlikler göndererek Hudeybiye dönüşünün hemen akabinde buraları ele geçirmişti[10]. Ardından İran, Rum ve Mısır kralları ile yarımada içindeki ve dışındaki Arap liderlerine elçiler ve mektuplar gönderdi[11]. Çok geçmeden Amman, Bahreyn ve Yemen liderlerinden olumlu cevaplar geldi. Rasulullah'a elçi gönderip müslüman olduklarını bildirmişlerdi[12]. Daha sonra değişik yerlerdeki Arap liderlerden, Allah'ın dinine girmek için Medine'ye heyetler gelmeye başladı. İslam'a davet için çeşitli yerlere elçi olarak gönderilenlerden ikisi ashabın tanınmış simalarından olan Amr bin As ile Halid bin Velid idi[13].
"Böylece Allah geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlasın" cümlesinin gerek dilbilgisi gerekse taşıdığı anlam yönünden farklı yorum ve açıklamaları ortaya çıkmıştır[14]. Dilbilgisi yönünden bu cümlenin "Böylece fetih ile Allah'ın mağfireti ve nimetini zaferle tamamlaması bir araya gelsin" şeklinde anlam kazandığı, yani fethin "Nimetin hidayet ve zaferle tamamlanması ve mağfiretin sebebi" anlamına geldiği ileri sürülmüştür. Bir diğer görüş ise, fethin mağfirete ve nimetin tamamlanmasına bir vesile olduğu, çünkü düşmanla girişilen cihadda sevabın, rabbani rıza ve mağfiretin olduğu yönündedir. Her iki görüş de müfessirler tarafından nakledilmiştir ve tutarlıdır.
İfade ettiği anlam bakımından bu cümlenin "Böylece, senden sadır olmuş veya olacak küçük hataları, gaflet ve yanılgıları affetsin" mânâsım taşıdığı ya da bu ifadenin "gördüğüne de görmediğine de infak et" kabilinden, Nebi'den sadır olmuş veya olmamış ya da ileride olabilecek bütün hataların affedildiği anlamına geldiği nakledilmiştir.
Ayette geçen günahtan maksadın, Nebi (s)'nin Adem (a)'dcn başlayarak gelen atalarının günahları ve ümmetinin günahları olduğu söylenmişse de, bu garip ve ilginç bir yorumdur. Bundan daha ilginci Şia ulemasından müfessir Tabresi'nin Cafer Sadık'tan ve Ebu Abdullah'tan naklettiği şu görüştür: "Nebi (s)'nin günahı olamaz. Ancak Allah (c) Peygamberi'ne, Ali'ye tâbi olanların geçmiş ve gelecek günahlarını affedeceğini bu şekilde garanti etmiştir.!"
Son olarak naklettiğimiz iki ilginç yorumun haricindeki yorumlar tutarlıdır. Fakat bize göre en tutarlı görüş buradaki günahtan maksadın hata, yanılgı ve gaflet olduğu yönündeki görüştür. Ayette Nebi (s) hakkındaki günahın, hakkında vahiy olmayan hususlardaki yanılgılar ve kasıtsız yapılan hatalar olduğu şeklinde yorumlanması gerekir. Bu cümlenin taşıdığı anlam ile önceki ve sonraki ayetlerin taşıdğı anlam arasında genel anlamda bir uyumun olabilmesi için ifadenin böyle yorumlanması gerekir. Nitekim bilindiği üzere, Kur'an'da Peygamber'den sâdır olan hataların olduğunu ve bunların düzeltilerek affedildiğini anlatan ayetler mevcuttur.
Abese sûresi 1-10, Nisa 106-109, Enfal 67-69, Tevbe 43 ve 113, Muhammed 19 ile Gâfir sûresi 54. ayetlerde nübüvvet makamına layık bir tarzda tavsiye ve direktiflerle Peygamber'in istiğfar etmesi emredilerek, ondan sadır olan hata ve sürçmelerin affedileceği bildirilmiştir. Hz. Peygamber için gerek önce vuku bulmuş gerek sonra vuku bulması muhtemel hataların affedileceğinin burada bildirilmesi bir vurgu ve teyid anlamı taşır. Zira Allahu Teala Hz. Peygamber'in bir beşer olarak böylesi sürçme ve hataya düşebileceğini bilmektedir. Fakat, Allah'ın nübüvvet makamına seçerek O'nu yüceltmesi ve Kur'an'in çeşitli yerlerde değişik üsluplarla zikrettiği üstün ahlakı sayesinde Nebi (s) bu günahlardan korunmuştur.
Bu ayetteki ifade ile ikinci ve üçüncü ayetteki diğer ifadeler o dönemde meydana gelen olayların büyüklüğünü vurgulamakta, olayların uzun vadede olumlu sonuçlar doğuracağına dikkat çekmektedir. Yine bu ifadeler, Nebi (s)'nin başından sonuna kadar olaylar karşısındaki tutumunu müjdeleyici ve gönül rahatlığına ulaştıracak bir tarzda O'na Rabbani bir destek sağlamaktadır. Elbetteki Allah (c) daha iyi bilir.[15]
4- O, imanlarına iman katsınlar diye mü'minlerin kalplerine huzur'[16]' indirdi. Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
5- Ta ki, inanan erkekler ve inanan kadınları altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere koysun, onların kötülüklerini de örtsün. Gerçekten bu, Allah katında büyük bir başarıdır.
6- Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azabetsin. (Onların müslümanlar için istedikleri) kötü olaylar kendi başlarına gelsin, Allah onlara gazab etmiş, onları lanetlemiş ve onlara cehennemi hazırlamıştır. Orası da ne kötü bir yerdir.
7- Göklerin ve yerin askerleri Allah'ındır. Allah azizdir, hakimdir.
"Ta ki, mü'min erkek ve kadınları altlarından ırmaklar akan cennetlere..." ayeti ve devamındaki üç ayet ile ilgili hususlar
Tirmizi'nin Enes'ten rivayet ettiği hadiste Enes şöyle demiştir: "Nebi (s)'ye "Böylece geçmiş ve gelecek günahlarını Allah bağışlasın" ayeti nazil olduğunda Hudeybi-ye'den dönüyordu. Şöyle buyurdu: "Allah bana öyle bir ayet indirdi ki, bu ayet benim için dünyadaki her şeyden daha güzeldir". Ayeti okudu ve mü'minler: "Gözün aydın Ya Rasulallah! Allah senin hakkında ne yaptığını açıkladı. Ya bizim hakkımızda?" dediler. Bunun üzerine "Böylece mü'min erkek ve kadınları da orada ebedi kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirsin" ayeti nazil oldu."[17]
Bu hadise göre "Böylece gelmiş geçmiş günahlarını Allah bağışlasın" ayetinin öncesi ve sonrasıyla ayrı telakki edilmesi gerekir. Ancak , sûrenin giriş kısmında naklettiğimiz hadisler de sûrenin bir defada nazil olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, sözkonusu ayet kendisinden önceki ayetlerle de sonraki ayetlerle de tam bir uyum sağlamaktadır. Dolayısıyla biz burada, 4 ila 7. ayetlerin sûredeki ilk ayetlerin devamı olduğu görüşünü tercih ediyoruz.
Tirmizi hadisinin, uygulamaya yönelik bir anlamı ifade ettiği söylenebilir. Nitekim, açıklamasını yaptığımız ayetler, ilk üç ayetin hedeflediği sükunet ve kararlılığı amaçlamıştır. Önceki ayetlerde Nebi (s)'ye fetih müjdesi verilmiş, bu ayetlerde ise müzminlere hitaben şu hususlar hatırlatılmıştır.
I- Allah (c) mü'minlerin gönlüne, iman ve Allah'a bağlılıklarının güçlenmesi için, sıkıntıdan sonra huzur vermiştir.
II- Allah (c) onların yolculuklarını ve bu yolculuk sebebiyle çektikleri sıkıntıları kötülüklerini örtmek, rızasına erdirmek ve böylece onları içinde ebedi kalacakları cennetlere yerleştirmek için bir vesile kılmıştır. İşte büyük başarı budur.
III- Göklerde ve yerdeki orduların sahibi olan Allah'ın, verdiği fetih sözünü gerçekleştirmeye muktedir olduğu, herşeyi bildiği ve verdiği hükümlerin hikmetli, isabetli olduğu hatırlatılıyor.
IV- Erkek olsun kadın olsun münafık ve müşriklerin Allah hakkında "Allah, kendi dostlarını perişan edecek" şeklindeki kötü düşünceleri zikredilerek ayrı bir mevzuya geçiliyor ve bu kötü düşüncenin uğursuz bir bulut gibi kendi üzerlerinde dolaştığı bildiriliyor. Evet, Allah'ın gazap ve laneti onların başlarına geçecek, dolayısıyla gidecekleri yer cehennem olacaktır. Cehennem onlar ve benzerleri için hazırlanmış ne kötü bir yerdir. Elbetteki göklerin ve yerin orduları elinde bulunan Allah, onlara vadettiği azabı ve laneti gerçekleştirmeye muktedirdir. Zira, Allah hakimdir ve bunu yapmaya gücü yeter. Allah hükmedeceği zaman adalet, hikmet ve doğrulukla hükmeder.
7. ayette "Göklerin ve yerin orduları Allah'ın elindedir" cümlesinin tekrar edilmesi, gerek mü'minler gerekse kafir ve müşrikler için Allah'ın vaadinin mutlak surette gerçekleşeceği hakikatinin bir ifadesidir. Yaptığımız açıklamalarda doğruya isabet etmiş olmak temennimizdir.
4. ayette, müslümanlara mübtela olan huzursuzluğa ve özellikle de anlaşma şartlarından ötürü oluşan kaygıların doğru olduğuna değinilmiş, daha sonra Nebi (s)'nin gönül rahatlığına kavuşturulması ve ilahi tavrının desteklenmesi ile mü'minlerin de gönüllerinin sükunet bulduğuna işaret edilmiştir.
