Kaf Suresi - Kuran - 050Kaf - 3. Sayfa
1- Kâfirlerin Söylediklerine Sabır:
2- Beş Vakit Namaz ile Güneşin Doğuşundan ve Batışından Önce Allah'ı Teşbih Etmek ve Namaz Kılmak:
3- Geceleyin ve Secdelerin Arkasında Allah'ın Teşbih Edilmesi:
4- (Farz) Namazlardan Sonra Namaz Kılmak:
5- Secdelerin Ardları:
KAF
SURESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile
Tümüyle Mekke'de inmiştir. Kırkbeş âyettir.
el-Hasen, Ata, İkrime ve Cabirin görüşüne göre bütünüyle Mekke'de inmiştir. İbn Abbas ve Katade ise: Bir âyet müstesna, demişlerdir. O da yüce Allah'ın: "Andolsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık; Bize bir yorgunluk da dokunmadı" (Kâf, 50/38) buyruğudur.
Müslim'in, Sakih'indç Harise b. en-Numan'ın kızı Um Hijam'ın şöyie dediği kaydedilmektedir: Bizim tandı nmız ile Rasûlullah (sav)'ın tandın iki sene -yahut bir sene bir kaç ay- süre ile aynı idi. Ben "Kâf. Çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki..." diye başlayan sûreyi ancak Rasûlullah (sav)'ın dilinden öğrenmiş bulunuyorum. O her cuma günü insanlara hutbe İrad ettiğinde bu sûreyi okurdu. [1]
Ömer b. el-Hattab (r.a)'dan rivayete göre, Ebu Vakid el-Leysî'ye, Rasûlullah (sav) kurban bayramı ile ramazan bayramı namazlarında hangi sûreleri okuduğunu sormuş, o da şöyle cevab vermişti: O bu iki bayram namazında "Kâf. Çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki..."(diye başlayan sureyi) ve: "O saat yaklaştı ve ay yarıldı" (ei-Kamer, 54/1) (diye başlayan sureyi) okurdu. [2]
Cabir b. Semura'dan gelen rivayete göre de Peygamber (sav) sabah namazında "Küf. Çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki" sûresini okur, ondan sonra da namazını kısa keserdi. [3] [4]
1. Kâf. Çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim kî,
2. Bilakis kendilerine İçlerinden bir uyarıp korkutan geldi diye hayret ettiler de kâfir olanlar: "Bu şaşılacak bir şeydir" dediler.
3. "Bi2 öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)? Bu uzak bir dönüştür."
4. Biz, yerin onlardan neyin eksilteceğini muhakkak bilmiştedir. Yanımızda çok İyi tesbit eden bir kitab da vardır.
5- Hayır, hak kendilerine geldiğinde onu yalanladılar. O sebepten onlar pek karışık bir iş içindedirler.
"Kâf. Çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki" buyruğunda genel olarak "kâT lafzını cezm ile okumuşlardır. el-Hasen, İbn Ebi İshak ve Nasr b. Asım "fe" harfini esreli olarak "kâfi" diye okumuşlardır. Çünkü kesre sükunun kardeşidir. Sonu sakin olduğundan dolayı ona kesre ile hareke vermişlerdir. İsa es-Sakafî ise "fe" harfini en hafif hareke olan üstün ile okumuştur. Harun ve Muhammed b. es-Serneyka, ise "kâfu" şeklinde "fe" harfini ötreli okumuşlardır. Çünkü mebni kelimelerin son harfinin çoğunlukla görülen harekesi budur. "...den beri, hiçbir, önce ve sonra" kelimeleri gibi.
Kâfin ne olduğu hususunda farklı görüşler vardır. İbn Zeyd, İkrime ve ed-Dahhak, o, yeryüzünü kuşatan ve kendisinden dolayı da semanın yeşil göründüğü yeşil zümrütten bir dağdır. Semanın her iki yanı onun üzerindedir. Sema ise onun üzerinde kubbe şeklinde örtülmüştür. İnsanların ele geçirdikleri zümrütler bu dağdan düşenlerdendir.
Bunu Ebu'l-Cevza, Abdullah b. Abbas'tan da rivayet etmiştir. el-Ferra dedi ki: Buna göre "kâP lafzı üzerinde i'rabın açıkça ortaya çıkması gerekirdi. Çünkü bu durumda bu kelime bir harf değil, bir isim olur. (el-Ferra devamla) dedi ki: "KâP harfinin tek başına dağın adının bir harfi olarak zikredilmiş olma ihtimali de vardır. Şairin:
"Dur, dedim ona ben, o da kâftişte durdum), dedi."
Sözünde olduğu gibi. Bu işte durdum, anlamındadır. Bu da güzel bir açıklama olup daha önce el-Bakara Sûresi' nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Vehb dedi ki: Zulkarneyn Kaf dağını gördü. Onun altında küçük dağlar da gördü. Ona; Sen nesin? diye sorunca, o: Ben Kafim dedi. Peki bu etrafındaki dağlar ne oluyor-1 diye sorunca: Bunlar da benim köklerimdir. Altında benim köklerimden bir tane bulunmayan tek bir şehir dahi yoktur. Allah bir şehri zelzeleye uğratmak istediği vakit bana emreder. Ben de o kökümü hareket ettiririm ve orada zelzele olur, dîye cevap verdi. Zulkarneyn ona: Ey kaf! Bana Allah'ın azametinden bir husus söyle deyince o da: Rabbimizin şanı elbetteki pek büyüktür. Benim arkamda karla kaplı eni beşyüz yıi, boyu beşyüz yıl süre devam eden bir yer vardır. Bu karla kaplı dağların biri diğerini parçalar. Eğer bunlar olmasaydı, ben cehennem ateşinden ötürü yanardım, dedi.
İşte bu da cehennemin yeryüzünde olduğunun bir delilidir. Nerede olduğunu ve yerin neresinde bulunduğunu en iyi bilen ise Allah'tır.
Zulkarneyn: Bana daha başka şeyler de söyle deyince, Kaf şöyle dedi: Cibril (a.s) Allah'ın huzurunda eklemleri tir tir titreyerek durur, Allah onun her-bir titreyişinden yüzbin melek yaratır. İşte o melekler de Allah'ın huzurunda başlarını önlerine eğmiş olarak dururiar. Yüce Allah onlara konuşmaları için izin verdiği takdirde onlar: La ilahe illallah derler. İşte yüce Allah'ın: "O gün ruh ve melekler saf olup ayakta duracaklar. Rahman'ın izin verdiği kimselerden başkaları konuşmazlar ve doğru söylerler" (en-Nebe, 78/38) buyruğunda kastedilen budur. Yani onlar, la ilahe illallah, derler.
ez-Zeccac dedi ki: "Kâf" buyruğu iş olup bitmiş demektir. Nitekim "Ha, Mim" buyruğu hakkında, iş kastedildi, önemsendi anlamına geldiği söylendiği gibi.
İbn Abbas dedi ki: "Kâf" yüce Allah'ın kendisi ile yemin ettiği isimlerinden bir isimdir. Yine ondan gelen rivayete göre "kâf Kur'ân'ın isimlerinden birisidir. Katade'nin görüşü de budur.
el-Kurazî dedi ki: "Kâf1 yüce Allah'ın kadir, kahir, karib, kadî ve kabıd (pek muktedir, gücü herşeyi kahreden, pek yakın, istediği hükmü veren ve alan anlamlarındaki) isimlerinin baş harflerini teşkil eder.
eş-Şa'bî: Bu sûrenin başlangıcıdır demiştir. Ebu Bekr el-Verrak da şöyle demiştir; Bu, bizim verdiğimiz emir ve yasaklara uy, onları aşma, anlamında bir emirdir. Muhammed b. Asım ei-Antakî dedi ki: Bu yüce Allah'ın kullarına yakınlığını açıklamaktadır. Bunu da yüce Allah'ın: "Zaten Biz ona şah damarından daha yakınız" (Kâf, 50/16) buyruğu açıklamaktadır.
İbn Ata dedi ki: Yüce Allah, habibi Muhammed (sav)'ın kalbinin kuvvetine yemin etmiştir. Çünkü o İlahi hitabı taşımış ve bu halinin yüceliğinden dolayı onu etkilememiştir,
"Çok şerefli Kur1 ân'a yemin ederim ki" buyruğundaki "çok şerefli (el-mecid)" şanı, değeri pek yüksek demektir. Kerim (çok şerefli) diye de açıklanmıştır ki, bunu da cl-Hasen yapmıştır. Pek çok anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da kadrinin ve mevkiinin yüksekliği ile alakalı bir çokluktur, sayıca bir çokluk değildir. Arapların "filan kişi sayıca çoktur" ifadelerinde anlatmak istedikleri gibi. Arapların dillerinde dolaşan atasözlerindeki: "Bütün ağaçlarda ateş (olarak yanmak kabiliyeti) vardır, Fakat merh ve afar denilen ağaçlar bu konuda diğerlerinden daha üstündür" tabirleri, bu iki ağaçta ateş yakma kabiliyeti daha fazladır ve bunların diğer ağaçlara göre bu yönden bir üstünlüğü vardsr, demektir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.
Yeminin cevabının yüce Allah'ın: "Biz yerin onlardan neyi eksilteceğini muhakkak bilraişizdir" buyruğu olduğu ve burada: "Andolsun bilmişizdir" takdirinde "lam'ın mahzuf olduğu söylenmiştir.
Bir diğer görüşe göre ise; "lam"ın cevabi; "Muhakkak ki bunda... elbette öğüt vardır"(M, 50/37) buyruğudur. et-Tinnizl Muhammed b. Ali'nin ıcrcih ettiği görüş budur. O şöyle demiştir: "Kâf" kuliara gösterilmiş isimlerin en büyüğü olan "kudret" adına bir yemindir. Aynı zamanda "çok şerefli Kur'ân'a" da yemin etmektedir. Sonra yüce Allah, gökleri ve yeri yaratmak, kullann rızıklannı vermek, Ademoğullarını yaratmak, kıyamet günü halleri, cennet ve cehennemin nitelikleri ile ilgili açıklamalarda bulunduktan sonra: "Muhakkak ki bunda kalbi olan... kimse için elbette Öğüt vardır" (Kaf, 50/37) diye buyurmuştur. Böylelikle yemin bu kelime üzerinde yapılmış olmaktadır. Yüce Allah sanki: "KâP' diye buyurmakla, kudretim hakkı için ve çok şerefli Kur'ân'a yemin ederek söylüyorum ki. Ihı sûrede anlattığını hususlarda "kalbi olan veya kendisi şahid olarak dikkatle kulak veren kimse için elbette öğüt vardır" (Kâf, 50/37) diye buyurmuş gibi olmaktadır.
İbn Keysan dedi ki: Yeminin cevabı: "O bir söz söylemeye dursun..." (Kaf, 50/18) buyruğudur.
Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Yeminin cevabı: "Bilakis kendilerine... diye hayret ettiler" buyruğudur.
el-Ahfeş de şöyle demiştir: Cevabı hazfedilmiştir, sanki: "Kâf. Çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki" mutlaka siz öldükten sonra diriltileceksiniz, diye buyurulmuş gibidir. Buna delalet eden de: "Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz)?" demiş olmalarıdır.
"Bilakis'kendilerine içlerinden bir uyarıp korkutan geldi diye" buyru-ğundaki"Kendilerine içlerinden bir uyarıp korkutan geldiği için" takdirinde nasb konumundadır.
"Uyaran'dan kasıt Muhammed (sav)'dır. "İçlerinden" lafzı ile "kendilerine" lafzındaki zamir kâfirlere aittir. Hem müminlere, hem kâfirlere ait olduğu da söylenmiştir. Daha sonra yüce Allah her ikisi arasındaki farkı göstermek üzere:
"Kâfir olanlar... dediler" diye buyurmuş; "onların hepsi dediler" diye bu-yurmamıştır. Aksine kâfirlerin hal ve işlerinin çirkin olduğunu belirtip onları kâfirlikle nitelemiştir. Nitekim: Filan kişi bana geldi ve bana hoşuma gitmeyen şeyler söyledi. Diğer taraftan fasık olan o kimse de bana sen söylesin söylesin dedi, demeye (ve herbir kişinin söylediği farklı ifadelere, farklı vasıflarla işaret etmeye) benzer.
"Bu, şaşılacak bir şeydir, dediler." "Acib: Şaşılacak şey" şaşılan ve kendisinden hayrete düşülen durum demektir şeklinde (Asım kıraatinde oldğu gibi) "ayn" harfinin ötreli okunuşu da aynı anlamdadır. şekli "cim" harfinin şeddeli söylenişi ise, bunun daha ileri derecede hayret edilecek bir şey olduğunu anlatır, de aynı anlamdadır,
Katade dedi ki: Onların hayret ettikleri husus bir tek ilaha ibadet etmeye davet edilmeleri idi. Öldükten sonra diriltilmek ve amellerinin kargılığının verilmesi ile tehdit edildiklerinden ötürü hayret ettikleri de söylenmiştir. Kurân-ı Kerim'in açıkça İfade ettiği hususun kabul edilmesi ise daha uygundur.
"Biz öldükten ve toprak olduktan sonra mı (diriltileceğiz?)'' Görüldü ğü gibi burada ifadede hazfedilmiş bir lafız ("diriltileceğiz" anlamındaki kelime) sözkonusudur.
"Bu uzak bir dönüştür." Dönüş, geri döndürülmek demektir. Bizim tekrar geri döndürülüşümüz uzaktır demekle bunun imkansız olduğunu anlatmak istemişlerdir. "Ben onu döndürdüm, döndürmek" denilir. "Kendisi döndü, döner ve dönüş" demektir.
İfadede hazfedilmiş başka lafızlar da vardır. Onlar: Biz öldükten sonra mı diriltileceğiz dediler, demektir.
Burada öldükten sonra diriliş (el-ba's)'dan sözedilmemiş olmakla birlikte, öldükten sonra dirilişe işaret etmeleri, Kur'ân-ı Kerim'in başka yerlerinde sözkonusu edilmiş olmasından dolayıdır. Esasen Kur'ân-ı Kerim'in tamamı tek bir sûre gibidir. Aynı zamanda öldükten sonra diriliş yüce Allah'ın; "Kendilerine İçlerinden bir uyarıp, korkutan geldi diye hayret ettiler." buyruğunun muhtevası içerisindedir. Çünkü ancak ahiretteki hesab ve amellerin cez»sı ile korkutup uyarmak sözkonusudur.
