Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Tur Suresi - Kuran - 052Tur - 3. Sayfa

TUR SURESİ 2

1- Rabbinin Hükmü; 14

2- Allah'ın Gözetimi Altında Bulunmak: 14

1- Rabbi Hamd ile Teşbih Etme Zamanları". 14

2- Geceleyin ve Yıldızların Kaybolurken Allah'ı Teşbih Etmek: 15


TUR SURESİ

 

Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile

 

Bütün müfessirlerin görüşüne göre tümüyle Mekke'de inmiştir. 49 âyet-i kerimedir.

Hadis imamları Cubeyr b. Mut'im'den şöyle dediğini rivayet etmektedirler: Ben Rasûiullah (sav)'ı akşam namazında Tur Sûresi'ni okurken dinledim. Hadisi Buharı ve Müslim rivayet etmiştir. [1]  [2]

 

1.     Andolsun Tur'a,

2, 3. Yayılmış sahife(ler) içinde yazılmış kitaba,

4.     Beyt-İ Ma'mur'a,

5.     Yükseltilmiş tavana,

6.     Tutuşturulmuş denize;

7.     Rabbİnin azabı elbette vaki olacaktır.

8.     Onu önleyebilecek yoktur.

 

"Andolsun Tur’a" buyruğunda sözü edilen "Tur" yüce Allah'ın Musa ile üzerinde konuştuğu dağın adıdır. Yüce Allah bu dağın şerefini yüceltmek, değerini yükseltmek ve ondaki bazı âyetleri (mucize) hatırlatmak üzere ona yemin etmektedir. Tur, cennet dağlarından birisidir.

İsmail b. İshak rivayetle dedi ki: Bize İsmail b. Ebi Üveys anlattı, dedi ki: Bize Ke^sir b. Abdullah b. Amr b. Avf babasından naklen anlattı. Babası dedesinden şöyle dediğini rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Dört dağ cennetin dağlarından, dört nehir cennetin nehirlerinden, dört savaş cennetin savaş lanndandır." Dağlar hangileridir? diye soruldu, o: "Bizi seven, bizim de kendisini sevdiğimiz Uhud dağı, Tur dağı cennet dağlarından bir dağ, Lübnan cennet dağlarından bir dağ, Cudi de cennet dağlarından bir dağdır" [3]deyip, hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. Biz bu hadisi bütünüyle "et-Tezkire" adlı eserimizde zikretmiş bulunuyoruz.

Mücahİd dedi ki: Tur, Süryanicede dağ demektir. Bununla kastedilen de Tur-u Sina'dır. es-Süddî de böyle demiştir.

Mukatil b. Hayyan dedi ki: Tur diye anılan dağlar iki tanedir. Bunlardan birisine Tur-u Sina, diğerine ise Tur-u Zita denilir. Çünkü bu dağlarda İncir ve zeytin yetişir.

Tur'un Medyen'de bir dağ olup adının da Zebir olduğu söylenmiştir, el-Cevheri dedi ki: Zebir, yüce Allah'ın üzerinde Musa ile konuştuğu dağdır.

Derim ki: Medyen, arz-ı mukaddeste bir yer olup, Şuayb (a.s)'ın kasaba-sıdır

Tur'un bitki yetişen dağ olduğu söylenmiştir. Eğer bitki yetişmiyorsa ona Tur denilmez. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. el-Bakara Sûresi'nde (2/63. âyetin tefsirinde) yeterli açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.

"Yayılmış sahife(ler) içinde yazılmış kitaba." Bununla mü'tninlerin mushaflardan, meleklerin de Levh-i Mahfuz'dan okuduğu Kur'ân-ı Kerim'i kastetmektedir. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: "Şüphesiz o, oldukça şerefli bir Kur'ân'dır. Korunan bir kitabtadır." (el-Vakıa, 56/77-78) diye buyurmaktadır.

Bir başka açıklamaya göre maksat diğer peygamberlere indirilmiş kitab-lardır. Bu kitabların herbirisi o kitabı okuyanlarca okumak maksadıyla yayıp açtıkları inceltilmiş bir deri üzerinde bulunuyordu.

el-Kelbî dedi ki: Bu yüce Allah'ın Musa'ya eliyle yazdığı ve yazarken de Musa'nın kalemin çıkardığı sesi duyduğu Tevrat'tır.

el-Ferra: Bu amel defterleridir. Kimisi kitabını sağ tarafından alacak, kimisi sol tarafından alacaktır. Bunun benzeri: "Kıyamet günü de ona yayılmış bir halde karşısında bulacağı bir kitab çıkarım." (el-İsra, 17/13) buyruğu ile "defterler açıldığı zaman" (et-Tekvir, 81/10) buyruklarıdır..

Bunun yüce Allah'ın semada melekler için yazdığı, olmuş ve olacak şeyleri okudukları kitab olduğu da söylenmiştir. Bir diğer açıklamaya göre maksat, yüce Allah'ın mü'min olan gerçek dostlarının kalplerine yazdığı şeylerdir. Bunu da yüce Allah'ın: "İşte bunlar (Allah'ın) kalplerine imanı yazmış olduğu... kimselerdir." (el-Mücadele, 58/20) buyruğu açıklamaktadır.

Derim ki: Ancak bu görüş ifadenin sınırlarını ağan bir açıklamadır. Çünkü bu buyrukta kalplerden "yazı yazılan deri parçası" diye sözedilmiştir.

el-Müberred dedi ki: "Üzerinde yazı yazılmak maksadıyla inceltilmiş deri" demektir. " Yayılmış" demektir. el-Cevheri de es-Sıhah'la böyle demiştir. Üstün ile: "Üzerinde yazı yazılan ince deri" demektir. Yüce Allah'ın: "Yayılmış sahîfe içinde" buyruğu da bu anlamdadır. aynı zamanda "büyük kaplumbağa" demektir. Ebu Ubeyde dedi ki: Bunun çoğulu: diye gelir. Buyrukta kastedilen anlam İse el-Ferra'mn dediğidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Esasen her bir sahife, kenarlarının inceliği dolayısı ile "rak" diye anılır. Şair el-Mütelemmis'in şu beyitinde de bu anlamdadır:

"Sanki üzerinden geçen uzun zaman dolayısı ile Yazısının satır satır olduğu görülmüş bir gahife gibidir."

"Re" harfi kesrelt olarak: " Mülkiyet altında (köle) olmak" demektir. "Mülkiyet altında bir köle" denilir. el-Maverdi, İbn Abbas'tan naklettiğine göre o üstün olarak lafzını "doğu ile batı arsındaki uzaklık" diye açıklamıştır.

"Beyt-i Ma'mur'a" buyruğu hakkında, Ali, İbn Abbas ve başkaları şöyle demişlerdir: Bu Ka'be hizasında semadaki bir evdir. Her gün oraya yetmiş-bin melek girer, sonra oradan çıkarlar ve tekrar bir daha oraya dönmezler.

Ali (r.a) dedi ki: O altıncı semada bir evdir. Dördüncü semada olduğu da söylenmiştir. Enes b. Malik, Malik b. Sa'saa'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir; Rasûluüah (sav) buyurdu ki: "Ben dördüncü semaya götürüldüm. Önümüze Beyt-i Ma'mur yükseltildi. Onun Kabe'nin tam hizasında olduğunu gördüm. Eğer aşağı düşecek olursa, Kabe'nin üzerine düşer. Her gün oraya yetmişbin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya dönmezler.' Bunu el-Maverdi zikretmiştir[4]

el-Kıışeyrî'nin, İbn Abbas'tan naklettiğine göre Beyt-İ Ma'mur dünya semasında dır.

Ebu Bekr el-Enbarî dedi ki: İbnu'l-Kevva, Ali (r.a)'a: Beyt-İ Mamur nedir? diye sormuş, o da şöyle cevab vermiştir: O Arşın altında "ed-Durah" diye anılan yedi semanın da üstünde bir evdir.

es-Sıhah'da. da böyledir: "ed-Durah" semada bir ev olup, İbn Abbas'tan rivayete göre o Beyt-i Ma'mur'dur. Oranın mamur olması ise oraya çokça meleklerin girip çıkmasından dolayıdır.

el-Mehdevî de İbn Abbas'tan söyle demektedir: Beyt-i Mamur Arşın hiza-sındadir.

Müslim'in, Sahih'inde yer alan Malik b. Sa'saa'nın Peygamber (sav)'dan İsra hadisinde yaptığı rivayet de şöyledir; "Sonra bana Beyt-i Mamur yükseltildi. Ey Cebrail bu nedir? diye sordum. Dedi ki: Bu Beyt-i Ma'mur'dur. Buraya her gün yetmişbin melek girer. Ondan çıktılar mı bir daha oraya geri dönmezler. Bu onların üzerindeki son sorumluluktur." diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretmektedir. [5]

Sabit'in, Enes b. Malik'ten rivayetine göre de Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Bana burak getirildi..." Bu hadiste şu ifadeler de yer almaktadır: "Sonra yedinci semaya yükseltildik. CebraiJ (a.s) kapının açılmasını istedi. O kim? diye soruldu, Cebrail dedi. Seninle beraber kim var? diye soruldu, O: Muhammed (sav) diye cevap verdi, Ona peygamberlik verildi mi, diye soruldu, o: Evet, ona peygamberlik verildi, dedi. Kapı bize açıldı. İbrahim (a,s) sırtını Beyt-İ Mamur'a yaslanmış olarak gördüm. Bir de baktım ki oraya her gün yetmişbin melek giriyor ve tekrar oraya geri dönmüyorlar." [6]

Yine İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Göklerde ve yerlerde yüce Allah'ın on beş evi vardır, Bunların yedisi semada, yedisi yerlerde ve biri de Ka'be'dir. Bütün bu evler Ka'be'nin karşındadırlar.

el-Hasen: Beyt-İ Mamur, Ka'be'nin kendisidir, demiştir. el-Beytu'1-Ha-ram insanlar tarafından imar edilen beyttir. Yüce Allah burayı her yıl altıyüzbin kişi ile imar eder. Eğer insanlar bu kadar sayıyı tamamlayamayacak olurlarsa, Allah bu sayıyı meleklerle tamamlar. Yüce Allah'ın yeryüzünde kullar için koyduğu ilk ev odur.

er-Rabi b. Enes dedi ki: Beyt-i Mamur yeryüzünde Adem (a.s) döneminde Ka'be'nin bulunduğu yerde idi. Nuh (a.s)'ın dönemi gelince, yüce Allah onlara haccetmelerini emrettiği halde onlar bunu kabul etmediler, ona karşı geldiler. Su yükselince Beyt-i Mamur kaldırıldı ve dünya semasında onun hizasına yerleştirildi. Her gün orayı yetmişbin melek imar eder. Sura üfürü-leceği vakte kadar da bir daha oraya geri dönmezler. (Devamla er-Rabi b. Enes) dedi ki: Aziz ve celil olan Allah İbrahim'e Beytin yerini Beyt-i Mamur'un bulunduğu yerde gösterdi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hani Biz İbrahim'e Beytin yerini tayin etmiş ve şöyle demiştik: Bana hiçbir şeyi ortak koşma! Tavaf edenler, orada ikamet edenler, rüku' ve sucud edenler İçin beytimi temizle!" (el-Hac, 22/26)

"Yükseltilmiş tavana" buyruğu ile semayı kastetmektedir. Yüce Allah ona "tavan" adını vermektedir. Çünkü yere nisbetle sema, eve nisbetle tavan gibidir. Bunu da yüce Allah'ın: "Vegökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık." (el-Enbiya, 21/32) buyruğu açıklamaktadır.

İbn Abbas dedi ki: Sözü edilen bu tavan arştır. O cennetin tavanıdır.

