Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Zarıyat Suresi - Kuran - 051Zariyat - 2. Sayfa

ZARIYAT SURESİ

 

51

 

İndiği Yer

 

Mekke

 

İniş Sırası  :

 

67

 

Âyet sayısı :

 

60

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada elli birinci, iniş sırasına göre altmış yedinci sûredir. Ahkaf sûresinden sonra, Gâşiye sûresinden önce Mekke'de inmiştir.[1]

 

Adı

 

İlk âyetinde geçen ve "savuranlar, tozu dumana katanlar" gibi mânalara ge­len zâriyât kelimesi sûreye ad olmuştur; bazı meşhur tefsir ve hadis kaynakların­da Ve'Z'zâriyât sûresi diye de anılır.[2]

 

Konusu

 

Sûrenin ana konusu öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğunu, yaratılmış­lar içinde irade sahibi olma özelliğini taşıyanların, bir İmtihan alanı olan dünya ha­yatını yaratılış amaçlarına uygun biçimde geçirip geçirmedikleri hususunda sorgu­lanacakları yargı gününden kaçış bulunmadığını ve bu yargılama sonunda herke­sin bu dünyada yapıp ettiğinin olumlu olumsuz sonuçlarını mutlaka göreceğini or­taya koy maktu-. Bu konu işlenirken, Allah Teâlâ'nın kudretinin kanıtlarından ve insanlara lütfettiği imkânlardan örnekler, önceki bazı inkarcı toplumların başına gelen felaketlerden kesitler verilmekte; bu arada Hz. Peygamber'in ve onun yolu­nu izleyen müminlerin dini tebliğ ederken nasıl bir tavır takınmaları gerektiğine ışık tutulmaktadır. [3]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1-6. Savurdukça savuranlara, yükü taşıyanlara, kolaylıkla akıp gidenlere, işleri taksim edenlere andolsun ki size vaad edilen şey kesinlikle doğrudur ve son yargılama mutlaka gerçek­leşecektir. 7-8. Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile dolu göğe andolsun ki siz çelişkili sözler söylemektesiniz. 9. Çarpık düşünceli olanlar doğru yoldan başkasına yönelirler. 10-12. O kahrolasıca koyu yalancılar, o gaflet içinde yüzen kendini bilmezler, "Hani son yargılama günü ne zaman?" diye sorar­lar. 13.0 gün onlar ateşle sınanacaklar! 14. Tadın bakalım cezanızı! Çabu­cak gelmesini isteyip durduğunuz işte bu! 15-16. Allah'a saygısızlıktan sakı­nanlar ise rablerinuı kendilerine verdiklerini alarak cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar. Çünkü onlar daha önce güzel davranışlar içindeydiler. 17. Onlar gecenin az bir kısmında uyurlardı. 18. Seher vakitlerinde Rable-rinden bağışlanmalarını dilerlerdi. 19. Yardım isteyenlere ve yoksullara mallarından belli bir pay ayırırlardı. 20-21. Sağlam düşünce ve inanç sahip­leri için gerek yeryüzünde gerekse kendilerinde açık kanıtlar vardır. Hiç görmüyor musunuz! 22. Rızkınız ve size vaad edilenler göktedir. 23. Göğün ve yerin rabbine andolsun ki bu, tıpkı sizin konuşmanız kadar gerçek![4]

 

Tefsiri

 

1-6. İlk dört âyette dört gurup varlık veya olaya yemin edildikten, sonra 5 ve 6. âyetlerde hesap gününün geleceğinden şüphe edilmemesi istenmektedir. Bura­da çoğul kalıbında sıfat fiiller kullanılarak üzerine yemin edilenler (zâriyât, hâmi-lât, câriyât, mukassimât) hakkında değişik açıklamalar yapılmıştır.

İlk âyette geçen zâriyât kelimesi, "savuran, kırıp ufalayan, toz dumana ka- tan" anlamlarına gelmektedir. Müfessirlerin hakim kanaati, burada bu kelimeyle rüzgârların kastedildiği yönündedir. Kehf sûresinin 45. âyetinde "rüzgârın savur­duğu" anlamına gelen cümlede aynı kökten türetilmiş olan "tezrû" fiilinin, rüzgâ­rın sağladığı etki hakkında kullanılmış olması ve -aşağıda geleceği üzere- Hz. Ali'den nakledilen bir söz bu görüşü destekler niteliktedir. Ayrıca,bu kelime "vol­kanları püskürten, mahlûkatı kırıp geçiren ve etrafa yayan melekler", "barut, dina­mit vb. sonradan keşfedilmiş ve edilecek şiddetli patlama ve tahrip maddeleri", "zürriyetin çoğalıp yayılmasına vasıta olan doğurgan kadınlar" yahut daha genel bir ifadeyle "yaratılmışların hareketini sağlayan her türlü itici güç" gibi mânalarla da açıklanmıştır. 2. âyet lafzî olarak "bir yük, bir ağırlık taşıyanlar, yüklenenler" mânasına gelmektedir. Önceki âyette "rüzgârlar" anlamının benimsenmesi müfessirleri, bu âyeti "yağmur yüklü bulutlar" veya "bulutlan taşıyan rüzgârlar" şeklin­de anlamaya yöneltmiştir. İbn Abbas ve başka bazı âlimlerin yorumu "insan ve eş­ya yüklü gemiler" şeklindedir. Bir gurup âlim ise âyetin, bunların yanı sıra "gebe dişiler" mânasını da içerdiği kanaatindedir. 3. âyette sözü edilen "kolayca akıp gi­denlerden maksadın "gemiler" olduğu yorumu yaygındır (muasır eserlerde gemi­lerin yanı sura tren, otomobil gibi ulaşım araçlarından da söz edilir). Bununla birlikte "rüzgârın sürüklediği bulutlar" ve "yörüngesinde hareket eden yıldızlar" mâ­naları da verilmiştir. 4. âyette, daha önce sayılanları yöneten; nzik, doğum, ölüm vb. diğer konularda da Allah'ın buyruklarını uygulayan ve gerekli üleştirmeyi ya­pan meleklerin kastedildiği kanaati hakimdir. [5]

Zemahşerî ve Râzî ilk dört âyette sayılanların ayrı şeyler ya da aynı şeyin farklı nitelikleri olabileceğini belirtirler. Hz. Ali'den nakledilen bir söz birinci ih­timali desteklemektedir. Bu rivayette âyetlerde geçen sıfat fiillerin özneleri sıra­sıyla şöyle açıklanmıştır: Rüzgârlar, bulutlar, gemiler, rızıklan taksim eden melek­ler. Burada aynı şeyin farklı niteliklerine yani rüzgâr çeşitlerine değinildiği ihtima­line göre yapılan ve Râzî tarafından daha güçlü bulunan yoruma göre ise bu âyet­lerde geçen kelimelerin anlamlan şöyledir: 1. Zâriyât: Başlangıçta bulutlan oluş­turan rüzgârlar, 2. Hâmilât: Su buharı halindeki bulutlan -ki bunlar dağlardan da­ha ağır yüklerdir- taşıyan rüzgârlar, 3. Câriyât: Bu yüklü bulutlan sürükleyen rüz­gârlar, 4. Mukassimât: Yağmurları değişik yerlere dağıtan rüzgârlar. [6]  

