Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hucurat Sûresi - Kuran - 049Hucurat - 5. Sayfa

HUCURAT SÛRESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular; 2

Meali: 2

İniş Sebebi 2

İlgili Hadîsler. 2

Allah'ın Ve  Peygamberinin Huzurunda İleri Gitmemek. 3

Kitap Ve Sünnet'e Bağlı Kalmak. 3

Peygamber'in (A.S.) Huzurunda Yüksek Sesle Konuşulmaz. 3

Resûlüllah'ın (A.S.) Yanında Sesini Kısanlar Övülüyor. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 4

Meali 4

İniş Sebebi 5

İslâm Bütünüyle Edep Ve Terbiye Telkin Eder. 5

Âyetler Arasında Bağlanti 5

Meâl 5

İniş Sebebi 5

İlgili Hadîsler. 6

Şahitlik Ve Hukukî Yönü. 6

Peygamber'e  (A.S.) Uymak. 6

Allah'ın Mü'minlere Üç Büyük Lûtfu. 7

Âyetler Arasında  Bağlantı 7

Meali: 7

İniş Sebebi 7

İlgili Hadîs. 8

Mü'minlerin  İki Gruba Ayır1lıp Birbiriyle  Vuruşması 8

Hukukî Yönü. 8

Âyetler Arasinda Bağlantı 9

Meali: 9

İniş Sebebi 9

İlgili Hadîsler. 10

İslâm Ahlâkında Ferdî Ve Toplumsal Münasebetler. 10

Toplumun Güven Ve Ahengini Bozan Üç Şey. 11

Âyetler Arasında Bağlantı 11

Meali 11

İniş Sebebi 12

İlgili Hadîsler. 12

İslâm'da  Soylu  Sınıf Yoktur. 12

Şuûb  Ve Kabâil 13

Millet  Kavramı 13

İslâm Ve Gerçek Müslüman. 13

Allah  Ve  Resulüne  Mutlak   İtaat 14

Sadık  Mü'minlerin Özellikleri 14

İslâm'ı Din Seçenlerden, Bunu Minnet Duygusu Haline Getirenler Uyarılıyor  14


HUCURAT SÛRESİ

 

Tamamı Medine'de inmiştir. İlim adamlarının bu hususta icma'ı var­dır. [1]

Dördüncü âyetinde Hz. Peygamber'in (A.S.) hane-i saadetini oluşturan odalardan söz edildiğinden, bu mânaya delâlet «hucurat», aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet   sayısı      :        18 Kelime   »          :     340 veya 343

Harf        »          :    1476    [2]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular;

 

Sûre genellikle iki bölümden oluşmaktadır: Birinci bölüm, Peygamber ile ümmeti arasındaki münasebetlerden; ikinci bölüm, ümmetin günlük ha­yatını ilâhî nizama göre disiplinli ve düzenli tutmasından söz etmektedir.

Birinci bölümle ilgili konular:

1- Allah ve Peygamberi bir husus hakkında hüküm vermeden, mü'-minlerin hemen acele edip hüküm vermelerinin doğru olmayacağı üzerinde duruluyor.

2- Hz. Peygamber'e (A.S.) üstün sevgi ve saygı gösterilmesi; Pey­gamber'in (A.S.) huzurunda konuşurken ses tonuna dikkat edilmesi, Onun sesinden yüksek bir tonla konuşmanın saygısızlık olacağı  belirtiliyor ve bu konuda mü'minlere emir veriliyor.

3- Hz. Peygamber'e (A.S.) ismiyle veya künyesiyle hitap edilmemesi; «Ya Nebiyyellah», «Ya Resûlellah» şeklinde hitap edilmesi tavsiye ediliyor.

4- Resûlüllah'ın (A.S.) huzurunda sesini alçaltarak konuşanlar övü­lüyor.

5- Resûlüllah'ı (Â.S.), bulunduğu odanın arka tarafına geçip dışardan yüksek sesle çağıranlar kmanıyor.

6- İslâm ve imân nimetine eriştirildikten sonra, Allah'a ve Peygam­berine minnet edenler yeriliyor ve uyarılıyor.

İkinci bölümle ilgili  konular:

1- Dinî' sınırları üşan günahkâr ahlâksızın verdiği  haberi -araştırıp gerçeği öğrenmedikçe- ciddiye almamamız üzerinde duruluyor.

2- Mü'minler bölünüp iki ayrı zümre oluşturur, biri diğerine saldırıp savaşırsa, saldırıya uğrayan zümreden yana olup mütecaviz tarafı durdu-runcaya kadar savaşmamız emrediliyor.

3- Allah'ın her zaman mü'minler arasında barışın hâkim kılınmasını dilediği, yani barışın devamının ilâhî rızaya uygun olduğu açıklanıyor.

4-  Müslüman kimse hakkında kötü zan beslemek yerilerek men1 edi­liyor.

5- İnsanları alaya almak, gizli hallerini araştırmak yasaklanıyor.

6-İnsanların ancak birbirlerinden «takva» derecesiyle üstün tutula­cağı bildiriliyor.     

 

Meali:    

 

1- Ey imân edenler! Allah ve peygamberinin huzurunda ileri geçme­yin. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah, işitendir, bilendir,

2- Ey îmân edenler! Seslerinizi   Peygamberin sesinin  üstüne  (Onu bastıracak şekilde) yükseltmeyin, Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi, Ona yüksek sesle hitap etmeyin; sonra farkına varmıyarak amelle­riniz boşa gidebilir.

3- Şüphesiz o kimseler ki Resûlüllah'ın yanında seslerini kısarlar, iş­te onlar Allah'ın kalplerini takva ife denediği kimselerdir. Onlar için bol bağışlanma ve büyük karşılık vardır.

 

İniş Sebebi

 

Ashab-ı Kirâm'dan Hz. Câbir'în (R.A.) birinci âyetin iniş sebebi hakkın­da şöyle dediği rivayet edilmiştir:

«Kurban Bayram'ı günü, ResûlüMah (AS.) Efendimiz henüz kurban kes­meden, mü'minlerin kurban kesmemeleri emrediliyor. Sebebine gelince; Mü'minlerden bazısı kurban kesme hususunda acele etmiş bulunuyordu. Böylece önce kesenlerin kurbanlarını iade etmeleri, yani yeniden kesme­leri istenmektedir.» [3]

 

İlgili Hadîsler

 

Bu konuda Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurmuştur:

«Bu günümüzde başlayacağımız ilk şey, namaz kılmamız, sonra dönüp kurban kesmemiz olacaktır. Kim böyle yaparsa, sünnetimize uymuş olur. Kim de namaz kılmadan keserse, o, ancak ev halkına acele ulaştırmak istediği eti kesmiş olur da bu nüsuk (kurban ibâdeti) yerine geçmez.» [4]

Hz. Aişe (R.A.) diyor ki:

— «Bu âyetler, şek günü oruç tutmayı yasaklar mahiyette inmiştir. Öyle ki. Peygamber (A.S.)dan önce oruç tutmayın demektir.» [5]

«Kim şek gününde (Ramazan'ın ilk günü olup olmadığında şüphe edi­len günde) oruç tutarsa, Ebû'l-Kasım'a (Hz. Peygamber'e) isyan etmiş olur,» [6]

 

Allah'ın Ve  Peygamberinin Huzurunda İleri Gitmemek

 

 «Ey imân edenler! Allah ve pey­gamberinin  huzurunda ileri geçmeyin. Allah'tan korkun..»

Âyette «ileri geçmeyin» şeklinde çevirisini yaptığımız «lâ tukaddimû» sözü üzerinde birçok yorumlarda bulunanlar olmuştur. Onları şöyle özet-liyebiliriz:

a)  Peygamber {A.S.)ın huzurunda bir konu üzerinde, Peygamber (A.S.) dan önce bir fikir ve görüş beyân etmeyin. Her hususta Ona uyun, Onun arkasından   gidin.

b)  Kitap ve Sünnet'e aykırı söz söylemeyin, hüküm vermeyin.

c)  Resûiüllah'ın huzurunda fetva vermekte   acele   etmeyin;   Allah'ın Onun kalbi ve dili üzerine indireceği hükmü bekleyin.

d)  Söz ve davranışınızda Peygamber'in (A.S.) önüne geçmeyin.

e)   «Şu ve şu hususta ilâhî emirler inseydi..» diyerek acele etmeyin. Peygamber'in (A.S.) verdiği bilgiyle yetinin.

 

Kitap Ve Sünnet'e Bağlı Kalmak

 

Allah'ın ve Resûlüllah'ın (A.S.) huzurunda kitap ve sünneti dikkate al­madan ileri gitmek böylece yasaklanmıştır. Âyetteki hitap bütün mü'min-lere yöneliktir. Bunu nesheden başka bir hüküm inmediğine göre, hükmü kıyamete kadar bakidir.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz hayatta iken kitap ve sünnette yer alan hükümler, emirler ve tavsiyeler Ondan öğreniliyordu. Allah ve Resulü bir konu hakkında bir hüküm ortaya koymadıkça, başkasının hüküm beyân et­mesi asla caiz kabul edilmemiştir. Resûlüllah'ın (A.S.) vefatından sonra, mü'minler bu iki esas kaynağa bağlı kalmakla emrolunmuşlardır. Ortaya çıkacak yeni yeni meselelerin çözümünü yine bu iki kaynakta arayıp bul­maları; bulamadıkları takdirde ictihad düzeyinde icmâ ve kıyasa yönelme­leri her zaman geçerli bir kural olarak belirlenmiştir.

Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Hz. Muâz'ı (R.A.) Yemen'e görevli olarak gönderdiğinde, aralarında şu tarihî konuşma geçmiştir:

—  Ya Muâz! Orada ne ile hükmedeceksin?

—  Allah'ın kitabıyla...

—  Aradığın hükmü onda bulamıyacak olursan?.

—  Resûlüllah'ın (A.S.)  sünnetiyle...

—  Onda da bulamayacak olursan?..

—  Kendi re'yimle ictihadda bulunurum.

Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz elini Muâz'ın (R.A.) göğsüne vurarak şöyle hamd etti: «Resulünün elçisini, Resulünün hoşnut ola­cağı şeye muvaffak kılan Allah'a hamd olsun.» [7]

Bunun için Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, ümmetine son olarak şunu da tavsiye etmiştir: «Şüphesiz size öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarıldığınız takdirde ebediyen sapıtmazsınız: Allah'ın kitabını, peygambe­rinin sünnetini..» [8]

Ebû Dâvud bu hadîsin son kısmını sadece «Allah'ın kitabını» şeklinde; Ahmed b. Hanbel de «Allah'ın kitabını ve ehl-i beytimi..» şeklinde rivayet etmişlerdir.

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu iki ana kaynağı tavsiye ederken, Muâz hadîsinde açıklandığı üzere, bunlarda bir hükme rastlanmazsa, kıyas ve ictihad yolunun seçileceğine cevaz vermiş bulunuyor.

 

Peygamber'in (A.S.) Huzurunda Yüksek Sesle Konuşulmaz

 

imân edenler! Sesleri­nizi Peygamberin sesinin üstüne (Onu bastıracak şekilde) yükseltmeyin. Birbirinize yüksek sesle konuştuğunuz gibi, Ona yüksek sesle hitap etme­yin..»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in huzuru, şüphesiz ki edep, terbiye, neza­ket, vakar, ciddiyet, sevgi ve saygı makamıdır. Çünkü O, Allah'ın elçisidir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Ona saygı, dolayısıyla Allah'a saygıyı   ifade eder. Ona hürmetsizlik Allah'a hürmetsizlik sayılır..

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ilâhî vahye, Melek Cebrail'in ilka ve hita­bına mazhar bulunduğundan kalbi daha çok Allah ile meşgul idi. O ba­kımdan her sözü ve davranışı bu hava içinde düzenli, dengeli ve edepli

bulunuyordu.

İslâm'a yeni giren bazı kabile reisleri ve bedeviler, alışkanlıklarının te­siriyle olsa gerek, Hz. Peygamber'e (A.S.), bazan ismiyle, bazan da künyesiyle hitap eder, hem de seslerini yükseltirlerdi. İlgili âyetle, onların bu gibi davranışlarının saygısızlık ifade ettiğine dikkatler çekilmekte; edep ve say­gı makamında, edepli ve saygılı olmanın lüzumu  belirtilmektedir.

İlâhî beyân inince, daha önce edep dışı söz ve davranışlarda bulu­nanlar kendilerini toparladılar ve yaptıkları hatâlardan dolayı pişmanlık duyarak istiğfarda bulundular.

Rivayete göre : Yukarıdaki âyetler inince. Sabit b. Kays (R.A.) üzüntü, mahcubiyet ve endişesinden dolayı evine kapanıp dışarı çıkmaz oldu. Se­bebi sorulunca, şöyle dedi: «Bildiğiniz gibi ben yüksek sesli bir adamım. Korkarım ki bu âyet benim hakkımda inmiştir ve o takdirde ben cehennem ehlinden biriyimdir.» Onun durumu Hz. Peygamber'e (A.S.) haber verilince. Peygamber (A.S.) : «Hayır, Sabit cehennem ehlinden değil, cennet ehlin-dendir»  buyurarak onu huzuruna çağırdı.

İmam Mâlik'e ve bazı ilim adamlarına göre : Âyetin hükmü kıyamete kadar bakidir. O bakımdan Ravzâ-i Muttahhara'da bulunan bir kimsenin o yüce huzurda yüksek sesle konuşması caiz değildir. Nitekim devrin halî­fesi, yanında İmam Mâlik bulunduğu halde Ravzâ-i Muttahhara'yı ziyaret ederken yüksek sesle konuşuyordu. İmam Mâlik'in onun bu saygısızlığına dayanamadığı ve yukarıdaki âyeti okuyarak halîfeyi uyardığı; Resûlüllah'ın manevî huzurunda saygılı olmaya onu davet ettiği pek meşhur bir olaydır.

O halde dün olduğu gibi, bugün de yarın da, yarından sonra da Ravza-r Muttahhara'da ve bir de Hadîs-i şerif okunan meclislerde yüksek sesle konuşulmaz, Resûlüllah'a (A.S.) saygı gösterilir. Aksi halde, Kur'ân'ın anla­tımıyla, «Sonra farkına varmıyarak amelleriniz boşa gidebilir» mealindeki ilâhî uyarıya muhatap olma durumu ortaya çıkar.

 

Resûlüllah'ın (A.S.) Yanında Sesini Kısanlar Övülüyor

 

«Şüphesiz o kimseler ki Resûlüllah'ın yanında seslerini kısarlar, işte onlar Allah'ın kalp­lerini takva ile denediği kimselerdir..»

Ashab-ı Kirâm'dan Ebû Hüreyre (R.A.) ile İbn Abbas (R.A.) anlatıyor :

— Üçüncü âyet inince, Ebû Bekir Sıddîk (R.A.), Resûlüllah (A.S.)  ile sır verip sır alan bir kardeş gibi çok hafif bir ses tonuyla konuşurdu.

İbn Zübeyir (R.A.) diyor ki:

—  Bu âyet inince, Hz. Ömer (R.A.) duyulmayacak kadar hafif bir sesle Hz. Peygamber'e (A.S.) hitap ederdi. Bazan Peygamber (A.S.) bile onun ne dediğini iyice anlayamaz ve tekrar söylemesini emrederdi.

İlgili âyet bu terbiyeli, saygılı mü'minlerı övmekte ve misâl olarak takdîm etmektedir.

Kalplerindeki takva, dillerinde ve davranışlarında kendini belli ediyor, ilâhî sınavda başarılı bir çizgide kendilerini tutuyorlardı. Böylece iiâhî mağ­firet onlardan yana bolca tecelli ediyor ve uhrevî mükâfatlarla müjdeleni­yorlardı.

Buna kıyasla, Resûlüllah'ın (A.S.) yolunda olan ilim adamlarının huzu­runda da konuşurken sesi kısmanın sünnet veya müstehap olduğu belir­tilmiştir.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah ve Peygamberinin verdiği hükmün aksine bir görüş beyân etmenin sakıncası üzerinde duruldu. Resûlüllah'ın yanında yüksek sesle konuşmanın saygısızlık olacağı belirtilerek, O'nun yanında seslerini kısanlar övüldü.

Aşağıdaki âyetlerle, Resûlüllah'ın (A.S.) kaldığı odaların yanında, ar­kasında durup yüksek sesle Peygamber'i (A.S.) çağıranlar kınanıyor ve Hz. Peygamber (A.S.) kendiliğinden dışarı çıkıncaya kadar sabredip bek­lemelerinin kendileri için hayırlı olacağı bildiriliyor.

 

Meali

 

4- Şüphesiz onlar ki (sana ait) odaların arkasından safta seslenir­ler, çoğunun aklı ermez.

5- Eğer onlar, sen kendilerine çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette haklarında çok daha hayırlı olurdu. Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

İniş Sebebi

 

Tabiîn'den Mücahid'e göre : Bu âyet Benî Tamîm Kabilesi'ni temsîlen gelen bir grup elciyle ilgilidir. Şöyle ki: Onlar Medine'ye gelip Mescid-i Saadet'e girdiler ve hücrelerin arkasında durup yüksek sesle Resûlüllah'ı (A.S.), görüşmek üzere dışarıya çağırdılar ve şunu ilâve ettiler: «Şüphe­siz bizim övgümüz bir süs, yergimiz bir kusurdur.»

Bu sırada Resûlüllah (A.S.) sıcaktan bunalıp istirahata çekilmiş bulu­nuyordu. Onların bu sözüne karşılık : «Övgüsü zînet, yergisi kusur ve leke hususu ancak Allah'a aittir. O, kimi överse, ona zînet bahşetmiş olur; kimi de yererse o elbette kusurlu kabul edilir» buyurarak gelenleri uyardı ve o sebeple yukarıdaki âyetler indi. [9]

 

İslâm Bütünüyle Edep Ve Terbiye Telkin Eder

 

İslâm Dini her yanı ve yönüyle medeniyettir; edep ve terbiye, nezaket ve nezahettir. Büyüklerin, inanmış ilim adamlarının huzurunda davranış ve konuşmadan tutun da önemli bir kişiye seslenmeye kadar her şeyi birta­kım edep ve terbiye, sevgi ve saygı kurallarına bağlamıştır.

O bakımdan medeniyet ve nezaketten; edep ve terbiyeden yoksun ye­tişen kaba ve hırçın bedevileri bile eğiterek, onları dünyanın en medenî ve terbiyeli insanları yapma şerefi bütünüyle İslâm'a aittir. Dünya milletleri daha yirminci asrın son yarısında bile o yüksek ve feyizli medeniyete eri­şememiştir. Bu bir gerçektir. Zira teknolojide baş döndürücü bir hızla iler­lemek ve ekonomik güç oluşturmak, milletleri ne ahlâklı ve dindar yapar, ne de topluma edep ve terbiye havası estirir.

