Zariyat Suresi - Kuran - 051Zariyat - 3. Sayfa
I- Geceleyin az uyuyanlar:
2- Teheccüd Namazına Devam Edenlerin Başından Geçen Bazı Olaylar:
3- Seherlerde Mağfiret Dileyenler:
4- Maldaki Hak:
5- Dilenen (Sail) ve Yoksul (Mahrum):
ZARİYAT
SURESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile
Herkese göre Mekke'de inmiştir, altmış âyettir.
1. Andolsun tozutup savuran (rüzgar)lara.
2. Ağır yük taşıyan (bulut)lara.
3. Kolaylıkla akanlara.
4. Emri paylaştıranlara ki;
5. Şüphesiz va'dolunduğunuz elbette doğrudur.
6. Ve şüphesiz ki din elbette gerçekleşecektir.
"Andolsun tozutup savuran (rüzgar)lara" buyruğu hakkında Ebu Bekr el-Enbarî dedi ki: Bize Abdullah b. Naciye anlattı, bize Yakub b. İbrahim anlattı. Bize Mekkîb. İbrahim,anlattı. Bize el-Cuayd b. Abdirrahman anlam. O Yezid b. Usayfe'den, o es-Saib b. Yezid'den rivayet ettiğine göre bir adam Ömer (r.a)'a şöyle sormuş: Ben Kur'ân'ın müşkil (anlaşılması zor) buyruklarının tefsirine dair soru soran bir adam gördüm. Bunun üzerine Ömer: Allah'ım, bana onun hakkından gelmeyi nasib et, dedi. Bir gün bu adam elbiselerini giyinmiş, başında bir sarık bulunduğu halde Ömer de Kur'ân-ı Kerim okurken Ömer'in yanına girmiş. Ömer Kuran okumayı bitirince, adam
yanına gelerek: Ey müminlerin emiri "andolsun tozutup savuranlara" ne demektirr1 dîye sormuş. Ömer ayağa kalkıp kollarını sıvadıktan sonra adamı sopalamaya koyulmuş ve sonra da şöyle demiş: Buna elbiselerini giydirin ve onu bir deve semeri üzerinde taşıyarak kabilesine götürün. Sonra bir hatib kalkıp şöyle desin: Şüphesiz ki Sabiğ ilim öğrenmek istemiş, ancak isabet et-tirememiştir. Bu şahıs daha önceleri kavmi arasında ileri gelen birisi olduğu halde aralarında sıradan bir kişi olup gitti.
Amir b. Vasile'den rivayete göre İbnu'l-Kevva, Ali (r.a)'a: Ey müminlerin emiri, diye sormuş şu "andolsun tozutup, savuranlara" ne demektir? Ali (r.a): Yazıklar olsun sana demiş. Sen bilgini arttırmak maksadıyla soru sor, işi zora koşmak maksadıyla soru sorma. " Andolsun tozutup savuranlara" buyruğunda kastedilen rüzgarlardır. "Ağır yük taşıyanlar"dan kasıt bulutlardır. "Kolaylıkla akanlar" gemilerdir. "Emri paylaştıranlar" meleklerdir.
el-Haris de Ah (r.a)'dan şunu rivayet etmektedir: "Andolsun tozutup savuranlara* dört ayaklılar yükü taşıdıkları gibi bulutlar da suyu taşırlar. "Kolaylıkla akanlara" bunlar da yüklü gemilerdir. "Emri paylaştıranlara" bunlar çeşitli emirler getiren meleklerdir. Cebrail gazabı, Mİkail rahmeti, ölüm meleği de rilümü getirir, demektir.
el-Ferra dedi ki: Denildiğine göre meleklerin çeşitli emirler getirmesi bolluk, kuraklık t yağmur, ölüm ve çeşitli olayları getirmeleridir. (1. âyetin lafzından olmak üzere): "Rüzgar toprağı savurdu, savurur, savurmak" denilir.
"Andolsun tozutup savuranlara" ve ondan sonraki buyrukların birer kasem oldukları söylenmiştir. Şanı yüce Rabbimiz de herhangi bir şeye kasem edecek olursa, onun özel bir şerefi olduğunu tesbit etmiş olur.
Anlamının: Tozutup savuranların Rabbine andotsun, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Buyruğun cevabı ise: "Şüphesiz vaadohınduğunui" yani size vaadolunan hayır, şer, mükafat ve cezalar "elbette doğrudur." Onda herhangi bir yalan yoktur, buyruğudur.
“Elbette doğrudur" buyruğu sıdk (gerçek)dır, demektir. Burada ism(-i fail) mastar konumundadır.
"Ve şüphesiz ki din" amellerin karşılıklarının verilmesi "elbette gerçekleşecektir" gelip sizi bulacaktır.
Daha sonra bir başka şeye yemin ederek: "Güzel yolları bulunan gök hakkı için gerçekten siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz." (ez-Zariyat, 51/78) diye buyurmaktadır.
"tozutup savuranların doğurgan kadınlar oldukları söylenmiştir. Çünkü onların saçıp savurmalarında (doğum yapmalarında) insanların dağılması (etrafa yayılması) sözkonusudur. Zira onlar böylelikle çocuklarını savurmaktadırlar. Bundan dolayı onlara "savuranlar" denilmiştir. Yüce Allah'ın onlara yemin etmesi ise onların sulblerinde salih kullarının hayırlı olanlarının bulunmasından dolayıdır. Hem erkek, hem kadının herbirisi aynı zamanda "savuran" olmakla birlikte, erkeklerin dışarda tutulup kadınların bu özellikle anılmalarının iki sebebi vardır: 1- Çünkü kadınlar erkeklerde bulunmayan kab olmak özelliğine sahihtir. İşte toplayıp savurma özellikleri kendilerinde bulunduğundan ötürü bilhassa kadmlar zikredilmiştir. 2- Onların savurma özelliği uzun bir süre devam etmekle beraber, onlarla erken yaştan itibaren temas kurulabilir.
"Ağır yük taşıyanlar" bulutlar demektir. Yükleri ağırlaşması halinde gebe kadınlar diye de açıklanmıştır.
"Sırttaki ya da karındaki yükün ağırlığı" anlamındadır. Mesela: "Ağır yükünü taşıyarak geldi" ile: "Devesine ağır yük vurdu" denilir. "Vikr: Ağır yük" çoğunlukla katır ve eşeğin yükü için kullanılır. "Vesk" ise deve yükü hakkında kullanılır. "Bu ağjr yük taşımış kadın" demektir. "Hurma ağacının yemiş yükü" çoktur demektir. "Çok yemiş yüklenmiş hurma ağacı" denilir, şekli de nakledilmiştir, bu kıyasi değildir. Çünkü fiil (ağır yük yüklenme) hurma ağacınındır. "Kâf" harfi kesreli olarak: şeklindeki kullanım: "Yük taşıyan (hamile) kadın" demeye kiyasetidir. Çünkü ağacın taşıdığı yük (meyve) kadınların yüküne (hamileliğine) benzer. "Kâf" harfi üstün olarak şeklindeki söyleyiş ise şaz (istisnai)dir. Hurma ağaçlarını anlatan Lebid'in şöyle dediği rivayet edilmektedir:
"Su ile dopdolu bir yerde ve dalları birbirine bağlanmış (sanki) Yükler taşımışlar, onların kimisi de çok ağır (yemiş) yükü taşımış kapçıkları içindedir."
Bunun çoğulu diye gelir, "Vav" harfi üstün olarak: " Kulaktaki ağırlık" demektir, " Kulağı sağırlaştı, sağır olur" demektir. Mastarının kıyasa göre harekeli gelmesi gerektiği halde sükun İle kullanılır. Daha önceden buna dair açıklamalar el-En'am Sûresi'nde (6/25. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Kolaylıkla akanlar" dan kasıt, gittiği yere rüzgarlar ile kolayca akıp giden gemilerdir, bulutlar olduğu da söylenmiştir. Bu görüşe göre bulutların kolayca akışı iki şekilde açıklanır: 1- Yüce Allah o bulutlan (dilediği şekilde) ülke ve bölgelere yürütür. 2- Onların yürütülmesindeki kolaylık demektir. Araplarca bilinen anlamı da budur, nitekim el-A'şa da şöyle demiştir:
"Onun komşusunun evinden yürüyüşü sanki
Bulutun yürüyüşü gibidir ki ne ağırdır, ne de çabuk (sükunetle gider.)" [1]
7. Güzel yolları bulunan gök hakkı için,
8. Gerçekten siz birbirini tutmayan sözler İçindesiniz.
9. Ondan döndürülenler, döndürülür.
10. Kahrolsun yalancılar!
11. Onlar ki, kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir.
12. "Din günü ne zamandır?" diye sorarlar.
13. O gün onlar azab için ateşe sunulurlar.
14. "Azabınızı tadın. İşte bn, çabucak gelmesini İstediğinizdir."
"Güzel yollan bulunan gök hakla İçin" buyruğunda geçen "gök"den mak sadın yeri gölgelendiren bulutlar olduğu söylendiği gibi, yükseltilmiş gök ol duğu da söylenmiştir. İbn Ömer O yedinci semadır, demiştir. Bunu el Mehdevî, es-Sa'lebî, el-Maverdî ve başkaları zikretmişlerdir. "Güaselyollar'ın açıklaması ile ilgili yedi görüş vardır:
1- İbn Abbas, Katade, Mücahid ve er~Rabi, muntazam ve güzel yaratılış sa hibi diye açıklamışlardır. İkrime de böyle demiştir: Dokumacının güzelce ku maşı dokuduğunu hiç görmedin mi? İşte bu kökten otmak üzere "Kumaşı güzelce dokudu, dokur" denilir. Mastarı da: diye gelir.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Muhkem kılıp, güzelce yaptığın herbir şey hakkında bu kökten olmak üzere; "Onu güzel ve sağlam yaptın" denilir.
2- Süslü demektir. Bu açıklamayı el-Hasen ve Said b. Cübeyr yapmıştır, Yine el-Hasen'den,
3- Yıldızları bulunan diye açıkladığı rivayet edilmiştir.
4- ed-Dahhak: Yollan bulunan diye açıklamıştır. Suda ve kumda rüzgar estiğinde görülen dalgalara denilir. el-Ferra'nın görüşü de buna yakındır. O şöyle demiştir: "Kum gibi rüzgarın estiği herbir şeyin kırılması (dalgalanması) yine rüzgarın estiği vakit suyun şekli" bu anlama geldiği gibi demirden yapılmış zırhın da öylece dalgalarının olmasına denilir. Dalgalı saçtaki kıvrımlara da denilir. Deccal hadisinde de: "Saçları dalgalı, kıvrımlıdır" denilmektedir. Şair Züheyr de şöyle demiştir:
"Şiddetli bir rüzgarın dokuduğu bitkilerin dibinde (auyun etrafını
sarmış) bir taç gibidir. O auyun güneş gören kısmı dalgalı, güzel yolludur."
Ancak sema insanlardan uzak olduğundan ötürü (insanlar) bu yollan göremezler.
5- Güçlü, çetin ve sağlam demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmış ve: "Üzerinizde sapasağlam yedi (gök) bina ettik." (en-Nebe': 78/12) buyruğunu okumuştur.
"At ya da başka türden varlıkların güçlü ve sağlam yaratılışta olması" demektir. Şair İmruu'1-Kays da şöyle demiştir:
"Beni o benzersiz haliyle taşımaya koyuldu,
Böğrü oldukça zayıf fakat yaratılışı oldukça sağlam ve güçlüdür."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Din artık karmakarışık bir hal aldı, onun için ben de hazırlandım; Kollarımı (bir araya geldikleri göğsümü) ve sapasağlam yüksek onurlarımızı"
Hadiste belirtildiğine göre; Aişe Cr.anha): "Namazda gömleğinin altında eteğini sağlamca bağlardı," denilmektedir. [2]
6- Çokça hareket sahibi demektir. Bu açıklamayı Hasif yapmıştır. "Sık dokunmuş elbise" ile: “oldukça arlanmaz bir yüz" tabirleri de buradan gelmektedir.
7- Yollardan kasıt semadaki yıldız kümesi (mecerra, samanyolu)dir. Ona bu ismin veriliş sebebi, mecerra (iki duvar arasına enine yatırılmış tahta parçası) gibi bîr iz bıraktığından dolayıdır.
"Yollar" çoğuludur. Recez vezninde şair şöyle demiştir;
"Sanki dokumacılar üzerini Örtmüş gibidir, Yol yol çizgileri bulunan bir kilimle." kum ve benzeri şeylerdeki yol demektir çoğulu diye gelir, çoğulu ise diye gelir lafzı -vezin itibariyle- gibi olur ki; bu da bir sevik (yağda kavrulmuş un)den bir tanenin adıdır. Bu açıklamalar el-Cevherî'den aktarılmıştır.
Yüce Allah'ın: " Güzel yolları bulunan" buyruğunun el-Hasen tarafından: şeklinde okunduğu rivayet edilmiştir. Aynı şekilde genelin okuyuşu gibi diye okuduğu da rivayet edilmiştir. İkrime ve Ebu Mİclez'den diye okudukları rivayet edilmiştir. Bunun tekili; diye gelir. şekli ise bunun hafifletilmiş (be harfi sakin okunmuş) şeklidir. şeklinin tekili diye gelir.
(diye okuyanların kıraatine göre bunun tekili diye gelir. diye okuyanların kıraatine göre ise; ile kelimeleri gibidir. de onun hafifletil misi ("be" harfi sakin okunmuşu)dır.
şeklindeki okuyuş ise şazdır, zira Arapçada vezninde bir kelime yoktur. Böyle bir okuyuş şivelerin birbirine karışması diye yorumlanır. Sanki "be"yi kesreli okumak isterken "ha" harfini kesreli okumuş, sonra da hatırına getirirken "be" harfini ötreli okumuş gibidir. Bütün bu açıklamaları el-Mehdevî yapmıştır.
"Gerçeklen siz birbirini tutmayan sözler içindesiniz." Bu bir önceki âyette bulunan "...gök hakkı için" şeklindeki kasemin (yeminin) cevabıdır. Yani siz ey Mekkeliler, Muhammed ve Kur'ân-ı Kerim hakkında "birbirini tutmayan sözler İçindesiniz" kiminiz doğrulamakta, kimini2 yalanlamaktasınız.
