Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hucurât Sûresi - Kuran - 049Hucurat - 19. Sayfa

HUCURÂT SÛRESİ 2

Müslümanların Îlahi Hükümler Karşısında Takınmaları Gereken Tavırlar  2

Açıklama: 2

Resulullah İle Konuşma Adabı 2

Bazı Kelimeler: 2

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 3

Açıklama: 3

Haber Alırken Araştırıp Doğruyu Tesbit Etmeliyiz. 3

Bazı Kelimeler: 4

Nüzûl Sebebi: 4

Açıklama: 4

Dahili Çekişmeleri Nasıl Yok Edeceğiz?. 5

Bazı Kelimeler: 5

Nüzul Sebebi: 5

Açıklama: 5

İnsanların Bir Arada Yaşamalarını Sağlayan İlahi Öğütler. 5

Bazı Kelimeler: 6

Önceki Ayetlerle İlişkisi: 6

Açıklama: 6

Sahih İman. 8

Bazı Kelimeler: 8

Nüzul Sebebi: 9

Açıklama: 9


HUCURÂT SÛRESİ

 

"Bu sure alimlerin icmaı ile Medeni olup 18 ayettir. Bu surede Mekarim-i ahlak toplu bir sekile anlatılmakta, müslümanlar bu alanda İrşat edilmekte­dirler. Allah'a ve Resulüne karşı nasıl bir tutum takınmaları gerektiği açık­lanmakta, fasıklann haberlerine karşı nasıl bir tavır takınmaları gerektiği izah edilmektedir. Yanlarında hazır bulunsunlar veya gıyaplarında bulunsunlar, mü­min kardeşlerine nasıl muamele yapmaları gerektiği bildirilmektedir. Bunun yanisira imanm hakikati ile mü'minlerin durumları izah edilmekte, ayrıca fa­ziletli ameller ile değerli huylar ve hasletler anlatılmaktadır.[1]

 

Müslümanların Îlahi Hükümler Karşısında Takınmaları Gereken Tavırlar

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

1- Ey inananlar! Allah 'tan ve peygamberinden Öne geçmeyin; Allah 'tan sakının; doğrusu Allah işitir ve bilir.

Bazı kelimeler:

öne geçmeyin. Yani onlardan önce söz söylemeyin ve hü­küm vermeyin. Allah ve Resulünün önünde.[2]

 

Açıklama:

 

Ey sahih imanla muttasıf olanlar! Evet bu vasfa sahip olan kimselerin Allah'ın emrine uymaları diğer in­sanlara nisbetle daha çok gereklidir. Ey bu vasfa sahip olanlar! Allah ve Re­sulünden önce söz söylemeyin veya herhangi bir iş hakkında hüküm verme­yin. Allah'tan önce söz söylemediklerine ve O'nun emri ile amel ettiklerine Cenab-ı Allah'ın tanıklık ettiği melekler gibi olun.

Bu, herhangi bir hususta Allah'ın kitabına ve Resulünün sünnetine bağ­lı kalmadan herhangi bîr işi yapmama konusunda açık bir yasaktır. "Pey­gamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladiysa, ondan sakının ve Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir"[3].

Allah ve Resulünün önüne geçmeyin.

Burada Resul, Allah'ın emirlerinin tebliğcisi ve O'nun şeriatinin koru­yucusu olduğundan dolayı ayet-i kerimede zikredilmiştir.

Allah'ın gazabından ve azabından korunmak için gerekli tedbirleri ala­rak O'ndan sakının, emrine uyun, yasaklarından uzak durun. Sizler için Al­lah tarafından çizilmiş olan hududun yanında durun. İlerisine geçmeyin. Al­lah, söylenen bütün sözleri işitendir. Yaptıklarınızın karşılığım tam "olarak ve­recektir. Bilinmesi gereken işlerin hepsini bilendir. Amellerinizin karşılığını eksiksiz olarak verecektir. Hayır işlemişsenİz hayır, şer işlemişseniz şer göre­ceksiniz.

Bu ayet-i kerime dinin önemli esaslarından birini belirtmektedir ki bu da, hükmün sadece Allah'a ait oluşdur. O'nun hükmünü aksatacak hiçbir kimse yoktur. O, hüküm verenlerin de hüküm verenidir. "Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da se-nîn verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar"[4].

Herhangi bir hükümde Allah ve Resulünün önüne geçmekten yasaklan­dığımıza göre Allah ve Resulünün emrini bugün terk etmekte olan ve tağuta teslim olup hükmüne razı olan biz müslümanların vay haline![5]

 

Resulullah İle Konuşma Adabı

 

2- Ey inanlar! Seslerinizi, Peygamberin sesini bastıracak şekilde yük­seltmeyin. Farkına varmadan, işlediklerinizin boşa gitmemesi için, Peygam­bere birbirinize bağırdığınız gibi yüksek sesle bağırmayın.

3- Seslerini Peygamberin yanında kısan kimseler, Allah'ın gönülleri takva ile sınadığı kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük ecir vardır.

4- Ey Muhammedi Sana odaların ötesinden seslenenlerin çoğu aklet-meyen kimselerdir.

5- Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi şüphesiz onlar için daha iyi olurdu. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.[6]

 

Bazı Kelimeler:

 

Cehr kelimesi bir şeyin fazlasıyla zuhur etmesi, gözü veya kulağı ifrat derecede duygulandıracak derecede görünmesidir. Amellerinizin boşa gitmesi.Bakışı veya sesi kıs­mak. Allah onların kalplerini sınadı.Hücre kelimesinin çoğulu olup oda manasına gelir. Odaların dışın­da ve gerisinde.[7]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Önceki ayet-i kerimede müslümanların Allah ve Resulüne karşı takın­maları gereken edep ile Allah ve Resulünün mertebeleri açıklanmış idi. Bu ayet-i kerimelerde ise insanların peygamberle ne şekilde konuşmaları ve O'na karşı nasıl bir muamele tarzı takip etmeleri gerektiği izah edilmektedir.[8]

 

Açıklama:

 

Ey inananlar! Resuîullah (S.A.V.) ile konuşurken sesinizi O'nunkinin üstüne çıkarmayın. Aksine O'nunla sesinizi kısarak, gürültü yapmadan konu­şun. Evladın babası ile konuştuğu gibi O'nun huzurunda konuşun. Kendi­siyle konuştuğunuzda o sükut etmekte ise yüksek sesle konuşmaktan sakı­nın. Biribirinhe bağırdığınız gibi O'na bağırmaktan hazer edin.

