Necm Suresi - Kuran - 053Necm - 3. Sayfa
1- Peygamberin Söyledikleri:
2- Rasûlullah (sav)'ın İçtihadı:
1- İyilik Yapanlar ve Günahkarlık:
2- "Küçük Kusurlar (el-Lemem)"
3- Allah'ın Geniş Mağfireti:
NECM
SURESİ
Rahman ve Rahim Allah'ın adı ile
Mekke'de inmiştir. Altmışiki âyettir.
el-Hasen, İkrime, Ata ve Cabir'in görüşüne güre tamamı Mekke'de inmiştir. İbn Abbas ile Katade ise şöyle demişlerdir: Bu sûreden bir âyet müstesnadır. O da yüce Allah'ın: "O kimseler ki küçük kusurlardan başka günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar..."(53/32) âyetidir. Sûrenin altmışiki âyet olduğu da söylenmiştir.
Surenin tümüyle Medine'de indiği de söylenmiştir. Ancak sahih olan bunun Mekke'de indiğidir. Çünkü İbn Mesııd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: en-Necm, Rasûlullah (sav)'ın Mekke'de ilan etliği ilk sûredir. [1]
Buhari'de, İbn Abbas'lan şöyie dediği rivayet edilmektedir: Peygamber (sav) en-Necm Sûresi'nde (secde âyetinde) secde etti. Onunla birlikle müs-lümanlar da, müşrikler de, cinler de, insanlar da secde etti. [2]
Abdullah b. Mesud'dan rivayete göre Peygamber (sav) en-Necm Sûresi'-ni okumuş ve bunun için secde etmiştir. Onlardan (orada bulunanlardan) secde etmedik hiçbir kimse kalmadı. Aralarından bir adam bir avuç çakıl tası y:ı da toprak alıp, yüzüne doğru kaldırdı ve: Bu kadarı bana yeter, dedi. Abdullah (b. Mesud) dedi ki: Ben onun daha sonra kâfir olarak öldürüldüğünü gürdüm. Bunu da Buhari ve Müslim rivayet etmişlerdir[3]
Burada sözü edilen "adam"in adı Umeyye b. Haleftir. Buharı ile Müslim'de Zeyd b. Sabit (r.a)'dan gelen rivayete göre; kendisi Peygamber (sav)'a: "Battığı zaman yıldıza andolsun ki" sûresini okudu, fakat secde etmedi[4]
el-Araf Sûresi'nin sonlarında (7/206. âyet, 2. başlık ve devamında) bu hususa dair görüşler zikredilmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun. [5]
1. Battığı zaman yıldız(lar)a andolsun ki:
2. Arkadaşınız asla sapmadı, batıla da yönetmedi.
3. O, kendi nevasından bir söz söylemez.
4. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir. 5- Ona çetin güçler sahibi öğretti.
6. O, büyük bir güce sahiptir. Hemen asıl şeklinde doğnıluverdi.
7. Ye o en yüksek ufukta idi.
8. Sonra yaklaşıp sarktı.
9. Böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı;
10. Kuluna vahyettlğini vahyetti.
Battığı zaman yıldıza andolsun ki" buyruğu hakkında İbn Abbas ve Mü-cahid şöyle demişlerdir; "Battığı zaman yıldıza andolsun ki" buyruğu, tan yeri ile birlikte batan Süreyya yıldızına andolsun ki, demektir. Süreyya yıldızı, her ne kadar sayıca birçok yıldız olmakla birlikte Araplar Süreyya'ya bir yıldızmış gibi adını verirler. Denildiğine güre o yedi yıldızdan oluşan bir topluluktur. Bunların altısı görünür, bir tanesi ise gizlidir. İnsanlar onu görüp görmemekle görme kuvvetlerini sınarlar. Kadı Iyad'ın eş-Şifa adlı eserinde belirtildiğine göre Peygamber (sav) Süreyya (Ülker) yıldızında onbir yıldız görürdü.
Yine Mücahid'den nakledildiğine göre: İndiği zaman Kur'ân'a andolsun ki, demektir. Çünkü Kur'ân da nücum haiinde (kjsım kısım, parça parça anlamında ve aynı zamanda yıldızlar demektir) inerdi. el-Ferra da böyle demiştir. Yine ondan nakledildiğine göre; semadaki bütün yıldızların battığı zamanını kastetmektedir. Bu el-Hasen'in de görüşüdür. O şöyle demektedir: Yüce Allah bactığı zaman yıldızlara yemin etmektedir. Çoğul anlamı olmakla birlikte, tekil lafız ile ifade edilmesi anlatım üslubuna aykırı değildir. Nitekim çoban şöyle demiştir:
"Yıldız(lar)ı (yansıttığından ötürü) o dopdolu tencerede sayarak geceyi geçirdi, Yiyenlerin elinde çabukça donuveren (o yemeğin tenceresinde)."
Ömer b. Ebi Rabia da şöyle demektedir;
"Semadaki yıldız(lar)m en güzeli Süreyya yıldızıdır, Süreyya ise yeryüzünde kadınların en güzelidir."
Yine el-Hasen şöyle demektedir: Burada "yıidız"dan kasıt, kıyamet gününde yıldızlann döküleceği vakittir. es-Süddî de şöyle demektedir: Burada "yıldız"dan kasıt Zühre (venüs) yıldızıdır. Çünkü Araplardan bir topluluk bu yıldıza ibadet ediyorlardı.