Müfessirler Kur'an'daki kasemlerin (yeminler) amacı konusunda yeri geldik­çe çeşitli izahlar yapmış olmakla beraber bu konuyu bütüncül bir bakışla incele­yen fazla eser bulunmadığı görülmektedir. İbn Kayyimi'l-Cevziyye'nin et-Tibyân fi Âksâmi'l-Kur'ân isimli eseri dışında eski âlimlerin bu konuda müstakil eserine rastlamadığını belirten muasır Hindistan âlimlerinden Abdülhamid el-Ferâhî, bu eseri ve Râzî'nin et-Tefsîru'l-Kebtr'indeki açıklamalar da dikkate alarak Nizâ-mü't-Kur'ân ve Te'vîlü'l-Furkan bi'l-Furkan adlı tefsirine bu konuda değerli bir mukaddime yazmıştır. Abdülhamid el-Ferâhî, İm'ân fi Aksâmi'l-Kur'ân adlı kita­bında (Dımaşk - Beyrut 1994), her bir yemin ifadesine ait özel açıklamaları tefsir­deki yerlerine bırakarak konuyu ana çizgileri içinde incelemektedir. Özellikle İbn Kayyım ve Râzî'nin bu konudaki görüşlerini tahlil eden, yeminin tarihi ve insan­ların yemine ihtiyacı hususuna örnekleriyle değinen, bu arada Araplar'in yeminle­rinde üzerine yemin edilene veya muhataba değer verme yahut bizzat yemin ede­nin mertebesinin yüceliğine dikkat çekme mânasının bulunduğuna, bazen de yalan yere yemin edenin lanete uğraması telâkkisine dayanıldığına dair örnekler veren müellif, daha çok şu hususların altım çizmektedir: Kasemin mahiyeti ve amacı "delâletlerdir, yani belirli mânaları göstermektir. Kur'an'da kasemin asıl amacı ta'zîm (yüceltme) değildir; ancak bazı kasemlerden bu mâna anlaşılır. Yeminde "muksem bih"in (üzerine yemin edilenin) bulunması bile şart değildir, dolayısıyla muksem bih zikredilmeyince bir şeyler takdir etmek gerekmez ve yemini, mutla­ka üzerine yemin edilen bir şeyin ta'zîmi gözetiliyormuş gibi yorumlamak doğru olmaz. Yeminde asıl amaç, yemin edenin sözü pekiştirmesi, bir şeyi yapıp yapma­mayı kendisine gerekli kılıcı bir azim ve kararlılık izhar etmesidir. [7]

Bu âyetlerde, muhatapların dikkatini çekecek ve üzerinde düşünmelerini sağ­layacak bir tarzda yemin edilerek hakkında yemin edilen konunun ciddiyetine vur­gu yapıldığı açıktır. [8] Bu olağanüstü düzen ve dengeyi kurma­ya kadir olan Yüce Allah'ın vaad edilen ba's olayını yani insanların öldükten son­ra diriltilmelerini gerçekleştirmeye de muktedir olduğuna işaret edilmektedir.[9]  İbn Âşûr'un da belirttiği üzere, burada mevsuflan (nitelenenle­ri) açıklanmaksızın çok önemli ve üstün nitelikler üzerine yemin edildiğine göre bu âyetler, belirtilen sıfatlara elverişli pek çok mevsufu düşünmeye imkân veren çok ince bir îcaz (özlü anlatım) özelliği taşımaktadır. [10] Öte yandan,ka­naatimizce, yerin ve göğün önemine birkaç defa değinen[11] bu sûrenin 22. âyetinde "Rızkınız ve size vaad edilenler göktedir" buyu-rulması, ilk dört âyette de insan için hayatî önem taşıyan bazı yasalara, özellikle bir takım atmosfer olaylarına ve biyosferdeki değişkenlere, ayrıca bunların ilâhî iradeye uygun olarak gerçekleştirilmesinde görevli meleklere işaret edildiği ihti­malini güçlendirmektedir.

Müfessirlerin çoğu, -sûrenin genel üslûbunu, son âyetinde inkarcıların haşir günüyle tehdit edildiklerini ve özellikle 8. âyette müşriklere hitap edildiğini göz Önüne alarak- 5. âyette de İnkarcılara hitap edildiği, burada yer alan "size vaad edi­len" anlamındaki ifadeyle öldükten sonra diriltilecekleri uyarısına değinildiği, 6. âyetteki "dîn" kelimesiyle de onlara verilecek cezanın kastedildiği yorumunu yap­mışlardır. [12]  5. âyette bütün insanlara hitap edildiği, dolayısıyla hem mükâfat müjdelerinin (vaad) hem de ceza uyarılarının (vaîd) gerçekleri ifade ettiğine, 6. âyette de dünyada ya­pılanların olumlu veya olumsuz karşılığının verileceği yargılama gününün mutla­ka geleceğine işaret edildiği kanaatini taşıyanlar da vardır. [13]

 

7-14. Kâinattaki muhteşem düzenin bir parçası olan göğün bariz bir özelliği üzerine yemin edilerek inkarcılar tutarlı düşünmeye davet edilmektedir. Ardından, evrenin bir yaratıcısı olduğunu kabul ettikleri halde sıra O'nun çağrısına uymaya gelince dürüst davranmayan, bunu geleneklerine ve çıkarlarına aykırı gördükleri için Peygamber'e ve onun bildirimlerinde merkezî bir yere sahip olan hesap günü­ne inanmaya yaklaşmayan yalancı ve gafillerin âhirette karşılaşacakları azabın ne kadar çetin olacağına dair bir tasvire yer verilmektedir.

Astronomi yazarları, gökyüzünü incelemek ve amatör bir astronom olmak için -genellikle sanılanın aksine- bir teleskopumuzun olması gerekmediğini hatır­latıp başlangıçta gereken tek şeyin gözlerimiz ve açık bir gökyüzü olduğunu belir­tirler. Bu hususta özel bir konuma sahip olan Kur'an'ın ilk muhatapları için gök­yüzünü gözlemek günlük hayatın tabii bir parçasını oluşturuyordu. Yılın büyük bir kısmında gökyüzünün berrak olması, güneş ve yağmur gibi etkenlerden korunma zamanlan dışında hayatın genellikle açık mekanlarda geçmesi onları özellikle ge­celeri gökyüzünü ve gök cisimlerini dikkatle incelemeye yöneltiyordu. Nitekim Arap edebiyatında bu durumun etkileri açık biçimde görülmektedir. İşte Mekke döneminde inen birçok sûrede olduğu gibi burada da bazı önemli uyanlar yapılır­ken 7. âyette göğe yemin edilmiş ve muhatapların bunlar üzerinde daha bir dikkat­li düşünmeleri gerektiği İma edilmiştir. Kuşkusuz bu imkân belirli bir dönemin ve coğrafyanın insanlarıyla sınırlı olmayıp Kur'an'ın verdiği ipuçlarından yola çıka­cak herkes için ve özellikle "bilimsel bilgiye erişme kolaylığına sahip olanlar için fazlasıyla mevcuttur.