"Biz, yerin onlardan n«yi eksilteceğini" cesetlerinden neleri yiyeceğini "muhakkak bilmiştedir." Herhangi bir şey Bizden kaybolmaz ki, tekrar yeniden yaratmanın Bizim için İmkansızlığından sözedilebilsin. Kur'ân-ı Ke-rim'de şöyle buyurulmaktadır: "(Firavun): Geçmiş asırlar halkının halleri nicedir, dedi. (Musa) dedi ki: Onların bilgisi Rabbirnin yanında bir kitab-tadır. Rabbim yanılmaz ve unutmaz." (Ta-Ha, 20/51-52)
Sahih hadiste de şöyle buyurulmuştur: "Ademoğlunun (cesedinin) tamamını toprak yer. Acbu'z-zeneb (kuyruk sokumu) denilen yer müstesna. İnsan ondan yaratıldı ve yaratılışı bir daha ondan düzenlenecektir. "[5] Bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır.
Sabit olduğuna göre de yer peygamberlerin, velilerin ve şehidlerin ceset-ferini yemez. Allah onların cesetlerini yemeyi yere haram kılmıştır. Biz bu hususu "et- Tezkire" adlı eserimizde açıkladığımız gibi, bu eserde de bu husus daha önceden geçmiş bulunmaktadır,
es-Süddî dedi ki: Buradaki "eksiltmekMen kasıt ölümdür. Yüce Allah: Biz, onlardan kimlerin öldüğünü, kimlerin hayatta kaldığını bilimsizdir. Çünkü ölen kimse defnedilir. Sanki bununla yeryüzünden insanlar eksilmiş gibi olmaktadır. İbn Abbas'tan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kasıt, müşrikler arasından İslâm'a giren kimselerdir.
"Yanımızda" onların sayılarını ve isimlerini "çok İyi tesbit eden bir ki-tab da vardır."
Bu buyruktaki "hafi*; çok iyi tesbit eden" lafzı "fail" vezninde "fail" anlamında bir kelimedir.
Bunun Levh-i Mahfuz olduğu da söylenmiştir. Levh-i Mahfuz da şeytanlardan korunması yahut herşeyin onda korunmuş (tesbit edilmiş) olmasından ötürü bu ismi almıştır.
"Kitab"ın bilmek ve herşeyin sayısını olduğu gibi tesbît etmekten ibaret olduğu da söylenmiştir. Nitekim senin adına, senin hakkında belledim, tesbit ettim anlamında olmak üzere: "Ben sana bunu yazdım" demeye benzer. Ancak böyle bir açıklama bir zorunluluk sözkonusu olmadan anlamın zahi-
rini terketmek demektir.
Buyruğun, Ademoğullanmn amellerini -amelleri dolayısıyla kendilerini hesaba çekelim diye- iyice tesbit eden kitab Bizim yanımızdadır, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Hayır, hak" el-Maverdî'nin naklettiği üzere bütün müfessirlerin görüşüne göre Kur'ân-ı Kerim "kendilerine geldiğinde onu yalanladılar." es-Sa-lebî de "hak"dan kasıt Kur'ân-ı Kerim'dir, demiştir. Maksadın İslâm ya da Mu-hammed (sav) olduğu da söylenmiştir.
"O sebepten onlar pek karışık bir iş içindedirler." Bir sefer o bir sihirbazdır, bir başka kere şairdir, bir diğerinde kahindir diyorlar. Bu açıklamayı ed-Dahhak ve İbn Zeyd yapmıştır. Katade farklı ve tutarsız, el-Hasen karmakarışık (bir iş içindedirler) diye açıklamışlardır. Anlamlar birbirine yakındır.
Ebu Hureyre: Bozuk diye açıklamıştır. Nitekim: "İnsanların emanetleri bozuldu (çığırından çıktı, güvenilir kimse kalmadı)" tabirinde de bu kökten gelen kelime kutlanılmıştır. "Din ve iş karmakarışık bir hal aldı" demektir. Ebu Duad şöyle demiştir:
"Din artık karmakarışık bir hal aldı, onun için ben de hasırladım: Kollarımı (bir araya geldikleri göğsümü) ve yüksek sapasağlam omuzlarımı.''
İbn Abbas: Buradaki "el-merlc (pek karışık bir iş)" görülmedik, kabulle-nilemeyen iş demektir, demiştir. İmran b. Ebi Ata'nın ondan naklettiğine göre; pek karışık anlamında olup, şu beyiti zikretmiştir:
"Bir dolaştı ortalıkta, ben de onunla (darbeyle) karın boşluğunu hedef aldım, O da birbiri üzerine bükülmüş (ve karışmış) bir dalmış gibi yere yıkıldı."
el-Avfî'nin naklettiğine göre de İbn Abbas şöyle açıklamıştır: Onlar bir sapıklık içerisindedirler. Bu da onların sihirbazdır, şairdir, delidir, kahindir demeleridir.
Bunun değişip duran anlamında olduğu da söylenmiştir. 'in anlamı "tutarsızlık, huzursuzluk" demektir. Mesela: " İnsanların işi karmakarışık bir hal aidi, din artık karışıp durdu" denilir. Zayıflıktan ötürü yüzük insanın parmağında hareket edecek bir hal ahrsa da: "Yüzük parmağımda durmaz oldu" denilir. Hadis-i şerif te de (aynı kökten gelen kelime kullanılarak) şöyle buyuruimaktadır: "Ey Abdullah (b. Amr b. el-As) sen ahidleri, emanetleri birbirlerine karışmış ve -parmaklarını birbirine geçirerek- şöyle şöyle olacak hale gelinceye kadar anlaşmazlıklara düşmüş bir topluluk arasında olacağın vakit halin ne olacaktır?" [6] Bu hadisi Ebu Davud rivayet etmiş olup biz de bunu "et-Tezkire" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. [7]
6. Peki onlar, üstlerindeki göğe, onu nasıl bina edip süslediğimize bakmadılar mı ki? Hem onun hiçbir yangı da yok.
7. Yeri de yayıp döşedik. Ona sabit dağlar bıraktık ve orada göze hoş gelen her çiftten bitkiler bitirdik.
8. Dönen her kul için basiretini açması, ibretle tefekkür etmesi İçin (bunları yarattık.)
9. Ve Biz gökten bereketli bir-su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilen taneler bitirdik.
10. Ve tomurcuklan ustüste binmiş, büyük ve yüksek hurma ağaçları da;
11. Kullara nzık olmak üzere. Ve Biz onunla ölmüş bir ülkeyi dirilttik. İşte çıkış da böyle olacaktır.
"Peki onlar, üstlerindeki göğe, onu nasıl bina edip" direksiz olarak yükseltip yıldızlarla "süslediğimize" ibret ve tefekkür ile; var etmeye muktedir olanın yeniden yaratmaya kadir olduğunu anlamak suretiyle^ "bakmadılar mı ki? Hem onun hiçbir yarığı da yok" buyruğundaki: “Yarıklar" lafzı, çoğuludur. İmruu'l-Kays'ın şu mısraı da bu kabildendir:
"Onun (atın kuyruğu) ile arka tarafından avretini örter."
el-Kisaî de şöyle açıklamıştır: Onda herhangi bir uyumsuzluk, farklılık ve sökükliik (yarık ve çatlaklık) bulunmamaktadır.
"Yeri de yayıp döşedik. Ona sabit dağlar bıraktık" buyruğuna dair açıklamalar daha önceden er-Rad Sûresi'nde (13/3. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,
"Ve orada göze hoş gelen" görenlerin içini açan güzel "her çiftten" her türden "bitkiler bitirdik." Buna dair açıklamalar da daha önceden el-Hac Sûresi'nde (22/5. âyet, 12. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"Dönen" yani yüce Allah'ın kudreti üzerinde düşünüp O'na yönelen "her kul için basiretini açması, ibretle tefekkür etmesi için yarattık."
buyruğundaki: " Basiretini açması" buyruğu, Biz bunu kudretimizin mükemmelliğini kendisi ile gösterelim diye basireti açacak bir özellikte yarattık, demektir,
Ebu Hatim dedi ki: Bu lafız mastar (meful-i mutlak) olarak nasbedilmiş-tir. " Biz bunu kudretimize dikkat çeken ve basireti açan bir özellikte yarattık" demektir.
"İbretle tefekkür etmesi için" anlamındaki lafız da ona atfedilmiştir.
"Ve Biz gökten" buluttan "bereketli* bereketi pek çok "bir su İndirdik. Onunla bahçeler ve biçilen taneler bitirdik" buyruğunda ifade; biçilen bitkilerin tanelerini bitirdik, takdirindedir. Bu da biçilen herbir şeyi kapsar. Bas-ralıların görüşü budur, Kûfeliler ise şöyle demişlerdir: Bu bir şeyin kendi kendisine izafe edilmesi kabili ndendir. "Cami mescid" denilmesi rebiu'l-evvel, hakku'l-yakîn, hablu'l-verid ve benzeri lafızlara benzer. Bu açıklamayı da el-Ferra yapmıştır. Asıl ifade Biçilen tane" takdirinde olup, (birinci kelimeden) "elif" ve "lam" hazfedildikten sonra, nitelenen (tane) kelimesi sıfata (biçilen)e izafe edilmiştir.
ed-Dahhak dedi ki: "Biçilen tane" buğday ve arpa demektir. Biçilerek sak-
lanabilen ve gıda olarak kullanılan herbir taneye (tahıla) böyle denildiği de söylenmiştir.
"Ve tomurcuklan üstüste binmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da"
buyruğundakî: " Büyük ve yüksek hurma ağaçlan" tabiri hal olarak nasb konumunda olup, (biçilen taneler) anlamındaki lafza atfedil mistir, “Büyük ve yüksek..." lafzı da haldir. Bu da uzun (hurma ağaçları) demektir. Bu açıklamayı Mücahid ve İkrime yapmıştır. Katade ve Abdullah b. Şeddad ise: Bu dosdoğru ve dümdüz bir şekilde uzayıp gitmesi anlamındadır. Said b. Cübeyr de: Düzgün bir şekilde... diye açıklamıştır. el-Hasen ve yine İkrime ile el-Ferra da: Ağır yükler (salkımlar) taşıyan ağaçlar dîye açıklamışlardır. Nitekim koyun yavruladığı vakit denilir. Şair de şöyle demiştir;
"Kurran (denilen yer) de biz o evi yüksek haliyle bıraktığımızda Ki orada ağır yüklü ve uzun hurma ağaçları vardı."
Ancak birinci anlamı ile dilde daha çok kullanılır ve daha meşhurdur. Nitekim: "Hurma ağacı uzayıp gitti" denilir. Şair de şöyle demiştir:
"Bizim şarabıımz vardır, fakat bu üzüm bağından yapılmış şarab değildir.
O şarab uzun hurma ağaçlarının meyvelerindendir.
Bunlar semaya doğru uzayıp gitmiş ağaçlardır.
Onları toplamak isteyenlerin elleri meyvelerine erişemez."
" Filan kişi arkadaşlarına üstün geldi, onların üstüne çıktı" denilir. " Yavrulamadan önce devenin memesine süt geldi" denilir. Bu haldeki dişi deveye: denilir, çoğulu da: "(Memelerine süt gelmiş develer" demektir. Kutbe b. Malik dedi ki: Ben Peygamber (sav)'ı (bu kelimeyi) "sad" harfi Üe diye okurken dinledim demiştir, bunu da es-Sa'lebİ zikretmektedir.
Derim ki: Müslim'in, SaftiA'inde yer alan Kutbe b. Malik'ten gelen riva-
yete göre o şöyle demiştir: Ben namaz kıldım, Rasülullah (sav) da bize namaz kıldırdığında; "Kûf. Çok şerefli Kur'ân'a yemin ederim ki" buyruğunu "ve tomurcukları üstüste binmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da" buyruğuna gelinceye kadar okudu. Ben onun söylediğini -söylediğinin ne anlama geldiğini biimeksizin- tekrarlamaya koyuldum[8]
Şu kadar var ki (sin harfinden sonraki) "kaP dolayısı ile "sin" harfini "sad"a değişmek caiz değildir.
"Ve tomurcukları üstüste binmiş" buyruğundaki; "Hurma ağacının verdiği İlk meyve" demektir. " Hurma ağacının ilk meyvesi çıktı, baş gösterdi" denilir. "Hurma ağacı ilk meyvesini gösterdi" demektir. Bu meyvesinin kabuğunu çatlamadan önceki halini ifade eder.
" Üstüste binmiş" lafzı ise biri diğerinin üstüne muntazam bir şekilde binmiş, istif olmuş demektir.
Buhari'de de şöyle denilmektedir: "Kapçığı içinde kalmak şartı ile meyve tomurcuğuna denilir. Bu da birbiri üstüne binmiş, istif olmuş demektir. Artık kapçığından çıktıktan sonra ona bu isim verilmez. [9]
"Kullara rızık olmak üzere..." Yani Biz onlara bunu nzık olarak verdik yahut Biz onu rızık olarak bitirdik, anlamındadır. Çünkü bitirmek, rızık vermek anlamındadır. Yahut bu mef uiün leh olmak üzere nasb ile gelmiştir. Yani onlara rızık olsun diye Biz bunları bitirdik, yetiştirdik. Rızık ise kendisinden yararlanılmak üzere hazırlanmış olan şeydir. Buna dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/3- âyet, 22, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,
"Ve Biz onunla ölmüş bir ülkeyi dirilttik. İşte" kabirlerden "çıkış da böyle olacaktır." Yani yüce Allah bu ölü araziyi, toprağı dirilttiği gibi sizi de aynı şekilde ölümünüzden sonra diri itecektir, Buna göre buradaki "kef (böyle)" mübteda olarak ref mahallindedir. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden bir kaç yerde (el-Bakara, 2/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
Yüce Allah'ın: "Ölmüş" diye buyurmuş olması kastedilenin yer oluşundan dolayıdır. Şayet diye buyurulmuş olsaydı, bu da uygun düşerdi. [10]
12. Onlardan önce Nuh kavmi, Ashab-ı Ress ve Semud kavmi de yalanlamışlardı.
13- Ad, Firavun ve Lut'un kardeşleri de.
14. Ashab-ı Eyke ve Tubba' kavmi de. Bunların hepsi peygamberleri yalanladı da, Benim azabım hak oldu.
15. İlk yaratmakta acizlik mi gösterdik? Fakat onlar yeni yaratıştan şüphe ve tereddüt İçindedirler.
"Onlardan önce Nuh kavmi... yalanlamışlardı." Yani bunların yalanla dığı gibi daha önce gelen -ve sözü edilenkavimler de yalanlamışlar ve ceza gelip onları bulmuştu. Bu buyrukla yüce Allah, onlara kendilerinden önceki yalanlayıcılann haberlerini hatırlatarak, onları yakalayan azab ile korkutmaktadır. Biz bunların kıssalarını daha önce kendilerinden sözedilen birkaç yerde zikretmiş bulunuyoruz.