Bu buyruğun bölünenler (bk. el-Hicr, 15/90. âyet) hakkında indiği de söylenmiştir. Onların, Muhammed sihirbazdır, şairdir, onu kendisi uydurmuştur, o delidir, o'bir kahindir, onun söylediği (Kur'ân) geçmişlerin masaIIandır, şeklindeki farklı sözleri hakkında indiği de söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre onların kimilerinin öldükten sonra dirilişi kabul etmeyişi kiminin bu hususta şüphe içerisinde olması dolayısıyla anlaşmazlık içerisinde bulunmaları ile ilgili olduğu da söylenmiştir. Maksadın putlara ve heykellere ibadet edenler olduğu da söylenmiştir. Onlar kendilerinin yaratıcısının Allah olduğunu kabul etmekle birlikte başkasına tapınıyorlar,
"Ondan döndürülenler, döndürülür." Yani Muhammed ve Kur'ân'a iman etmekten döndürülen kimseler döndürülür. Bu açıklama el-Hasen ve başkalarından nakledilmiştir, Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştin Onlar sihirbazdır, söylediği kahinliktir, geçmişlerin masallarıdır, seklindeki sözleriyle iman etmek isteyen kimseler imandan döndürülür, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklama da şöyledir: Bu hususta Allah'ın koruduğu kimseler anlaşmazlık içerisine düşmekten alıkonulurlar.
"Onu o şeyden alıkoydu, çevirdi, çevirir" demektir. Yüce Allah'ın:Sen bizi... döndürmek için rni bize geldin." (el-Ahkaf, 46/22) buyruğunda da aynı kökten gelen kelime kullanılmıştır.
Mücahid dedi ki: "Ondan döndürülenler, döndürülür" buyruğu "Ondan aklı bozulmuş kimseler alıkonulur" anlamındadır. Çünkü “Aklın bozulması (delirmek)" demektir,
ez-Zemahş.erî dedi ki: Bu buyruk: diye de okunmuştur ki, bu "ondan mahrum edilenler, mahrum olunur" demektir. Bu da süt sağmak suretiyle memeyi adeta tüketmeyi anlatmak için kullanılan; ( gelir.
Kutrub dedi ki: (Buyruk): Ondan aldatılan, kandırılan kimseler kandırılır (uzaklaştırılır) demektir, el-Yezidî de: Ondan itilerek uzaklaştırılanlar itilir, uzaklaştırılır demektir. Anlam birdir, hepsi de sarf (geri çevirmek, döndürmek) anlamı ile alakalıdır.
"Kahrolsun yalancılar" buyruğu lanet olsun yalancılara, diye tefsir edilmiştir. İbn Abbas: Şüphe ve tereddüt içerisinde bulunanlar yani kahinler kahrolsun, diye açıklamıştır. el-Hasen de: Bunlar biz ölümden sonra diriltilmeyiz diyen kimselerdir diye açıklamıştır.
(Lafzı anlamı ile): "öldürülsün" demek olan: " bunlar kendilerine müminler tarafından- Öldürülsünler diye beddua edilmesi gereken kimselerdendirler" demektir. el-Ferra da: Bu lanete uğradılar demektir, diye açıklamıştır. Yine el-Fefa dedi ki: "Yalancılar" bilmedikleri şeylerden har ketle tahminlerde bulunarak; Muhammed delidir, yalancıdır, sihirbazdır, şairdir diyen yalancılardır. Bu ifade onlara bir bedduadır, çünkü yüce Allah'ın lanetlediği bir kimse öldürülmüş ve helak olmuş bir kişi konumundadır.
İbnu'l-Enbari dedi ki: Yüce Allah bu buyrukla bizlere onlara beddua etmeyi öğretmektedir. Yani: "Kahrolsun yalancılar" deyiniz.
lafzı dyvA-O'in çoğuludur. Bunun mastarı olan: "Yalan" demektir. "Çokça yalan söyleyen kimse" demek olur.
"Yalan söyledi, söyler" demektir.
Arapçada: "Yalan söyledi, söyler" anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhas nakletmiştir. aynı zamanda "hurma ağaandaki taze hurmadan ne kadar kuru hurma çıkacağını tahmin etmek" anlamındadır, " Hurma ağaçlarındaki hurmayı tahmin ettim" demektir. Bu fiilden isim: diye gelir. " Hurma ağaçlarından ne kadar hurma çıkar tahmin edersin" diye sorulur.
“Ağaçtaki hurmayı tahmin eden kişi" demektir. O halde bu lafız, müşterek (birden çok manayı ifade eden) bir lafızdır. asıl anlamı daha önceden el-En'am Sûresi'nde (6/116. âyetin tefsirinde) geçtiği üzere "kesmek'tir. Haliç (körfez)e: denilmesi de buradan gelmektedir. Çünkü su orada nihayete ermekte, kesilmektedir. " Küpede tek başına bulunan taş" demektir. Çünkü o bu haliyle benzerlerinden ayrılmıştır. " Öd" demektir. Çünkü o güzel kokusu ile benzerlerinden ayrılmaktadır, " Aç kalmış ve üşümüş kimse" anlamındadır. Çünkü böyle bir kimse bu durumda takatten kesilir. “ Kişi aç ve üşümüş vaziyettedir" denilir. Bu durumda olan kimseye de denilir. Şu kadar var ki üşüme olmaksızın sadece açlık hakkında: fiili kutlanılmaz. Ancak açlık olmaksızın üşümek hakkında bu fiil kullanılabilir. şeklinde "hı" hem ötreli ve hem kesreli olarak altın ya da gümüşten halka demektir, çoğulu diye gelir.
Müneccimlerin (yıldızlara bakarak geieceğe dair haber verenlerin) sözleri ile sezgi ve tahminlerinin gelecekte olacakları gösterdiğini iddia eden herkesin sözü de: " Yalancıların yalanı" kapsamına girmektedir.
İbn Abbas dedi ki; Bunfar Mekke'nin yollarını kendi aralarında paylaştıran ve yüce Allah'ın Peygamberi hakkında insanları ona iman etmekten döndürmek için neler söyleyeceklerini bölüşen kimseler demektir.
"Onlar ki kuşatıcı bir cehalet içinde gafil kimselerdir." bnyruğundaki "Bir şeyin üstünü kapatıp örten şey" demektir. "Gireni örten nehir" demektir, "Ölüm sarhoşlukları" tabiri de buradan gelmektedir. "Gafil kimseler" ahiret ile ilgili hallerden yana gaflet içerisinde bulunan ve başka şeylerle oyalanan kimseler demektir. "Din günü" hesabın görüleceği gün "ne zamandır, diye sorarlar." Onlar bu sözü alay olsun, diye ve kıyamet hakkında şüphe ettikterinden ötürü söylüyorlar.
"O gün onlar azab için ateşe sunulurlar" buyruğundaki: “O gün" buyruğu "ceza" lafzının takdirine binaen nasb ile okunmuştur ki; "Bu ceza "azab içinde ateşe sunulacakları günde" kendilerine verilecektir, demektir. "Ateşe sunulmaları" ise ateşte yakılmaları anlamındadır. Bu da Arapların: "Saflığını anlamak için altını ateşte yaktım" tabirlerinden alınmıştır. "Fitne"nin asıl anlamı sınamak, denemek, demektir,
Bunun mütemekkin olmayan lafza (mesela i'rabın üzerinde görülmediği cümleye) izafet edilmesi dolayısıyla mebni olduğu ve az önce geçen takdire göre nasb konumunda bulunduğu yahutta; "Din günü (ne zamandır)" ibaresinden bedel olarak merfu olduğu da söylenmiştir.
ez-Zeccac dedi ki: " Senin ayakta olduğun gün, senin ayağa kalkacağın gün" (şeklinde "gün" anlamındaki kelimenin ötreli) kullanımı hoşuma gider. Ref konumunda olmakla birlikte üstün de okunabilir. Bu da ref anlamında olmakla birlikte nasb ile gelmiştir.
tbn Ab bas dedi ki; "Sunulurlar" azab edilirler, demektir. Şairin şu beyi-tinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Allah kullarından herbir kişi baskı ve zulüm altındadır, Mekke vadisinde kahredilmiş ve azab olunmaktadır."
"Azabınızı tadın!" Onlara; Azabınızı tadın, denilir demektir. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.
Mücahİd ateşte yakılmanızı tadın, İbn Abbas: Yalanlamanızı yani yalanlamanızın cezasını tadın, diye açıklamışlardır. el-Ferra da; Azabınızı tadın, demektir, demiştir.
"İşte bu" dünyada iken "çabucak gelmesini istediğnûzdir." Yüce Allah'ın bu buyrukta: "Bu" diye buyurup -müennes kipi olan diye buyurmayısının sebebi burada "fitne"nin (kendisi müennes bir kelime olmakla birlikte, müzekker bir kelime olan): "azab" anlamında oluşundan dolayıdır. [3]
15. Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve pınarlardadırlar.
16. Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar, çünkü onlar bundan önce ihsan edicilerdi.
Yüce Allah, kâfirlerin sonunda varacakları yeri sözkonusu ettikten sonra "şüphesiz takva sabibleri, cennetlerde ve pınarlardadırlar" buyruğu ile müminlerin sonunda varacakları yeri sözkonusu etmektedir. Yani onlar zevk ve neşeyi en ileri derecede sağlayacak türden, içinde akan pınarların bulunduğu bahçelerde bulunacaklardır.
"Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar" buyruğundaki; "Alırlar" lafzı hal olarak nasb edilmiştir. "Rabblerinin kendilerine verdiği" mükafat ve türlü lütuf ve ihsanları (alırlar), demektir. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır.
İbn Abbas ve Said b. Cübeyr de: "Rabblerinin kendilerine verdiğini alırlar" farzları işlerler demektir, diye açıklamışlardır.
"Çünkü onlar bundan" dünyada iken cennete girişlerinden "önce" farzları işiemek suretiyle "ihsan edicilerdi."
İbn Abbas dedi ki: Buyruğun anlamı şudur Onlar kendilerine farz hükümler farz kılınmadan önce de ametlerini ihsan ile yapan kimselerdi. [4]
17. Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı.
18. Seherlerde de onlar mağfiret dilerlerdi.
19. Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır.
Bu buyruğa dair açıklamalarımızı beş başlık halinde sunacağız;
I- Geceleyin az uyuyanlar:
"Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı." buyruğundaki; "Uyurlardı" demektir. (Mastarı olan):
" Geceleyin uyumak" anlamındadır. “. Hafif uyku" demektir. Ebu Kays b. el-Eslet dedi ki:
"Basımdaki miğfer yaraladı başımın derisini,
O balamdan çok hafif olanı dışında, uykunun tadına bakamıyorum."
Amr b. Madî Kerib de kahraman Ebu Dureyd b. es-Sımme tarafından esir alınmış bulunan kızkardeşine duyduğu özlemi dile getirerek şöyle demiştir:
"Bu işiten davetçi Reyhaneden mi beni uykusuz bırakıyor? Arkadaşlarım ise uykuya dalmış bulunuyor?"
"Uyudu, uyur" anlamında: ile -ayn yerine ğayn ile-: denilir. Bu açıklamayı da el-Cevheri yapmıştır.
Fiilin başında bulunan: hakkında farklı görüşler vardır. Bunun zaid bir sıla olduğu söylenmiştir ki; bu İbrahim en-Nehaî'nin görüşüdür. İfade:. Geceleyin az uyurlardı" takdirindedir. Yani onlar gecenin az bir bölümünde uyurlar ve çoğunu namazla geçirirlerdi.
Ata dedi ki: Bu, kendilerine gece namazı kılmaları emri verildiği sırada idi.
Ebu Zerr elbisesini belinden bağlar, eline bastonunu alıp ona dayanır (öylece) namaz kılardı. Bu hali yüce Allah'ın: "Birazı müstesna geceleyin (namaza) kalk." (el-Muzzemmil, 73/2) buyruğunda ruhsat ininceye kadar böylece devam etti.
Buradaki: O ) lafzının zaid olmayıp yüce Allah'ın: " Az" buyruğu üzerinde vakıf yapmak için olup sıla değildir, de denilmiştir. Burada vakıf yapıldıktan sonra: “Onlar geceleyin uyumazlardı" diye okumaya devam edilir. Bu durumda: nefy için olup onların hiçbir şekilde uyumadıkları anlamını verir. el-Hasen dedi ki: Onlar çok az bir bölümü dişında geceleyin uyumazlardı. Bazan gayrete geiir ve seher vaktine kadar ibadetlerine devam ederlerdi.
Yakub el-Hadramî'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Bu âyetin tefsiri hususunda görüş ayrılığı vardır. Kimileri şöyle demiştir: " Onlar... az idiler" buyruğu şu demektir: Onların sayıları azdı. Daha sonra okumaya: "Geceleyin uyumazlardı" diye okumaya devam eder. Bu da geceleyin (az) uyurlardı, demektir.
İbnu'l-Enbarî dedi ki: Bu uygun bir açıklama değildir, Çünkü âyet-i kerime onların sayılarının azlığına değil, uykularının azlığına delildir. Diğer taraftan eğer biz dediği şekilde okumaya devam edecek olursak ve bu da: "Onlar geceleyin uyurlardı" anlamına alınacak olursa, bu onlar için bir övgü olmazdı. İnsanların tümü geceleyin uyurlar. Buradaki: (u)'in olumsuzluk anlamında kullanılması hali müstesna. (O zaman; geceleyin uyumazlardı, demek olur.)
Derim ki: Kimilerinin yaptığı tevile göre -ki aynı zamanda ed-Dahhak'ın da görüşüdür- sayıları az olduğundan dolayı ifade daha önce geçen: "Çünkü onlar bundan önce ihsan edicilerdi" buyruğu ile ilişkilidir. Yani onlardan ihsan edici olanlar sayıca azdı. Daha sonra yeni bir cümle olarak: " Geceleyin uyumazlardı" diye buyurmaktadır.
Birinci ve ikinci yoruma göre "onlar gecenin az bir bölümünde...lardı" buyruğu daha önce geçen ifadelerin tamamlanmasından sonra yeni bir hitab cümlesi olur. Bu durumda: "Uyumazlardı" buyruğu üzerinde vakıf yapılır. Aynı şekilde; "Az" buyruğu: "dı"nın haberi kabul edildiği takdirde de böyle olur ve bu durumda: O) lafzı, "Az" lafzı ile mer fu olur. Sanki: " Geceleyin uyumaları az idi" denilmiş gibidir.