7. âyette göğün sıfatı olarak geçen, "Alanları ayrılmış yıldız kümeleri ile do- lu" diye tercüme ettiğimiz "zâtü'l-hubük" tamlaması değişik şekillerde açıklan­mıştır. Bu tamlamada geçen hubük kelimesinin kök anlamı "sıkı bağlayıp sağlam­laştırmak; kumaşı sıkı, sağlam ve güzel bir biçimde dokumak"tır. Hubük, "habî-ke" veya "hıbâk"ın çoğuludur. Birincisi, "özenle ve sanatkârâne dokunmuş, yol yol, hareli kumaş" demektir, Hıbâk da "rüzgârın tatlı esintisiyle denizde veya kumda meydana gelen dalga ve kıvrım" anlamına gelir. Saçların çok kıvırcık ol­ması veya ondüle yapılması sebebiyle görülen dalgalanmalar için de ("hıbâk"ın çoğulu olan) "hubük" kelimesi kullanılır. Halkaları yol yol örüldüğünden dolayı zırh bu kökten gelen "mahbûke" sıfatıyla nitelenir. Çoğu müfessirler bu kelimenin "hareli, yol yol, örgülü" anlamı içermesinden dolayı göğün sıfatı olan "zâtü'l-hu­bük" tamlamasına "düzgün yollara sahip" mânasını vermişlerdir. Bu guruptaki müfessirlerin bir kısmı bu ifadeyi yıldızların yörüngeleri, gökyüzünde yıldızlar se­bebiyle oluşan şekiller veya galaksiler (gökadalar) şeklinde yorumlarken, bir kıs­mı da bununla irfana götüren; yüce yaratıcının birlik, kudret, ilim ve hikmetine de­lâlet eden yolların kastedildiği yorumunu yapmıştır. Sahabe ve tabiîn dönemi mü-fessirlerinin birçoğu ise bu tamlamaya "düzgün ve güzel yaratılıştı" ve "sağlam yapılı" anlamlarını vermişlerdir. Bazıları da "hubük"ten maksadın yıldızlar oldu­ğu ve bunların göğü bir nakış gibi süslediğine işaret edildiği kanaatindedir. Bütün bu yorumlar dikkate alınarak 7 ve 8. âyetlerin içerdiği mesaj şöyle ifade edilebilir: Türlü gök cisimleri, sistemleri ve bunlara ait hareket düzenleriyle semâ çok sağ­lam, ince ve sanatkârâne bir denge içermekte, akıl almaz bir ahenk içinde varlığı­nı koruyan bu çeşitlilik ve güzellikler kuşkusuz tek bir kudreti işaretlemektedir. Şu halde insanlara yaraşan da farklılık ve çoklukların içinden birliğe ulaşabilmek, bir­birini tutmayan söz ve davranışlardan kaçınmak, bunun tabii sonucu da yalnız ve yalnız tek Tann'ya kulluk etmektir. Dikkat edilmelidir ki 8. âyette tenkit edilen ve kınanan husus, farklı metotlar izlemek ve farklı görüşlere sahip olmak değil, müş­riklerin bir yandan göklerin ve yerin Allah tarafından yaratıldığını söylerken diğer yandan putlara tapmaları, bir yandan öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederken diğer yandan putların ileride kendilerine şefaat edeceklerini umarak ölüm sonrası haya­tı kabul anlamına gelen bazı tavır ve uygulamalar içinde olmaları, bir yandan Re-sûlullah'ın güvenilirliğini, erdemlerini kabul ederken diğer yandan onu vahiy al­ma konusunda yalancılıkla suçlamaları; üstelik bunu yaparken onun için şair, kâ­hin, sihirbaz ve mecnun gibi, Kur'an için de şiir, sihir ve eskilerin masalları gibi çelişkili iddialar ileri sürmeleridir. Bazı ilk dönem müfessirleri burada mümin ol­sun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiği kanaatindedir ve bu ifade "Kiminiz iman kiminiz inkâr ediyor, kiminiz doğru buluyor kiminiz yalan sayıyor" mânası- na gelmektedir. [14]

9. âyetin "doğru yoldan" şeklinde tercüme edilen ve lafzan "ondan" anlamı­na gelen "anhü" kısmı için değişik yorumlar yapılmıştır. Genel kabule göre bura­daki "o" zamiri, Kur'an, Hz. Peygamber veya onun haber verdiği kıyamet günü­nün yerini tutmaktadır. Bu takdirde âyetin açıklaması şöyle olur: Hidayet çağrısı­na kulak tıkayan ve gönlünü kapatanlar, önyargılı düşünenler doğru yoldan yüz çe­virirler, bu sebeple hidayete eremezler. Mealde bu yorum esas alınarak "Çarpık düşünceli olanlar doğru yoldan başkasına yönelirler" şeklinde bir tercüme yapıl­mıştır. Diğer bir anlayışa göre zamk önceki âyette eleştirilen çelişkili tutumu be­lirtmektedir. Bu durumda mâna şöyle olur: Gönlünü hidayet çağrısına kapatma­yanlar o çelişkili tutumdan çevrilir, kendilerine iman nasip olur. İbn Atıyye bu yo­rumu güzel bulmakla beraber âyetteki "efeke" fiilinin daima iyiden kötüye dönme­yi belirtmek İçin kullanıldığım hatırlatarak bunun Arap dilindeki kullanıma uygun olmadığını ifade eder. [15]  Burada çeliş­kili söz ve tavırlardan yüz çeviren, onlara kulak asmayan müminler için bir övgü bulunduğu yorumu da yapılmıştır. [16]  ancak İbn Atıyye'nin uya­rısı bu yorum açısından da geçerlidir.[17]

 

İ5-19. Takva sahiplerinin âhirette erişecekleri mutlulukların kısa tasvirine yer verilmekte ve onların bu güzelliklere lâyık görülmelerinde etkili olan bazı özelliklerine değinilmektedir.

16. âyetin "Rablerinin kendilerine verdiklerini alarak" diye çevrilen kısmı genellikle, "âhirette Allah Teâlâ'nın kendilerine lütfedeceği mükâfat ve nimetler­den memnun ve mutlu olarak" manasıyla açıklanmıştır. [18] Bu kısım için "dünyadayken rablerinin buyruk ve yasaklanna uyarak" yorumu da ya­pılmıştır; fakat bu yorum sözün akışına uygun değildir. [19]

17-18. âyetlede geceleri ibadetle geçirmenin değeri üzerinde durulmaktadır. Bazı âyetlerde belirtildiği üzere, vücudun dinlenmesini sağlayan uyku, Yüce Al­lah'ın insanlara bir lütfudur ve O'nun kudretini gösteren kanıtlardandır.[20] Buna karşılık Hz. Peygamber, aşın uykuyu, buna yol açan sebepler ve vakit İsrafı olması dolayısıyla hoş karşılamamıştır. Aşı­rı uyku getiren sebeplerden biri de çok yemektir ki bunun sağlık açısından ne ka­dar zararlı olduğu açıktır. Öte yandan Resûl-i Ekrem kendini ibadete verme adına sağlığını tehlikeye atanları ve başkalarına, özellikle ailelerine karşı görevlerini ih­mal edenleri de uyarmıştır. [21] Bu husus- lar göz önüne alındığında 17. âyetten uykunun yerildiği anlamı çıkmaz. Burada, kulluk şuurunu açık tutma ve vakitlerini olabildiğince tefekkür ve ibadetle değer­lendirme gayreti içinde olan müminlerin övüldüğü anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu sû­renin indiği sıkıntılı dönemde müslümanlar için cemaatle düzenli ibadet imkânı bulunmuyor, daha çok geceleri huzur içinde kendilerini ibadet ve tefekküre vere­biliyorlardı. Önceki yaşantılarına göre yepyeni birer kimlik kazanan bu dönemde­ki müminler için, hem Resûlullah'ın en yakın dava arkadaşları olmaları hem de çevrelerinden gelen baskı ve eziyetler karşısında manevî dirençlerini koruyabil­meleri açısından geceleri olabildiğince ibadetle ve yeni dinin duyurulmasını sağ­layacak hazırlık çalışmalarıyla geçirmek özel bir önem taşıyordu. Nitekim Hz. Peygamber'in -yukarıda işaret edilen- gece ibadetinde normal sınırın aşılmamasıy-la ilgili ikazları Medine dönemine rastlamaktadır. [22]