"Tutuşturulmuş denize" buyruğu hakkında Mücahid: Alevli ve yakılmış diye açıklamıştır. Haberde zikredildiğine göre: "Kıyamet gününde deniz tutuşturulur ve ateş olur" denilmektedir. Katade de: Bunu dopdolu diye açıklamıştır. Nahivciler en-Nemir b. Tevleb'e ait şu beyiti zikretmektedirler:

"Dilerse dopdolu bir pınara bakar,

Etrafında da kayın, ağaçlan ile abanoz ağaçlarını görürsün."

Şair burada, dopdolu bir pınarı göreceği yere kadar yükselen bir dağ keçisini anlatmaktadır.

Denizin ateş ile dopdolu olması da mümkündür. O vakit birinci görüş gibi olur. Nitekim ed-Dahhak, Şemir b. Atiyye, Muhammed b. Ka'b ve el-Ah-feş de bunun alevle tutuşturulmuş tandır durumunda, kızdırılmış ocak anlamı olduğunu söylemişlerdir. Bundan dolayı ateş yakılan yere de:denilmiştir. Bu açıklamanın delili de yüce Allah'ın: "Denizler ateşlen-dirildiği zaman" (et-Tekvir, 81/6) buyruğudur. Ateşle yakıldığı zaman demektir. "Tandırı ateşledim, ateşliyorum" demektir. Bu da onu ısıttım, kızdırdım, anlamındadır.

Said b. ei-Müseyyeb dedi ki: Ali (r.a) yahudilerden birisine: Cehennem nerededir? dedi. Yahudi, denizde dedi. Ali (r.a), gördüğüm kadarıyla sen doğru söylüyorsun deyip: "Tutuşturulmuş denize" buyruğunu okudu,

"Denizler ateşlendir ildiği zaman" (et-Tekvir, 81/6) buyruğunda: " Ateşlendirildi" lafzında "cim" harfi şeddesiz okunmuştur.

Abdullah b, Amr dedi kî: Deniz suyuyla abdest alınmamalıdır. Çünkü orası cehennemin tabağıdır.

Ka'b dedi ki: Yarın deniz ateşle tutuşturulacak ve cehennem ateşine ilave edilecek. Bu da bu husustaki görüşlerden birisidir.

İbn Abbas dedi ki: -Tutuşturulmuş anlamı verilen-: "Suyu gitmiş, kalmamış olan" demektir. Ebu'l-Aliye de böyle açıklamıştır.

Atiyye ve şair Zu'r-Rimme İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet ederler: Bir cariye su almak üzere çıktı ve: "(Havuz boştur" dedi (ve buradaki lafzın aynısını kullandı.)

İbn Ebİ Davud dedi ki: Zu'r-Rimme'nin bunun dışında rivayet ettiği bir hadis (ashabtan rivayeti) yoktur.

Bunun "akıtılmış olan" anlamına geldiği de söylenmiştir. Buna delil de yüce Allah'ın: "Denizler akıtıldığı zaman." (el-İnfitar, 82/3) buyruğudur. Yani yer orayı kurutacak ve o denizlerde su kalmayacaktır.

Ali (r.a)'ın ve İkrime'nin belirttiği üçüncü bir görüş daha vardır. Ebu Mekîn dedi ki: Ben İkrime'ye "tutuşturulmuş deniz"in mahiyeti hakkında soru sordum. O dedi ki: O Arşın altında bir denizdir. Ali (r,a) da: O Arşın altında ve katı suyu bulunan bir denizdir, Buna "bahru'l-hayavan: hayat denizi" adı verilir. Birinci defa Sur'a üfürülmesinden sonra, kulların üzerine buradan kırk sabah yağmur yağdırılacak, onlar da kabirlerinde oldukları halde bitki gibi biteceklerdir.

er-Rabi b. Enes dedi ki: "Tutuşturulmuş" tuzlu suya karışmış, tatlı su demektir.

Derim ki: "Denizler akıtıldığı zaman" (el İnfitar, 82/3) buyruğundaki "akıtma"nın iki yorumundan birisi de bu anlama gelir. Onun tatlı sulu olanları tuzlu olanlarına karıştırıldığı zaman demek olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır, ileride gelecektir.

Ali b. Ebi Talha'nın rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştin "Tutuşturulmuş" lafzı hapsolmuş, alıkonulmuş demektir.

"Rabbinin.azabı elbette vaki olacaktır." buyruğu kasemin cevabıdır.

Yani müşriklerin .başına gelecektir.

Cübeyr b. Mut'im dedi ki; Rasûlullah (sav) ile Bedir esirleri hakkında bazı isteklerde bulunmak üzere Medine'ye geldim. Akşam namazında "Andol-sun Tur'a" buyruğunu okurken yanına vardım. Yüce Allah'ın: "Rabbinin azabı elbette vaki olacaktır. Onu önleyebilecek yoktur" buyruğunu duyunca, adeta kalbim yarıldı ve azabın ineceğinden korkarak müslüman oldum. Azab tepeme inmeden yerimden kalkacağımı sanmıyordum.

Hişam b. Hassan dedi ki; Malik b. Dinar ile birlikte el-Hasen'in yanına gittik. Yanında bir adam vardı. Yüce Allah'ın: "Andolsun Tur'a" buyruğunu okuyordu. Nihayet; "Rabbinin azabı elbette vaki olacaktır."

"Onu önleyebilecek yoktur." buyruğuna varınca, el-Hasen de ağladı, arkadaşları da ağladı. Malik çırpınmaya koyuldu ve nihayet baygın düştü. Bekkar hakimliğe tayin edilince, iki adam davalaşmak üzere yanına geldiler. Onlardan birisinin yemin etmesi gerekti. Aralarında sulh yapmak için onları teşvik etti. Ayrıca karşı tarafın yeminden muaf tutulması karşılığında hasma belirli bir bedeli kendiliğinden vereceğini söyledi. Ancak hasmı karşı tarafa yemin ettirmekten başkasını kabul etmedi. Ona: "Andolsun Tur'a" buyruğundan itibaren yemin ettirerek ona: "Rabbİnin azabı elbette vaki olacaktır." Eğer sen yatan söyleyen birisi isen; diye söyledi. O da bunu söyleyip, çıktı ve anında bir tarafı kırıldı. [7]

 

9.   O gün gök döne döne çalkalanıp sallanır;

10. Dağlar da yürür.

11. Artık o gün, yalanlayanların vay haline!

12. Ki onlar daldıkları batıl içinde oynar dururlar;

13. Cehennem ateşine doğru şiddetle sürüklenecekleri gün;

14. (Onlara>: "İşte bu sizin yalan saydığınız ateştir" (denilir.)

15- "Bu bir büyü müdür? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?

16. "Giriniz oraya! İster sabrediniz, ister sabretmeyiniz. Sizin için birdir. SİZ ancak İşlediğinizin karşılığını alacaksınız."

 

"O gün gök döne döne çalkalanıp sallanır" buyruğundaki: "O gün"

lafzında amel eden, yüce Allah'ın: "Vaki olacaktır" anlamındaki buyruktur. Yani azab o gün onlara vaki olacak (başlarına gelecektir.) O günde gök döne döne çalkalanıp sallanacakür.

Dilbilginleri dedi ki: "O şey hareket etti, gitti, geldi," demektir. Tıpkı uzun boyiu hurma ağactnın eğilip bükülmesi gibi. de benzer bir anlamı ifade eder. ed-Dahhak: Birbirinin içine dalga dalga girer demektir; Mücahİd: Bir çeşit döner anlamındadır; Ebu Ubeyde ve el-Ahfeş: Eğilip bükülür diye açıklamışlardır. Şair el-A'şa da şöyle demiştir:

"Onun komşusunun evinden yürüyüşü Bulutun geçişi gibidir: Ne ağırdır, ne acelecidir."

Özel bir şekiide akıp gider, diye de açıklanmıştır. Cerir'in şu beyitinde de bu anlamdadır:

"Maktullerin kanları akmaya devam etti

Dicle'ye, Öyle ki Dicle'nin suyu kırmızı ve beyaz karışık aktı."

İbn Ab bas dedi ki: O gün sema içindekiler ile çalkalanıp durur ve hareket ederek sallanır. Bir diğer açıklamaya göre oradakiler semada döner, durur ve dalgalar halinde birbirine girerler. (.u-Ji); aynı zamanda "yol" anlamına da gelir. Şair Tarafe'nin şu mısraında olduğu gibi:

"...iyice döşenmiş bir yolun üzerinde*

"Dalga" anlamına da geiir. " Hızlı, dişi deve" demektir. "Butlan böğürlerinin yan tarafında gidip gelen deve' dernektir. Şair de şöyle demiştir:

"Yan tarafları gidip gelen bir atın sırtında..."

Arapların: "bilemiyorum Gavr denilen yere mi gitti, yoksa Necid'e mi döndü" demektir, "Toz çıkartan rüzgar" demektir.

Burada semadan kastın "felek" olduğu, onun "çalkalanmasının da düzeninin bozulup hareket şeklinin değişmesi olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.

"Dağlar da yürür.™ Mukatıl dedi ki: Dağlar yerinden yer ile dümdüz oluncaya kadar yürüyüp gider. Ftıgün bulutların dünyada yürüdükleri gibi yürüyeceklerdir diye de açıklanmıştır. Bunu da yüce Allah'ın: "Sen dağları görür ve onları yerinde duruyor sanırsın. Halbuki onlar bulutların gitmesi gibi giderler" (en-Neml, 27/88) buyruğu açıklamaktadır. Buna dair açıklamalar daha önce el-Kehf Sûresi'nde (18/48. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Artık o gün yalanlayanların vay haline!" buyruğunda ki: "Vay" helak olan kimseye söylenen bir sözdür. Başına "fe" gelmesinin sebebi, ifadede bir çeşit ceza anlamı bulunduğundan ötürüdür.

Ki onlar daldıkları batıl içinde oynar dururlar." Batıl içerisinde gider gelirler. Bu onların Muhammed (sav)'ın durumunu yalanlamaya dalışlarına İşarettir. Onların dünyanın kazanç yollarıyla oyalanıp daldıklarını herhangi bir hesap ve amellerin karşılığının görülmesini hatırlamadıklarını kastettiği de söylenmiştir, Bu (lafza dair açıklamalar) daha önceden et-Tevbe Sûresi'n-de (9/69- âyet, 3. başlıkta) geçmig bulunmaktadır.

"... Şiddetle sürülecekleri gün" buyruğundaki: " Gün" daha ünce geçen: "O gün" buyruğundan bedeldir.

"Sürülecekleri" buyruğu cehenneme şiddetle ve kaba bir surette itilecekleri... anlamındadır. "Onu şiddetle ittim, iterim" demektir. Yüce Allah'ın: "İşte o yetimi şiddet ve sitemle itendir," (el-Maun, 107/2) buyruğunda da aynı lafız kullanılmıştır.

Tefsirde belirtildiğine göre; cehennem bekçileri onların ellerini boyunlarına bağlarlar, alınlarını da ayakları ile bir araya getirip yüz üstü cehenneme doğru iterek boyunlarından da onları şiddetle dürterek götürürler, cehennem ateşine varıncaya kadar onlara bunu yaparlar.

Ebu Reca el-Utaridi ve İbn es-Semeyka: "O günde cehenneme davet olunurlar." diye şeddesiz olarak okumuşlardır. Cehhenem ateşine yaklaştıklarında cehennem bekçileri onlara şöyle diyecektir;

"İşte bu" dünyada iken "sizin yalan saydığınız ateştir."

"Bu bir büyü müdür?" Burada soru azarlamak ve yaptıklarını başa kakmak anlamındadır. Onlara şu anda gözlerinizle gördüğünüz "bu (azab) bir büyü müdür? yoksa siz mi görmüyorsunuz?" denilir.

Buradaki "Yoksa" buyruğunun; "Hayır, bilakis" anlamında olduğu da söylenmiştir, Hayır siz dünya hayatında iken görmüyor ve akıl er-dirmiyordunuz, demek olur.