Milletleri gerçek anlamda medenî yapan dört unsur söz konusudur:

1- Allah'a ve Âhiret'e dosdoğru inanmak ve gençliği bu ruh ve inanç­la yetiştirmek,

2- Son kitaba ve son peygamberin sünnetine göre bir hayat düzeni kurmaya çalışmak,

3- İlim ve teknikte durmadan ilerlemek ve bunu barış ve kardeşliğin kökleşmesi, yaygınlaşması doğrultusunda kullanmak,

4- Ekonomik güç oluşturup insanları sefaletten  kurtarmaya yönel-

Bu bakımdan Yesrib şehrine, Resûlüllah'ın (A.S.) «Medine» demesinin anlamı elbetteki çok geniştir. Zira O, gerçek mede/ıiyetin temelini bu kut­sal şehirde atmıştır.

 

Âyetler Arasında Bağlanti

 

Yukarıdaki âyetlerle, Hz. Peygamber'e (A.S.) ve Onun izinde yürüyen büyük ilim adamlarına, yaşını başını almış mü'minlere, sonra da her aklı başında olan insana seslenilirken, bir takım kuralları göz önünde bulundur­manın yararı üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, dinî ve ahlâki kurallara riâyet etmiye kişilerin verdiği habere inanmayıp araştırmanın lüzumu belirtiliyor ve birçok konu ve meselelerde Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'ini ashabının teklif ve görü­şüne uymadığının hikmeti konu edilerek mü'minler aydınlatılıyor.

 

Meâl

 

6- Ey imân edenler! Eğer din ve ahlâk sınırlarını aşan yozmuşun biri size bir haberle gelirse, onu (o haberin doğru olup olmadığını) iyice araş­tırın, sonra bilmeden bir topluluğa kötülükte bulunursunz da yaptığınıza pişman olursunuz.

7-8- Bilin ki, aranızda Allah'ın Peygamberi bulunuyor. Eğer O, bir­çok işlerde size uymuş olsaydı, elbette sıkıntıya uğrar, kötü duruma dü­şerdiniz. Ne var ki Allah, imânı size çok sevdirdi de onu kalbinizde süs­leyip çekici kıldı. (Buna karşılık) küfrü, dinî ve ahlâkî sınırları aşmayı, baş kaldırıp itaatsizlikte bulunmayı size çirkin ve tiksindirici göstermiştir, İşte bu ölçüde olanlar, Allah'tan geniş lütuf, bol ihsan ve bir nîmet olarak doğru yolda bilerek yürüyenlerdir. Allah, bilendir ve hikmet sahibidir.

 

İniş Sebebi

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Velîd b. Ukbe'yi (R.A.), Benî Mustalık Ka-bilesi'ne zekât toplamak üzere göndermişti. Ne var ki, Velîd ile bu kabile arasında cahiliyet devrinden miras kalma bir düşmanlık devam ediyordu. Kabile halkı, Resûlüllah'ın (A.S.) emrine ta'zîm olsun diye Velîd'i saygıyla karşıladılar. Velîd ise, şeytanın fısıltılarına kulak vererek onların kendisini öldüreceklerini sanıp kaçtı ve Hz. Peygamber'e (A.S.) gelip, Mustalık Oğul-ları'nm zekât vermiyeceklerini söyledi. Hz. Peygamber bu olaya çok üzül­dü ve biraz da öfkelendi. Bu arada adı geçen kabilenin aklı eren ileri ge­lenleri durumu tahmin edip acele Medine'ye geldiler ve Peygamber (A.S.) ile görüşüp gönderdiği tahsildarı saygı ile karşıladıklarını, ancak buna rağ­men onun vehme kapılıp zekât toplamadan geri döndüğünü anlattılar. Bu arada sizden, geri dönmesi için yazılı bir emir aldığını ve ResûlüMah'ın bu emirle Mustalık Oğulları'na gazap ettiğini ilâveten bildirdiler.

Resûlüllah'ın (A.S.) şüphesi tam anlamıyla zail olmadı. Durumu yerin­de ve etraflıca tahkik etmesi için Hâlid b. Velîd'i (R.A.) görevlendirdi ve işi gizli tutmasını tenbîh etti ve sonra şöyle buyurdu : «Ya Hâlid! Bak, eğer onlarda imânlarına delâlet eden bir durum görürsen, mallarının zekâtını kabul et. Böyle bir belirti görmez isen, kâfirlere ne yapılması gerekiyorsa, onlara da onu yap!»

Hâlid b. Velîd (R.A.) aldığı emir üzerine hareket etti. Hem akşam, hem de yatsı namazı için ezan okuduklarını işitti. Şüphesi kalmayınca, zekâtla­rını aldı ve onlardan son derece itaat ve saygı gördü. Dönüp durumu Hz. Peygamber'e (A.S.) arz ettiğinde, ilgili âyetler indi. [10]

 

İlgili Hadîsler

 

«İslâm açık ortadadır. İmân ise kalptedir.»  [11]

«Teenni (soğukkanlılık, sakinlik ve sabırlı olmak) Allah'tandır. Acele­cilik ise şeytandandır.» [12]

 

Şahitlik Ve Hukukî Yönü

 

«Ey imân edenler! Eğer din ve ahlâk sınırlarını aşan yozmuşun biri size bir haberle gelirse, onu (o habe­rin doğru olup olmadığını) iyice araştırın.,»

Fâsik: Fisk kökünden türetilen bir sıfattır. Fisk ve füsûk : Allah'ın emirlerini terketmek, hakka karşı gelip doğru yoldan çıkmak anlamına ge­lir. Ayrıca zina ve hayasızlık manâlarında da kullanıldığı vâkidir.

Toplumda bu karakterde insanlar eksik değildir. İlâhî emirleri terke-dip, haktan ve doğruluktan ayrılan kimse, rahatlıkla yalan söyleyebilir; aynı zamanda fitne çıkarmaya özenebilir.

O halde böyle karakterde olan kişiler, çoğu zaman gayr-i âdil olur­lar. Verdikleri haber kabule şayan sayılmamalı, tez elden tahkik edilme­lidir.

Bunun aksine ilâhî emirlere uyup âdil olduğu ve doğru yolda yürüdü­ğü bilinen ve böyle tanınan bir mü'minin verdiği haber kabul edilebilir. Çün­kü haber bir emanettir; fisk ise onu boş ve anlamsız kılan bir karinedir.

İmam Şafiî'ye göre : Fâsik, nikâhta şahit olamaz. İmam Ebû Hanîfe ile  İmam Mâlik'e göre, olabilir.

Aynı zamanda müctehid imamlar bu âyetin ve Resûlüllah'ın (A.S.) uy­gulamasının ışığı altında, şer'î hükümlerle ilgili konularda ve şahsî hu­kukta bir kişinin şahitliğinin kabul edilemiyeceğini hükme bağlamışlardır.

Ancak şehadet nisabı, olaylara ve konulara göre değişir. Öyle ki, her olay ve konu için sadece iki şahit veya iki kadın şahitle bir erkek şahit ye­terli olmayabilir.

O halde İslâm Hukukuna göre şahitliği beş bölümde toplayabiliriz :

1- İlâhî haklara dayanan zina isnadında dört erkek şahit gerekir. Üç şahidin bu husustaki şehadetine itibar edilmez ve bundan dolayı iftira su­çuyla her birine seksen değnek şer'î ceza uygulanır.

2- Diğer şer'ân hadleri gerektiren konularda iki erkek şahit gerekir. Adam öldürmek ve içki içmekle ilgili şahitlik bu cümledendir.

3- Yukarıdaki her iki konu hakkında kadınların şahitliğine itibar edil­mez ve onların   bu  husustaki  şahitlikleri  dinlenmez.

4-  İnsan  haklarına  dayalı  olan konularda ise,  ya  iki erkek, ya da bir erkek,  iki kadının şehadeti  gerekir.  Bu  hususlarda  yalnız kadınların şahitliği muteber değildir.

5- Ancak insan haklarıyla ilgili bir konuda, yalnız kadınların görüp tesbiti mümkün olması, erkeklerin mümkün olmaması halinde sadece ka­dınların şahitliği kabul edilir. Meselâ kadın hamamında bir adam öldürme olayı meydana geldiği takdirde, yalnız kadınların şahitliğine itibar edilir. [13]

 

Peygamber'e  (A.S.) Uymak

 

AIlah'ın Peygamberi bulunuyor. Eğer O, birçok işlerde size uymuş olsaydı, elbette sıkıntıya uğrar, kötü duruma düşerdiniz..»

Hz. Muhammed (A.S.) hem peygamber, hem devlet adamı, hem de ordu kumandanıdır. Din işlerini, bütünüyle vahye dayanarak yürütürdü. Dünya işlerini de bazan Melek Cebrail'in talimatına göre, bazan da Melek Cebrail bir talimat indirmediğinde, ashabının ileri gelen ve umur biienleriyle isti­şarede bulunarak yürütüp gerekeni yerine getirirdi.

Acelecilik, hissî davranma, nefse uyma insanın tabiatında mevcuttur. Oysa Peygamber (A.S.) Efendimiz bu gibi sıfatlardan arındırılmıştı. Gerek Hudeybiye'de, gerekse Velîd b. Ukbe olayında eğer ashabından çoğunun görüş ve düşüncesine uysaydı, sonuç çok kötü olur, birçok kimsenin kanı yok yere akar ve telâfisi zor gedikler açılırdı. O bakımdan Resûlüllah (A.S.) böylesine önemli ve muhataralı konularda, hislerin kabardığı hallerde as­habının görüşüne uymazdı. Soğukkanlı olmayı, sabretmeyi ve olayı sebep ve sonucuyla düşünmeyi tercîh ederdi.

