Tûr Sûresi - Kuran - 052Tur - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Üstün Değerli Beş Şeye Yemin Edilmiştir
Kıyamet Olayiyla Meydana Gelecek Değişmeler
Hakkı Yalanlayan Ve Bâtılı Savunan İnkarcılar
Takva Derecesine Eren Mü'minlerin Mükâfatı
Her Kişi Kazandığına Karşılık Rehindir
Ailenin Sapmasından Endişe Duyup Tedbir Almak
Muhammed (A.S.) Ne Kâhin, Ne De Dengesiz İdi
Kâhin Veya Büyücünün Verdiği Haber
Kur'ân Bir İnsan Tarafından Uydurulmuş Değildir
Gerçeği Görebilmenin İki Önemli Sebebi
İnatçı İnkarcılara Yöneltilen On Soru
Peygamber (A.S.) Allah'ın Gözetiminde Bulunuyordu
Fırtınalı, Mücadeleli Dönemler İbâdeti Unutturmamalıdır
TÛR SÛRESİ
Sûrenin birinci âyetinde Musa Peygamber'in, çıkıp üzerinde Allah ile konuştuğu Tûr Dağı'ndan söz edildiğinden sûre bu isimle anılmıştır.
Tamamı Mekke'de inmiştir. Buna muhalefet eden olmamıştır.[1]
Âyet sayısı ; 49
Kelime » : 312
Harf » : 1500[2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1- Yüce âlemle aşağı âleme and içilerek, inkarcı azgınlar için mutlaka azabın geleeeği haber veriliyor.
2- Cehennem azabının bazı vasıfları anlatılıyor ve yalancıların o gün uğrayacağı zillet ve horluk konu ediliyor.
3- Cennet ehlinin nail olacağı nimetlerin bazı özellikleri anlatılarak, onlardan nasıl yararlanılacağı tasvîrle, teşvîk edici bir anlatıma yer veriliyor.
4- Peygamber (A.S.) Efendimiz'e, risâleti tebliğde sebat göstermesi ve sataşan kâfirlere iltifat etmeyip yüz çevirmesi emrediliyor.
5- Allah'ın varlığı ve birliği, tartışma kabul etmez delil ve belgelerle isbat ediliyor.
6- Melekler için «Allah'ın kızlaradır diyenler kınanıyor.
7- İnkârda aşırı gidip hakkı inatla reddetmeleri sebebiyle kâfirlerin gerçeği göremiyecek kadar körleştiklerine değiniliyor.
8- Va'd olunan gün gelinceye kadar Hz.Peygamber'in (A.S.) putperest sapıkları kendi hallerine bırakması; açıktan bir çotışma ve vuruşmaya gidilmemesi tavsiye ediliyor.
9- Zâlimlerin dünyada da azaba uğratılacakları bildiriliyor.
10- Allah'ın kendi peygamberini insanların eziyet ve saldırısından koruyacağı haber veriliyor.
11- Resûlüllah'a (A.S.) gece ve gündüz zikir ve teşbihte bulunması emredilerek yakında hakkın üstün geleceğine işarette bulunuluyor.
Meali:
1- Tûr'a,
2-3- Yayımlanmış ince deri üzerine yazılı Kitâb'a,
4- Bayındır eve (veya Beytü'l-Ma'mûr'a),
5- Yükseltilmiş tavana,
6- Dolup kabaran (veya kaynayıp kabaran) denize and olsun ki.
7- Elbette Rabbin azabı gerçekleşecektir.
8- Onu savacak bir güç yoktur.
9-10- O gün, gök döndükçe dönecek. Dağlar (yerinden ayrılıp) yürüyecek, (Hakk'ı) yalanlıyanların o gün vay hâline!
11-12- Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğlenip dururlar.
13-14- O gün, onlar Cehennem ateşine itildikçe itilecekler. «İşte bu, yalanladığınız ateştir!» (denilecek).
15- Bu da mı sihirdir, yoksa siz göremiyor musunuz?
16- Girin oraya! İster katlanın, ister katlanmayın sizin İçin birdir. Siz, ancak yapageldiklerinize karşılık cezalandırılıyorsunuz.
İlgili Hadîsler
Enes b. Mâlik (R.A.) diyor ki:
- Resûlüllah (A.S.) Efendimiz yedinci gökte bulunan «Beytü'l-Ma1-mûr»a her gün yetmiş bin meleğin girdiğini ve bir daha onların dönmediğini gördüğünü haber verdi. [3]
«Dört dağ, Cennet dağlarındandır: Dört ırmak Cennet ırmaklarından-dır. Dört de savaş alanı Cennet alanlarındandır.»
Bunun üzerine soruldu:
- Onlar hangi dağlardır?
Cevap verdi:
- Uhud Dağı, Biz onu, o da bizi sever. Tûr Dağı. O da Cennet dağlarından bir dağdır. Lübnan Dağı da Cennet dağlarından bir dağdır. Cûdî Dağı da Cennet dağlarından bir dağdır.» [4]
Üstün Değerli Beş Şeye Yemin Edilmiştir
«Tûr'a, yayımlanmış ince deri üzerine yazılı ki-taba... and olsun ki..»
Kur'ân'da Cenâb-ı Hak çok önemli bir hususu açıklarken veya dikkatleri fazlasıyla bir konuya çekmeyi murad ederken, üstün değerde olan bazı şeylere yemin ederek başlar.
«Elbette Rabbın azabı gerçekleşecektir» mealindeki âyette yer alan ilâhî haberin kuru bir tehdit olmadığı; azgın putperestlerin dönüş yapmadıkları, imân saadetine kalplerini açmadıkları ve öylece küfür üzere ısrar edip öldükleri takdirde, Allah'ın adaleti gereği ve va'di iaabı azaptan kurtulamayacakları; aynı zamanda o azabın bir kısmını da dünyada iken görecekleri bildirilerek, bunun mutlaka gerçekleşeceğini beyanla ilâhî uyarı yapılıyor.
Üstün değerde olup kutsal sayılan beş şey:
1-Tûr Dağı.
«Tûr»un cins isim olduğu söylenir. Şöyle ki: Üzerinde bitki örtüsü bulunan her dağa «tûr» denilir. Tabiînden Müoahid de bu ismin Süryanice'de «dağ» anlamına geldiğini kaydetmiştir. [5]
İlgili âyette ise, Musa Peygamber'in (A.S.) ilâhî emir gereği üzerine çıkıp 40 gece kaldığı ve indirilen Tevrat âyetlerini, ya da levhalarını telakki ettiği özel dağın ismidir ki, ona «Tûr-i Sina» ve «Tûr-i Seynâ» denilmektedir.
Mukatil b. Hayyan'a göre : İncir ve zeytin ağaçlarıyla örtülü yanyana iki dağ vardır. Birine «Tûr-i Seynâ», diğerine «Tûr-i Zeytâ» denilir.
2- İnce deri üzerine yazılı kitap.
Eski ve orta çağlarda kutsal ve kıymetli kitapların korunması için ceylan derisine yazıldığı, yapılan ciddi araştırmalardan anlaşılmıştır. Nitekim Tevrat ve İncil'in ince deri üzerine yazılıp rule halinde havra ve kiliselerde korunduğunu biliyoruz. Ayrıca Kur'ân-ı Kerîm'in de gerek Ashab-ı Kiram, gerekse onlardan sonra bir iki asır içinde ceylan derisi üzerine itinayla yazılıp muhafaza edildiği de bir gerçektir.
Böylece Cenâb-ı Hak, ince deri üzerine satır satır itinayla yazılan kitaba yemin ederken, hem semavî kitapların kutsallığına, hem de bu gibi kitapların en iyi kâğıda basılmasına işarette bulunmaktadır.
Resûlüllah (A.S.) Efendimizin komşu devletlerin kral ve hükümdarlarına gönderdiği bazı mektup ve nâmelerin de deri üzerine yazıldığı, elde edilen tarihî belgelerle ortaya çıkmış bulunuyor.
Müfessirlerimiz âyette geçen «kitab-ı mestûr»u «Levh-i Mahfuz» veya sadece «Kur'ân-ı Kerîm» ile yorumlamışlardır. Bir kısmı ise, âhiret gününde âmellerin yazılı bulunduğu deftere işaret edildiğini belirtmiştir. Allah daha iyisini bilir.