"Bunların" bu yalanlayıcı ümmetlerin "hepsi peygamberleri yalanladı da Benim azabım onlara hak oldu." Yani Benim kendilerini tehdit ettiğim azab ve cezamın onları bulması onlar için hak oldu.
"İlk yaratmakta acizlik mi gösterdik?" Biz ondan aciz mi kaldık ki, öldükten sonra diriliş dolayısı ile aciz kalmamı2 sözkonusu olsun?
Bu buyruk öldükten sonra dirilişi inkar edenlere bir azar ve onların: "Bu uzak bir dönüştür." (Kaf, 50/3) şeklindeki sözlerine bir cevaptır.
Bir işin nasıl yapılacağı bilinmeyecek olursa: "Ben bu hususta çaresiz (aciz) kaldım" denilir.
"Fakat onlar yeni yaratıştan şüphe ve tereddüt içindedirler." Öldükten sonra diriliş hakkında şaşkınlık içerisindedirler. Kimileri bunu tasdik ederken, kimileri yalanlamaktadır, "İş onun için içinden çıkılamaz bir hal aldı, alır" denilir. [11]
16. Andolsun ki insanı Biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. Zaten Biz ona şah damarından daha yakınız.
17. Unutma kî sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tespit eden iki (melek) vardır.
18.0 bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır.
19. Derken ölüm baygınlığı hak olarak gelmiş olacaktır. "Kendisinden nefret edip kaçtığın şey işte budur."
"Andolsun Biz insanı" bütün insanları -Adem (a.s)'ı diye de açıklanmıştır- "Biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. " İçinde, kalbinde, zihninde neler geçtiğini biliriz. Bu buyrukla gizlice işlenen ma si yerlerden vazgeçilmesi gerektiği belirtilmektedir.
Buyruktaki "insanMan kasıt, Adem'dir diyen kimselerin görüşüne göre onun nefsine gelen vesvesenin ağaçtan yemek olduğunu kabul ederler. Ondan sonra da bu onun soyundan gelen çocukları hakkında umumi bir vasıf olur.
"Vesvese" gizli konuşma ve söz söyleme seviyesinde nefsin içinden geçirdiği şeyler demektir. el-A'şâ şöyle demiştir;
"O çekip gittiğinde zilletlerinin işitirsin sesini,
(Ses çıkartan) işrık ağacının esen. rüzgarla aes çıkartması gibi." [12]
Buna dair açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi'nde (7/20. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Zaten Biz, ona şah damarından daha yakınız" buyruğunda ki "şah daman" omuzdaki damardır. Bu damar kişinin boğazı tarafından omuzuna doğru uzanır. Biri sağda, biri solda olmak üzere iki tanedirler. Bu anlamdaki açıklama İbn Abbas ve başkalarından rivayet edilmiştir. Dilde bilinen anlamı da budur. "Habl (lafız anlamı itibariyle halat)" ile "el-verid" aynı şeylerdir. Burada lafızların farklılığı dolayısıyla kendi kendisine izafe edilmesi sözkonusudur.
el-Hasen dedi ki: Verid (şah damarı) vetin diye bilinen damarın kendisidir. Bu da kalbe bağlı bir damardır.
Bu buyruk, yüce Allah'ın yakınlığının temsili bir ifadesidir. Yani Biz, insana kendisinden bir parça olan onun şah damarından daha yakınız, yoksa buradaki yakınlık mesafe yakınlığını anlatmak için zikredilmemiştir.
Bir açıklama da şöyledir: Biz insana şah damarından daha yakınız, üstelik her yönüyle de onun hakimleriyiz. Bir diğer açıklamaya göre; Biz onun nefsinin vesveselerini, nefsinin kendisinden olan şah damarından daha çok biliriz. Çünkü şah damarı kalb ile içice bir damardır. Yüce Allah'ın bilgisi o kimseye kalbin bilgisinden daha da yakındır. Bu anlamdaki açıklama Muka-til'den rivayet edilmiştir. O şöyle der: Şah daman kalbe karışan, ulaşan bir damardır. Buradaki yakınlık, ilim ve kudret yakınlığıdır. İnsanın vücudunun bölümlerinin kimisi diğerinin önünde perde teşkil eder, fakat hiçbir şey Allah'ın bilgisine perde olmaz.
"Unutma ki sağında ve solunda oturan, yaptıklarını tesbit eden İki (melek) vardır." Yani Biz ona meleklerin yaptıklarını tesbit etmeleri halinde, şah damarından daha yakınız. Buradaki iki melek kişinin üzerinde görevli olan meleklerdir. Biz onun hallerini en iyi bileniz. O bakımdan Bize haber verecek bir meleğe ihtiyacımız yoktur. Meleklerin onun üzerine görevli tayin edilmeleri, bağlayıcı delilin ortaya konulması ve onun muhatab olduğu buyrukların pekiştirilmesi içindir,
el-Hasen, Mücahîd ve Katade: "Sağında ve solunda oturan'dan kasıt, kişinin amelini karşılayan (yazan) iki melektir. Bunlardan birisi kişinin iyiliklerini yazan sağdaki melek, diğeri ise kötülüklerini yazan soldaki melektir,
el-Hasen dedi ki: Nihayet senin amel defterin katlanıp da kıyamet gününde sana "Oku kitabını, bugün kendine karşı iyi hesablayıcı olarak kendin yetersin."(el-İsra, 17/14) denileceğinde, Allah'a yemin olsun ki, Allah seni kendi kendisinin hesabını yapan birisi olarak tayin etmekle son derece adaletli bir iş yapmış olacaktır.
Mücahid dedi ki: Yüce Allah kullarının halini bilmekle birlikte insanın üzerinde gündüz iki, geceleyin de iki melek görevlendirmiştir. Bunlar o kimsenin amelini tesbit ederler ve onun ayak izlerini dahi yazarlar. Bu ise ona karşı getirilen delilin bağlayıcı olması içindir. Bu iki melekten birisi kişinin sağında bulunur ve iyiliklerim yazar, diğeri İse solunda bulunur ve kötülükleri yazar. İşte yüce Allah'ın: "Sağında ve solunda oturan... iki (melek) vardır" buyruğu bunu açıklamaktadır.
Süryan dedi ki: Bana ulaştığına göre iyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan meleğin üzerinde bir görevlidir. Kul günah işlediği takdirde: Olur ki Allah'tan mağfiret diler, o bakımdan acele etme, der.
Bu anlamdaki bir rivayet Ebu Umame yoluyla gelen bir hadiste de zikredilmektedir. Ebu Umame dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki; "İyilikleri yazan (melek) kişinin sağı üzerinde, kötülüklerin yazıcısı ise solu üzerindedir. İyilikleri yazan melek, kötülükleri yazanın üzerindedir. Kişi bir iyilik işledi mi sağda bulunan melek on misliyle onu yazar, Bir kötülük işledi mi de sağda bulunan melek, solda bulunan meleğe: Belki teşbih eder ya da mağfiret diler ümidiyle sen ona yedi saat süreyle ilişme der." [13]
Ali (r.a) yoluyla geldiği rivayet edilen hadise göre de Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Senin (üzerinde görevli) iki meleğinin oturduğu yer, dişlerinin üzeridir. Dilin onların kalemi, tükürüğün onlarm mürekkebidir. Sen ise seni ilgilendirmeyen İşlere dalıp gidiyorsun, ne Allah'tan, ne de onlardan
utanıyorsun.' [14]ed-Dahhak da şöyle demiştir: İki meleğin oturduğu yer ağzın altında çenenin üzerindedir. Bunu Avf, el-Hasen'den rivayet ederek, dedi ki: el-Hasen, (bu sebepten) alt dudağının altında çenesinin üzerindeki ince tüyleri dahi temizlemekten hoşlanırdı.
Oturan" diye buyurup, İki melek oldukları hatde -tesniye kipiylediye buyttrmayışı, maksadın sağda da oturan ve solda da oturan şeklînde ot uçundandır, ikincisinin delaleti dolayısıyla birincisi hazfedilmiş-tir. Bu açıklamayı Sibeveyh yapmıştır. Şairin şu beyiti de bu türdendir:
"Biz yanımızda bulunana, sen de yanında olana, Razısın bununla birlikte görüşler farklıdır."
el-Ferezdak da şöyle demiştir:
"Ben (zulmü sürdürmekten yana) yüz çevirerek yanıma gelene işlediği ci nayeti (ce zal andırınamayı) taahhü d ediyorum. Ben de, o da verdiği sözü çiğneyen olmadık."
Burada şair (birinci beyitte): "İkimiz de razıyız" demediği gibi, ikinci beyitte de "İkimiz de sözümüzde durmamazlık etmedik" dememiştir.
el-Müberred'in görüşüne göre ise; önce zikredilmesi gereken lafız tilavette -lafzın kullanımında bîr genişlik yolu seçilerek- sonraya bırakılmış, birincisinin kendisine delaleti dolayısıyla ikincisi hazf edilmiştir.
el-Ahfeş ile el-Ferra'nın görüşüne göre ise tilavette bulunan lafız, hem tes-niye ve hem çoğulun yerini tutmaktadır. Dolayısıyla ifadede bir hazif sözko-nusu değildir.
"oturan" buyruğu: "Oturan" anlamındadır. Tıpkı "semi': duyan, alim: bilen, kadir: güç yetiren, şehid: herşeyi gören" isimleri gibidir.
Bu lafzın: " Birlikte oturan" anlamında olduğu da söylenmiştir. "Birlikte yemek yiyen" ve "( Sohbet arkadaşlığı yapan" lafızlarının ile anlamında olduğu gibi.
el-Cevheri dedi ki: "Fail ve feul" vezinlerindeki kelimeler tekili, tesniye-si ve çoğulu arasında fark bulunmayan lafızlardandır.
Yüce Allah'ın: "Gerçekten Biz alemlerin Rabbinin ra-sûlleriyiz" (eş-Şuara, 26/İ6) buyruğu ile: "Bundan son ra melekler de yardımcıdır." (et-Tahrim, 66/4) buyruklarında olduğu gibi. es-Sa'lebi'nin naklettiği şu beyitte de, çoğul hakkında şairin şöyle dediğini görüyoruz:
"Beni ona elçi olarak gönder ki; en hayırlı elçi[15] Haberin inceliklerini en iyi bilenleridir."
Burada "oturan" ile kastedilen yanından ayrılmayan, yerinde sabit duran demektir. "Kaim: ayakta duran"ın zıddı demek değildir.
"O bir söz söylemeye dursun, mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır." Yani o bir şey söyledi mi mutlaka yazılır. Bu (söz söy-iemek demek olan lafız) yemeğin ağızdan çıkarılması anlamında kullanılan: den alınmıştır,
Raklb'in üç anlamı vardır:
1- İşleri takib eden,
2- Koruyup gözetleyen. -bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır-
3- Şahid ve tanık olan anlamındadır, Bunu da ed-Dahhak söylemiştir.
Atîd de iki anlama gelir.
1- Devamlı hazır olan ve kaybolmayan;
2- Ya tes-bit etmek, yahut tanıklık etmek için hazırlanmış koruyucu, gözetleyici, demektir. el-Cevheri dedi ki: Atîd hazır ve hazırlanmış şey demektir. "Belli bir gün için onu hazırladı, hazırlamak" anlamındadır. Yüce Allah'ın: " Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı." (Yusuf, 12/31) buyruğunda da bu kökten gelen lafız kullanılmıştır. "Koşmak için hazırlanmış at" anlamındadır.
Derim ki: Bütün bunlar hazır bulunmak anlamında birleşmektedir. Şairin şu beyitinde de bu anlamdadır:
"Sen eğer gözümün önünde hazır bulunmuyor isen de, Senin hatıran kalpte daima hazırdır."
Ebu'l-Cevza ve Mücahid dediler ki: Hastalığı halindeki inlemesi de dahil olmak üzere insanın herşeyi onun adına yazılır. İkrime de: Ya kendisi sebebiyle ecir alacağı yahut ceza göreceği şeyler dışındakiler yazılmaz. Bir görüşe göre de; konuştuktan yazılır. Gün bitince mubah olan şeyleri silinir. Kalk, «tur, ye türünden ecir ya da günahı gerektirmeyen sözler gibi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebu Hureyre ve Enes'den rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Her Hafaza meleklerinden ikisi, tesbit ettiklerini yüce Allah'ın huzuruna yükseltip sunduklarında Allah da sahifenin başında bir hayır, sonunda da bir hayır görürse mutlaka yüce Allah meleklerine: Şahit olun ki ben sahifesinin başı ile sonu arasında kileri kuluma bağışladım, der." [16]
Ali (r.a) da şöyle demiştir: "Şüphesiz yüce Allah'ın beraberlerinde beyaz safi) hifeleri bulunan melekleri vardır. Bunlar sahifenin başına ve sonuna eğer bir hayır yazacak olurlarsa (yüce Alkh da) size bu ikisi arasındakiler* bağışlar."
Hafız Ebu Nuaym da şunu rivayet etmektedir: Bize Ebu Tahir Muhammed b. el-Fadl b. Muhammed b. İshak b. Huzeyme anlattı, dedi ki: Bize dedem Muhammed b. İshak anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Musa el-Haraşî anketi, dedi ki: Bize Süheyl b. Abdullah anlattı dedi ki: Ben el-Ameş'î Zeyd b. Vehb'ten şunu naklederken dinledim: Zeyd b. Vehb, İbn Mesud'dan şöyle dediğini nakletmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Hafaza melekleri yüce Allah'ın erkek ya da dişi kulu üzerine indiklerinde beraberlerinde mühürlü bir kitab bulunur. Onlar bu kitaba erkek yahut dişi kulun söylediklerini yazarlar. Ayrılıp gitmek istediklerinde biri diğerlerine: Beraberinde bulunan mühürlü kitabın mührünü çöz, der. O da onun önünde kitabın mührünü açar ve bakar ki, o kitabın içinde yazılı olanlar (ile yazdıkları) aynı şeylerdir. İşte yüce Allah'ın: "Bir söz söylemeye dursun mutlak onun yanında görüp gözetlemeye hazır biri vardır" buyruğu bunu anlatmaktadır. Bu hadis el-Ameş'in Zeyd'den yaptığı rivayet olarak garibtir. Ondan bunu Süheyl'den başkası rivayet etmemiştir[17]
Peygamber (sav)'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Yüce Allah her kulu için iki melek görevlendirmiştir. Bunlar onun amelini yazarlar. Bu kul öidü mü, Rabbimiz filan kişi öldü, artık bizim de semaya yükselmemize izin ver, derler. Yüce Allah da: Benim semavatım, benim meleklerimle dolup taşmaktadır. Onlar Beni teşbih eder dururlar, diye buyurur. Bunun üzerine o iki melek: Rabbimiz o halde biz yeryüzünde (mi) ikamet edelim, derler. Yüce Allah: Benim arzım, benim yarattıklarımla dolup taşmaktadır. Onlar Beni teşbih edip duruyorlar, dîye buyurur. Bunun üzerine melekler: Rabbimiz o halde nerede duralım? derler. Yüce Allah: Kulumun kabri başında bulunun, der. Orada Beni tekbir ediniz, tehlil getiriniz, Beni teşbih ediniz ve kıyamet gününe kadar bunları Benim kulumun adına yazınız. [18]
"Derken ölüm baygınlığı" onun insanı tümüyle kuşatan hali ve şiddeti "hak olarak gelmiş olacaktır."