"Giriniz orayaf" Cehennem bekçileri onlara: Oraya girmekle cehennemin sıcağını tadınız, derler.

"İster sabrediniz, İster sabretmeyiniz. Sizin için birdir." Yani siz orada iken ister sabrınız gelsin, ister gelmesin. Sizin için "birdir" anlamındaki lafzın da haberi hazfedilmiştir. Yani sabretmeniz ya da etmemeniz sizin için birdir, hiçbir şey size fayda veremez. Nitekim yüce Allah onların şöyle diyeceklerini bize haber vermektedir: "Şimdi biz sızlansak da, sabretsek de bizim için birdir." (İbrahim, 14/21)

uSlz ancak işlediğinizin karşılığını alacaksınız." [8]

 

17. Muhakkak takva sahipleri cennetler ve nimetler İçindedirler.

18. Rabblerİnİn kendilerine verdiği zevk içerisindedirler. Rabble ri onları cehennemin azabından dü korumuştur.

19. "İşleyegeldiğiniz sebebi ile afiyetle yeyin, için;

20. "Sıra sıra dizili tahtlara yaslananlar olarak." Onlara iri gözlü hurileri de eş yaptık.

 

Yüce Allah kâfirlerin durumunu sözkonusu ettikten sonra mü'mtnlerin de durumunu sözkonusu ederek:

"Muhakkak takva sahihleri cennetler ve nimetler İçindedirler" diye buyurmaktadır.

"Rabblerİnin kendilerine verdiği" bağışladığı "Zevk içerisindedirler" pek çok meyvelere sahiptirler, demektir. Mesela: "Meyveleri çok olan adam" demektir. Nitekim: " Sütü ve hurması bol kimse" demektir. Şair de şöyle demiştir:

"Aldattın beni ve iddia ettin senin

Yazın çok süt ve hurmalarının bulunduğunu söyledin."

Bu lafzı el-Hasen ve başkaları ise "elif'siz olarak: diye okumuşlardır ki; bu da Ibn Abbas ve başkalarının görüşüne göre "zevk, rahat içerisinde hallerinden memnun oldukları halde" demektir. Mesela: "Hoş sohbet ve şakacı adam" demektir. Böyle olan kimseye: denilir. Aynı zamanda bu "şımarık ve azgın kimse" anlamına da gelir. Bu hususa dair açıklamalar daha önce ed-Duhan Sûresi'nde (44/27. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Rabbleri onları cehennemin azabından da korumuştur."

Onlara: "İşleyegeldiğinİz sebebiyle afiyetle yiyin, için" denilecektir.

"Afiyetle yenilen, içilen şey": Boğaza tıkanıp kalmayan herhangi bir keder ya da kötü tarafı bulunmayan şey demektir. ez-Zeccac dedi ki: Sizin eriştiğiniz bu hal size; "Afiyet olsun" demektir.

Bunun sizler cennet nimetleriyle güzel bir şekilde ve afiyette faydalandı-rılastnız, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yeyiniz, içiniz. Bu sizin için: " Afiyet olsun" anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu durumda bu lafız mastar konumunda bir sıfat olur.

Bunun "helal olarak..." demek olduğu da söylenmiştir. Onda herhangi bir eziyet, herhangi bir rahatsızlık verici taraf olmaksızın... diye de açıklanmıştır. Siz ölmeyeceksiniz, anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü kalıcılığı olmayan veya insanın kendisi ile birlikte kalması sözkonusu olmayan bir nimet, rahatlık veren bir nimet değildir, onda afiyet yoktur.

"Sıra sıra dizili tahtlara yaslananlar olarak" buyruğundaki: "Tahtlar" lafzı (Ar')'in çoğuludur. İfadede şu takdirde hazfedilmiş kelimeler de vardır: Sıra sıra dizili tahtlar üzerindeki yastıklara yaslananlar olarak...

İbnu'l-A'rabî dedi ki: Tek bir saf (sıra) olacak şekilde biri diğerine bitişik demektir. Haberlerde belirtildiğine göre bunlar, semaya doğru şu kadar, şu kadar uzunlukta dizilirler. Kul bunlara oturmak istediği vakit bu tahtlar alçalırlar. Üzerlerine oturdu mu tekrar eski haline dönerler,

İbn Abbas dedi ki: Bunlar zebercet, inci ve yakut ile süslenmiş, altından tahtlardır. Bir tahtın büyüklüğü Mekke ite Eyle arası kadardır. "Onlara İri gözlü hurileri de eş yaptık." Yani Biz onları o hurilerle eşleştirdik.

Yunus b. Habib dedi ki: Araplar: " Ben ona bir kadını eş yaptım" dedikleri gibi, "Bir kadın ile evlendim" de derler. Arapların kullanımında -burada olduğu gibi "be" harfi getirilmek suretiyle ve "bir kadın ile evlendim" anlamında-: kullanımı yoktur. (Yunus b. Habib) dedi ki: Yüce Allah'ın: "Onlara İri gözlü hurileri de eş yaptık" buyruğuna (be ile kullanıma) gelince, onları o hurilerle eşleştirdik anlamındadır ki; bu da (anlam itibariyle) yüce Allah'ın: "Toplayınız zulmedenleri ve onlara eş olanları." (es-Saffat, 37/22) buyruğuna benzemektedir. Onların eşlerini toplayınız anlamındadır.

el-Ferra da dedi ki: "Be" harfi kullanılarak: "Bir kadın ile evlendim" demek, Ezd-Î Sermelilerin şivesidir.

"el-Huru'1-ıyn: İri gözlü huriler"in anlamına dair açıklamalar, daha önceden (ed-Duhan, 44/54, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. [9]

 

21. İman edenlerin, soyları da iman ile kendilerine uyanların, Biz evlatlarını da kendilerine katarız; amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. (Çünkü) her kişi kendi kazandıkları karşılığında bir rehinedir.

22.  Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti, ardarda fazlası ile verdik.

23. Orada kadehleri elden ele dolaştırırlar. Onlarda İçtiklerinden ötürü ne saçmalamaları, ne de günah kazanmaları sözkonusu-dur.

24. Etraflarında sedefleri içinde gizlenmiş incileri andıran delikanlı hizmetçiler dolaşır durur.

 

"İman edenlerin, soyları da iman ile kendilerine uyanların..." buyruğunda: " Kendilerine uyanların" buyruğu genel olarak vasi elifi ile birinci "te" şeddeli, "ayn" üstün, ikinci "te" sakin olarak okunmuştur. Ancak Ebu Amr ifadede bir tek düzelik olsun diye ve yüce Allah'ın: "Kendilerine katarız" buyruğunu gözönünde bulundurarak "kat' elifi, "te" sakin, sakin "ayn" ve "nun" ile: " Onları arkalarına taktık" şeklinde okumuştur[10]

Birinci: " Soyları da" lafzını İbn Amir, Ebu Amr ve Yakub çoğul olarak okumuş olup aynca Yakub bunu Nafi'den de rivayet etmiştir. Ancak Ebu Amr bunun "te" harfini (çoğui olarak okunması halinde cem-İ müennes-i salim olacağından, cem-i müennesin "te" harfini) meful olarak kesreli okumuştur. Diğerleri ise bunu ötreli okumuşlardır. Geri kalan kıraat alimleri ise bunu tekil olarak: “ Soyları" şeklinde "te" harfi ötreli olarak okumuşlardır. Nafi'den meşhur olan kıraat de budur.

İkincisine gelince -ki mealde "evlatlarını" diye karşılanmıştır- Nafi1, İbn Amir, Ebu Amr ve Yakub çoğul olarak ve "te" harfini kesre ile okumuşlardır. Diğerleri ise tekil olarak ve "te" harfini üstün okumuşlardır.

Bunun anlamı hususunda farklı görüşler vardır, İbn Abbas'dan dört ayrı rivayet nakledilmiştir. Birincisine göre o şöyle demiştir: Yüce Allah mü'mi-nin zürriyetini cennette mü'min ile birlikte onun derecesine yükseltir. İsterse amel itibariyle ondan aşağıda olsunlar. Böylelikle onun gözü aydınlanmış olacaktır. Daha sonra da bu âyet-i kerimeyi okumuştur.

en-Nehhas da bunu "en-Nasih ve'l-Mensuh" adlı eserinde Said b. Cü-beyr'den, o İbn Abbas'dan diye Rasûlullah (sav)'ın buyruğu ve merfu bir rivayet olarak zikretmiştir. Buna göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz ki aziz ve celil olan Allah mü'minin zürriyeüni, onun evlatlarını onunla birlikte cennette onun derecesine yükseltir. İsterse onun soyundan gelenler bu dereceye ameliyle erişememiş olsunlar. Böylelikle yüce Allah çocukları sayesinde gözünün aydınlanmasını sağlamış olacaktır." Daha sonra da: "İman edenlerin, soyları da iman ile kendilerine uyanların Biz evlatları da kendilerine katarız" âyetini okudu. [11]

Ebu Cafer (en-Nehhas devamla) dedi ki: Böylelikle hadis Peygamber (sav)'dan gelen merfu bir rivayet olmaktadır. Zaten böyle olması da gerekir. Çünkü İbn Abbas böyle bir sözü ancak Rasülullah (sav)'dan naklederek söyleyebilir. Zira bu ileride yapacağı şeylere dair yüce Allah'tan ve onun üzerine indirmiş olduğu bir hususa dair haber vermektir. ez-Zemahşerî dedi ki: Yüce Allah, hem kendi nefislerinde bahtiyarlıkları suretiyle, hem hurilerle ev-lilikleriyle, mü'min kardeşleriyle güzel sohbetleriyle, çocuklarının ve soylarından gelenlerin de onlarla birlikte birarada bulunmaları suretiyle çeşitli sevinç ve neşe türlerini onlara birarada vermiş olacaktır.

Yine İbn Abbas'dan şöyle dediği zikredilmiştir: Yüce Allah mü'min kimseye iman edecek yaşa erişmeyen küçük çocuklarını da eriştirecektir. Bu açıklamayı da el-Mehdevî yapmıştır. Zürriyet (soy, sop) hem küçükler, hem büyükler hakkında kullanılabilir. Eğer burada "zürriyet" lafzı küçükler hakkında kabui edilecek olursa yüce Allah'ın: "İman ile" buyruğu meful konumunda olanların (mealde: kendilerine) lafzından hal konumunda olur ve ifade: Babaların imanı ile ... takdirinde olur. Şayet "zürriyet" büyükler hakkında kabul edilirse, o vakit yüce Allah'ın "iman Ue" buyruğu faillerden ("uyanlar" lafzındaki zamirden) hal olur.

İbn Abbas'tan gelen üçüncü görüşe göre iman edenlerden kasıt muhacirler ve ensar *soy!ar"ından kasıt da tabîundur.

Yine ondan gelen bir rivayete göre eğer babaların derecesi daha yüksek ise, yüce Allah çocukları babalarının yanına yükseltir. Şayet çocukların dereceleri daha yüksek ise, bu sefer yüce Allah babalan çocukların mertebesine yükseltir. Bu durumda "babalar" da "zürriyet: soy" adının kapsamı içerisine girerler. Yüce Allah'ın: "Onlar için bir diğer delil de Bizim zürriyetlerini dopdolu gemide taşımamızdır" (Yasin, 36/41) buyruğunda olduğu gibi.