Buna göre nefy edatı olması mümkündür. Fiil ile birlikte mastar olması da mümkündür. "(aıs ) ...di" isminden bedel olarak merfu olması da mümkündür. Bu durumda da ifadenin takdiri "Onların uyumaları gecenin az bir bölümünde idi" şeklinde olur.
" Az" lafzının mansub gelmesine gelince, eğer; ( l. ) zaid ve "uyurlar" lafzını te'kid için zaid olarak gelmiş kabul edilip, "Onlar az bir vakitte..." ya da; Onlar az uyurlardı" takdirinde kabul edilir. Eğer zaid kabul edilmeyecek olursa, o takdirde: " Az" buyruğu " ...di" lafzının haberi olur ve bununla birlikte "uyurlardı" anlamındaki fiil ile nasbedildiği kabul edilemez. Çünkü; O )in mastar için olduğunu kabul etmekle birlikte "uyurlar" fiili İle nasbedildiğini kabul edecek olursak, o takdirde sıla mevsulden önce getirilmiş olur.
Enes ile Katade âyetin tevili hakkında şöyle demişlerdir: Onlar akşam ve yatsı namazları arasında namaz kılarlardı. Ebu'l-Aliye: Akşam ile yatsı arasında uyumazlardı, demiştir, İbn Vehb de böyle açıklamıştır.
Mücahid dedi ki: Ayet-i kerime ensar hakkında inmiştir. Onlar Peygamber (sav) mescidinde akşam ile yatsı namazlarını kılarlar, sonra da Küba'ya giderlerdi. •
Muhammed b. Ali b, el-Htiseyn dedi ki: Onlar yatsı namazını kıltncaya kadar uyu mallardı. el-Hasen dedi ki: Sanki o, namaz için uyanık kalmaları karşılığında uyuma zamanlarını az bîr süre olarak değerlendirmiş gibidir.
İbn Abbas ve Mutarrif dediler ki: Herbir gecenin ya ilk vakitlerinde yahut orta zamanlarında Allah İçin namaz kılmadan geçirdikleri geceler çok azdı. [5]
2- Teheccüd Namazına Devam Edenlerin Başından Geçen Bazı Olaylar:
Teheccüd kılanlardan birisinden rivayet edildiğine göre rüyasında birisi gelerek ona şu beyiti okumuş:
"Bir göz geceleyin rahatça nasıl uyuyabilir ki; Hangi meclislerde konaklayacağını bilmediği halde?"
Ezdiilerden bir adamdan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Geceleyin uyumazdım. Bir gün gecenin son vakitlerinde uyudum. Rüyamda beraberlerinde elbiseler bulunan ve daha güzellerini göremediğim iki genç gördüm. Namaz kılan herkesin yanıbaşında durdular ve ona bir elbise giydirdiler. Sonra uyuyanların yanına vardılar, fakat onlara elbise giydirmediler. Onlara: Şu yanınızdaki elbiselerden bana da giydiriniz, dedim. Bana: Bunlar insanın üstüne giydiği elbiseler değildir. Bunlar yüce Allah'ın nzasıdır, namaz kılan herkesi bu rıza kuşatır.
Ebu Hallad'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bir arkadaşım bana şunu anlattı: Bir gece uyurken bana kıyamet gösterildi. Kardeşlerimden birtakım kimseleri yüzleri aydınlanmış, renkleri parlamış ve üzerlerinde diğerlerinden farklı elbiseler giyinmiş gördüm. İnsanlar çıplakken nasıl olur da bunlar elbise giyinmişler, dedim. Bunların yüzleri niye bu kadar parlak, diğer insanların yüzleri niye böyle değişik? Birisi bana şöyle dedi: Elbiseli gördüğün kimseler ezan ile kamet arasında namaz kılanlardır. Yüzlerinin parıldamakta olduğunu gördüğün kimseler de seher vakitlerinde tevbe ve istiğfar edenler ile teheccüd namazı kılanlardır. Ben: Birtakım kimselerin de asil develer üzerinde olduğunu gördüm, dedim. Peki diğer insanlar yaya ve çıplak ayaklı iken bunlar ne diye binek üzerintledirler, diye sordum, bu şahıs bana şöyle dedi: Bunlar yüce Allah'a yakınlaşmak maksadıyla ayaklan üzerinde dikilenler (namaz kılanlar)dir. Yüce Allah da bunun karşılığında onlara en hayırlı mükafatı verdi. Rüyamda: Vay ibadet edenlere! Ne kadar şerefli bir makamları varmış, diye bağırdım ve korku içerisinde uyandım. [6]
3- Seherlerde Mağfiret Dileyenler:
"Seherlerde de onlar mağfiret dilerlerdi." buyruğu ikinci bir övgüdür. Yani onlar günahlarından ötürü mağfiret dilerlerdi. Bu açıklamayı el-Hasen yapmıştır. Seher duanın kabul edilmesi umulan bir vakittir. Buna dair açıklamalar daha önceden Al-i İmran Sûresi'nde (3/17. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
İbn Ömer ve Mücahid dedi ki: Bunlar seher vaktinde namaz kılarlar, demektir. Namaza "istiğfar (mağfiret dilemek)" adını vermişlerdi.
el-Hasen yüce Allah'ın: "Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı."
buyruğu hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Gecenin ilk vakitlerinden itibaren seher vaktine kadar namazlarını sürdürdüler, sonra da seher vaktinde Allah'tan mağfiret dilediler.
İbn Vehb dedi ki: Ayet ensar hakkındadır. Yani onlar Küba'dan sabahleyin gelir, Peygamber (sav) mescidinde namaz kılarlardı.
İbn Vehb, İbn Lehia'dan, o Yezid b. Ebi Habib'den dediler ki: Onlar en-sardan birtakım kimselere meyvelerini sulamak maksadıyla kovalarla su çeker ve meyvelerini sularlardı. Sonra az bir vakit uyurlar, sonra da gecenin bitimine kadar namaz kılarlardı.
ed-Dahhak: Maksat sabah namazıdır, demiştir. el-Ahnef b. Kays dedi ki: Ben amellerimi cennetliklerin amelleri ile karşılaştırdım, bir de baktım ki onlar bizleri çokça geride bırakmış, bizimle mesafeyi açmışlar. Onların amellerine ulaşamıyorum. "Onlar gecenin az bir bölümünde uyurlardı." Bu sefer amelimi cehennemliklerin amelleri ile karşılaştırdım. Onların hayırsız kimseler olduklarını gördüm. Allah'ın Kitabını, Rasûlünü, öldükten sonra dirilişi yalanlıyorlar. O bakımdan bizim aramızda konumu en hayırlı olan kimselerin, salih ameller işlemiş olmakla birlikte kötü, başka ameller de karıştırmış bir topluluk olduklarını gördüm. [7]
4- Maldaki Hak:
"Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır" buyruğu üçüncü bir övgüdür.
Muhammed b. Şîrîn ye Katade dedi ki: Buradaki "hak" farzolan zekattır. Bunun zekatın dışında kendisiyle akrabalık bağının gözetildiği yahut bir misafirin ağırlandığı yahut güçsüz bir kimsenin bineğin sırtında taşındığı yahut bir mahrumun ihtiyaçtan kurtanldığı mal, olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas'ta böyle demiştir. Çünkü sûre Mekke'de inmiş, zekat ise Medine'de farz kılınmıştır.
İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu âyet hakkında kuvvetli olan görüş onun zekata dair olduğudur. Çünkü yüce Allah el-Mearic Sûresi'nde: "Onlar ki; mallarında bilinen bir hak vardır: Dilenene ve yoksula" (el-Mearic, 70/24-25) diye buyurmaktadır. "Bilinen hak" ise şeriatın miktarını, türünü ve zamanını belirlemiş olduğu zekattır, Bunun dışında olan haklara gelince -bu görüşü kabul edenlere göre- bu hak bilinen bir hak değildir. Zira bu hakkın miktarı, cinsi belli olmadığı gibi; zamanı da belirlenmemiştir. [8]
5- Dilenen (Sail) ve Yoksul (Mahrum):
Yüce Allah'ın: "Dilenenin ve yoksulun" buyruğunda geçen "dilenen: essail" fakirliğinden ötürü insanlardan dilenen kimsedir. Bu açıklamayı İbn Ab-bas, Said b. el-Müseyyeb ve başkaları yapmıştır.
"Yoksul: mahrum" ise maldan yana mahrumiyet içerisinde olan kimse demektir. Bunun kimliğinin muayyen olarak tesbit edilmesi hususunda farklı görüşler vardır. İbn Abbas, Said b. el-Müseyyeb ve başkaları şöyle demişlerdir: Yoksul (mahrum) İslamda kendisine ait ayrılmış payı bulunmayan kimse (el-muhareO demektir, Aişe (r.anha) da; "Yoksul bir kazanç sağlama imkanı bulunmayan (muharef) kişi demektir" demiştir.
"Muharef adam" sınırh ve yoksul kimse demektir. "Mübarek"in zıddıdır. Filan kişinin maişeti -adeta rızkı kendisinden başka tarafa kaydmlmışcasına- zorlaştınlmış, daraltılmış" demektir.
Katade ve ez-Zühri: Mahrum, insanlardan bir şey istemeyen ve ihtiyacını bildirmeyen, iffetli davranan kimse demektir.
el-Hasen ve Muhammed b. el-Hanefiye dedi ki: Yoksul, ganimetin payla ştırılmasından sonra -ganimette payı olmaksızın- gelen kimse demektir. Rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) bir seriyye (küçük askeri birlik) göndermiş, bunlar bir takım ganimetler ele geçirmişlerdi. Ganimetin paylaştırılıp bitmesinden sonra bir topluluk geldi ve bunun üzerine şu: "Mallarında... bir hakkı vardır" âyeti nazil oldu.
îkrime dedi ki: Yoksul, hiçbir malı kalmayan kimse demektir, Zeyd b. Eşlem dedi ki: Mahsulleri yahut ekini ya da davarlarının yavruları musibete ve belaya uğramış kimse demektir. el-Kumzî dedi ki: Yoksul yok edici felaketin isabet ettiği kişidir. Daha sonra da yüce Allah'ın: "Gerçekten bizler bor ca batırıldık. Daha doğrusu biz mahrum bırakıldık," (el-Vakıa 56, 66-67) buyruğunu okudu. Bunun bir benzen de "bahçe sahipleri" kıssasında geçmektedir ki; onlar: "Hayır, aksine biz mahrum bırakılanlarız." (el-Kalem, 68/27) demişlerdi.
Ebu Kİlabe dedi ki; Yemamelilerden bir adamın bir malı vardı. Sel gelip malını götürdü. Arkadaşlarından bir adam: İşte bu mahrum (yoksul) kimsedir, ona bir pay ayırın, dedi.
Dünyalığı isteyip dünyanın kendisine sırt çevirdiği kimsedir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama aynı zamanda İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir.
Abdu'r-Rahman b. Humeyd dedi ki: Yoksul (mahrum) kimse köle olan kimsedir. Kastın, köpek olduğu da söylenmiştir. Rivayet edildiğine göre Ömer b. Abdu'l-Aziz Mekke'ye giderken yolda bir köpek yanına gelmiş. Ömer -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bir koyunun kolunu alarak onu köpeğe atmış ve: Mahrum (yoksul)un bu olduğunu söylerler, demiştir.
Yine denildiğine göre, yoksul neseben akraba olan kimseler arasından fakir oluşu sebebiyle nafakasının (kişi tarafından) verilmesi gereken kimsedir. Çünkü böyle bir kişi kendi kazanandan mahrum kalmış ve sonunda başkasına ait maldan nafakasının karşılanması İcab etmiştir.
İbn Vehb, Malik'ten şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yoksul, rızıktan mahrum bırakılan kimsedir. Bu güzel bir açıklamadır. Çünkü bütün görüşleri kapsamaktadır.
eş-Şa'bî dedi ki: Ergenlik çağına eriştiğimden bu yana yetmiş yıi geçti ve yoksul (mahrum)un kim olduğunu sorup duruyorum, fakat bugün onun kimliğini bildiğim kadar daha önceden bilmiş değilim. Bunu Şu'be, Asım el-Ah-vel'den, o eş-Şa'bî'den rivayet etmiştir.
Yoksul (mahrum); dildeki asıl anlamıyla, alıkonulmuş, engellenmiş demek olup, men etmek, alıkoymak demek olan "hirman (mahrumiyet, mahrum kal-mak)"den gelir. Alkame şöyle demiştir:
"Ganimet gününde ganimetten yiyecek bir şeyler verilen kimse
Enes'ten rivayete göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; "Kıyamet gününde fakirlerden dolayı zenginlerin vay haline! Rabbimiz bunlar senin bizim lehimize onların üzerine farz kıldığın haklarımızı bize vermeyerek zalimlik ettiler, diyecekler. Yüce Allah da şöyle buyuracaktır: İzzetim ve celalime yemin ederim ki, sizi yakınlaştıracağım, onları da azaplandıracağım." Daha sonra Rasûiullah (sav): "Mallarında dilenenin ve yoksulun da bir hakkı vardır" buyruğunu okudu. Bunu es-Sa'tebî zikretmektedir. [9] [10]
20. Yakînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır.
21. Kendi nefislerinizde de; artık görmez misiniz?
22. Rızkınız ve vaad olunduğunuz semadadır.
23. Göğün ve yerin Rabbl hakkı için; o s İzin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir.
Yüce Allah her iki kesimin durumunu sözkonusu ettikten sonra:
"Yafcînleri olanlar için yeryüzünde âyetler vardır" buyruğu ile yeryüzünde öldükten sonra diriltmeye ve mükellefleri hesaba çekmeye kadir oluşuna delalet eden alametlerin bulunduğunu açıklamaktadır. Çerçöp oluşundan sonra tekrar bitkinin yeşermesi, canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için bu bitkilerde gıda unsurunu takdir buyurması, yalanlayıcı ümmetlerin başına inen helakin etkilerini görebildikleri ülkelerde, topraklarda gezip dolaşmaları hep bu âyetler (delil ve belgeler) arasındadır.