İnsan hayatta kaldığı sürece hesaba çekilmek üzere sözleri ve davranışları yazılır. Sonra da ona ölüm gelir. O ölümü şanı yüce Allah'ın kendisine vaadettiği yahut tehdit ettiği surette hak olarak gerçekleşmiş şekliyle görür.
Buradaki "hak"in ölümün kendisi olduğu da söylenmiştir. Ona, ya herkesin hakettiği bir hal olduğundan yahut ölüm sebebiyle kişi hak yurda geçiş yapacağından dolayı bu isim verilmiştir, bu açıklamaya göre ifadede bir takdim ve tehir var demektir. İfadenin takdiri de: "Ölüm ile o hak baygınlık gelmiş olacaktır" şeklinde olur. Ebu Bekr ve İbn Me-sud (Allah ikisinden de razı olsun) kıraatinde de bu şekildedir. Çünkü baygınlık hakkın kendisidir. Lafızların farklılığı dolayısıyla kendi kendisine izafe edilmiştir. Şöyle de açıklanmıştır: Bu kıraate göre "hak" yüce Allah'ın kendisi de olabilir. Yüce Allah'ın ölüm emrinin gereği olan baygınlık gelmiş olacaktır, demek olur.
Bir diğer açıklamaya göre hak ölümün kendisidir. Ölüm baygınlığı ölüm ile gelmiş olacaktır, demek olur. Bu açıklamayı da el-Mehdevî zikretmiştiı.
Kur'ân-ı Kerim'e dil uzatan kimselerin iddiasına göre: Ben Ebu Bekir es-Sıddîk'ın muhalefet ederek: "Hak olan baygınlık ölüm ile gelmiş olacaktır" diye okuduğu gibi mushafa muhalif okurum, diyen kimseye karşı şu delil gösterilmiştir: Ebu Bekir'den iki rivayet gelmiştir. Bu rivayetlerden birisi mushafa uygun bir kıraattir ve uygulama buna göredir. Diğeri ise -eğer onun tarafından söylenmiş ise- unutkanlık yahutta bu rivayeti nakledenlerden birilerinin yanlışlığı mesabesinde değerlendirilerek reddedilen bir kıraat şeklidir. Ebu Bekr el-Enbarî dedi ki: Bize Kadı İsmail b. îs-hak anlattı, bize Ali b. Abdullah anlattı, bize Cerir, Mansur'dan anlattı, O Ebu Vail'den, o Mesruk'tan dedi ki: Ebu Bekir vefat döşeğinde iken Aişe (r.an-ha)'ya haber gönderdi. Onun yanına girdiğinde şöyle dedi: Bu, şairin:
"Bir gün ölüm hırıltısı gelip de, ondan dolayı da göğüs daralacak olursa..."
mısraında vasfettiği hale benzer bir haldir, dedi.
Ebu Bekir (r.a) ona şöyle dedi: Ne diye yüce Allah'ın dediği: "Derken ölüm baygınlığı hak olarak gelmiş olacaktır. Kendisinden nefret edip, kaçtığın şey İşte budur" diye söylemedin deyip, (Ebu Bekr el-Enbarî) hadisin (rivayetin) geri kalan bölümünü zikretmektedir.
" Baygınlık, sarhoşluk" lafzı"Baygınlıklar, sarhoşluklar" lafzının tekilidir.
Sahih'te yer alan rivayete göre Rasûtullah (sav)'ın önünde içinde su bulunan bir kah bulunuyordu. Ellerini suya daldırıyor ve ellerini yüzüne sürerek: "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Şüphesiz ölümün sekeratı (baygınlıkları, sarhoşlukları) vardır." diyor, sonra da elini kaldırıp şöyle demeye koyuldu: "O en büyük dost ile birlikte (olmayı niyaz ediyorum)." Nihayet ruhu kabzedildi ve eli yanına düştü. Bu hadisi Buharı rivayet etmiştir.[19]
Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Salih olan bir kulun eklemleri Ölümü ve ölüm baygınlıkları esnasında birbirlerine selam verir ve: Selam sana! Kıyamet gününe kadar, ben senden ayrılıyorum, sen de benden ayrılıyorsun derler." [20]
Meryem oğlu tsa (ona ve annesine selam olsun) dedi ki: Ey havariler topluluğu, bu baygınlığı ölüm baygınlıklarını kastediyor- size kolaylaştırması için yüce Allah'a dua edin.
Yine şöyle rivayet edilmiştir: "Ölüm kılıç darbelerinden, testerelerle biçil-mekten, makaslarla doğranmaktan daha çetindir."
"Kendisinden nefret edip kaçtığın şey işte budur." Kendisine ölüm baygınlığı gelmiş kimseye bu sözler söylenir demektir. Kendisinden kaçtığın ve yana çekilerek kurtulmaya çalıştığın şey budur.
"Bir şeyden yan saptı, ondan uzaklaştı, yana sapar, uzaklaşır, yana sapmak, uzaklaşmak" denilir.
Mastarının son şeklinin aslı "ye" harfi harekeli olarak:olmakla birlikte, sonradan "ye" harfi sakin okunmuştur. Çünkü Arapçada: dışında "fa'lul" vezninde bir kelime bulunmamaktadır. Kişi (mütekellim olarak) kendisi hakkında haber verecek olursa: " Yana çekildim meylettim, çekilirim meylederim, çekilmek meyletmek'" denilir. Şair Tarafe de şöyle demiştir:
"Ey Ebu'l-Münzir, vefakar olmayı istedin ve tazim ettin vefakarlığı, Fakat devenin kaygan yoldan yana saptığı gibi de sapıverdin." [21]
20. Sur'a da üfürülmüş olacak. İşte bu korkutulan gündür.
21. Herkes beraberinde bir sürücü ve bîr şahit bulunduğu halde gelecektir.
22. "Andolsun sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Bugün gözün pek keskindir."
"Sur'a da" ölümden sonra diriliş İçin birinci defa "üfürülmüş olacak. İşte bu" yüce Allah'ın kâfirleri kendisinde azablandıracağı tehdidinde bulunduğu "korkutulan gündür."
Sur'a üfürmeye dair yeterli açıklamalar -yüce Allah'a hamdolsun ki- daha önceden (en-Nemi, 27/87. âyetin ve ez-Zümer, 39/68. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde gelecektir" buyruğunda geçen "sürücü: es-saik" ile "şahid: eş-şehid" hakkında farklı görüşler vardır.
İbn Abbas dedi ki: Sürücü meleklerden şahit ise kişilerin kendi nefislerinden olan eller ve ayaklardır. Bunu el-Avfî, İbn Abbas'tan diye rivayet etmiştir. Ebu Hureyre dedi ki: Sürücü melek, şahid ise ameldir.
Hasen ve Katade şöyle demişlerdir: Yani onu süren bir sürücü ve yaptığı amel ile ilgili olarak hakkında tanıklıkta bulunacak bir şahit ile gelecektir.
İbn Eşlem de şöyle demiştir: Sürücü nefsin kendisi ile birlikte bulunan şeytanlardan nefsin arkadaşıdır. Buna sürücü denilmesinin sebebi, bu hususta nefsi teşvik etmese dahi, nefsi arkasından götürmesinden ötürüdür.
Mücahid de şöyle demiştir: Sürücü de, şahit de iki ayrı melektir.
Osman b. Affan (r.a)'dan minber üzerinde iken şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Herkes beraberinde bir sürücü ve bir şahit bulunduğu halde gelecektir." buyruğunda sözü edilen "sürücü" Allah'ın emrine doğru nefsi süren melektir. "Şahit" ise onun ameli hakkında tanıklık edecek olandır.
Derim ki: Bu en sahih olanlarıdır. Çünkü Cabir b. Abdullah yoluyla gelen hadiste o şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Şüphesiz ki Ademoğlu yüce Allah'ın kendisini ne için yarattığından yana gaflet içerisindedir. Kendisinden başka hiçbir üah bulunmayan Allah, kulunu yaratmak istedi mi meleğe; Onun rızkını, eserini, ecelini yaz, bedbaht mı yoksa bahtiyar mı olduğunu yaz, der. Sonra bu meiek yükseklere çıkar, yüce Allah bir başka melek gönderir. Bu da onu yükümlülük çağına gelinceye kadar korur. Daha sonra yüce Allah onun iyilik ve kötülüklerini yazacak iki melek gönderir. ÖJüra ona geldi mi bu iki melek de yukan çıkarlar. Sonra ölüm meleği (selam ona) gelir, canını alır. Kabrine girdiril di ği vakit bedenine ruh geri verüir. Sonra da ölüm meleği çıkar. Arkasından kabir melekleri ona gelir, onu sorgularlar. Sonra bu iki metek de çıkar. Kıyamet koptuğu vakit iyilikler meleği ile kötülükler meleği onun üzerine inerler. Boynunda bağlı bulunan bir kitabın düğümünü açarlar. Sonra da onlardan biri sürücü, diğeri de şahit olmak üzere onunla birlikte hazır bulunurlar, Sonra yüce Allah: "Andolsım sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Bugün gözün pek keskindir" diye buyurur. Rasûlullah (sav) da: "Mutlaka sizler biri diğerine mutabık halden hale geçeceksiniz" (el-İnşikak, 84/19) buyruğunu: "Halden sonra bir diğer hale..." diye açıklamıştır. Daha sonra Peygamber (sav) devamla buyurdu ki: "Şüphesiz önünüzde çok büyük bir iş vardır. Bunun için o büyük Allah'tan yardım isteyiniz." Bu hadisi Hafız Ebu Nuaym, Cafer b. Mıı-hammed b. Ali'den, o Cabir'den yoluyla rivayet etmiş ve hakkında şöyle demiştir: Bu hadis Cafer'in rivayeti olarak garib bir hadistir. Cabir yoluyla gelen bu hadisi tek başına ondan Cabİr el-Cufî, ondan da el-Mufaddal rivayet etmiştir[22]
Âyet-i kerime hakkında iki görüş vardır. Birincisine göre bu âyet müslü-man ve kâfir hakkında umumidir. Cumhurun (büyük çoğunluğun) görüşü budur. İkincisine göre ise bu özel olarak kâfir hakkındadır. Bu da ed-Dahhak'ın görüşüdür.
"Andolsun sen bundan gaflet içinde İdin. Şimdi senden perdeni kaldırdık" buyruğu hakkında İbn Zeyd şöyle demiştir: Bununla kastedilen Peygamber (sav)'tır. Yani andoisun sen -ey Muhammed- Kureyş arasında oniarın ca-hiliyetleri içerisinde risaletten yana gaflet içinde idin.
İbn Abbas ve ed-Dahhak da şöyle demişlerdir: Bununla kastedilen müşriklerdir. Yani onlar işlerinin akıbetlerinden yana gaflet içindeydiler.
Müfessirlerin çoğu da şöyle demişlerdir: Bu buyrukla kastedilen iyi kimselerle, kötü kimselerdir. Taberİ'nin tercih ettiği görüş de budur.
Bir diğer açıklama da şöyledir: Ey insan, sen herbir kişi ile birlikte bir sürücü ve bir şahidin geleceğinden yana gaflet içinde bulunuyordun. Çünkü bu gibi hususlar ancak ilahi naslarla bilinir.
"Şimdi senden perdeni kaldırdık." Körlüğünü giderdik demektir. Bu buyruk dört türlü açıklanmıştır:
1- Kişi önce annesinin karnında idi, sonra doğup dünyaya geldi. (Ve böylece görmeye başiadi.) Bu açıklamayı es-Süddî yapmıştır.
2- Kabirden sonra, kabirden kaldırılması halini anlatmaktadır. İbn Abbas'ın açıklaması da bu anlamdadır.
3- Bu, kıyamet gününde amellerin arzedilmesi zamanında olacaktır. Bu açıklamayı da Mücahid yapmıştır.
4- Bundan kasıt vahyin nüzülu ve risaletin sorumluluklarının yüklenüme-sidir. İbn Zeyd'in açıklamasının manası da budur.
"Bugün gözün pek keskindir" buyruğu ile ilgili olarak bundan kasıt, kalbin görmesidir, denilmiştir. Nitekim "bu kimse fıkıh hususunda basiret sahibi (güzel görüş sahibi) bir kimsedir" denilir. Kalbin görmesi ve basiretli olması ise gözün karşısında bulunan varlık ve cisimleri gördüğü gibi- düşüncelerin müşahhas halini ve neticelerin ibretli durumunu görmesi demektir.
Bununla kastedilenin gözün görmesi olduğu da söylenmiştir. İfadenin zahirinden de anlaşılan budur. Yani bugün senin gözün pek keskin görür. Daha önce senden örtülü bulunan şeyleri görecek şekilde güçlü ve nüfuz edici bir görüşün vardır, demektir.
Mücahid dedi ki: "Bugün gözün pek keskindir." Yani bugün iyiliklerinin ve kötülüklerinin tartılacağı zamanda terazinin denge uçlarına bakışı pek keskindir. Bu açıklamayı ed-Dahhak da yapmıştır.
Bir diğer açıklamaya göre; senin gözün elde edeceği sevab ve cezayı iyice görür demektir. İbn Abbas'ın görüşünün anlamı da budur. Bir diğer açıklamaya göre kâfir gözü pek keskin bir şekilde hasredilir, sonra gözleri gö-ğerir ve kör olur.
Bu buyrukta " Andolsun sen... idin"; Senden"; "Gözün" lafızları şeklinde, nefse hitab olmak üzere hep esre ile okunmuşlardır. [23]
23. Beraberinde olan der ki: "Benim yanandaki işte hazırdır."
24. "Atın cehenneme oldukça inatçı herbir kâfiri!
25. "O hayrı alabildiğine engelleyen, zalim ve şüpheci olanı.
26. "O kimse ki Allah İle birlikte başka bir ilâh edinendir. Şimdi İkiniz onu şiddetli azaba atın.