3- Beyt-i Ma'mûr.
Bunun Türkcemizde sözlük olarak karşılığı «bayındır ev»dir. Hadîslerin açık delâletinden anlaşıldığı üzere, bu, yedinci gökte Kabe'nin benzeri, fakat kıyaslanmıyacak kadar büyüklükte tavaf mahallidir. Melekler burayı yetmişer binlik gruplar halinde tavaf edip bir kapısından girerler, diğer kapısından çıkıp bir daha geri dönmezler.
Böylece Mekke'deki kutsal Kabe ile gökteki Beytü'l-Ma'mûr arasında hem kutsallık, hem de tavaf edilme bakımından benzerlik ve irtibat söz konusudur.
Nitekim İbnü'l-Kevâ, Hz. Ali'den (R.A.), Beytü'l-Ma'mûr'un ne olduğunu sorduğunda, imam ona şu cevabı veriyor: «Yedi göğün üstünde bir evdir ki, tam Arş'ın altındadır. Ona «Durâh» da denir.»
el-Hasan ise bunu «Kabe» diye yorumlamıştır. Çünkü Kabe devamlı dolup taşan ma'mûr bir ev olarak bulunmaktadır.
4- Yükseltilmiş tavan.
Yıldızlar âlemi bize göre bir tavan görünümündedir. Kur'ân ilgili âyetle bu görüntüyü tasvir etmekte ve kolay anlamamızı güzel bir benzetmeyle sağlamaktadır.
Enbiyâ Sûresi 32. âyette ise, göğün bu görünümü şöyle açıklanmaktadır : «Göğü de korunmuş bir tavan yaptık.» O bakımdan «Sakf-i Mahfuzsun gök olduğu, aynı zamanda belli plâna göre, düzenlenip korunduğu belirtilmekte ve kurulu düzenin mükemmelliğine işaret edilmektedir.
5- Bahr-i Mescûr.
«Dolup kabaran deniz» diye çevirisini yaptığımız bu terkip üzerinde farklı yorumlarda bulunulmuştur:
a) Tabiîn'den Mücâhid'e göre : «Yanıp tutuşan deniz» demektir. Zira kıyamet olayında denizlerin tutuşup ateş haline geleceği âyet ve sahîh hadisle sabit olmuştur. Nitekim Tekvîr Sûresi 6. âyette : «Denizler birbirine karışıp kaynaştığında (veya ateş haline geldiğinde)..», İnfitar Sûresi 3. âyette : «Denizler kaynayıp birbirine karıştığında..» buyurulmaktadır,
b) Katade'ye göre : Dolu deniz demektir.
c) İbn Abbas'a (R.A.) göre : Suyu çekilip kuruyan denize delâlet etmektedir. Nitekim Araplar, suyu kalmamış havuza «havz-ı mescûr» derler.
d) Tabiîn'den İkrime'ye göre : Bu, Arş'ın altında yer alan çok büyük bir denizdir.
Kur'ân-ı Kerîm, 1400 şu kadar yıl önce denize yemin ederek onun önemini belirtir anlamda bize ön fikir vermektedir. Günümüzde denizin önemi ve yaran artık iyice anlaşılmış bulunuyor. Denizlere hâkim olan milletler çok zengin kaynaklara sahip olma şansına sahiptirler.
Kıyamet olayında denizlerin yanıp ateş haline gelmesi:
Bu, bir ihtimal zincirleme hidrojen patlamasıyla denizlerin ve atmosferin ateş haline geleceğine işaret olabilir veya başka bir sebepten dolayı böyle bir dönüşüm gerçekleşebilir.
Yemin edilen beş şeyden çıkarılan sonuçlar:
1- Dağları ormanlık haline getirip bitki örtüsüyle örtmemiz tavsiye
ediliyor.
2- Önemli kitapları, özellikle kalıcılık arzedenîeri itinayla en güzel şekilde en iyi kâğıda bastırıp korumamız isteniliyor.
3- Kabe'nin her bakımdan mü'minlerin kardeşlik, birlik ve dirlik odağı kılınması, yüce âlemdeki benzerinin mevcudiyetiyle vurgulanıyor.
4- Göklerin tam düzen ve dengede olduğuna dikkatler çekilerek araştırıcı olan ilim adamlarına hareket noktası belirleniyor.
5- Denizlerin hem insanlardan yana faydasına işaret ediliyor, hem de kıyamete yakın kaynayıp ateşe dönüşeceği haber veriliyor.
Kıyamet Olayiyla Meydana Gelecek Değişmeler
«Elbette Rabbın azabı gerçekleşecektir. Onu savacak bir güç yoktur. O gün gök döndükçe dönecek. Dağlar (yerinden ayrılıp) yürüyecek..»
Allah'ın azabının gerçekleşeceği, onu savacak bir gücün olamayacağı işlenirken, bu azabın kıyamet olayıyla belirginleşecegi haber verilmektedir. Sonra da kıyamette meydana gelecek yönlendirici iki safhaya dikkat çekilmekte ve böylece Hakk'ı inkâr edenler uyarılmaktadır:
a) O gün gök döndükçe dönecek.
Sistemler ve onlara bağlı yıldızlar, gezegenler,yörüngelerinden çıkacak, yıldızlar birbirine çarpılıp parçalanacak ve kâinatın mevcut düzeni alt-üst olacaktır.
b) Dağlar (yerinden ayrılıp) yürüyecek.
Böylece yerküre de yörüngesinden çıkıp dümdüz bir yumurta gibi pürüzsüz hale gelecek, boşlukta kayıp gidecek yeni düzenin kurulacağı vakte kadar her şey denge ve düzenini kaybedecektir.
Neden kâinatın düzeni bozulacak?
Mevcut düzen, insanların ve diğer canlıların yaşamasına uygun şartları ve ortamı beraberinde taşımaktadır. Yeryüzünde insan nesli son bulunca, yani ruhlar alemindeki en son insan ruhu yeryüzüne inip kendine ait bedene girince, dünyanın ömrü tamamlanmış olacak. İkinci hayatı kalıcı olarak devam ettirecek yeni bir düzenin, ortam ve şartların hazırlanması gerekecek. Zira bugünkü mevcut düzen ve şartlar, ölümlü bir hayata göre plânlanmıştır. Ölümsüz kalıcı bir hayat için yeterli değildir. O bakımdan yeni bir düzenin kurulması zorunludur.
Hakkı Yalanlayan Ve Bâtılı Savunan İnkarcılar
«(Hakk'ı) yalanlayanların o gün vay haline!Ki onlar, daldıkları şeyde (küfür ve sapıklık içinde) eğlenip dururlar.»
Cenâb-ı Hak, kıyamet olayından iki safhayı haber verdikten sonra, hakkı yalanlayanların âhiret âleminde dört ayrı kınama ve suçlama ile karşılaşacaklarını bildirerek, duygu ve düşüncelerini yönlendirmeyi murad ediyor; dünya hayatında insanı saptıran iki büyük gaflet üzerinde durarak inkarcıları tehditte bulunuyor,
O yüzden âhirette, dünyadaki amellerine uygun olarak ilk adımda kınama, azarlama ve gerçeği hatırlatma cezası söz konusu oluyor; şöyle ki:
1- Kâfirler Cehennem ateşine zillet ve horluk havası içinde itilirler.
2- Onlara: «İşte yalan saydığınız ve sandığınız Cehennem budur» denilir.
3- «Yoksa buda mı bir sihir veya büyüdür?» şeklinde uyarılar yapılır.
4- «Girin oraya. İster katlanın, isterse katlanmayın sizin için birdir, fark etmez» denilir.
Bütün bu azap ve kınamalar, azarlama ve itilip kakılmalar, ilâhî adaletin gereği, sünnetullah'in icabıdır. Çünkü ceza amelin cinsindendir. Ce-nâb-ı Hak ancak âdildir, kimseye mümkün değil zulmetmez. Ama insan kendi kendine zulmeder.