Yine 7. ayette, Medine'de kalan münafıklar ile müşriklerin zihinlerinde müslüman-ların bu yolculukta yok olacakları, şiddetli bir tepkiyle karşılaşıp hüsranla dönecekleri şeklinde oluşan tablo sergilenmektedir. Münafık ve müşriklerin zihninde oluşan bu tabloya müslüman olmuş bazı kabilelerde de rastlamak mümkün. Bu konu ileride anlatılacaktır.
Müfessirler, İbn Abbas'a istinaden "imanlarına iman katsınlar diye" cümlesinin "ta ki Allah'a iman edip onu birledikten sonra imanları artsın ve Allah'ın kanunlarını doğ-rulasınlar" şeklinde bir anlam taşıdığını söylemişlerdir[18]. İbn Kesir ise, Buharı ve diğer bazı imamların bu ayeti imanın kalplerde artacağına delil olarak kabul ettiklerini ifade etmiştir.
Bu cümlenin ilk defa bu sûrede kullanılmayıp daha önce Enfal, 2; Al-i İmran, 173; Ahzab, 23. ayetlerde de geçtiğine dikkat çekmek istiyoruz. Ayrıca, cihad ve kalplerin huzura kavuşturulması ile ilgi mevzularda da bu cümle benzer şekilde de geçmiştir. Dolayısıyla bu durum cümleye şöyle bir anlam vermemizi gerekli kılmaktadır: "Bu ve benzeri mevzular ile doğurdukları olumlu neticeler -Hudeybiye örneğinde olduğu gibi-mü'minlerin Allah'a imanları ve vaadine kesin itimatlarının artmasına vesile olmaktadır". Elbetteki Allah daha iyi bilir.
Kur'an-ı Kerim bizzat mü'min kadınlar, müşrik ve münafık kadınlardan söz etmektedir. Ahzab sûresinde de geçtiği gibi burada kadının erkekle birlikte ayrı olarak zikredilmesi, İslam davası sürecinde muhtelif şartlarda ve şekillerde kadının kendine özgü şahsiyetinin Kur'an tarafından bir ifadesidir.[19]
8- Biz seni şahid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.
9- Ki, Allah'a ve Rasulü'ne inanasınız. Onu destekleyesi-niz'[20]', ona saygı gösteresiniz ve Onu sabah akşam teşbih edesiniz.
İkinci ayetteki fiillerin zamirleri 3. şahıs için "te" ile okunduğu gibi, 2. şahıs (sen) için "ya" ile de okunmuştur. Müfessirler birinci şekilde okunması halinde ayetteki hitabın genel anlamda insanlara olacağını ancak, burada ayetin mânâsı ve gelişi hitabının özelde müslümanlara yönelik olduğunu söylemişlerdir. Dolayısıyla "te" ile okunması daha doğrudur. Yaygın olan okunuş şekli de budur. Ayette geçen fiillerin zamiri bir kavle göre Rasulullah'a bir kavle göre de Allah'a aittir. Ancak dilbilgisi kuralı olarak zamirin en yakın isme ait olması gerektiği dikkate alınırsa o taktirde zamirler Rasulullah'a ait olur. Fakat bu durumda da "tusebbihu" (onu teşbih ederler) fiilindeki "o" (hü-ve) zamiri "Rasulullah'ı teşbih ederler" şeklinde bir mânâya delalet eder. Böyle bir mânâ usule aykırı olduğundan zamirlerin Rasulullah'a ait olduğunu söyleyenler "vetürek-kiruh" (O'nu destekleyeseniz) cümlenin bittiğini "vetüsebbihu" (onu teşbih edesiniz) ifadesinde ise yeni bir cümlenin başladığını söylemişlerdir. Dolayısıyla "tuvekkıruhu" ifadesine kadar zamirlerin Rasulullah'a, "vetüsebbihuh'"da ise Allah'a ait olduğunu söylemişlerdir[21]. Gördüğümüz kadarıyla burada bir sıkıntı göze çarpıyor. Bizim tercihimiz ise buradaki zamirler Allah'a ve O'nun dinine aittir. Böylece ilk ayet Allah'ın, Pey-gamber'i müjdeleyici, uyarıcı ve şahit olarak gönderdiğini ifade ederek tercihimiz olan görüşü çağrıştırmaktadır.
Yukarıdaki iki ayet önceki ayetlerin bir devamıdır ve Nebi (s) ile müslümanların görevlerini kapsamaktadır. Önceki ayetlerde olduğu gibi bu iki ayette de muhatap Nebi (s) ve müslümanlardır. Buradan yola çıkarak bu iki ayetin, önceki ayetlerin devamı olduğu savına varabiliriz. İfade ettiği mânâya göre, bu iki ayet Allah'ın dinine ve Rasulü'ne yardım hususunda müslümanların görevlerini, onların Allah ve Rasulü'nün emirleri karşısında boyun bükmeleri gerektiğini vurguluyor. Ayrıca bu iki ayetle, Rasulullah'ın şa-hid, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderildiği bildirilerek, Nebi (s)'den sadır olan fiile -rin ilahi ilhamla gerçekleştiği vurgulanmaktadır.[22]
10- Sana biat edenler gerçekte Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükafat verecektir.
Rasul'e Biat, Allah'a Biattir
Müfessirler "Sana biat edenler gerçekte Allah'a biat etmektedirler..." ayetinin, Hu-deybiye'de müslümanların Nebi (s) ile bir ağacın altında yaptıkları biati (sözleşmeyi) ifade ettiğini söylemişlerdir. Sûrede, ağaç altında Peygamber'e biat edenlerin Allah'ın nzasına nail olduklarını bildiren ayetin, aynı mevzu ile ilgili olarak başka bir anlamı ifade etmesi de mümkündür.
Herhalükarda bu ayet, önceki ayetlerle özellikle de 8 ve 9. ayetlerle aynı bağlamdadır. Bu ayet 9. ayette bahsi geçen İslami görevi vurgulamaktadır. Ayet müslümanlara şu hususları bildiriyor:
I- Onlar her ne kadar Nebi (s) ile biatlaşmışlarsa da gerçekte bu biat Allah ile yapılmıştır ve Allah'ın eli onların eli üzerindedir.
II- Müslümanlara, Allah'ın dinine yardım etmek ve Rasulü'ne vahyettiği her şeye rıza göstermek üzere, Allah huzurunda verdiği sözün ne denli bir mükafatı getirdiği hatırlatılıyor. Daha sonra sözünden dönenlerin kendi aleyhlerine iş yaptıkları, sözüne sadık kalanların ise Allah'tan büyük bir mükafat alacakları belirtiliyor. Yine ayet, Hudeybi-ye'de barış şartlarının müslümanlara ağır gelmesi ve o ortamdaki davranışlarının sonucunu ifade ediyor. Nitekim ilahi hikmet, bir tarafatan mü'minlerin gönüllerini ferahlatmak, diğer taraftan da geleceğe yönelik bir proje oluşturmak için ayetin ihtiva ettiği açıklama, uyarı, korkutma ve müjdeleme yollarına başvurmuştur.
Ebu Davud'dan nakledildiğine göre, Peygamber (s)'in Kureyş'e gönderdiği Osman bin Affan'ın Kureyş tarafından öldürüldüğü veya hapsedildiği haberi yayılınca, Nebi (s) "Kureyş'in işini bitirinceye kadar onların yakasını bırakmayacağız" diyerek beraberindekileri ölüm üzerine biat etmeye çağırdı. Diğer bir rivayete göre de kaçmamak üzere biat etmeye çağırdı. Bir ağacın gölgesinde durdu ve herkes gelip biat etti. Kaybettiği devesini aramak üzere çıkmış olan bir kişi hariç biat etmeyen kalmadı[23].
Durum, son derece ciddi ve hassastır. Nebi (s) ile birlikte yola koyulanlar savaşmak için gelmemiş, düşmana karşı şiddet kullanmak amacıyla bir hazırlık da yapmamışlardı. Üstelik müslümanlar başkent Medine'den uzaktaydılar. Düşman ise kendi yerinde olmakla birlikte kazanmak için gerekli mantalitelere sahipti. Dolayısıyla müslümanlar iki seçenek arasında kalmışlardı. Ya Allah hükmünü koyuncaya kadar sabır ve metanet gösterilecek ya da gerisin geriye dönülecekti. Onlar, birinci seçeneği tercih ettiler ve Nebi (s)'yle biatlaştılar. Bu şekilde onlar, imanlarının ne derece sağlam olduğunu göstermiş oldular. Ayrıca, Allah'a ve Rasulü'ne bağlılıklarını, Allah'ın rızasını kazanmak istediklerini ispatladılar. Böylece bu sûrenin 18. ayetinde geçen güzel övgü ve büyük müjdeye hak kazandılar. Fetih 18'de şöyle buyuruluyor: "Allah şu mü'mirilerden razı olmuştur ki onlar, ağacın altında sana biat ediyorlardı. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi".
Şurası şüphe götürmez bir gerçektir ki, bu durum İslam tarihinde kesin başarının elde edildiği durumlardan biridir. Zira, düşmanın önünden gerisin geriye dönmek İslam tarihinde tehlikeli sonuçlar doğurabilirdi. Şüphesiz biat haberi ile birlikte mü'minlerin ölüm üzerine azimle and içmeleri ve bu dehşet manzara Kureyş'e ulaşmış, onları savaştan alıkoyarak, Peygamber'i ve Rabbi ile ölümüne and içen bu toplulukla çatışmamaya itmiştir.
"Allah'ın eli, elinizin üstündedir" ifadesi, Kelam ilminin alanına giriyor. Uzuvların Allah'a nisbet edilmesi, Allah'ın sıfatları ile ilgili bir mevzudur[24]. Dolayısıyla burada, bu konuya girmek gereksizdir. Nitekim, bu ifadeyle, biat ve ahdin mükafatlandmldığı kuvvetle vurgulanarak, Allah'ın bu biatlaşmaya şahit olduğu zikredilmiş ve bununla da mü'minlerin kalplerine kuvvetli bir şekilde telkinde bulunulmuştur.