Bununla kastedilenin şeytanların kendileriyle taşlandığı yıldızlar olduğu da söylenmiştir. Bunun sebebi de şudur: Yüce Allah Muhammed (sav)'ı peygamber olarak göndermeyi murad edince doğumundan önce yıldızlar çokça dökülmeye başladı. Ondan dolayı Araplar oldukça korktular ve kendilerine kehanette bulunan gözleri kör bir kahinin yanına koştular. O da onlara olaylar hakkında haber veriyordu. Bu olay hakkında da ona soru sormaları üzerine o: Oniki burca bir bakınız. Eğer bu burçlardan birisi düşmüşse dünyanın sonu geldi, demektir. Eğer onlardan hiçbir şey düşmemişse dünyada çok büyük bir iş meydana gelecek demektir. Bunun üzerine dikkatle olayları incelemeye koyuldular. Rasûlullah (sav) peygamber olarak gönde-rilince, İşte uyarılıp dikkat kesildikleri büyük iş o oldu. Yüce Allah da: "Battığı zaman yıldıza andolsun ki" diye buyurdu. Yani o batan yıldız, işte bu ortaya çıkan peygamberlik dolayısıyla batmıştır.
Buradaki "yıldız"dan kastın sapı, gövdesi olmayan bitki olduğu da söylenmiştir. "Kayması" ise yerin üzerine düşmesi demektir.
Cafer b. Muhammed b. Ali b. el-Hüseyn (Allah onlardan razı olsun) dedi ki: "Yıldıza andolsun" buyruğunda Muhammed (sav)'ı kastetmektedir. "Battığı zaman" da Miraç gecesi semadan yere indiği zaman demektir. [6]
Urve b. ez-Züheyir (r.a)'dan rivayete göre Ebu Leheb'in oğlu Utbe, Rasû-lullah (sav)'ın kızı ile evli idi. Şam'a gitmek istedi. Andolsun Muhammed'e gidip ona eziyet edeceğim, dedi. Yanına varıp: Ey Muhammed ben "battığı zaman yıldızı, yaklaşıp sarkanı inkar ediyorum" eledi, sonra da Rasûluüah (sav)'ın yüzüne tükürdü, kızını boşayıp ona gönderdi. Rasûlullah (sav) da: "Allah'ım Sen bunun üzerine yırtıcı hayvanlarından birisini musallat et." diye bedduda etti. Bu esnada Ebu Talib de orada bulunuyordu. Bu duadan endişeye kapıldı ve: Ey kardeşimin oğlu, sen bu duayı yapmayabil irdin dedi. Utbe babasına gidip, ona durumu haber verdi. Sonra da Şam'a çıktılar, bir yerde konakladılar. Oradaki manastırdan bir rahip onların yanına gelip: Burası yırtıcı hayvanı çok olan bir yerdir, dedi. Ebu Leheb arkadaşlarına: Ey Kureyş topluluğu bu gece siz bizi koruyunuz. Çünkü ben Muhammed'in yaptığı bedduanın oğlumu tutacağından korkuyorum, dedi. Bunun üzerine develerini toplayıp etraflarında çöktürdüler ve özellikle Utbe'yi gözetlemeye koyuldular. Bir arslan gelip onların yüzlerini koklamaya başladı ve nihayet Ut-be'ye bir darbe indirip onu öldürdü. Hassan da şöyle demiştir:
"Bu sene kimisi ailesinin yanına dönse bile, Yırtıcı hayvanın yediği kimse geri dönemez."
Aslında ("yıldız" anlamı verilen): "Çıkmak, doğmak'' demektir. Mesela "Diş çıktı", "Filan kişi filan ülkede çıktı" yani sultana bas kaldırdı, denilir.
("Battı" anlamı verilen): "İnmek ve yere düşmek" demektir. Kullanım şekli itibariyle: "İndi, iner, inmek" diye kullanılır ve " Gitti, gider, gitmek" fiilinin kullanımına benzer. Şair Züheyr söyle demektedir: "O develeri, çakılı bol ve yürünmesi zor yüksekçe yerlere çıkardı ve onlar yıkılıyordu, Tıpkı halatlarla aşağı sarkıtılan kovanın düşmesi gibi."
Bir başka şair de şöyle demektedir:
"Bizler Belakis el-Kâa' denilen yerde iken Hızlı gidiyorken; develer de alabildiğine iniyorken Seni hatırladım da kalbime bir düşünce saplandı Gevşetti gücümü artık, yoluma devam edemedim."
el-Esmaî dedi ki; Üstün ile " Yukarıdan aşağıya doğru düştü, düşer" demektir. " Geceleyin yürüyüşüne devam elti" anlamındadır. aynı anlamda iki ayrı söyleyiştir. İşte şair bu iki söyleyişi de şu beyitinde birarada kullanmış bulunmaktadır:
"Nice konak yeri vardır ki, ben olmasaydım sen oradan aşağı düşerdin, Dağın en yüksek tepesinden bütünüyle düşen bir şeyin düşüşü gibi."
Sevgi ve muhabbeti anlatmak itin de esreli olarak: "Sevdi, sever, sevmek" denilir.
"Arkadaşınız asla sapmadı" buyruğu yeminin cevabıdır. Yani Muharnmed (sav) haktan uzak düşmedi, ondan başka bir tarafa sapmadı.
"Batıla da yönelmedi." buyruğundaki fiilin mastarı: Doğrunun zıttı" demektir.