19, âyette, Kur'an'ın Allah'a kulluğun, O'nu ta'zîm etmenin yanında yarattık­larına da şefkat gösterme şeklinde anlaşılması gerektiği yönündeki ısrarlı tavrının bir örneği görülmekte; övgüye lâyık müminlerin, Allah'ın yüceliğini hiç hatırdan çı-karmaksızın O'ndan bağışlanmayı dileme özelliklerinin hemen ardından yardımse­verliklerine değinilmektedir. "Yardım isteyen" ve "yoksul" dîye çevirdiğimiz "sâü" ve "mahrum" kelimelerinin anlamı hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Yaygın yoruma göre "sâil" ihtiyacını belli eden hatta yardım talebinde bulunan, "mahrum" ise ihtiyaç içinde olduğu halde istemekten çekinen ve ar duygusu, halini belli etme­sine engel olan kimsedir. Birinci kelimeyle insanların, ikincisiyle ise can taşıyan di­ğer varlıkların kastedildiği tarzında bir yorum da vardır ki bu yorum, insanların ya­nı sıra diğer canlıların haklarına, özellikle hayvan haklarına dikkat çekmesi açısın­dan ilginçtir. [23]  Burada müminleri, Medine döneminde konacak malî vecibe hükümlerine hazırlayı­cı gönüllü bir ödeme söz konusu olmakla beraber, malî gücü yerinde olanların, bu yardımları kendilerinin bir lütfü olarak görmemeleri için yapılacak yardımın muh­taçlara ödenmesi gereken bir "hak" olduğunu belirten bir ifade kullanılmıştır. Hatta bazı âlimler burada da zekât vecibesini yerine getirenlerin övüldüğü kanaatindedir-ler. Şu var ki bu yorumda "zekât" kelimesi, nisabı, nispeti ve harcama yerleri dinen belirlenmiş bir malî yükümlülük anlamında kullanılmamıştır; zira bu anlamıyla ze­kât Medine döneminde farz kılınmıştır. [24] Öte yan­dan Medine döneminde zekâtla ilgili olarak yapılan miktar belirlemelerinin normal durumlarda geçerli olduğuna, miktarlardan söz etmeksizin "zenginin, fazlası olanın malında yoksulun hakkı bulunduğu'nu ifade eden âyetlerin, kıtlık, kriz, felâket gibi olağanüstü durumlarda zekâtın belirlenmiş miktarlarını ödemenin kişiyi sorumlu­luktan kurtaramayacağına işaret ettiğine de dikkat edilmelidir. [25]

 

20-21. Kur'ân-ı Kerîm İnsanın kendi varlık sebebi üzerinde düşünmesi için bazen ayrıntılara inerek bazen de genel bakış sağlayarak onu ilâhî kudretin evren­deki işaretlerine dikkatle bakmaya davet eder. Bu işaretleri iki ana grupta topla­mak mümkündür: İnsanın kendi varlığındakiler ve dış âlemdekiler. [26]  Cenab-ı Allah'ın şuurlu varlıkları yaratmasındaki temel gayenin kendisine kulluk etmeleri olduğuna dair kapsamlı bir açıklamaya yer verilen bu sûrede de[27] aklını vicdanının kontrolü altında çalıştırabilen, muhake­me gücünü iyi niyetle kullanabilen insanlar hem kendilerindeki hem de yeryüzün­deki sayısız kanıtlar üzerinde düşünmeye çağırtmaktadır. 20. âyette geçen ve "sağlam düşünce ve inanç sahipleri" diye çevirdiğimiz "mûkınîn" kelimesini mü-fessirler genellikle "ibret gözüyle bakıp sağlam bir düşünce ile kesin bir inanca ulaşanlar yahut bu yolla inançlarını pekiştirenler" şeklinde anlamışlardır. Zemah-şerî bu bakışla iman arasındaki ilişkiyi özetle şöyle açıklar: Bunlar, kesin delile dayalı ve gerçeğe ulaştıran doğru yolu izleyen muvahhidlerdir (Allah'ın birliğine inananlar). Çünkü onlar basiret sahibidirler, ibret gözüyle ve derinlere nüfuz eden bir anlayışla bakarlar; bir kanıt gördüklerinde onun üzerinde nasıl fıkır yürütüle­ceğini bilirler ve imanlarına iman katarlar. [28]

 

22. "Gökteki rrzık" konusunda ilk hatıra gelen şey, yağışların ve güneş ışığı­nın dünyadaki hayatiyetin sürdürülmesine etkileridir. Müfessirler daha çok yağı­şın önemi üzerinde durmuşlardır. Bazıları bunu kaza ve kader şeklinde de yorum­lamıştır. Âyetin "size vaad edilenler" diye çevirdiğimiz kısmı Kur'an'in kendine özgü ifade özelliklerinden olup hem "müjdelendikleriniz" hem de "tehdit edilip uyarıldıklarınız" anlamıyla açıklanabilir. Birinci izah insanlar için göklerde birçok imkân ve nimet bulunduğu sonucuna götürür; ikinci izah ise nimet ve nzkın ya­nında birçok cezanın da göklerden geldiğini ve gelebileceğini gösterir. Bu ifade "cennet ve cehennem", "hayır ve şer" ve "kıyametin kopması" gibi mânalarla da açıklanmıştır. [29]

 

23, Yüce Allah vahiy ile bildirilenlerin ne kadar gerçek olduğuna yemin ederken, insanların bunu iyice kavramaları için en yakınlarındaki bir hakikati, onlann temel özelliklerinden olan konuşma yeteneğini örnek göstermiştir. Âyetin so­nunda fiil halinde geçen "nutk" kavramı, "konuşma" yanında "düşünme" anlamı- nı da içermekte olup doğru düşünmenin yöntemlerini gösteren mantık terimi de bu kökten gelmektedir. Şu halde buradaki yemin ifadesinin, konuşan varlık olmanın aynı zamanda muhakeme eden ve gözlemlediklerinden sonuçlar çıkaran varlık an­lamına geldiği bilincini taşıyan ve bunun gereğini yerine getiren insanların onuru­na onur kattığı söylenebilir. Nitekim Resûlullah'tan rivayet edilen bir hadiste, âyetteki yemine rağmen konumunun ve kendisine verilen değerin şuuruna varama­yan ve O'nu inkârda direnen kimseler ağır bir dille eleştirilmiştir. [30]

 

Meali

 