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, dört önemli şeye yemin edilerek, ilâhî adalet gereği azabın mutlaka gerçekleşeceği haber verildi ve kıyamet olayı üzerinde durularak yönlendirici uyanlar yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'tan korkup kötülüklerden sakınan mü'min-lere hazırlanan altı yüksek nimete değiniliyor ve özendirici bilgiler veriliyor. Doğru yolda olup imân üzere ölen mü'minierin neslinin de, dosdoğru imân ettikleri takdirde, fazilet ve mükâfatta atalarına eriştirilecekleri müjdeleniyor. Sonra da Cennetin diğer gönül refahlaîıcı nimetlerinden söz ediierek, imân ve sâlih amele karşılık verilecek mükâfatın güzelliği üzerinde duruluyor.
Meali:
17- Şüphesiz ki muttâkîler (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden sakınan mü'minler) Cennetlerde nimet içindedirler.
18- Rablannın kendilerine verdikleriyle neşelenip zeuk-u safa sürmektedirler. Rabları, onları o çok yakıcı Cehennem azabından korumuştur.
19- İşlediklerinize karşılık afiyetle gönül huzuru içinde yeyiniz içiniz.
20- Bunlar, birer dizi halinde sıralanan kanepelere, tahtlara yaslanırlar ve biz, kendilerini iri kara gözlü eşlerle evlendiririz.
21- Onlar ki imân ettiler ve soyları da kendilerine îmân ile uydular, soylarını onlara eriştirip katarız ve biz, onların amellerinden hiçbir şey eksiltmeyiz. Her kişi kazandığına karşılık rehindir.
22- Onlara (Cennet'tekilere), canlarının çektiği meyvalardan ve etten sunarız.
23- Orada kadeh tokuştururlar ki, bunda ne bir boş-anlamsız saçmalama, ne de günaha sokma vardır.
24- Kendilerine ait hizmetçiler etraflarında dönüp dolaşırlar da sanki herbiri sedefteki saklı inciler gibi,.
25- Birbirlerine dönüp sorarlar;
26- Derler ki: «Hakikat biz bundan önce (dünya'da) ailemiz hakkında korkup endişe duyardık?
27- Allah, bize bol lûtufta bulundu da Cehennem'in kavurucu azabından korudu.
28- Şüphesiz biz, bundan önce de O'na yalvarıp ibâdet ederdik. Çünkü O, iyiliği bol, rahmeti geniştir.»
İlgili Hadîsler Ve Rivayetler
Tabiîn'den Saîd b. Cübeyr'in İbn Abbas (R.A.)dan mevkufen yaptığı rivayette buyuruluyor ki:
«Adam Cennet'e girince, ana-babasım, eşini ve çocuklarını sorar. Ona : «Sözünü ettiğin yakınların senin derecene erişememişlerdir» denilir. O da : «Ya Rabbî! Ben hem kendim için, hem de onlar için amel ettim» diyerek dileğini arzeder. Bunun üzerine, yakınlarının ona kavuşturulması emredilir.» [6]
«Şüphesiz ki Allah, sâlih kulun cennetteki derecesini yükseltir. O da : «Ya Rabbî! Bu derece bana nereden, nasıl olabilir?» diyerek hayretini dile getirir. Allah ona: «Bu, evlâdının senin için yaptığı duâ ve istiğfarın karşılığıdır» buyurur.» [7]
«Ademoğlu ölünce ameli kesilir. Ancak şu üç cihetten değil: Câri bir sadaka veya istifade edilen bir ilim veya kendisi için duâ eden bir evlât..» [8]
«Cennetlikler Cennet'e girdikten sonra, (din) kardeşlerini ve dostlarını görmek isterler. Bunun üzerine (kardeşinin veya dostunun) kanepesi getirilir de onun kanepesinin hizasına konulur. Herbiri kendine ait kanepesine oturup dayandığı halde dünyada olup bitenlerden, (o günlerde cereyan eden olaylardan) söz ederler. Biri diğerine şöyle der: «Dostum! Allah'ın hangi günde bizi bağışladığını bilir misin? Biz şu yerde bulunduğumuz günde Azız ve Celîl olan Allah'a duâ etmiştik de O bizi bağışlamıştı.» [9]
Takva Derecesine Eren Mü'minlerin Mükâfatı
«Şüphesiz ki muttâkîler (Allah'tan saygı ile korkup kötülüklerden sakınan mü'minler) cennetlerde nimet içindedirler..»
Kur'ân ilâhî metod gereği, önce insanlıktan yana çok yararlı olan beş önemli şeyi sıraladı ve arkasından kıyamet günündeki safhalardan birkaçına dikkatleri çektikten sonra, inkarcı sapıkları, azgın zâlimleri nasıl korkunç bir azabın beklediğini haber verdi. Sonra da kendini inkâr ve haksızlık fırtınasından; cehalet ve azgınlık karanlığından kurtarıp Allah sevgisi ve korkusu doğrultusunda hayatını ilâhî buyrukların ışığı altında düzene sokan mü'minlerin erişeceği on kadar gönül açıcı, mutluluk verici nimetleri sıralamaktadır:
1- Takva derecesine eren mü'minler cennetlerde nimetler içinde olacaklar.
Dünyada imân ve irfanın kalp ve ruhta oluşturduğu haz ve iştiyak, âhiret âleminde ilâhî iltifatın belirtisi olan Cennet'in nimetleriyle ve cema-lüllah ile son çizgisine ermiş olacak. Çünkü tahkiki imânın mükâfatı ancak Cennet'tir.
2- Mü'minler ebediyet yurdunda Rablarının verdiği mükâfatlarla neşelenip zevk ve safa süreceklerdir.
Çünkü orada teklif ve tekellüf yoktur. Sınavlar, mücadeleler, teklif ve tekellüfler çok gerilerde kalır; daha doğrusu onların dönemi kapanmış olur. Kişinin beraberinde getirdiği sağlam imân ve onun ürünü olan sâlih ameller değerlendirilir.
3- Cenâb-ı Hak o takva sahibi mü'minleri Cehennem azabından koruyacaktır.
Zira onların imân temeli üzerinde yükselttikleri iyi-yararlı amelleri, samimi niyetleri, kötülüklerine ağır gelir ve böylece «hüküm eksere göredir» kuralınca, onlar, suçlu günahkârlarla aynı çizgide tutulmazlar.
4- Dünyada ömrünü hak yolunda değerlendirip nefis ve İblİs'Ie mücadele ederek sâlih amellerde bulunan o mü'minler, Allah'ın şu iltifatına lâyık görüleceklerdir: «İşlediğinize karşılık afiyetle, gönül huzuru içinde yeyiniz, içiniz!»
5- Dünyada hak yolunda mücadele eden o bahtiyarlar, âhirette Cennet'in gönül çekici havası içinde karşılıklı tahtlar üzerinde oturup tatlı sohbetlerde bulunma İmkânına kavuşturulacaklardır.
6- Dünyada nefis ve şehvetinin aşırılıklarını frenleyip kendini meşru sınırlar içinde tutarak cadde-i haktan sapmayan o mü'minler için Cen-net'te eş olarak huriler hazırlanmıştır.
7- Sözü edilen o mü'minlerin soylarından da imân edenler arkalarından onlara kavuşturulacaktır. Kimsenin amelinden bir şey eksilmeksizin öncekilerin mükâfatının bir benzeri diğerlerine de verilecektir.
Kur'ân'ın bu beyânı, mü'min bir neslin mü'min nesil yetiştirmesinin lüzumunu tahrik ve teşvike yönelik bulunmaktadır.
8- Cennet mutlak anlamda mutluluk ve bolluk yurdudur. Mü'minlerin iştiha ettiği her şey orada mevcuttur. Dünyada kendini haramdan koruyup şüpheli şeylerden uzak tutan takva erbabına, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kalplerin tasavvur edemediği sonsuz mükâfatlar hazırlanmıştır.
9- Cennet yiyeceklerinin posası olmadığı ve alınan gıda ile vücut hep tazelendiği gibi, içkilerinin de sarhoş edici nitelikte bulunmadığı, insanı saçmalamaya itmediği bir gerçektir. O bakımdan Cennet'te pislik, kir, toz, moloz, çöp ve benzeri rahatsız edecek hiçbir şey söz konusu değildir. Bütünüyle huzur, güven, rahatlık, temizlik, saadet, neşe ve gönül yatışkanlığıdır.