O sapkın bir kimse olmadı. Batıl bir söz söylemedi, diye de açıklanmıştır. İstediğinden mahrum düşmedi diye de açıklanmıştır. "Mahrum kalmak, zarara uğramak" demektir. Şair şöyle demiştir:
"Kim bir hayır görse; över insanlar onun durumunu.
Kim de istediğini elde edemezse, hüsranından dolayı kınayıcısız kalmaz."
Yani istediğini elde edemeyen kimseyi insanlar kınar.
Diğer taraftan bu buyruğun vahiyden sonraki durumu haber vermek mahiyetinde olması mümkün olduğu gibi, genel olarak bütün halleri hakkında haber vermek mahiyetinde de olabilir. Yani o her zaman için Allah'ı tevhid eden birisi idi. Yüce Allah'ın: "Kitabın da, imanın da ne olduğunu bilmezdin." (eş-Şura, 42/52) buyruğunu açıklarken, eş-Şura Sûresi'nde belirttiğimiz gibi doğru olan tta budur.
"O kendi hevastndan bir süz söylemez. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir" buyruğuna dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız: [7]
1- Peygamberin Söyledikleri:
"O kendi nevasından bir söz söylemez" buyruğu hakkında Katade şöyle demiştir: O Kur'ân'ı kendi nevasından söylemez. "O" kendisine "bildirilen bir vahiyden başkası değildir."
Bir başka açıklama da şöyledir: "Kendi hevasından", nevası ile konuşmaz, demektir. Bu açıklamayı Ebu Ubeyde yapmıştır. Yüce Allah'ın: "Sen bunu bir bilene sor." (el-Furkan, 25/59) buyruğunun, onun hakkında sor anlamında olması gibidir.
etvNehhas dedi ki: Katade'nin açıklaması daha uygundur ve bu durumda: "...'dan" gerçek anlamı İle kullanılmış olur. Yani onun söyledikleri, onun öz görüşünden değildir. Söyledikleri ancak yüce Allah'tan bir vahiy ile ortaya çıkar. Çünkü bundan sonra "o bildirilen bir vahiyden başkası değildir" diye buyurutmaktadır. [8]
2- Rasûlullah (sav)'ın İçtihadı:
Rasûlullah (sav)'ın karşı karşıya kaldığı olaylar hakkında içti had etmesinin caiz olmadığını söyleyenler bu âyet-i kerimeyi delil gösterebilirler. Yine bu âyet-i kerimede sünnetin de amel bakımından tıpkı Allah tarafından indirilmiş vahiy gibi olduğuna delalet vardır. Bu hususa dair el-Mikdam b. Madî Kerib'in rivayet ettiği hadis bu kitabımızın "Mukaddime"sinde ("Kitabın sünnet ile açıklanması bu hususta gelen rivayetler" başlığı altında) açıklanmış bulunmaktadır, Yüce Allah'a hamdolsun.
es-Sicistanî dedi ki: Arzu edilirse: "O bildirilen bir vahiyden başkası değildir" buyruğu, "Arkadaşınız asla sapmadı" buyruğundan bedel de kabul edilebilir. '
Ancak İbnu'l-Enbarî şöyle demektedir: Bu yanlıştır. Çünkü: "diıj): Değildir" lafzının "nun'unun şeddesiz hali, olumsuz (u)'dan bedel olamaz. Buna delil de bir kimsenin -Allah'a yemin ederim ben kalkmadım, ben ancak oturuyorum anlamında: diyemeyeceğidir,
"Ona çetin güçler sahibi öğretti." el-Hasen'in dışında diğer müfessirle-rin görüşlerine göre maksat Cebrail (a.s)'dır. el-Hasen ise; bu yüce Allah'tır demiştir. Onun bu görüşüne göre: "O büyük bir güce sahihtir" buyruğunda ifade tamam olmaktadır. Bu da güç sahibi anlamındadır ve "kuvvet" yüce Allah'ın sıfatlarındandır. Buyruğun asıl anlamı, halatı ileri derecede bükmekten gelmektedir. Bükmek adeta çözülmesi oldukça zor olacak şekilde en ileri dereceye ulaşıncaya kadar devanı ettirilmiş gibi bir mana ifade eder.
Daha sonra yüce Allah: "Hemen asıl şeklinde doğruluverdi" diye buyurmaktadır. Burada da yüce Allah'ı kastetmiş olur. Yani yüce Allah Arşın üzerinde istiva etti. Bu anlamdaki bir açıklama el-Hasen'den rivayet edilmiştir.
er-Rabî' b. Enes ile el-Ferra da şöyle demişlerdir: "Hemen asıl şeklinde doğruluverdi ve o en yüksek ufukta İdi." Yani Cebrail ve Muhammed -ikisine de sejam olsun- doğrukıverdiler. Bu da: " O" zamiri ile gizli ve mer-fu bulunan zamire atıf olunduğunu kabul etmeye binaen böyle bir anlam kazanır. Fakat Arapların çoğu böyle bir yerde atıf yapmak istediklerinde ma'-tufun-aleyhin (yani üzerinde alıf yapılanın) zamirini açığa çıkartır ve: "O ve filan istiva etti" derler. "(O) ve filan istiva etti" şeklinde kullanımları çok azdır. el-Ferra şu beyiti zikretmektedir:
"Kayın ağacının değneğinin gittikçe sağlamlaştığmı görmez misin? Onun hiçbir zaman u fal ip giden sütleğen otuna denk olmadığını da."