24. İbrahim'in değerli konuklarıyla ilgili kıssa sana ulaştı mı? 25. Onun yanma girdiklerinde selâm vermişler, o da selâmlarına karşılık verip (için­den) "Bunlar biç de tanıdık kimseler değil" demişti. 26. Belli etmeden hemen ailesinin yanma gitti ve (kızartılmış) besili bir buzağı getirdi. 27. Onu önleri- ne koydu ve "Buyurmaz mısınız?" dedi. 28. Vaziyetlerinden kaygılandı. "Korkma" dediler ve ona derin bilgi sahibi olacak bir oğul müjdesi verdiler. 29. Karısı heyecanla bağırarak anlına vurdu; "Benim gibi yaşlı re kısır bir kadın ha!" dedi. 30. "Rabbin böyle buyurdu, dediler; kuşkusuz hikmeti son­suz, ilmi sınırsız olan yalnız O'dur." 31. İbrahim 'Teki ey elçiler! Sizin asıl göreviniz nedir?" dedi. 32. "Biz, dediler, günaha batmış bir topluluğa gön­derildik; 33-34 Haddi aşanlar için rabbinin nezdinde işaretlenmiş balçıktan taşlan üzerlerine yağdıracağız." 35. Derken, orada bulunan müminleri çı­kardık. 36. Zaten orada -bir hane dışında- Allah'a teslim olmuş kimseler de bulamadık. 37. Ve orada, acı veren azaptan korkanlar için bir işaret bırak­mış olduk. 38. Musa'da da (ibretler var). Onu apaçık debilerle Firavun'a gön­dermiştik. 39. Firavun saltanatı sebebiyle karşı çıkiruş ve "O ya bir sihirbaz veya bir mecnundur" demişti. 40. Sonunda onu da askerlerini de yakalayıp denize attık; o sırada kendini kınayıp duruyordu. 41. Âd kavminde de (ibret­ler var). Onlara silip süpüren rüzgârı göndermiştik. 42. Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, kül edip savuruyordu. 43. Semûd'da da (ibretler var). Onlara "Bir süreye kadar faydalanın bakalım!" denmişti. 44. Rablerinin buyruğuna uymayı kendilerine yediremediler. Bu yüzden, bakıp dururlarken onları yıldırım yakalayıverdi! 45. Yerlerinden bile kalkamadılar ve kim­seden yardım da alamadılar. 46. Bunlardan önce yaşayan Nuh'un kavminde de (ibretler var). Çünkü onlar yoldan çıkmış bir topluluk idi. [31]

 

Tefsiri

 

24-37. Daha önce nazil olan Hûd ve Hicr sûrelerinde, Hz. İbrahim'e insan kı­lığında meleklerin gelmesi, kendisi ve hanımı çok yaşlı oldukları halde onlara bir oğul müjdelemeleri, ardından da Hz. Lût'un kavmini cezalandırmak üzere gönde­rildiklerini açıklamaları olayı; yine bu sûrelerde ve A'râf sûresinde Lût kavminin acı akıbeti anlatılmıştı. [32] Bu âyet­lerde bazı detay farklarıyla aynı konuya yer verilmesi, 38-40. âyetlerde Firavun ve adamlarının, 41-46. âyetlerde de başka bazı kavimlerin başına gelenlere kısa kısa değinilmesi, bir taraftan gösterilen açık kanıtlara rağmen taşkınlıklarını ve müslü-manlara eziyetlerini gittikçe arttıran müşrikler için bir uyan, diğer taraftan da Re-sûl-i Ekrem ve ona gönülden bağlanan müminler için bir teselli anlamı taşımakta­dır. Burada kıssanın misafir ağırlama bölümü, Allah Teâlâ'mn umulmadık bir an­da ve biçimde, dilediği kullarını sıkıntıdan kurtarabileceğinin, bağnaz inkarcıları da kötü akıbete çarptırabileceğinin anlaşılmasına ışık tutmaktadır. [33]  Kur'an'm bir bssaya "Sana ulaştı mı?" şeklinde bir soruyla başlaması, o ola-yın önemine dikkat çektiğini ve Resûlullah'uı onu ancak vahiy yoluyla bilebildi­ğini gösteren bir anlatım üslûbudur. [34]

Misafirlerin melek oluşu ve kelimenin kök anlamları dikkate alınarak 24. âyette geçen "mükremîn" kelimesi "değerli" diye çevrilmiştir. Bu kelimenin "ik­ram edilenler" anlamını esas alan müfessirler bununla, bizzat Hz. İbrahim ve eşinin misafirlere ikramda bulunup hizmet ettiklerine işaret edildiğini belirtirler. [35] fakat Allah Teâlâ katında ikrama mazhar oldukları için böyle nitelen­miş de olabilirler. [36]25. âyetin "(İçinden) 'bunlar hiç de tanıdık kimseler değil' demişti" diye tercüme edilen kısmı "(Onlara) 'sizi tanımıyoruz, ya­bancısınız herhalde?' demişti" şeklinde de anlaşılmıştır. [37] 26. âyette kullanılan "rağa" fiili da­ha çok "sözünü bitirir bitirmez, etrafındakilere belli etmeden bulunduğu yerden acele aynlma"yı ifade eder. [38]  Olayın akışı dikkate alındığında İbrahim'in (a.s,) farkına varılmayacak şekilde oradan ayrılması değil, gidiş sebebi­ni belli etmeden yani onlara ikram hazırlığı gerekçesini açıklamadan müsaade al­mış olması muhtemeldir. Bu sebeple mealde "belli etmeden... gitti" denmiştir. Hûd sûresinin 69. âyetinde belirtildiği üzere, getirdiği buzağı kızartılmıştı.

27 ve 28. âyetlerde elçilerin yemeğe el sürmemeleri sebebiyle Hz. İbra­him'in endişelenmeye başladığı belirtilmektedir. Hûd sûresinin 70. âyetinde bu husus daha açık biçimde ifade edilmiştir. Bu sebeple müfessirlerin bir kısmı, "Bu­yurmaz mısınız?" diye çevrilen cümleyi de onların yemediklerini fark etmesi üze­rine söylediğini düşünmüşler ve "Niçin yeriliyorsunuz ki?" şeklinde anlamışlar­dır. Kitâb-ı Mukaddes'te ise onların kendileri için hazırlanan yemeği yedikleri yazılıdır. [39] Geleneğe göre misafirin kendisine ikram edilen ye­meği yememesi hasmâne düşünceler taşıdığının işareti sayılıyordu. Bazı müfes­sirler Hz. İbrahim'in endişesinin bu sebebe dayandığı kanaatindedir. [40] İbn Abbas'tan gelen bir rivayete göre ise Hz. İbrahim'in endişesi onla­rın melek olduğunu sezmiş ve azap ile görevli olarak geldiklerini düşünmüş ol­masından kaynaklanmıştı. [41]

29. âyette Hz. İbrahim'in eşinin verilen haber (çocuk müjdesi) karşısındaki tepkisi tasvir edilirken kullanılan kelimelerle ilgili değişik açıklamalar yapılmıştır; bunlar, şaşkınlığını ifade eden bir ses çıkarması ve mahcubiyet içinde yahut hay­retinden dolayı elleriyle yüzünü kapatmaya çalışması veya yüzüne vurması şeklin­de özetlenebilir. Âyetin "heyecanla bağırarak" diye çevrilen kısmına "nazik bir edâ ile oraya geldi, yaklaştı" mânasını verenler de olmuştur. [42]  Lafzan "Yaşlı ve kısır bir kadın!" anlamına gelen hayret ifadesinin öğeleri iki türlü tamamlanarak açıklanmıştır:

a) "Ben yaş­lı ve kısır bir kadınım!".

b) "Yaşlı ve kısır bir kadın nasıl doğurabilir ki!"[43]