10- Takva erbabı mü'minlerin etrafında hizmet aşkıyla dolaşan hizmetçilerden her biri sedefteki inci kadar temiz ve zariftir. Dünyada kendini Hakk'ın yoluna ve hizmetine veren mü'minlere Cennet'te devamlı hizmet edenler olacaktır.
Her Kişi Kazandığına Karşılık Rehindir
«Her kişi kazandığına karşılık rehindir.»
Burada «her kişi» sözü, zahirî itibariyle umum ifade ediyorsa da, Müd-dessir Sûresi 38. âyette, meymenetli mü'minler bu genellemenin dışında tutulmuştur. O halde «her kişi»den maksad, inkarcı sapıklar, zâlim mütecavizler, suçlu günahkârlardır. Kâfirler küfürlerinden kaynaklanan amellerine karşılık Cehennem'de rehîn tutulurlar. O amellerinin doğurduğu günahlardan başka kendilerine bir günah yükletilmeyeceği gibi, mükelleflerin de günahları kaldırılıp onlara yükletilmeyecektir. Ancak kişinin dünyada açtığı kötü çığırda yürüyenlerin kazandığı günahın bir misli kendisine yazılır. Böylece kötü amel bir borç, sahibi ise ona karşılık rehindir. Borç ödenmedikçe rehîn geri verilmez. İyi ve yararlı amel işlemek borcu ödemek demektir. Âhirette iyi-yararlı amel işleme diye bir teklif olmadığına göre, kötü amelinden dolayı rehîn tutulan kişinin kurtulma şansı da yok demektir. Ancak suçlu günahkâr mü'minlerin dünyada işledikleri sâlih amelleri, kötü amelleri karşısında ağır gelirse, o takdirde kurtulma şansı söz konusudur.
Cennet'te Meyva Ve Et Nimeti
Kur'ân'da cennet nimetleri sayılıp açıklanırken meyva ve etten ismen söz edilerek dikkatler bu iki maddeye çekilmektedir. Zira bu iki nimet ,dünya hayatında da insanın dengeli beslenmesi için son derece lüzumludur. Âhirette de onların gerekli olduğu anlaşılıyor. Ancak oradaki meyva ve et, dünyadakinden çok farklıdır. Meyvadaki vitaminler, etteki proteinler temel gıdalardır. Cennet'te bunlar en verimli ve hayatı devam ettirici özellikte hazırlanmıştır.
Sarhoş Etmeyen İçkiler
«Orada kadeh tokuştururlar ki, bunda ne bir boş ve anlamsız saçmalama, ne de günaha sokma vardır.»
Cenâb-ı Hak ilgili âyetle alkolsüz meşrubatı överek Cennetteki içkileri misal vermektedir. Anlaşılan odur ki, alkollü içkiler hem dünyada, hem de Cennet'te zararlıdır. O bakımdan bize emânet olarak verilen bu bedeni, zararlı maddelerle tahrip etmeden sağlığını, zindeliğini korumamız farzdır. Aksi halde hem emânete hiyânet, hem de kendimize haksızlık etmiş oluruz.
Âyette, Cennet'teki faydalı içkilerin iki özelliği konu edilmektedir: «lağv» ve «te'sîm». Birincisi, içenleri sarhoş etmiyeceğine ve o nedenle onlardan boş, anlamsız ve saçma sözlerin çıkmayacağına delâlet etmektedir. İkincisi ise, insanı dengesizliğe itmeyeceğini, günaha sokmayacağını, Hakk'ı unutturmayacağını belirtmektedir.
Ğılman Ve Vildân
«Kendilerine ait hizmetçiler etraflarında dönüp dolaşırlar da sanki herbiri sedefteki saklı inciler gibi..»
«Ğılman» ismi Kur'ân'da bir yerde geçer. «gulam»ın çoğuludur. Daha çok on yaşın üstündeki taze çocuklar hakkında kullanılır. Bu tariften anlaşılan şu ki: Cennet'te mü'minlere hizmet eden on yaş üstü çocuklar vardır. Ancak onların menşei nedir? Dünya'da henüz ergen olmadan ölen çocuklar mıdır, yoksa Cennet'te sırf hizmet için yaratılan ayrı varlıklar mıdır? Müfessirlerin bu hususta farklı tesbit ve yorumları olmuştur:
a) Mü'minlerin belirtilen yaşlarda ölen çocuklarıdır. Böyleoe Cenâb-ı Hak, cennetliklerin gönlünü ve gözünü çocuklarıyla da aydınlatacak ve onları orada biraraya getirecektir.
b) Başkalarının çocuklarıdır. Bunlar teklif çağına girmeden ölenlerdir ki, daha çok ana-babaları küfür üzere ölen kâfir ve müşriklerin çocukları olup, ilâhî tekliflerle henüz mükellef yaşa gelmeden dünyadan ayrılmışlardır ve «Her doğan çocuk fıtrat üzere (din ve Alfah duygusu, İslâm ruhu ve mayası) üzere doğar..» mealindeki hadîste ifadesini bulduğu üzere, bunlar kâfir ve müşrik sayılmadığından Cennet'e girme nimetine erdirilmiş ve mü'minlerin hizmetine verilmişlerdir.
c) Cennet'te huri misali, sırf mü'minlere hizmette bulunmaları için yaratılmışlardır. Ne yaşlanırlar, ne de tazelik ve zerafetlerini kaybederler.
Kur'ân'ın bir de altı yerinde «vildân» ismi geçmektedir. Onlardan dördü dünyadaki çocuklarla ilgilidir; ikisi ise. Cennette hizmet edecek çocuklar hakkında kullanılmıştır.
Bunun tekili «velîd» gelir. Hem çocuğa, hem de köleye delâlet ettiğini görmekteyiz. Ebû'l-Hasan'a göre : Bu isim hem erkek, hem de kız çocukları hakkında kullanılabilir. Tekili olan «velîd» ise, daha çok yeni doğan çocuk hakkında kullanılmıştır.
«Ğılman» ve «vildân» isimlerinin aynı mânaya gelmediği anlaşılıyor. Ancak bu iki kavramdan, Cennet'te mü'minlere, kimi on yaşından az yukarı, kimi de on yaşından aşağı olan çocukların hizmet edeceği istidlal edilmiştir. Bununla beraber bazı ilim adamları bunların eş anlamlı isimler olduğunu söylemiştir. Allah daha iyisini bilir.
Ailenin Sapmasından Endişe Duyup Tedbir Almak
«Birbirine dönüp sorarlar : Derler ki, «hakikat biz bundan önce (dünyada) ailemiz hakkında korkup endişe duyardık.»
Kur'ân-ı Kerîm, 25 ve 26. âyetlere göre, cennettekiler yerlerini alıp nî-metlere erişince, dünyada geçen hayatlarının önemli safha ve dönemlerini dpşünerek, o dönem ve safhalarda ilâhî buyrukların dışına çıkmaktan ne kadar korktuklarını; özellikle aile fertleri hakkında çok endişeli olduklarını birbirlerine anlatırlar. Karşılıklı sorular ve cevaplar sürüp gider.
Olacak oiayın olmuş gibi anlatılmasına gelince : Allah'a göre, olması kesinlik arzeden olaylar olrnuş gibi kabul edilir. Zira geçmiş, gelecek gibi zaman kavramları biz insanlara göredir; Cenâb-ı Hak için söz konusu değildir.
Böyleoe Kur'ân, ailesini düzen içinde yetiştiren, onların hak yolundan sapmalarını düşünerek tedbîr alan mü'minlerin Cennet'e lâyık olduklarını açıklamakta ve anlayabilenler için çok sağlam ve kalıcı kıstas ortaya koymaktadır.
Sonra da sapıtabilirim ve kötülüklere dalabilirim endişesiyle Allah'a duâ etmek, O'nun bu konuda yardımını beklemek konusu işlenmekte ve Cennet'e girecek olan takva sahibi mü'minlerin dünyada iken Allah'a yalvarıp duâ ettikleri misal verilmekte ve Cenâb-ı Hakk'ın iki sıfatı anılmaktadır : Berr ve Rahîm.
Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın bütün incelik, zerafet, doğruluk ve iyiliğin tek kaynağı olduğuna; ikincisi, dünyada imân doğrultusunda sâlih amellerde bulunan mü'minleri âhiret gününde de geniş rahmetine kavuşturacağına delâlet etmektedir.