Yine İbn Abbas'tan, Peygamber (sav)'a merfu bir rivayet olarak şöyle dediği zikredilmiştir: "Cennetlikler cennete girdikten sonra onlardan birisi anne babası, hanımı ve çocukları hakkında soru soracaktır. Bu sefer kendilerine: Onlar senin eriştiğin mertebeye erişemediler. Bu sefer: Rabbim der, ben hem kendim için, hem onlar için amelde bulundum, diyecek. Bunun üzerine onların da ona katılmaları için emir verilir." [12]

Hatice (r.anha) dedi ki: Peygamber (sav)'a cahiliye döneminde iken ölmüş iki çocuğum hakkında soru sordum, bana dedi ki: "Onlar cehennem ateşinde olacaklardır." Yüzümden hoşlanmadığımı görünce şöyle dedi: "Eğer sen onların bulundukları yeri görecek olursan, onlara buğzederdin." Bu sefer: Peki ey Allah'ın Rasûlü, ya senden olan çocuklarım;1 dedi. Peygamber: "Onlar cennette olacaklardır." Sonra şöyle buyurdu: "Şüphesiz mü'minler ve onların çocukları cennette, müşrikler ve onların çocukları cehennemde olacaklardır." Sonra da: "İman edenlerin soyları da iman ile kendilerine uyanların..." âyetini okudu. [13]

"Amellerinden de bir şey eksiltmeyiz." Yani ömürleri kısalığı dolayısıyla çocukların amellerinin mükafatından herhangi bir şey eksiltmeyiz. Çocukları kendilerine katılacağı için babaların a meilerinin sevabından da bir şey eksiltmeyiz. "He" ve "mim" (onların amellerinden tabirindeki zamirler) de yüce Allah'ın: "iman edenler" buyruğuna aittir.

İbn Zeyd dedi ki: Anlam şudur: "Soyları da, iman ile kendilerine uyanların" soyları arasına, henüz amel edecek çağa ulaşmamış küçük çocuklarını da katarız. Bu görüşe göre "he ve mim" zamiri "soylar"a aittir.

İbn Kesir "amellerinden.., eksiltmeyiz" anlamındaki buyruğu "lam" harfini kesreli olarak: diye okumuş, diğerleri ise "ayn"ı harfi üstün okumuşlardır. Ebu Hureyre'den ise med ile: (,^30 diye okuduğu rivayet edilmiştir.

tbnu'l-A'rabî dedi ki: kullanımlarının hepsi de "onu eksiltti, eksiltir, eksiltmek" anlamlarındadır.

es-Sıhah'dd da şöyle denilmektedir: " Onu gitmek istediği yönden alıkoydu ve başka yöne çevirdi" demektir, de aynı anlamdadır. Buna göre -bu fiilin şekilleri aynı anlamdadır.

Aynı şekilde: "Amelinden bir şey eksiltmedi" denilir ve bu da; gibidir. Nitekim daha önce el-Hucurat Sûresi'nde (49/14, âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"(Çünkü) her kişi kendi kazandıkları karşılığında bir rehinedir" buyruğunun cehennemlikler hakkında olduğu söylenmiştir. İbn Abbas dedi ki:

Cehennemlikler amelleri karşılığında rehin alınacaklardır. Cennetlikler de kendi nimetlerine ulaşmış olacaklardır. İşte bundan dolayı yüce Allah şöyle buyurmaktadır; "Herbir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. As-habu'l-yemin müstesna." (el-Müddessir, 74/38)

Buyruğun bütün insanlar hakkında genel olduğu da söylenmiştir. Herkes ameli karşılığında rehin alınmıştır. Hiçbir kimsenin amelinin sevabı eksik verilmeyecektir. Amelin sevabına verilecek fazladan mükafat ise yüce Allah'tan bir lütuftur.

Bu buyruğun iman etmeyip mü'min atalarına kavuşamayan, buna karşılık küfürleri sebebiyle rehin olarak alıkonulan mü'minlerin soyundan gelen kimseler hakkında olma ihtimali de vardır.

"Onlara canlarının çekeceği meyve ve eti ardarda, fazlası İle verdik."

Bütün bunlardan yüce Allah'tan bir fazlalık olarak onlara bol bol verdik. Yüce Allah bunları kendilerine hakettiklerinden daha fazla olarak bol bol verecektir.

"Orada kadehleri elden ele dolaştırırlar." Yani onların biri kadehi diğerinin elinden alır. Bu da cennetteki mü'min, onun zevceleri ve hizmetçileridir. Kadeh (ke's) ise şarab içilen kaptır. Aynı zamanda şarab veya başka şeyle dolu olan herbir kaba da denilir. Boşaldığı takdirde ona kadeh denilmez. Dilde elden ele kadehin dolaştırılmasının tanıklarından birisi el-Ahtal'm şu beyitleridir:

"Misafirlerine deve yavrularını kesen bir içki arkadaşı

bana içkide arkadaşlık etti. Cimri de değildir o, İçkiden sonra sağa sola akılsızca sataşan da değildir.

Onunla pek hoş şarabı, içkiyi elden ele dolaştırdık. Horozların ötüştüğü zamana kadar ve develerin çöktüğü zaman da erişmişti."

İmruu'1-Kays da şöyle demektedir:

"Sözü aramızda dolaştırınca ve artık o boyun eğince, Bükülmüş ve salkımları bulunan bir dalı kırdım."

Bu açıklamalar daha ünce es-Saffat Sûresi'nde (37/41. âyetin ve devamının tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Onlarda içtiklerinden ötürü ne saçmalamaları, ne de günah kazanmaları sözkonusudur." İçtikleri o içkilerden dolayı aralarında boş sözler cereyan etmez, günah da sözkonusu olmaz.

"Günah kazandırmak", " günah" lafzından 'tef il" vezninde bir lafızdır. Yani bu kadehler onları günahkar kılmaz, çünkü onlar için mubahtır.

" Orada saçmalama yoktur." Cennette böylesi yoktur diye de açıklanmıştır.

İbn Ata dedi ki: Adn cennetinde bulunan sakileri melekler, içmeleri Allah'ı zikretmek, kokuları ve selamlamaları Allah'tan, kendileri cie Allah'ın misafiri olarak bulundukları Adn cennetlerdeki bir mecliste hangi saçmalama sözkonusu olabilir ki?

"Günah kazanmak" yalan demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

ed-Dahhak dedi ki: Onlar birbirlerine karşı yalan söylemezler, demektir.

İbn Kesir, İbn Muhaystn ve Ebu Amr "onlarda... ne saçmalamaları, ne de günah kazanmaları sözkonusudur" anlamındaki buyruğu isimlerin sonlarım üstün olarak: diye okumuş, diğerleri ise ötreli ve ten-vin ile okumuşlardır. Bu husus (yani "fa" edatından sonraki ismin okunuşuna dair açıklamalar) daha önce el-Bakara Sûresinde; "İçinde alışverişinde, dostluğun da, bir şefaatin de olmadığı bir gün gelmezden önce..." (el-Bakara, 2/254) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

"Etraflarında sedefleri içinde gizlenmiş, incileri andıran delikanlı hizmetçiler dolaşır durur." Bunlar meyvelerle, çeşitli ikramlarla, yiyecek ve içeceklerle dolaşırlar. Bunun delili de şu buyruklardır: "Altından tabaklar ve testiler dolaştırılır onlara." (ez-Zuhruf, 43/71); "Beyaz kaynaktan doldurulmuş kadehler dolaştırılır onlara." (es-Saffat, 37/45)

Şöyle de denilmiştir: Bunlar daha önceden geçmiş (vefat etmiş) olan çocuklarından olma delikanlılardır. Yüce Allah böylece onların gözlerini aydın kılmış ve sevindirmiş olacakor.

Bir diğer açıklamaya göre; bunlar başkalarının çocuklarından olup, yüce Aliah'ın kendilerine hizmet için verdiği kimselerdir. Bunların cennette yaratılmış gılman (genç delikanlılar) oldukları da söylenmiştir. el-Kelbî dedi ki; Bunlar ebediyyen yaşlanmazlar.

Bunlar güzellikleri ve beyazlıkları itibariyle "sedefleri İçinde gizlenmiş incileri andırırlar."

"Etraflarında ebedi kılınmış evlatlar dolaşır." (el-Vakıa, 56/17) buyruğu hakkında da şöyle denilmiştir: Burada sözü edilenler müşriklerin çocuk-. larıdır. Bunlar cennetliklere hizmetkarlık edeceklerdir. Halbuki cennette yorgunluk da yoktur, başkasının hizmetine ihtiyaç da yoktur. Ancak yüce Allah böylelikle onların nimetlerin en nihai dereceleri içerisinde olacaklarını haber vermektedir.

Aişe (r.anha)'dan rivayete göre Allah'ın peygamberi (salat ve selam ona) şöyle buyurmuştur: "Cennet ehlinden en alt mertebede olan kişi, hizmetçilerinden birisine seslendiği halde, bin kişinin hepsi de ona efendim buyur, efendim buyur emrine hazırız, diye cevab verecekleri kişidir. "[14]

Abdullah b, Ömer'den de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Cennet ehlinden olup da kendisi için herbirisi diğerinden farklı ve ayrı işte çatışmamak üzere bin tane hizmetçisi bulunmayan hiçbir kimse yoktur. "[15]

el-Hasen'den rivayete göre ashab: Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Hizmetçi inciyi andıracağına göre kendisine hizmet edilen kişi ya nasıl olacaktır? Şöyle buyurdu: "O İkisi arasındaki fark ondördündeki ay ile en küçük yıldız arasındaki fark gibi olacaktır. "[16]

el-Kisaî dedi kî: "O şeyi güneşe karşı örttüm ve korudum" demektir. "Onu içimde gizledim, sakladım" anlamındadır.

Ebu Zeyd dedi ki; aynı anlamdadır (onu gizledim.) Her ikisi hakkında (her İki anlam için) kullanılır. Mesela " İlmi sakladım, gizledim" denilir ve fiil aynı zamanda: "Onu sakladım, gizledim" diye de kullanılır. Bu şekilde gizlenip, saklanan şeye; denilir. "Kızı gizledim" demektir, " Onu gizledim" anlamındadır. Bu şekilde gizlenip saklanan kıza veya cariyeye de denilir. [17]

 

25. Birbirlerine dönerek karşılıklı soru sorarlar:

26. "Gerçekten biz daha önce ailelerimiz arasında korku İçinde İdik" derler.

27. "Allah bize lütfetti de bizi semum azabından korudu.

28. "Şüphesiz ki biz önceden O'na İbadet ediyorduk. Gerçekten O, evet O çok ihsan edendir, çok merhamet edendir."

 

"Birbirlerine dönerek karşılıklı soru sorarlar" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Kabirlerinden diriltilerek kaldırılacaklarında birbirlerine soru soracaklardır. Cennette "birbirlerine soru soracakları" da söylenmiştir. Yani onlar dünya hayatındaki yorgunSuktan, akıbetlerinin ne olacağı ile il-giEi korkularından sözederek bunları birbirlerine hatırlatacaklar ve bu korkularının gitmesi dolayısıyla yüce Allah'a hamdedeceklerdir.

Birinin diğerine; Siz bu üstün mevkiye hangi sebeble eriştiniz? diye soru soracakları da söylenmiştir.

"Gerçekten biz daha önce ailelerimiz arasında korku içinde idik, derler." Yani aralarından kendilerine soru sorulan herbir kişi, soru sorana: "Gerçekten biz daha Önce" yant dünyada iken Allah'ın azabından korkuyor ve çekiniyor idik diyecektir. "Allah bize" cenneti vermekle ve günahlarımızı bağışlamakla, bir başka açıklamaya göre imana muvaffakiyet ile ve hidayete iletmek suretiyle "lütfetti de bizi semum azabından korudu."

e!-Hasen dedi ki: "Semum" ateşin isimlerinden birisi olup aynı zamanda cehennem tabakalarından bir tabakadır. Bunun cehennem dediğimiz gibi, ateş ile aynı şey olduğu da söylenmiştir. Semum azabının ateşi diye de açıklanmıştır.

Çok sıcak bir rüzgar anlamında "semum" münnes olarak da kullanılabilir. Burdan hareketle: " Günümüz semuma uğradı" denilir. Semuma uğramış güne denilir, çoğulu diye gelir.