Bu, mü'minlere yön tâyin etmekte ve liderlerin olaylar karşısında çok dikkatli olmalarını ilham etmektedir.

 

Allah'ın Mü'minlere Üç Büyük Lûtfu

 

«Ne var ki Allah, imânı size cok sevdirdi de onu kalbinizde süsleyip çekici kıldı. (Buna karşılık) küfrü, dinî ve ahlâkî sınırları aşmayı, baş kaldırıp itaatsizlikte bulunmayı sîze çirkin ve tiksin­dirici göstermiştir..»

Kulun himmet ve gayreti Allah olunca, Cenâb-ı Hak onun kalbinde üç feyiz meydana getirir:

1- İmânı çok sevme duygusu gelişir,

2-  İmân gönülde kökleşip çekici duruma gelir,

3-  Küfür, fisk ve isyana karşı tiksinme hissi iyice belirginleşir..

Mekke'de Resûlüilah'a (A.S.) inanıp bağlanan mü'minler, imânlarından kaynaklanan bir zevkle, yurtlarını, mallarını ve hısımlarını terkederek Me­dine'ye ve daha önce de bir kısmı Habeşistan'a hicret etmişlerdir.

İman onlara o kadar süslü ve çekici gelmişti ki, bu uğurda karşıları­na çıkan her türlü saldırı, işkence, alay ve benzeri tecavüzlere göğüs ger­mesini ve dayanma gücünü ortaya koymasını bilmişlerdi. Hiçbir olumsuz olay, onları bu güzel ve çekici nimetten uzaklaştıramamıştı.

Yine bu bahtiyar ve saygıdeğer mü'minler fethettikleri hiçbir ülkede, yağmacılık yapmamış, kadın ve kızlara tasallutta bulunmamış ve her zaman Allah korkusuyla hareket edip adaletten ve güzel ahlâktan ayrılmamışlar­dır. Çünkü dosdoğru imândan ve onun ürünü olan sâlih amellerden başka diğer her iş ve amelden tiksinmişler, nefret etmişlerdir.

Bu da, Hz. Peygamber'e (A.S.) dosdoğru uyup kendi mantıklarına ve kişisel görüşlerine göre hükmetmemelerinden kaynaklanmaktaydı.

 

Âyetler Arasında  Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, ahlâkan düşük bir kişinin getireceği habere iti­bar edilmemesi konu edildi. Mü'minlerin kendi görüşleri doğrultusunda hü­küm vermemeleri, birçok konularda Resûlüilah'a uymaları emredilerek ha­talı düşünce ve davranışta bulunmamaları tavsiye edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, mü'minlerden iki grubun arası açılıp birbirleriyle vuruşmaya yönetafffcleri zaman, onların arasını düzeltmemiz emrediliyor ve nasıl hareket etmemiz gerekiyorsa, o hususta bilgi veriliyor ve mü'minle­rin kardeş oldukları belirtilerek ona göre bir hava oluşturmamız bildiriliyor.

 

Meali:

 

9- Eğer mü'minlerden iki zümre vuruşacak olurlarsa, aralarını düzel­tip barışı sağlayın. Buna rağmen onlardan biri diğerine tecavüz ederse, mü­tecaviz tarafla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. Dönerlerse, o tak­dirde aralarını adaletle düzeltin ve hep âdil davranın. Şüphesiz ki Allah, âdil davrananları sever, ,...,

10- Mü'mînler ancak kardeştirler.<O halde iki kardeşinizin arasını dü­zeltin. Allah'tan korkun ki merhamete lâyık görülesiniz.

 

İniş Sebebi

 

Ansar'dan Sa'd b. Ubâde (R.A.) hastalanmıştı. Resûlüllah (A.S.) Efen­dimiz onu ziyaret edip sormak üzere evinden çıktı. Henüz İslâm'a girme­yen ve girmek niyetinde de olmayan, aynı zamanda İslâmiyeti içinden çö­kertmeyi plânlamayı düşünen Abdullah b.Ubey'yin bulunduğu meclise uğ­radı. Mecliste yahudi, müşrik, putperest, münafık ve müslüman olan birçok kişiler bulunuyordu. Resûlüllah (A.S.) binek olarak bir merkebe binmişti. Resûlüllah'ın {A.S.) geldiğini gören Abdullah, Onu küçük düşürmek için hemen burnunu tıkayarak bu hayvanın kokusundan rahatsızlık duyduğu­nu söyledi. Resûlüllah (A.S.) merkebinden inip Müslümanlara selâm verdi. Sonra da mecliste yer alanları hakka davet etti ve arkasından Kur'ân oku­du. Bu duruma büsbütün sinirlenen Abdullah b. Ubey içinde gizlediği  kin ve düşmanlığını açığa vurarak : «Dediğin, okuduğun güzel bir söze ben­zemiyor. Eğer hak olduğunu iddia ediyorsan, onu bize okuyarak eziyet ver­me; kendi arkadaşlarına dön de onlara anlatıp oku» diyerek küstahlıkta bulundu. Orada hazır bulunan mü'minlerden Abdullah b. Revaha (R.A.) sö­ze karıştı ve : «Ya Resûlellah! Bineğin kokusunu meclisimize saç; çünkü onu cidden seviyor ve hoşlanıyoruz» dedi. Bunun üzerine inançları ayrı olan o insanlar birbirlerine ağır sözler sarfetmeye başladılar. Peygamber (A.S.) Efendimiz onları yatıştırmaya çalıştı ve cok geçmeden sözleri tesi­rini gösterdi, hepsi de susup oturdular. Peygamber (A.S.) da bineğine bi­nip Sa'd b. Ubâde'nin (R.A.) evine doğru hareket etti.   .

Bu olay üzerine yukarıdaki âyetler indi.  [14]

Katade'nin tesbitine göre : Âyetler, Ansar'dan iki kişi hakkında inmiş­tir. Aralarında bir haktan dolayı ihtilâf çıkmıştı. Hak sahibi olduğunu iddia eden adam diğerine : «Bunu senden kahr-ü cebirle alacağım!» derken; di­ğeri ona : «Peygamber'e (A.S.) gidelim de aramızda O hükmetsin» diyordu.

Bu teklif hasım tarafından kabul edilmeyince yumruk, tokat birbirle­rine girdiler. İlgili âyetler bu sebeple indi. [15]

Medine'de birbirleriyle asırlık kin ve düşmanlık güden Evs ve Hazrec kabileleri hakkında indiği de söylenir. [16]

 

İlgili Hadîs

 

«İster zâlim, ister mazlum olsun din kardeşine yardım et!» Bunun üzerine ashabdan biri sordu :

 Ya Resûlellah! Şuna mazlum olduğu için yardım edelim; ya zâlime nasıl yardımda bulunalım?

Resûlüllah (A.S,) ona şu cevabı verdi:

 «Onu zulümde bulunmaktan men'edersin. İşte bu, senin ona yar­dımda bulunman demektir.» [17]

 

Mü'minlerin  İki Gruba Ayır1lıp Birbiriyle  Vuruşması

 

«Eğer  mü'minlerden iki  zümre vuruşacak olurlarsa, aralarını düzeltip barışı sağlayın. Buna rağmen on­lardan biri diğerine tecâvüz ederse, mütecaviz tarafla Allah'ın emrine dö-nünceye kadar savaşın..»

İslâm, bütünüyle ve her yönüyle «Tevhîd» yani Allah'ı bir bilip O'nun birliğinin ışığı altında birlik ve dirlik, beraberlik ve kardeşlik kurma dinidir. Kısacası «Tevhîd» kâinatın nizamı, dünyanın dengesi, insanlığın en yük­sek amacıdır. İslâm'ın da. özü ve mayasıdır. Gerçek bu olunca, Müslüman­ların farklı gruplara, başka başka isimler altında değişik zümrelere bölün­mesi, bu öze ve mayaya ters düşer. Müslümanların gruplara ayrılarak bo­zuşup vuruşması ise, İslâm'ı sarsar, denge ve düzeni bozar; din düşman­larına fırsat hazırlar.

İmânın altı şartı ile İslâm'ın beş şartı, dini bütün hükümleriyle, sis­temleriyle kendinde özetlemekte ve her Müslümanın bu şartlara bağlı kal­masını farz kılmaktadır. Bölünüp zümreleşenler bu şartlara arkalarını dön­müş sayılırlar.

Gerek mezhep taassubuna, gerekse siyasî taassuba kapılıp ikilik ya­ratmak; kişisel çıkar uğruna zümrelere ayrılmak ve diğer müslüman grup­larla tartışmak, vuruşmak haramdır.

Böyle durumlarda İslâm Devleti ağırlığını koyup ihtilâfı derhal giderir ve buna rağmen fıâlâ müslümanlardan bir grup' veya ülke, diğerine teca­vüze devam ederse, müslümanlardan müdahale imkânı olan kavim veya ülkeler mütecaviz tarafla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşmakla yükümlüdürler. Tabii bu yükümlülük, -ihtilâf küçük bir zümre-arasında ise-fertlere de raci'dir. Ülke ve kavimler arasında ise, İslâm devletlerini ilgi­lendirir. İhtilaflı kavim veya ülke arasında âdil bir barış sağlarlar. Nitekim Resûlüllah' (A.S.) Efendimiz bu âyetin açıklamasında şöyle buyurmuştur; «Müslümana sövmek fisk; onunla vuruşmak küfürdür» [18]

 

Hukukî Yönü

 

1 - Mütecaviz taraf veya grupla -tecavüzünü bırakıncaya kadar- sa-

vaşmak farz-ı kifayedir. Yani Müslümanlardan bir kısmının bu görevi yük­lenmesiyle farz yerine gelmiş olur. Ama hiç kimse müdahale etmezse, hep­si günahkâr sayılır.