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, sâlih amellerde bulunan mü'minlerden yana âhi-rette hazırlanan altı kadar yüksek nimetten söz edildi. Sonra da Cennet'in diğer göz ve gönül açan nimetlerinden bir kısmı haber verilerek imân edenlerin hevesi kamçılandı. Dünyada aile fertlerini doğru yolda tutmanın önemi üzerinde durularak uyarıcı işaretlerde bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Peygamber (A.S.)ın öğüt ve tebliğe devam etmesi emrediliyor. Ona «deli» damgasını vuranların yakın gelecekte kimlerin deli olduğunu görecekleri tehdit yoluyla haber veriliyor. Sonra da inkarcı müşriklerin akı! ve mantık dışı, gerçeğe ters düşen söz ve davranışları üzerinde durularak uyarıcı bilgiler sıralanıyor ve yakın gelecekte ilâhî hükmün tecelli edeceği müjdeleniyor.
Meali:
29- Sen, öğüt vermeye devam et. Sen, Rabbın nîmetiyle ne bir kâhinsin, ne de deli...
30- Yoksa onlar (senin için) «O şâirdir, zamanın tokadını yemesini bekliyoruz» mu diyorlar?
31- De ki: «Siz bekleye durun, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.»
32- Yoksa bunu (bu tutarsızlık ve çelişkiyi) akılları mı onlara emrediyor? Değilse onlar, azıp sapıtan bir millet midir?
33- Yoksa bunu (Kur'ân'ı) kendisi mi uydurup söyledi diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar.
34- Eğer doğru sözlü kimseler ise, bu sözün bir benzerini getirsinler!
35- Yoksa onlar, hiçbir şeysiz (plânsız, programsız rastgele)mi yaratıldılar? Değilse, yaratanlar kendileri midir?
36- Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar.
37- Yoksa Rabbın hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı (Kâinat'ta) hüküm ve saltanat kurup (düzeni) yürütenlerdir?
38- Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı (yükselip göklerin haberlerini) dinliyorlar? O halde dinleyenleri (bu hususta) açık belge, isbatlayıcı delil getirsinler.
39- Yoksa kızlar Allah'a, oğlanlar size, öyle mi?
40- Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar?
41- Yoksa gayb (görünmeyen, bilinmeyen hususlar), onların yanında bulunuyor da onu kendileri mi yazıp tesbit ediyorlar?
42- Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o küfre sapanlar kendileri tuzağa düşeceklerdir.
43- Yoksa onların, Allah'tan başka bir ilâhları mı var? Allah, onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.
44- Gökten bir kütlenin düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut kümesidir derler.
45- Sen onları çarpılacakları güne kavuşmalarına kadar bırak.
46- O gün onların hile ve tuzağı kendilerine hiçbir fayda verme? ve onlar yardım da olunmazlar.
47- Şüphesiz ki, zâlimler için bundan başka da azap vardır. Ama çoğu bunu bilmezler.
Rabbın hükmüne (o gelinceye kadar) sabret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimlzdesin. Kalktığında Rabbını hamd ile teşbih et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da teşbihe devam et.
İniş Sebebi
Kureyş Kabilesi'nin ileri gelenleri Dârünnedve'de toplanıp Hz. Muham-med (A,S.) hakkında tedbîr alınmasını ve Mekke'yi karıştırıp aileleri bölen bu akıma bir son verilmesini müzakere ediyorlardı. Onlardan biri şöyle öneride bulundu : «Muhammed'in (A.S.) ellerini arkasından bağlayıp hapsedin ve zamanın tokadını yiyip yok oluncaya kadar göz altında bulundurup bekleyin. Ondan önceki şâirler, örneğin Züheyr ve Nabİğâ gibi büyük üne sahip olanlar da zamanla yok olup silindiler.»
Bunun üzerine 20-30. âyetler indi. [10]
İlgili Hadîsler
«Bir şeyi uğursuz sayanı veya başlayacağı şeyin uğur getirmiyeceğini söyleyeni tasdik eden, kehanette bulunan, kâhine gidip onun dediğine inanan; sihir ve büyü yapan; büyücüye ve sihirbaza gidip onların dediklerini tasdik eden kimse bizden değildir.
Kim de bir kâhine (gaybden haber verene) gider ve onu tasdik ederse, Muhammed'e (A.S.) indirileni inkâr etmiş olur.» [11]
Bir adam Hz. Peygamber'e (A.S.) sordu:
— Ya Resûleflah! Büyük günahlar kaç tanedir? Cevap verdi:
— Dokuz tanedir. En büyüğü, Allah'a ortak koşmak, haksız yere bir mü'mini öldürmek, savaştan kaçmak, namuslu kadına zina suçlamasında bulunmak, sihir ve büyü yapmak ve yaptırmak, yetim malı yemek ve faiz yemektir.» [12]
«Kim bir kâhine gider de onun dediğini tasdik ederse, cidden o, Muhammed'e indirileni inkâr etmiş olur.» [13]
«Kim bir kâhine gider de onun dediğini tasdik ederse, Muhammed'e indirilenden ilgisi kesilir. Kim de ona gider, ama dediğini tasdik etmezse, kırk günlük (ve gecelik) namazı kabul olunmaz.» [14]
«Kim kehanette bulunur veya fala bakıp veya baktırıp kısmet ararsa ve yolculuğa çıkarken fala baktırıp ya da karşısına çıkan bir canlı sebebiyle onu uğursuz sayıp geri dönerse, yüce derecelere asla erişemez.» [15]
«Kim bir arrafa (gelecekten haber veren kâhin veya büyücüye) gider de ondan bir şey sorar ve dediğini tasdik ederse, kırk (gün ve) gece namazı kabul olunmaz.» [16]
Muhammed (A.S.) Ne Kâhin, Ne De Dengesiz İdi
«Sen,öğüt vermeye devam et. Sen, Rabbın nîmetiyle ne bir kâhinsin, ne de delisin.»
Kureyş Kabilesi'nin ileri gelenlerinden Şeybe b. Rebi'a, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz için «kâhin» derken, Ukbe b. Ebî Muayt, «aklî dengesi b~ö~-zuk» diyordu. İlgili âyetlerle bu gibi yersiz ve yakışıksız isnat ve suçlamalar reddedilmektedir. Aynı zamanda bu gibi sataşmalara Peygamberin önem vermemesi, tebliğ hizmetini sürdürmesi emredilerek, inkarcı sapıkların her zaman böyle ölçüsüzlüklerde bulunabileceklerine .işaret edilmektedir.
Hz. Muhammed'in (A.S.) üstün kişiliği, fevkalâde akıl ve zekâsı, dirayet ve yeteneği, vakar ve terbiyesi; hepsinin üstünde ilâhî vahye mazhar bulunması, bu gibi isnatların kin, haset, garezkârhk ve azgınlıktan kaynaklandığını ortaya koyuyor ve böyle diyenleri gülünç duruma düşürüyordu.
Kâhin : Kehanet kökünden türetilen sıfattır. Daha çok gâibden haber veren, büyü yapan, çakır gözlü bir çocuğu su dolu tas veya tırnak üzerine eğip cinlerden haber veren kimse hakkında kullanılır.
Kamus Şârihi ise, «kehanet» maddesi hakkında şu bilgiyi veriyor:
«Arapiarda kâhinler olurdu. Şakk ve Satıh adındaki şahıslar gibi. Şeytanlar göklere çıkmaktan men'ediimedikleri dönemde bazı olay ve haberleri meleklerden kaparak çalarlar ve onları (ilgili kişilere) naklederlerdi. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz peygamber olarak gönderilince, artık şeytanlar ve cinler göklere çıkmaktan men'edildiier.
Bazı kimseler cin taifesinden «huddam»la ilgili kurduğunu iddia eder. Oysa cinler gaybı bilmezler.»
et-Terğîb ve't-Terhîb sahibi Münzerî (656) «Kâhin» maddesi hakkında şu bilgiyi veriyor: «Gizli tutulan bazı şeyler hakkında haber verip bir kısmında isabet kaydeden, çoğunda ise hatâ yapan ve bu bilgileri cinlerin kendisine haber verdiğini iddia eden kimseye kâhin denir.» [17]
Kâhin Veya Büyücünün Verdiği Haber
Cinlerden kâfir olanlar, meydana gelen olayların bir kısmını vaktinde görüp tesbit etme şansına sahiptirler. Yalın zehirli ateşten, diğer bir anlatımla, ışından yaratıldıkları için cinler baş döndürücü bir hız ve hareket gösterebilirler. Ancak tesbit ettikleri olayların çoğunu net göremezler. Net olarak görebildiklerine de yalan katıp öylece kâhinlere fısıldarlar.