Cenab-i Aiiah kullarını,. Peygamberle ne şekilde konuşmaları gerektiği hususunda yüksek bir edeple terbiye etmiştir. Peygamber, Cebbar ve üstün­lük taslayan biri değildi. O, alçak gönüllülük, haya ve utangaçlık bakımın­dan numune-i imtisaldİ. Cariyenin biri yolda O'nunla karşılaşıp konuştuğunda, cariye kendisinden ayrılmadan o cariyeden ayrılmazdı. Meşguliyeti çok, dü­şüncesi fazla idi. İslam ümmetinin durumunu çok düşünür idi. Araplar yu­muşaklık, nezaket, konuşma edebini bilmeyen katı bir kavim idiler. Cenab-ı Allah, Peygamber ile konuşurken seslerini O'nunkinin üstüne çıkarmamala­rını emir buyurdu. Peygamber susmuş vaziyette iken O'na hitap ettiklerinde yüksek sesle konuşmalarını yasakladı. Aksi takdirde, onların daha önce işle­miş oldukları salih amellerini boşa çıkaracağını söyleyerek onları tehdit etti. Yaptıkları amellerin sevapsız kalacağını söyledi, Farkına varmadan amelleri­nin boşa gideceğini bildirdi. Zira bir kişi bir şeyi adet haline getirdiğinde hiç düşünüp tefekkür etmeden o işi yapar. Yaptığı bu iş kötü olabilir. O zaman bu kötülüğü, daha önce işlemiş olduğu iyilikleri —kendisi farkına varmadan— silip götürür.

İşte bu ifadelerle İnsan, yumuşak sözlü olmaya ve konuşma edebine ria­yet etmeye teşvik edilmektedir. Cenab-ı Allah bu'meyanda şöyle buyuruyor: Resufullah'ın yanında seslerini kısıp yükseltmeyenler, Allah tarafından kalp­leri arındırılıp ihlasli kılınan ve takvaya hazırlanan kimselerdirler. Ya da ken­dilerini denedikten sonra Cenab-ı Allah'ın kendilerini takvaya hazır hale ge­tirdiği kimselerdirler ki bunlar için Rableri katında, işledikleri salih amele kar­şılık büyük bir bağışlama ve bol bir mükafat vardır.

Zeyd bin Erkam'dan rivayet; Araplardan bir grup insan Peygamber (S.A.V.) efendimizin yanına gidecek oldular, Bİribirlerine şöyle dediler: Gelin şu adama gidelim. Eğer Peygamber ise O'nun sayesinde insanların en mutlu­ları oluruz. Eğer hükümdar ise O'nun kanatları altında rahat bir hayat süre­riz.

Sonra bunlar Peygamberin hücresinin yanına gelip dışardan ona Ey Mu-hammed! diye seslendiler. Bunun üzerine Cenab-ı Allah şu ayet-i kerimeyi inzal buyurdu: "(Ey Muhammed), odaların arkasından sana bağıranların çok­ları, düşüncesiz kimselerdir". Cenab-ı Peygamber onların bu şekilde kendisi­ne seslenmelerinden incindi. Yüce Allah onların akılsız kimseler olduklarına hükmetti. Çünkü onların bir kısmı akla muvafık olmayan şeyler yapıyorlar­dı. Şüphesiz bu gibi kimseler umumi edeb kanunlarını bilmediklerinden do­layı akılsızlıkla nitelendirilmişlerdir. Bunlar, ziyaretçinin uyması gereken ko­nuşma adabını, konuşulacak zaman ve mekanı münasip bir şekilde seçmeyi bilmiyorlardı. Bunlar, Peygamberin kendi hücresinden dışarı çıkmasına dek bekleyip sabretselerdi, kendileri için daha hayırlı olacaktı. Zira o esnada Pey­gamber (S.A.V.) efendimiz kendi odasında öğlen istirahatinde bulunmaktay­dı. O yüce insan, çok az zamanlarda kendi ashabından ayrılıp istirahate çe­kilirdi. Geceleyin ya da öğlen vakti kısa bir süre için istirahate çekilirdi.

Kur'an-ı Kerim, büyük-küçük hiçbirşeyi ihmal etmemiş, konuşma ada­bını ve evlere girmek İçin izin isteme usulünü bile anlatmıştır.[9]

 

Haber Alırken Araştırıp Doğruyu Tesbit Etmeliyiz

 

6- Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın biri size haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra et­tiğinize pişman olursunuz.

7-8- Bilin ki, içJnizde Alîah'm peygamberi bulunmaktadır. Eğer o, bir çok işlerde size uymuş olsaydı şüphesiz kötü duruma düşerdiniz; ama, Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı size iğrenç göstermiştir. İşte böyle olanlar, Allah katından bir lütuf ve nimet sayesinde doğru yolda bulunanlardır. Allah bi­lendir, Hakîm'dir.[10]

 

Bazı Kelimeler:

 

Şer'î hududun dışına çıkan. Önemli haber. Araştırın.Pişmanlık gösterenler. Zorluk ve meşakkat.Süsledi.itaatin dışına çıkan ve cemaatten ayrılan kimsenin durumu. Din ve dünya için uygun ameller işle­yen kimseler.[11]

 

Nüzûl Sebebi:

 

Peygamberimiz (S.A.V.) efendimiz, zekat toplaması İçin Velid bin Ukbe'yi Mustalık oğullan kabilesine gönderdi. Velid'in gelmekte olduğunu duyan Mus-îalik oğulları onu karşılama hazırlığı içine girdiler. Velid, karşılamaya çıkan Mustalık oğullarının kendisi ile savaşacakları düşüncesine kapıldı. Halbuki bu yanlış düşünceyi şeytan onun kalbine bırakmıştı. Karşısına çıktıklarını gö­rünce geri dönüp peygambere, Mustalık oğullarının zekat vermediklerini söy­ledi.

Peygamber efendimiz onun anlattığı bu durumdan ötürü öfkelendi ve Mustalık oğulları ile savaşmaya niyetlendi. Mustalık oğullarına gelince onlar Velid'in -ResuluIIah'a gelip yanlış haberler İlettiğini duyunca bizzat kendileri gelerek işin içyüzünü Resulullah'a açıkladılar ve şöyle dediler: Allah ve Re­sulünün bize karşı öfkelenmesinden Allah'a sığınırız! O, bize, zekat topla­ması İçin bir adam gönderdi. Biz bundan sevinç duyduk. Onu karşılamak için toplanıp hazırlığa giriştik. Ama kendisi yolun sonuna gelmeden geri döndü. Bu işin Resulullah'ı öfkelendirmesinden korktuk...

Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerime nazil oldu. İşi iyice araştırma­dan derhal karar vermekten insanları sakındırmak ve men etmek için o bu-, yük sahabi yani Velid bin Ukbe faşıklıkla nitelendirildi. Fakat O, meseleyi te'vil eden müctehid bir kimse idi. Aslında gerçek anlamıyla fasık biri değil­di.[12]

 

Açıklama:

 

Ey Allah'a ve Resulüne inananlar! Fasıkm biri size yalan bir haber getir­diğinde önce hakkı batıldan ayırt etmek ve işin iç yüzüne vakıf olmak İçin haberi iyice araştırınki, tehlikeli durumlara düşmeyesiniz. Yalan nice dostları birbirinden ayırmış ve nice kanlar akıtmıştır! Nice savaşların ve saldırıların vuku bulmasına sebebiyet vermiştir. Kinlerin ve düşmanlıkların patlak ver­mesine yol açmıştır! işte bu nedenle Peygamber (S.A.V.) efendimiz yalanı kö­tülemek, doğruluğu övmek İçin şöyle buyurmuştur; "Doğruluk iyiliğe götü­rür, iyilik Cennete götürür, yalan İse günahkâtlığa götürür. Günahkârlık Ce­henneme götürür". Yine bir başka hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Ağır davranmak Allah'tan, acelecilik ise şeytandandır". Size gelen haberi İyi araştırın ki;bilmeyerek bir kavme kötülük dokundurmayasınız, bu İşten Ötürü de pişman olmayasınız. Şayet Peygamber (S.A.V.) efendimiz, Velid bin Ukbe'nm sözüne uysaydı Allah ve Resulünü seven mü'min bir kavme karşı savaş açacak, kanlarını akıtacak, haksız yere mallarım alacaktı. İşin gerçek yüzü açığa çıkınca da bu yaptıklarından dolayı pişman olacaktı.

Cenab-ı Allah kullarını ve dostlarım bu kamil edebe uymaya çağırıyor. Onları iyice araştırmadan, her habere uymaktan sakındırıyor ki, bilmeyerek bir kavme kötülük etmesinler ve yaptıkları işten de esef duyup pişman olma­sınlar.

Rivayetler, Peygamber (S.A.V.) efendimiz ile sahabilerinın, Mustalık oğul­lan heyetinin sözleri üzerinde şüphelendiklerini tesbit ediyor. Sahabilerden bir kısmı onlarla savaşılmasmi Önermiş, bir kısmı çekimser kalmışlardı. Pey­gamber (S.A.V.) efendimiz işin aslını araştırması için Halid bin Velid'İ görev­lendirmiş ve onlarla savaşılması hususunda çabuk karar vermemesini emret­mişti. Ey Sahabiler, bilin ki Allah'ın Resulü sizin aranızdadir.

Bu sözden maksat bir haber vermek değildir. Peygamberin, Sahabîlerin arasında yaşadığı zaten bilinen ve görülen bir husustur. Ama bu sözden kast edilen, bu sözün gereği ve lazımı olan şeydir ki, bu da şudur: Ey sahabiler! Allah'ın güvenilir, hatadan masum, vahyi tebliğ eden elçisi sizin aranızdadır. O elçiyi, sahabiîerinden hiçbirinin yalanlamaması gerekir. Zira O'nu yalan­lamak O'na eza ve cefa verir. Kaldıki O'na itaat etmek sizin üzerinize vacip­tir. Sizin faydanız, O'na itaatİnizdedir. O elçi, her ne kadar şerefli cesedi ile aranızda değilse de her zaman müslümanlarla beraberdir. Hadisleri ve direk­tifleri ile beraberinizdedir. O, yaratıkların en hayırlısı olan Muhammed'dir. O'nun gösterdiği şerefli ve dosdoğru yola dönmeniz gerekir. Ey sahabiler! İşin tersi olsada Peygamberin kendisi size itaat ederse sizler mutlaka zahmet ve güçlüklere düşersiniz, işler tersine döner ve hoşlanmadığınız durumlarla kar­şılaşırsınız. Ama bu hiçte böyle olmayacaktır. Zira Resulullah ancak kendisi­ne vahdeyilen şeylere uyar. Mü'minler de Resule muhalefet etmekten hoşlan­mazlar. Zİra Cenab-ı Allah onlara imanı ve peygambere itaati sevdirmiş ve bu hususu onların kalplerinde süslemiştir. Küfrü, fasıkhğı ve isyanı onlara çirkin göstermiştir. Bu niteliklere sahip olan mü'minİer, dünya ve ahîrette doğru yolu bulanlardır. Cenab-ı Allah onlara in'amda bulunarak, kendi katından bir lütuf ve rahmet olarak bunu onlara yapmıştır. Allah, yaratıklarının duru­munu bilen ve yaptığı işleri de yerli yerince yapandır. Hikmet sahibidir.[13]

 

Dahili Çekişmeleri Nasıl Yok Edeceğiz?

 

9- Eğer mü'minlerden İki topluluk birbiriyle savaşırlarsa aralarını dü­zeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savasınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, âdil davranınız, şüphesiz Allah âdil davrananları sever.

10- Şüphesiz mü'minîer birbiri ile kardeştirler; öyle ise dargın olan kar­deşlerinizin atasını düzeltin Allah'tan sakının ki size atisin.[14]

 

Bazı Kelimeler:

 

Taife kelimesi bir grup insan demektir.Zulm edip tecavüzde bulunursa. Övgüye değer durumuna dönerse.