27. Arkadaşı diyecek ki: "Rabbimiz, onu ben azdırmadım, fakat o derin bir sapıldık içinde idi."
28. Buyuracak ki: "Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü Ben size önceden tehdidimi muhakkak göndermiş idim."
29- "Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedi-cİ de değilim."
"Beraberinde olan" ei-Hasen, Katade ve ed-Dahhak'ın görüşüne göre onunla görevli bulunan melek "der ki: Benim yanımdaki işte hazırdır." Yani onun amelinin yazılması suretiyle benim yanımda bulunan işte korunmuş bir halde hazırlanmış bulunuyor.
Mücahid dedi ki: Senin Adernoğullanndan üzerinde görevlendirdiğin bu kişiyi, amel defteri de beraberinde olduğu halde işte huzura getirdim, der.
Anlamın: Benini nezdimdeki bu azab işte hazırdır, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Yine Mücahid'den şöyle dediği zikredilmektedir: Beraberinde olan, yüce Allah'ın şeytanlardan arkadaşı kıldığı kişidir,
İbn Vehb'in kendisinden yaptığı bir rivayete göre İbn Zeyd; bu insanlardan beraberinde olan kişidir, demiştir.
Şanı yüce Allah da onun beraberinde olana şöyle diyecektir: "Attn cehenneme..." el-Halil ve el-Ahfeş dediler ki: Araplar fasih konuşmalarında " Vay sana, buna yük vur, bunu yerinden hareket ettir, bunu tut yakala ve serbest bırak!" diye tek kimseye tesniye lafızla hitab ederler.
el-Ferra da şöyle demiştir: Sen tek bir kişiye (tesniye lafzı ile): " Yanımızdan kalk(ınız)" denilebilir. Bunun asıl dayanağı ise develeri ve koyunları hususunda kişiye yardımcı olanların ve yolculuktaki arkadaşlarının asgari sayısının iki kişi oluşudur. Böylelikle kişi hakkındaki ifade, iki arkadaşı hakkındaki ifade gibi kullanılmıştır. Nitekim şiirde Arapların: "Ey iki arkadaşım!" diye hitab ettikten sonra: " diye (tekil olarak:) Ey arkadaşım!" diye hitab etmeleri de bu kabildendir. Nitekim şair İrnruu'1-Kays şöyle demiştir:
"Ey iki arkadaşım, benimle birlikte Um Cundeb'e uğrayalım. Böylelikle az ab çekmiş kalbin mur adlarını alalım"
Yine şöyle demiştir:
"Sevgilimi hatırlamaktan ve
ed-Dehül ile Havmel arasında bulunan dalgalı kumlardaki sevgilimin diyarına uğradığımız için, durun da ağlaşahm.!'
Bir başka şair de şöyle demiştir:
"Ey Affan'm oğlu! Bana: Vazgeç derseniz, vazgeçerim
Ve eğer beni terkederseniz ben de sağlamca koruduğum şerefimi himaye ederim."
Lafzın bu şekilde gelmesinin "el-karîn: beraber bulunan kişi" lafzının hem çoğul, hem de teşriiye (İkil) için böylece kullanılmasından dolayıdır, diye de açıklanmıştır.
el-Mazinî dedi ki: Yüce Allah'ın: " (İkiniz) atın" lafzı bu sözün (iki defa): "At at!" diye tekrarlanacağını göstermektedir.
el-Müberred de: Bu tekid olarak te sn iye gelmiştir, demektedir. Bu da: "At at" demek olur. Böylece lafız bu şekliyle "at" lafzının tekrarlanmasının yerini tutmaktadır.
Bunun yüce Allah'ın her iki meleğe hitab eden buyruğu olarak gerçek anlamıyla tesniyeye (iki kişiye) hitabı olması da mümkündür. Buyruğun sürükleyene ve koruyucuya hitab olduğu da söylenmiştir.
Bir başka açıklamaya göre bunun: "Mutlaka at!" şeklinde tek bir "nun" ile tekidli emir olduğu da söylenmiştir. Bu durumda (sondaki nun) vakıf halinde "elife kalb edilir. Vasıl hali de vakıf haline göre gelmiş bulunmaktadır.
Nitekim el-Hasen de: şeklinde şeddesiz "nun" ile yüce Allah'ın: ): Ve her halde zillete uğrayanlardan olacaktır." (Yusuf, 12/32) buyruğu ile: "Andolsun ki şiddetle yakalayıp çekeriz" (el-Alak, 96/15) buyruklarında olduğu gibi.
"Oldukça İnatçı herbir kâfiri." Mücahid ve İkrime, çokça inat eden diye açıklamışlardır. Bazıları da şöyle demiştir; "Anid: oldukça inatçı" haktan yüz çeviren kimse demektir, " Hakkı bildiği halde reddetti, muhalefet etti, eder" demektir. Bu şekilde tavır takınan kimseye de: ile denilir. "Oldukça inatçı" lafzının çoğulu diye gelir. Ekmek" lafzının çoğulunun: diye gelmesi gibi.
"O hayrı" farz olan zekatı ve vacib olan herbir hakkı "alabildiğine engelleyen" konuşmalarında, yaşayışında ve yaptığı işlerde "zalim" haksızlık eden "ve şüpheci olanı." el-Hasen ve Katade'nin açıklamasına göre tevhid hakkında şüphe ve tereddüdü olanı...
" Kişi şüphe etti" denilir. "Şüphe eden" demektir. Böylesi de müşrik kimsedir. Buna da yüce Allah'ın: "O kimse ki Allah ile birlikte başka bir ilah edinendir" buyruğu delil teşkil etmektedir.
Bu buyruğun el-Velid b. el-Muğire hakkında indiği söylenmiştir. "O hayrı alabildiğine engelleyen" buyruğu ile onun kardeşinin çocuklarını İslam-dan engelleyip alıkoyması kastedilmiştir.
"Şimdi ikiniz onu şiddetli azaba atın" buyruğu bir önceki (ve aynı anlamdaki) emri tekid etmektedir.
"Arkadaşı" yani bu inatçı kâfir ile birlikte bulunan şeytanı, ondan uzak olduğunu belirterek ve onu yalanlayarak "diyecek ki: Rabbbnlz onu ben azdırmadım. Fakat o derin bir sapıklık içinde idi." Haktan uzaktı, kendi İrade ve tercihi üe azgınlık eden bir kimseydi. Ben sadece onu çağırdım, o da benim çağrımı kabul etti.
Burada "onun arkadaşından kasıt, herhangi bir görüş ayrılığı sözkonu-su olmaksızın onun şeytanı demektir. Bunu el-Mehdevi nakletmiştir. es-Sa-lebi'nin naklettiğine göre de İbn Abbas ve Mukatil şöyle demişlerdir: Arkadaşından kasıt melektir. Şöyle ki Velid b. el-Muğire günahlarını yazan meleğe şöyle diyecektin O benim kötülüklerimi yazmakta elini çabuk tuttu. Bu sefer melek şöyle diyecek: Rabbim ben onu azdırmadım, yani ben bu hususta acelecilik etmedim, diyecektir. Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Kâfir, Rabbim o bana fazladan günahlar yazmıştır diyecek, melek ise: Rabbim ben onu azdırmadım yani ona fazladan bir kötülük yazmadım, diyecektir. İşte o vakit yüce Allah da şöyle buyuracaktır:
"Benim huzurumda çekişmeyin." Maksat kâfirler ile onlarla birlikte bulunan şeytanlardır. el-Kuşeyri: İşte bu buyruk, onun arkadaşının şeytan olduğunun delilidir.
"Çünkü Ben size önceden tehdidimi" gönderdiğim elçilerim, peygamberlerim aracılığı ile "muhakkak göndermiş idim1." Bunun tartışmaya giren herkese bir hitab olduğu söylendiği gibi, çoğul lafzı ile gelmiş iki kişiye hitab olduğu da söylenmiştir.
"Benim yanınıda söz değiştirilmez" buyruğu ile yüce Allah'ın: "İyilikle gelene bunun on misli vardır. Bir günah ile gelen de ancak onun misliyle cezalandırılır." (el-En'am, 6/160) buyruğunun kastedildiği söylendiği gibi; Yüce Allah'ın: "Cehennemi bütünü ile cinlerden ve insanlardan elbette dolduracağım." (es-Secde, 32/13) buyruğundaki durum hakkında olduğu da söylenmiştir.
el-Ferra da şöyle demiştir: Benim huzurumda yalana yer yoktur. Yani söylenen söze bir şey ilave edilmeyeceği gibi ondan bir şey de eksiltilemez. Çünkü ben gaybı bilenim.
"Ve Ben kullara asla zulmedici de değilim." Ben günah İşlemeyen kimseyi azablandırmam. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Hac Sûresi'nde (22/10. âyetin tefsirinde) ve başkalarında (Fussilet, 41/46. âyetinn tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [24]
30. O günde Biz cehenneme: "Doktun mu?" diye soracağız. O da: "Daha var mı?" diyecek.
31. Cennet ise takva sahiplerine uzak olmayıp yakınlaştırünuş olacaktır.
32. İşte bu, dönen ve (kendisini) koruyan herkes İçin vaadolunagel-diğinizdir;
33. Rahmandan tenhada iken korkup (hakka) dönen bir kalbe sahib olan herkes için.
34. "Oraya selamet ile girin! İşte bu, ebedilik günüdür."
35. Orada onlara diledikleri herşey vardır. Yanımızda fazlası da var.
"O günde Biz cehenneme: Doldun mu? diye soracağız. O da: Daha vat mı? diyecek" buyruğundaki "O günde... diye soracağız" buyruğunu Nafî ve Ebu Bekr: "Benim huzurumda çekişmeyin" (Kaf, 50/28) buyruğunu gözönünde bulundurarak "ye" harfi ile "O günde.. diye soracak" şeklinde okumuşlardır.
Diğerleri yüce Allah tarafından hitab olmak üzere "nun" İle ("diye soracağız" anlamında) okumuşlardır ki, bu da azamet nunudur.
el-Hasen ise: O günde... diye soracağım" şeklinde okumuştur. İbn Mesud ve diğerlerinden ise: "O günde... diye sorulacak" şeklinde okudukları rivayet edilmiştir,
" O günde" lafzıntn nasb ile gelmesi: "... diye so-racağımız.o günde Benim yanımda söz değiştirilmez" anlamı dolayısı iledir. Bunun şu anlamda olmak üzere mukadder bir fiil ile nasbedildiği de söylenmiştir: "Sen onları "cehenneme: Doldun mu diye soracağımız o gün ile" korkut!" Bu ise daha önce yüce Allah'ın cehennemi dolduracağına dair vermiş olduğu sözünden ötürü takdir edilir. Böyle bir soru ise, yüce Allah'ın vermiş olduğu haberi doğrulamak, sözünün gerçekleştirilmesi, düşmanlarının azarlanması ve bütün kullarının da uyarılması içindir.
Cehennem de: "Daha var mı diyecek" yani bende daha fazlasının sığabileceği bir yer kalmamıştır. Bu da Peygamber (sav)'ın: "Akil bize konaklayacak bir yer yahut bir ev bıraktı mı ki"[25]sözüne benzer ki, bize bir yer bırakmadı demektir. O halde burada İfade inkar anlamındadır. Bununla birlikte daha daha fazlasını istemek anlamında bir soru olması da mümkündür. Daha fazla var mı, dahası da gelsin, demek olur. Buyruğun her iki anlama uygun gelmesi, istifhamın (soru sormanın) bir bakıma inkar anlamını da ihtiva etmesinden dolayıdır.
Bir görüşe göre cehennemin söz söylemesi diye bir şey sözkonusu değildir. Bu sadece bir örneklendirmedir, yani onun halinden anlaşılacak olan söz söylemiş olsaydı, söyleyebileceği bu ifadede belirtilendir. Şairin şu beyitin-de olduğu gibi:
"Havuz doldu ve: Bu kadarı bana yeter, dedi. Ağır ol, yavaş ol sen içimi yeterince doldurdun.
Bu Müücahid'in ve başkalarının yorumudur. Bende dolacak yer var mı ki, dolmuş bulunuyorum, demektir.
Yüce Allah'ın organlan konuşturması gibi, bu sözü söylemek üzere cehennemi konuşturacaktır, diye de söylenmiştir. Bu, daha Önce el-Furkan Sûre-si'nde (25/17-19. âyetlerin tefsirinde) belirttiğimiz üzere daha doğrudur,
Müslim Ve Buhari'nin Sa/liftlerinde ve Tirmizi'de, Enes b. Malik'ten rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Cehenneme (cehennemlikler) atıldıkça cehennem: Daha var mı? diye sorar. Nihayet aziz olan Rabbİmiz ona ayağını koyar, bu sefer cehennemin bir kısmı diğerinin içine geçer, o da: Yeter yeter, izzetin hakkı için, keremin hakkı için (yeter), der. Cennette ise yüce Allah oraya (bir başka) mahlukat var edip onları cennetin artan bölümlerine yerleştirinceye kadar fazlalık kalmaya devam edecektir. [26] Müslim'in lafzı ile hadis bu şekildedir.
Ebu Hureyre yoluyla gelen bir diğer rivayette de şöyle denilmektedir: "...Cehenneme gelince, yüce Allah üzerine ayağını koyup kendisine: Yeter yeter, deyinceye kadar dolmaz. İşte o vakit cehennem dolar ve birbirine geçer. Yüce Allah yarattıklarından hiçbir kimseye zulmetmez. Cennete gelince, Allah onun için başka yaratıklar var eder." [27]
İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- şöyle demişlerdir: Burada "kadem (ayak)"in anlamı yüce Allah'ın cehennem ateşine gitmek üzere takdim ettiği (Önden gönderdiği) bir topluluktur. Yüce Allah ezeli İlminde onların cehennemliklerden olduğunu da biliyordu. "Ricl (ayak)" da bu anlamdadır. Bu da insan olsun, başkalarından olsun çok sayıda kimse demektir. Mesela: "Bir insan kalabalığı ve bir çekirge kalabalığı gördüm" denilir. Şair de şöyle demiştir:
"İnsanlardan bir topluluk uğradı bize ve onlara da katıldı,
Yemenlilerden birçok grublar.
Lahm'dan Utul ve Himyer'den kabileler,
Nizar'm iki oğlu aleyhine düşmanlıkla toplandılar."