Kâhin ve büyücü, kendini şeytan ve cinne teslim edip bu husustaki ilâhî yasağı çiğnediğinden, cinlerden koruyan melek ondan uzaklaşır. Böylece kâfir cinlerin ona yaklaşıp fısıldaması kolaylaşır.
Bir takım yöntemlerle, ya tırnak, ya bir çanak su veya benzeri bir şeye görüntüleri akseder. Böylece kâhin, ya da büyücü o görüntülerle birlikte aldıkları mesajları değerlendirirler.
Şüphesiz bu değerlendirmenin % 10 isabetli olsa bile, % 9’u kapalı, dolaylı, yanlış ve isabetsizdir.
İslâm bütünüyle hukuk, adalet, ahlâk, fazilet ve kardeşlik dinidir. Dava konusu olan olayları şahit ve belgelerle değerlendirir. Bu hususta hâkim ne kendi kehânetiyle, ne de başkasının keşif ve kerâmetiyle amel edebilir. Aynı zamanda İslâm meselesinin çözümü için kâhinlere, büyücü ve üfürükçülere baş vurmayı küfür sayar; insanların bu gibi bâtıl yol ve hurafelerden; yalan ve çarpık haberlerden uzak kalmasını emreder.
Kâhin ve büyücülerden önemli bir kısmı ise, cinlerle temas kuramaz; ancak bazı gözboyama yolu ve yöntemiyle psikolojik tesir uyandırabilirler. Gelecekten ise, ne cinlerin, ne de kâhin ve büyücülerin haberdar olması söz konusudur. Nitekim Nemi Sûresi 65. âyette : «De ki: Allah'tan başka ne göktekiler, ne de yerdekiler gaybı bilir.» buyurulurken, Sebe' Sûresi 14. âyette, cinlerin gaybı bilmediği net olarak açıklanmaktadır. Ama Cenâb-ı Hak dilediği peygambere ve velî kuluna gaybı bildirir. Bu da bir istisna teşkil eder.
Ruhlardan mesaj aldıklarını sanan medyumlara da ancak kâfir cinler mesaj vermekte ve böylece bu fırsattan yararlanarak hissettirmeden semavi dinlerin teblîğ ettiği inancı temelinden yıkmakta ve sık sık Kur'ân ve Sün-net'e ters düşen, çelişkili bilgiler, haberler sunmaktadırlar. Sünnetullah gereği, ruhların insanlarla, yani dirilerle temas kurup gaybden haber vermesi yasaklanmıştır. Bunun sebebi ise gayet açıktır: Eğer yaşamakta olan insanlara ruhlarla ilgi kurma imkân ve yeteneği verilseydi, kitap ve peygamber göndermeye lüzum olmaz; aynı zamanda akıl ve idrâkin, irâde ve azmin rolü kalmazdı. Herkes ruhlardan alacağı habere ve bilgiye ister istemez inanacak ve ona göre kendine bir yol çizecekti. Böyle bir durumda iyilerle kötüleri ayırt edecek ilâhî kıstasın indirilmesi hikmete ters düşerdi.
Kur'ân Bir İnsan Tarafından Uydurulmuş Değildir
«Yoksa bunu (Kur'ân'ı) kendisi mi uydurup söyledi diyorlar? Hayır, onlar inanmazlar. Eğer doğru sözlü kimseler ise, bu sözün bir benzerini getirsinler.»
Kur'ân ve hadîslerde verilen haberlerin, gelecekle ilgili mesajların; bilimsel anlamda ana fikirlerin, temel bilgilerin, hukukî kuralların üzerinden on beş asır geçmesine rağmen hepsi de tazeliğini, lüzumluluğunu korumakta ve gerçeğrbulup ortaya çıkaran, ilimle hiçbir zaman ters düşmemektedir. Eğer -hâşâ- Hz. Muhammed (A.S.) bir kâhin veya şâir, ya da "büyücü olsaydı, diğer kâhinler, büyücüler ve şâirler gibi verdiği haberlerin, getirdiği sistemin çoğunun uydurma ve yalan olduğu kısa zamanda anlaşılır ve kendiliğinden silinip unutulmaya mahkûm olurdu.
Aklî dengesi bozuk bir kimsenin kafasından bu kadar mükemmel, mükemmelin de üstünde böylesine şaheser bir kitabın çıkması mümkün değildir. Aynı zamanda aklî dengesi yerinde üstün zekâ ve yeteneklere sahip büyük bir ilim adamının da böylesine cihanşümul bir kudrete sahip olan, hiçbir çağda cumhurun aklıyla ve gerçeği tesbit eden ilmi buluşlarıyla çelişkili olmayan bir kitap vücuda getirmesi düşünülemez. Bunun için Ona şair veya kâhin damgasını vurmaya çalışan putperest müşriklere Cenâb-ı Hak, şöyle denilmesini emretmektedir: «De ki, siz bekleye durun, doğrusu ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.» Yakın gelecekte benim ve bana indirilen kitabın nasıl bir rahmet ve mutluluk olduğunu göreceksiniz.
Gerçeği Görebilmenin İki Önemli Sebebi
Gerçeği görebilmek, büyük bir irfan ve insaf işidir. Herkes duygusunun, ön yargısının perdesini yırtarak akıl ve irfan gözüyle hakikati arama külfetine katlanmak istemez. İnsanların çoğu nefis ve maddenin; duygu ve ihtiraslarının esiridir. Hz. Muhammed (A.S.), aldığı vahiy ve sergilediği hakikatlerle insan aklına, vicdanına ve sağduyusuna birden seslenmektedir. Ama dün Mekkeli putperestler, bugün materyalist ve komünistler, duygularını maddeyle, akıllarını çıkmaza sokan felsefeyle birleştirip kafalarında bir ön yargı oluşturmuşlardır. O bakımdan çoğunu saplandığı ve şartlandığı bâtılın büyüleyici havasından kurtarmak çok zordur.
Plânsız Hilkat Olmaz
bir şeysiz {plânsız, programsız rasgele) mi yaratıldılar? Değilse, yaratanlar kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar.»
Mekkeli putperestler, Allah hakkında az bir bilgiye sahip bulunuyorlardı. Bunun için insanın nasıl yaratıldığını, ilk insanın yeryüzüne nasıl ayak bastığını bilmiyorlardı. Bu sebeple de çoğu, rastgele, plânsız, programsız, gayesiz ve amaçsız bir hılkata inanıyor veya öyle sanıyorlardı. Günümüzün materyalistleri ise, biraz daha farklı ve teorik bilgilere dayanarak yaratılışın oluşmasını şöyle iddia ediyorlar:
«Dünya üzerindeki canlılar da birdenbire değil, inorganik maddelerden organik maddelerin, protoplazmanın oluşmasını olası kılan şartlar gerçekleştikten sonra ortaya çıkmaya başlamışlardır. Bunlar çevrelerini kuşatan doğa (tabiat) ile savaşa savaşa, farklılaşa farklılaşa evrim sprialini geliştirmişlerdir.»[18]
Görüldüğü gibi, materyalist inkarcının bütün iddiaları birer varsayımdan öteye geçmemekte; şuursuz, cansız maddenin, şuurlu maddeye dönüştüğünü söyleyerek gerçek anlamda bilimsel ölçülerden uzak bir iddiayla beyin yıkamaya çalışmaktadır.
İnatçı İnkarcılara Yöneltilen On Soru
Kur'ân, Hz. Muhammed'in (A.S.) her türlü gerçek dışı söz ve davranıştan uzak ve pak bulunduğunu; tebiîğ ettiklerinin hepsinin ilâhî kaynaktan indirilme olduğunu açıkladıktan sonra, inanmayan maddecilere, bâtılı savunan sapıklara, iddialarında doğru iseler Kur'ân'ın bir benzerini hazırlayıp getirmelerini önermekte ve arkasından akıl ve düşüncelerini hakka yönlendirmek, idrâklerini gerçeği araştırmaya çevirmek için on kadar soru tevcîh etmektedir:
1- «Yoksa onlar, hiçbir şeysiz (plânsız, programsız rasgele) mi yaratıldılar?»