Daha önce de zikrettiğimiz gibi; Allah'ın eli, Allah'ın yüzü, kulağı, gözü gibi ifadeler, Kur'an ve Selef-i Salihi'nin direktifleri çerçevesinde anlaşılmalıdır ve bu ifadelerden kasıt, mânânın ifade edilmesidir[25]. Daha önce değindiğimiz için burada tekrarına gerek görmüyoruz.
Ayet aynı zamanda, müslümanlann İslam'a bağlı olmalarının, Allah, Peygamber ve Kur'an'a uymalarının gerekliliğini daimi surette telkin etmektedir. Biat eden, Allah'ı dinleyip O'na itaat etmek üzere söz veren ve Kur'an ile Sünnet'in gerek müsbet gerekse menfi olarak yüklediği çeşitli görevleri yerine getirmek sözü veren bir kimse, biat eden kimseye benzer.[26]
11- Göçebe Araplardan geride kalanlar'[27], sana diyecekler ki; "Mallarımız ve çocuklarımız bizi alıkoydu. Bizim için mağfiret dile". Onlar, dilleriyle kalplerinde olmayan bir şeyi söylüyorlar. De ki: "Allah size bir zarar vermek istemiş olsa Allah'ın sizin için dilediğine kim engel olabilir?" Hayır, Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.
12- Herhalde siz sandınız ki, Elçi ve mü'minler bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu gönüllerinizde süslendirildi. Kötü zanda bulundunuz ve helak olmayı'[28] hak etmiş bir topluluk oldunuz.
13- Kim Allah'a ve Rasulü'ne inanmazsa bilsin ki biz, kafirler için alevli bir ateş hazırlamışızdır.
14- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O dilediğini bağışlar, dilediğine azab eder. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Engelleri Aşabilmek
Ayetlerin ibareleri gayet açık olup şu hususları içermektedir:
1- Bedeviler, geri kalmalarına neden olarak ailelerinin ve mallarının kendilerini meşgul etmelerini gösteriyorlar.
2- Ayetler, yalan söyleyerek kalplerinde olmayan şeyleri söylemelerini eleştirerek ortaya koyuyor. Gizleseler de, açığa da vursular da Allah, yaptıklarından haberdardır. Onlara zarar vermeye ve yarar sağlamaya kadir olan yalnızca Allah'tır ve O'nu hiç kimse engelleyemez.
3- Yaptıklarının hakikati, geri de kalmalarının gerçek nedeni küçük düşürücü bir şekilde açıklanıyor. Onlar, Nebi ve onunla savaşa çıkan mü'minlerin, düşmanların kılıçlarından kurtulamayacaklarını ve evlerine dönenemeyeceklerini zannetmişlerdi. Bu kötü zan kendilerine güzel göründü ve kendilerini helaka sürükledi. Onlar bozgunculardandırlar.
4- Eleştiri ve uyarıyla, kim Allah'a ve Rasulü'ne inanmaz, onlara güvenmez ve emirlerini dinleyip itaat etmezse, Allah'ın kafirler için hazırladığı ateşe müstehak olur deniliyor.
5- Sonunda da kendilerine gelmeleri, bilinçlerini kazanmaları için onlara ümit veriliyor. O Allah, göklerin ve yerin sahibi, rahmet ve bağışlama sıfatlarıyla mücehhezdir. Bağışlanmayı hakedeni bağışlar, azabı hakedenlere de azap eder.
Müfessirler[29], ayetlerin Beni Gıfar, Mezine, Cehiııe, Eşçe' ve Eşlem bedevileri hakkında indiğini rivayet ederler. Hz. Peygamber. Medine yakınlarına inen bu kabileleri, Kureyş'in kendilerini Kabe'den çevirmesi ya da savaş ihtimalini vurgulayarak Kabe'yi ziyarete çağırdı. Onlar da işi ağırdan alarak geri kaldılar.
Rivayetin doğru olması muhtemeldir. Ayetler, geçen ayetler ve sûrenin ana konusuyla uyumlu olup, Hudeybiye yolculuğunda vuku bulan olaylardan, bedevilerin konumları, Hz. Peygamber ve onunla birlikte yola çıkan mü'minlerin seferleriyle ilgili bedevilerin zan! arından değişik kesitler içermektedir. Bedeviler, 6. ayetin ilham ettiği gibi müşriklerin ve münafıkların temennilerine katılıyorlardı.
Geri kalanların sözlerinde geçen gelecek edatı olan "sin" harfi, ayetlerin, Peygam-ber'in onlarla yüzleşmesinden önce indiğine delil, Medine dönüşünde yolda indiğini belirten rivayetin doğruluğuna da işarettir.
Ayetler, geçen ayetlerde olduğu gibi insanların yolda helak olacaklarını sandıkları, yaptıkları barışın şartları kendilerine ağır gelen müslümanları güvene kavuşturmayı, onları sabit kılmayı hedefliyor. Aynca bunların, Allah'ın yardımına mazhar olduklarını, düşmanlarının barış yoluyla kendilerinden uzaklaştırıldığını ve sağ salim evlerine dönüşlerini ortaya koymaktadır.
Rivayetlerde bedevilerin müslüman olup olmadıklanyla ilgili bir şey belirtilmiyor. Fakat bunların müslüman olmadıkları anlaşılıyor. Çünkü Hz. Peygamber'in onları da yanına alarak Kureyş'e, gayri müslimlerle birlikte ziyaret için geldiği mesajını vermek istediği anlaşılıyor. Bedevilerin Nebi'den kendileri için bağışlama dilemesini istemeleri, ek olarak Allah'ın bağışlamasıyla ümitlendirilmeleri de onların müslüman olduklarına delil olabilir. Açıklamasını yapacağımız gelecek ayet de, bu hususa başka bir delildir.
Rivayetlerden, Eşca' ve Mezine'den bir grubun Peygamber'e gelerek H. 5. yılda müslüman oldukları anlaşılmaktadır. Aynı şekilde Mezine, Eşçe', Eşlem ve Gıfar'dan bir grup, H. 8. yılda Hz. Peygamber'in Mekke'ye yürüdüğü ordunun hazırlanmasında bulunmuşlardı[30]. Bundan da bu olaydan kısa bir süre önce, yani Hudeybiye yılında İslam'a girmiş olmaları ihtimali akla gelmektedir.[31]
15- O geri bırakılanlar, ganimetleri almak için gittiğiniz zaman: "Bizi bırakın, sizinle beraber gelelim." diyecekler. Onlar, Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar. De ki: "Siz bizimle gelemezsiniz. Allah önceden böyle buyurdu. "Onlar: "Bizi çekemiyorsunuz" diyecekler. Hayır, onlar pek az anlıyorlar.
16- O geride kalan göçebe Araplara de ki: "Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmağa davet olunacaksınız. Onlarla dövüşürsünüz yahut müslüman olurlar. Eğer itaat ederseniz, Allah size güzel bir mükafat verir; eğer önceden döndüğünüz gibi yine dönerseniz, size acı bir şekilde azab eder.
Ganimete Değil, Ecre Talip Olmak
Ayetlerdeki ifadeler açıktır. Birinci ayette sözkonusu Arapların umdukları şeyler (ganimetler) ve bunları arzularken içine düştükleri çelişkiler gözler önüne seriliyor. Çünkü, tehlike anında Nebi (s) ile müslümanlara tâbi olmadıkları gibi, buna katılmamak için yalandan bahaneler uydurmuş ve emniyette oldukları ganimetlerin olduğu seferlere ise katılmak istemişlerdir. Ancak, rahatlık zamanındaki seferlere katılmaları engellenince de müslümanlan "bizi çekemiyorsunuz" diyerek kıskançlıkla suçlamışlardı. Görülüyor ki, böylesi bir çelişkiye düşenler, ancak iyi idrakten yoksun, az şuur sahibi kimselerdir.
İkinci ayette ise, Allah (c)'ın bu duruma nza göstermeyeceği Rabbani bir üslupla bildirilmektedir. Yine ganimet, emniyet ve zafer yüklü seferlere katılmalarının engellenmesi onlar için bir cezadır. Daha sonra bunlara bir fırsat tanınarak, sefere katılmadan önce İslam düşmanı güçlü bir kavimle savaşa girecekleri haber veriliyor. İşte burada onların ne yaptığı ortaya çıkıyor. Eğer bu savaşı gerçekleştirirlerse Allah'ın mükafatına hak kazanmış olacaklar. Fakat, önce yüz çevirdikleri gibi şimdi de yüz çevirirlerse Allah'ın şiddetli azabı onları yakalayacaktır.
Taberi, Tabresi, Beğavi, Hazin, İbn Kesir ve Zemahşeri'nin naklettiklerine göre; "Onlar Allah'ın sözünü değiştirmek istiyorlar" ile "Allah önceden böyle buyurdu" cümlelerinin Tevbe sûresinde seferden geri kalanlar için nazil olan şu ayete atıfta bulunduğu söylenmiştir: "Allah Rasulü'nün arkasından oturmakla sevindiler. Mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten hoşlanmadılar. 'Sıcakta sefere çıkmayın' dediler. De ki: Cehennem ateşi daha sıcaktır! Keşke anlasalardı!. Artık kazandıkları işlere karşılık az gülsünler, çok ağlasınlar! Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de onlar savaşa çıkmak için senden izin isterlerse de 'Asla benimle çıkmayacaksınız, benimle beraber düşmanla savaşamayacaksınız. Siz ilk önce oturmaya razı oldunuz. Öyleyse geri kalanlarla birlikte oturun' de" (Tevbe 81-83). Yine, yukarıdaki müfessirlerin naklettiğine göre Allah, Nebisi'ne ganimet olan seferlere onların katılması için talimat vermiş, bu seferlere ancak Hudeybiye'de bulunanların katılabileceğini bildirmiştir.