'h O ve sütleğen otu bir olmaz" demektir. Bunun bir benzeri de yüce Allah'ın; " Biz ve babalarımız toprak olduktan sonra mi?"(en-Neml, 27/67) buyruğu da buna benzemektedir.
Bu da: "Biz toprak olduktan sonra bi2 ve -atalarımız da rm..." anlamındadır.
Âyete gelince: "Cebrail'in kendisi ve Muhammed -ikisine de selam olsun- İsra gecesinde o en yüksek ufukta doğruldular" demek olur. (el-Rabi' ile el-Ferra'nın) zamire atıf yapılmasını caiz kabul etmesi tekrarlanmaması içindir. Ancak ez-Zeccac şiirdeki zaruret müstesna bunun caiz olduğunu kabul etmemektedir.
Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir; Cebrail o en yüksek ufukta doğ-ruluverdi. Bu daha güzel bir manadır. Doğruluveren Cebrail ise o takdirde "o büyük bîr güce sahiptir" buyruğu onun vasfı hakkında olup onu güzel bir konuşma sahibi olmakla nitelendirmektedir. Bu açıklamayı îbn Abbas yapmıştır. Katade ise: O uzun ve güzel bir yaratılışa sahiptir demektir, demiştir. Sağlıklı bir beden ve her türlü kusurdan uzak bir yapıya sahip anlamında olduğu da söylenmiştir. Peygamber (sav)*ın: "Sadaka zengin, güçlü ve azaları yerli yerinde, sağlam hiçbir kimseye helal değildir." [9]buyruğu da bu kabilden olur. İmruu'1-Kays de şöyle demiştir:
"Aralarında her zaman bir çare sahibi idim
Yaratılışı sapasağlam ve işlerinde güvenilir bir kişi idim."
"O büyük bir güce sahiptir" buyruğunun büyük güç ve kuvvet sahihi demek olduğu söylenmiştir. el-Kelbî dedi ki: Cibril (a.s)'ın gücünün bîr parçası da onun Lut kavminin şehirlerini yerin en alt tabakasındaki köklerinden söküp, bunları kanatları üzerine alıp, semaya kadar yükseltmesi, semada bulunanların köpeklerinin ulumalarını, horozlarının ötüşmelerini işitecekleri bir noktaya kadar çıkarttıktan sonra altüst etmesidir. Yine onun ileri derecedeki gücünün bir göstergesi de şudur: O İblisi Arz-ı mukaddesin bir yerinde İsa (a.s) ile konuşurken görmüş, kanadıyla ona hafifçe dokunmakla Hind'de en uzak bir dağa kadar atmıştır. Yine çokluklarına ve sayıca kalabalık olmalarına rağmen, Semud kavmine bir çığlık atması üzerine, onların sönmüş bir ateş gibi hareketsiz, dİ2İeri üzerine çöküvermiş hale gelivermeleri de onun gücündendir. Semadan peygamberlere inip yine oraya göz açıp kırpmaktan daha hızlı bir zamanda yükselmesi de onun gücündendir.
Kutrub dedi ki: Araplar sağlam görüşlü, ü.stün akıllı her kimseye "; Büyük bir güç sahibi" derler. Şair de şöyle demiştir:
"Sizlerle karşılaşmadan önce ben sağlam bir görüş sahibi ve akıllı birisi idim, Benimle davalaşan, tartışan herkesin tartıldığı bir terazisi vardır, bende"
Cebrail'in isabetli görüşü ve sağlam aklının bir göstergesi olarak; yüce Allah bütün peygamberlere gönderdiği vahyine onu emin kılmıştır. el-Cevhe-rî dedi ki: İnsandaki tabiatın dört temel unsurundan birisidir. Aynı zamanda bu güt; ve sağlam akıl anlamına da gelir, " Sağlam akıl sahibi, güçlü adam" demektir. Şair şöyle demiştir:
"Sen oldukça cılız bir adam görür ve onu küçümsersin
Fakat o elbiselerin içinde son derece güçlü bir arslan bulunur."
Lakît dedi ki:
"Nihayet eğriliğe rağmen sağlam kararını verdiğinde, sağhmâı, ne dilinde tutukluk yardi, yumuşak ve zelildi."
Mücahid ve Katade de: "O büyük bir güce sahiptir" buyruğunu büyük kuvvet sahibi diye açıklamışlardır. Hufaf b. Nedbe'nin şu beyi tinde de bu anlamda kullanılmıştır:
"Ben büyük güç sahibi bir kimaeyim, beni (hayatta) bırak Musibetlere karşı duranlar arasında ve ben sapasağlamım."
O halde kuvvet, güç hem yüce Allah'ın sıfatlarındandır, hem de yaratılmışların sıfatları ndandır.
"Hemen asıl şekilde doğruluverdi." Önceden açıklattığımız gibi kasıt Ceb-rai! (a.s)dır, Yani Muhammed (sav)'a öğrettikten sonra semada bir yere doğru yükseldi. Bu açıklamayı Said b. el-Müseyyeb ile İbn Cübeyr yapmıştır.