İnsan en güzel biçim ve ölçüde, yetenek ve yapıda yaratılmıştır. Bu konuda inorganik maddelerin organik maddelere dönüşüp tekâmül ede ede bugünkü çizgiye geldiğini söylemek, insanın hılkatındaki plân ve programı ve her organı üzerinde yer alan ilâhî damgayı görmemek, anlamamak demektir.
Aynı zamanda organik maddede oluşan protoplazmaya canlılık vasfının nereden, nasıl geldiğini isbat eden bilimsel bir tesbit de yoktur. İlim bu noktada âciz kalmaktadır. Nerede kaldı bir sürü tutarsız, çelişkili varsayımlarla hilkati isbat etmek, insanın menşeini belirlemek.
2- «Değilse, yaratanlar kendileri midir?»
Dekart'ın da dediği gibi, insan kendi yaratıcısı değildir. Çünkü o takdirde insan, kendini daha başka şeylerle de donatıp acaip bir şekil almış olur ve birbirlerinden farklı durumlar arzederlerdi. Oysa genetik kodda kayıtlı bulunan kalıtım hep devam etmekte, insan türünde bir başkalaşma söz konusu olamamaktadır.
Gerçek bu olunca, bu kadar yeteneklerle donatılıp vücuda getirilen insanı, mutlaka belli bir plân ve programa göre yaratıp biçimlendiren vardır ve onun da çok üstün kudret ve sınırsız ilme ve irâdeye sahip olması gereklidir. İşte hak dinler o kudrete «Allah» demektedir.
3- «Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar kesinlikle inanmazlar.»
Kâinatta hem bütünde, hem parçada hâkim olan mükemmel düzen ve denge kanunu bir tesadüfün eseri midir? Milyarlarca tesadüfler nasıl birbirini izleyip bu düzen ve dengeyi oluşturabildi? Bu mümkün müdür? Birden ona kadar numaralandırıp cebimize yerleştirdiğimiz on düğmeden ilk bir numaralıyı çekip çıkarmamız yüzde bir ihtimaldir. İkinci defa elimizi sokup iki numaralı düğmeyi çekip çıkarmamız binde bir ihtimaldir. Üçüncü defa üç numaralı düğmeyi çıkarmamız milyonda, belki on milyonda bir ihtimaldir. Hakikat bu olunca, kâinatta binlerce kanun kusursuz işlemekte, denge ve düzeni korumaktadır. Birine tesadüf denilse, bu yüzde bir ihtimaldir; ikincisine tesadüf denilse bu binde bir ihtimaldir...
«Yoksa Rabbın hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa onlar mı (kâinatta) hüküm ve saltanat kurup (düzeni) yürütenler?»
Hüküm ve saltanat onların elinde ve tasarrufunda olsaydı, hem bugünkü düzen devam etmezdi, hem de kaynakları devam ettirme imkânları bulunmazdı.
5- «Yoksa onların merdivenleri var da onunla mı (yükselip göklerin haberlerini) dinliyorlar?»
Dev adımlarla ilerleyen teknoloji, henüz güneş ailesini bile tam anlamıyla keşif ve tesbit etmiş değildir. Kâinatın büyüklüğünün ışık hızıyla izahına bakılınca, insanoğlunun ne kadar âciz ve zayıf olduğu kendiliğinden anlaşılır. Komşu gezegenlere merdiven kurmaya çalışan, yani teknik imkânlarla oralara ayak basmak isteyen insan, henüz aneak Ay'a ayak basabilmiştir.
6- «Yoksa kızlar Allah'a, oğlanlar size, öyle mi?»
Bu ne fena ve ne haksız bir taksim! Kendilerine yakıştıramadıklarını Allah'a yakıştırmaları ne büyük küstahlık! Oysa Cenâb-ı Hak, her türlü beşerî sıfatlardan, sonradan arız olan vasıflardan pâk ve münezzehtir. O mutlak ganîdir; her şey onun eseri ve ancak O'na muhtaçtır; O ise hiç kimseye muhtaç değildir.
7- «Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar ağır bir borç altına mı giriyorlar?»
Peygamberin hizmeti bütünüyle ilâhî rızaya yönelik olup hasbîdir. Tebliğ ve irşad görevini yerine getirirken hiç kimseden bir ücret ve benzeri bir karşılık beklemez. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'den önce gönderilen her peygamber, hitap ettiği topluma şöyle demiştir: «Sizden buna karşılık bir ücret istemiyorum; benim ücretim, ancak âlemlerin Rabbına aittir.»
Eşitlikten, hürriyetten, insan haklarından, hukuk devletinden söz edip dem vuran maddeciler hiçbir zaman eşitlik, hakkaniyet ve gerçek anlamda hürriyet getirmemişlerdir. İşçi ve ırgatı kendi ideolojileri doğrultusunda kullanarak ancak dengesizlik ve anarşizmi doğurmuşlardır. İşin başında olanlar hep aslan payını alıp götürmekte, sömürdüğü halkı ve ırgatı karın tokluğuna çalıştırmaktadırlar.
8-«Yoksa gayb (görünmeyen, bilinmeyen hususlar), onların yanında bulunuyor da onu kendileri mi yazıp tesbit ediyorlar?»
Daha henüz fizik âleminden çok az şey tesbit edebilen insanoğlu, nerede kaldı fizikötesini keşfedip hakikatleri öğrenebilsin? Kâinatta kurulu düzenin işleyişinde sayısı belirsiz meleklerin hizmet vermesinden haberleri vamıdır?
İddiaları da, yazdıkları ve ileri sürdükleri hususların çoğu da varsayımdan ileri geçmemektedir. Teorik bilgilerinin çoğu hakikate ters düşmekte ve ciddi hiçbir çözüm getirmemektedir.
9- «Yoksa bir hile ve tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama o küfre sapanlar kendileri tuzağa düşeceklerdir.»
Bâtılı savunup hakkın nurunu söndürmek için akla gelmedik hile ve entrikalara baş vuranlar, hiçbir zaman o nuru söndürememişlerdir. Zira hak incelir ama kopmaz, ışığı azalabilir ama bütünüyle sönmez. O bakımdan hazırladıkları her hile ve tuzağa sonunda kendileri düşmeye mahkûm olmuş; yetiştirdikleri maddeci ve inkarcı kuşaklar onları kemirip bitirmiştir.
10-«Yoksa onların Allah'tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.»
Allah'ı bırakıp birtakım canlı-cansız mahlûku ilâhlaştıranlar, sadece kendilerini aldatmakta ve yetişmekte olan yeni nesillere en büyük kötülüğü yapmakta ve gelecek kuşaklara en fena mirası bırakmaktadırlar. Manevî boşluk içinde bunalan toplumların bugün hazin akıbetlerini görmekteyiz. Maddî refah bir dereceye kader tatmin edebilmiş, ondan sonra amaçsızlık, başı boşluk, uyuşturucu, içki, kumar, zina, livata ve benzeri kötülükler zincirin halkaları gibi birbirine eklenerek ıslâhı gayr-i mümkün bir çizgiye gelip dayanmıştır. Cinsel sapıklık, uyuşturucu ihtilası, sözde medeniyet denilen hayat sistemi henüz çaresi bulunmayan birtakım öldürücü hastalıkları doğurmuştur. Milletler yaptıkları hatâları anlayıp Hakk'a dönünce-ye kadar bu öldürücü, kahredici hava esmeye devam edecek ve insanlığı kemirip tüketecektir.
Gökten Kütlenin İnmesi
<<Gökten bir kutIenin düştüğünü görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut kümesidir derler.»