Bir kısım müfessirler bu âyetlerdeki anlatım tarzıyla, misafire hemen geliş sebebini sormayıp önce ikramda bulunma, ikram hazırlığını belli etmeden yapma, olabildiğince en iyi ikramda bulunma, nezaketle buyur etme gibi misafir ağırlama âdabı ile ilgili bazı kurallara İşaret edildiği kanaatine ulaşmışlardır. [44]

35-37. âyetler meleklerin Hz. İbrahim'le konuşmalarının devamı olmayıp burada olayla ilgili ek bir bilgi verilmektedir. 35. âyetin başında yer alan ve meal­de "derken" şeklinde karşılık verdiğimiz "fâ" harfi, meleklerin Hz. İbrahim'le ya­pılan konuşmadan sonra burada belirtilen noktaya kadar geçen ve Hûd sûresinde anlatılan gelişmelere gönderme yapma anlamı içerir. [45]

 

38-40. İlk âyetteki "sultân" kelimesi bu bağlamda "açık kanıt" anlamına gel­mektedir. [46] ve bununla Hz. Musa'nın Firavun'un önünde sergi­lediği mucizeler kastedilmektedir. [47] 39. âyetin "saltanatı se­bebiyle" diye çevrilen kısmı, daha çok "sahip olduğu bütün güçleri, askerlerini, ik­tidarı elinde bulunduruyor olmayı kullanarak" veya "var gücüyle" mânalanyla açıklanmıştır. [48]  40. âyetin son cümle­si -mealde tercih edilen mânaya göre- Firavun'un can verirken duyduğu pişmanlı­ğa işaret etmektedir. [49] Müfessirlerin bir kısmı bu cümleyi "O, kınanacak işler yapmaktaydı" şeklinde anlamışlardır ki, bu takdirde Firavun'un daha önce yaptığı kötülüklere İşaret edilmiş olur. [50]

 

41-46. Âd Hûd peygamberin, Semûd da Salih peygamberin kavminin adı olup Kur'ân-ı Kerîm'de bu toplumların ve Nûh kavminin yapılan bütün ilâhî uya­rılan hafife almaları ve inkarcılıkta direnmeleri sebebiyle helak edilmelerine deği­şik vesilelerle dikkat çekilmiştir. [51]

 

Meali

 

47. Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz biz genişletmekteyiz. 48. Yeri de biz döşedik; ne güzel yaptık! 49. Her şeyden çift çift yarattık, in­ceden inceye düşüncsiniz diye. 50. (Peygamber şöyle dedi:) "Şu halde Allah'a sığının. Şüphesiz ben sizin için O'nun tarafından apaçık bir uyarıcıyım. 51. Allah'ın yanında başka tanrı edinmeyin. Şüphesiz ben sizin için O'nun tara­fından apaçık bir uyarıcıyım." 52. İşte böyle; kendilerinden öncekilere hiçbir peygamber gelmemiştir ki "O bir sihirbaz veya bir mecnun" demiş olmasın­lar. 53. Sanki nesiller boyu birbirlerine hep bunu tavsiye etmişler! Daha doğ­rusu onlar azgın bir topluluk! 54. Artık onlarla ilgilenme; bundan ötürü kı­nanacak değilsin. 55. Ama (alanlar için) öğüt vermeye devam et, zira öğüt ina­nanlara fayda verir. 56. Ben emleri ve insanları, başka değil sırf bana kulluk etsinler diye yarattım. 57. Onlardan bir nzık istemiyorum, beni doyurmala­rını da istiyor değilim. 58. Şüphesiz rızkı veren, sarsılmaz gücün sahibi olan yalnızca Allah'tır. 59. Şu iyi bilinmeli ki haksızlığa sapanlar için geçmişteki benzerlerinin payı gibi bir ceza payı var! Şimdi onu benden acele istemesin­ler! 60. Başlarına geleceği bildirilen günden dolayı vay o inkarcıların haline! [52]

 

Tefsiri

 

47-51. İlk üç âyette Cenâb-ı Allah'ın sonsuz kudretini gösteren ve her an ya­kın çevremizde gözlemleyebildiğimiz üç çeşit kanıta değinilmekte, 50-51. âyetler­de de bunlardan çıkarılması gereken sonuç peygamberinin dilinden bir uyan tar­zında ifade edilmektedir: Başka kaçacak, sığınılacak yer yoktur, yalnız Allah'a sı­ğınmak, O'nun gösterdiği yolda yürümek gerekir; O'nun yanında başka tanrılar uydurmak akıl ve iz'an sahibi varlıklara yaraşmaz.

47. âyette geçen "eyd" kelimesinin "kuvvet, kudret" veya "eller" mânalarına göre değişik yorumlar yapılmıştır; bu yorumlar, göğün muhteşem yapısı ve düze­ninin Yüce Allah'ın kudretine bağlı olduğunu ifade etme noktasında birleşir [53]"Şüphesiz biz genişletmekteyiz" diye çevrilen cümle için yapı­lan başlıca yorumlar şunlardır:

a) Biz vüs'at yani genişlik ve kudret sahibiyiz; se­mâdaki bu ihtişamı sağlamakla kudretimizden bir şey eksildiği sanrlmamalıdzr, di-lesek daha da genişletiriz. Bakara sûresinin 255 ve Kaf sûresinin 38. âyetlerinde-ki içerik ve üslûp bu mânayı çağrıştırmaktadır.

b) Hiçbir şeye muhtaç olmadığı­mız gibi nimetleri bol bol İhsan eden de biziz; sıkıntıları giderir, darda kalanlara genişlik veririz. [54]

c) Evreni genişletmek­teyiz. Bu yorum daha çok, uzay cisimlerinin birbirinden uzaklaştığı ve aralarında­ki mesafenin gitgide arttığı yönündeki bilimsel tespitten hareketle ortaya konan "genişleme teorisi" ışığında yapılmıştır.[55]  Gök kelimesinin Kur'an'daki kullanımları dikkate alınarak genişletilen şey. bu ve benzeri bağlamlarda "evren"[56] "dünyanın dışındaki bütün kâinat"[57] anlamlarında yorumlanabilmektedir, Râ-zî göğün binaya ve yerin döşeğe benzetilmesini, göğün ana yapısında değişme ol­mamasına, yerin ise genişlemedaralma, denizlerinin karaya dönüşmesi gibi değiş­kenliklere açık olmasına bağlar. [58]

Müfessirler "her şeyden çift çift yaratma"nın anlamını açıklarken daha çok "gece-gündüz, erkek-dişi, yer-gök, insan-cin, iman-küfiir, ay-güneş" gibi karşıtlık örnekleri üzerinde durmuşlardır. Taberî bunu "Cenâb-ı Allah'ın her yarattığının yanı sıra amaç ve işlevi itibariyle ondan farklı bir ikincisini yaratması" şeklinde anlamanın uygun olacağı kanaatindedir. Yine Taberî 'nin izahına göre burada esas amaç Yüce Allah'ın yaratma sıfatına dikkat çekmektir. O'nun yaratmasını -mese­lâ ateşin yakma özelliği gibi- tek sonuçlu olarak algılamamak gerekir, O dilediği her şeyi dilediği biçimde yaratma gücüne sahiptir. [59] Elmalılı, bu ko­nudaki görüşleri özetledikten sonra, Beyzâvî'nin "her cinsten İki nevi bulunduğu" tarzındaki yorumunu öncekileri de içine alması itibariyle daha kapsamlı bulur. Bu­nunla birlikte o, âyetteki "her şey" ifadesinin sadece cinsleri değil fertleri de kap­sadığını dikkate alarak, burada dış âlemdekiler ile onların zihindeki formlarının uyumlu eşleşmesiyle tecelli eden idrak olayına da işaret bulunduğu yorumunu ya­par; her hanm nılmaz olduğunu, bu ikilik içinde birleştirilmeden hiçbir şeyin tasdik edilemeye­ceğini, tefekkür ve tezekkürde bulunulamayacağını, âyetin sonunda yer alan "ki inceden inceye düşünesiniz" İfadesinin de bunu desteklediğini belirtir. [60]