"Doğruluverdi" buyruğunun, yüce Allah'ın kendisini yaratmış olduğu aslî suretinde dikîliverdi, anlamında olduğu da söylenmiştir. Çünkü Cebrail, Peygamber (sav)'a diğer peygamberlere geldiği şekilde, Ademoğullaıı suretinde geliyordu. Peygamber (sav) ondan yüce Allah'ın yaratmış olduğu şekilde kendisine görülmesini İstedi. O da Hazreti Peygambere iki defa aslî suretinde göründü. Birisinde yerde, birisinde de semada idi. Yerdeki görünmesi en yüksek ufukta olmuştu. Peygamber (sav)'da Hira dağında idi. CebraiJ doğu tarafından ona göründü ve doğudan batıya kadar yeri kapattı. Peygamber (sav) da baygın yere düştü. Ademoğulları suretinde onun yanına indi ve onu bağrına bastı. Yüzünden toprağı silmeye koyuldu. Peygamber (sav) kendisine geldiğinde: "Ey Cebrail! Ben yüce Allah'ın böyle bir surette bir kimseyi yaratmış olduğunu düşünememiştim," dedi. Cebrail: Ey Muhammed! Ben sadece kanatlarımdan ikisini açtım. Benim herbiri doğu ile batı arasındaki mesafe genişliğinde olan altıyüz tane kanadım var. Peygamber "Bu pek büyük bir şeydir" deyince, Cebraii şöyle dedi: Halbuki ben yüce Allah'ın yarattığı diğer şeylere göre ancak çok küçük bir yaratık kalıyorum. Yüce Allah İsrafil'i altıyüz kanatlı olarak yaratmıştır. O kanadın herbiri benim bütün kanatlarım kadardır. O bile bazan yüce Allah'ın korkusundan küçük bir kuş kadar oluncaya kadar küçülür.
Bunun delili de yüce Allah'ın: "Andolsun ki o kendisini apaçık ufukta #ör-müştür." (el-Tekvh, 81/23) buyruğudur. Peygamber Efendimizin Cebrail'i semada görmesi ise Sidretu'i-Münteha yakınında olmuştur. Peygamberler arasında onu bu surette Muhammed (sav)'dan başkası görmüş değildir.
Üçüncü bir görüşe göre "hemen doğroluverdi" buyruğu Kur'ân onun göğsünde dosdoğru bir şekilde yerleşti, anlamındadır. Bu görüş de iki şekilde açıklanır. Birincisi Kur'ân'ı Muhammed'in üzerine İndirdiği zaman Cebrail'in göğsünde doğruiuverdi. İkincisi de Cebrail, üzerine indiği zaman Muhammed'in göğsünde doğruluverdi.
Dördüncü bir görüşe göre "hemen doğruluverdi" buyruğu ile kastedilen Muhammed (sav)'dır. Bu da İki şekilde açıklanır: Birincisine göre; o güç ve kuvvetinde mutedil oldu. İkincisine göre ise, risaletinde mutedil oldu demektir. Bu iki görüşü el-Maverdî zikretmiştir.
Derim ki: Birinci görüşe göre ifade: "O büyük bir güce sahiptir"
buyruğunda ifade tamam olmaktadır. İkincisine göre ise ifade: "Çetin güçler sahibi" buyruğunda tamam olmaktadır.
Beşinci bir görüşe göre bu, hemen yükseliverdi anlamındadır. Bu da iki türlü açıklanır. Birincisi Cebrail (a.s) az ünce sözünü ettiğimiz üzere mekanına yükseldi, ikincisine göre de Peygamber (sav) miraç ile yükseldi.
Altıncı bir açıklama şekline göre "hemen doğruluverdi" buyruğundan kasıt, yüce Allah'tır, Yani o -el-Hasen'in görüşüne göre- Arşın üzerine istiva etti, demektir. Bu husustaki açıklamalar daha önce el-Araf Sûresi'nde (7/54. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.
"Ve o en yüksek ufukta idi." cümlesi hal konumundadır. Yüksek olarak doğruluverdi, anlamındadır. Bu da Cebrail, gerçek sureti ile yükseğe doğru doğruldu, demektir. Daha önce belirttiğimiz gibi, onu bu şekliyle görmek isteğini belirtinceye kadar, Peygamber (sav) bundan Önce bu sureti üzere onu görmemişti.
Uftık; semanın bir tarafıdır, çoğulu "afak" diye gelir.
Katade dedi ki: Ufuk güneşin doğduğu yerdir. Süfyan da böyle demiştir: Ufuk güneşin doğduğu yerdir. Buna benzer bir rivayet de Mücahîd'den nakledilmiştir. Bu lafız "ufk" ve "ufuk" şeklinde söylenir. "Zorluk" anlamında "usr" ile "usur" demek gibi. Bu daha önce "Ha, Mim. es-Secde" de (Fus-silet, 41/53. âyette) geçmiş bulunmaktadır, "Göz kamaştırıcı bir at" derken bu lafız ölreli okunur. Dişisi hakkında da böyle denilir. Şair şöyle demektedir:
"Saçlarımı tarıyor, eteklerimi çekiyorum Silahlarımı ise koyu kırmızı bir at taşıyor."
Buradaki "ve o" lafzındaki zamir ile Peygamber (sav)'ın kastedildiği, "en yüksek ufuk" buyruğu ile de İsra gecesinin kastedildiği söylenmiş ise de zayıf bir görüştür. Çünkü: O ve filan kişi doğruldu" denilir ama -aynı anlamda olmak üzere-; şiir de zaruret hali olmadıkça; (trttijtijs-»i ) denilmez.