2- Taraflar arasında barış sağlanınca, kısas hükmü geciktirilir. Zira böyle bir uygulamayı çabuklaştırmak fitneye sebep olabilir. Nitekim Hz. Ali (R.A.) İslâm Halîfesi seçildiği halde Hz. Osman'ı (R.A.) öldürenler hak­kında kısas hükmünü hayli geciktirmiştir.

3- Bu durumda kan ve mal davası söz konusu olmaz. Çünkü böyle durumlarda önemli olan barışı sağlayıp İslâm birliğini korumaktır. Kısasın ötesinde başka bir kan ve mal davası barışı bozabilir..

4- Esirler öldürülmez; kaçanın peşine düşülmez; ele geçirilen mal ga-nîmet edilmez. Bütün bunlar her iki tarafa da haram kılınmıştır.

5- Müslümanlardan iki grubun birbiriyle vuruşması büyük günahtır. Ancak böyle bir vuruşma onlardan imânı giderip küfrü gerektirmez. Resû­lüllah  (A.S.) Efendimiz'in :

«Müslümanla vuruşmak, savaşmak küfürdür» buyurması, «küfre yak-laştırıcı, kâfirin ekmeğine yağ sürücü ve fırsat verici» şeklinde yorumlan­mıştır. Aynı zamanda olayın dehşetini ve doğuracağı eJim sonucu yansıt­maya yönelik bir anlatım tarzıdır.

Nitekim Cemel ve Sıffîn savaşlarına katılıp Hz. Ali'ye (R.A.) karşı baş kaldıranlar hakkında kendisine soru tevcîh edenlerle, Hz. Ali (R.A.) arasın­da şu konuşma geçmiştir:

 Size karşı silâh kullananlar müşrikler midir?

 Hayır, çünkü onlar şirkten kaçıp uzaklaşanlardır.

—  Peki onlara münafık diyebilir miyiz?

—  Hayır, çünkü münafıklar Allah'ı pek az anarlar ve içlerinde küfür ve nifak vardır, dıştan müslüman görünmeye çalışırlar. Oysa bunların için­de küfür yoktur.

—  İyi ama onlar hakkında ne demeli?

—  Onlar bize karşı serkeşlik edip baş kaldıran kardeşlerimizdir. [19]

Aynı zamanda onuncu âyetle : «O halde iki kardeşinizin arasını düzel­tiniz» buyurularak, savaşa, vuruşmaya rağmen din kardeşliği bağının kopmadiği, kopmayacağı  belirtilmekte ve yanlış bir hüküm vermemiz önlenmektedir.

Ayrıca âyetlerin siyak ve sibakı dikkate alınınca, imânın din kardeşli-ğiyle, din kardeşliğinin takva ile birleştirilip bütünleştirildiği görülür. Bun­lardan birinin diğerini kuvvetlendirdiğine işaret söz konusudur.

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, İslâm birliği üzerinde duruldu. Bunu zedeler ma­hiyette Müslümanlardan iki grubun hasım kesilip vuruşmaya yöneldikleri takdirde aralarının düzeltilmesinin gereğine değinildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Müslüman bir topluluğun arasında yer alan rnü'-minlerin birbirlerine karşı saygılı olmaları emrediliyor. Kırıcı ve küçültücü söz ve davranışlardan kaçınmalarının gereğine değinilerek birtakım kural­lara yer veriliyor.

 

Meali:

 

11- Ey imân edenler! Sizden bir kavim diğeriyle alay etmesin. Olabi­lir ki alay edilenler, alay edenlerden hayırlıdır. Bir kısım kadınlar da di­ğerleriyle alay etmesin, umulur ki, alay edilen kadınlar, alay eden kadın­lardan hayırlıdır. Kendi kendinizi ayıplamayın; kötü lâkablarla sataşıp atış­mayın, îmân nimetine eriştikten sonra din ve ahlâk sınırlarını aşmakla il­gili isim ne kötüdür! Kim tevbe etmezse, işte onlar, evet onlar zâlimlerdir.

12- Ey imân edenler! Zann'ın çoğundan kaçının. Şüphesiz ki «zann»ın bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Sizden biriniz, ölen kardeşinin etini yemek ister mî? Ondan tiksinirsiniz. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah, tevbeleri çokça kabul edendir. Çok merhametlidir.

 

İniş Sebebi

 

Ashab-ı Kirâm'dan Sabit b. Kays'in (R.A.) kulakları ağır işittiğinden,, mecliste Peygambere en yakın yerde oturmayı tercih ederdi. Bir gün sabah namazına biraz gecikerek geldiğinde, ancak bir rek'atine yetişebilmişti. Re-sûlüllah (A.S.) selâm verince, o kalkıp yetişemediği rekâtı kılıp tamamlarken Resûlüllah'ın huzurunda herkes yerini almış oldu. Sabit b. Kays namazı bitirip selâm verdikten sonra kalktı ve Peygamber'e (A.S.) yakın oturabil­mek için cemaatin omuzlarını aşarak ilerlemeye başladı. O kadar ki, onun­la Hz. Peygamber (A,S.) arasında bir adam kaldı. Onu da aşmak isteyince, adam ona : «Otur oturduğun yere, zaten cemaati yeterince rahatsız edip buraya kadar geldin!» dedi. Bunun üzerine Sabit (R.A.) oturdu, ama o ada­ma karşı içinde öfke belirdi. Toplantı sona erip ashab dağılmaya başla­yınca. Sabit (R.A.) o adamı çimdikleyip «sen kimsin» diye sordu. O da : «Ben, falan adamım» diye eevap verdi. Sabit (R.A.) baklayı dilinin altından çıkarıverdi: «Hayır, sen falan adam değilsin, falanca kadının oğlusun» diyerek, onu eahiliyet devrindeki durumuyla ayıplayıp kınadı ve alaya aldı.

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [20]

Diğer bir rivayete göre : Benî Temîm Kabilesi'nden gelen temsilciler; İslâm'a ilk girenlerden Ammar, Habbab, Bilâl, Süheyb, Salim ve benzeri fa­kirleri alaya alıp onların perişan hallerine gülmüşlerdi. O nedenle ilgili âyet­ler inmiştir. (2)

Ayrıca Hz. Safiye (R.A.)  hakkında bazı kadınlar, «yahudi kızı yahudiye» diyerek dedikodu yapmışlardı. Hz. Safiye (R.A.) buna üzülerek olup bitenleri Resûlüllah'a (A.S.) anlattı. Resûlüllah (A.S.} ona : «Üzülme ve sen onlara, atam Harun (A.S.)dır ve amcam Hz. Musa (A.S.)dır; kocam da Muhammed (A.S.)dır, deseydin ya»  buyurarak teselli etti. [21]

Başka bir rivayete göre : Ebû Cübeyr b. Dahhak şöyle haber ver­miştir :

«On birinci âyet biz Benî Seleme Kabilesi hakkında inmiştir. Şöyle ki: Resûlüllah (A.S.) Medine'yi teşriflerinde bizden her adamın iki, üc ismi vardı. Adam o isimlerinden biriyle çağrılınca, arkadaşları: «Ya Resûlüllah! O, bu isimle çağrılmaktan hoşlanmaz» derlerdi. Bunun üzerine «Kötü lâ­kaplarla sataşıp atışmayın» mealindeki âyet indi.» [22]

 

İlgili Hadîsler

 

Abdullah b. Ömer (R.A.) diyor ki:

— Resûlüllah (A.S.) Efendimizi Kabe'yi tavaf ederken gördüm, şöy-fe diyordu : «Ne güzelsin sen, kokun da ne kadar hoştur! Ne kadar çok büyüksün ve ne kadar çok tâzîme lâyıksın! Muhammed'in çanını elinde tutan zata yemin ederim ki, Allah yanında mü'minin hürmeti senin hürmetinden daha büyüktür.» [23]

«Zandan sakının. Çünkü zan, sözün en yalanıdır. Birbirinizin gizli hal­lerini araştırmayın; birbirinizin (özel hayatına) göz ve kulak dikip (kusur aramayın); birbirinizi kötülüğe teşvik etmeyin; birbirinizi kıskanmayın; bir­birinize kızıp öfkelenmeyin; birbirinize (küsüp) arkanızı çevirmeyin. Ey Al­lah'ın kulları, kardeş olun. Hiçbir tnüslümana kardeşiyle üç günden fazla küs kalmak helâl olmaz.» [24]

«Üç şey ümmetim hakkında sürüp giden kötü hasletlerdendir:

1-  Kötü zan beslemek,

2-  Haset etmek,

3-  Bazı şeyleri uğursuz saymak.» Bunun üzerine soruldu :

—  Ya  Resûlellah!  Bunları gidermenin yolu  nedir? Cevap verdi:

—  Zanna kapıldığında araştırıcı olma. Haset ettiğinde Allah'tan ba­ğışlanma dile. Bir şeye bakıp uğursuz saydığında, (onun vehim olduğunu düşünerek) üzerinde durma geç.» [25]

«Kim bir mü'minin ayıbını gizleyip örterse, toprağa diri diri gömülen bir kız çocuğunu diriltmiş gibi (sevap kazanmış) olur.» [26]

«Adamın biri sordu :

—  Ya Resûlellah! Gıybet nedir? Cevap verdi:

—  Kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmandır.» [27] «Müslümanin her şeyi: Malı, ırzı ve kanı müslümana haramdır. Müslümana, şer olarak müslüman kardeşini küçümseyip horlaması yeter.» [28]

 

İslâm Ahlâkında Ferdî Ve Toplumsal Münasebetler

 

iman  edenler! Sizden bir kavim diğeriyle alay etmesin,.»