"Yakînleri olanlar" da Rabbl erinin vahdaniyetini, kendilerine gönderilmiş peygamberin doğruluğunu gerçek olarak bilen ve buna kesin olarak inanan kimselerdir. İşte bu belgelere yararlanıp onlar üzerinde düşünen kimseler onlar olduklarından dolayı yüce Allah özellikle onları sözkomısu etmektedir.
"Kendi nefislerinizde de; artık görmez misiniz?'* buyruğunun şu takdirde olduğu söylenmiştir: Yeryüzünde de, kendi nefislerinizde de yakînleri olanlar için âyetler vardır. Kata de dedi ki: Buyruğun anlamı şudur: Yeryüzünde yürüyen bir kimse bir çok âyetler (deiil ve belgeler) ile ibretji şeyler görür. Kendi nefsi hakkında düşünen kimse de yüce Allah'a ibadet etmek üzere yaratılmış olduğunu anlar.
Îbnu'z-Zubeyr ile Mücahid dedi ki: Burada (nefislerdeki âyetlerden) kasıt, büyük ve küçük abdestin çıkış yollarıdır.
es-Saib b. Şerik dedi ki: İnsan tek bir yerden yer içer, fakat bunlar iki ayrı yerden çıkarlar. Bir kişi katıksız süt İçecek olsa yine ondan su ve kaba pislik çıkar. İşte nefisteki âyet budur.
İbn Zeyd dedi ki: Yani o sizi topraktan yarattı. Sizin için işitecek kulaklar, görecek gözler ve kalpler var etti. "Sonra da beşer olup dağılmanız da onun âyetlerindendir." (er-Rum, 30/20)
es-Süddî: "Kendi nefislerinizde de" hayatınızda, ölümünüzde yemeğinizin vücudunuza girip çıkmasında da (âyetler vardır) demektir, demiştir.
el-Hasen dedi ki: Gençlikten sonra yaşlanmakta, güçlü iken sonradan zayıflamakta, saçlarınız siyah iken ağarmasında... demektir.
Bİr diğer açıklamaya göre anlamı şudur; Nefislerinizin nutfeden, sonra alakadan, sonra bir çiğnem etten, sonra et ve kemikten yaratılıp ve nihayet size ruhun üflenmesinde, dillerin, renklerin ve suretlerin değişmesinde ve buna benzer gizli ve açık daha başka âyetlerde (Allah'ın varlığına, birliğine, kudretine beigeler vardır.) Kalpler, kalplerde yer etmiş bulunan akıllar, kalplere mahsus mana ve çeşitli özellikler, diller, konuşma, harflerin çıkış yerleri, gözler, organlar ve diğer azalar ve bunların hepsinin yaratılış maksatlarına uygun faaliyette bulunmaları, eğilip bükülsünler diye azaların eklemler halinde düzenlenmiş olması, bunlardan herhangi birisinin felç olması, çalışamaması halinde acizliğin ortaya çıkması, azaların gevşemesi halinde güçsüzlüğün insan üzerine çöreklenmesi... "Yaratanların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir!" (el-Mu'minun, 23/14)
"Artık görmez misiniz?" Bununla kudretinin kemalini bilmeleri için kalbin görmesi (basireti)ni kastetmektedir. Bunun aciz kimsenin başarılı olması, kararlı kimsenin ise mahrum bırakılması anlamında olduğu da söylenmiştir.
Derim ki: Sözü edilen bütün bu hususlar ibret almak noktasında kastedilen hususlardır. Bizler el-Bakara Sûresi'nde tevhid âyetinde (2/164. âyet, 14. başlıkta) küçük alem olan insanın bedeninde her ne varsa mutlaka büyük alemde de onun bir benzerinin bulunduğunu açıklamış ve yine orada aklını kullanıp düşünen kimselere yeterli gelecek kadarı ile ibret alınacak birtakım hususları sözkonusu etmiş bulunuyoruz.
"Rızkınız ve vaadolundıığunuz semadadır" buyruğu hakkında Said b. Cü-beyr ile ed-Dahhak dedi ki: Burada "rızık"tan kasıt, semadan inen yağmur ve kardır. Onunla ekinler biter ve diğer varlıklar hayat bulurlar.
Said b. Cübeyr dedi ki: Mevcut olan herbir pınar kardan meydana gelmiştir. el-Hasen'den rivayete göre; o bulut gördü mü arkadaşlarına şöyle dermiş; Allah'a yemin ederim ki sizin rızkınız ondadır, fakat sizler günahlarınız sebebiyle ondan mahrum edilirsiniz.
Meani alimleri dedi ki: "Rızkınız... semadadır" buyruğu rızkınız yağmurdadır, demektir. Yağmura sema denilmesinin sebebi onun semadan (yüksek yerden) inmesinden dolayıdır. Şair de şöyle demiştir:
"Sema (yağmur) bir kavmin toprağına düştü mü,
Biz de oiru(n verimini davarlarımıza) otlatırız, isterse onlar buna kızsınlar."
tbn Keysan dedi ki: Sizin rızkınızı karşılamak, semanın Rabbine aittir, demektir. Bunun bir benzen de yüce Allah'ın: "Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah'a ait olmayan hiçbir canlı yoktur." (Hud, 11/6) buyruğudur.
Süfyan es-Sevrî dedi ki: "Rızkınız.., semadadır" rızkınız semada Allah'ın nezdindedir, demektir. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Rızkınızın takdiri semadadır. Orada size ait olduğu tesbit edilmiş olan her ne varsa Ana Kİ-tab'ta yazılı bulunmaktadır.
Yine Süfyan'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Vasıl el-Ahdeb: "Rızkınız... semadadır" buyruğunu okudu ve: Şu işe bakın, ben rızkımın semada olduğunu görüyorum, diğer taraftan kaikmış onu yeryüzünde arıyorum deyip, bir harabeye girdi. Orada üç gün kaldı, fakat eline hiçbir şey geçmedi. Üçüncü gün içinde ta2e hurma bulunan bir zembil görüverdi. Niyeti ondan daha güzel bir kardeşi vardı, o da onunla birlikte aynı mağaraya girdi. Bu sefer zembil birken iki oldu. Yüce Allah ölüm ile onları birbirinden ayırıncaya kadar onlar bu hallerinde devam ettiler.
İbn Muhaysın ve Mücahid "Rızkınız... semadadır" anlamındaki buyruğu "re" harfinden sonra elif ile: "Size rızık veren semadadır" diye okumuşlardır. Aynı şekilde sûrenin sonlarında bulunan (58. âyetin sonunu): " Şüphesiz Allah rızık verendir..." diye okumuşlardır.
"Ve vaadolunduğunuz" buyruğu hakkında Mücahid dedi ki: Hayır ve şer türünden vaadolunduğunuz şeyler demektir. Başkası ise; özel olarak hayır türünden.,, demişlerdir. Özel olarak şer türünden, diye de söylenmiştir. Cennet diye de açıklanmıştır, ki bu açıklama Süfyan b. Uyeyne'den nakledilmiştir. ed-Dahhak: Cennet ve cehennem olarak "vaadolunduğunuz" diye açıklamıştır. İbn Şîrîn: Kıyamete dair "vaadolunduğunuz" diye açıklamıştır. er-Rabi de böyle demiştir.
"Göğün ve yerin Rabbi hakkı için o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir" buyruğu ile yüce Allah onlara haber vermiş olduğu ölümden sonra dirilişin, semada rızkı yaratmasının gerçeğini daha da pekiştirmekte ve bunun gerçeğin kendisi olduğuna yemin ettikten sonra; "O sizin konuştuğunuz gibi..." diyerek bunu daha da pekiştirmektedir.
Diğer duyular arasından konuşmayı özellikle sözkonusu etmesi diğer duyu organları hakkında -aynada görülmek gibi- benzeyişin sözkonusu olması, safranın baskın' gelmesi ve benzeri hallerde tat almanın imkansız olması, kulakta uğultu ve tınlamanın hissedilmesi gibi kusurların arız olmasından dolayıdır. Konuşma ise bundan azadedir. Yankı ileri sürüterek bu açıklamaya itiraz edilemez. Çünkü yankı ancak konuşan bir kimsenin herhangi bir karışıklık şaibesi olmaksızın konuşmasının gerçekleşmesinden sonra meydana gelir. Kimi hukema şöyle demiştir: Nasıl ki her insan kendi kendisine konuşabiliyor ve başkasının diliyle konuşmasına imkan bulunmuyor ise; aynı şekilde her insan ancak kendi rızkını yer, başkasının rızkını yemesine imkan yoktur.
el-Hasen dedi ki: Bana ulaştığına göre Allah'ın peygamberi (salat ve selam ona) şöyle buyurmuştur: "Rabbleri kendilerine kendi zatı adına yemin ettiği halde, kendisini tasdik etmeyen bir topluluğu Allah kahretsin. Çünkü yüce Allah: "Göğün ve yerin Rabbi hakkı için... O kesin bir gerçektir* diye buyuruyor." [11]
el-Esmaî dedi ki: Bir keresinde Basra mescidinden dönüyordum. [12]Devesi üzerinde kılıcını kuşanmış, yayrelinde, kaba görünüşlü, eti kurumuş bir bedevi ile karşılaştım. Bana yaklaştı, selam verdi ve: Bu adam kimlerden? diye sordu. Ben: Asmaoğullarındanım, dedim. el-Esmaî dedikleri sen misin, diye sordu, ben evet dedim. Nereden geliyorsun? dedi. Ben: İçinde Rahmanın kelamının okunduğu yerden geldim, dedim. O: Peki Rahman'in öyle insanların okuduğu bir kelamı var mı kî dedi, ben evet dedim. Bana: Ondan bir şeyler oku, dedi. Ben de ona: "Andolsun tozutup savuranlara" buyruğundan itibaren: "Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır" buyruğuna kadar okudum. Bu sefer; Ey Esmaî bu kadar yeter, dedi. Sonra devesine doğrulup gitti, devesini kesti, derisi ile beraber onu parçaladı. Bunu dağıtmak üzere bana yardımcı ol, dedi. Giden gelene onu dağıttık, sonra kılıcını ve yayını tutup kırdı ve onları yükün altına yerleştirdi. Çöle doğru gitti, giderken de:"Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır" buyruğunu okuyordu. Bundan dolayı kendime kızdım ve kendimi kınadım. Daha sonra (Harun) er-Re-şid ile birlikte haccettim. Tavaf esnasında cılız bir ses duydum. Dönüp baktığımda o bedevi Arabi gördüm. Oldukça zayıflamış, rengi sararmış, solmuştu. Bana selam verdi, elimi tuttu ve dedi ki: Bana Rahman'ın sözünü oku deyip, Makam'm arkasında oturmamı istedi. Ben de ona: "Andolsun tozutup savuranlara" buyruklarını okudum ve nihayet yüce Allah'ın: "Rızkınız ve vaadolunduğunuz semadadır" buyruğunu okudum. Bu sefer bedevi: Andolsun, Rahman'ın bize vaadettiğinin gerçek olduğunu gördük, dedi. Sonra: Daha başka bir şey var mı? diye sordu. Ben: Evet dedim. Şanı yüce Allah: 'Göğün ve yerin Rabbi hakkı İçin o sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir" diye buyuruyor, dedim. Bu sefer bedevi bir çığlık atarak: Subhanallah dedi. O celil olan Allah'ı yemin edecek kadar kim kızdırdı? Onlar söylediği sözü tasdik etmiyorlar mı ki sonunda yemin etmek zorunda kaldı? Bu sözlerini üç defa tekrarladı ve bununla birlikte canını teslim etti,
Yezid b, Mersed dedi ki: Bir adam hiçbir şeyin bulunmadığı bir yerde aç kaldı. Allah'ım, vaadettiğin rızkını bana gönder, dedi. Hiçbir şey yemediği ve içmediği halde karnı doydu ve susuzluğu gitti.
Ebu Said el-Hudifden dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Sizden herhangi bir kimse rızkından kaçacak olursa, ölüm onun arkasından gittiği gibi rızkı da arkasından gider." [13] Bu hadisi senediyle es-Sa'lebî zikretmiştir.
İbn Mace'nin Sünen 'inde de Halid'in iki oğlu Habbe ve Seva'dan, dediler ki: Peygamber (sav)'ın huzuruna -bif şeyler yaparken- girdik. Bu işinde ona yardımcı olduk, şöyle buyurdu: "Başlarınız hareket ettikçe rızıktan yana ümitsiz olmayınız. Çünkü kişi annesinden üzerinde herhangi bir kabuk (elbise) bulunmaksızın, kızarmış bir ten ile dünyaya gelir, sonra Allah onu nzıklandırır." [14]
Rivayet edildiğine göre bedevilerden bir topluluk bir ekin ektiler. Fakat o ekin bir afete maruz kaldı. Bundan dolayı üzüldüler. Yanlarına bedevi bir kadın geldi ve: Sizi ne diye başlarınızı önünüze eğmiş, kalpleriniz daralmış görüyorum? Halbuki o bizim Rabbimizdir ve bizim halimizi bilir. Rızkımızı vermek O'nun işidir. O dilediği zaman, dilediği gibi onu bize gönderir, dedi. Sonra şu beyitleri okumaya koyuldu:
"Denizin dibinde sağlamca çakılmış bir kaya bulunsa,
Sağır (hiçbir deliği yok) birbirinin içine girmiş ve her tarafı dümdüz olsa.
Allah'ın yarattığı bir canın da rızkı bulunsa, çatlar bu kaya.
Ta ki bu cana içindeki herşeyi verinceye kadar.
Yahutta onun gideceği yol yedi sema arasında olsa;
Elbette Allah ona doğru yükselmeyi kolaylaştıracaktır.
Ta ki Levh{-i Mahfuz'da) ona ayrılmış payını elde edinceye kadar,
Eğer elde etmemiş ise; mutlaka ona ulaşacaktır."