Sözkonusu müfessirlerin naklettiği bu iki görüşten birincisi isabetli değildir. Çünkü, Tevbe sûresinin ayetleri Tebük Savaşı sıralarında hicretin 9. senesinde nazil olmuştur. İkinci görüş tutarlıdır. Yani, Kur'anî bir emir olmaksızın, Nebi (s) Rabbani ilhamla böyle davranıyor ve geri kalanları ganimetli seferlere bırakmıyor. Akabinde bu ayetler nazil olarak Peygamber'in ilahi ilhamla sergilediği davranışlarını destekliyor. Daha önce değişik yerlerde de ifade ettiğimiz gibi Nebi (s)'nin ilahi ilhamla yaptığı işlerin bilahare ayetlerle desteklenmesi Kur'an'da tekrar eden hususlardandır.
Müfessirler bir kısım tabiine isnat ederek şu görüşü nakletmişlerdir: İlk ayette sözü edilen ganimetler Hayber ganimetleridir. Zira, Allah (c) bu ganimetleri özellikle Hudeybiye'de bulunanlara Mekke ganimetlerinin yerine vereceğini vadetmişti. Çünkü, Hudey-biye'den barışla dönülmüş ve Mekkelilerden bir şey elde edilmemişti. Bunun üzerine Allah (c) Hayber fethine Hudeybiye'de bulunanların haricinde hiç kimsenin katılmamasını Peygamber'e emretmişti[32].
Bir rivayete göre Hayber ordusu, Hudeybiye dönüşünden iki ay sonra, diğer rivayete göre de beş ay sonra hazırlanmıştır. Eski siret yazarları Hayber'e, sadece Hudeybiye'ye katılanarın gittiğini zikretmişlerdir[33]. Hatta, Hayber olayını rivayet eden müfessirler bile böyle bir şey nakletmemiştir[34]. Açıklamasını yapmaya çalıştığımız bu iki ayette kullanılan üslup, tehlike anında uzaklaşmayı, ganimet sözkonusu olduğu zaman ise yakınlaşmayı yeğleyen Arapların durumunda olanları kapsayan genel bir üsluptur. Cesaretlerini ispatlama için bir fırsat tanınıyor. Tabii ki tanınan bu fırsatta ganimet yok, tehlike var.
Bir kısım tabiine isnaden yapılan rivayette Hayber ganimetleri olarak yorumlanan ganimetler bize öyle geliyor ki bir tatbik (uygulama) niteliğindedir. Allah (c) daha iyi bilir.
Müfessirlerin İbn Abbas, Dahhak, Katade ve Sa'd bin Cübeyr'e isnad ederek rivayet ettikleri bir görüşte "Çok kuvvetli bir kavim" cümlesinden maksadın Havazin ve Sakif kabileleri olduğu, bir başka görüşte de bu kavmin Hanifeoğulları ve Müceyleme kavmi olduğu yer almaktadır. Ayette geçen kavmin Rum ve Fars kavimleri olduğu da sözkonusu tabiinden gelen rivayetler arasındadır. Bu konuda gelen rivayetlerden sonuncusuna göre ise; ayetteki kavim mutlak mânâdadır. Belirli bir kavim kastedilmemiştir[35]. Bu son görüş bize göre daha tutarlıdır. Daha önceki görüşler ayette geçen kavmin uygulamada adı geçen kavimlere tatbik edilmesidir.
Bu iki ayet önceki ayetlerde olduğu gibi, her zamanda ve her mekanda insanlardan bir kesimin sergileyebilecekleri tabloyu gözler önüne sermektedir. Tehlike, şiddet ve savaş anında mü'minlerden uzaklaşıp, ganimet ve menfaat sözkonusu olduğu zaman mü'minlere yanaşmaya çalışan bir grup. Evet, şiddet anında utanmadan yalandan mazeretler uyduran sonra da emniyet ve ganimet olduğunu bildikleri seferlere utanma olmaksızın koşan bir kesim. İşte bu iki ayet aynı davranışta bulunabilecek insanları bir taraftan kınarken, diğer taraftan da onların iman iddialarında ve ihlaslannda doğru olup salihler topluluğundan olabilmeleri için sınanmaları, imtihana tabi tutulmaları gerektiği bildiriliyor.
"Siz yakında çok kuvvetli bir kavme karşı savaşmaya davet edileceksiniz, onlarla dövüşürsünüz, yahut müslüman olurlar" cümlesinde, İslam'ın savunma savaşı ya da aleyhte bir girişime karşılık savaşmayı öngördüğü gerçeğine aykırı bir durum sözkonusu değildir. Çünkü bu cümleden "Onlarla zoraki müslüman oluncaya kadar savaşınız" anlamı çıkmaz. Nitekim Kur'an ve Sünnet'ten edindiğimiz öğretilerde İslam'ın öngördüğü savaş, zorla İslam'ı kabul ettirme savaşı değildir. Düşman ayrımı yapılmadan gerçekleşen bir savaş da değildir. Nitekim, ayette bahsi geçen kavim, küfrü sabit olup düşmanlıkta ısrar eden ve onlarla savaşmanın vacip olduğu bir kavimdir. Müslümanlar ile düşman kafirler arasında bir savaş vuku bulursa, kafirler konumlarından vazgeçinceye kadar bu savaş devam eder. Bu savaş ya karşı tarafın müslüman olmasıyla biter ya da barışla. Hudeybiye Barışı da bu duruma yakın bir örnektir. Bu durum sadece Araplar veya Arap müşrikler için değil herkes için geçerlidir.[36]
17- Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya güçlük yoktur. Bunlar savaşa katılmak zorunda değildir. Kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse, Onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim de yüz çevirirse onu da acı bir azaba uğratır.
Görüldüğü gibi bu ayet istisnai bir durumu, ifade etmektedir. Bu yönüyle ayet, önceki ayetlerin devamı ve bir parçasıdır. Önceki ayetlerde, Allah yolunda cihad ederek Allah'a ve Rasulü'ne bağlılıklarını ispatlayamayan bir güruh yeriliyor. Bu ayette ise fiziki mazaretleri sebebiyle savaşa katılamayan özürlülerin bundan istisna oldukları vurgulanmaktadır.
Ayette sözü edilen prensip (özürlülerin istisnası) hak, adalet ve hikmet ölçülerine tam olarak uymaktadır. Nitekim bu prensip Kur'an'ın zaman zaman değişik üslûplarla tekrarladığı genel prensiplerdendir.
"Kim Allah'a ve Rasulü'ne itaat ederse, onu altından ırmaklar akan cennetlere sokar..." ayetinin son kısmı ve burada genel bir ifade kullanılması, mü'minleri teşvik edip, onları sözü geçen "geri kalanlar"a benzemekten kaçındırmak amacına yöneliktir.[37]
18- Allah şu mü'minlerden razı olmuştur ki, onlar, ağacın altında sana biat ediyorlardı. Allah onların gönüllerinden geçeni bildiği için onların üzerine huzur ve güven indirdi ve onlara yakın bir fetih verdi.
19- Yine onlara alacakları bir çok ganimetler bahşetti. Allah üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.
Rıdvan Biati
Bu iki ayette kullanılan ifadeler kolayca anlaşılabilir. Ayetlerdeki üslup ise, Hudey-biye'de bir ağacın altında -özetini daha önce verdiğimiz rivayetlere göre- Rasul'e biat edenleri müjdeleyici ve övücü bir üsluptur. Daha önce dile getirilen mü'minler için müjde ve gönül huzuru bu iki ayette de devam etmektedir.
Birinci ayetteki ilk kısım, Hudeybiye seferindeki manzaralardan birine işaret ediyor. Nebi (s) ve müslümanları çepeçevre kuşatan manzaranın tehlikesini ifade ediyor. Bu durum 10. ayetin tefsirinde açıklandığı için tekrarına gerek görmüyoruz.
Hudeybiye'de yapılan biata "Rıdvan Biati" da denilmektedir[38]. Görüldüğü gibi Rıdvan kelimesi ayetteki ilk cümleden esinlenerek bu biata isim olmuştur.
İbn Kesir ve diğer müfessirler bu biatta bulunanların üstünlüğüne dair bazı rivayetler nakletmişlerdir. Bu rivayetlerden Cabir hadisinde şunlar yer alıyor: "Nebi (s) ağaç altında insanlardan biat alırken şöyle buyurdu: "Bugün sizler yeryüzünün en hayırlılarısınız." Ümmü Mübeşşir'den rivayet edilen başka bir hadiste ise Ümmü Mübeşşir şöyle demiştir: "Rasulullah (s)'ın Hafsa'nın yanında şöyle dediğini işittim: "İnşaallahu Teâlâ, ağaç altında biat edenlerden hiç biri ateşe girmeyecek" İyas bin Seleme'nin babasından rivayet ettiği başka bir hadiste babası şöyle demiştir: "Aramızda oturmuş konuşuyorduk. Rasulullah'ın hizmetlilerinden biri gelerek 'Biat, biat, Cebrail indi' dedi. Hemen ayağa kalktık ve Rasulullah'a doğru gittik. O bir mugaylan ağacının altında oturuyordu ve O'-na biat ettik."
Müfessirlerden bazıları, ilk ayette sözü edilen yakın fethin Hudeybiye Barışı olduğunu, ikinci ayette müslümanlann müjdelendiği ganimetlerinse genel bir ifadeyle Allah'ın müslümanlara müyesser kılacağı ganimetler olduğunu savunmuşlardır. Bazıları ise; "Yakın fetih, Hayber'in fethi, ganimetler ise Hayber'den elde edilen ganimetlerdir" demişlerdir. Bu görüşlerden tümü tabiinden bir kısım ulemaya aittir[39].
Daha öncede söylediğimiz gibi bu iki ayet önceki ayetlerin bir parçasıdır ve önceki ayetler ise Nebi (s), Hudeybiye'den Medine'ye dönerken nazil olmuştur. Hayber vak'a-sı bundan bir müddet sonra meydana geldi. Bu durum dikkate alındığında yukarıda naklettiğimiz iki görüşten ilkinin daha tutarlı olduğu kanaati hasıl oluyor.