Bu manayı İbn Mesud'dan gelen -şöyle dediğine dair- rivayet açıklamaktadır: Cehennemde ne kadar barınak, zincir, tokmak ve tabut varsa mutlaka onun üzerinde sahibinin adı da yazılıdır. Cehennem bekçilerinden herbir kişi isim ve niteliği ile tanıyıp biidiği (azaplandıracağı) adamını bekler. Onların her birisi (azaplandırmakla) emrolunduğu ve beklediği kişij eri tamamıyla alıp onlardan geriye hiçbir kimse kalmayınca bekçiler: Yeter, yeter bu kadarı bize yeter, bu kadarı bize yeter, yani yetindik, yetindik, derler. İşte o vakit cehennem, içinde bulunan kimselerin üzerine çekilir ve kapanır. Çünkü geriye gelmesi beklenecek kimse kalmamış olacaktır.
İşte gelmesi beklenen bu topluluk hakkında "ricl (topluluk; tercümede: ayak)" ve "kadem (önden gönderilenler)" tabiri kullanılmıştır. Yine bu yorumun lehine aynı hadiste yer alan Hz. Peygamberin: "Yüce Allah orası için yeni yaratıklar var edip cennetin artan yerine onları iskan edinceye kadar cennette bir fazlalık kalmaya devam edecektir" sözleri tanıklık etmektedir, Biz bu hususa dair daha geniş açıklamalar ve gerekli tafsilatı "el-Kitabu'l-Esna" adlı eserimizin "el-esma ve's-sıfat (yüce Allah'ın isimleri ve sıfatları)" bölümünde genişçe açıklamış bulunuyoruz. Yüce Allah'a hamdolsun.
en-Nadr b. Şumeyl de Peygamber (sav)'ın: "Cebbar (olan Allah) oraya kademini (ayağını) koyuncaya kadar" buyruğunu ilminde cehennemliklerden olduğu ezelden sabit olmuş kimseler, diye açıklamıştır.
"Cennet İse takva sahihlerine uzak olmayıp yakınlaştınlmış olacaktır."
Yani onlara yakınlaştıracaktır. Bunun dünyada iken cennete girmeden önce sözkonusu olduğu söylenmiştir. Yani onlara günahlardan uzak durun, denildiğinde cennet kalblerine yakınlaştmlmıştır.
Cennete girdikten sonra orada kalacakları yerler kendilerine yakınlaştırıl-mış olacak ve uzak düşmeyecektir, diye de açıklanmıştır, "Uzak olmayıp" ifadesi ise onlardan uzak düşmeyecektir, demek olup bu ifade tekid için getirilmiştir.
"İşte bu... vaadolunageldiğlnlzdlr." Yani onlara: Dünyada iken rasûller aracılığı ile size vaadolunan mükafat budur denilecektir.
"Vaadolunduğumız" anlamındaki: lafzı genel olarak muhatab kipi şeklinde "te" ile okunmuştur. İbn Kesir ise haber olarak "ye" ile ("vaado-lunduklan" anlamında) dîye okumuştur. Çünkü bu buyruk, takva sahiplerinin sözkonusu edilmesinden sonra gelmektedir.
"Dönen ve koruyan herkes için" buyruğuna gelince, "evvab: dönen" günahlardan yüce Allah'a dönen, sonra dönüp tekrar günah İşleyen, sonra tekrar dönen kimse demektir. ed-Dahhak ve başkaları böyle açıklamıştır. İbn Ab-bas ve Ata ise şöyle demişlerdir: "Evvabt dönen" teşbih eden dernektir. Yüce Allah'ın: "Ey dağlar, siz de onunla teşbih edin." (Sebe, 34/10) buyruğunda olduğu gibi.
el-Hakem b. Uteybe de: Evvab, tenhada yalnız kaldığında yüce Allah'ı zikreden kimse demektir. eş-Şa'bi ve Mücahid: Tenhada iken günahlarını hatırlayıp onlardan dolayı Allah'tan mağfiret dileyen kimsedir. İbn Mesud'un görüşü de budur. Ubeyd b. Umeyr de şöyle demiştir: Bu oturup kalktığı her mecliste mutlaka yüce Allah'tan mağfiret dileyen kimse demektir. Yine ondan şöyle dediği 'Zikredilmiştir: Biz "evvab: dönen"in meclisinden kalktığında "Subhanallahi ve bi hamdi-hi (Allah'ı eksiklikten tenzih eder ve O'na hamdederim.) Allah'ım, ben bu meclisimde işlediklerimden ötürü Senden mağfiret dilerim" deyip, buna devam eden kimsedir, diye kendi aramızda konuşurduk.
Hadis-i şerifte de şöyle denilmiştir: "Kim meclisinden kalktığı vakit Allah'ım, Seni hamdinle eksikliklerden tenzih ederim. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden mağfiret diler ve Sana tevbe ederim" diyecek olursa, Allah ona o mecliste işlediği günahları bağışlar. "[28] Peygamber (sav) da böyle derdi.
Kimi ilim adamı da şöyle demiştir: Ben: "Senden mağfiret diler ve Senden tevbe etmeyi dilerim" demeyi severim, fakat gerçek anlamıyla olmadıkça "ve Sana tevbe ederim" demekten hoşlanmam.
Derim ki: Bu bir istihsandır, ancak hadise uymak daha uygundur.
Ebu Bekir el-Verrak dedi ki: O (evvab: dönen) bolluk ve rahatlık zamanında da, darlık ve sıkıntı zamanlarında da Allah'a tevekkül eden kimsedir. el-Kasım: Allah'tan başkası ile (kalbini) uğraştırmayan kimsedir, demiştir,
"Hafiz: koruyan" buyruğu hakkında İbn Abbas: Günahlarını onlardan vaz-geçinceye kadar hıfzeden (belleyen) kimse demektir. Katade de: Yüce Allah'ın kendisine havale ettiği hak ve nimetleri İle ona emanet bıraktığı şeyleri koruyan kimse demektir. Yine İbn Abbas'tan: Bu Allah'ın emrini koruyan demektir, dediği rivayet edilmiştir. Mücahid dedi ki: Bu itiraf ile yüce Allah'ın hakkını, şükür ile de nimetlerini koruyan kimse demektir.
ed-Dahhak dedi ki: Yüce Allah'ın vasiyetini (emrini) kabul etmekle koruyan, muhafaza eden kimse demektir. Mekhul, Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Her kim günün başlangıcında dört rekat kılmayı muhafaza ederse (devam ederse) o kimse koruyup dönen bir kalbe sahib (evvabbun hafız) kimsedir." Bunu el-Maverdi zikretmiştir. [29] kaynakta tespit edemediğni de belirtmektedir
"Rahman'dan tenhada iken korkup... herkes için" buyruğundaki:
" Herkes* buyruğu: " Dönen ve koruyan herkes için" buyruğundan bedel olarak cer mahatlinde yahut; " Dönen"in sıfatı konumundadır. İstinaf (yeni cümle başı) olarak reP mahallinde olmasi da mümkündür. Haberi şartın cevabının hazfedildiği takdiri ile "oraya... girin" buyruğudur. İfadenin takdiri de: Onlara: "Oraya.., girin" denilir şeklindedir.
Tenhada iken korkmak (haşyet)" ise yüce Allah'ı görmediği halde O'ndan korkmak demektir. ed-Dahhak ve es-Süddî: Kimsenin kendisini görmediği yalnızlık zamanında... demektir, diye açıklamışlardır. el-Hasen de: Perdesini indirip kapısını kapattığı vakit... anlamındadır.
"Dönen bîr kalbe sahib olan herkes" itaate yönelen bir kalbe... ihlas sahibi bir kalbe... diye de açıklanmıştır. Ebu Bekr el-Verrak dedi ki: Munib (Allah'a dönen)in alameti yüce Allah'ın saygı duyulması gereken haklarını bilen, O'nu veli edinen, celal ve azameti karşısında mütevazi olan ve nefsinin hevasını terkeden kimse olmaktır.
Dönen kalb (el-kalbu'l-munib)'in selim kalb olması ihtimali de vardır. Nitekim yüce Allah önceden de geçtiği üzere: "Allah'a salim kalb ile gelmiş olanlar müstesna." (eş-Şuara, 26/89) diye buyurmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"Oraya... girin" yani bu niteliklere sahib olan kimselere: "Oraya selamet ile" azaptan yana esenlik içerisinde "girin. İşte bu ebedilik günüdür." denilecektir. Allah'tan ve melekler tarafından onlara verilecek bir selam ile girin diye açıklandığı gibi nimetlerin son bulmasından yana esenlik içerisinde.,, diye de açıklanmıştır. İfadelerin baş tarafında: " Korkup... kimse" denilmiş (ve fiil tekil şahıs için) olmakla birlikte burada "oraya... girin" diye buyurması; “Kimse" lafzının çoğul (herkes) anlamında da kullanılmasından dolayıdır.
"Orada onlara diledikleri herşey var." Canlarının çektiği ve gözlerinin zevk aldığı herşey.
"Yanımızda fazlası da var." Hatırlarına getirmedikleri türlü nimetler...
Enes ve Cabir dedi ki: "Fazlası" şanı yüce Allah'ın -bir keyfiyet söz konusu olmaksızin- yüzüne bakmaktır. Yüce Allah'ın: "İhsanda bulunanlara daha güzeli ve daha da fazlası vardır." (Yunus, 10/26) buyruğu hakkında "buradaki "fazlasından kasıt yüce Allah'ın kerim vechine bakmaktır" dediği Peygamber (sav)'a kadar ulaşan merfu haberler halinde bize ulaşmıştır.
Îbnu'l-Mübarek ve Yahya b. Sellam da şöyle demişlerdir: Bize el-Mesudî, el-Minhal b. Amr'dan, o Ebu Ubeyde b. Abdullah b. Utbe'den, o İbn Me-sud'dan dedi ki: Cuma gününe gitmek için elinizi çabuk tutunuz. Çünkü şam yüce ve mübarek Allah her cuma günü cennet ehline beyaz kâfurdan bir tepe üzerinde (oldukları halde) görünür. Onlar da ona yakınlık derecelerine göre yerlerini alırlar, İbnu'l-Mubarek dedi ki: Dünyada iken cumaya gitmekte ellerini çabuk tuttukları oranda (yakınlaşacaklardır). Yahya b. Sellam da dedi ki: Dünyaya cumaya gitmekte ellerini çabuk tuttuklan için (yakın olacaklardır), demiştir. Aynca şunu da ilave etmektedir: "Yüce Allah bundan önce görmedikleri şekilde onlara ikramlar yaratır, var eder." [30]Yahya dedi ki: Ben el-Mesudî'den başkasının buna yüce Allah'ın: "Yanımızda fazlası da var" buyruğunu eklediklerini de duydum.
Derim ki: Hadisteki: "Bir tepe üstünde" ifadesi ile kastettiği cennet ehlidir. Yani onlar bir tepe üstünde olacaklardır. Nitekim el-Hasen'İn mürsel rivayetinde de böyledir. Buna göre o dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu kî: "Her cuma günü kâfurdan bir tepe üzerinde cennetlikler Rabblerine bakacaklardır."
Biz bu hadisi et-Tezkire adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. [31]
Buradaki "fazlasından kastın, onlara eş olarak verilecek el-hûru'1-în olduğu da söylenmiştir. Bunu Ebu Said el-Hudrî merfü olarak rivayet etmiştir[32]
36. Biz bunlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesiller helak ettik. Yeri delik deşik etmişlerdi. Kaçıp sığınacak yer buldular mı?
37. Muhakkak ki bunda kalbi olan veya kendisi şahit olarak dikkatle kulak veren kimse için elbette öğüt vardır.
38. Andolsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.
"Biz bunlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesiller helak ettik." Yani ey Muhammed, senin kavminden Önce onlardan daha çetin güce ve yakalayışa sahip nice toplumlar helak etmiş bulunuyoruz.
"Yeri delik deşik etmişlerdi." Kurtulmak arzusu ile orada yol almışlardı. Ülkelerde çeşitli eserler bırakmışlardı, diye de açıklanmıştır. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Mücahid dedi ki: Yeryüzünde yol teptiler ve dolaştılar, en-Nadr b. Şumeyl: Dolanıp durdular, diye; Katade de çokça dolaştılar, diye açıklamıştır. el-Müerric: Uzaklaşıp durdular diye açıklamıştır. İmruu'l-Kays'ın şu beyiti de bu anlamdadır:
"Ben pek uzak yerlerde dolaşıp durdum ve sonunda Geri dönmeyi ganimet bildim."
Şöyle de açıklanmıştır: Bunlar ticaret yapmak amacıyla ülkelerin en uzak yerlerini dolaştılar. Acaba ölümden bir kurtuluş bulabildiler mi? Her tarafı ölümden kurtulmak için bir sığınak bulmak maksadıyla dolaştılar, diye de açıklanmıştır. el-Haris b, Hillize dedi ki:
"Ölümden korktuklarından her taraû dolaştılar Ve yeryüzünde gidilecek her yere gittiler."
Delik deşik etmişlerdi" anlamındaki buyruğu el-Hasen ve Ebu'j-Aliye "kaf" harfi üstün ve şeddesi z olmak üzere: diye okumuşlardır.
" Delmek ve bir şeyin içine girmek" demektir. Bunun dağdaki yol demek olduğu da söylenmiştir bu demektir. Bu açıklamalar İbnu's-Sİkkit'ten nakledilmiştir.
" Duvarı oydu, deldi" demektir. Bu delisin ismi: diye gelir, çoğulu şeklindedir.
Yani bunlar ülkeleri delip geçtiler (aşıp gittiler) ve onun dağlarındaki yollarında yol aldılar.
Demirin oyup deldiği şeyde etki bıraktığı gibi, orada da etki bıraktılar, diye de açıklanmıştır.
es-Sülemi ile Yahya b. Yamer bu kelimeyi tehdit anlamında emir olarak "kaf' harfini kesreli ve şeddeli: " Haydi yeri delik deşik edin!" diye okumuşlardır. Yani yeri dolaşıp durun ve orada gezin, bakın bakalım ölümden "kaçıp sığınacak bir yer buldular mı?" [33] Bu açıklamayı es-Salebi nakle tmişür.
el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre şeddesiz "kâP harfi kesreii olarak: okuyuşu da vardır ki, orada -bineklerinin tabanları aşınıp incelinceye kadar- çokça yol aldılar, demek olur. el-Cevheri dedi ki: Esre ile: " Derenin tabanları inceldi" denilir, “ Adamın devesinin tabanları inceldi."; "Ayakkabının tabanı parçalandı" demektir.
“ Kaçıp, sığınacak yer" lafzı:
"o şeyden yana kaydı, meyletti, eder, meyletmek" fiilinin mastarıdır. Mesela: "Ondan kurtuluş, ondan kaçacak yer, kaçış yoktur" denilir. “Kaçıp kurtulmak" da onun gibidir. Dost bilinen kuvvetlere; "Düşmandan yana çekildiler" denilir. Düşman hakkında da: " Yenildiler, bozguna uğradılar" denilir.