Derim ki: Eş'arilerin, elçilerini Peygamber (sav)'a gönderdikleri vakit başlarından geçen olay da bu anlamdadır. Elçileri yüce Allah'ın: "Yeryüzünde yürüyüp de rızkı Allah'a ait olmayan hiçbir canlı yoktur." (Hud, 11/6) buyruğunu işitince geri dönüp Peygamber (sav) ile konuşmayarak: Eş'ariler Ai-lah için hayvanlardan daha değersiz değildirler, demişti. [15]Biz bunu Hud Sûresi 'nde (sözü geçen âyetin tefsirinde) zikretmiş bulunuyoruz. Lukman da: "Oğulcuğum! Eğer sen bir kaya içinde veya göklerde... ve yaptığın hardal tanesi ağırlınca dahi olsa Allah onu getirir." (Lukman, 31/16) dediği nakledilmiştir. Bu daha önce Lukman Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır. Bu hususa dair yeterli açıklamalarımızı: "Kamu'l-Hırsi bi'z-Zühdi ve'l-Kanaa" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz. Yüce Allah'a hamdolsun.
İşte herhangi bir şaibenin katılmadığı gerçek tevekkül ile kalbin Rabbin dışındaki herşeyden büsbütün boşaltılması bu demektir. Yüce Allah bu hali bize ihsan etsin, lütuf ve keremiyle kendisinden başkasına da bizleri muhtaç kılmasın.
"O sizin konuştuğunuz gibi kesin bir gerçektir" buyruğundaki: " Gibi" genel olarak nasb ile okunmuştur ve takdirindedir. O halde; "kef" harfinin hazfedilin esi takdiri üzere nas bedii mistir. Ondan sonra gelen; ise zaiddir. Bu açıklamayı bazı Kûfeliler yapmıştır. ez-Zeccac ile el-Ferra da şöyle demiştir: Bunun rekid olarak nasbedilme-si de mümkündür. " Senin konuşman gibi bu bir gerdektir" demek olur. Bu haliyle hazfedilmiş bir mastarın sıfatı gibidir. Sibeveyh'in görüşüne göre, bu i'rab açısından mütemekkin olmayan bir lafza izafe edilmesi halinde olduğu gibi; mebni (feth üzere) gelmiştir. (U) te'kid içim zaiddir.
el-Mazinî dedi ki; "Gibi" lafzı O ile birlikte aynı şey konumun-dadır. Esre üzere bina edilmesi bundan dolayıdır. Ebu Ubeyd ve Ebu Hatim de bunu tercih etmişlerdir. (el-Mazmî) dedi ki: Çünkü Araplar arasından: lafzını her zaman için nasb edenler vardır. "Bana senin gibi bir adam dedi ki" derken de: "Senin gibi bir adama uğradım" derken de bu lafız nasb ile kullanılır. Bu durumda: "Gibi" laf-21 mana itibariyle: gibidir.
Ebu Bekr, Hamza, el-Kisaî ve el-A'meş; "Kesin bir gerçektir" lafzının sıfatı olarak ref ile (öireli) okumuşlardır. Çünkü bu lafız marifeye izafe edilse dahi nekredir. Zira benzer şeyler arasında benzerliğin sözkonusu olduğu ve bundan sonra gelen eşyanın çokluğu dolayısıyla muzaf olmak gibi bir özelliği bulunmamaktadır. "Gibi" lafzı; "
( fa): Sîzin" lafzına muzaf olup ise zaiddir. Ondan sonraki lafızla birlikte mastar konumunda olmaz. Zira onunla birlikte mastar anlamını vereceği bir fit) bulunmamaktadır. Diğer taraftan: "Bir gerçektir" buyruğundan bedel olması da mümkündür. [16]
24. İbrahim'in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi mi?
25. Hani yanına girdiklerinde: "Selam" demişlerdi. O da: "Selam" demişti. "Tanımadık bir topluluk..."
26. Hemen ailesine gidip semiz bir buzağı getirivcrdi.
27. Onu önlerine yaklaştırıp: "Yemta misiniz?" dedi.
28. İçinde onlardan gizli bîr korku duydu. "Korkma!" dediler ve ona çok bilgili bir oğul müjdesini verdiler.
"İbrahim'in şerefli kılınmış konuklarının haberi sana geldi ini?" buyruğu ile yüce Allah, İbrahim (a.s)'ın kıssasını -Lut kavmine yaptığı gibi-âyetlerinİ yalanlayanları helak etmiş olduğunu, bu vesile ile açıklasın diye zikretmiş bulunmaktadır.
"Sana geldi mi?" "buyruğu sana gelmedi mi?" demektir. "mi" lafzının ".-.mistir" anlamında olduğu da söylenmiştir.
Yüce Allah'ın: "İnsan üzerinden uzun bir süre geçti mi (geçmiştir, geçmiş bulunuyor.)" (el-İnsan, 76/1) buyruğuna benzemektedir.
İbrahim (a.s)'ın konukları hakkında açıklamalar daha önce Hud Sûresi (11/69. âyet ve devamının tefsirinde) ile el-Hicr Sûresi'nde (15/15. âyet ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Şerefli kılınmış" buyruğu, Allah nezdinde şerefli kılınmış demektir. Buna delil de yüce Allah'ın: "Bilakis onlar mükerrem (şerefli kılınmış) kullardır." (el-Enbiya, 21/26) buyruğudur. İbn Abbas dedi ki: Cebrail, Mikail ve İsrafil adlı melekleri kastetmektedir. Osman b. Haşin ise bunlara Refail (hepsine selam olsun) adlı meleği de ilave eder.
Muhammed b. Ka'b dedi ki: Cebrail ile beraberinde dokuz melek idiler. Ata ve bir topluluk: Bunlar Cebrail, Mikail ve beraberlerinde bir melek daha olmak üzere üç melek idiler.
îbn Abbas dedi ki: Onlan "şerefli kılınmış: mükerrem" diye nitelendirmesi korkmamaları ve dehşete kapamamalarından dolayıdır.
Mücahid dedi ki: Onlara "şerefli kılınmış" adını vermesi, İbrahim (a.s)'ın kendilerine bizzat hizmet etmesinden dolayıdır.
Abdu'l-Vehhab dedi ki: Ali b. Iyad bana dedi ki: Evimde helva var. Hakkında ne dersin? Ben: Onun hakkında güzeldir demekten başka bir şey diyemiyorum, dedim. O halde beraber gidelim, dedi. Eve girdim, kölesine seslendi, kölesi orada yoktu. Bir de ne göreyim? Beraberinde güğüm, leğen ve omuzunda mendil ile geldi. Ben: İnna lillah ve inna ileyhi raciun dedim. Ey Ebu'l-Hasan keşke durumun böyle olduğunu bilseydim. (Bunu yapmazdım), dedim. Bana: Yavaş ol dedi. Sen bizim yanımızda mükerrem (şerefli kılınmış) birisisin. Mükerrem olana da bizzat hizmet edilir. Sen yüce Allah'ın: "İbrahim'in şerefli kılınmış (mükerrem) konuklarının haberi sana geldi mi?" buyruğuna bir baksana!
"Hani yanına girdiklerinde: Selam demişlerdi." Bu buyruk, daha önce el-Hicr Sûresi'nde (15/52. âyet ve tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"O da: Selam demişti." Yani o da: "aleyküm selam" demişti. Buyruğun; isim bir selamdır, yahut benim size verdiğim cevab da selamdır, anlamında olması da mümkündür. Kûfeliler -Asım dışında- "sin" harfi esreli olarak ( pu.) diye okumuşlardır.
"Tanımadık bir topluluk!" Yani siz tanımadığım bir topluluksunuz. Yabancısınız, sizi tanımıyoruz, demektir. Bir açıklamaya göre o, kendilerini insan suretinden başka bir şekilde ve daha önce tanıdığı melek suretinden başka şekilde gördüğünden onları tanıyamadı, bu sebebten: Tanımadık bir topluluk" dedi.
Bir diğer açıklamaya göre; Onları tanımayışımn sebebi, İzin istemeksizin yanma girdiklerinden dolayı olmuştu. Ebu'l-Aliye dedi ki: O dönemde ve o topraklarda onların selam vermelerini hayretle karşılamıştı. Onlardan korktu diye de açıklanmıştır. Nitekim bir kimseden korktuğunu anlatmak için: Ondan korktum" denilir. Şair de şöyle demiştir:
"Benden korktu (çekindi, tanımadı); halbuki onun Olaylar arasından çekindiği, ağaran saçlar ile alnımın dökülen perçeminden başkası değildir."
"Hemen ailesine gidip..." buyruğu hakkında ez-Zeccac dedi ki: Ailesine doğru yöneldi, demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden es-Saffat Sû-resi'nde (37/91- âyetin tefsirinde) bu (lafız) geçmiş bulunmaktadır. "İstedi" anlamında denilir, " Ne istiyorsun, ne arıyorsun" demektir. "Gizlice o şeye meyletti, ona yöneldi" demektir. Bu açıklamalara göre; ile aynı anlamda iki ayn söyleyiştir.
"Semiz bir buzağı getiriverdi." Yani misafirlerine Hud Sûresi'nde de belirtildiği gibi, kızartmış olduğu bir buzağı getiriverdi: "Ve vakit geçirmeden kızartılmış bir buzağıyı getirdi." (Hud, 11/69)
Denildiğine göre misafirleri kendilerine yemek hazırlamak istediğini far-ketmesinler diye İbrahim (a.s) misafirlerinden gizlenircesine evine gitmişti.
"Onu* buzağıyı "önlerine yaklaştırıp yemez misiniz, dedi." Katade dedi ki: İbrahim (a.s)'ın malının tamamı inek türünden idi. Onlara semiz bir buzağı seçmesi ise, misafirlerine ileri derecedeki ikramından ötürü idi.
Kimi şivelerde: " Buzağı" lafzının "koyun" anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir. es-Sıhah'te şöyle demektedir: Buzağı ineğin yavrusudur."da aynı şeydir, çoğulu: diye gelir, dişisi de diye gelir. Bu açıklama Ebu'l-Cerrah'dan nakledilmiştir ise "buzağısı olan inek" demektir aynı zamanda Rabialılara mensub bir kabilenin adıdır.
"İçinde onlardan gizli bir korku duydu." Kalbinde onlardan bir korku hissetti, demektir. Onun getirdiği yemekten yememeleri üzerine içinde böyle bir korku gizledi, diye de açıklanmıştır. Çünkü bir kimsenin yemeğinden yiyen bifkişi, yemeğinden yediği kimseden yana kendisini güvenlik içerisinde hisseder.
Amr b, Dinar dedi ki: Melekler Biz bedelini ödemedikçe yemek yemeyiz, dediler. İbrahim: Yiyin, bedelini de ödeyin, deyince, onlar: Bedeli nedir? diye sordular. O da: Yediğiniz vakit Allah'ın adını anarak yersiniz, bitirdiğinizde de O'na hamdedersiniz, dedi. Biri diğerine bakıp: İşte bundan dolayı Allah seni Halili (candan dostu) edinmiştir, dediler. Bu husus daha önce Hud Sûresi'nde geçmiş bulunmaktadır.
İbrahim (a.s)'ın korktuğunu görünce: "Korkma" dediler. Ona kendilerinin Allah'ın melekleri ve elçileri olduğunu bildirdiler "ve ona" eşi Sara'dan doğacak "çok bilgili bir oğul müjdesini verdiler."
Denildiğine göre ona melek olduklarını haber verdiklerinde onların doğru söylediklerini kabul etmedi. Bu sefer Allah'a dua ettiler ve bunun üzerine (yüce Allah) kendilerine ikram ettiği buzağıyı canlandırdı.
Avn b. Ebi Şeddad'm rivayet ettiğine göre; Cibril kanadıyla buzağıyı sıvazladı. O da kalkıp yürüdü ve annesine yetişti, O sırada buzağının anası da henüz orada bulunuyordu.
"Çok bilgili: alim" vasfı ergenlik yaşına ulaştıktan sonra Allah'ı ve dinini bilen kimselerden olması demektir. Cumhur'un kanaatine göre doğacağı müjdelenen kişi İshak (a.s)'dır. Tek başına Mücahid ise, o İsmail'dir, demiştir, ancak bu görüşün pek değeri yoktur. Çünkü yüce Allah: "Ve ona... îshak't müjdeledik." (es-Saffat, 37/112) diye buyurmaktadır. Bu ise açık bir nastır. [17]
29. Bunun üzerine hanımı feryad ile yonelip yüzüne vurdu ve: "Kısır bîr kocakarı..." dedi.
30. Dediler ki: "Bu böyledir. Rabbüı buyurmuştur. Şüphesiz ki O, hakim olandır, herşeyi en iyi bilendir."
"Bunun üzerine hanımı feryad İle yönelip..." İbn Abbas ve başkalarından rivayete göre çığlık atarak bağırıp demektir. " Kapının çıkardığı ses (gıcırtısı)" ifadesi de buradan gelmektedir. İkrime ve Katade dedi ki: Bu çıkarılan inilti ve ağlamadır. Hanımının "yönelmesi" bîr yerden bir yere yönelmek şeklinde değildi. el-Ferra dedi ki: Bu bir kimsenin “Bana sövüp saymaya yöneldi" demesine benzer. Bana sayıp sövmeye koyuldu, demektir.
"Hanımı feryad ile yönelip" tabirinin bir grub kadın ile birlikte; meleklerin sözünü duydu, anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Cevheri dedi ki: "Bağırmak ve çığlık atmak" demektir. Aynı zamanda topluluk anlamına geldiği gibi üzüntü ve benzeri şeylerden dolayı duyulan sıkıntı, anlamına da gelir. İmruu'1-Kays dedi ki:
"Onu {o yaban ineklerinin) önde gidenlerine kavuşturdu
Arkada kalanları ise topluluk içerisinde oldukları halde dağılmadılar."
Bu beyitte, bu lafız her üç manaya (topluluk, çığlık ve ses) da gelebilmektedir.
" Aşırı sıcak" demektir.
Sara müjdeyi işitince "yüzün* vurdu" . Yani kadınların hayret ettikleri zamanda adetleri üzere elini yüzüne vurdu. Bu açıklamayı Süfyan-ı Sevrî ve başkaları yapmıştır. İbn Abbas dedi ki: "Yüzüne vurdu* yani elinin avucu ile yüzünü kapattı. Çünkü: (dOp'ın asıl anlamı vurmaktır. "Onu vurdu, dövdü" anlamındadır. Recez vezninde de şair şöyle demiştir:
"Ey vurulup da yere düşen turna kuşu..." [18]
"Ve: Kısır bir kocakarı... dedi." buyruğu, kısır bir kocakarı hiç doğurur mu? demektir. ez-Zeccac dedi ki: Ben kısır bir kocakarıyım, o halde nasıl doğurabilirim? dedi, demektir. Nitekim bir başka yerde: "Vay halime.' Ben ko-camış bir kadın... iken ben mi doğuracak mışım?" (Hud, 11/72) dediği zikredilmektedir. "Dediler kî: Bu böyledir." Yani durum, bizim sana söylediğimiz ve haber verdiğimi2 gibidir, "Rabbin buyurmuştur." Bunda hiçbir şüphen olmasın.