İkinci görüş ise, Kur'an'daki sözü geçen fetih ve ganimet müjdesini verilebilecek en yakın örneği ifade etmektedir. Bu şekilde Kur'an, önce haber verdiği bir müjdeyi hemen gerçekleştirerek bu konudaki mucizesini gözler önüne seriyor.[40]
Hayber Fethi Üzerine
Oryantalistlerin iddialarına göre, Hayber Seferi sadece Hudeybiye'de bulunmuş müslümanları ödüllendirmek amacı ile düzenlenmiştir. Fakat, oryantalistlerin bu iddialarını destekleyecek bir delilleri mevcut değildir. Öncelikle Hayber seferi, özelde Hayber için düzenlenmiş bir sefer olmayıp Şam yolu üzerinde bulunan diğer Yahudi köyleri de bu seferle ele geçirilmiştir. Olayın Hayber üzerinde yoğunlaşmasının nedeni Hay-ber'in yahudilerin başşehri ve Medine'den sürülmelerinden sonraki en önemli yerleşim birimleri olmasıdır. Kur'an-ı Kerim'de bu olaya işaret eden başka ibareye rastlanmamaktadır. Dolayısıyla biz burada, konu ile ilgisi münasebetiyle Hayber hakkındaki rivayetleri değerlendireceğiz.
Sadece Hayber Seferi değil, Nebi (s) dönemindeki bütün cihad seferleri haklı nedenlere dayanmaktadır. Çünkü yahudiler geçmişte işledikleri hainliklerine aldırmadan düşmanlıklarını sürdürüyorlar ve her fırsatta arkadan vurmaya çalışıyorlardı. Medine'den sürüldükten sonra yahudi Nadiroğulları kabilesinin liderleri Hayber'e yerleşmiş, orada yahudilere liderlik ediyorlardı. Yahudileri îslam ve müslümanlar aleyhinde örgütleyerek düşmanlıklarına devam ediyorlardı.
Araplardan Kureyş'e, Ğatafan ve Esed kabilelerine gidip, onları Medine'ye karşı kışkırtarak İslam'ı kökünden yoketmeye yönelik faaliyetlerde bulunuyorlardı. Yine yahudiler Kureyzaoğulları'nı ihanet etmeye ve Medine ile yapmış oldukları anlaşmayı bozmaya teşvik ediyorlardı. Bunun neticesinde, Ahzab sûresinde de belirttiğimiz gibi Beni Kureyza ve Ahzab olayları vuku buldu. Bunlarla kalmayıp düşmanlıklarına devam ettiler ve Arap kabilelerini Medine İslam Devleti'ne karşı kışkırtarak onları savaşa teşvik ettiler. Bütün bunlar şüphesiz Nebi (s)'yi düşündürmüş ve yahudilere (sözkonusu bölgede) bir ders vermemeye sevketmişti. Ancak Rasulullah bu işte bir tehlike görmemiş olsa gerek ki seriyyeler göndererek liderlerinden Eba Rafi bin Hakiki, daha sonra Esir bin Zarim'i tutuklamıştı. Rasulullah, Hudeybiye ile sonuçlanan ve Kabe'yi ziyaret maksadıyla çıktığı sefer dönüşünde bu işi bitirmek istiyordu. Ayetlerin mefhumu ve vuku bulan olaylar, Nebi (s)'nin bu işi bitirmeye niyetlendiğini ve Kureyş'in ansızın bir saldırı yapmayacağından da emin olduğunu gösteriyor. Bir rivayete göre Hudeybiye'den Medine'ye döndüğünde hazırlıklara başlamış ve Muharrem ayında Hayber'e sefer düzenlemiş, diğer bir rivayete göre ise Cemaziyelevvel ayında bu seferi gerçekleştirmiştir.
Beğavi'nin kaydettiği bir rivayete göre Esed ve Gatafan kabileleri, Peygamber'in Medine'den çıktığı sırada Medine üzerine yürümeyi planlamamışlardı. Ya da Peygamber ve ashabına, Hudeybiye'ye giderken veya oradan dönerken saldıracaklardı. Fakat, Nebi (s) ile Kureyş arasında varılan mutabakatla bu planlan geçersiz kaldı. Belki de bu plandan ötürü Hayber yahudileri komplo hazırlığı içindeydi. Yine Peygamber'in yahu-diler üzerine yürümekte acele etmesi bu sebepten kaynaklanabilir.
Hayber'in nüfusu kalabalık, kaleleri çok ve savaş kabiliyeti olan bir yerleşim birimi idi. Müslümanlar zafer elde edip kaleleri de ele geçirinceye kadar yaklaşık bir ay yahu-dilerle çarpıştılar. Yahudi savaşçılarından bir çoğu öldü. Müslümanlar büyük miktarda mal, silah, tarla, bostan, kadın ve çocukları ganimet aldılar. Bu büyük ganimeti Nebi (s), içinde humsu (ganimetin beşte birini), ayırdıktan sonra mücahidler arasında taksim etti. Nebi (s) kalmalarında bir sakınca görmediği kimseleri ve kendisine teslim olanları -yarıcılıkla- tarlalara, bostanlara bakmaları için orada bıraktı. Kalmasında sakınca olanları ise oradan sürdü. Daha sonra Peygamber Kura' Vadisi'ne yöneldi. Orada yahudilere ait kaleler bulunuyordu. Orada da mukavemetle karşılaştı. Daha sonra burada zafer elde edildi ve yahudilerin bazıları savaşta ölürken, bazıları sürgün edildi, malları ve silahları ele geçirildi. Ardından kalmasında bir sakınca olmayan yahudiler orada bırakıldı ve onlarla tarlalara, bostanlara yarıcılık usulü bakmaları hususunda anlaşmaya varıldı.
Fedek yahudilerini korku almıştı. Peygamber'e elçiler gönderdiler. Tarla ve bostanların yarısını vermek şartıyla Peygamber onlarla anlaştı.
Habeş'e hicret eden ilk muhacir topluluğu Hayber Seferi sırasında döndü ve Hay-ber'de müslümanlara katıldı. Başlarında Cafer bin Ebi Talib vardı. İbn Hişam'ın rivayet ettiğine göre,[41] Nebi (s) Amr bin Ümeyye ez-Zümeri'yi Hudeybiye Barışı'ndan sonra Habeş'e göndermiş ve muhacirleri iki gemiyle getirtmişti. Kuşkusuz muhacirlerin dönüşü, Hudeybiye'nin olumlu sonuçlarından biridir. Çünkü Nebi (s) ve müslümanlar artık sahip oldukları güç ve heybeti hissetmişlerdi. Artık ilk muhacirlerin uzak diyarlarda kalması gereksizdi. Zira, Peygamber ve müslümanların elde ettikleri zafer ile Hayber, Kura vadisi ve Fedek'te toplanan ganimetlerin yanısıra yahudilerin Medine'den çıkarıldıktan sonra Hicaz'da tamamen etkinliklerine son verilmesi göz önüne alındığında doğal olarak bu sözü söylemek mümkündür.
Bazı müfessirler bu ayetlerin tefsirinde Hudeybiye ashabı için Hayber ganimetlerinin bir mükafat olarak verildiğini belirtmişlerdir. Bunu fırsat bilen bazı aykırı tipler çıkarak Nebi (s)'nin Hayber'e düzenlediği bu seferin, haklı bir neden olmaksızın sadece Hudeybiye'de bulunanların hatırına ve onların gönüllerini rahatlatmak amacıyla düzenlenmiş olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi Peygamber'le birlikte bu sefere çıkanlar sadece Hudeybiye'de bulunanlar değildir. Başkalan da bu sefere katılmışlardır. Kaldı ki, bu seferin düzenlemesinde çok haklı gerekçeler vardır. Bunları daha önce arzettik. Kuşkusuz biz burada, siret yazarları ve eski tarihçilerin naklettiklerini aktarıyoruz. Nitekim o dönemde böyle bir iddia da ortaya atılmış değildi. Dolayısıyla aktarmaya çalıştığımız sözkonusu haklı gerekçeler, vuku bulmuş bir hadiseyi paklamak amacıyla icad edilmiş gerekçeler de değildir.[42]
20- Allah size elde edeceğiniz bir çok ganimetler vadetti. Şimdilik size bunu verdi. İnsanların ellerini sizden çekti ki, inananlara bir ibret olsun ve (Allah) sizi doğru yola iletsin.
21- Size başka ganimetlerde vadetmiştir ki henüz onları ele geçiremediniz. Fakat Allah onları kuşatmış (sizin için ayırmış) tır. Allah her şeyi yapmaya muktedirdir.
Peygamber'e Biat Edenlere Allah'ın Va'di
Bu ayetler genel olarak önceki ayetlerin özellikle de 18 ve 19. ayetlerin bir devamıdır. 18-19. ayetlerde Peygamber'e hitaben, ağacın altında biat edenler övülmekte ve müjdelenmektedirler. Bu iki ayette ise, biat edenlerin bizzat kendilerine hitaben müjde verilmiştir. Dolayısıyla bu ayetler, önceki ayetlerin devamı ve o ayetlerde ifade edilen müjdenin bir teyidi niteliğindedir.
Ayetlerde kullanılan ifadeler, dilbilgisi yönünden gayet sade ve açık ifadelerdir. Ancak, bu ifadelerin içerdiği anlam hususunda çeşitli görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşleri şöyle sıralayabiliriz:
1- Ayetin ilk kısmında Allah'ın mü'minlere vadettiği ganimetler Hayber ganimetleridir. Nitekim bu ganimetlerden maksadın değişik yer ve zamanlarda, Allah'ın mü'min-ler için müyesser kıldığı ganimetler olduğu da söylenmiştir. İJk bakışta ikinci görüş daha tutarlıdır. Çünkü ayetin ilk kısmında umumi bir müjde vardır. Ancak birinci görüşü tercih etmek durumundayız. Çünkü, Hudeybiye seferinden hemen sonra Hayber'e kuvvet gönderilerek burası ele geçirilmiş ve Allah'ın müslümanlar için müyesser kıldığı ganimetler alınmıştır ki bütün bunlar vahyedilmişti.