Zul-metmeksizin, ölçülü hareket etmekle.Adaletle hareket edin.[15]

 

Nüzul Sebebi:

 

İbn Abbas'tan rivayet olunduğu gibi bu ayet-İ kerimeler, birîbirleriyle vuruşan iki müslüman şahıs veya kabile hakkında nazil olmuştur.[16]

 

Açıklama:

 

Mü'minlerden iki grup savaşırlarsa müsîümanlann, onların aralarını dü­zeltmeleri ve Cenab-i Allah'ın kendi kitabında meşru kıldığı hak İle hükmet­meleri gerekir. Ya kısas ya da diyet hükmünü uygulamaları icab eder. Müslü­manların tümü üzerine vacip olan bu hükmü, devlet başkanı, yani hakim tatbik eder. Çekişen tarafları barışmaya ve Allah'ın kitabım hakem kılıp ondaki mü­samaha ve kolaylığa razı olmaya davet eder. Şayet taraflardan biri nasihati kabul etmeyip tecavüzde bulunur, başına buyruk olup diğer grupla haksız yere savaşırsa, müsîümanlann saldırgan grupla savaşmaları vacip olur. Bu hük­mü devlet başkanı tatbik eder. Devlet başkanı yoksa bu görevi müslüman top­lum yerine getirir. Zorba tarafı Allah'ın kitabına ve hakemliğine dönünceye kadar zorlar. Şayet savaştan cayıp sükunete ve mütarekeye meylederlerse ara­larını adaletle sulh etmek gerekir. Taraf tutmamak icab eder. Günümüzde ce­reyan ettiği gibi, güçlünün zayıfla ve galibin de mağlupla yaptığı barış anlaşmaları türünden olmayan, tarafsız ve insaf Ölçülerinin hakim olduğu bir an­laşma yaptırmak gerekir. Müslümanların, aradaki kin ve fesadı gidermek İçin adaletle barış yaptırmaları gerekir kî, anlaşmazlıklar, düşmanlıklar ortadan kalksın, ortalık süt liman olsun. Böylece insanlar tekrar savaşmaya dönmek­ten kurtulup kendilerini güvenlik içinde hissederler. Allah adaletle hareket edenleri sever.

Bu İç savaşlara dair İslam fıkıh kitaplarında Özel hükümler vardır. Ör­neğin bu savaşlarda yeralan kimseler teçhiz edilmezler. Esirler öldürülmez­ler. Kaçanlar takip edilmezler ve malları da alınmaz. Savaş dışında telef edi­len tazmin edilir. Fakat savaşta telef edilen tazmin edilmez. Taraflardan her ikisi saldırgan ise ve herkes kendi nefsinin hak üzere bulunduğunu iddia edi­yorsa bu durumda bütün müslümanlann, insanların canlarını ve mallarını muhafaza edecek bir şekilde barış temin etmeleri, savaş ve tahribatı Önleme­leri gerekir. "Mü'minler muhakkak kardeştirler". Bu ayet-i kerimede Cenab-ı Allah'ın emrettiği ıslah ve barıştırma prensibi anlatılmaktadır. Bunun gerek­çesi de açıklanmaktadır. Zira İman bağı ve yakınlığı, soy bağı ve yakınlığın­dan daha güçlüdür. Mü'minlerin İslam kardeşliği çok güçlü olup onları bi-ribirlerİne metin bağlarla bağlar. İnsanlar soy kardeşlerinin birİbirleriyle vu­ruştuklarını gördüklerinde aralarındaki anlaşmazlığı gidermek İçin çabucak işe koyulurlar. İşte bu ayet-i kerimede Cenab-ı Allah, iman bağının soy bağın­dan daha güçlü olduğunu açıklamaktadır. "Müslüman, müsîümanm karde­şidir. Ona zulmetmez. Onu yardımsız bırakmaz ve onu kötülemez". Hem bi-linki Allah'tan korkup takvalı olmak, insanlar arasındaki çekişme ve anlaş­mazlığı önleyen umumi bir ilaçtır. Bu, rahmet ve kurtuluş yoludur.[17]

 

İnsanların Bir Arada Yaşamalarını Sağlayan İlahi Öğütler

 

11- Ey İnananlar! Bİr topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de on­lar kendilerinden daha İyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya almasın­lar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın; bir­birinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Teybe etmeyenler, işte onlar zalimlerdir.

12- Ey İnananlar! Zannm çoğundan sakmm, zira zannm bir kısmı gü­nahtır. Birbirinizin suçunu araştırmayın; kimse kimseyi çekiştirmesin; hangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır? Ondan tiksinirsiniz; Allah'­tan sakmm, şüphesiz Allah tevbeieri daima kabul edendir, acıyandır.

13- Ey İnsanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasımz. Şüp­hesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakmanızdır. Allah bilendir, haberdardır.[18]

 

Bazı Kelimeler:

 

Alay edip küçümsemesin.Erkekler. Çünkü onlar kadınlara üstündürler. Dille ayıplamayın. Be­riniz diğerine çirkin lakap takmasın.Zikretmek, nam ve şöhret an­lamlarına gelir.Uzak durun.Zannetmek ki, bu da bilgi İle vehim arasındaki bir haldir.Günah. Araştırmayın. Gıybet etmesin. Şa'b kelimesi, beUi bir vatanı olup, ka­bileden daha genel olan bir insan topluluğu demektir.[19]

 

Önceki Ayetlerle İlişkisi:

 

Bu ayet-i kerimelerde İlahi bir tertip vardır. Yüksek seviyedeki bu tertip ile Cenab-ı Allah insan toplulukları arasındaki anlaşmazlık ve çekişme meselelerini, fasıkların getirdikleri haberlere dayamakta ve desisecİ kimselerin fit­nelerine istinad ettirmektedir. Bu sebeple, geçmiş ayet-i kerimelerde insanla­rın kendilerine gelen haberleri iyice araştırmalarını tenbih etmektedir. Bu eş­siz bir tertiptir. Bu ayet-i kerimelerde bu ilahî irşatların zikredilmesi insanlar arasındaki kinlerin çıkarılıp atılması, husumetlerin öldürülmesi hususunda garanti vermektedir. Böylece İslam ümmeti bundan sonra tek bir vücut gibi olacaktır.[20]

 

Açıklama:

 

"Ey İnananlar, bir topluluk, (diğer) bir toplulukla alay etmesin. Belki (alay ettikleri kimseler,) kendilerinden iyidirler". Cenab-ı Allah, davet ettiği şeyin, sahih imanın gereklerinden olduğunu bizlere hissettirmek ve de başka­larını alaya almaktan bizleri yasaklamak için m.ü'minlik vasfımızla bizlere seslenmektedir. Ey iman edenler! Bir adam veya bir cemaat bir başka adamı veya başka cemaatleri alaya almasın. İnsanları alaya almak, Rahmanı öfke­lendirip şeytanı memnun eden ve gizli fitneleri uyandıran bir rezalettir. Bu, hayırdan uzaklaşıp rezalet çamuruna batan kimselerin vasfıdır. Alaya almak. kişinin murdarlığına bir delildir. Nefsinin alçaklığım ve gidişatının kötü ol­duğunu gösterir. Kadınların da, başka kadınları alaya almaları doğru olmaz. Belki alaya aldıkları, kendilerinden daha hayırlıdır. Alay edilen, çoğunlukla alay edenden Allah katında daha hayırlı ve daha faziletli olur.