Ona verilen bu müjde ile doğum arasında bir senelik süre geçmiştir. Sara bundan önce kısırdı. Doksandokuz yaşında iken doğum yaptı. İbrahim (a.s) da o sırada yüz yaşında idi. Bu husus daha önceden geçmişti.
"Şüpnesiz ki o" yaptığı işlerinde sonsuz hikmetler bulunan "Hakim olandır. HerşeyT ve yarattıklarının maslahatlarını "en iyi bilendir." [19]
31. "Ey elçiler! O halde asıl İşiniz nedir?" dedi.
32. Onlar: "Şüphe yok ki biz günahkar bir topluluğa gönderildik" dediler.
33- "Üzerlerine çamurdan taşlar atalım diye;
34. "Rabbinin nezdinde haddi aşanlar için İşaretlenmiş olan."
35. Biz de orada bulunan mü'minteri çıkarttık.
36. Ama orada müslümanlardan bir ev halkından başkalarını bulmadık.
37. Ve orada acıklı azaptan korkanlar için bir alamet bıraktık.
"Ey elçiler! O halde asıl işiniz nedir? dedi." îbrahim (a.s) buzağıyı diriltmek ve müjde vermekle onların melek olduklarına kesinlikle inanınca onlara: "Ey elçiler! O halde asıl işiniz" durumunuz ve kıssanız "nedir? dedi.
Onlar: Şüphe yok ki biz günahkar bir topluluğa" Lut kavmine "gönderildik dediler. Üzerlerine çamurdan taşlar atalım." Yani o taşlaria o kav mi taşlayalım "diye."
"Rabbinin nezdinde" Allah nezdinde taşlanmalarına hüküm etmiş olduğu kimseleri taşlamak üzere hazırlamış bulunduğu taşlaria "haddi aşanlar için işaretlenmiş" kendilerine gerekli alametler konulmuş,.. Denildiğine göre; bu taşlar siyah ve beyaz çizgili imiş. Bir başka görüşe göre çizgileri siyah ve kırmızı idi.
"İşaretlenmiş" buyruğu azab taşları olduğu bilinen taşlar, diye açıklanmıştır. Yine denildiğine göre; herbir taşın üzerinde o taşla helak olacak şahsın ismi yazılı idi. Taşların üzerinde mühürleri andıran işaretler olduğu da söyienmiştir. Bütün bu hususlar daha önce Hud Sûresi'nde (11/82-83. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Taşlar onlardan yolculukta bulunanları, kenarda kıyıda bulunanlarını dahi takib edip durdu ve onlardan durumlarını haber verecek kimse kurtulmadı.
Diğer taraftan bu taşların tıpkı kireç gibi pişirilmiş taşlar olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı da İbn Zeyd yapmıştır. İşte yüce Allah'ın: "Pişirilmiş balçıktan taşlar." (Hud, 11/82) buyruğunun anlamı -Hud Sûresi'nde açıklaması geçtiği üzere- budur. Bu taşların bizim gördüğümüz taşlar olduğu ve bunların da esasi arı itibariyle çamur olduğu da söylenmiştir. Bu çamurların taşa dönüşmesi ise; zamanla güneşin onları yakmasının bir sonucudur. Yüce Allah'ın: "Çamurdan" diye buyurması bunların dolu diye bildiğimiz (esas itibariyle) sudan taşlar olmadığının bilinmesi içindir. Bu açıklamayı el-Kuşey-ri nakletmiştir.
"Biz de orada bulunan mü'mlnleri çıkardık." Yani Lut kavmini helak etmeyi murad edince -mü'minlerin helak olmaması için- kavmi arasında buiu-nan mü'minleri çıkardık. İşte yüce Allah'ın:"Sert bir ara geceleyin aile efradınla yürü git." (Hud, 11/81) buyruğunun anlamı budur.
"Ama orada müsIlımanlardan bir ev halkından başkalarını bulmadık." buyruğu ile Lut'u ve onun iki kızını kastetmektedir. Buyrukta hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani biz orada... bir ev halkından (mealde böyle olmakla birlikte âyetteki lafzı Üe; "bir evden" şeklindedir) başkasını bulmadık, demektir. Nitekim bazan "şerefli bir ev" denilir, bununla ev halkı kastedilir. Yüce Allah'ın: "Orada" buyruğunda zamir -daha önce sözü geçmemiş olduğu halde- kasabaya aittir. Çünkü onun kastedildiği anlaşılan bir husustur. Aynı şekilde yüce Allah'ın: "Şüphe yok ki Biz günahkar bir topluluğa gönderildik." buyruğu da kasabaya delalet etmektedir. Çünkü topluluk "bir kasabada" yaşarlar. Buradaki zamirin çoğul zamiri olduğu da söylenmiştir. (O zaman: O kasabalarda... demek olur.)
(Bu iki âyette geçen) "mü'minler" ile "müslümanlar" aynı şendir. Aynı lafız tekrarlanmasın diye farklı lafızlar kullanılmıştır. "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a açarım." (Yusuf, 12/86) buyruğunda olduğu gibi.
İmanın kalbin tasdik etmesi, İslâm'ın da zahiren emre itaat ve bağlılık anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu durumda her mü'min bir müslümandır, ancak her müslüman mü'min değildir. Yüce Allah birinci âyet-i kerimede onlardan "mü'minler" diye söz ederken her mü'minin aynı zamanda müsiüman oluşundan dolayıdır. Bu anlamdaki açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/8. âyet, 3- başlıkta) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'ın: "Bedevi Araplar: İman ettik dediler. De ki: Siz iman etmediniz..." (el-Hucurat, 49/14) buyruğu iman ile İslam arasında fark olduğuna delildir. Müslim'in Sahih'inde ve başka kaynaklarda yer alan Cibril hadisinden de anlaşılan budur. Biz bunu bir başka yerde açıklamış bulunuyoruz.
"Ve orada acıklı azaptan korkanlar İçin bir alamet bıraktık." Gerek o dönemin insanları için, gerek onlardan sonra gelecekler için bir ibret ve bir alamet bıraktık. Bunun bir benzeri yüce Allah'ın: "Andolsun biz akıl erdiren bir topluluk için o kasabadan apaçık bir belge bıraktık." (el-Ankebut, 29/35) buyruğudur.
Şöyle de denilmiştir: Bırakılan alamet, bizzat harab olmuş o kasabadır. Bir başka görüşe göre kendileriyle taşlandıkları o pişmiş taşlar, alametin kendisidir. [20]
"Azaptan korkanlar için" bu alametin bırakılmış olması ise ondan yararlanacak olanların onlar oluşundan dolayıdır.
38- Ve Musa'nın kıssasında da... Hani onu Firavun'a apaçık bir delille göndermiştik.
39. O bütün güç kaynaklarıyla yüz çevirip: "Sihirbaz veya delidir" dedi.
40. O kendi kendisini kınar olduğu halde, onu da, ordularını da alıp hepsini denize attık.
"Ve Musa'nın kıssasında da..." Yani Biz Musa'nın kıssasında da aynı şekilde bir alamet bıraktık. el-Ferra dedi ki: Bu buyruk yüce Allah'ın: "Yeryüzünde âyetler (alametler) nardır." (ez-Zariyat, 51/20) buyruğuna atfedilmiş oiup "Ve Musa'nın kıssasında da" âyetler vardır, demektir.
"Hani onu Flravun'a apaçık bir delille göndermiştik." Bu apaçık delil asadır. Asa ve onun dışındaki diğer mucizelerle gönderdik demektir, diye de açıklanmıştır.
"O bütün güç kaynaklarıyla" yani Firavun "bütün güç kaynaklarıyla";
-İbn Zeyd'in açıklamasına göre- bütün topluluğu ve askerleriyle imandan yüz çevirdi, Mficahid'in açıklaması da bu anlamdadır. "Yahut güçlü bir yere sı-ğınabilseydim." (Hud, 11/80) buyruğunda da aynı kökten gelen lafız kullanılmıştır ki; burada kişiyi koruyan güç ve aşireti kastedilmiştir. İbn Abbas ve Katade; (Firavun) gücüyle yüz çevirdi, diye açıklamışlardır. Antere'nin şu be-yitinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Savaşlara girip çıkmam zayıflatmadı gücümü, Fakat asıl geçen zaman (zayıf düşürdü, beni),"
"Güç kaynakları" anlamı verilen lafzın, "bizzat kendisi" anlamına geldiği de söylenmiştir. el-Ahfeş yanını döndü diye açıklamıştır. Yüce Allah'ın: "Yüz çevirir, yan çizip uzaklaşır." (Fussilet, 41/5D buyruğuna benzemektedir, el-Müerric de böyle açıklamıştır.
el-Cevherî dedi ki: Bir şeyin rüknü en kuvvetli yanı ve tarafı demektir. "O güçlü bir rükne sığınır" ifadesi sağlam ve koruma imkanı bulunan bir yere sığınır demektir.
el-Kuşeyrî dedi ki: Rükün bedenin yan tarafı demektir. Bu da bir şeyden yüz çevirmekte aşırıya gitmeyi ifade eden bir tabirdir.
"Sihirbaz veya delidir, dedi." buyruğundaki "veya" "vav" anlamındadır. Çünkü onlar her ikisini de söylemişlerdi. Bu açıklamayı el-Müerric ve el-Fer-ra yapmıştır. Cerir'in şu beyitini zikretmektedir:'[21]
"Ey süvarilerin Salebesi veya (ve) Riyah
Sen onlarla Tuhayyalılar ile el-Hişablılan denk tuttun."
Nitekim: " Veya"; "Vav:ve" anlamında kullanılabilir. Yüce Allah'ın: "Ve onlardan günahkar veya nankör hiçbir kimseye itaat etme!" buyruğunda olduğu gibi. "Vav"m "veya" anlamında kullanıldığı da olur. Yüce Allah'ın: "Size helal olan kadınlardan ikişer ve(ya) üçer ve(ya) dörder olmak üzere nikahlayın." (en-Nisa, 4/3) buyruğunda olduğu gibi. Bütün bu hususlar daha önceden (en-Nisa, 4/3. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
"O" yani Firavun "kendi kendisini kınar olduğu halde." Çünkü o kınanmayı gerektirecek iş yapmıştı. "Onu da, ordularını da" küfre sapmaları ve İmandan yüz çevirmeleri dolayısıyla "alıp, hepsini denize attık." Denize bıraktık, [22]
41. Ve Ad kavminde de... Hani onların üzerine kısır (hayırsız ve bereketsiz) rüzgarı göndermiştik.
42. O neye uğradrysa mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyuyordu.
"Ve Ad kavminde de..." Düşünen kimseler için Ad kavminde de bir alamet bıraktık.
"Hani onların üzerine kısır (hayırsız ve bereketsiz) rüzgarı göndermiştik." Bu hiçbir bulutu, hiçbir ağacı aşılamayan; bir rahmet, bîr bereket ve bir fayda taşımayan rüzgardır.
" Kısır kadın" yani gebe de kalmayan, doğum da yapmayan kadın tabiri de buradan gelmektedir.
Bu rüzgarın güney rüzgarı olduğu söylenmiştir. İbn Ebi Zi'bin, el-Haris b. Abdu'r-Rahman'dan, onun Peygamber (sav)'dan rivayet ettiğine göre: "Kısır rüzgar güneyden esen rüzgardır." diye buyurmuştur. [23]
Mukatıl dedi ki: Bu rüzgar batıdan esen rüzgardır. Nitekim Sahih'te Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğu zikredilmiştir: "Bana (doğudan esen) saba rüzgarı ile yardım olundu. Ad kavmi ise batıdan esen (debur) rüzgarı İle helak edildi. "[24]
İbn Abbas dedi ki: Bu yön değiştiren ve iki yön arasında esen rüzgar (en-nekba)dır.
Ubeyd b. Uraeyr dedi ki: Bu rüzgarın bulunduğu yer yerin dördüncü katıdır. Ad kavmi üzerine bundan açılan miktar ancak bir öküzün burun deliği kadardı. İbn Ebi Necih de yine Mücahİd'dena[25] bu rüzgarın saba rüzgarı olduğunu rivayet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
"O neye uğradıysa, mutlaka onu ufaltıp kül gibi koyuyordu." Yani çer-çöp olmuş'bir şey gibi bir hale getiriyordu. Nitekim bitki kuruyup dağılacak olursa denilir. İbn Abbas dedi ki: Yok olup çürümüş bir şey gibi yapıyordu, demektir. Mücahid de böyle açıklamıştır. Şairin şu beyitin-de de bu anlamda kullanılmıştır:
"Zaman gözlerimi kör ettiği vakit ve ben
Çürümüş ve ufalıp, dağılmış bir kemik gibi kaldığımda, terkettin beni."
Katade dedi ki: Bu dövülen, ezilen kuru bitki demektir. Ebu'l-Aliye ve es-Süddî de şöyle demiştir: Oldukça ince taneli toprak gibi anlamındadır. Kutru b da: " Kül" demektir, diye açıklamıştır. Yeman dedi ki: Bu davarların dudaklarıyla (ağızlarının kenarıyla) bir kenara attıkları otlar demektir. Kelime, aslı itibariyle kemiğin çürümesini anlatmak üzere kullanılan: " Kemik çürüdü" ifadesinden alınmıştır. Bu kökten olmak üzere "Kemik çürüdü, çürür"; "(O: Çürümek" denilir. Bu durumda olana da: denilir. Şair der ki:
"Ona muhalefet etmenin (sözünde durmamanın) akıbetlerinin
bir yergi sebebi ve Kemikler çürümüş halde iken bile aleyhine kalacağım gördü."
seklinde.gelir. Bu âyetin bir benzeri de önceden de geçtiği gibi: "Rabbinin emri ile her-şeyi helak eder" (el-Ahkaf, 46/25) buyruğudur. [26]
43. Semud'da da... Hani onlara: "Bir süreye kadar faydalanın" denilmişti.
44. Onlar ise Rabblerinin enirine uymayıp baş kaldırmışlardı. Bu yüzden onlar bakınırlarken yıldırım onları yakalayıvermişti.