2- "Şimdilik size bunu verdi" ifadesinin anlamı bir kavle göre Hudeybiye Barışı'dır. Bir görüşe göre ise, bundan maksat Hayber ganimetleridir. Birinci görüşün daha tutarlı olduğu görülmektedir. Çünkü bu cümlede belirli bir olaya işaret vardır. Nitekim bu ayetin nazil olduğu sırada sadace Hudeybiye Barışı vuku bulmuştu. Dolayısıyla cümlede, müslümanlara verilmiş olan ilahi vadin bir an evvel tamamlanmasına delalet eden bir işaret saklıdır.
3- "İnsanların ellerini sizden çekti" ifadesinin anlamı hakkında ise; Allah'ın Kureyş ile müslümanlar arasında olacak savaşı engellediği söylenmiştir. Bir diğer kavle göre de bu cümle, Esed ve öatafan kabilelerinin Medine'ye saldırılarının önlendiğini, onların kalplerine korku salınarak, düzenledikleri komploların kırıldığını ifade etmektedir. Birinci görüş daha tutarlıdır. Çünkü ayetteki bu ifade, müslümanlara Medine'ye döndükleri esnada Hudeybiye'de olan bitenleri hatırlatmaktadır.
4- "Bu inananlara bir ibret olsun" ifadesinin mânâsı hakkında şöyle denilmiştir: Allah'ın müyesser kıldığı Hudeybiye Barışı ve insanların ellerinin mü'minlerden çekilmesi, mü'minler için Rabbani bir ibret sahnesidir. Böylelikle mü'minler, tüm bu olanların, Allah (c)'ın müyesser kıldığı bir zafer olduğuna kani olmuştur. Açıkça görüleceği üzere bu görüş isabetli bir görüştür.
5- "Size başka ganimetler de söz vermiştir ki, henüz onları ele geçiremediniz". Bir görüşe göre bu ifadeden kasıt Mekke'nin fethidir. Bir başka görüşe göre ise, değişik yerlerde Allah'ın müyesser kıldığı zafer ve fetihlerdir. Diğer bir görüşe göre de bu ifadeden maksat, Hayber'in fethidir. Çünkü bu ayet nazil olduğunda Hayber'e kuvvet gönderilmemişti. İki görüş de tutarlıdır. İkinci görüşü tercih edersek, müslümanlar Mekke'ye girmeyi başaramamış bu yüzden onların kalplerine huzur indirmiş Allah'ın bu fetihleri kuşattığı ve müslümanlan daha sonra başka fetihlere muktedir kılacağı belirtilmiştir. Her halükarda bu ifadeyle müslümanların kalpleri huzur bulmuş, maksat Mekke, Hayber ya da başka bir şey de olsa Kur'an mucizelerinden bir müjde gerçekleşmiştir.[43]
22- Eğer kafirler sizinle savaşsalardı arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra ne bir koruyucu ne de bir yardımcı bulamazlardı.
23- Bu Allah'ın öteden beri süregelen yasasıdır. Allah'ın yasasında bir değişme bulamazsın.
Zafer Mü'minlerindir
İfadeler açıktır. Önceki iki ayette mü'minlere yönelik ifadeler burada tekrarlanarak, mü'minlerle savaşırlarsa kafirlerin Allah katından hiç bir koruyucu ve yardımcıları olmayacağı, bunun Allah'ın değişmez kanunu (sünetullah) olduğu vurgulanıyor. Daha önce de bu konunun geçerli olduğu ve onlar için Allah'ın kanununda değişiklik olmayacağı...
Bu iki ayet cereyan eden durum, sûredeki akışın bir parçası olup, önceki ayetlerde olduğu gibi bu ayetlerde de amaç, kalplerin tatmini ve nefislerin yatıştınlmasıdır.
Müfessirlerden bazıları, ayette geçen "kafirler"in Mekkeliler olduğunu ileri sürmüşlerdir[44]. Bazıları da bunların Hayberliler veya Medine'ye saldırı düzenlemek isteyen Esed ve Gatafanlılar olduğunu söylemişlerdir3[45] Birinci görüş daha tutarlıdır. Çünkü ayetler Hudeybiye seferi ile ilgilidir.
Ayette kafirlerin, mü'minlerle savaşırlarsa baği ve mütecaviz konumda olacaklarına işaret ediliyor. Nitekim sünnetullah da bu yönde cereyan ediyor ve Allah, dinine yardım edenlere yardım ediyor.
Kolayca anlaşılacağı gibi, mü'minler, nerede ve ne zaman olursa olsun kafirlerle savaşa giriştiklerinde zafer kazanacakları bildirilerek, gönülleri hoşnut ediliyor.
Mü'minlerin kafirlere üstün geleceğini bildiren ayetler, gerek Mekki, gerekse Medeni dönemde tekrar tekrar gelmiştir.[46]
24- Mekke'nin göbeğinde, sizi onlara galip getirdikten sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah yaptıklarınızı görmektedir.[47]
Ayet, mü'minlere hitab ederek devam ediyor. Hatırlatmada bulunarak kalpleri pekiştiriyor. Bu özelliğiyle ayet, sûredeki akışın bir parçası olarak tezahür etmektedir. Hu-deybiye seferinde kafirlerin ellerinin üzerlerinden çekildiği ve onların da kafirlerin üzerlerinden ellerinin çekildiği hatırlatılarak bu durumun İslam'ın lehine sonuçlandığı bildiriliyor.
Bu ayetin tefsirinde, müfessirler belirli bir olayı rivayet etmişlerdir[48]. Bu olay daha önce anlattığımız gibi Kureyş'ten bir grup atlının Hudeybiye Barışı'ndan hemen önce Nebi ve mü'minlere saldırmak istemesi, bundan haberdar olan Peygamberin onların bir kısmını esir alması olayıdır. Tirmizi ve Müslim'in, Enes'ten rivayet ettiğine göre: "Seksen kişilik bir grup Tenim dağından sabah namazı vakti Peygamber'i öldürmek üzere "Mekke'nin göbeğine, sizi onlara galip getirdikten sonra onların ellerini sizden, sizin ellerinizi onlardan çeken O'dur. Allah yaptıklarınızı görmektedir" ayeti nazil oldu[49].
Ayet, gerçekleşen ve hedeflenen olayların Allah'ın takdiri ile olduğunu anlatmakta, bütün bu olanlarda müslümanların maslahat ve hayırlarının bulunduğunu bildirmektedir.[50]
25- Onlar öyle kimselerdir ki, inkar ettiler, sizin Mescid-i Haram'ı ziyaret etmenize ve bekletilen kurbanların'[51]' yerlerine varmasına engel oldular. Eğer orada, kendilerini bilmediğiniz mü'min erkeklerle mü'min kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle üzüntüye'[52]' kapılmanız ihtimali olmasaydı; Allah savaşı önlemezdi. Dilediğine rahmet etmek için Allah böyle yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış'[53]' olsalardı, o inkarcıları elim bir azapla cezalandırırdık.
26- O zaman inkar edenler kalplerine öfke ve gayreti, ca-hiliye öfke ve gayretini koymuşlardı, Allah da elçisine ve mü'minlere huzur ve güvenini indirdi; onları takva kelimesine bağladı. Zaten onlar, buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi bilendir.
Kafirler Azaba Müstahaktırlar
Önceki ayetler gibi bu iki ayet de sûredeki akışın bir parçasıdır ve hitap yine müslü-manlara yönelik olarak devam ediyor. Bu ayetlerdeki hedef yine önceki ayetlerde olduğu gönüllerin huzura kavuşturularak, kalplerin pekiştirilmesidir. Aynca bu iki ayet aşağıdaki hususları vurgulamaktadır:
1- Kafirler Allah'ın azabına müstehaktırlar ve Allah onların üzerine şiddetli bir azap indirmeye muktedirdir. Onlar bir taraftan kafir oldukları gibi diğer taraftan da müslü-manları Mescid-i Haram'ı ziyaretten alıkoymuşlardır. Kafalarında hâlâ cahiliyye duygu ve düşüncesi hakimdir...
2- Ancak her şeyi bilen Allah, bu durumun son bulacağı bir noktaya gelmesini takdir etmiştir. Rasulullah ve mü'minler üzerine huzur indirmiştir. Mü'minlerin kızgınlık ve nefretlerini dindirmiştir.
Allah onları takva kelimesine bağlamıştır. Çünkü onlar buna layık ve ehil kimselerdir. Onlara, kendileri için hayır ve maslahatın bulunduğu ilahi rıza ilham ediliyor. Mekke'de mü'min erkek ve kadınların olduğu, fakat bunları Peygamber'in yanındaki mü'mirilerin bilmediği, bu şekilde onların günah yüklenecekleri bildiriliyor. İşte her iki topluluğun ellerinin birbirinden çekilmesindeki ilahi hikmet budur.
Birinci ayette, Mekke'de mü'min erkek ve kadınların varlığı bildiriliyor. Ayetteki ifadeye göre, öncelikle bunlar imanlarını gizleyen ve sayıları çok olan bir topluluktur. Çünkü, müslümanlar ile Kureyş arasında bir savaş vuku bulsa onların tehlikeden uzak durmaları veya gizlenmeleri zor olurdu. Ayetteki ifade de, bu topluluk için bir azar veya yergi sözkonusu değildir. Kaldı ki ayetteki ifadeye göre, onlar Mekke'de özürlerinden dolayı kalmışlardı. Nisa sûresinin 79. ayeti sözkonusu kimselere işaret ederek şöyle buyuruyor: "Size ne oluyor da Allah yolunda ve: "Rabbimiz bizi şu, halkı zalim kentten çıkar, bize katından bir koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver" diyen mustazaf erkek, kadın ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" Yine Nisa sûresinin 98 ve 99. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır: "Yalnız hiç bir çareye gücü yetmeyen ve hicret için yol bulamayan, gerçekten zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar hariç. Çünkü, Allah'ın onları affetmesi umulur. Allah, çok affeden, çok bağışlayandır..."