Kur'ân gerek ferdî (bireysel), gerekse toplumsal münasebetlerde her­kesin kişiliğini, şeref ve itibarını korumayı öngörür ve peygamberler dı­şında kusursuz, günahsız ve hatasız insan olamıyacağına göre, kişileri ve toplumları kusurlarıyla değil, iyilik ve meziyetleriyle; yararlı iş ve amelle-riyle değerlendirmeyi emreder. Ancak azgınlık, taşkınlık ve ahlâksızlıkta ileri gidip zararlı düzeye gelenlerin te'dîp edilmesini ve başkalarının on­lar hakkında uyarılmasını tavsiye etmekte bir sakınca görmez.

Böylece İslâm Dini, güvenli, huzurlu, ahenkli ve edepli bir toplumu oluşturmada beşerî münasebetlerin sağlıklı yürütülmesi için attı prensip koymuştur :

1- Bir toplum, bir kabile veya aşiret; bir aile, bir fert diğeriyle alay etmesin. Olabilir ki alay edilenler, alay edenlerden hayırlıdır. Zira her fert, aile ve toplum Daşkasıyla uğraşmaktansa, önce kendisindeki kusurları, kötülükleri, ölçüsüzlükleri görüp gidermeye çalışmalıdır.

Aksine bir tutum, İslâm'ın getirdiği din kardeşliğini zedeler, hattâ yı­kabilir.  

2- Kadınlar da birbirlerini alaya almasınlar.

Sağlıklı, faziletli bir toplum, iffetli ve vakarlı hanımlarla ölçüsünü bu­labilir. Birbirleriyle soyluluk, zenginlik, lüks ve konfor yarışına giren ka­dınlar, bağlı bulundukları aile ve topluma, sonra da millete zarar vermek­le kalmaz, ekonomik sıkıntıya ve gayesiz, havaî kuşakların yetişmesine de sebep olabilirler.

3-  Kendi kendinizi de ayıplamayınız.

Tevhîd İnancı'nın gölgesinde biraraya gelenler, kardeşlik bağlarıyla bütünlük arzederler. Birini ayıplayan, dolayısıyla kendini ayıplamış olur. Ayıplanacak bir söz söyleyen veya öyle bir davranışta bulunan kimse de dolayısıyla bağlı bulunduğu toplumu, ve aileyi ayıplamış sayılır.

4- Kötü lâkaplarla sataşıp atışmayın..

Müslüman her bakımdan saygılıdır, edep ve terbiyelidir. Başkasını üzecek söz ve davranıştan kaçınması imânının gereğidir. O bakımdan din kardeşini üzecek bir isimle çağırması haram kılınmıştır.

5- İman nimetine eriştikten sonra din ve ahlâk sınırlarını aşmakla ilgili  isim ne kötüdür!

Şüphesiz aklı eren bir insan için «mü'min» ve «kul» sıfatları ne güzel­dir! Buna eriştikten sonra başka yakışıksız isim ve sıfatlar takınmak veya takmak kişiliği zedeler, imân vakarına ters düşer. Aynı zamanda edep ve terbiyeyi, sevgi ve saygıyı bozar.

6- İnsan  mayası itibarıyla bu gibi   günah   ve   kusurlara   kayabilir. Önemli olan, kusur ve günahını idrâk edip hemen Allah'a dönmesini, tev-be ve istiğfarda bulunmasını bümesidir. Aksi halde kişi zâlimler sınıfına girer ve ona göre geleceğini  hazırlar.

Şüphesiz imândan kaynaklanan böyle bir duygu ve düşünce, nefsi kontrol altında tutar ve kişinin içinde manevî bir bekçi olarak görev yapar.

 

Toplumun Güven Ve Ahengini Bozan Üç Şey

 

«Ey imân edenler! Zann'ın çoğundan kaçının. Şüphesiz ki «zann»ın bir kısmı günahtır..»

Kur'ân, din kardeşliğinin lüzumu üzerinde durduktan sonra, bunu tak­va temeline, takvayı da imân esasına dayamıştır. Ferdî ve içtimaî müna­sebetlerin bu doğrultuda devamını sağlamak için de altı prensip koymuş­tur. Ayrıca toplumun ahenk, güven ve huzurunu ayakta tutmak için de şu üç şeyi  de haram kılmıştır:

1- Başkası hakkında kötü zan beslemek,

2- Başkalarının gizli hallerini araştırmak,

3- Gıybet etmek, toptum arasında  söz götürüp getirmek.

Kötü zan, hadîslerde ifâdesini bulduğu gibi, yalanın en kötüsüdür. İnsanı, gerçeği bilmeden yorum ve yargıda bulunmaya iter. Böylece o, yalanla imânın birbirine zıd şeyler olduğunu düşünmez; hele yalanın tak­va ile birarada bulunmasının mümkün olamıyacağını hesaba katmaz. So­nunda kişi şüphelere kapılıp şunun, bunun hakkında kötü zan besleye besleye imânını zayıflatır ve takva havasından uzaklaşır.

Ancak zannın hepsinin böylesine tehlikeli ve günah olduğu söylene­mez. Çünkü İslâm şeriatının ibâdetle ilgili bölümlerinde «zann-ı galibe» yer verilmiştir. Kıyas, haber-i-vâhid ve benzeri hususlar da bu cümleden­dir. O halde Kur'ân ve hadîslerde yerilen zan, şüphe doğuran, zarar ge­tiren  «kötü zan»dır.

Unutmamak gerekir ki, «gıybet» de, «zan» da Kur'ân'ın anlatımıyla «ism» doğurur, yani günah meydana getirir ve bu da uhrevî cezayı ha­zırlar.

Bu günahlardan sonra, pişmanlık duyup tevbe ve istiğfarda bulunul­duğu takdirde, Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Onun gü­nahkâr kulunu bağışlaması umulur.

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, İslâm ahlakıyla ilgili konular üzerinde duruldu ve aydınlatıcı, aynı zamanda yönlendirici bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, üstünlüğün, şeref ve itibarın «takvâsda olduğu, kim daha çok Allah'tan korkup fenalıklardan sakınırsa, onun' daha üstün kabul edildiği açıklanıyor. İman ile İslâm kavramları arasındaki farka de­ğiniliyor. Gerçek mü'minlerin üç önemli vasfı üzerinde duruluyor. İslâm'a girenin kendi lehine mutlu yol seçtiği hatırlatılıyor.

 

Meali

 

13- Ey insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattıkve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah yanında en şerefli ve itibarlınız, (O'ndan saygı île en çok) korkup (fenalıklardan) sakınanınızdır. Muhakkak Allah bilir ve haberlidir.

14- Bedeviler, «imân ettik» dediler. De ki: «Siz imân etmediniz, bel­ki  İslâm'a girdik (zahiren teslimiyet gösterdik) deyin.  İmân henüz kalp­lerinize girmedi. Eğer Allah'a ve Peygamberine itaat ederseniz, amelleri­nizden (iyi işlerinizin karşılığında) hiçbir şey eksiltmez. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.»

15- Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine imân etmişler, sonra da (imânlarında) şüpheye düşmemişler ve mallarıyla, can­larıyla Allah yolunda cihâd etmişlerdir. İşte onlar doğrulardır.

16- De ki: «Siz, dininizi, dindarlığınızı Allah'a mı öğretmek istiyor­sunuz?! Allah, göklerde olanı da, yerde olanı da bilir. Allah her şeyi (en iyi) bilendir.

17- İslâm'a girmelerini senin başına kakıyorlar. De ki: «İslâm'a gir­menizi benim başıma kakmayın, ama eğer doğru kimselerseniz Allah, sizi doğru yola eriştirdiği için sizi minnet altında tutar.»

18- Şüphesiz ki, Allah, göklerin ve yerin gaybını (görünmeyen her şeyini) bilir. Allah, yapageldiğiniz şeyleri görüp bilendir.

 

İniş Sebebi

 

İbn Abbas  (R.A.) diyor ki:

 Ashabdan Sabit b. Kays (R.A.), mecliste kendisine yer vermiyen adamı anasıyla ayıplamıştı. Bunu işiten Resûlüllah (A.S.) : «Falanca ka­dından söz eden kimdi?» diye sordu. Sabit (R.A.) : «Ben idim» deyince, Resûiüllah (A.S.) ona : «Şu cemaatin yüzüne dön de bak, neler görebile­ceksin?» buyurdu. O da baktı ve : «Beyaz, siyah, kızıl, esmer renkte in­sanlar görüyorum» dedi. Efendimiz (A.S.) ona : «O gördüklerinden ancak diyanet ve takva ile üstün tutulabilirsin» buyurdu. O sebeple ilgili âyetler indi. [29]

Ayrıca bulunduğu mecliste içeri giren din kardeşine yer açmayan kişi hakkında da şu âyet indi: «Ey imân edenler! Bulunduğunuz toplantılarda size «yer açın» denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin..» [30]

Diğer bir rivayete göre :

Mekke fethedildiği gün, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Bilâl'e, Kabe'nin damına çıkıp ezan okumasını emretti. Bilâl (R.A.) çıkıp ezan okumaya baş­layınca, Mekke'nin ileri gelenlerinden Itâb b. Useyd (veya Esîd) : «Allah'a hamd olsun ki, babam daha önce öldü de bugünleri görmedi?» diye mırıl­dandı. Hars b. Hişâm de : «Muhammed bu siyah kargadan başkasını bu­lamadı mı?» diyerek öfkesini belirtti. Ebû Süfyan ise : «Bu hususta bir şey söylemek istemem. Çünkü göklerin ilâhının hemen Muhammed'e haber vereceğinden korkarım» dedi. Bunun üzerine Melek Cebrail yukarıdaki âyetleri  indirdi. [31]

 

İlgili Hadîsler

 

Peygamber (A.S.) Efendİmiz'den soruldu:

—  İnsanların hangisi daha hayırlıdır? Cevap verdi:

—  Allah yanında insanların en iyileri ve hayırlıları, Allah'tan en çok korkup fenalıklardan en çok sakınanlarıdır.