"Birbirinizde kusur aramayın". Bu ikinci bir mertebedir. Mü'minler tek bir vücud gibidirler. Başkalarını ayıplayıp kötüleyen ve kusur arayan kimse, aslında kendi şahsını ayıplayıp kötülemiş ve kendi şahsında kusur aramıştır. Buna benzer olarak bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: "Kişinin ken­di ana ve babasına sövmesi büyük günahiardandır". Peygamber efendimiz böyle buyururken bazı sahabiler demişler ki: Ey Allah'ın Resulü! Kişi kendi ana ve babasına nasıl söver bu mümkün değildir?! Peygamber efendimiz bu­na cevaben demişler ki: Kişi başkasına sövüp1 te başkası kendisine sövgü ile mukabelede bulunursa o kişi kendi nefsine sövmüş gibi olur.

"Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın". Başkasına kötü lakap takmak, ona karşı attığınız bir taş gibidir ki, o da aynı taşı, ya da mislini, size atar. Peygamber efendimiz, Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun mü'min kardeşini çağınrken onu en çok hoşlandığı isimlerle çağırmanı tavsiye buyurmuştur.

Cenab-ı Allah, ayet-i kerimede en önemli konuyu başa almıştır. Çünkü biz­leri Önemli bir hastalık olan alaycılıktan men etmiştir. Bu hastalığın birçok se­bepleri vardır ki, bunlardan biri nükte yapma arzusuyla hazırda bulunan kim­seleri sevindirip neş'elendirmeye rağbet etmektir. İnsanın kalbinde gizli bulu­nan haset de bu sebeplerdendir. Batınî bir hastalıktır. Bu hastalığın ardısıra ikinci bir illetten bahsedilmiştir ki o da başkalarında kusur arama hastalığıdır. Bu'has­talığı, sahibi küçümseyip önemsemeyebilir. Nihayet ayet-i kerimenin sonunda, başkalarına kötü lakap takmanın kötülüğünden bahsedilmiştir. En sonda bun­dan bahsedilmiştir. Çünkü bu diğerlerine nisbetle çok hafif bir hastalıktır. Kötü lakabı duyan kimse belki bunu müsamaha ile karşılayabilir.

"Ey inananlar, zandan çok sakının. Zirazannm bîr kısmı günahtır. Bir­birinizin -gizli şeylerini araştırmayın; biriniz diğerinizi arkasından çekiştirme­sin". Bu irşat ve tavsiyelere müslüman kişinin riayet etmesi gerekir. Hazırda bulunmayan mü'min kardeşinin gıyabında aleyhte sözler sarfetmemelidir. Kim­seyi alaya alıp kalbini incitmemeli ve başkalarına kötü lakaplar takmamahdır.

Bu ayet-i kerime üç hastalığı şümulüne almaktadır:

1- Zanda bulunmak,

2- Mü'min kardeşinin gizli taraflarını araştırmak.

3- Gıybet yaparak mü'min kardeşinin gizli yönlerini halk arasında ifşa etmek.

Ömrüme yemin olsunkİ bu nitelikler sahih imanla bağdaşmazlar ve mü­minde bulunmaları asla yakışık almaz. Bu sebeple ayet-i kerime, iman vasfı ile başlatılmıştır. Buradaki hastalıklar tabii bir seyir içinde anlatılmıştır. Zira kötülüğün ilk kademesi, insanın aklına kötü zanların gelmesidir. Mü'min kar­deşinizin fiillerini makbul olmayacak şekilde te'vil etmenizdir. Mü'min kar­deşinizle ilgili olarak hatırınızdan geçen zanlan sağlama bağlayıp tesbit et­mek İçin onun hareketlerini takip eder, yaptığı işleri araştırırsınız. Siz de bun­ları kesin bir inanç olarak kabul eder ve başkalarına bildirirsiniz ama Allah'­ta bilir ki bütün bunlar vehim ve kötü zanna dayalı şeylerdir. Belki de mü­min kardeşiniz bu fiilleri kasıtlı olarak yapmamıştır. Kalbiniz kötü zandan arınmış olsaydı bunu belki de böyle anlamazdınız.

Ayet-i kerimede bu ayıp araştırma aşamasından sonra gıybet ve kötülü­ğü yayma aşaması gelmektedir ki bunu insanlar, mü'mİnler arasında kötülü­ğün yayılmasını arzu ettikleri için yaparlar. Bu, aradaki kardeşlik bağlarının koparılması, mü'minlerin birbirlerine sırt çevirmeleri ve birbirlerine Öfkeli na­zarlarla bakmaları aşamasıdır. Böyle olunca da kötülük büyük ve zirveye yük­selir ki, bu da temelsiz bazı vehim ve hayallere yol açar.

Ey inananlar! Zandan çok sakının... Bu, yüksek ve dakik bir üslübtur. Zira Cenab-ı Allah, zandan çok sakının diye emir buyurmuştur. Ama zannın değinilen bazı çeşitleri de vardır. Örneğin candan ve maldan eziyeti def et­mek için ihtiyatlı olmak, şer'î hükümleri istinbat etmede zanda bulunmak, iş ve ticaret erbabında olduğu gibi kazanç ve çalışma yönleri hakkında zanda bulunmak gibi. Allah'ın yasakladığı kötü zanna gelince O, bazı kimselerin mü'min kardeşleriyle ilgili olarak kalplerinde meydana gelen kötü zandır. Ör­neğin bir kimse mü'min kardeşinin yaptığı bir işi gördüğünde bu işi, iyiliğe de kötülüğe de yorulabİldiği halde onu kötülüğe yormaktadır. Onu bu kötü zanna iten faktör, rekabet duygusudur. İnsanların tümünün şer ve fesat ol­duklarına dair yanlış bîr itikad, onu, bu kötü zannmda desteklemektedir. Bu zanna kapılan kişi mü'min kardeşlerini kötü gözle görür ve onlar hakkında iyi olmayan zanlarda bulunur. Bu da insanlar arasında yaygın vaziyette bulu­nan bir hastalıktır. Şu halde, bizler her çeşidi ile iyi ve kötü zanm birbirinden ayırmaya şiddetle muhtaç olup sürekli olarak kötü zanlara kapılmaktayız. Bun­dan sonra Cenab-ı Allah'ın, "şüphesiz zanmn, bir kısmı günahtır" demesi ne ince bir sözdür! Evet kötü zan, insanı günah ve mes'uliyete sürükler. Zan-nın bazısı, ayet-i kerimede mübhem olarak zikredilen günaha insanı sürükle­diğine göre, kötü zanda bulunmaktan sakınmak akıl ve hikmet gereği değil midir?! Bu kötü zanlardan sakınalım ki bunların doğurdukları günahlardan da kurtulalım. Peygamber (S.A.V.) efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle bu­yuruyor: "Helal açıktır, haram açıktır, İkisi arasında şüpheli şeyler vardır kî insanların çoğu onu bilmiyorlar. Şüphelerden sakınan kimse, ırzını ve dinini muhafaza etmiş olur. Şüphelere düşen kimse koruluk etrafında davarlarını otlatan çoban gibidir. O koruluğun içine girmesi pek yakındır". Bu hadis-i şerif her ne kadar organlarımızın işledikleri amelleri ilgilendirmekte ise de, kalplerden geçen düşüncelerle ameller daha zor ve daha şiddetlidir.