Nitekim şunu da hemen belirtelim ki, Peygamber (s)'in ailesi ve amcası Abbas (r) da müslümandı ve Mekke'nin fethine kadar Mekke'de kalmışlardı. Bu görüş üzerinde hemen herkes ittifak etmiştir. Abbas ve ailesinin Mekke'de kalması, Rasulullah'ın izni ile olmuş ve bir maslahat gözetilmiştir[54].[55]
27- Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse başlarınızı traş ederek'[56]' ve kısaltarak'[57]', korkmadan güven içinde Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi. Bundan önce size yakın bir fetih verdi.
Allah Mü'minlerin Beklentilerini Giderdi
Ayet, önceki ayetlerin bir devamı olarak müslümanlara hitap ediyor ve aşağıdaki hususları içeriyor:
1- Nebi (s)'nin rüyası Rabbani bir ifadeyle doğrulanıyor. Bu rüyada Peygamber, ashabı ile birlikte Kabe'yi ziyaret edeceğini görmüştü.
2- Rüyanın doğrulanması ile birlikte Mescid-i Haram'a korku ve ızdıraptan uzak, emin bir şekilde girileceği, kiminin saçlarının tümünden kesip, kimininse kısaltarak ihramdan çıkacağı bildiriliyor.
3- Hudeybiye seferinin noktalandığı olumlu sonuca işaret edilerek, bizzat bu seferde rüyanın gerçekleşmemesinin, mü'minlerin bilmediği bir ilahi hikmete dayandığı bildiriliyor. Nitekim, bu yolculukta Kabe'nin ziyareti yerine Allah yakın bir fethi murad etmiş ve bu fetihle mü'minlerin gönülleri huzur bulmuştur.
Ayet, Peygamber (s)'in uykuda gördüğü rüyadan ilham alarak Kabe ziyareti için yola çıkması ile ilgili rivayetleri desteklemekte ve rüyanın hak olduğunu bildirmektedir. Hudeybiye seferinde Kabe ziyaretinin gerçekleşmemesi bazı müslümanlan şaşkınlık ve gaflete sürüklemiş, ayet ise rüyanın gerçekleşeceği vaadini Rabbani bir üslupla sergileyerek kalpleri huzura kavuşturmuştur.
İlahi vaad gerçekleşmiş ve bir sonraki yıl -ki ulema bunda görüş birliğindedir- Kabe ziyareti yapılmıştır. Müslümanlar emniyetle bu ziyaretin gerekliliklerini yerine getirmişlerdir. İşte bu Kur'an'ın mucizelerinden biridir.
Rivayete göre[58] Nebi (s), hicretin 9. senesi Zilkade ayında çoğu Hudeybiye Barı-şı'nda bulunmuş sahabilerden oluşan iki bin kişiyle Mekke'ye gitmiştir. Müslümanların yanlannda sadece kurbanlıklar ve kınındaki kılıçlan bulunuyordu. Müslümanlar Mekke'ye geldikleri zaman Mekkeliler civar dağlara çıktılar. Mekke'de sadece Daran Ned-ve'de Nebi (s)'in Mekke'ye girişini gözlemek amacıyla görevlendirilen kişiler bulunuyordu. Rasulullah ve müslümanlar tekbirlerle Mekke'ye girdiler ve Kabe'ye doğru giderek tavafa başladılar. Bilal Kabe'nin üzerine çıkarak namaz için ezan okudu. Abdullah bin Revaha da Rasulullah'in yanında şu beyitleri okuyordu:
Müslümanlar arasında Rasulullah feryat ederek: "Allah'tan başka ilah yoktur, O tektir. O kuluna yardım etti, ordusunu yüceltti, diğerlerini hezimete uğrattı" diyordu. Müslümanlar da bunları tekrarlıyordu.
Nebi (s) ve müslümanlar Mekke'de üç gün kaldılar. Daha sonra selamet içerisinde döndüler. Bu ziyarete siret kitaplarında "Umre Kazası" denildi[59].[60]
28- O, elçisini hidayet ve Hak din ile gönderdi ki, bütün dinlere üstün kılsın. Şahid olarak Allah yeter.
Bu ayet yine öncesiyle bağlantılı olarak inmiştir ve sûredeki akışın bir parçasıdır. Öncesinde olduğu gibi müslümanların gönüllerini tatmin ederek kalplerine huzur indirmeyi amaçlıyor. Ayette iki hususa dikkat çekiyor.
1- Rasulünü hidayet ve Hak din ile gönderenin Allah olduğu vurgulanıyor.
2- Allah kendi dinine yardım ederek bu dini diğer dinlere üstün getiriyor. İşte bu, Allah'ın sözü ve mü'minlere verdiği vaadidir. Vaadin gerçekleşmesi için Allah'ın şahitliği yeter.
Bu ayette ikinci kez bu dinin diğer dinlere üstün getirileceği vaadi yer alıyor. Nitekim ilk olarak Allah, Saf sûresinde bu vaadi vermişti. Allah sûrede Musa (a) ile İsa (a)'dan ve onların kavimlerinden bahsederek Muhammed (s)'e indirilen hak dinin diğer dinlere üstün kılınacağı vaadini vermişti. Saf sûresinde bu konuyu etraflıca işledik. Bu yüzden tekrarına gerek görmüyoruz.[61]
29- Muhammed Allah'ın elçisidir. O'nun yanında bulunanlar kafirlere karşı şiddetli, birbirlerine karşı merhametlidirler. Onların rüku ve secde ederek Allah'ın lütuf ve rızasını aradıklarını görürsün. Yüzlerinde secde izinden nişanları[62]" vardır. Onların Tevrat'ta ve İncil'deki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki, filizini'[63]' çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı'[64]', derken gövdesinin'[65]' üstüne dikildi'[66]', ekincilerin hoşuna gider, onlara karşı kafirleri de öfkelendirir bir; duruma geldi. Allah onlardan inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük mükafat vaadetmiştir.
Ekin Meseli
Ayet, öncesine bağlıdır ve sûredeki akışın bir devamıdır. Önceki ayette, "Rasulü'ne hak din ile gönderdi." derken bu ayette de O Rasul'den bahsediyor ve onunla birlikte olan mü'minleri övüyor. Muhammed, Allah'ın kendi dinini bütün dinlere üstün kılsın diye gönderdiği hak peygamberdir. Beraberindeki arkadaşları ve yardımcıları ise kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametlidirler. Allah'a ibadette kusur etmezler. Onları rüku ve secde ederken görürsünüz. Bu ibadetleriyle Allah'ın rızasını kazanmak isterler. Secde izleri yüzlerinden bellidir. İşte bu, Tevrat ve İncil'de bahsedilen sa-lih mü'minlerin sıfatıdır. Onlar filizlenen bir ekindir. Sonra kökü güçlenerek kalınlaşmış ve en güzel meyveleri vermişlerdir. Allah onlara nice zaferleri müyesser kılmıştır. Onlan yücelttikçe yüceltmiştir. Bu da kafirleri öfkelendirmiştir. İşte Allah iman edip imanlarında sadık olanlara ve salih ameller işleyenlere mağfiret ve büyük ecir vaadetmiştir.
Bu ayet, Fetih sûresini güçlü bir ifadeyle sona erdiriyor. Sûrenin temel hedefi müslümanlann gönüllerini ferahlatmak ve kalplerine huzur indirmektir. Nitekim, Hudeybiye seferi sırasında daha önce açıkladığımız gibi müslümanlar sıkıntılara uğramıştı. Bu sıkıntılı sefer karşısında sûre, onların gönüllerine huzur vermişti.
Ayette Rasul'ün ashabının, kendi aralarında hoşgörülü, düşmanlarına karşı ise güçlü ve şiddetli oluşları eşsiz bir tablo halinde gözler önüne serilmektedir. Peygamber ashabına ait bu tablo, değişik yerlerde de ifade ettiğimiz gibi gerek Mekki gerekse Medeni sûrelerde defalarca tekrarlanmıştır. İşte bu mü'min topluluk, ilahi mesaj gölgesinde, Kur'an ve Peygamber şemsiyesi altında ölümsüz örnek bir topluluk olarak karşımıza çıkıyor.
Ayetin ifade ettiği anlam çerçevesinde "Ve beraberindekiler" ifadesi, Allah'a ve Rasulü'ne imanda sadık olan ve Allah Rasulü ile onun getirdiği dini hem kalben hem de bedenen savunan bir topluluğu anlatmaktadır. Müfessirlerin büyük bir çoğunluğu bu görüşte olup, görüşlerini destekleyici rivayetler nakletmişlerdir. Bu hadislerden birinde E-bu Hureyre şunları rivayet etmektedir: "Sahabilerimi kötülemeyin. Nefsim elinde olan Allah'a yemin olsun ki, siz bir adam boyu altın infak etseniz dahi onlardan birine hatta yansına kavuşamazsınız."[67]
İbn Beride ise babasından şunlan rivayet ediyor: "Sahabilerimden biri herhangi bir beldede vefat ederse kıyamet gününde o beldenin nuru ve lideri olur."[68]
Bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, sözkonusu topluluktan murad, Rasulullah'ın her an yanında bulunmuş, ona yardım etmiş olan Muhacir ve Ensar topluluğudur. Ayet, Peygamber dönemindeki müslümanlar içinde başka bir topluluğa seslenerek Muhacir ve Ensar'dan en zor şartlarda bile Nebi (s)'nin yanından aynlmayıp, sadık imana sahip olanların vasıflarım sergiliyor.