—  Biz bunu sormuyoruz.

—  O halde insanların en iyisi, peygamber oğlu peygamber, Peygam­ber İbrahim Halîl torunu Yusuf Peygamber'dir.

—  Biz ondan da sormuyoruz.

—  Siz Arap madenlerinden mi soruyorsunuz?

—  Evet...

—  Sizin cahiliyet devrinde iyi ve seçkin olanlarınız, -şeriat ahkâmını bildikleri takdirde- İslâm'da da iyi ve seçkinlerinizdirler. [32]

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Ebû Zerr'e (R.A.) hitapla şöyle buyurdu:

«Ya Ebâ Zer! Dikkat et ki sen ne kızıldan, ne de siyahtan hayırlısın. An­cak Allah'tan korkup kötülüklerden sakınmanla üstünlük sağlamış olur­sun.» [33]

«Müslümanlar kardeştirler. Takva dışında birinin diğerine üstünlüğü yoktur.» [34]

«Hepiniz Adem'in oğullarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Bir kavim ya atalarıyla böbürlenmekten vaz geçer, ya da Allah yanında kara böcekten daha basit kalır.» [35]

«İnsanların en hayırlısı, en çok okuyup, Azız ve Celîl olan Allah'tan en çok korkan ve en çok iyilikle emredip kötülükten men'eden ve yakın­larıyla en çok ilgi kurandır.» [36]

 

İslâm'da  Soylu  Sınıf Yoktur

 

«EV insanlar! Hakikat biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık..»

İslâm, sınıf, milliyet, dil ve renk farkını kaldırıp cihan kardeşliğinin te­melini atan son dindir. Baba ve dedelerle; şu veya bu aile veya kabile ve aşiretle övünmeyi, böbürlenmeyi ve bu sebeple imtiyazlı bir sınıf haline gelmeyi hoş karşılamamış ve bunu yasaklamıştır.

Zira İslâm, kişiyi, sahip olduğu imân, irfan, bilgi ve takva derecesiyle değerlendirir; Allah'tan saygı ile korkup fenalıklardan sakınmayı üstünlük sebebi olarak gösterir.

İslâm'ın insanı bu hak terazide tarttığını unutanlar veya bilmeyenler, soyluluklarına bakarak başkalarını küçük görürler, kötü lâkap takmaktan, fena zan beslemekten zevk duyarlar. Kendilerini hep üstün tutabilmek için diğer insanların kusurlarını araştırıp teşhir etmeyi kendilerine görev sa­yarlar.

On üçüncü âyetle, cihan kardeşliğinin kıstası ortaya konmakta ve her türlü soylu ve imtiyazlı sınıf reddedilmektedir. Çünkü insanların hepsi Adem'in oğullarıdır, Adem ise topraktan yaratılmıştır. Bilâl el-Habeşî'nin Kâbe'nin damına çıkıp ezan okumasını emreden Resûlüllah (A.S.) Efendi­miz, bununla bütün dtinyaya şuhu ilân etmek istemiştir: «Din, renk, ırk ve soy farkı kaldırılmıştır. Allah yanında en saygıdeğer ve en mükerrem insan, Allah'tan eh çok korkup, fenalıklardan en çok sakınandır. Kendini bu manevî dereceye getiren Habeşli siyahı Bilâl elbette Kabe'nin damına çıkmaya lâyıktır.»

Böyle olmakla beraber, neden insanlar çeşitli kavim ve kabilelere, aşiret ve  milletlere  ayrılmışlardır?  Bu  sorunun cevabını yine ilgili  âyetin son bölümü vermektedir: «Birbirinizle tanişasanız diye sizi milletlere ve kabilelere ayırdık..»

Şüphesiz yeryüzünde bütün insanların tek bir miliet haline gelip bira-rada yaşaması birçok sıkıntıları, zorlukları ve ihmalleri beraberinde geti­rirdi. Her şeyden önce dosdoğru tanışma imkânı kalmaz, rekabet duygusu ölür, geçimsizlik, sürtüşme, tartışma ve benzeri durumlar her gecen gün artar ve otokontrol diye bir mekanizma sağlanamazdı.

 

Şuûb  Ve Kabâil

 

Kur'ân, bir bütün halinde olan karaparçasımn zamanla parçalanıp kı­talara ayrılmasıyla, her parça üzerinde bulunan insanların birtakım şa'b ve kabilelere ayrıldıklarını dolaylı bir anlatımla haber vererek ilim adam­larına bu konuda ip ucu ve hareket noktası göstermektedir.

Öyle ki: Birçok kabilelerin birleştiği köke, «şa'b» denilmekte ve böy­lece «şa'b» kabilelerin başı ve aslı sayılmaktadır. Şüphesiz bu bölünmeler ve ayrılmalar, soy-sop ile böbürlenmek için değil, rahat ilgi kurmayı kolay­laştırmak ve dünyaya hareket ve canlılık kazandırmak içindir. Zira Allah her şeyi en iyi bilendir ve*her konudan haberdardır.

 

Millet  Kavramı

                                                                  '

Bu kavram Kur'ân'da ayrı; Osmanlıca ve Türkçede ayrı anlama de­lâlet etmektedir. Kur'ân'da 18 yerde geçen bu isimle din ve şeriat kasde-dilmektedir. Buna, Allah'ın peygamberler vasıtasıyla insanlardan yana meşru' kıldığı sistem de diyebiliriz. «İbrahim'in (A.S.) milleti» Onun dini ve tebliğ ettiği şeriatı demektir.

Osmanlıca'da ise, din, mezhep hakkında kullanıldığı gibi, din veya mezhepte birleşen cemaat ve zümre hakkında da kullanıldığı vakidir.

Türkçe'de, ulus ve benzer özellikleri olan topluluk demektir. O bakım­dan Kur'ân'da birçok yerde geçen «kavim» ismini «millet» olarak çevirmeyi uygun gördük. Zira yeni kuşaklar daha çok Türkçe'de çok yaygın olan «millet» kavramını bilirler.

Konumuzu oluşturan âyette ise, yeryüzüne yayılıp üzerinde gruplar halinde yaşayan insan topluluklarından her birine «şa'b» ve «kabile» de­nilmesinin sebebi gayet açıktır. Şöyle ki: Kur'ân bir memleket sınırlan içinde yaşayan insanların tümüne «millet» demez, «şa'b» ve «kavim» der. Aynı zamanda o toplulukta yer alan her boya «kabile» adını verir. «Millet» ismini, daha çok peygambere izafe ederek kullanır ve bundan ülkede ya­şayan ulusu kasdetmez, din ve şeriat ifade ettiğini belirtir. «Millete İbra-fıim» terkibinde olduğu gibi. Sonra bu isim Allah'a veya başka şahsa izafe edilemez; yani  «Millete'llah»  veya  «Millete Hasan» denilmez.

«Din» ismi ise, hem peygambere, hem Allah'a, hem de ümmetten her­hangi bir ferde izafe edilebilir. Meselâ «Dînüllah», «Dînü Muhammed», «Dînü Ali» denilebilir. Bu da aneak bir şeriatın tümü kasdedildiği zaman böyle kullanılır. Ceza ve hesap, işlenen amel karşılığı olarak kullanıldığı zaman bunlardan  hiç birine izafe  edilmez.

 

İslâm Ve Gerçek Müslüman

 

«Bedeviler, «imân ettik» dediler. De ki: «Siz imân etmediniz, belki İslâm'a girdik (za­hiren teslimiyet gösterdik) deyin..»

«İslâm» ismi üzerinde hayli durulmuştur. Bunu «silm» yani barış an­lamına alanlar, 14. âyetteki bedevilerin «âmenna» demesi üzerine, Cenâb-ı Hakk'ın onların «eslemnâ» demelerini beyân buyurmasını delil gösteriyor­lar. Öyle ki, ganimete erişmek için imân ettiklerini söyleyen bedeviler, o gün için «silm»e girmiş bulunuyorlardı. İmân ise, kalp ile tasdîk, dil ile ik­rar konusu olduğundan, onların kalplerine sözü edilen ortamda imân he­nüz girmiş değildi.

Bütün bu açıklama ve tesbitlerden anlıyoruz ki, İslâm, şeriâtte iki an­lama delâlet etmektedir: Birincisi, imândan sonra, ondan aşağı derecede gelen bir teslimiyettir ki, yalnız dil ile ikrar kapsamına girer. Bedevilerin sözü edilen günlerde «eslemnâ» yani «biz İslâm'a girdik, teslim olduk» demeleri gibi. Zahir ile hükmeden din, onların mallarının ve canlarının ko­runmasını sağlamıştı. Diğeri ise, kalbî imânla birlikte Hakk'a teslimiyete delâlet eder ki, bu, zahirî bir teslimiyetten ibaret değil, imânla birleşen bir teslimiyettir. İbrahim Peygamber'in (A.S.) «Eslemtü li-Rabbi'l-âlemîn», «Ben, âlemlerin  Rabbına inanıp teslim oldum» demesi gibi.