Ebu Ubeyde dedi ki; Semum gündüzün olmakla birlikte geceleyin de olabilir. Harur ise geceleyin olmakla birlikte gündüzün de görülebilir. Semum bazan soğuğun insanı etkilemesi hakkında kullanılabildiği gibi, çoğunlukla sıcağın ve güneşin etkilemesi hakkında kullanılır. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

"Bugün semıımu çok, soğuk bir gündür, Bugüne tahammül edemeyeni ben kınamam."

"Şüphesiz ki biz önceden ona İbadet ediyorduk." Yani dünya hayatında iken kusurlarımızı bağışlamak suretiyle bize lütufta bulunması için dua ediyorduk. Buradaki: "O'na dua ediyorduk (mealde: ibadet ediyorduk)" buyruğunun, O'na ibadet ediyorduk, anlamında olduğu da söylenmiştir.

"Gerçekten O, evet O çok ihsan edendir, çok merhamet edendir." buy-ruğundaki " Gerçekten O" lafzını Nafî ve el-Kisaî "Çünkü O" anlamında olmak üzere hemze harfi üstün olarak diye okumuşlardır. Diğerleri ise mübteda olarak esreli okumuşlardır.

"Çok ihsan eden" çok lütfeden demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Yine ondan gelen rivayete göre: O vaadini gerçekleştirendir, demektir, îbn Cüreyc de böyle açıklamıştır. [18]

 

29. Artık sen öğüt vermeyi sürdür. Sen Rabbinln nimeti sayesinde kahin de değilsin, deli de değilsin.

30. Yoksa onlar: "O bir şairdir. Biz onun zamanın ızdırap veren musibetine uğramasını bekliyoruz." mu diyorlar?

31- De ki: "Bekleyedurun, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim."

32. Onlara bunu akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgınlar topluluğu mudur lar?

33. Yoksa onlar-. "Onu kendisi uydurup düzüyor" mu? derler? Hayır, onlar iman etmezler.

34. Eğer doğru söyleyenler iseler haydi onun gibi bir söz getirsinler.

 

"Artık sen*ey Muhammed, kavmine Kur'ân-ı Kerim ile "öğüt vermeyi sürdür. Sen Rabbinİn nimeti sayesinde" Rabbinin sana gönderdiği risalet sa-

yesinde, vahiysiz olarak yarın neler olacağını haber vererek sözlerini uyduran bir "kahin de değilsin, deli de değilsin."

Bu, onların Peygamber (sav) hakkındaki sözlerini reddeden bir buyruktur. Çünkü Ukbe b. Ebi Muayt: O bir delidir, Şeybe b. Rabia: O bir sihirbazdır, diğerleri ise: O bir kahindir, demişlerdi. Yüce Allah onların hepsinin yalancı olduklarını belirtip iddialarını reddetmektedir.

Şöyle de denilmiştir: " Sen Rabbinin nimeti sayesinde" buyruğu yemindir. Allah'ın nimetine yemin olsun ki, sen bir kahin de değilsin, bir deli de değilsin, demek olur. Bunun kasem olmadığı, bir kimsenin: Allah'a hamdolsun ki, sen cahil değilsin. Yani Allah seni böyle bir şeyden uzak tutmuştur anlamında bir buyruk olduğu da söylenmiştir.

"Yoksa onlar: O bir şairdir... mu diyorlar?" Yani onlar Muhammed bir şairdir diyorlar. Sibeveyh dedi ki: Allah'ın kullarına bu buyruklar ile, kendi ifadelerinde kullanılan üslub ile hitab edilmiştir. Ebu Cafer en-Nehhas da şöyle demiştir: Bu güzel bir açıklamadır. Şu kadar var ki, bunun gerekli şekilde açıklaması yapılmamıştır. Sibeveyh şunu anlatmak istiyor: "Yoksa" lafzı Arapçada bir konudan başka bir konuya geçiş için kullanılır. Şairin şu ifadelerinde olduğu gibi:

"Sen güzelliğinden süslenme ihtiyacı olmayan birisinden uzak mı kalırsın,

yoksa kınar mısın?"

Burada ifade tamam olmaktadır. Sonra şair bir başka konuya geçerek şunları söylemektedir:

"Yoksa halat onu tanıyamadığı için mi kopmuş oluyor?"

İşte yüce Allah'ın Kitabında bu türden varid olmuş olan buyrukların anlamı takrir (doğruyu söyletmek) azarlamak ve bir konudan, başka bir konuya geçiş kabilindedir. Nahivciİer, bu gibi anlatımlarda kullanılacak edata: "Aksine, belki" edatını örnek gösterirler.

"Biz onun, zamanın ızdırab veren musibetine uğramasını bekliyoruz." Katade dedi ki: Kâfirlerden bir topluluk: Siz Muhammed'in ölümünü bekleyiniz. Filan oğullarının şairinin işini ölüm hallettiği gibi, sizi de ölüm Muhammed'den kurtaracaktır, demişlerdi.

ed-Dahhak dedi ki: Bu sözleri söyleyenler Abdu'd-Dar oğullandır. Onlar bu sözleriyle onun şair olduğunu söylemiş oluyorlardı. Yani bundan önce şairler nasıl öldiiyse, o da pek yakında ölecektir. Üstelik babası da genç yaşta ölmüştü. Belki o da babası gibi genç yaşta ölür.

el-Ahfeş dedi ki: Bu ifade; " Biz onu zamanın ızdırab veren musibetine uğrayıncaya kadar bekliyoruz" anlamındadır. Burada harf-i cer hazfedilmiştir. Nitekim "Zeyd'e gittim" denilirken denilmesi de buna benzer.

"Izdırab veren musibet": İbn Abbas'ın açıklamasına göre ölümdür. Ebu'1-Ğavl et-Tuhevî de şöyle demiştir:

"Onlar beni el-Vekaba suyunun koruluğundan döverek alıkoydular O (dövme) ölümün dağınıklıklarını biraraya getiriyordu."

Şair burada şunu anlatmak istiyor: Dövmek değişik yerlerde bulunan dağınık bir topluluğu biraraya getirir. Eğer onların bulundukları yerlerde ölümleri gelecek olursa, ölüm de onlara dağınık gelecekti. Biraraya gelip toplanmaları sonucunda da ölümleri de onlara hep birlikte gelmiş oldu.

es-Süddî, Ebu malik'ten, o İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Rayb" Kur'ânl Kerim1 de şüphe ve tereddüt anlamındadır. Yanlız et-Tur Sûresi'ndeki bir yer müstesnadır. "Rayfoe'l-menım" zamanın olayları ve musibetleri demektir. Şair de şöyle demiştir:

"Başına gelecek zamanın musibetlerini bekle, olur ki Bir gün boşanır yahutta onun helali (kocası) ölür."

Mücahid de şöyle demiştir: "Zamanın musibeti* zamanın olayları anlamındadır. "el-Menun" zaman ile aynı şeydir. Ebu Zueyb dedi ki:

"Sen zamandan ve onun musibetlerinden mi iz dır ab çekiyorsun? Halbuki zaman (musibetlere) tahammül göstermeyen kimselerin mazeretini kabul etmez." [19]

el-A'şa'da şöyle demiştir:

"Gözleri zayıf gören ve zamanın, musibetleri ile hastalıklara

miibtela kıldığı,

Yakınlarının kendisinde sevinilecek hiçbir taraf bulamadıkları bir

adam gördü diye mi?..."

el-Esmaî dedi ki: "el-Menun" gece ve gündüz demektir. Onlara bu ismin veriliş sebebi ömrü eksiltmeleri ve ecelleri sona erdirmeleridir. Yine ondan nakledildiğine göre zamana "menun" deniüş sebebi, hayatın gücünü alıp götürmesinden dolayıdır. "el-Meniyye" de bu şekildedir.

Ebu Ubeyde dedi ki: Zamana bu ismin veriliş sebebi onun zamanla insa-nı zayıf düşürmesinden dolayıdır. Bu da Arapların: "Güçsüz, zayıf halat"1 tabirlerinden alınmıştır. "İnce toz" demektir.

el-Ferra dedi ki: "el-Menun" müennes bir lafızdır, tekil ve çoğul olarak böyle gelir. el-Esmaî de: Bu çoğulu bulunmayan tekil bir lafızdır, demiştir. eİ-Ah-feş de böyle demiştir: Bu, tekili bulunmayan çoğul bir lafızdır, "el-Menun" müzekker ve müennes olarak gelir. Bunu müzekker olarak kabul eden "zaman" anlamında ya da ölüm anlamında kabul ederken, müennes olarak kabul edenler ise manasını gözönünde bulundurarak müennes kabul etmişler. Sanki bununla: "Ölüm" lafzını kastetmiş gibi olurlar.

"De ki bekleyedurun." Yani ey Muhammed, onlara: Bekieyedurun de. "Şüphesiz ben de sîzinle birlikte bekleyenlerdenim." Başınıza gelecek azabı gözetleyenlerdenim, demektir. Bedir günü kılıçla azaba uğratıldılar.

"Onlara bunu" sana bu iftiraları yapmayı "akılları mı emrediyor? Yoksa onlar azgınlar topluluğu mudurlar?" Akılsız olup haddi aşan kimseler midirler? Buradaki: "Yoksa" lafzının: " Hayır" anlamında olduğu söylenmiştir. Yani hayır, onlar hak kendileri için açıklık kazanmış olsa dahi, haddi aşarak küfre sapmışlardır.

Artır b. el-As'a şöyle sorulmuş: Senin kavmine Allah kendilerini akıl ile nitelendirmiş olduğu halde, ne oidu da iman etmediler? Şöyle dedi: Onlar yine Allah'ın tuzağa düşürdüğü akıllardı. Yani Allah onlara bu hususta tevfi-kini vermemişti.

"Akılları" lafzının "zihinleri" anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü akıl kâfire verilmiş değildir, Eğer akit olsaydı, mutlaka iman ederdi. Kâfire verilen zihinden İbarettir ve bu, ona karşı bir delil olmuştur. Zihin genel olarak ilmi öğrenebilir, öğrenme kabiliyetine sahibtir, Akıl İse ilmin çeşitleri ve nitelikleri arasında ayırım yapar ve emir ve nehyin sınırlarının ölçülerini tesbit eder.

Peygamber (sav)'dan rivayet edildiğine göre bir adam şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, o filan hristiyan çok akıllıdır. Peygamber şöyle buyurdu: "Sus, Öyle deme! Kâfirin aklı yoktur. Sen yüce Allah'ın: "Derler ki: Eğer biz dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık." (el-Mülk, 67/10) buyruğunu hiç duymadın mı?" [20]

îbn Ömer yoluyla gelen hadiste de şöyle denilmektedir: Peygamber (sav) onu azarladıktan sonra şöyle buyurdu: "Sus (öyle deme)! Çünkü akıllı bir kimse Allah'a itaatin gereği ne ise onu yapandır." [21] Bunu et-Tirmizi el-Hakim Ebu Abdillah senedi ile birlikte zikretmiş bulunmaktadır.

"Yoksa onlar: Onu kendisi uydurup, düzüyor mu, derler." Onu yani Kur'ân'ı kendisi mi uydurup düzdü, derler.

"Söz söylemek uydurmak için kendisini zorlamak" demektir. Çoğunlukla da yalan hakkında kullanılır. Nitekim; "Söylemediğim şeyleri hakkımda söyledi" ve "Söylemediğim şeyleri bana söylettin" denilir ki, benim böyle söylediğimi iddia ettin anlamındadır. " Ona yalan söyledi, hakkında yalan uydurdu" demektir. "Ona tahakküm etti, demektir. Şair de şöyle demiştir:

"Doğruluk ve nimet yurdunda bir konaklama,

Ve hiçbir tabib benim aleyhime herhangi bir hüküm uydurmadı."

Buna göre birinci "yoksa" inkar için, ikincisi ise müsbet bir anlam ifade etmek için getirilmiştir. Yani durum onların dedikleri gibi değildir.