Doğrusu doğruluverenin Cebrail (a.s) olduğudur ve o sırada Cebrail en yüksek ufukta aslî suretinde görünmüştü. Çünkü Cebrail vahiy için indiğinde Peygamber (sav)'a bir adam suretine bürünüyordu. Peygamber (sav) onu gerçek suretinde görmek isteyince, o da doğu ufkunda doğrulu verince ufku doldurdu.
"Sonra yaklaşıp sarktı." Yani Cebrail yeryüzünün en yüksek ufkunda doğ-ruluverdikten sonra yaklaştı "ve sarktı." Peygamber (sav)'ın üzerine vahyi indirdi. Yani Peygamber (sav) onun azametini görüp de bu husus kendisini dehşete düşürünce, yüce Allah, Peygamber (sav)'a vahiy getirmek üzere yaklaştığında Cebrail'i tekrar bir insan suretine döndürdü. İşte yüce Allah'ın "kuluna yahyettiğini vahyettl" buyruğu bunu anlatmaktadır. Yani yüce Allah Cebrail'e vahyetti ve o sırada Cebrail "böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı." Bu açıklamayı İbn Abbas, el-Hasen, Katade, er-Rabî' ve başkaları yapmıştır.
Yine yüce Allah'ın: "Sonra yaklaşıp, sarktı" buyruğu hakkında İbn Ab-bas'tan gelen rivayete göre anlamı şudur: Şanı yüce Allah Muhammed (sav)'a "yaklaşıp, sarktı." Buna yakın bir rivayeti Enes b. Malik, Peygamber (sav)'dan nakletmekledir. Onun emri ve hükmü peygambere yaklaştı; demektir.
"Sarkma"nın asıl anlamı bir şeye doğru ona yaklaşıncaya kadar inmek demektir. Burada bu lafız "yakınlaşmak" yerinde kullanılmıştır. Şair Lebid şöyle demektedir:
"Geri dönüp üstüne sarktım
O sırada yerin üzerinde de karanlığın dipleri vardı."
cl-Ferra'nın kanaatine göre de: " Sarktı" lafzındaki "fe'; harfi, "vav" anlamındadır. İfade de; " Sonra Cebrail sarktı ve yaklaştı" takdirindedir. Şu kadar var ki; eğer iki fiilin anlamı bîr veya bir gibi olursa, arzu edilen fiil öne alınır ve mesela: "Yaklaştı ve yaklaştı" denilirken (aynı anlamdaki) bu iki fiilden istediğimizi öne alabiliriz. "Bana hakaret etli ve kötülük etti" ya da "bana kötülük etti ve hakaret etti" demek de böyledir. Çünkü hakaret etmek ve kötülük etmek aynı şeydir. Nitekim yüce Allah'ın: "O saat (kıyamet) yaklaştı ve ay yarıldı." (el-Kamer, 54/D buyruğunda da böyledir. Anlam İse -Allah-u a!em-: Ay yarıldı ve kıyamet yaklaştı, anlamındadır. el-Cürcanî dedi ki: İfadede takdim ve tehir vardır. Sarktı ve sonra yaklaştı, demektir. Çünkü sarkmak, yaklaşmanın sebebidir. İbmı'l-Enbarî'de şöyle demiştir: Sonra Cebrail sarktı yani semadan indi ve Muhammed (sav)'a yaklaştı.
İbn Abbas dedi ki: Refref, Miraç gecesinde Muhammed (sav)'a doğru şarklı, onun üzerine oturdu. Sonra yükseltildi ve Rabbine yaklaştı. Bu ilende gelecektir.
Anlamın, Muhammed en yüksek ufukta bulunuyor iken Cebrail doğru-luverdi, şeklinde olduğunu söyleyenler şunu da söyleyebilmekledirler: Sonra Muhammed Rabbine şanını yükseltmek anlamı ile yaklaştı ve sarktı, yani secdeye kapandı. Bu da ed-Dahhak'ın görüşüdür.
el-Kuşeyrî dedi ki; Buna güre " Sarktı"; " Nazlandı" anlamındadır. Bu Ha "Zan etti" anlamında kullanılmasına benzer. Ancak bunun böyle olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü "nazlanmak" kulluk sıfatları arasında beğenilen bir nitelik değildir.
"Böylece İki yay kadar veya daha da yaklaştı." Yani Muhammed, Rabbine ya da Cebrail'e "iki yay kadar" yaklaştı. İki Arap yayı kadar demektir. Bu açıklamayı İbn Abbas, Ata ve el-Ferra yapmışlardır,
ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet yüce Allah'ın: "Böylece iki yay kadar... yaklaştı* buyruğunun takdiri nasıldır? diye sorulacak olursa, şöyle deriz: Onun yakınlık mesafesinin miktarı iki yay gibi idi. Burada bu muzaflar hazfedilmiş-tir. Ebu Ali, şairin:
"Ve o beni Cezime'den bir parmak kadar mesafede tuttu."
mısraını, bir parmak mesafesi kadar tuttu, anlamındadır diye açıklaması buna benzer.
"Veya daha da yaklaştı." ifadesi de sizin takdirinize göre bu kadar yaklaştı demektir. Yüce Allah'ın: "Veya daha fazlasına." (es-Saffat, 37/147) buyruğunda olduğu gibi.
es-Sıhak'ta da şöyle denilmektedir:
"İkisi arasında bir yay iniktarı kadar uzaklık vardır" demektir. Zeyd b. Ali de: "Kadar" diye okumuştur Aynı zamanda: diye de okunmuştur. Bunu da ez-Zemahşerî zikretmiştir.