"Muhakkak ki bunda kalbi" onunla düşünecek bir aklı "olan... için elbette öğüt vardır." Bu sûrede sözünü ettiğimiz hususlarda bir hatırlatma ve bir öğüt bulunmaktadır. Burada akıl kastedilerek kalb zikredilmiştir, çünkü aklın yeri orasıdır. Bu anlamdaki açıklamayı Mücahid ve başkaları yapmıştır.
Hayatta olan ve hakkı batıldan ayırdedebilecek bir ruhi gücü bulunan kimseler için (öğüt vardır), diye de açıklanmıştır. Bu durumda yaşayan nefis, kalb diye ifade edilmiştir. Çünkü bu nefsin yeri ve hayat kaynağı orasıdır. Nite-ki'm İmruu'1-Kays şöyle demiştir;
"Senin sevgin beni öldürüyor diye ve sen bu kalbe
Her ne emredersen, yapıyor olması mı seni aldanışa sürükledi?"
Kur'ân-ı Kerim'de de yüce Aliah şöyle buyurmaktadır: "Ta ki hayatta olan kimseleri korkutup uyarsın..." (Yasin, 36/70) Yahya b. Muaz dedi ki: îki türlü (insan) kalb(i) vardır: Birisi dünya meşgaleleri ile dolup taşmaktadır. Öyle ki ahiret ile ilgili herhangi bir durum hatıra gelecek olursa ne yapacağını bilemez. Bir başka kalb ise ahiretin korkulu halleri ile dolup taşmaktadır. Öyle ki dünya işlerinden herhangi birisi karşısına çıkacak olursa, kalbi ahiretle meşgul olup gittiğinden dolayı ne yapacağını bilemez.
"Veya kendîsi" yani kalbi "şahid olarak dikkatle kulak veren" yani Kur'ân'ı dinleyen "kimse için elbette öğüt vardır."
Araplar: "Bana kulak ver, beni dinle" derler. Dinlemenin keyfiyeti ve bunun sağladığı sonuçlar ile ilgili açıklamalar daha önce Ta-Ha Sûresi'nde (20/13- âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Kendisi şahit olarak" buyruğunu ez-Zeccac: Kalbi dinlediği şeylere kulak kesilen, diye açıklamıştır. Süfyan ise: Kendisi orada bulunuyorken kalbi gaib olmayan demektir, diye açıklamıştır.
ÂyeC-i kerimenin kitap ehli hakkında olduğu da söylenmiştir ki, bu görüş Mücahid ve Katade'nindir. el-Hasen de: Bu buyruk özellikle yahudilerle hristiyanlar hakkındadır; Muhammed b. Ka'b ve Ebu Salih de: Bu buyruk özel olarak Kur'ân ehli hakkındadır, demişlerdir.
"Andolsun göklerle yeri ve aralarında olanları Biz altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı" buyruğu ile ilgili açıklamalar daha önceden el-Araf Sûresi'nde (7/54. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde (mesela Fussilet, 41/9-12. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
“Yorgunluk ve bitkinlik" demektir. Bu kökten olmak üzere: " Yoruldu, bitkin düştü, yorulur, bitkin düşer, yorulmak, bitkin düşmek" denilebildiği gibi, pek güçlü olmayan bir kullanım olarak da denilir. "Onu ben yordum, bitkin düşürdüm" demektir.
Katade ve el-Kelbi dediler ki; Bu âyet-i kerime Medine yahudileri hakkında inmiştir. Onlar yüce Allah'ın gökleri ve yeri altı günde yarattığını, bu altı günün başının pazar, sonuncusunun da cuma günü olduğunu, cumartesi günü de dinlenmeye çekildiğini iddia etmişler ve böylelikle (yahudiler) bu günü dinlenmeye ayırmışlardır. Yüce Allah bu hususta onları yalanlamaktadır. [34]
39- Söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce de, batışından önce de Rabbİni hamd ile teşbih et.
40, Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardlannda da O'nu teşbih eti
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız:
1- Kâfirlerin Söylediklerine Sabır:
"Söylediklerine sabret" buyruğu Peygamber (sav)'a bir hitaptır. Müşriklerin söylediklerine karşı sabretmesini emretmektedir. Yani onların bu yaptıklarından ötürü sen kendini sıkıntıya sokma!
Bu âyet-i kerime savaş emrinden önce indiğinden nesh olmuş bir âyettir.
Bunun Peygamber (sav) ve ümmeti için (hükmü) sabit olduğu da söylenmiştir. Yahudilerin: Allah cumartesi günü dinlendi, şeklindeki sözlerine sabret, demek olduğu da söylenmiştir, [35]
2- Beş Vakit Namaz ile Güneşin Doğuşundan ve Batışından Önce Allah'ı Teşbih Etmek ve Namaz Kılmak:
Yüce Allah'ın: "Güneşin doğmasından önce de, batışından Önce de Rabbini hamd ile teşbih et" buyruğu ile beş vakit namazı kastettiği söylenmiştir.
Ebu Salih dedi ki: Güneşin doğuşundan Önce sabah namazı, batışından önce de ikindi namazını kıl (demektir). Bunu Cerir b. Abdullah (Peygamber -sav-e ulaşan) merfu bir sened ile de rivayet ederek şöyle demiştir: Peygamber (sav)'ın huzurunda oturuyor idik. Derken ondördünde aya baktı ve şöyle buyurdu: "Sizler şu ayı gördüğünüz gibi, -onu görmek için birbirinize sıkıntı vermeye gerek duymadığıruz gibi- Rabbinizi göreceksiniz. Bundan dolayı eğer güneşin doğuşundan ve batışından önce birer namazı geçirmemek -bunlarla ikindi ve sabah namazını kastetmektedir- imkanınız varsa (bunla-n geçirmeden vaktinde kılınız). Sonra Cerir: "Güneşin doğmasından önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile teşbih et" (Ta-Ha, 20/130) âyetini okudu. [36]Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilmiş olup İafız Müslim'e aittir.
îbn Abbas dedi ki: "Batışından önce" buyruğu İle kasıt öğle ve ikindi namazlarıdır. "Gecenin bir kısmında... da onu teşbih et" buyruğu ile de akşam ve yatsı namazlarını kastetmektedir.
Bu buyruklarla, yüce Allah'ın güneşin doğuşundan ve batışından önce sözlü olarak eksikliklerden tenzih edilmek üzere teşbih edilmesinin kastedildiği de söylenmiştir. Bu açıklamayı Ata el-Horasanî ve Ebu't-Ahvas yapmıştır.
Kimi ilim adamı da yüce Allah'ın: "Güneşin doğmasından önce de" buyruğu sabah namazının iki rekatı "batışından önce de" buyruğu da akşamdan önceki iki rekati anlatmaktadır. Sümame b. Abdullah b. Enes de şöyle demiştir: Muhammed (sav)'tn ashabından özlü akıl sahihleri akşam namazından önce iki rekat kılarlardı. Müslim'in, Sahih'inöe Enes b. Malİk'ten şöyle dediği kaydedilmektedir: Biz Medine'de iken müezzin akşam namazının ezanım okudu mu (ashab) hemen mescid direklerinin arkasına koşuşur ve İki rekat kılıverirlerdi. Öyle ki yabancı bir adam mescide girer, akşam namazının -bu iki rekati kılanların çokluğu dolayısıyla- kılınıp bitirilmiş olduğunu zannederdi, [37]
Katade de şöyle demiştir: Ben Enes ile Ebu Berze el-Eslemi'den başka bu iki rekati kılan herhangi bir kimseye yetişmedim. [38]
3- Geceleyin ve Secdelerin Arkasında Allah'ın Teşbih Edilmesi:
"Gecenin bir kısmında ve secdelerin ardlarmda da O'nu teşbih et" buyruğu ile ilgili dört görüş vardır;
1- Bu yüce Allah'ın geceleyin teşbih edilmesi dernektir. Bu açıklamayı Ebu'l-Ahvas yapmıştır.
2- Bu gecenin tümünde (herhangi bir zamanda) kılınan gece namazıdır. Bu açıklama Mücahid'e aittir.
3- Sabah namazının iki rekatidir. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır.
4- Bu yatsı namazıdır. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır, İbnu'l-Arabi dedi ki: Bu geceleyin teşbih getirmektir, diyenlerin kanaatlerini şu sahih rivayet desteklemektedir: "Kim geceleyin uyanıp da: Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur, Mülk yalnız O'nundur, hamd yalnız O'nadır, O herşeye güç yetirendir. Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Hamd Allah'a aittir. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, Allah en büyüktür. O pek yüce ve pek büyük Allah ile olmadıkça hiçbir şeye güç ve takat yetirilemez" derse.,. [39]
Bunun gece namazı olduğunu söyleyenlere gelince, namazda Allah'ın teşbihi dolayısıyla ona "teşbih" adı verilebilir. Kuşluk namazına "subhatu'd-du-ha" denilmesi de bundan dolayıdır. Bunun sabah ya da yatsı namazı olduğunu söyleyenlerin böyle demelerinin sebebi, bunların ikisinin de gece kılınan namaz oluşlarından dolayıdır. Yatsı namazı olması bu görüşlerin en açık ve anlaşılır olanıdır. [40]
4- (Farz) Namazlardan Sonra Namaz Kılmak:
"Ve secdelerin ardlarında da O'nu teşbih et" buyruğu hakkında Ömer, Ali, Ebu Hureyre, el-Hasen b. Ali, Hasan-ı Basrî, en-Nehaî, eş-Şa'bi, el-Evzat ve ez-Zührî şöyle demişlerdir: "Secdelerin ardları" akşam namazından sonraki iki rekattir. "Yıldızların kaybolması" ise sabah namazının farzından önceki iki rekattir. Ayrıca bunu el-Avfî, İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. İbn Ab-bas bunu merfu bir rivayet olarak da zikredip şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Akşam namazından sonra iki rekat (secdelerin ardlan)dır." Bunu es-Salebi zikretmiştir. [41]
el-Maverdî'nin rivayetinin lafzı ise şöyledir: İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir gece Peygamber (sav)'m yanında kaldım. Sabah namazından önce iki rekat namaz kıldı, sonra namaza çıkarak şöyle buyurdu: "Ey İbn Abbas! Sabah namazından önce iki rekat kılmak "yıldızların kaybolması "dır. Akşam namazından sonra iki rekat de "secdelerin ardları"dır. "[42]
Enes dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Her kim akşam namazından sonra ve konuşmadan önce iki rekat namaz kılacak olursa, onun bu namazı "İlliyyin"de yazılır." [43] Enes dedi ki; Birinci rekatte "kul ya eyyuhe'l kâfinin (Kâfinin suresi)"u, ikincisinde de "kul huvallahu ehad (ihias suresi)"ni okudu.
Mukatil dedi ki: (Akşamın farzından sonra kılınan) bu namazın vakti, güneşin batımından sonraki kırmızı şafakın kaybolmadığı sürece devam eder. Yine İbn Abbas'tan bundan kastın vitir namazı olduğu rivayeti de gelmiştir. İbn Zeyd dedi ki: "Secdelerin ardları" farz namazlardan sonraki nafile namazlardır. Yani her farzdan sonra kılınan iki rekattir.
en-Nehhas dedi ki; İfadenin zahiri buna delalet etmekle birlikte, uyulmaya daha layık olan çoğunluktur. Bu, Ali b. Ebi Talib (r.a)'dan sahih olarak da gelmiştir. Ebu'l-Ahvas dedi ki: Bundan maksat, secdelerin arkalarında teşbih getirmektir,
İbnu'l-Arabi dedi ki: Aklen (kıyasa göre) daha kuvvetli görülen de budur. Sahih hadiste belirtildiğine göre ise Peygamber (sav) farz namazın akabinde:
"Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir. O'nun ortağı yoktur, mülk yalnız O'nundur. Hamd yalnız O'nadır. O herşeye güç yetirendir. Allah'ım, Senin verdiğini engelleyecek olamaz. Senin alıkoyduğunu da kimse veremez. Varlık sahibi bir kimsenin varlığının Sana karşı herhangi bir faydası olamaz, diye dua ederdi." [44] Bunun (yani nafile namazların) farz namazlarla nesholdûgu da söylenmiştir. Hiçbir kimseye beş vakit farzın dışında kılmakla yükümlü olduğu namaz yoktur. Bunu cemaat nakletmiş bulunmaktadır.
5- Secdelerin Ardları:
"Secdelerin ardları" anlamındaki lafzı Nafî, İbn Kesir ve Hamza hemzesi esreli olarak; "Secdelerin geri dönmesi" diye okumuşlardır. Bu da geri dönüp giden bir şeyi anlatmak üzere kullanılan: " O şey geri dönüp gitti, geri dönüp gitmek"den mastardır.
Diğerleri ise: " Ard, arda"nın çoğulu olarak hemzeyi üstün okumuşlardır. Ali ve İbn Abbas'ın kıraati de bu şekildedir. Bu lufzın bir örneği de: " Kazık" lafzının çoğulunun diye gelmesidir. Yahut bu: "Ard, arda" söyleyişinin çoğulu olup bu durumda: “Kilit" lafzının çoğulunu diye gelmesine benzer.
Araplar bu lafzı: " gana namazın ardında, namazın ardlanndan geldim" gibi kullanımlarda zarf olarak da kullanmışlardır.
et-Tur Sûresi'nin sonunda “Yıldızların kaybolması vaktinde" (et-Tur, 52/49) şeklinde kesreli ve mastar olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur, Bu ise ikinci fecrin doğması ile birlikte yıldızların ışıklarının gitmesi demektir. İkinci fecir, gece karanlığını yarıp çıkan beyazlık ve aydınlık demektir. [45]
41. Nida edenin yakın bit yerden sesleneceği güne kulak ver.
42. Hak olan çığlığı işitecekleri gün; işte o, çıkış günüdür.
43. Muhakkak ki diriltenler de Biziz, öldürenler de Biziz. Dönüş de yalnız Bizedir.
44. O günde yer üzerlerinden yarılır, hızbca çıkarlar. Bu, bizim için kolay olan bir toplamadır.
45. Neler söylemekte olduklarını Biz en iyi bileniz. Sen üzerlerinde bir zorlayıcı değilsin. Şimdi sen Benim tehdidimden korkanlara Kuran ile öğüt ver.