"Hayır onlar" bile bile inkar ederek ve büyüklenerek "iman etmezler." "Eğer" Muhammed'in bu Kur'ân'ı uydurduğu iddialarında "doğru söyleyenler iseler, haydi onun gibi" ona benzeyen "hîr söz" bir Kur'ân'ı kendiliklerinden "getirsinler."

el-Cahderi: "Haydi onun gibi bir söz getirsinler" buyruğunu izafet iie okumuştur. (Onun gibi birisinin sözünü getirsinler, demek olur.) Buna göre "onun gibi" lafzındaki "he" (o zamiri) Peygamber (sav)'a ait olur. Kendisiyle Kur'ân'ın kastedildiği "söz* lafzının ona izafe edilmesinin sebebi ise, Kur'ân ile gönderilenin kendisi oluşundan doiayıdır. Çoğunluğun kıraatine göre ise "he: o" zamiri Kur'ân'a aittir. [22]

 

35. Yoksa onlar bir şeysiz mi yaratıldılar? Yoksa yaratanlar onlar mıdır?

36. Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar yakîn sahibi değildirler.

37. Yoksa Rabbİnİn hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa egemen olanlar onlar mıdır?

38. Yoksa onların dinlemek için merdivenleri mi var? O halde onların dinleyicileri apaçık delil getirsin.

39. Yoksa kız çocuklar O'nundur da, oğullar sizin midir?

40. Yoksa sen onlardan ücret mi İstiyorsun da, bu nedenle onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler?

41. Yoksa gayb onların yanındadır da, onlar mı yazıyorlar?

42. Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyor? Fakat o inkar edenlerin kendileridir asıl tuzağa düşenler.

43. Yoksa onların Allah'tan başka ilahları mı yardır? Allah onların ortak koşmakta olduklarından münezzehdlr.

 

"Yoksa onlar bir şeysiz mi yaratıldılar?" buyruğundaki: " Zaid (fazladan)" gelmiş bir sıladır. İfade; "Bir şeysiz mi yaratıldılar" takdirindedir.

İbn Abbas dedi ki: Kendilerini yaratıp herşeylerini belli bir takdir ve ölçü ile var eden bir Rab olmadan rnı yaratıldılar, demektir. Annesiz ve babasız mı yaratıldılar, anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani bu durumda onlar aklı ermeyen cansız bir varlık gibi ve Allah tarafından kendilerine karşı bir delilin ortaya konulmamış olduğunu mu ileri sürüyorlar? Durum hiç de öyle değildir. Onlar bir nutfeden, bir alakaden (sülük gibi kan emen bir kan parçasından) ve bir çiğnemlik etten yaratılmadılar mı? Bu açıklamayı İbn Ata yapmıştır,

İbn Keysan dedi ki: Yoksa onlar boşuboşuna yaratılıp ve "hiçbir şeysiz" bir şekilde başıboş mu terkedildiler? Onlar başka bir şey için mi yaratıldılar, demektir. Bu durumda: “...den ...dan: "lam: için" anlamındadır.

"Yoksa yaratanlar onlar mıdır?" Yani kendi kendilerini yaratanların kendileri olduklarını, bundan dolayı Allah'ın emrine uymadıklarım mı söylüyorlar? Halbuki oniar bu görüşte değildirler. Yaratılmış olduklarını kabul ettiklerine göre, onlardan başka bir yaratıcı var demektir. Peki, putları ter-kederek O'na ibadet etmeyi kabul etmekten ve O'nun ölümden sonra diriltmeye kadir olduğunu İtiraf etmekten kendilerini alıkoyan nedir?

Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattdar?" Durum hiç de böyle değildir. Onlar hiçbir şey yaratmamışlardır,

"Hayır, onlar" hakka "yakln sahibi değildirler."

"Yoksa Rabbinİn hazineleri onların yanında mıdır?" Yoksa Rabbinin hazineleri yanlarında bulunduğu için Allah'a muhtaç olmadıklarından, O'nun emrinden yüz mü çeviriyorlar?

İbn Abbas dedi ki: Rabbinİn hazineleri yağmur ve nzıktır. "Rahmetin anahtarları" olduğu da söylenmiştir. İkrime, peygamberliktir diye açıklamıştır. Yani Rabbinin risalet anahtarları onların elinde bulunup onlar bunu istedikleri yere mi koyabilirler? Yüce Allah'ın "hazineler"i örnek göstermesinin sebebi, "hazine"nin çeşitli türden biriktirilecek şeyleri toplayıp bir arada tutmak üzere hazırlanan bîr ev, oda (veya kasa) oluşundan dolayıdır. Yüce Rab-bimizin muktedir olduğu şeyler ise, bütün türlerin içinde bulunduğu sonsuz hazinelere benzer. Onların sonu yoktur.

"Yoksa egemen olanlar onlar mıdır?" buyruğu hakkında İbn Abbas: Otorite sahibi olup varlıkları istediklerine boyun eğdirenler onlar mıdır? diye açıklamıştır. Yine ondan gelen rivayete göre, batıl peşinde olanlar, diye açıklamıştır, ed-Dahhak da böyle demiştir. İbn Abbas'tan gelen bir başka rivayete göre her* işin velayeti (kontrol ve gözetimi)ni üzerlerine alanlar onlar mıdır? Ata: Yoksa herkesi ve herşeyi kahredici güce sahib rabler onlar mıdır? diye açıklamıştır. Yine Ata dedi ki: "Sen benim üzerime otorite kurdun, egemen oldun" denilir, Sen beni kendine boyun eğdirdin, hizmetçi edindin, demektir. Ebu Ubeyde de böyle demiştir.

es-Sıhah'ta şöyle denilmektedir: bir şeyi kontrol altında tutmak, onun durumlarını yakından tetkik edip amelini yazmak maksadı ile o şeye musallat olan, egemen olan demektir. Bunun kökü "satımdan gelmektedir. Çünkü kitab satır satır yazılır. Bu durumda olan birisinin yaptığı işe: "Egemen, musallat olan" denilir, "Bizim üzerimize musallat oldun, egemen oldun" denilir.

îbn Bahr dedi ki: "Yoksa egemen olanlar onlar mıdır?" buyruğu Hafa-za melekleri onlar mıdır? demektir. Bu içine yazılanları muhafaza eden kitabın satır satır yazılışından alınmış bir tabirdir. Buna göre burada: Egemen olan yüce Allah'ın Levh-i Mahfuz'da yazdığını muhafaza eden, koruyan" demek olur. Bunun üç türlü söylenişi vardır. Birincisi, genelin de okuyuş şekli olan "sad" harfi ile telaffuzudur. İkinci "sin" harfi ile olup İbn Muhaysın, Humeyd, Mücahid, Kumbul, Hişam ve Ebu Hayve'nin kıraatidir, "Sad" ile "zel" arasında (işmam ile) okuyuş da üçüncü okuyuş olup, bu da daha Önce "es-sırat: Yol"da (el-Fatıha, 1/6, âyet, 27. başlıkta) geçtiği üzere Hamza'nın kıraatidir.

"Yoksa onların dinlemek için merdivenleri mi var?" Yani onlar üzerine çıkarak haberleri dinledikleri ve böylece Muhammed (sav)'a vahiy yoluyla ulaştığı gibi, kendilerinin gayb ilmine erişebildikleri, üzerinde semaya çıktıkları, yükseldikleri bir yollarının, araçlarının bulunduğunu mu iddia ediyorlar?

"O halde onların dinleyicileri apaçık delil getirsin." Yani onların izle dikleri bu yolun hak olduğuna dair apaçık bir delil, bir belge ortaya koysun.

"Süllem: merdiven" üzerine yükselinebilinen tekilidir, (Özellikle develer için ağaçtdan yapılan bir çeşit) Özengiye bu ismin verildiği de olur. Ebu Rubeys es-Salebi dişi devesini anlatırken şöyle demektedir:

"Sahibi çabukça ayrılmak istediği devesinin çöktüğü yerde ayağını Össenginin bir basamağına bıraktı mı, kalbi yerinden oynatır."

Züheyr de şöyle demekledir:

"Kim ölüm sebeblerinden çekinirse, karşılaşır onlarla İsterse semanın yollarına merdiven dayayıp çıksın."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"Ben yapmadığım bir günahı benim için yaptı diye iddia ettin Böylece bunun benden darılmaya mazeret teşkil eden bir merdiven olmasını istedin."

İbn Mukbil de bu lafzı çoğul olarak kullanarak şöyle demektedir:

"Ülkelerin dört bir yanı kuşatamaz kişiyi,

Ve semada onun için merdivenler yapılmaz." [23]

"Dinlemek için" dinlemek maksadıyla üzerinde yükseldikleri... demek olup, yüce Allah'ın: "(Hurma dallarında" (Ta-Ha, 20/71) buyruğunun "DalSarı üzerinde" anlamına gelmesi gibidir. Bu açıklamayı el-Ahfeş yapmıştır,

Ebu Ubeyde de: O yolla dinleyebilecekleri... demektir, diye açıklamıştır. ez-Zeccac da: Yani onların Peygamber (sav)'a vahiy getiren Cebrail gibi bir elçileri mi vardır?

"Yoksa kız çocuklar O'mmdur da, oğullar sizin midir?" buyruğu ile yüce Allah onları azarlamak ve yaptıkları çirkinliği yüzlerine vurmak üzere, ne kadar beyinsizce iddialarda bulunduklarını ifade etmektedir. Yani sizler kendinize yakıştırmadığınız haide kız çocukları Allah'a mı nisbet ediyorsunuz? Akli yapısı bu durumda olanların öldükten sonra dirilişi inkar etmeleri uzak görülecek bir ihtimal değildir,

"Yoksa sen onlardan" ri.saieti tebliğ etmen karşılığında "ücret mi İstiyorsun da, bu nedenle onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler?"

Yani bunları kendilerinden ödemelerini istediğin bu borçları ile karşı karşıya bıraktığın yükümlülükten ötürü, ağır bir yük altına girmiş ve bitkin mi düşmüşler?

"Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?"

İnsanlar için gaybların ilminden dilediklerini mi yazıyorlar?

Şöyle de açıklanmıştır: Yani onlar insanlara gayb olan bilgilere mi sahiptirler ki, Allah Rasûlünün kendilerine bildirmiş olduğu kıyamet, cennet, cehennem ve öldükten sonra dirilişin batıl olduğunu öğrenmiş mi bulunuyorlar?

Katade dedi ki; Onlar: Zamanın başına getireceği musibetleri bekliyoruz, deyince, yüce Allah da: "Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?" ve böylelikle Muhammed'in ne zaman öleceğini ya da işinin sonunda nereye varacağını mı biliyorlar? diye buyurdu.

İbn Abbas dedi ki: Levh-i Mahfuz onların yanında olduğundan dolayı onlar da içinde bulunanı yazıp insanlara orada bulunanları mı haber veriyorlar?

el-Kutebî dedi ki: "Yazıyorlar" hükmediyorlar, "kitab" da hüküm demektir. Yüce Allah'ın: "Rabbiniz kendi üzerine rahmeti yazdı." (el-En'am, 6/54) buyruğunda da hükmetti, demektir. Peygamber (sav)'in şu buyruğu da böyledir: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, ben aranızda Aİlah'ın kitabı gereğince hükmedeceğim. [24]"Allah'ın hükmü gereğince hükmedeceğim, demektir.

"Yoksa onlar" Daru'n-Nedve'de sana karşı "bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o inkar edenlerin kendileridir asıl tuzağa düşenler." Asıl kendilerine tuzak kurulanlar onlardır. "Kötü düzen ise ancak sahihlerini kuşatır." (Fatır, 35/43) Bu ise onların Bedir'de öldürülmeleri ile gerçekleşmiştir.

"Yoksa onların Allah'tan başka" yaratan, rızık veren ve alıkoyan "İlahları mı vardır? Allah onların ortak koşmakta olduklarından münezzehdir."