Yasaklanan zan, insanlara zarar veren zanlardır. Emredilen, muhafaza­karlık ve selabeti diniyeden kaynaklanan zanlara gelince,bunlar başkalarına zarar vermeyen zanlar olduklarından ötürü,İsten ilen ve beğenilen bir haslet­tir. Hem de akim gereğidir. "Sü-i zandır tedbirdir." Bazıları demişler ki: Hüsn-ü zan tehlikelidir. Sû-i zan tehlikeden korunmaktır...

"Birbirinizin ayıplarını araştırmayın" Bu, kötü zannm ikinci aşaması­dır. İnsan, mü'min kardeşinin yaptığı işler hakkında bazı zanlara kapılır sonra o işlere baktığında, onlar hakkında kötü zanda bulunmak için kuvvetli se­bepler bulamaz. Dolayısıyla kendi kötü zannmı teyid edecek bir takım se­bepler bulmak için kardeşinin işlerini ve gizliliklerini araştırmaya koyulur. Kötü yanlarını araştırırken iyi taraflarını görünce onu kale almaz. Kötülüğünü gö­rünce onu ifşa eder ki bu da iman zaafiyetinden ve kötü itikaddandir. Resu-lullah (S.A.V.) efendimiz bir hitabesinde ne güzel buyurmuş: "Ey dili İle iman edip kalbine İman girmeyen kimseler topluluğu! Müslümanların gizlilikleri­ni araştırmayın, zira uüslümanlarm gizliliklerini araştıran kimseyi, evinin or­tasında Allah rüsvay eder." Evet gerçekten imanı zayıf olan kimseden başkası bu ayıp araştırmasın i yapmaz. Mürebbiyeler ve bakıcılar bu tehdidin kapsa­mına girmemektedirler. Çünkü onlar kötülüğü yaymak ve İnsanı rezil etmek için değil de, gidişatı düzeltmek ve ıslah etmek için insanın ayıbını araştırıp ortaya koyarlar.

"Birbirinizin gıybetini yapmayın", Resulullah (S.A.V.) efendimizin şöy­le buyurduğu rivayet edilmiştir: "Gıybet nedir bilir misiniz?" Allah ve Resulü daha iyi bilir dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "o (yani gıybet) kar­deşini hoşlanmadığı şeyle anmandır". Denildi ki; ya söylediğimiz şeyler ger­çekten kardeşimizde varsa ne buyurursunuz? Buyurdular ki: "Söylediğiniz şey eğer onda mevcudsa zaten onun gıybetini yapmışsınızdır. Eğer onda mevcud değilse ona iftira etmiş olursunuz!".

Zulmü bertaraf etmek, davalarda şahitlik etmek, umumi istişarelerde bu­lunmak, açıkça günah işleyen kimseyi ifşa etmek için gıybet etmek mubahtır. Şu kavl-i ilahîdeki temsil ne kadarda parlaktır: "Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi?" Gerçekten de başkasının ırzına dil uzatan ve onun gıya­bında, şahsım tahkir eden sözler sarfeden kimse kendisine karşıhk vereme­yen ölmüş kardeşinin etini yemiş gibi olur. Evet böyle, kardeşinin gıybetini yapan kimse onun ırzını koparıp parçalamış olur. Kardeşi de ayet-i kerimede ölüye benzetîldiği için onu geri çevirme gücüne sahip değildir.

Bu, insanları gıybetten son derece nefret ettiren bir üslubtur. Bunun ar-dısıra da şöyle buyuruluyor: "Siz ondan tiksinirsiniz" ayet-i kerimede gıybet eden kimse, bir şeyi seven bir şahıs gibi tasvir edilmiştir. Onun gayet derecede tiksindirici birşey olan kardeş etini yemesi, kendisi için bir ceza olarak hak olmuştur. Dahası da, gıybet ettiği kardeşi ölü şeklinde tasvir edilmiştir ki böyle birinin etini yemek daha da tiksindirici olur.

Ayet-i kerimenin -manası özet olarak şöyledir: Bir kimse bunu yaparsa siz ondan tiksinirsiniz. Gözlerin hain bakışlarını ve kalplerde gizli olan şey­leri bilen Allah'a karşı gelmekten sakının. Ona yönelip tevbe edin. Şüphesiz o tevbeleri kabul eden ve esirgeyendir. Mü'minler için şefkatli ve merhamet­lidir. Artık gıybet, rezilce bir adalettir. Müstahcen ve çirkin karşılanan bir vasıftır. Çoğu kez mü'min kardeşler arasındaki bağları koparmış, kinleri alev­lendirmiş, toplulukları dağıtmış, grupları darmadağın etmiştir. Bununla bir­likte gıybetin karşılığında insanlara şiddetli bir azap vardır. Bu, fasıklara ya­raşır. Allah'a karşı gelmekten sakının. Ve gıybetten uzak durun. "İnsanları yüz üstü Cehenneme attıran, dillerinin mahsulünden başka birşey midir?" Hayır, Resulullah doğru buyurmuştur.