49. âyetin son cümlesi hem bu âyette hem de önceki iki âyette belirtilenler üzerinde düşünülmesini kapsadığından [61]sırf bulunduğu âyete bağlı düşünülmemesi için mealinde bu cümleyi "İnceden inceye düşünesiniz diye" şeklinde sona aldık. [62]

 

52-55. Resûlullah'ın, çevresinden gördüğü kötü muameleyi ve inkarcıların onun hakkında kendisiyle asla bağdaşmayan sıfatlar uydurmalarım yadırgamayıp üzülmemesi için geçmiş toplumların tutumlarından Örnek verilmektedir. 54-55. âyetlere göre Resûlullah'ın gerçekleri anlatmak uğruna ortaya koyduğu bunca ça­baya rağmen direnişlerini sürdürenlere karşı yapması gereken şey, onlara aldırış etmeden doğru yolda yürümesi ve öğütten yararlanma yeteneğini yitİrmemiş olan­lara öğüt vermeyi sürdürmesidir. Vahiy alan ve mucizelerle donatılan peygambe­re karşı bile böyle davranıldığına, buna rağmen ondan âyette belirtilen yolu izle­mesi istendiğine göre, dini tebliğ görevi yapan müminlerin de benzer olumsuzluk­larla karşılaştıklarında aynı yöntemi izlemeleri gerektiği anlaşılmaktadır.

Râzî, peygamberler tarihinden örnekler vererek 52. âyette bütün peygamber­lerin değil "resul" sıfatını taşıyanların kastedildiğini, ayrıca burada kapsamlı bir İfade kullanılmış olmasından bu ithamların herkes tarafından yapıldığı mânasının çıkmayacağını belirtir.[63] Bu ve benzeri yerlerde "mecnun" kelimesini -yay­gın anlamıyla- "akıl hastası, deli" şeklinde açıklamak mümkün olduğu gibi, o gün­kü inanışlar ışığında "cinlenmiş, cinin hakimiyetine girmiş" şeklinde yorumlamak da mümkündür. [64] 53. âyette, müşriklerin Resûlullah'a karşı tutum­ları ile önceki toplumların kendi peygamberlerine karşı tutumları arasındaki ben­zerliğin sebebi olarak hatıra gelebilecek bir düşünceye, yani bunun bir hars, önce­kilerden tevarüs edilmiş bir kültür olması ihtimaline değinildikten sonra "Hayır!" veya "Daha doğrusu..." buyurularak -muhtemelen, öncekilerle güçlü bir kültür et­kileşimi içinde olmadıkları için- buna imkân bulunmadığına işaret edilmekte; he­men ardından da asıl sebebin öncekilerle bunların "azgınlık, taşkınlık etme" şek­linde özetlenebilecek ortak bir özellik taşımaları olduğu belirtilmektedir. Onları bu taşkınlığa ve mütecaviz davranmaya yönelten temel âmil de ön yargıyla hareket edip inkârda taassup göstermeleridir. Taberî âyetin ilk cümlesini "Bu, nesilden ne-sile aktarılan bir telâkki mi?" şeklinde anlarken, müfessirlerin çoğu bunu hayretle karışık bir istihza ifadesi olarak kabul edip aynı zaman diliminde yaşamadıkları için böyle bir etkileşimin imkânsız olduğu açıklamasını yaparlar. Biz de bu anla­yışa uygun olarak âyeti "Sanki nesiller boyu birbirlerine hep bunu tavsiye etmiş­ler! Daha doğrusu onlar azgın bir topluluk!" şeklinde çevirdik. [65]

54. âyette yer alan "Artık onlarla ilgilenme" anlamındaki buyruğun, bazı in­sanlara karşı tebliğ görevinin terk edilmesinin istendiği şeklinde yorumlanması doğru olmaz. Zira bu buyruk, âyetin devamında belirtildiği üzere Resûl-i Ek­rem'in, herkesin hidayete ermesi için gösterdiği canhirâş çabaya rağmen bu sonu­ca ulaşamamaktan ötürü duyduğu üzüntüyle ilgilidir ve kendisinin bu sonuçtan so­rumlu olmadığını bildirme amacı taşımaktadır. Nitekim müteakip âyette Hz, Pey­gamber'den (alanlar için) öğüt vermeye devam etmesi istenmiş, başka âyetlerde de her şart atanda tebliğ görevinin yerine getirilmesi için azim ve sebat göstermenin önemi üzerinde durulmuştur. Şu var ki aydınlanmaktan rahatsızlık duyup bağnaz bir tutum sergileyenlerden ilginin kesilmesi bir noktadan sonra kaçınılmaz olaca­ğı için, "Artık onlarla ilgilenme; bundan ötürü kınanacak değilsin" buyurularak Hz. Peygamber'e teselli verilmektedir. 55. âyette "öğüdün inananlara fayda vere-ceği"nin belirtilmesini ise şöyle anlamak uygun olur: Öğüt, iman sahiplerinin imanlarının güçlenmesine ve daha güzel davranmalarına; İmana yatkınlığı olanla­rın yani gözlerini, kulaklarını, gönüllerini hakikat çağrısına kapatmayanların da iman etmelerine ve bunun devamında mümine yaraşır davranışlar içine girmeleri­ne vesile olur. İkinci grubu belirtmek üzere Zemahşerî "Allah'ın imana girecekle­rini bildiklerine" ifadesini kullanır. [66]

 

56-58. Öyle anlaşılıyor ki 56. âyette sözü edilen öğüdün özü, insanların ve cinlerin yaratılış amacını hatırlatmaktır. 56. âyette açıkça ifade edildiği üzere bu yaratılış amacı, onların sadece Yüce Allah'a kulluk etmeleridir. Fakat burada fert fert her bir insan ve cinin zorunlu olarak Allah'a kulluk etmeleri değil, bu iki türden isteyenlerin kendi seçimleriyle bunu yapmaları kastedilmektedir. [67] Nitekim başka birçok âyetten de bu mâna anlaşılmaktadır. Meselâ Mülk sûresinin 2, âyetine göre hayat ve ölüm insanların sınanması amacıyla var edilmiş­tir. 56. âyetin "sırf bana kulluk etsinler" şeklinde tercüme edilen kısmı "sırf beni tanısınlar" şeklinde de anlaşılmıştır. [68] fakat son tahlilde Allah'ı tanımanın anlamı O'na gerektiği şekilde kulluk etmektir. Burada "kulluk" ile Al­lah Teâlâ'mn buyruk ve yasaklarına uymanın değil, mümin olsun inkarcı olsun bü­tün cinlerin ve insanların Allah'ın kudreti ve koyduğu ilâhî-tabii yasalar önünde zorunlu olarak boyun eğmelerinin kastedildiği yorumu da yapılmıştır; Taberî'nin tercih ettiği yorum budur. [69] İbn Atıyye'ye göre bu ifadeyle, anılan varlıkların Allah'a kulluk etmeye yatkın bir yapıda yaratıldıkları ve onları buna yöneltecek yeteneklerle donatıldıkları da kastedilmiş olabilir.[70]  57 ve 58. âyetlerde bu kulluğun -hâşâ- Allah'ın yarannaymış gibi algılanmaması için çok açık ifade­lerle O'nun buna muhtaç olmadığı, asıl şuurlu varlıkların O'na kulluk etme ihtiya­cı içinde olduktan belirtilmiştir.[71]