 

Allah  Ve  Resulüne  Mutlak   İtaat

 

 AIIah'a ve rine itaat ederseniz, amellerinizden (iyi işlerinizin karşılığında) hiçbir şey eksiltmez..»

Hakikî müslüman, içiyle, dışıyla, kalbiyle, organlarıyla şüpheden ve gösterişten uzak anlamda itaat eden kimsedir. Kendini bu çizgiye getiren mü'minlerin iyi-yararlı amellerinden hiçbir şey karşılıksız kalmaz ve fazla­sıyla mükâfatlandırılır. Zahiren İslâm'a girenlere gelince: Öylesi hakikî müslim ve mü'min kabul edilemiyeceğinden dolayı, iyi-yararlı amelleri Al­lah yanında boş ve anlamsızdır, onun için uhrevî mükâfat söz konusu değildir. Çünkü Cenâb-ı Hak ancak gerçek imândan kaynaklanan amel­leri kabul eder.

Böylece şüpheciler ve ikiyüzlü dönekler uyarılmakta, ölmeden önce iyi niyet ve ıhlâsa dönmeleri önerilmektedir. Nitekim Resülüllah (A.S.) Efendimiz: «Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; ama kalplerinize ve amellerinize bakar» [37] buyurarak zahiren iyi-yararlı görülen amellerin temelinde mutlaka samimi ve hakikî imânın bulunmasına işarette bulunmuştur.

 

Sadık  Mü'minlerin Özellikleri

 

«Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah'a ve Peygamberine imân etmişler, sonra da (imanlarında) şüp­heye düşmemişlerdir..»

Kur'ân bu âyetle, sadık mü'minlerin dört önemli vasfını, diğer bir an­latımla dört özelliğini sıralayarak, bu yüksek şerefe erişmek için birta­kım külfetlere ve fedakârlıklara gerek bulunduğuna işaret etmektedir:

1- Allah'a dosdoğru imân ve teslimiyet,

2- Şirke,  inkâra  yol açacak her türlü  şüpheden  kalbi   uzak tutup buna özen göstermek,                                         

3- Mal ve can ile Allah yolunda (İslâm'ın ve insanlığın selâmeti için) kutsal savaşa  katılmak,

4- Resûlüllah'a  (A.S.) dosdoğru inanmak ve uymak..

Böylece Kur'ân, kalbî ve bedenî ibâdetle, malî ibâdeti birleştirmekte­dir, İmân kalbe dayalı bir mânadır; iyi-yararlı ameller onun en tabii mah­sulüdür ve aynı zamanda kulun imân sadakatinin başlıca belirtilerinden biridir.

 

İslâm'ı Din Seçenlerden, Bunu Minnet Duygusu Haline Getirenler Uyarılıyor

 

«İslâm'a girmelerini senin başı­na kakıyorlar. De ki: «İslâm'a girmenizi benim başıma kakmayın; ama eğer doğru kimselerseniz Allah sizi doğru yola eriştirdiği için sizi minnet altında tutar.»

Özellikle bedeviler, Peygamber'e (A.S.) karşı savaşmayıp İslâmiyeti din olarak seçmelerini zaman zaman başa kakıyorlardı. Bu tutumları on­ların henüz hakiki imânın zevkini duymadıklarını; İslâm'a intisaplarının birtakım sosyal ve ekonomik meselelere dayandığını gösteriyordu. 14. âyet ile 17. âyetler inince, ilâhî beyân bedevîler üzerinde geniş tesir meydana getirdi. Allah'ın kalplerde ve kafalarda dönüp dolaşan niyet ve düşün­celeri de bildiğini anlamakta gecikmediler. O bakımdan çoğu kalbindeki şüphe ve tereddüdü attı. Ancak onlar henüz yeterince İslâm kültürünü alma imkânı bulamadıkları için ara-sıra Peygamber'e (A.S.) serzenişte bulunurlardı. Hz. Peygamber (A.S,) terbiye ve nezaketi gereği onların bu gibi söz ve davranışlarını hoş karşılar ve kısa zamanda onları eğitip ol­gunlaşma çizgisine getirmeye gayret ederdi. Cenâb-ı Hak, onları sadakate ve imân zevkine davet ederek, uyanmalarını dilemekten ve yol göster­mekten elbetteki çekinmezdi. İşte ilgili âyetler bu amaca yönelik olarak in­dirilmiştir.

Hucurat Sûresi'ne «Allah ve Resulünün huzurunda ileri gitmeyin, on­ların buyruklarını aşmayın..» emriyle başlandı. İlâhî hidâyete lâyık görü­lenlerin bundan böyle şükretmelerinin gereği üzerinde durularak, Cenâb-ı Hakk'ın insanların işleyegeldikleri her şeyi hakkıyla görüp bildiği belirti­lerek sûre  noktalandı.

Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak eyleyen Rabbımıza hamd-u se­nalar; Allah'ın muradını bize en güzel şekilde açıklayan Resülüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.

 



[1] Tefsîru  Gârâibi'l-Kur'ân/Nizamuddin Nisâbûrî :  26/69 - Tefsîr-i Kurtu-bî : 16/300

[2] Tefsîrü   Gârâibi'l-Kur'ân/Nizamuddin   Nisâbûrî;   26/69 - Lübabu't-te'vîl : 4/163                    '                                                            

[3] Lübabu't-te'vll :  4/163

 

[4] Buharî/ıydeyn :   3,  8, 10, 17,  adâhî :   1.   11-   Müslim/adâhî :   7-  Ahmecl 4/282, 303

[5] Lübabu't-te'vîl : 4/163

[6] Tirmizî/savm :  3-  Buharî/savm :   11- Nesâî/siyâm :   37

[7] Ebû Dâvud/akdiye :   1- Tirmızî/ahkâm :  3- Nesâi/kudat:  11- îbn Mâce/ menâsik :  38- Ebû Dâvud/mukaddeme :  30-  Ahmed :   1/37- 5/230. 236. 242

[8] Hâkim : İbn Abbas (R.A.) dan  isnad-i sahih ile... - Ebû D&vud/menâsik: 5G- İbn Mâce/menâsik :  84- Taborânî/kader :  3- Ahmed :  3/26

 

[9] Tefsîr-i Kurtubî :   16/309 - Tirmizî - Lübabu't-teVü :   4/166

 

[10] Esbab-ı   Niazûl/Nisâbûrî :   261-   Llibabu't-te'vîl :   4/166

[11] Müsned-i   Ahmed :   3/135

[12] Tirmizî/birr :   66-  îbn Hibbân

[13] Geniş bilgi için  bak:   Bedayi'u's-Senayi'  Fi-Tertibi'ş-Şerâyi1 :   6/266-270 ve 7/33-64

 

[14] Lübabu't-te'vîl :   4/167-   Buharî/sulh :   1-   Müslim/cihâd :   117-   Ahmed : 3/157, 219  (Aynı olay az farklı elfaz ile rivayet edilmiştir.)

[15] Lübabu't-te'vîl :   4/167

[16][16] İbn Kesir :   4/211

[17] Buharî/mezâlim : 3, İkrah : 7- Tirmizî/fiten : 68, Dâremî/rİkak : 40-'Ah­med :  3/99, 201

[18] Buharı/imân : 36, edeb : 44, fiten : 8- Müslim/İmân: 116- Tirmizî/birr : 51, imân : 15- Nesâî/tahrîm : 27- İbn Mâee/fiten : 4, mukaddeme : 7, 9- Ahmed: 1,  176,  178,  385. 411,  454, 460

 

[19] Fütuhu'ş-Şam/Vâkıdî

[20] Lübabu't-te'vü :  4/169- Tefsîr-i Kurtubî :   16/324

 

[21] Lübabu't-te'vîl : 4/169- Tefsîr-i Kurtubî :   16/324

[22] Tefsîr-i Kurtubî :  16/326

[23] İbn Mâce : Abdullah b. Ömer (R.A.) dan - îbn Kesîr : 4/212

[24] Buharî/yasâya :  8, nikâh:  45, edeb :  57, 58-  Müslim/birr :  28- Tirmizî/ birr :  56- Âhmed :  2/245

[25] Taberânî :  Haris b. Nu'mân  (R.A.) dan

[26] Müsned~i Ahmed :   4/148,  153,   158,   159

[27] Tirmizî/birr :   23-  Dâremi/rikak :   6-   Taberânî/kelâm :   10-   Ahmed :   2/384, 386

[28] Müslim/birr :   32-  Ebû  Dâvud/edeb :   35-   Tirmi2î/birr :   18-   îbn  Mâce/ fiten ;   ?.    Ahmed:   2/277, 360- 3/491-4/168

 

[29] Lübabu't-te'vll Fi Maani't-Tenzîl: 4/172

[30] Mücadele Sûresi:   11

[31] Lübabu't-te'vîl Fi Maani't-tenzîl: 4/172

[32] Buharî/enbiyâ :  8, 14, 19, menâkıb ;  20, tefsîr ;   12-' Müslim/fezâil :   168-Ahmed : 2/431

[33] Müsned-i Ahmed :  5/158

[34] Ebû Dâvud/eymân :  7, imaret:   36, edeb :   38- Tirmizî/hudud :   3, birr : 18, tefsîr:   9-  îbn Mâce/ticarat :   45-  Ahmed;   2/6,  8, 91, 311,  360-3/491-4/66, 69, 79

[35] Hafız   Bezzâr :   Huzeyfe   CR.A.) den

[36] Müsned-i Ahmed :  6/432

 

[37] Müslimı/rbirr : 32- îbn Mâce/zühd : 9- Ahmed ;  2/285, 539