Yukarıdaki satırlarda anlatılan hususlar, Cenab-ı Allah'ın mü'minlere yönelttiği İslamİ irşatlardır. Mü'min olduklarına göre, bu gibi kötü hasletle­rin kendilerinde bulunmaması gerektiğini açıklamak için onlara bu irşatlar­da bulunmaktadır. Bu ayet-i kerimenin başında ise "ey insanlar" diye bu­yurmaktadır. Zira soy ve neseple övünüp iftihar etmek, öteden beri bütün milletlerde görülen bir hastalıktır. İnsan olmaları bakımından bütün halkta bu illete rastlanmaktadır. Bu, insanın tabiatında bulunan bir husustur. Cenab-ı ' Allah bu hastalığı kesin ve hikmetli bir ilaç vererek tedavi etmiştir. Biri bir madenden, diğeri başka bir madenden, veya bu falanın yapısından, diğeri de ötekinin yapısından olduğu için bunu diğerine tercih edebî lir sin.Fakat ma-denaynı, yaratıcıda aynı oluncainsanlar arasındaki ihtilaf ve üstünlük taslamak nereden geliyor?! Ey insanlar! Allah sizleri topraktan ve sudan yarattı. Sizler bir erkekle bir dişiden meydana geldiniz. Asîmiz da bir, yaratıcınız da birdir. Ne diye birbirinize üstünlük taslıyorsunuz ve ne İle övünüyorsunuz?!

Gerçek demokrasi işte budur. Bu demokrasi, sınıf ve tabakaları kökten yıkmaktadır. Yalancı demokrasiye gelince o, hala ırklar ve cinsler arasında ayırım yapmaktadır. Nitekim zamanımızda Amerika'da ve Güney Afrika'da bu ayırımları görmekteyiz. Bunu İsİam dini asla tasvip etmemektedir. Maa­lesef bu ırkçılık, Amerikan askerleriyle onların yardımcıları olan dinsiz mis­yonerlerin ağzında bir sakız haline gelmiştir. Oysa Allah sizleri Adem ile Havva'dan yarattı. Sizleri milletlere ve kabilelere ayırdı. Tanışmanıza da­ha çok vesile olsun diye sizleri ayrı şekil ve cinslerde yarattı. Çeşitlilik, insan­ların biribirlerini iyi tanımalarına vesile olur. Fakat bu faktör tersine dön­müş, insanların yalancı iftihar içine girmelerine, birbirlerinden kopup sırt çe­virmelerine neden olmuştur. Mutlaka birbirinize üstünlük taslamak istiyor­sanız şunu iyi bilin ki,birbirinizi derece bakımından geçebilmeniz için şahsi amellerde bulunmanız gerekir. Allah katında üstün olabilmek için takvalı ol­maktan başka çıkar yol yoktur. Mü'minler ancak bununla sevinsinler ve bir­birleriyle yarışmak isteyenler, takva yolunda yarışsınlar. Allah katında sizin en üstününüz, en çok takvâlı oîanınizdır. Arabm Aceme üstünlüğü ancak takva İledir. Takva genei bir kavramdır. Özetle Allah'tan korkmak ve O'nun hoş­nut olduğu işleri yapmaktır ki, bu geniş bîr kapı olup, dünya ve ahiretin hay­rını kapsamına alır. Yoksa takva dar hududu içinde mahsur olan bir kavram değildir. Bilakis her hayrı içinde toplayan, her fazileti içine alan bir kavram­dır. Noksanlıklardan münezzeh olan yüce Allah takvâhyı. bilir. Kullarının du­rumlarından haber alır. Herkese dahili ve batım ameline göre karşılık verir. O herşeyİ bilendir.[21]

 

Sahih İman

 

14- Ey Muhammedi Bedeviler: "İnandık" dediler, de ki: "İnanmadı­nız ama, İslam olduk deyin; inanç henüz gönüllerinize yerleşmedi; eğer Al­lah'a ve peygamberine itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez; doğ­rusu Allah, bağışlar, merhamet eder."

15- "İnananlar, ancak Allah'a ve peygamberine inanmış, sonra şüp­heye düşmemiş; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihâd etmiş olanlardır. İşte onlar doğru olanlardır."

16- Ey Muhammedi Deki: "Dininizi Allah'a mı öğretiyorsunuz? Oy­sa Allah göklerde olanları da yerde olanları da bilir, Allah herşeyi bilendir."

17- Ey Muhammedi Müslüman oldular diye, seni minnet altında bı­rakmak isterler; de ki, "Müslüman olmanızla beni minnet altında tutmayın, hayır; eğer doğru kimselerseniz, sîzi imâna eriştirmekle Allah sizi minnet al­tında bırakır."

18- Doğrusu Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarını­zı görendir.[22]

 

Bazı Kelimeler:

 

Emn kelimesi, gönül sükûneti ve korkunun ortadan kalkması demektir. İman keiimesi de bu kökten alınmıştır. İman güvenlikle beraber, hak ile tasdik etme manasını taşır. İslam ise zahiren teslim olup inadı bırak­mak demektir. Bu teslimiyet ihlaslı da olabilir, ihlassız da olabilir. Şeriat ör­fünde ise iman ve İslam kelimeleri bazen aynı anlamda, bazen de ayrı anlam­da kullanılmışlardır.Sizden amellerinizi eksiltmez. Şüpheye düşerler. Minnet edip başa kakarlar.[23]

 

Nüzul Sebebi:

 

Rivayete göre bu ayet-i kerime Beni Esed bin Huzeyme kabilesi hakkında nazil olmuştur. Bunlar, Medine civarında ikamet ederlerdi. Kıtlığa maruz kaldılar. Peygambere gelerek müslüman olduklarını açıkladılar ve O'na şöy­le dediler: Yüklerimiz ve çoluk çocuğumuzla sana geldik. Falancaların yaptı­ğı gibi seninle savaşmadık. İman ettik, ikrama da hak kazandık...

Onlar böyle demekle dünya metaını elde etmek İstiyor ve müslümanlık-larını Peygambere minnet edip başa kakıyorlar, böylece mal sahibi olmak is­tiyorlardı.

Ayet-i kerimede geçen köylülerden kasıt,bütün köylüler ve bedeviler ol­mayıp sadece onlardan belli bir kısım insanlardır.[24]

 

Açıklama:

 

Bedeviler (bunlar Esed oğullan kabilesidir) dediler ki; Allah'a ve Resu­lüne iman ettik. Aslında onlar kamilen Allah rızası için ihlaslı bir şekilde iman etmiş değillerdi. Bu sebeple Cenab-ı Allah onlarla ilgili olarak şöyle buyuru­yor; Ey Muhammed de ki: "Siz İman etmediniz!" Bu onların iman iddiala­rını yalanlamaktadır. Zira iman, tasdik ve ikrardır. Kalbin yakin nuru ile dol-masıdır. Bunlar, şartların ve ortamın kendilerini imana zorladığı bir kavim­dir. Bu sebeple Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: Sizin, iman ettik demeniz doğru değildir. Ancak zahiren teslim olup itaat ettik deyin ki öldürülmekten ve esa­retten kurtulasınız. Müslümanlar nezdinde ganimetten İstifade edesiniz. Ama siz gayblan bilene karşı yalan söylemeyin. Çünkü o gizliyi de gizlinin gizlisi­ni de bilendir.