 

59-60. Sûrenin başında ilâhî vaadin ve yargılama gününün gerçek olduğuna değinildiği gibi son âyetinde yine inkarcıların "başlarına geleceği gün"e dikkat çekilmesi sûrenin başı ile sonu arasındaki uyum açısından manidardır. [72]  Taberî, 60. âyette geçen ve "Vay o inkarcıların haline!" şek­linde çevrilen "veylün lehlim" ifadesine "Onlar veyl vadisini boylayacaklar" an­lamım verir, Ona göre buradaki "veyl" kelimesi cehennemde içinden iğrenç mad­deler akan bir vadiyi ifade etmektedir. [73] Ancak İbn Atıyye sözün bağ­lamı dikkate alındığında bu mânayı vermenin zor olduğunu belirtir.[74]

 



[1]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/67.

[2] İbn Âşûr, XXVI, 335

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/67

[3]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/67.

[4]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/68.

[5] Taberî, XXVI, 185-188; İbn Atıy-ye, V, 171-172; Beyzâvî, VI, 73; Elmalüı, VI, 4527

[6] Zemahşerî, IV, 26; Râzî, XXVm, 195

[7] Bu konuda ay­rıca bk. Râzî, XXVin, 193-194; İbn Kayyimi'l-Cevziyye, et-Tibyân fi Aksâmi'l-Kur'an, notlarla neşreden: Tâhâ Yusuf Şahin, Beyrut 1982; Sadık Kılıç, Yemin Ol­sun ki, İstanbul 1996

[8] İbn Atıyye, V, 171

[9] Beyzâvî, VI, 74

[10] XXVI, 336

[11] bk. 7, 20, 23, 47, 48. âyetler

[12] Zemahşerî, IV, 26; İbn Atıyye, V, 172; Râzî, XXVIII, 196-197

[13] Taberî, XXVI, 188-189; Hâzin, VI, 74; Şevkânî, V, 96

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/68-71.

[14] Taberî, XXVI, 189-191; Zemahşerî, IV, 26-27; İbn Atıyye, V, 172-173; Râzî, XXVIII, 197-198; Elmalılı, VI, 4528-4529

[15] Zemahşerî, IV, 27; İbn Atıyye, V, 172-173

[16] Râzî, XXVIII, 198

[17]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/71-73.

[18] Zemahşerî, IV, 27-28

[19] İbn Atıyye, V, 174; başka yorumlar için bk. Râzî, XXVIII, 200-201

[20] bk. Fur-kan 25/47; Rûm 30/23; Nebe' 78/9

[21] Buhârî, "Nikâh", 1; Müslim, "Sıyâm", 177

[22] seher vaktinin özelliği hakkın­da bk. Âl-i İmrân 3/17

[23] başka izahlarla birlikte bk. Râzî, XXVIII, 205-207; Şevkânî, V, 98

[24] bk, Tevbe 9/59-60, özellikle 103

[25]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/73-75.

[26] özellikle bk. Fussilet 41/53

[27] bk. 56. âyet

[28] Taberî, XXVI, 204; Zemahşerî, IV, 28; İbn Atıyye, V, 175

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/75.

[29] Taberî, XXVI, 205-206; İbn Atıyye, V, 176; İbn Âşûr, XXVI, 354-355; bu konudaki âyetlere toplu bir bakış İçin bk. Celâl Yeniçeri, Uzay AyetleriTefsiri, İstanbul 1995,406-416

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/75.

[30] bk. Taberi, XXVI, 206-207; İbn Atıyye, V, 176-177, bu söz Arap diline yapılmış bir atıf gibi de düşünülmüştür

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/75-76.

[31]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/76-77.

[32] bk. A'râf 7/80-84; Hûd 11/69-83; Hicr 15/51-77

[33] Râzî, XXVIII, 210

[34] Zemahşerî, IV, 28; İbn Âşûr, XXVI, 357

[35] Taberî, XXVI, 207

[36] İbn Atıyye, V, 177

[37] başka yorumlarla birlikte bk. Taberî, XXVI, 208; Zemahşerî, IV, 29-30

[38] İbn Atıyye, V, 177

[39] bk. Tekvin 18/8

[40] İbn Atıyye, V, 178

[41] Zemahşerî, IV, 30

[42] Zemahşerî, IV, 30; İbn Aüyye, V, 178; Şevkânî, V, 102

[43] îbn Atıyye, V, 178

[44] Zemahşerî, IV, 30; Râzî, XXVIII, 213-214

[45] İbn Âşûr, XXVII, 7

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/77-79.

[46] İbn Atıyye, V, 179

[47] İbn Âşûr, XXVII, 10

[48] Zemahşerî, IV, 31; İbn Atıyye, V, 179-180

[49] krş. Yûnus 10/90-92

[50] Taberî, XXVII, 3-4; Firavun ve Hz. Musa'nın ona karşı mücadelesi hakkında bk. A'râf 7/103 vd.; Yûnus 10/75-93; Kasas 28/31-32

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/79.

[51] Âd hakkında bk. A'râf 7/65-72; Hûd 11/50-60; Semûd hakkında bk. A'râf 7/73-79; Hûd 11/61-68; Nûh kavmi hakkında bk. A'râf 7/59-64; Yûnus 10/71-74; Hûd İl/25-49

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/79.

[52]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/80.

[53] Râ-zî, XXVIII, 226

[54] Şevkânî, V, 105; Elmalılı, VI, 4542-4543

[55] bk. Celal Kırca, Kur'ân-ı Kerîm'de Fen Bilimleri, İstanbul, 1984, s. 62-63; eski dönemlerin âlimlerinden bu yorumu des­tekleyen bazı açıklamalar için bk. Celâl Yeniçeri, Uzay Âyetleri Tefsiri, s. 110-115

[56] Esed, III, 1070-1071

[57] Celal Kırca, a.g.e., s. 62

[58] XXVIII, 225-226; göklerin ve yerin yaratılması hakkında bk. Bakara 2/22,29

[59] XXVII, 8-9

[60] bk. VI, 45434544; ayrıca bk. Yâsîn 36/36

[61] Zemahşerî, IV, 31

[62]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/80-82.

[63] XXVIII, 229-230; "nebi" ile "resul" arasındaki fark için bk. Bakara 2/61; A'râf 7/157

[64] bk. Toshihiko Izutsu, Kur'ân'da Allah ve İnsan, s. 158-165; ay­rıca bk. A'râf 7/184; Hicr 15/6

[65] bk. Taberî, XXVII, 940; Zemahşerî, IV, 32; tbn Atıyye, V, 182; Râzî, XXVIII, 230

[66] IV, 32

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/82-83.

[67] Zemahşerî, IV, 32

[68] Şevkânî, V, 106

[69] XXVII, 11-12

[70] V, 183; İbn Atıy-ye'nin burada kullandığı deliller ve izahı için bk. Rûm 30/30

[71]Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/83-84.

[72] Râzî, XXVIII, 193,238

[73] XXVII, 15

[74] V, 184

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/84.