45- Ayağa da kalkamadılar, onlara yardım da edilmedi.
"Semud'da da..." Aynı şekilde kendilerine; dünya hayatından faydalananlar olarak yaşayın, demlisinde bir ibret ve bir alamet vardır,
"Bir süreye kadar" helak olacağınız vakte kadar demek olup, bu da Hud Sûresi'nde; "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın." (Hud, 11/65) buyruğunda belirtildiği üzere üç gündür.
Buradaki "faydalanın" buyruğunun müslüman olun ve böyİece ecellerinizin sona ereceği vakte kadar faydalanın, anlamında olduğu da söylenmiştir.
"Onlar ise Rabblerinin emrine uymayıp, baş kaldırmışlardı." Yani Allah'ın emrine muhalefet ederek dişi deveyi kesmişlerdi.
"Bu yüzden onlar" ona (yıldırıma) gündüzün "bakınırlarken yıldırım" yani ölüm "onları yakalayıvermîşti." Bunun helak edici her azab anlamında olduğu da söylenmiştir. el-Huseyn b. Vakid dedi ki: Kur'ân-ı Kerim'de geçen her bir "saika: yıldırım" azab demektir.
Ömer b. el-Hattab, Humeyd, îbn Muhaysın, Mücahid ve el-Kisaî: " Baygınlık" diye okumuşlardır. "Adam bir baygınlık ile bayıldı, bayılmak" denilir. “Gökten üzerlerine yıldırım düştü" demektir. "Azab çığlığı" demektir. Bu daha önce el-Bakara Sûresi'nde (2/19- ayetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır.
"Ayağa da kalkamadılar" buyruğunun, ayağa kalkmak gücünü bulamadılar, anlamında olduğu söylendiği gibi, Allah'ın azabına karşı koyamadılar, üna katlanamadılar, onun altından kalkamadılar, kendilerinden uzaklaştıra-madılar demek olduğu da söylenmiştir. Mesela: "Bu işe takatim yok, bu işe güç yeliremem" denilir. îbn Abbas dedi ki: Bedenleri gitti, fakat ruhları azapta kalmaya devam etti. [27]
"Onlara yardım da edilmedi." Helak edildiklerinde azaptan korunamadılar, yani onlara yardımcı olan olmadı.
46. Önceden de Nuh kavmini (helak ettik,) Çünkü onlar fasıkbir kavim idiler.
"Önceden de Nuh kavmini (helak ettik)" buyruğundaki "Nuh kavmini"
buyruğunu Hamza, el-Kisaî ve Ebu Amr esreli olarak: "Ve Nuh kavminde de" diye okumuşlardır ki; Nuh kavminde de bir alamet vardır, demek olur. Diğerleri: "Nuh kavmini de helak ettik" anlamında nasb ile okumuşlardır. Yahut nasb ile okunması halinde; "Onları yakalayıvermiş-ti" (Zariyat, 51/44) buyruğundaki (oniarı anlamındaki) "he" ve "mim"den ibaret zamire atıf ile olur ya da (40. âyet-i kerimedeki): " Onu da... alıp" lafzındaki zamire atfedilmiş olabilir. Yani yıldırım onları aldığı gibi, Nuh kavmini de aldı. Yahut "ordularını da denize attık" Nuh kavmini de attık, demek olur ya da; önceden de Nuh kavmini hatırlat, anlamında olabilir[28]
47. Ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhakkak Biz genişleticileriz.
48. Yeri de döşedik. Ne güzel döşeyenleriz!
49. Herşeyden de çift çift yarattık. İyi düşünürsünüz diye.
Yüce Allah bu âyetleri "alamet ve belgeleri" açıkladıktan sonra "ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik." diye buyurarak; gökte de, yaratıcının kemal derecesinde herşeye kadir olduğunu gösteren âyetler (belgeler) ve ibretler vardır, diye buyurmakta ve "sema'nın durumunu Nuh kavminin kıssasına atfetmektedir. Çünkü her ikisi de birer âyet (delil, belge ve ale-met)dir,
"Kudret ve kuvvetle" buyruğu, İbn Abbas ve başkalarından gelen rivayete göre kuvvet ve kudretle diye açıklanmıştır.
"Ve muhakkak Biz genişleticileriz." İbn Abbas güç yetirenleriz, kudret sahibi olanlarız, diye açıklamıştır. Biz genişlik sahibi kimseleriz, diye de açıklanmıştır. Semayı ve başka varlıkları yaratmak dolayısıyla, yaratmayı dilediğimiz herhangi bir şey sebebiyle Bize darlık gelmesi sözkonusu değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Bizler yarattıklarımızın rızıklarinı genişletenleriz. Bu açıklama da İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. el-Hasen: Güç yetirenleriz diye açıklamıştır. Yine ondan rivayete göre; Biz yağmur ile rızkı genişletenleriz, diye açıkladığı nakledilmiştir. ed-Dahhak dedi ki: Biz sizi zengin kılanlar, İhtiyaçtan kurtaranlarız, demektir. Bunun delili de: "Eli geniş olan kendi halince" (el-Bakara, 2/236) buyruğunda aynı kökten gelen lafzın "zengin olan" anlamında kullanılmış olmasıdır.
el-Kutebi dedi ki: Biz yarattığımız varlıklar üzerinde geniş lütuf sahibiyiz, demektir. Anlamlar birbirlerine yakındır.
Bizler sema ile arz arasında bir genişlik yarattık, diye de açıklanmıştır.
el-Cevheri dedi ki: "Adam bolluk ve genişlik içinde oldu" demektir. Yüce Allah'ın: "Ve Biz göğü kudret ve kuvvetle bina ettik ve muhakkak Biz genişleticileriz" buyruğunda da aynı anlamdadır. Yani biz muhtaç olmayan ve güç yetirenleriz demektir. Bu açıklama bütün görüşleri kapsamaktadır.
"Yeri de döşedik." Yani Biz yeri tıpkı bir döşek gibi suyun üzerinde yaydık ve uzattık.
“Ne güzel döşeyenleriz!" Onlar İçin ne güzel döşeyenleriz hazırlayanlarız, demektir. Buradaki "Biz" çoğul zamiri ta'zim içindir.
"Döşeği yaydım ve hazırladım" demektir, "İşlerin düzene koyulması ve düzeltilmesi" anlamındadır.
"Her şeyden de çift çift yarattık." İki tür ve birbirinden farklı iki çeşit yarattık. İbn Zeyd dedi ki: Erkek ve dişi, tatlı ve ekşi ve buna benzer. Müca-hid dedi ki: Erkek ve dişi, sema ile arz, güneş ve ay, gece ve gündüz, aydınlık ve karanlık, düzlük ve dağlık, cinler ve insanlar, hayır ve şer, sabah ve akşam ve sesler gibi farklı şeyler demektir.
Yani Biz bunları da diğerleri gibi kudretimize delil kıldık. İşte buna güç yetiren, varlıkları tekrar yeniden yaratmaya da kadir olmalıdır.
"Herşeyden de çift çift yarattık" buyruğunun şu anlama geldiği de söylenmiştir: Böylelikle bu çiftleri yaratanın bir ve tek olduğunu bilesiniz. Çünkü O'nun sıfatları arasında hareket, sükun (hareketsizlik), aydınlık, karanlık,
oturmak, kalkmak, başlangıcının olması, sonunun olması gibi şeyler düşünülemez. Zira o yüce Allah, bir ve tektir. "O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." Ceş-Şura. 42/11) "İyi düşünürsünüz diye." [29]
50.0 halde Allah'a kaçın. Muhakkak ben sizi O'ndan apaçık uyarıp korkutanım.
51. Allah İle birlikte başka bir ilah edinmeyin. Muhakkak ben sizi ondan apaçık korkutup uyaranım.
52. Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herbirine de mutlaka böylece "sihirbaz veya deli" derlerdi.
53. Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler? Hayır, onlar azmış bir kavim idiler.
54. Sen yüz çevir onlardan. Artık kınanacak değilsin.
55- Ama öğüt ver. Çünkü öğüt muhakkak mü'minlere fayda verir.
Geçmiş ümmetlerin peygamberlerini yalanlayıp helak edilmelerine dair açıklamalar geçtikten sonra yüce Allah;
"O halde Allah'a kaçın. Muhakkak ben sizi O'ndan apaçık uyarıp, korkutanım" diye buyurmaktadır. Yüce Allah peygamberine hitaben; Ey Muham-med! Sen de kavmine: "O halde Allah'a kaçın. Muhakkak ben sizi ondan
apaçık uyarıp, korkutanım" demesini emir buyurmaktadır. Yani masiyet olan işleri terkedip O'na itaate kaçın. İbn Abbas dedi ki: Günahlarınızdan tevbe etmek suretiyle Allah'a kaçın. Yine ondan rivayete göre Allah'tan yine O'na kaçın ve O'na itaat olan işler yapın, demektir.
Muhammed b. Abdullah b, Amr b. Osman b. Affan dedi ki: *O halde Allah'a kaçın." Mekke'ye çıkıp gidin Üemektir. el-Huseyn b. el-Fadl dedi ki: Allah'ın dışındaki herşeye karşı kendinizi koruyun. Çünkü kim Allah'tan başkasına kaçacak olursa kendisini Allah'tan koruyamaz. Ebu Bekir eİ-Verrak dedi ki: Şeytana itaatten, Rahmana itaate kaçın. Cüneyt! dedi ki: Şeytan batıla davet eder. O halde Allah'a kaçın, Allah sizi ona karşı korur.
Zünnun el-Mısrî dedi ki: Cehaletten ilme, küfürden (nankörlükten) şükre kaçın. Amr b. Osman dedi ki: Kendi nefislerinizden Rabbinize kaçın. Yine Amr dedi ki: Daha önce Allah'tan size gelmiş olan iyiliklerden kaçın ve davranışlarınıza güvenmeyin. Sehl b. Abdullah dedi ki: Allah'ın dışındaki her-şeyden Allah'a kaçın.
"Muhakkak ben sizi O'ndan apaçık uyarıp korkutanım." Yani küfür ve masiyetlere karşı O'nun vereceği cezayı size hatırlatıp bundan korkutuyorum.
"Allah ile birlikte başka bir İlah edinmeyin" buyruğu ile yüce Allah Mu-hammed (sav)'a bu sözleri insanlara söylemesini emretmektedir. Nezir (uyarıp, korkutan) da O'dur. Bunun yüce Allah tarafından bütün insanlara bir hi-tab olduğu da söylenmiştir.
"Muhakkak ben sizi O'ndan" yani Muhammed'den ve onun kılıçlarından "apaçık korkutup, uyaranım." Eğer Bana ortak koşacak olursanız, onun sizi emri altına alacağından, kılıcının emrine gireceğinizden yana sizleri uyarıp korkutuyorum. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.
"Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herblrine de mutlaka böylece sihirbaz veya deli derlerdi" buyruğu Peygamber (sav)'a bir tesellidir. Yani senin kavmin seni yalanlayarak büyücü yahut bir deli dedikleri gibi, öncekiler de yalanlamış ve onların söylediklerinin benzeri sözleri söylemişlerdi.
" Böylece" lafzındaki "kef harfinin benden önce gelip, kendi peygamberlerini uyaran rasûllerin: "Uyarmalarına benzer bir uyarı ile ben de sizleri uyarıyorum" takdiri ile nasb konumunda olması mümkün olduğu gibi: "Durum böyledir" yani önceki gibidir takdiri ile reP konumunda olması da mümkündür.
Birinci uyan yüce Allah'ın tevhid ehlinden olup kendisine karşı isyan edenleri bir korkutmadır. İkincisi ise inkarcılardan kendisine ortak koşanları bir korkutmadır. Yakub ve başkalarından nakledildiğine göre ifade şanı yüce Allah'ın; "Böylece" lafzında tamam olmaktadır. [30]
"Acaba bunu birbirlerine tavsiye mi ettiler?" Yani önce gelenleri sonrakilere yalanlamayı mı tavsiye etti ve bu konuda birbirleriyle anlaşarak mt bu tavırlarını sürdürdüler? Ayetin başındaki "eliP (soru edatı), azarlamak ve yapılan işin hayret edilecek bir iş olduğunu ifade etmek (taaccub) içindir. "Hayır, onlar azmış bir kavim idiler." Yani onlar bu hususlan birbirlerine tavsiye etmediler. Onların ortak Özelliği azgınlık etmeleridir. Azgınlık (tuğyan) ise küfürde haddi aşmaktır. "Sen yüz çevir onlardan." Onlardan yüz çevir ve bundan doiayı onlara ilişme! "Artık" Allah nezdinde "kınanacak değilsin." Çünkü sen üzerindeki risaleti tebliğ görevini eksiksiz yerine getirmiş bulunuyorsun. Daha sonra bu yüce Allah'ın:
"Ama öğüt ver. Çünkü öğüt muhakkak mü'mînlere fayda verir" buyruğu ile neshedilmiştir. Bunun kılıç âyetiyle (cihadı emreden âyetle) neshedil-diği de söylenmiştir. Birincisi ed-Dahhak'ın görüşüdür. Çünkü Peygamber (sav) öğüt vermek suretiyle onlara yönelmesi emrolunmaktadır.
Mücahid dedi ki: "Sen yüz çevir onlardan, artık kınanacak değilsin.* Yani herhangi bir kusurun dolayısıyla Rabbin seni kınamaz. Öğüt vermek suretiyle de "hatırlat, çünkü öğüt muhakkak mü'minlere fayda verir."
Katade dedi ki: Kur'ân île "öğüt ver. Çünkü" onun ile "öğüt muhakkak mü'minlere fayda verir." Sen onlara başlarına gelecek ceza ile ve Allah'ın (azabsnı gönderdiği) günleri ile onlara öğüt ver.
Özellikle mü'minleri sözkonusu etmesi bu öğütten yararlanacak olanların onlar oluşundan dolayıdır. [31]
56. Ben cinleri de, İnsanları da ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.
57. Ben onlardan bir nzık da istemiyorum, Bana yedirmelerini de istemiyorum.
58- Çünkü şüphesiz ki Allah'tır, hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan.