Yüce Allah ortağı bulunmaktan kendi zatını tenzih etmektedir.

el-Halil dedi ki; et-Tur Sûresi'nde bulunan bütün: "(fi): Yoksa" lafızları istifham (soru) edatı olup atıf edatı değildir. [25]

 

44. Eğer gökten düşen bir parça görseler: "Üstüste yığılmış bir buluttur" diyeceklerdir.

45. Şimdi onları baygın düşüp yıkılacakları günleri İle karşılaşana kadar bırak.

46. O günde tuzaklarının kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da olunmaz.

 

"Eğer gökten düşen bir parça görseler" buyruğunu yüce Allah onların: "Eğer doğru söyleyenlerden isen haydi üzerimize gökten parçalar indir." (eş-Şuara, 26/187) sözleri ile "Yahut iddia ettiğin gibi gökyüzünü üzerimize parça parça düşüresin." (el-İsra, 17/92) sözlerine cevab vermek üzere indirmiştir. Yüce Allah bu buyrukla, eğer bunu yapmış olsaydı onların: "Üstüste yığılmış bir buluttur" diyeceklerini haber vermektedir. Yani bu gördüğünüz şey, bir bölümü diğerinin üzerine yığılmış ve üzerimize düşmüş bir buluttur. Üzerimize düşen sema değildir, diyeceklerdir. Bık bile inatİaşanlann veya geçmişlerini taklidin istilasına uğramış olanların uygulaması budur. Müşrikler arasında bu iki özellik de vardır,

"Bir şeyin bir parçası" demek ofan in çoğuludur. Mesela: " Bana kumaşından bir parça ver" denilir. Yine bunun çoğulu olarak de kullanılırile 'in aynı şey olduğu söylenmiştir.

el-Ahfeş dedi ki: Kim diye okursa, bunu tekil kabul etmiş, diye okuyan ise çoğul kabul etmiş olur. Bu hususa dair yeterli açıklamalar el-İsra Sûresi'nde (17/92. âyetin tefsirinde) ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır, Yüce Allah'a hamdolsun.

"Şimdi onları baygın düşüp yıkılacakları günleri ile karşılaşana kadar bırak" buyruğu kılıç (savaşı emreden) ayet ile nesholmuştur.

"Baygın düşecekleri" buyruğu genel olarak "ye" harfi üstün okunmuştur. İbn Amir ve Asım ötreli okumuşlardır. el-Ferra dedi ki: Bunlar yarıi iki ayrı söyleyiştir. Tıpkı Mutlu ol-du': fiili gibidir.

Katade: Bundan kasıt ölecekleri gündür, demiştir, Bedir günü olduğu da söylenmiştir. Bunun Sur'a ilk defa üfürüleceği gün olduğunu söyleyenler de vardır. Kıyamet gününde onlara akıllarını başlarından alacak şekilde azabın gelmesinin kastedildiği de söylenmiştir.

" Baygın düşüp yıkılacakları" buyruğunun "ye" harfi ötreli okunduğu takdirde: "Allah onu baygın düşürüp yere yıktı" şeklinden geldiği de söylenmiştir[26]

"O günde tuzaklarının" Peygamber (sav)'a dünyada iken kurdukları tuzaklarının "kendilerine hiçbir faydası olmaz. Onlara" Allah tarafından "yardım da olunmaz."

" O günde" lafzı, " Baygın düşüp yıkılacakları günleri" lafzından bedel olarak nasb ile gelmiştir. [27]

 

47. O zulmedenler için de muhakkak bundan önce bir azab vardır. Fakat onların çoğu bilmezler.

48. Rabbinİn hükmüne kadar sabret. Muhakkak ki sen Bizim gözlerimizin önündesin. Kalktığın vakitte de Rabbinİ hamd İle teşbih et.

49. Gecenin bir kısmında da, yıldızların kaybolması vaktinde de O'nu teşbih et.

 

"O zulmedenler" kâfir olanlar "için de muhakkak bundan" bir görüşe göre ölümlerinden "onca bir azab vardır." İbn Zeyd, bunlar ağrılar, hastalıklar, belalar, mal ve çocukların gitmesi gibi dünya musibetleridir, demiştir. Mücahid, bu yedi yıl boyunca devam eden açlık ve sıkıntılı yıllardır. İbn Abbas o ölümdür dediği gibi, yine ondan kabir azabıdır, dediği de nakledilmiştir. el-Bera b. Azib ile Ali (r.a) da böyle demişlerdir. Buradaki “Önce", " Başka" anlamındadır.

Ahiret azabından daha hafif bir azab(larî) vardır, diye de açıklanmıştır.

"Fakat onların çoğu" azabın başlarına geleceğini "bilmezler." Bir diğer açıklamaya göre: "Fakat onların çoğu" sonunda nereye varacaklarını "bilmezler."

Yüce Allah in: "Rabbinin hükmüne kadar sabret. Muhakkak ki sen Bizim gözlerimizin önündesin" buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık altında sunacağız: [28]

 

1- Rabbinin Hükmü;

 

"Rabbinİn hükmüne kadar sabret," Denildiğine göre; Rabbinin sana yüklemiş olduğu risalet vazifelen hususunda Rabbinin hükmüne sabret, diye açıklandığı gibi, Allah'ın, kavminden gelen sıkıntılarla mübtela kıldığı hususlarda O'nıın belasına (sınamalarına) karşı sabret, diye de açıklanmıştır. Sonra bu kılıç (cihadı emreden) âyetiyle nesh olmuştur. [29]

 

2- Allah'ın Gözetimi Altında Bulunmak:

 

Yüce Allah'ın: "Muhakak ki sen Bizim gözlerimizin önündesin." Bizim tarafımızdan görülmektesin. Biz senin neier yaptığını görüyor, neler söylediğini işitiyoruz. Bizim seni göreceğimiz, koruyacağımız, himaye edeceğimiz, kollayacağımız ve seni gözeteceğimiz bir konumdasın, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birdir.

Yüce Allah'ın Musa (a.s)'a söylediği: "Benim gözetimim altında yetişti-rilesin diye."(Ta-Ha, 20/39) buyruğu da bu anlamdadır. Bu da benim korumam ve muhafazam altında yetiştirilesin, demektir. Daha Önce (Ta-Ha, 20/39. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

"Kalktığın vakitte de Rabbint hamd ile teşbih et. Gecenin bir kısmında da, yıldızların kaybolması vaktinde de O'nu teşbih et" buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [30]

 

1- Rabbi Hamd ile Teşbih Etme Zamanları"

 

"Kalktığın vakitte de Rabbİni hamd ile  teşbih et" buyruğunda yer alan "kalktığın vakifin te'vili hususunda farklı görüşler vardır: Avn b. Malik, İbn Mesud, Ata, Said b. Cübeyr, Süfyan es-Sevri ve Ebu'l-Ahvas şöyle demişlerdir: Meclisinden kalkacağı  vakit Allah'ı teşbih ederek "subhanallahi ve bi hamdihi" yahutta "subhanekellahumme ve bi hamdike" der. Eğer meclis bir hayır meclisi ise fazladan bir de güzel övgüde bulunulmuş olur. Şayet böyle değil ise bu sefer o meclisin keffareti olur. Bu tevilin delili Tİrmizi'nin rivayet ettiği Ebu Hureyre'nin naklettiği şu hadistir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Her kim bir mecliste oturur da orada boş sözleri fazlalaşacak olursa meclisinden kalkmadan önce de: "Allah'ım, seni hamdinle teşbih ederim. Şehadet ederim ki senden başka hiçbir ilah yoktur. Senden mağfiret diler ve sana tevbe ederim," diyecek olursa, mutlaka o meclisinde olan hatalar ona bağışlanır." (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih, garib bir hadistir. [31]

Yine Tirmizi'de kaydedildiğine göre İbn Ömer şöyle demiştir: Rasûluilah (sav)'ın bir tek mecliste yerinden kalkmadan önce yüz defa istiğfar getirdiğini sayardık: "Rabbirn, bana mağfiret buyur, tevbemi kabul buyur. Çünkü şüphesiz tevbeleri çokça kabul eden, günahları çokça bağışlayan sensin" (diyordu.) (Tirmizi) dedi ki: Bu hasen, sahih, garib bir hadistir. [32]

Muhammed b. Ka'b, ed-Dahhak ve er-Rabi şöyle demişlerdir: Bu, namaz için kaikacağın vakit... anlamındadır. ed-Dahhak da şöyle demiştir: Kişi kalkacağı vakit: "Allah en büyüktür, Allah'a çokça hamd u senalar olsun. Sabah akşam Seni eksikliklerden tenzih ederim Allah'ım" der.

Ancak el-Kiya et-Taberi dedi ki: Bunun böyle olması ihtimali uzaktır. Çünkü yüce Allah'ın: "Kalktığın vakit" diye buyurması tekbirden sonra teşbihte bulunmaya delalet etmemektedir. Kalkıştan sonra getirilecek olan şey, tekbirdir, bundan sonra da teşbih getirilir, demektir. O halde bundan maksad İbn Mesud (r.a)'ın dediği gibi, nereden olursa olsun kalkacağın vakittir.

Ebu'l-Cevza ile Hassan b. Atiyye de söyle demişlerdir: Uykundan kalkacağın vakit anlamındadır. Hassan dedi ki: Bundan maksat, ameline yüce Allah'ı zikrederek başlamasıdır.

el-Kelbî dedi ki; Sen yatağından kalkıp namaza -ki bu sabah namazıdır-başlayacağın vakte kadar dilinle Aliah'ı zikret. Bu hususta sahih çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan birisi Ubade'nin Peygamber (sav)'dan yaptığı şöyle dediğine dair rivayetidir: ';Her kim geceleyin uyanıp da:

Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir, O'nun ortağı yoktur. Mülk yalnız O'nundur, hamd de yalnız O'nadır. O herşeye güç yetirendir. Yüce Allah'a hamdolsun, Allah her türlü eksiklikten münezzehtir. Allah en büyüktür. Allah ile olmadıkça hiçbir şeye güç ve takat getirilemez." dedikten sonra: Allah'ım bana mağfiret buyur der yahutta dua ederse, onun duası kabul olunur. Eğer abdest alır, namaz kılarsa namazı da kabul olunu[33] Bunu Buharı rivayet etmiştir. [34]

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Rasûluilah (sav) geceleyin namaz kılmak üzere kalktığı vakit şöyle dermiş:

"Allah'ım, hamd yalnız Sanadır. Sen göklerin, yerin ve onlarda bulunanların nurusun. Hamd Sanadır. Gökleri, yeri ve orada bulunanları var eden ve varlıklarını ayakta tutan Sensin. Hamd yalnız Sanadır. Göklerin, yerin ve onlarda bulunanların Rabbi Sensin. Sen haksin, vaadin haktır, sözün haktır, Sana kavuşmak haktır, cennet haktır, cehennem haktır, kıyamet haktır, peygamberler haktır, Muhammed haktır. Allah'ım, ben Sana testim oldum, Sana güvenip dayandım, Sana inandım, Sana dönüyorum, Senin adınla düşmanlık ediyor ve Senin önünde muhakeme oluyor, Senin hükmüne başvuruyorum. Önceden işlediklerimi, sonradan İşleyeceklerimi, gizlediklerimi, açıkladıklarımı Sen bana mağfiret buyur! Üne geçiren de Sensin, geri bırakan da Sensin. Senden başka hiçbir ilah yoktur, Senin dışında da hiçbir ilah yoktur." [35]

Hadis Buhari ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.