"Yayın tutulduğu yer ile kirişinin bağlandığı yer arasındaki mesafe" demektir. Herbir yayın bu şekilde iki yeri bulunmaktadır.
Kimisi de yüce Allah'ın: "İki yay kadar" buyruğu hakkında; yüce Allah bununla: "Bir yayın kirişinin bağlandığı iki noktayı murad etmiştir, demiştir. Ancak burada tesniye yapılan kelime kalbolmuşlur. (Birinci kelimede tesniye takısı gelmesi gerekirken, ikinci kelimeye getirilmiştir.)
Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
"Sizden herhangi birinizin cennette bir yay mesafesi kadar veya bir kamçısı kadar bir yeri dünyadan ve dünyadaki herşeyden hayırlıdır." [10]
Sahih'te de Ebu Hureyre'den şöyle dediği zikredilmektedir: Peygamber (sav) buyurdu ki; "Sizden herhangi birinizin cennetteki bir yaylık mesafesi, dünyadan ve onun içindeki herşeyden hayırlıdır." [11] Burada yayın misal verilmesi mesafe itibariyle farklı olmadığından dolayıdır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Kadı lyad dedi ki; Şunu bil ki, yüce Allah'a izafe edilen yaklaşmak ve yakınlık herhangi bir şekilde mekan yaklaşması ya da mesafe yakınlığı değildir. Peygamber (sav)'in Rabbine yaklaşıp yakınlaşması onun mevkiinin büyüklüğünü açığa çıkarmak, rütbesinin şerefini yüceltmek, marifet nurlarını, aydınlığını etrafa göstermek, gayb ve kudretinin sırlarını müşahede etmesini sağlamaktır. Yüce Allah'ın ona yakınlaşması ise ona bir lütuftur, ona ünsiyettir, ona huzur vermektir, ikramdır. Peygamber (sav)'ın "Rabbimiz dünya semasına iner.'[12] şeklindeki ifadeleri de bu şekillerden birisi ile yorumlanır. Bu da icmal, kabul ve ihsan nüzulüdür. Kadı (Iyad) dedi ki: Yüce Allah'ın: "Böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı" buyruğuna geünce, zamirin Cebrail'e değil de yüce Allah'a ait olduğunu kabul edenlerin görüşüne göre bu yaklaşmanın en ileri derecesini, mekanın lütfunu, marifetini izah edilmesini ifade eden bir tabirdir. Muhammed (sav)'ın gerçek anlamı ile gözetildiğini, onun arzusunun kabul edildiğini, isteklerinin yerine getirildiğini, ona lütfün açığa çıkarıldığını, makamının yakınlığını, yüce Allah'a yaklaşmışhğını ifade eder. Bu hususta yapılan tevil Peygamber (sav)'ın: "Kim Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım. Bana yürüyerek gelene Ben koşarak gelirim. "[13] İfadeleri gibi tevil edilir ki; bu da duanın kabul edilmesi anlamında bir yakınlık, ihsanın gelmesi ve umulanların acilen verilmesi anlamındadır.
Şöyle de açıklanmıştır: "Sonra" Cebrail Rabbine "yaklaştı... böylece iki yay kadar veya daha da yaklaştı." Bu açıklamayı Mücahid yapmıştır. Buna rivayet edilen şu hadis delil teşkil eder: "Melekler arasında yüce Allah'a en yakın olan Cebrail (a.s)'dır." [14]
Bir açıklamaya güre de "ev: Veya" burada "vav: Ve" anlamındadır. Yani iki yay kadar ve daha da yakın oldu demek olur. Bunun: " Hatta" anlamında olduğu da söylenmiştir. Hatta daha da yakın... demek olur.
Said b. el-Müseyyeb dedi ki Arap yayının yay sahibinin omuzu-na attığı taraf olan ve kirişinin bağlandığı üst tarafıdır. Herbir yayın da (bu durumda) tek bir "kab"ı (yani kirişi) olur. Bu buyruk Cebrail (a.s)'ın, Muham-med (sav)'a iki yayın kirişi kadar yakınlaşmış olduğunu haber vermektedir.
Said b. Cübeyr, Ata, Ebu İshak el-Hemdanî, Ebu Vail ve Şakik b. Seleme de şöyle demişlerdir: "Böylece iki yay kadar... yaklaştı." İki arşın kadar demektir. Çünkü "kavs': kendisiyle herşeyin ölçüldüğü zira' (arşın) demektir. Ayrıca bu bazı Hicazlıların da söyleyişidir. Bunun Ezdişenueİilerin söyleyişi olduğu da söyLenmiştir.
el-Kisaî de şöyle demiştir: Yüce Allah'ın: "Böylece İki yay kadar veya daha da yaklaştı" buyruğu ile tek bir yayı kastetmiştir. Şairin şu beyitinde olduğu gibi:
"Çok uzak, oldukça yüksek ve bitkisi bulunmayan iki geçit Ben onu tek bir yolla aşıp geçtim, iki yolla değil."
Şair burada tek bir geçiti kastetmektedir.
" Yay" hem müzekker, hem müennes kullanılır. Müennes kullananlar bunun küçültme ismini yaparken: "Yaycık" derler. Müzekker kabul edenler de: derler. Darb-ı meselde de: "O en hayırlı yaycıktan bir oktur" denilmektedir. Çoğulu şekillerinde gelir. Ebu Ubeyde şu mısraı zikretmektedir:
"Ve o neşeli kimseler yaylara kiriş taktılar."