"Nida edenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver" buyruğun-daki "kulak verme'nin mefulü (yani neye kulak verileceği) hazfedilmiştir. O nidayı yahutta o sesi işit ya da o sayhayı -ki bu da kıyamet çığlığıdır- işit, demektir. Bundan kasıt ikinci defa Sur'a üfürülmesidir. Nida edecek olan da Cibril'dir, İsrafil olduğu da söylenmiştir.
ez-Zemahserî dedi ki: İsrafil'in Sur'a lifleyeceği, Cebrail'in de nida edeceği söylenmiştir. Cebrail mahşer için nida ederek şöyle diyecektir: Haydi hesaba geliniz. Bu açıklamaya göre nida mahşerde gerçekleşecektir.
Kâfirlerin yakın bir yerden: Vay halimize ve (yetiş ey) ölüm! diye seslenecekleri zaman seslerine kulak ver, diye de açıklanmıştır. Yani o gün herkes bu sözlerini işitecek ve kimse bu sözün erişemeyeceği kadar uzak bir yerde olmayacaktır.
İkrime dedi ki: Rahmanın münadisi adeta onların kulaklarına seslenir gibi, seslenecektir,
"Yakın yer"in Beytu'I-Makdis'teki kaya olduğu söylenmiştir. Bu kayanın yeryüzünün ortas: olduğu ve yeryüzünde semaya (diğer yerlere göre) on iki mil daha yakın olduğu söylenmektedir. Kab ise onsekiz mil demiştir. Birincisini el-Kuşeyrî ve ez-Zemahşerî, ikincisini de el-Maverdî zikretmiştir.
Cebrail ya da İsrafil bu kaya üzerinde duracak ve mahşer için nida edecektir: Ey çürümüş kemikler, paramparça olmuş eklemler, un ufak olmuş kemikler, yok ölmüş kefenler, boş kalbler, çürümüş bedenler, akmış gözler! Alemlerin Rabbİnin huzuruna arzolunmak üzere kalkın!
Katade dedi ki: Bu münadi Sur'a üfürecek olan İsrafil'dir.
"Hak olan çığlığı" diriliş çığlığını "işitecekleri gün, iste o çıkış" hesab için toplanış "günüdür."
"İşte o çıkış günüdür" kabirlerinden çıkış günüdür, demektir. "Muhakkak ki diriltenler de Biziz, Öldürenler de Biziz." Hayatta olanları öldürür, ölüleri diriltiriz. Burada yüce Allah bu gerçeği tesbit etmektedir.
"O gün yer üzerelrinde yarı” Sui'a üfürecek olan ve nidada bulunacak olana Beytu'l-Makdis'e doğru "hızlıca çıkarlar. Bu Bizim için kolay olan bir toplamada-.* Zorluğu bulunmayan bir toplama (haşr)dır.
Kûfeliler: "yarılır" anlamındaki buyruğunu şeklinde birinci "te"yi hazf üzere Ve "şın" harfini şeddesiz okumuşlardır. Diğerleri ise bu "te"yi "şın"a idgam ederek (şeddeli) okumuşlardır.
îbn Muhaysm, İbn Kesir ve Yakub "nida eden" lafzını her iki halmde de aslına uygun olarak "ye" harfini isbat ile okumuşlardır. Nafî ve Ebu Amr ise sadece vasi halinde "ye" harfini isbat etmiştir. Diğerleri ise her iki halde hazfetmişlerdir.
Derini ki; Sünnet-i seniyye bu âyet-i kerimeyi daha bir açıklamış bulunmaktadır. Tirmizi'nin, Muaviye b. Hayde'den, onun Peygamber (sav)'dan diye zikrettiği hadisinde şöyle demektedir: Ve (Peygamber) eliyle Şam'a doğru işaret ederek şöyle buyurdu: "İşte buradan buraya kadar sizler binekler üzerinde ve (kiminiz) bineksiz olarak yüzleriniz üzerinde çekilerek kıyamet gününde hasredileceksiniz. Ağızlarınız üzerinde onları tıkayan örtüler bulunacaktır. Sizinle yetmiş ümmet olacak ve siz onların en hayırlıları, Allah nez-dinde en değerlileri olacaksınız. Sizden herhangi birisi hakkında ilk konuşacak azası da onun baldırı olacaktır." Bir diğer rivayette de: "Baldın ve eli olacaktır" denilmektedir. [46]
Ali b. Mabed Ebu Hureyre'den, o Peygamber (sav)'dan diye zikrettiği bir hadiste şunları söylemektedir: Sonra -yüce Allah- israfil'e şüyic diyecek: "öldükten sonra diriliş nefhastm üfle. O da üfleyecek, ruhlar gök ile yer arasını doldurmuş anlar misali çıkacak. Yüce Allah şöyle buyuracak: İzzetim ve celalim hakkı için, herbir ruh ait olduğu cesede geri dönsün. Bunun üzerine ruhlar yerde cesetlere doğru girecek. Sonra ruhlar burun deliklerinden girecek ve vücudun diğer yerlerine sirayet edecek, tıpkı zehirli bir hayvan tarafından sokulmuş bir kimsenin bedeninde zehirin yürümesi gibi. Sonra yer üzerinizden yanlacak, üzerinden yerin varılacağı ilk kişi ben olacağım. Yerden hepiniz otuzüç yaşında gençler olarak çıkacaksınız. O gün konuşulacak dil Süryanice olacaktır" deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. [47]
Biz bütün bunları ve başkalarını "et-Tezkire" adlı eserimizde eksiksiz bir şekilde kaydetmiş bulunuyoruz. Yüce Allah'a hamdolsun.
"Neler söylemekte olduklarını" seni yalanlamaları ve sana dil uzatıp hakaret etmeleri kabilinden neler söylediklerini "Biz en ryi bileniz. Senüzerlerinde bir zorlayıcı değilsin." İslâm'a girmeleri için onlan mecbur edecek şekilde onlar üzerinde bir otorite sahibi değilsin. Buna göre âyet nes-holmuştur.
"Zorlayıcı (cebbar)"; " Zorlayıcıhk, musallat olmak"dan gelmektedir. Zira " Cebreden" anlamında "cebbar" denilmez. Tıpkı: " Çıkaran" anlamında "harrac" denilmeyeceği gibi. Bunu el-Kuşey-rî nakletmiştir.
en-Nehhas dedi ki: "Cebbar: zorlayıcının sen onları mecbur eden, zorlayan değilsin anlamında olduğu söylenmiş ise de, bu yanlıştır. Çünkü: vezninden "fe'al" vezninde kelime yapılmaz,
es-Salebi ise şunu nakletmektedir: Saleb dedi ki: "Fe'al" vezninde "muf il" anlamında gelmiş bazı kelimeler vardır. Bunlar ise şazdır. "Cebbar" "mücbir" anlamında "derrak" lafzı "müdrik: yetişen"; "serra" lafzı "musri': çabuk olan, süratli olan" anlamında "bekka" lafzı "mubki: ağlatan" anlamında "adda" lafzı "mu'di" koşan anlamında kullanılmıştır,
Yüce Allah'ın: "Ve ben sizi doğru yoldan başkasına da iletmiyorum." (el-Mumin, 40/29) buyruğu şeklinde -son kelimedeki- "şın" harfi şeddeli olarak "murşid" anlamında okunmuştur ki; bu da Musa'dır, Allah olduğu da söylenmiştir. Aynı şekilde; "O gemi denizde çalışan yoksullarındı." (el-Kehf, 18/79) anlamındaki buyruk şeklinde (son lafzın "sin" harfi şeddeli olarak) ve "yakalayıcılar" anlamında okunmuştur.
Ebu Hamid el-Harzencî dedi ki: Araplar: "Çok düşürücü kılıç" lafzını " Düşürücü, yere yıkıcı" anlamında kullanırlar.
Buradaki "cebbar.- zorlayıcı" lafzının "musaytır: zorlayıcı" anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Gaşiye Sûresi'nde olduğu gibi: "Sen üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin." (el-Ğaşiye, 88/21)
el-Ferra dedi ki: Ben Araplardan: "O işe onu zorladı" diyen kimseleri duydum. Buna göre "cebbar"ın kahretmek ve zorlamak anlamında kullanılması doğru bir kullanım olur.
"Cebbar"in Arapların: "Ben onu o işe mecbur ettim, zorla-dım" ifadelerinden alındığı ve: " anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu Kinanelilerin bir söyleyişi olup diğeri ile birlikte iki ayrı söyleyiştirler.
el-Cevherİ dedi ki: "Onu o işi yapmaya zorladım" demektir. Yine: “Onu cebriyeciliğe nisbet ettim" anlamındadır. Tıpkı bir kimseyi küfre nisbet ederken demek gibi.
"Şimdi sen Benim tehdidimden korkanlara Kur'an ile öğüt ver" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: (Ashab): Ey Allah'ın Rasûlü! Bizi korkutsan, dediler, Bunun üzerine yüce Allah'ın: "şimdi sen Benim tehdidimden kor-
kanlara Kur'ân Ue öğüt ver" buyruğu indi. Yani Bana isyan eden kimseler için hazırlamış olduğum azab ile tehdit et. Buna göre "vaid" azab (ve tehdit) hakkında "va'd" de mükafat hakkında kullanılır. Şair de şöyle demiştir:
"Şüphesiz ki ben eğer onu tehdit eder yahut ona vaadde bulunursam,
Ona yaptığım tehdidi gerçekleştirmem fakat ona vaadimi gerçekleştiririm."
Katade de şöyle derdi: Allah'ım, senin vaidinden (tehdidinden) korkan ve mev'idini (mükafat vaadini) uman kimselerden kıl.
"Benim tehdidimden" anlamındaki buyruğu her iki halde (vasıl ve vakıf hallerinde) Yakub şeklinde "ye" ile okumuştur. Verş ise sadece vasi halinde "ye" İle okumuş, vakf halinde hazfetmiştir. Diğerleri ise her iki halde de "ye"yi hazfetmişlerdir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kaf Sûresi'nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah'a hamdolsun. [48]
[1] Müslim, II, 595; Tirmizi, VI, 435
[2] Müslim, II, 607; Tirmizi, U, 415
[3] Müslim, I, 337; Müsned, V, 91, 105.
[4] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/299
[5] Buharı, IV, 1881; Müslim, IV, 2271-, Ebu Davud, IV, 236; Muvatta, I, 239; Müsned, II, 322, 428, 499.
[6] Ebu Davud, IV, 123, 124; İbn Mace, II, 1307; Müsned, II, 212, 220, 221.
[7] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/300-306
[8] Müslim, I, 336; Darimi, İ, 33H; İbn Mace, I, 268; Müsned, İV, 322 (Müslim'in dışındakilerden son cümle yok.)
[9] Buharı, IV, 1834; Ta beri, XXVI, 153.
[10] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/306-309
[11] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/310-
[12] İlk misradaki "ses" karşılığında kullanılan kelime, 'vesvese" ile aynı köktendir.
[13] Taberi, XXVI, 159; Muhammed b. Harun er-Rüyani, Müsnedu'r-Rayani, II, 286,
[14] Bazı bölümleriyle yakın manada olmak üzere; De/lemi, Firdevs, I, 105; Abdullah b. hammed, Tabakatu't-Muhaddisin bi Esbakan, II, 141, III, 253.
[15] Beyitte kanıt bu kelimedir. "Elçiierin en hayırlıları* anlamında: "huymr-rıısli" demeyip, "haym'r-rasul: en hayırlı elçi" demiş olmasının ayetlerdeki kullanımlar ile birlikte tefsiri yapılan ayetteki kullanımın uygunluğuna delil olarak göstermektedir.
[16] Beyhaki, Şuabu'l-İman, V, 392; Deylemi, Firdevs, IV, 54.
[17] Ebû Nııaym, Hilye, IV, 173; V, 57
[18] Beyhaki, Şuabtı'l-İman, V, 1H4, ravilerinden Osman h. Matar'ın "kuvvetli' olmadığı kaydıyla.
[19] Buharı, IV, I6l6, V, 2387. .
[20] Hadisin kaynağını tespit edemedik. Merhum müfcssirn tad'if ifadelerinden meçhul bir kaydettiğine dikkat edelim.
[21] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/311-318
[22] Ebu Nuaym, Hilye, III, 190.
[23] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/319-321
[24] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/322-325
[25] Buhari, III, 11B, IV, 1560; Müslim, III, 984, 985; Ebu Davud, II, 210, III, 125; Dara-kutni, III, 62; İbn Mace, II, 912, 981; Müsned, V, 201, 202
[26] Müslim, IV, 2188; Buharı, VI, 2689; Tirmizi, V, 390; Musned, III, 134, 234
[27] Buhari, IV, 1836; Müslim, IV, 2187; Müsned, II, 314
[28] İbn Hibhan, Safıik, II, 355; Hakim, Miistedrek, I, 674, 720; Tirmizi, V, 494; Müsned, II, 494.
[29] Maverdi, Nüket, V, 354; yayma hazırlayan hadisin munkati olduğuna dikkat çektikten sonra herhangi bir
[30] İbıuı'l-Mübarek, Zühd, s. 131; Abdullah b. Ahmed b. Hanhel, es-Sünne, I, 259; Tabe-rani, Kebir, IX, 238.
[31] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/325-331
[32] Yakın manada Abdullah (b. Mes'ud'dan): Mtinziri, Terğib, I, 289.
[33] Son okuyuş olan emir kipine göre: Bakın bakalım ölümden kaçıp sığınacak yer bulacak mısınız, demek olur.
[34] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/331-334
[35] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/334-335
[36] Müslim, I, 439; Buhari, I, 203, 209, IV, 1H36, VI, 2703; Tirmizi, IV, 687; Ebu Davud, IV, 233; İbn Mace, I, 63; Müsned, IV, 36O, 365.
[37] Müslim, I, 573; Darakutni, I, 267.
[38] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/335-336
[39] Buhari, I, 387; Timizi, V, 480; Ebu Davud, IV, 314; İbn Mace, II, 1276; Müsned, V
[40] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/336-
[41] Abdullah b. Adiyy, el-Kamilft Duafai'r-Rical, III, 148, aynı manada bazı farklarla.
[42] Maverdi, Nüket, V, J57,
[43] İbn Ebi Şeyhe, Musannaf, II, 16, (Mukhul'ün peygamberden diye mürsel olarak); Mun-ziri, Terğib, I, 228, (o da; Mekhulden... diyerek)
[44] Müslim, 1, 414, 415; Buhari, I, 289, V, 2332, VI, 2439, 2659; Tirmizi, II, 96; Sbu Da-....w ir «7- Müsned. IV. 97, 245...
[45] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları:337-338
[46] Hakim, Müstedrek, II, 477, 478, IV, 679; Müsned, IV, 446, V, 3, Nesai, es-Sünenu'l-Küb-ra, VI, 439.
[47] İshak b Raheveyh, Müsned, I, 88
[48] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/339-342
İslami Okul Okulların En Önemlisi