Yine İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre Peygamber (sav) geceleyin uyandı mı yüzünden uykuyu siler, sonra da Al-i İmran Sûresi'nin sonundaki on âyet-i kerimeyi okurdu. [36]

Zeyd b. Eşlem dedi ki: Sen öğlen vakti yattığın kayluie uykusundan, öğle namazım kıimak üzere kalktığın vakit, demektir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Kaylule uykusu ile ilgili herhangi bir rivayet bulunmamaktadır. O da gece uykusu gibi değerlendirilir.

ed-Dahhak dedi ki: Bundan kasıt, namaz kılmak üzere kalktığı vakit namazdaki teşbihlerdir.

el-Maverdî dedi ki: Bu teşbihin ne oİduğu hususunda iki görüş vardır. Birincisine göre bu, kişinin rükû' esnasında "subhane rabbiye'1-azim" ile sücud esnasında "subhane rabbiye'1-a'la" demesidir. İkinci görüşe güre ise bu namaza başlarken okunan duadır.

Bu sırada kişi: "Allah'ım, Seni hamdinie teşbih ederim. Senin adın pek mübarektir, şanın pek yücedir, senden başka hiçbir ilah yoktur"[37] der.

Îbnul-Arabî dedi ki: Bundan kastın, namazdaki teşbih olduğunu söyleyenlerin görüşlerini ele alacak olursak, bu getirilen teşbihlerin en faziletlîsidir. Bu konudaki rivayetler pek çoktur. Bunlann en büyüğü Ali (r.a)'dan, onun Peygamber (sav)'dan rivayet ettiği sabit olmuş şu rivayettir. Peygamber (sav) namaza kalktı mı: "Yüzümü yönelttim..." diye dua ederdi. [38]

Biz bunu da, benzerlerini de el-En'am Sûresi'nin sonlarında (6/1Ö1-1Ö3. âyetler, 3. başlıkta) zikretmiş bulunuyoruz.

Buhari'de de Ebu Bekir es-Sıddîk (r.a)'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Bana namazım esnasında yapacağım bir dua öğret. Şöyle buyurdu:

"Allah'ım, gerçekten ben nefsime çokça zulmettim. Senden başka da kimse günahları bağışlamaz. O haide kendi nezdinden bana bir mağfirette bulun ve bana merhamet eyle. Şüphesiz ki Sen günahları çok çok bağışlayan ve çok çok merhametli olansın, de." [39]  [40]

 

2- Geceleyin ve Yıldızların Kaybolurken Allah'ı Teşbih Etmek:

 

"Gecenin bir kısmında da, yıldızların kaybolması vaktinde de O'mı teşbih et" buyruğuna dair açıklamalar yeteri kadarıyla yüce Allah'ın: "Gecenin bazısında ve secdelerin aralarında da O'nu teşbih et." (Kaf, 50/40) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.

"Yüdıiların kaybolması vakti" buyruğu hakkında Ali, İbn Abbas, Cabir ve Enes, bununla sabah namazının iki rekatını kastetmektedir, demişlerdir. Kimi ilim adamları âyeti bu görüşe göre yorumlayarak hükmünü mendub diye kabul etmiş ve beş vakit namaz ile nesholduğunu söylemişlerdir.

ed-Dahhak ve İbn Zeyd'den rivayet edildiğine göre yüce Allah'ın: "yıldızların kaybolması" buyruğu ile yüce Allah, sabah namazını kastetmektedir demişlerdir. Taberî'nin tercih ettiği görüş de budur.

İbn Abbas'tan bunun namazların sonlarında teşbih getirmek olduğu rivayet edilmiştir. " Yıldızların kaybolması vakti" lafzındaki hemzeyi yedi kıraat imamı kesreli olarak ve mastar kipi şeklinde okumuşlardır. Nitekim bunu Kaf Sûresi'nde (anılan âyet-İ kerimenin tefsirinde) açıklamış bulunuyoruz. Salim b. Ebi'1-Ca'd ve Muhammed b. es-Serneyka ise hemzeyi üstün olarak: ( j£ıj) diye okumuşlardır. Benzeri bir kıraat Yakub, Sellam ve Ey-yub'dan da rivayet edilmiştir ki, bu da: "Arka" kelimesinin çoğuludur. "İşin sonu" demektir.

Tirmizi'nin rivayet ettiğine göre Muhammed b. Fudayl, Rişdin b. Kü reyb'den, o babasından, o İbn Abbas'tan, o da Peygamber (sav)'dan şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Yıldızların kaybolması" tan yeri ağarmadan önce iki rekat namaz kılmaktır. Secdelerin ardları İse akşam namazından sonra iki rekat kılmaktır. (Tirmizi) dedi ki: Bu garib bir hadistir. Biz bunu mer-fu rivayet olarak ancak bu yolla Muhammed b. Fudayl ile Rişdin b. Kureyb yoluyla biliyoruz. Ben Muhammed b. İsmail'e (Buhari'ye): Muhammed b. Fudayl ile Rişdin b. Kureyb hakkında, bunların hangisi daha sika (sağlam ve güvenilir) ravidir, diye sordum, o: Her ikisine de yaklaşmam. Bununla birlikte bana göre Muhammed daha ağır basar, dedi. (Tirmizi) dedi ki: Abduliah b. Abdu'r-Rahman'a bu hususu sordum, o da; Her ikisine de yaklaşmam. Bununla birlikle Rişdin b. Kureyb bana göre ikisi arasında tercihe değer olandır, dedi. Tirmizi dedi ki; Uygun görüş Ebıı Muhamıned'in görüşüdür. Bana göre de Rişdin b. Kureyb, Muhammed'den daha ağır basar ve daha eskidir. Ayrıca Rişdin, İbn Abbas'a yetişmiş ve onu görmüştür[41]

Müslim'in, Sahih'inde de Aişe (r.anha)'dan şöyle dediği zikredilmektedir:

Peygamber (sav) sabah namazından (farzından) Önce iki rekatten daha çok ve ısrarla hiçbir nafileye devam etmiş değildir[42]' Yine Aişe'den, onun da Peygamber (sav)'dan rivayetine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sabah namazının iki rekati dünyadan ve İçindeki şeylerden daha hayırlıdır." [43]

et-Tur Sûresi'nin tefsiri burada sona ermektedir. [44]

 Yüce Allah'a hamdolsun.

 



[1] Buharı, I, 265, III, 1110, IV, 1475, 1K39; Müslim, I, 33K; îbn Mace, I, 272; Muvatta, I, 78; Müsned, IV, 80, K4, 35,

[2] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/391

[3] İbn Adiyy, el-Kami, VI, 59; hadisin ravisi "Kesir h. AhduIIah b. Amr b. Avf, habasından o dedesinden" şeklindeki senedi hadis otoriteleri "miinker" bir rivayet olarak değerlen-dirmişlerdir.dhn Adiyy, el-Kamil, VI, 57.)

[4] Müslim, I, 150; Buharı, III, 1173, 1441'de Enes b. Malikin Malik b. Sa\saa'dan uzunca Miraç hadisini rivayeti yer almakla birlikte, orada el-Beytu'l-Ma'mıır sadece ona yetmişbin meleğin girişi söz konusu edilerek zikredilmekledir. Buradaki şekliyle rivayet: Maverdi, Nüket, V, 377; Heyhaki, Şuabu'l-İman, III, 43H'den -Amr b. el-As'dan diyerek-; İbn Kesir, Tefsir, IV, 240, -Siiddiden, Bize zikredildi, diyerek.

[5] Müslim, I, 150.

[6] Müslim, I, 146.

[7] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/392-397

[8] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/397-400

[9] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/400-402

[10] Ebu Amr'ın kıraati ile diğerleri arasında açık bir Fark vardır. Ebu Amrın kıraati şöylece meallendirilebilir: "İman edenlere gelince, -ki Biz onların zürrjyetlerini de iman ile arkalarına taktık- (kıyamette de) zürriyetlerini onlara katarız..."

[11] Hakim, Müstedrek, II, 509; Beyhaki, es-Sünenu'l-Kübra, X, 268; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, VII, 114; senedindeki raviJerden Kays b. er-RahiYıin nisbeten îayıf olduğu kaydıyla.

[12] Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, IV, 114 senedindeki ravilerden Muhammed h. Ahdurrah m,,« h. r.ııTiran'ın 7avıf niduiu kavdıvla.

[13] Müsned, I, 134; Zehebi, Mizanu'l-l'tidai, VI, 254, hadîsin senedinde yer alan ve Ali (r.a.)'den önceki ravt olan Zazanın bu rivayeti kendisinden aktardığı şahıs o!an Muham-tned b. Osman hakkında şunları söylemektedir: "Muhammed b. Osman'.ın kim olduğu bilinmemektedir. Ben onu çeşitli yerlerde araştırdım. Münker bir haber rivayet etmiştir" dedikten sonra bu rivayeti kaydetmekte ve bunun Abdullah b. Ahrned tarafından Müsned'deki "ziyadat" olarak kaydedildiğini belirtmektedir. Zehebi'nin bu söyledikleri, Müsned'dcki gösterilen yerdeki bilgilerle aynıdır.

[14]Deylemi, Firdevs, I, 217.

[15] İhnu'I-Mübarek, Zühd, s. 551; Hennad b. es-Serri, Zühd, I, 133; Taberi, Tefsir, XXV, 96; Münziri, Terğib, W, 280; İbn Kesir, Tefsir, FV, 457

[16] Süyuti, td-Durru'i-Mensur, VII, 634'de Katade'den "Hana ulaştığına göre (belegani)..." diyerek

[17] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/402-408

[18] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/409-410

[19] Burada şair beyitin birinci mısraında zaman anlamında "el-menun" lafzını, ikinci mısraında da "dehr" lafzını kullanmıştır. Mücahid'in açıklamasında da menun, dehr yani zaman diye açıklanmıştır.

[20] Hadis olarak kaynağını tespit edemedik.

[21] el-Haris b. Ebi Usame, Müsnedu'l-Haris (Zevaidu'l-Heysemi), II, 811.

[22] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/410-415

[23] Beyit ile ilgili üç satıra yakın bir açıklama doğrudan tefsiri ilgilendirmediğinden tercüme edilmemiştir

[24] Bk İhtı Ahdilberr, et-Temhid, IX 78.

[25] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/415-419

[26] O takdirde: "Bavısın düşürülecekleri...'' dive meali yanılabilir.

[27] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/420-421

[28] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/421-422

[29] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/422

[30] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/422

[31] Tirmizi, V, 494; Müsned, I!, 494.

[32] Tirmizi, V, 4y4; Ne.sai, es-Sünenu'l-Kübra, VI, 119,

[33] Buhari, I,387;Tirmizi,V, 480; Darimi, II,377; Ebu Davud, IV, 314; İbn Mace, II 1276;Müsned,V,313.

[34] Hadisin baş tarafındaki “geceleyin uyanırsa” tabiri ile ilgili iki satırlık bir sözlük açıklaması gerek olmadığından tercüme edilmemiştir.

[35] Buhari, I,377,V,3228,VI, 2689,2709;Müslim,I,533; Tirmizi,V, 481;Ebu Davud,I, 205; MuvattaI,215;Müsned,I298,308.

[36] Buhari, I,401,IV, 1666;Müslim,I 526;Ebu Davud,II,47;Nesai,III,211;İbn Mace, I, 433;Muvatta,I,121;Müsned I 243

[37] Müslim, I, 299; Müsned, III, 50, 69.

[38] Müslim, I, 534-535, 536; Tirmizi, V, 4H5, 4ü6, 487; Darimi, I, 309; Ebu Davud, 1, 201, Müsned, I, 94.

[39] Buhari, I, 286, V, 2331; Müslim, IV, 2078; Tirmizi, v, 543; İbn Mace, II, 1Z<51; Müsned, 1.3.

[40] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/422-425

[41] Tirmizi, V, 392; Taberani, Evsat, VII, 265.

[42] Müslim, I, 501; Ebu Davud, II, 19; Müsned, VI, 43, 54, 170.

[43] Müslim, I, 501; Tirmizi, II, 275; Nesai, III, 252; Müsned, VI, 265.

[44] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/426-427