Sonra Kur'an-ı Kerim, işi yeniden ele alarak, onların gönüllerindeki kı­rıklıkları onarmakta, iman etmelerini beklemekle birlikte onların halühazir-da imansız olduklarını açıklamakta ve şöyle buyurmaktadır: Şu ana kadar kalbinize iman henüz girmiş değildir. Ama ileride inşaallah girecektir.

Bu onları, çalışmaya, mü'minlerin safları arasına katılmaya teşvik et­mektedir. Yine Cenab-ı Allah onlara şöyle hitapta bulunmaktadır: Sizler Al-İah ve Resulüne itaat e dersiniz, bu, amelinizden birşeyi eksiltmez. Bilakis amel­lerinizin karşılığı ve ınükafatı size tam olarak verilecektir. Çalışın bakalım, yaptığınız işleri Allah, Resulü ve mü'minler göreceklerdir. Şüphesiz Allah mü­minleri bağışlayan ve onları esirgeyendir.

Bundan sonra imanı gerçek anlamıyla açıklamaya, mü'minleri ve niteliklerini tanımaya muhtaç değil miyiz? İmanın hakikatinin açıklanması ve müz­minlerle, sıfatlarının tanınması sayesinde onların durumlarını hakkıyla öğren­miş olacağız. Evet Cenab-ı Allah imanı açıklayarak mü'minleri ve sıfatlarını beyan buyurarak şöyl; demektedir: "Mü'minler onlardır ki; Allah'a ve Resu­lüne inandılar, sonra şüphe etmediler; Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaştılar, îşte (iman iddiasında) doğru olanlar onlardır". Cenab-ı Allah mü1 mirilerin sıfatlarını bu ayette ve diğer ayetlerde anlatmıştır...

1- Mü'minler onlardır ki Allah'ın mevcudatı yoktan var ettiğine, var

olan herşeye güç yetirdiğine, gizliyi ve gizlinin de gizlisini bildiğine, kalpla deki .gizlilikleri ilmi ile kuşattığına, göğüslerdeki sırlan bildiğine, lütuf sahi fai olduğuna, kudretli güçlü olduğuna, herşeyin kendisine döneceğine, kend zatından başka herşeyin yok olacağına, mahşer gününde herkesin O'nun hu zurunda toplanacağına inanırlar.

2- Mü'minler, Allah'ın Resulü Muhammed (S.A.V.) in Peygamberle' rin sonuncusu ve önderi olduğuna, Rabbinden gelen bütün hükümleri insan­lara tebliğ ettiğine, Allah'ın kulu olup bütün insanlara gönderilen bir elçi ol­duğuna, kendi hevesinden birşeyler söylemediğine, söylediği her sözün güç­lü, kuvvetli Rab tarafından kendisine vahyedilen şeyler olduğuna inanırlar. '

3- Mü'minler, hiçbir şeyde şüpheye kapılmazlar. Bilakis onların iman­ları sabit bir İnançtan, kâmil bir yakinden doğar. Onlarında bu imanlarını fır­tınalar sarsmaz. Rüzgârlar sağa sola itmez. Allah ve Resulüne iman etmişler­dir. Çünkü o haktır, vaciptir. Başka hiçbirşeye bakmamak gerekir. Onların İmanları bir art niyet veya menfaat esasına dayanmamaktadır. Kendilerine birşey verilirse razı olurlar. Bir şey verilmediği zaman münafıklar gibi öfke­lenmezler.

4- Allah yolunda malla canla cihad etmek imanın delili, işareti, esası ve mihenk taşıdır, îman, dili oynatarak söylenen bir söz veya kelime oyunu yaparak sarf edilen bir konuşma değildir. O ancak nefse, düşmana ve îslâm düşmanlarına karşı yapılan bir cihaddır. İslâm daveti; dünya menfaati elde etmek için yapılan bir cihad değil, bilakis Allah yolunda ve ilâyı kelimetullah uğrunda yapılan bir cihaddır. Resulullah (S.A.V.) efendimize; kahramanlık uğruna savaşan adamdan, hamiyyet uğruna savaşan adamdan ve riyakârlık uğruna savaşan adamlardan hangisinin Allah yolunda savaşmış olduğunu sor­muşlar cevaben şöyle buyurmuş: ''Allah'ın kelimesinin üstün olması için sa­vaşan kimse Allah yolundadır". Allah'ın kelimesinin üstün olması; insanla­rın serbest irade ile Allah'ın dinine bağlı olup, hürriyet içerisinde başkalarını Allah yoluna davet etmeleri, kendilerini bu yolda hiçbir şeyin engellememesi demektir. İşte bu anlatılan vasıflara sahip olan kimseler imanlarında ve da­valarında sadık olan kimselerdirler. Yoksa Esed oğullarından köylüler, iman­larında sadık değillerdi!...

Rivayete göre, Esed oğullarının imanlarında yalancı olduklarına hükme­den bu ayet-i kerime nazil olduğunda onlar gelip, mü'min ve sadık kimseler olduklarına dair yemin ettiler. Bu yeminleri üzerine şu ayet-i kerime nazil ol­du: "Siz Allah'a dininizi mî Öğreteceksiniz?" Evet onları yalanlamak ve akıl­larının işlemez olduğunu İspatlamak için bu ayet-i kerime nazil olmuştu, on­lar, ilmini, gayblan bilen Allah'tan alan ResuluIIah'a karşı yalanlarla hitapta bulunuyorlardı. Allah'a karşı nasıl yalan uyduracaklardı?! Allah göklerde ve yerde olan herşeyi bilendir.[25]

 



[1] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/607.

[2] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/607.

[3] Haşr sûresi: 7.

[4] Nisa sûresi: 65.

[5] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/607-608.

[6] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/608-609

[7] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/609.

[8] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/609.

[9] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/609-611.

[10] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/611.

[11] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/611-612.

[12] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/612.

[13] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/612-613.

[14] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/613-614.

[15] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/614.

[16] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/614.

[17] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/614-615.

[18] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/615-616.

[19] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/616.

[20] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/616-617.

[21] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/617-621.

[22] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/621-622.

[23] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/622.

[24] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/622-623.

[25] Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 5/623-624.