Şuârâ Sûresi 187. âyetin tefsirinde açıklandığı üzere, inkarcı sapıklar, inatçı zâlim zorbalar, Hz. Peygamber'e (A.S.) : «Eğer doğrulardan isen haydi göğün bir parçasını üzerimize düşür», diyerek, ilâhî azaba inanmadıklarını tekrarlayıp duruyorlardı. Konumuzu oluşturan 44. âyetle, onların inatlarında ısrar edecekleri belirtilerek, «gökten bir kütlenin (meteorit) düştüğünü görseler, birbirinin üstüne yığılmış bulut kümesidir, derler» buyu-rularak, putperestlerin cahilane tutumları, yanlış ve sakıncalı düşünce ve inançları tasvîr edilmekte, kâinat olaylarının sebep ve hikmetini bilmediklerine işarette bulunulmaktadır.
Böylece Cenâb-ı Hak, inkarcı azgın putperestlerin üzerine azap olarak büyük bir kütlenin düşürülmeyeceğini dolaylı şekilde bildirerek, onları bundan başka bir kuvvetin te'dip ve terbiye edeceğini kapalı bir anlatımla haber vermektedir. Nitekim Mekke'nin fethi, onları azgınlık ve küfürleriyle birlikte alaşağı edip inatlarını kırdı ve İslâm'a girmekten başka çareleri kalmadığını onlara öğretti.
Özellikle 45-49. âyetlerle onlar aleyhine gelişecek günlerin çok yakın
olduğuna değinilerek mü'minlerin biraz daha sabırlı ve temkinli olmaları tavsiye ediliyor.
Peygamber (A.S.) Allah'ın Gözetiminde Bulunuyordu
«Rabbın hükmüne (o gelinceye kadar) sabret. Şüphesiz ki sen, bizim gözetimimizdesin..»
İlâhî rahmet, inayet ve gözetime rağmen, Resûlülah (A.S.) Efendimiz kendine düşen hizmeti ve uygulanacak metodu kusursuz sürdürüyor; bu arada her türlü saldırı ve hezeyana göğüs gerip sabrediyordu. Zira Mekke'de bir iç çatışma ve vuruşmaya yol açmanın hiç doğru olmayacağını biliyor ve arkadaşlarını ona göre eğitip yetiştiriyordu.
48 ve 49. âyetlerle bu metod bir defa daha işlenerek, Hz. Muhammed'in (A.S,) asla hezimete uğramıyacağı. Onun hep ilâhî gözetim altında korunduğu ve başarılı sonuca adım adım yaklaştığı dolaylı şekilde ifade ediliyor.
Fırtınalı, Mücadeleli Dönemler İbâdeti Unutturmamalıdır
«Kalktığında Rabbınıhamd ile tesbîh et; gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da teşbihe devam et.»
Hakk'in bâtıl ile mücadelesinin amaçlarından biri, insanı başkasına kulluktan ve kölelikten kurtarıp Cenâb-ı Hakk'a kul yapmaktır. O halde bu mücadelede zaman gelir hak zayıflayabilir; aralıksız saldırılara mâruz kalabilir. Günün şaşırtıcı olaylarının, fırtınalı dönemlerinin tesirinde kalıp can, mal, evlâd, makam ve mansıb kaygısına düşerek ibâdeti bırakmak veya ihmal etmek, ya da unutmak, şüphesiz ki başarısızlığın, hezimete uğrayıp yenilmenin tâ kendisidir. Çünkü böylesine bir panik ve şaşkınlık, mücadelenin asıl amacını belirsiz hale getirir ve dolayısıyla mücadele anlamsız ve hikmetsiz kalır.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, Peygamber'e (A,S.) hitap ederken dolayısıyla bütün mü'minlere şu emri vermektedir: «Bir meclisten kalkıldığında veya namaza, veya uykudan, ya da herhangi bir toplantıdan kalkıldığında Rabbını hamd ile tesbîh et. Gecenin bir bölümünde ve yıldızların batmasının ardından da tesbîhe devam et.» Çünkü Allah'a bu vakitlerde yönelip O'nun kudret ve azametini düşünmek, imânı güçlendirir, zekâyı açar, ruhu cilalar, kalbi takviye edip azim ve cesareti artırır.
Kalkacağın Zaman Tesbîh Et
Kur'ân bu hususta mutlak bir ifade kullanarak, kalkmayı Resûlüllah'ın yorum ve açıklamasına bırakmıştır. O bakımdan Efendimiz (A.S.) şöyle buyurmuştur:
«Kim bir mecliste oturur da boş ve anlamsız söz ve davranışları coğa-lırsa, meclisten kalkmadan önce şöyle desin : «Sübhânelfahi ve bi-hamdike, eşhedü ellâ ilahe illâ ente, esteğfiruke ve etubu ileyke». İşte kim böyle derse, mutlaka o meclîste olan şeylerden dolayı bağışlanır.»[19]
İbn Ömer (R.A.) diyor ki: ,
— Resûlüllah (A.S.) Efendimizin, bulunduğu bir meclisten henüz kalkmadan en az yüz defa : «Rabbım, beni bağışla. Şüphesiz ki sen tevbeleri çokça kabul eden ve çok bağışlayansın» dediğini sayardık. [20]
Gecenin bir bölümünde tesbîhe gelince :
Bu daha çok teheccüd namazına işarettir. Ayrıca akşam ve yatsı namazlarını da kapsamına almakta ve böylece beş vakit namaza işaret edilmektedir.
Teheccüd namazı, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e vacip idi. Ümmetine ise sünnet kılınmıştır. Ancak unutmamak gerekir ki, gecenin bir bölümünde uykudan kalkıp namaz kılmak, zikir ve teşbihte, duâ ve niyazda bulunmak, bütünüyle rahmet, feyiz ve bereket; nur ve hidâyettir.
Yıldızların batmasının ardından tesbîhe gelince : Bu cümle üzerinde farklı yorum ve açıklamalar yapılmıştır:
a) Hz. Ali, Câbir ve Enes'e (Allah hepsinden razı olsun) göre ; Sabahın iki rek'at farzıdır.
b) Dahhak ve İbn Zeyd'e göre : Sabah namazının kendisidir, farz ve sünneti kapsamaktadır. Taberî bu yorumu tercih etmiştir.
c) İbn Abbas'a (R.A.) göre : Namazların arkasından yapılan teşbihlerdir.
d) Tirmizî'nin tesbitine göre : Fecir doğmadan önce iki rek'at namaz kasdedilmiştir.
Sûrenin başında birtakım değerlere yemin edilerek başlandı ve İslâm'ın yakın gelecekte zafere kavuşacağına işaret edilerek, belli vakitlerde Cenâb-ı Hakk'ı hamd ile tesbîh etmemiz emredilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a na-müte-nahi hamd-u senalar; doğru yolu bulmamızda bize rehberlik edip Hakk'ın sözünü bize teblîğ eden Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e salât-ü selâmlar olsun.
[1] Tefsîr-i Kurtubî : 17/58- LÜbabu't-te'vîl : 4/186
[2] Lübabu't-te'vîl : 4/186
[3] Müslim/imân: 264
[4] İbn îshak - Kurtııbî : 17/58
[5] Tefsîr-i Kurtubî : 17/58
[6] Taberânî : İbn Abbas (R.A.)dan - îbn Kesîr : 4/242
[7] Taberânî/Kur'ân : 38 "
[8] Müslim/vasiyyet : 14- Ebû Dâvud/vasayâ : 14- Tirmizî/ahkâm : 36- Ne-sâî/vasayâ : 8- Ahmed : 2/316, 350, 372
[9] Müsned-i Bezzar : Enes b. Mâlik (R.A.)den - îbn Kesîr : 4/242
[10] İbn İshak : îbn Abbas (R.A.) dan- tbn Kesîr : 4/243
[11] Müsned-i Bezzar/îsnad-i ceyyid ile - Taberânî - Ahmed: 2/408. 429. 476
[12] Taberânî : Übeyd b. Umeyr'den
[13] Müsned-i Bezzar/İsnad-i ceyyid ile
[14] Taberânî : Reşîd b. Sa'd tarikiyle Enes b. Mâlik (R.A.) den
[15] Taberânî : Vesile b. Eska' (R.A.) den
[16] Taberânî : İki ayrı isnadla
[17] et-Terğîb ve't-Terhîb: 4/440- Mısır: 1933
[18] Davranışların Kökeni :. 22/1978- Sorum Yayınları/İstanbul 1978
[19] Müsned-i Ahmed : 2/494
[20] Eba Dâvud/vitir : 26
İslami Okul Okulların En Önemlisi