İbn Kesir, İmam Malik'in naklettiği bir rivayette bu ayetten yola çıkarak sahabeye buğzeden Rafizileri tekfir ettiğini söylüyor. Çünkü onlar sahabilere kin besliyorlardı. Bir kısım ulema da İmam Malik'le aynı görüştedir. Ancak, Müfessir Kasımı bu görüşe atıfta bulunarak Sünni alimlerin ehli kıblenin tekfir edilemeyeceğinde birleştiğini ve İ-mam Malik'ten nakledilen görüşün bu ittifaka ters düştüğünü belirtmektedir. Burada şu hususa dikkat edilmelidir. Rafıziler sahabelere buğzettikleri için tekfir edilmezler fakat, Şia'nın bazı fraksiyonları sahabilerin çoğunu tekfir ettikleri için tekfir edilirler. Doğrusunu Allah (c) bilir.
"Tevrat ve İncil'de vasıflan bir ekin gibidir, filizini çıkardı, onu güçlendirdi..." cümlesi ise, Peygamber ashabını canlı bir tablo olarak sunuyor ve onların özelliklerini tamamlayarak takdim ediyor. Zemahşeri'nin İkrime'den naklettiği kavle göre, burada 'ekin' den murad İslam'dır. Bu kavle göre Allah, İslam'ın filizini Ebubekir (r) ile yeşertmiş, Ömer (r) ile güçlendirmiş, Osman (r) ile kökünü kalınlaştırmış ve Ali (r) ile de dimdik ayakta tutmuştur. Bizce garip bir görüş. Sözkonusu cümlenin bu şekilde yorumlanması güçtür.[69]
[1] Hadisin bu metnini Beğavi İmam Ahmed'in rivayet ettiği yoldan farklı bir yolla rivayet etmiştir, ibn Kesir, Beğavi'nin bu farklı yoldan yaptığı rivayeti de nakletmiştir.
[2] ibn Kesir
[3] ibn Kesir
[4] Taç, c. 4, s. 212-213. Burada daha başka hadislerde olmakla birlikte biz bunlarla yetindik. Yine bu konuda değişik rivayetler için Taberi, Beğavi, Zemahşeri, Tabresi ve Hazin tefsirlerine bkz.
[5] Bkz. İbn Hişam, c. 3, s. 355-378 ve ibn Sa'd, c. 3, s. 139-152
[6] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/479-480.
[7] Bu görüşü Beğavi, Ebi Cafer'den, Razi ise Katade ve Enes'ten rivayet etmişlerdir.
[8] ibn Hişam, c. 3, s. 353-371, İbn Sa'd, c. 3, s. 139-151, Taberi Tarihi, c. 2, s. 270-284 ile Taberi Tefsiri, İbn Kesir, Hazin, Tabresi, Zemahşeri ve Beğavi tefsirleri
[9] Bunun haricinde İbn Hişam, Hudeybiye kıssasını anlatırken Ebu Basir adında Ebu Cendel gibi müslüman olduğu için hapsedilen bir diğer müslümandan bahseder. Ebu Bair kaçarak Medine'de Rasulullah'a u-laşmıştı. Ancak Kureyş elçi göndererek onun iadesini istedi. Rasulullah'a Ebu Cendel'e söylediğini Ebu Basir'e söyleyerek onu teslim etti. Ebu Basir yolda elçiyi öldürerek kaçıp kurtulmayı başardı ve tekrar Medine'ye döndü. Ancak Nebi anlaşmayı bozmuş olmamak için onu barındırmadı ve o da Mekke taraflarından bir yerde üslendi. Ebu Basir gibi olanlar zamanla orada toplandı ve sayıları yetmişe ulaşınca Kureyşe baskı yapmaya başladılar. Kureyş'ten yakaladıklarını öldürüyorlardı. Kureyşli kervanların önünü kesiyorlardı. Artık Kureyş, Rasulullah'a bir mektup yazarak bunlara ihtiyacı olduğunu ve onları himaye edip kendilerinden uzaklaştırmasını istedi.
[10] Taberi tarihi, c. 2, s. 303-306, ibn Hişam, c. 3, s. 376-400, ibn Sa'd, c. 3, s. 102
[11] ibn Sa'd, c. 3, s. 102
[12] ibn Hişam, c. 4, s. 279, ibn Sa'd, c. 2, s. 29-56
[13] ibn Hişam, c. 3, s. 319
[14] Bkz. Bahsi geçen tefsir kitapları.
[15] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/481-486.
[16] es-Sekine Gönül rahatlığı, kalp huzuru.
[17] Tac, c. 4, Tefsir bölümü, s. 211
[18] Beğavi, Hazin, ibn Kesir, Zemahşeri ve Tabresi tefsirlerine bkz.
[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/487-489.
[20] Tuazziruhü Ona yardım edesiniz ve onu yüceltesiniz.
[21] Bkz. Beğavi, Zemahşeri, Tabresi
[22] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/489-490.
[23] Bkz.İbn Kesir
[24] Bkz. Zemahşeri tefsiri ile Hazin ve Zemahşeri üzerine yazılmış ibnü'l Münir.
[25] Bkz. Kasas sûresinin tefsirindeki son kısım.
[26] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/490-491.
[27] el-Muhallefun Geri kalanlar.
[28] Bura Helak olmuş manasınadır.
[29] Bkz. Beğavi, Tabresi, Hazin.
[30] ibn Sa'd, c. 2, sh. 56, 71; Ayrıca c. 3, sh. 182
[31] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/493-494.
[32] Bkz. Beğavi, Tabresi, ibn Kesir, Hazin, Tabresi ve Zemahşeri
[33] Sa'd, c. 3, s. 153-163 ve ibn Hişam, c. 3, s. 378-400
[34] Bkz. Önce zikri geçen tefsirler.
[35] Taberi, Tabresi, Beğavi, Hazin, ibn Kesir
[36] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/495-497.
[37] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/497.
[38] Bkz. Zemahşeri ve ibn Kesir Tefsirleri.
[39] Beğavi, Hazin, ibn Kesir, Tabresi Tefsirleri
[40] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/498-499.
[41] İbn Hişam, c. 3, s. 414
[42] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/499-501.
[43] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/501-502.
[44] Tabresi ve ibn Kesir.
[45] Beğavi ve Hazin.
[46] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/503.
[47] Bibatni Mekke Mekke'nin civan ya da Mekke vadisinden kinayedir.
[48] Taberi, Tabresi, Beğavi, Hazin ve ibn Kesir.
[49] Tac, c. 4, s. 213.
[50] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/504.
[51] el-Hedye ma'küfen Allah'a kurbanlık olarak adanmış.
[52] En tetauhüm İçinde ayıp ve günah bulunan üzüntü verici şey.
[53] Lev tezeyyelu Eğer kafirlerden ayrılıp temayüz etselerdi.
[54] Enfal sûresinin 69-71. ayetleri ile Nisa sûresinin 98-99. ayetlerinin tefsirinde Abbas'ın müslüman oluşu ile ilgili rivayetleri nakletmiştik. İbn Hişam da bu konuda eserinin 3. cildinin 398-399. sahifelerinde şunları nakletmektedir: Hayber seferine katılan müslümanlardan ismi Haccac olan biri Rasulullah'tan Mekke'ye gidip alacağını tahsil etmek ve bu işi kolayca halledebilmesi için bazı sözleri söylemek üzere izin istedi. Ra-sulullah izin verdi ve Haccac Mekke'ye gitti. Kureyşlilerden bazıları Peygamber (s)'in durumu hakkında sordular. Kureyşiler Hayber'e sefer düzenlendiğini biliyorlardı ancak Haccac'ın müslüman olduğundan haberleri yoktu. Haccac onlar, "Size sevineceğiniz haberlerim var" dedi. "O (Peygamber) benzerini duymadığınız bir yenilgiye uğradı. Arkadaşları öldürüldü, kendi ise esir alındı. Yahudiler onu size göndermek istiyorlar dedi. Kureyşliler bu habere çok sevinmiş, Haccac'ın borcunu hemen ödemişlerdi. Abbas tedirgin bir vaziyette, Haccac'ın yanına gelerek durumu ona sordu. O da Abbas'a gerçeği anlatmış ve Mekke'den çıkıncaya kadar bunu gizli tutmasını istemişti. Haccac Mekke'den çıkınca Abbas güzel elbiseler giyinmiş, güzel kokular sürünmüş ve asasını alarak Ka'be'ye gidip tavafa başlamıştı. Abbas'ı böyle gören Kureyşliler ona "Ey Ebu'l FazI, bu giyim kuşam herhalde musibetten olsa gerek" dediler. Abbas: "Hangi musibet? Adına yemin ettiğiniz Allah'a andolsun ki, Muhammed Hayber'i fethetti. Mallarını aldı ve liderlerinin kızıyla evlendi. (Seriyye binti Hay bin Ahtah) Bu rivayetten de anlaşılıyor ki, Abbas Hz. Peygamber'in Mekke'deki temsilcisi konumundaydı.
[55] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/
[56] Muhallikîne ruûsekum Saçın tümünü traş etmek mânâ-sındadır.
[57] Mukassirin Saçın tümünü kesmeden kısaltmak. Kesmek de kısaltmak da burada ihramdan çıkmak içindir.
[58] Taberi, ibn Kesir, Beğavi, Hazin. Ayrıca bkz. Ibn Hişam c. 3, s. 425, İbn Sa'd, c. 3, s. 167-169
[59] ibn Hişam, c. 3, s. 424. Ayrıca bkz. İbn Kesir
[60] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/
[61] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/508.
[62] Simahum Alametleri, nişanlan.
[63] Şatehu Filiz.
[64] İsteğlaza Kalınlaştı, Filizken büyüyüp kökü kalınlaştı.
[65] Isteva Yükselip gövdesinin üstüne dikildi.
[66] Sukuhu Burada bitkilerin kökü anlamındadır.
[67] İbn Kesir, Beğavi ve Hazin. İlk Ebu Hureyre, İkinci Ebi Said ve Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud Ebi Said'den rivayet etmiştir. Ayrıca Tac, c. 3, s. 272'ye bkz.
[68] Bkz. Beğavii
[69] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/509-511.
İslami Okul Okulların En Önemlisi