59- Muhakkak benzerlerinin azaptan payları olduğu gibi zulmedenlerin de azaptan bir payları vardır. Artık acele etmesinler.
60. Tehdit olundukları o (azab) günlerinden dolayı vay o kâfir olanlara!
"Ben cinleri de, İnsanları da ancak Bana İbadet etsinler diye yarattım."
Denildiğine göre bu buyruk, yüce Allah'ın ezeli bilgisine göre kendisine iba-ûet edecek kimseler hakkında özeldir. Buyruk umumi bir lafızla gelmiş oİ-makia birlikte anlamı özeldir. Buyruğun manası da şudur: Ben cin ve insanlardan bahtiyar kimseleri ancak Beni tevhid etsinler diye yarattım.
el-Kuşeyrî dedi ki: Âyet-i kerime kafi olarak tahsis edilmiştir. Çünkü deliler ve çocuklar Allah'a ibadet etmekle emr olunmamışlardır ki; yüce Allah'ın onlardan ibadet etmelerini istediği söylenebilsin. Diğer taraftan yüce Allah: "Andolsun ki Biz cehennem için cin ve insanlardan çok kimseler ya-ratmışızdır." (el-Araf, 7/179) diye buyurmuştur. Cehennem için yaratılmış olan kimselerin İse ibadet için yaratılmış kimselerden olmaları mümkün değildir. O halde âyet-i kerime, aralarından iman eden kimseler hakkında kabul edilmelidir. Bu da yüce Allah'ın: "Bedevi Araplar: İman ettik, dediler," (el-Hucurat, 49/14) buyruğuna benzemektedir. Çünkü bu sözü bedevi Araplar arasından sadece belirli bir kesim söylemişti. Bu açıklamayı ed-Dahhak, el-Kelbî, el-Ferra ve el-KutelVî zikretmişlerdir.
Abdullah'ın kıraatinde de: "Ben cinlerden ve insanlardan iman edenleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım" şeklindedir.
Ali (r.a) da şöyle demiştir: Yani Ben cinleri de, insanları da, ancak kendilerine ibadet etmelerini emredeyim diye yarattım. ez-Zeccac bu görüşü benimsemiştir. Buna da yüce Allah'ın: "Halbuki onlar bir tek ilaha ibadet et-mekten başkasıyla emrolunmamışlardı" (et-Tevbe, 9/31) buyruğu da delildir.
"Yüce Allah onları rububiyetini kabul etmek, O'nun emir ve iradesi önünde zilletle boyun eğmek için yaratmış olduğu halde nasıl da inkar edip kâfir oldular?" diye sorulacak olursa, buna şöyle cevap verilir: Allah'ın üzerlerindeki kazasına zilletle boyun eğmişlerdir. Çünkü O'nun kazası (hüküm ve kaderi) onkr hakkında aynen cereyan eder, ona karşı koymaya güçleri yoktur. Ona ibadet edenlere, Allah'ın vermiş olduğu emir gereğince amel etmek hususunda inkar edip küfre sapanlar muhalefet etmiştir. Onun kaza ve hükmüne zilletle boyun eğmek, karşı konulabilecek bir husus değildir.
"Ancak Bana ibadet etsinler diye" buyruğunun istesinler veya istemesinler, Bana ibadet edilmesi gerektiğini itiraf etsinler, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bunu Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. Buna göre istemeyerek ibadet etmeleri onlar üzerinde görülen ilahi sanatın eserleridir.
Mücahidi Ancak Beni bilip tanısınlar diye... seklinde açıklamıştır. es-Sa-lebî; Bu güzel bir açıklamadır, demiştir. Çünkü yüce Allah onlan yaratmamış olsaydı, O'nun varlığı ve tevhidi bilinmezdi. Bu açıklamaya yüce Allah'ın: "An-dolsun ki sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan elbette: Allah diyeceklerdir." (ez-Zuhruf, 43/87); "Andoisun ki onlara: Göklerle yeri kim yarattı? diye sorsan, elbette: Onları hüküm ve emrinde galip, herşeyi en iyi bilen (Allah) yarattı, derler." (ez-Zuhruf, 43/9) buyrukları ve buna benzer âyetler deJil teşkil etmektedir.
Yine Mücahid'den gelen rivayete göre; Ben onlara emirler vermek, yasaklar koymak için yarattım, diye açıklamıştır. Zeyd b. Eşlem dedi ki: Bu onların yaratılışlarındakİ bedbahtlık ve bahtiyarlıktır. Yüce Allah cinlerden ve insanlardan bahtiyar olanları kendisine ibadet etsinler diye, aralarından bedbaht olanları da isyan etsinler diye yaratmıştır.
Yine el-Kelbî'den nakledildiğine göre yalnız Beni tevhid etsinler diye (yarattım), demektir. Mü'min kimse sıkıntılı zamanlarında da, rahatlık zamanlarında da O'nu tevhid eder. Kâfir ise sıkıntılı ve bela zamanlarında O'nu tev-hid ederken, nimet ve bolluk zamanında bunu yapmaz. Buna da yüce Allah'ın; "Onları dağlar gibi bir dalga kapladığında dinlerini yalnız Allah'a halis kılanlar olarak O'na dua ederler." (Lukman, 31/32) buyruğu delil teşkil etmektedir. İkrime dedi ki: Ancak Bana ibadet etsinler ve Bana itaat etsinler diye yarattım, İbadet edenleri mükafatlandıracak, inkar edenleri de cezalandıracağım.
Anlamın, ancak onlardan Bana ibadet etmelerini isteyeyim diye yarattım şeklinde olduğu da söylenmiştir. Anlamlar birbirine yakındır.
"Ubudeti ve ubudiyeti apaçık abd (kul)" denilir. Ubudiyetin asıl anlamı itaatle ve zilletle boyun eğmektir. "Ta'bid" zelil kılmak demektir. "Güzelce döşenmiş yol" demektir. Şair de şöyle demiştir:
"Güzelce döşenmiş yolun üzerinde (ön) ayaklarının yerine (arka) ayaklarını (koyarak yol alıyor.)"
Ta'bİd, isti'bad demek olup, bu da bir kimseyi kul edinmek demektir. aynı anlamdadır. İbadet, itaat, taabbüd de ibadete kendini vermek demektir. O halde "Bana ibadet etsinler diye" buyuruğu Bana zilletle boyun eğsinler, emrime uysunlar ve ibadet etsinler diye... demek olur.
"Ben onlardan bir fizik da istemiyorum" buyruğundaki: ( j-0 sıladır. Hiçbir rızık istemiyorum demektir. Aksine herkese nzık veren, bağışlayan Benim.İbn Abbas ve Ebu'l-Cevza şöyle demişlerdir; Yani Ben onlardan kendilerini rızıklandırinalanm, kendilerine yedirmelerini istemiyorum.
Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Ben onlardan kullarımı rızık-landırmalarını, onlara yemek yedirmelerini istemiyorum.
"Çünkü şüphesiz ki Allah'tır; hem rızkı veren, hem pek çetin kudret
ve kuvvet sahibi olan" buyruğurtdaki: "Rızık veren" buyruğunu İbn Muhaysın ve başkaları "Rızıklandırıcı" diye okumuşlardır.
"Pek çetin kudret ve kuvvet sahibi" oldukça güçlü demektir.
" Pek çetin kudret" buyruğunu el-A'meş, Yahya b. Vessab ve en-Nehaî "kuvvef'in sıfatı olarak cer ile;diye okumuşlardır. Diğerleri ise "rızkı veren"in sıfatı olarak yahutta "kuvvet sahibi" anlamındaki buyruğun: " Sahibi" lafzının sıfati olarak ref ile okumuşlardır. Hazfedilmiş bir müb-tedanm haberi de olabilir, ya da: "Şüphesiz" lafzının isminin mahalline sıfat olması yahut haberden sonra ikinci bir haber olarak merfu olması da mümkündür.
el-Ferra dedi ki: "Pek çetin kudret" anlamındaki lafzın; şeklinde gelmesi gerektiği halde yüce Allah'ın bunu müzekker olarak zikretmiş olması eğilip bükülen ve sağlam bağlanmış olan şey anlamını kastetmiş olduğundan dolayıdır. Nitekim: "Sağlam bükülmüş halat" denilir. el-Ferra şu mısraları zikretmektedir:
"Her zaman için ben elbiseler giyindim,
Öyle ki, başım beyaz bir örtü takmdı.
Tek parça kumaştan ve bağlı Yumna kumaşından."
Görüldüğü gibi burada: "Bağlı" lafzını müzekker kılmıştır, Çünkü "Yumna" da bir çeşit kumaştır. Yüce Allah'ın şu buyrukları da bu kabildendir: "Bundan böyle kime... bir öğüt gelir de..." (el-Bakara, 2/275) buyruğundaki "öğüt" anlamındaki lafız "tenis te'si" olmaksızın; takdirindedir. Aynı şekilde: " O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı." (Hud, 11/67) buyruğundaki "korkunç ses" anlamındaki lafız da te'nis te'si olmaksızın; " Çığlık ve ses" takdirindedir.
"Muhakkak benzerlerinin azaptan payları olduğu gibi zulmedenlerin" Mekkelilerden olup küfre sapanların "de azaptan bir payları vardır."
Geçmiş ümmetlerin kâfirlerinin paylan gibi, bunların da azaptan bir payları vardır.
Îbnu'l-Arabî dedi ki: "Bitip tükenmek bilmeyen uzun ve kötü bir gün" denilir. (^JUO'in dildeki asıl anlamı "büyükçe kova" demektir. Onlar kuyudan sil çeker ve bunu paylarına göre taksim ediyorlardı. İşte bundan dolayı bu lafız, pay anlamında kullanılmıştır. Recez vezninde şair şöyle demektedir:
"Bir pay (büyükçe bir kova) bizim, bir pay (büyükçe bir kova) sizin olsun, Kabul etmezseniz şayet, o zaman kuyunun tamamı bizim olsun."
Alkame dedi ki:
"Sabahladığım her günde sen bir nimet bağışladın, Senin cömertliğinden Şas'a da bir pay vermek bir haktır."
Bir başkası da şöyle demektedir:
"Ömrün hakkı için eceller kapıları çalmaktadır, Herbir babanın oğluna ondan bir pay vardır."
el-Cevherî dedi ki: " Kuyruğu uzun at, tay, sırtın alt tarafındaki et ve su dolu kova" demektir.
İbnu's-Sikkit dedi ki: İçinde dolmaya yakın kadar su bulunan kova demektir. Bu hem müennes, hem müzekker olarak kullanılır. Boş haliyle ona bu isim verilmez. Asgari sayıdaki çoğulu: şeklinde çokluk çoğulu da; şeklinde gelir. Şekil itibariyle "genç ve güzel develer" anlamındaki ile "Artık acele etmesinler." Azapların gelip kendilerini bulmasını acele istemesinler. Çünkü onlar: Ey Muhammed: "O halde doğru söyleyenlerden isen bizi kendisiyle tehdit ettiğin azabı getir" (el-Araf, 7/70) demişlerdi. Bedir günü yüce Allah'ın vaadettiği onların başlarına gelerek Allah'ın vaadi gerçekleşti ve dünyada iken onlardan intikam aldı. Ahirette de onlar için ebedi azab ve kesintisiz rüsvaylık vardır. Bunun kesilmesi, bitmesi, sona ermesi ve uzun da olsa belirli bir süresi yoktur. [32]
ez-Zariyat Sûresi'nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah'a hamdolsun.
[1] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/345-348
[2] Beyhaki. es-Sünenu't-Kübra, II, 235
[3] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/348-354
[4] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/354
[5] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/354-357
[6] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/357-358
[7] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/358-
[8] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/359
[9] Taberani, el-Mu'cemu's-Sağir; II, 13; Deylemi, Firdevs, IV, 292, 293; Heysemi, Mu'ce-mu'z-Zavaid, III, 62, Taberani'mn hem Sağir, hem Eosat'ta rivayet ettiğini belirterek, r-jvilprinrlpn pUHaris h en-Nu'man'ın "ZAVıt olduğunu kaydetmektedir.
[10] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/359-361
[11] Taberi, Tüfür, XXVI, 206; İbn Kesir, Tefsir, IV, 236; Rivayet, görüldüğü gibi mürseldir.
[12] Bu vakıayı nisbeten daha muhtasar bir şekilde: Beyhaki, Şuabu'l-tman, II, 116; Müna-vi, Feyzu'l-Kadir, IV, 229'da zikretmektedir.
[13] Deylemi, Firdevs, IH, 36i; thn Adiy, el-Kamİl, VI. 19da bu hadisi kaydettikten sonra ravilerinden Fııdayl h. Merzuk hakkında: "Hasen hadisleri vardır. Ravi olarak sakıncası olmadığını umarım" demektedir.
[14] İbn Mace, II, 1394, Ahmed b. Ehi ltekir, Misbahu'ı-Zucace, IV, 226; Taberani, Kebir, VII, 137; Beyhaki, Şuabu'liman II, 119.
[15] Tirmızı el-Hakim, Neoadiru'l-Usıd, III, 35.
[16] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/361-367
[17] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/367-370
[18] Bu mısradan sonra; "yere düşen' anlamını verdiğimiz lafza dair yanm satırlık bir ibare, anlam itibariyle tercümede yer aldığından, ayrıca tercüme edilmemiştir.
[19] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/370-372
[20] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/372-374
[21] Beyiti zikreden Ebıı Uheyde'dir. Bk.: en-Nehhas, Îrabu'l-Kur'ân, III, 240
[22] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/374-376
[23] Herhangi bir kaynakta tespit edemedik.
[24] Buhari, I, 350, III, 1172, 1219, IV, 1507; Müslim, II, 617; Müsned, I, 223, 228, 324, 341, 355, 373.
[25] Barada Mücahid'den daha fince söz edilmediği halde "yine" anlamını verdiğimiz "ey-dan" lafzım zikretmeyi gerektirecek bir husus yoktur.
[26] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/376-377
[27] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/378-379
[28] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/379
[29] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/379-381
[30] Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: İşte durum bunun gibidir. Onlardan öncekilere gelen peygamberlerin herbirine de mutlaka sihirbaz veya deli demişlerdi.
[31] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/381-383
[32] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/383-388
İslami Okul Okulların En Önemlisi