Aynı zamanda: " Kabta geriye kalan kuru hurma" demektir. "Kavs: Yay" semadaki burçlardan birisidir. Ötreli olarak ise rahibin manastırı demektir. Şair bir kadından sözederken şöyle demektedir:
"Elbette beni ve hatta manastırda iki yün elbise giyeni fitneye düşürür."
"Kuluna»vahyettiğini vahyetti." buyruğu ile ona indirilen vahyin şanının büyüklüğü anlatıl maktadır. Vahyin ne demek olduğu daha önceden açıklanmıştır.[15]Vahiy bir şeyi hızlıca bırakmak demektir. " Çabuk olun, çabuk olun" tabiri de buradan gelmektedir. Yani yüce Allah kulu Muhammed (sav)'a vahyettiği şeyleri vahyetti.
Anlamın: "Kuluna" Cebrail (a.s)'a "vahyettiğini vahyetti" şeklinde olduğu da söylenmiştir. Cebrail, Allah'ın kulu Muhammed (sav)'a Rabbinin kendisine vahyetliği şeyleri vahyetti, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı er-Rabî', el-Hasen, İbn Zeyd ve Katade yaprmştır. Katade dedi ki: Allah Cebrail'e vahyetti, Cebrail de Muhammed'e vahyetti.
Şöyle denilmiştir; Acaba buradaki vahiy müphem midir? Bundan dolayı biz ona muttali olamamakla birlikte genel olarak ona iman etmemiz istenmekle bizim ibadetimizin taleb edildiği bir husus mudur? Yoksa bilinen ve tefsir olunmuş (açıklaması yapılmış) bîr husus mudur? Bu hususta iki görüş vardır. Said b. Cübeyr ikinci görüşü kabul etmiş ve şöyle demiştir: Yüce Allah, Muhammed'e: Ben seni yetim bulup sonradan seni barındırmadım mı? Seni şaşkın bulup sonradan seni doğruya iletmedim mi? Seni fakir bulup, ihtiyaçtan kurtarmadım mı? "Biz senin için göğsünü yarmadık rnı? Üzerindeki -sırtına pek ağır gelen- yükünü kaldırmadık mı? Senin şanım yükseltmedik mi?" (İnşirah, 94/1-4) diye buyurmuştur.
Bir diğer açıklamaya göre: Yüce Allah ona: Ey Muhammed, cennet sen oraya girinceye kadar bütün peygamberlere senin ümmetin de oraya girinceye kadar bütün ümmetlere yasaktır, diye vahyetli, [16]
11. Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı.
12. Şimdi siz gördükleri hakkında onunla tartışıyor musunuz?
13. Andolsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü.
14. Sidretu'l-Münteha yanında.
15. Cennetuİ-Me'va da onun yanındadır.
16. O vakit Sidreyi bürüyen buruyordu.
17. Göz başka yöne kaymadı ve aşmadı da.
18. Andolsun ki Rabbinİn büyük âyetlerinden görmüştür.
"Gözüyle gördüğünü kalb yalanlamadı." Yani Mııhammed (sav)'ın kalbi Miraç gecesi (gördüklerini) yalanlamadı. Çünkü yüce Allah onun görmesini kalbine yerleştirmişti ve nihayet yüce Rabbini de görmüştü. Allah bunu da ru'yet (görmek) olarak ifade buyurmuştur.
liunun güz ile gerçek bir görme olduğu da söylenmiştir.
Birinci açıklama İbn Abbas'tan rivayet edilmiştir. Müslim'in, Sa/ıiTı'inde ise Peygamber Efendimizin Rabbini kalbi ile gördüğü belirtilmektedir. [17] Bu Ebu Zerr ile ashab-ı kiramdan bir topluluğun görüşüdür.
İkincisi ise Enes'in ve bir başka topluluğun görüşüdür. Yine tbn Abbas'tan şöyle elediği rivayet edilmiştir: Sizler candan dostluğun İbrahim'e, kelamın Musa'ya, ru'yetin Muhammecl (sav)'a tahsi.s edilmesine hayret mi ediyorsunuz? Yine İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz Haşimoğulları-na gelince, Muhammecl Rabbini iki defa görmüştür, diyoruz, üu hususa dair açıklamalar, daha önce el-En'am Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Gözler ona erişemez. O ise bütün gözleri kuşatmıştır." (el-En'am, 6/103) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır.
Muhammed b. Ka'b da şunu rivayet etmektedir: Ey Allah'ın rasûlü, eledik. Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun. Rabbini gördün mü? diye sorduk. O: "Rabbimi kalbim(in gözü) ile iki defa gördüm." dedi, sonra da yüce Allah'ın: "Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı" buyruğunu okudu. [18]
Üçüncü bir görüşe göre de o yüce Allah'ın celalini ve azametini görmüştür. Bu görüş el-Hasen'in görüşüdür,
Ebu'l-Aliye rivayetle dedi ki: Rasûlutlah (sav)'a: Rabbini gördün mü? diye soruldu, o da şöyle buyurdu: "Bir ırmak gördüm. Irmağın ötesinde bir perde, perdenin ötesinde de bir mum gördüm. Bundan başka bir şey de görme-dim." [19]
Müslim'in, Sahih'İnde Ebu Zerr'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Ra-sûluilah (sav)'a: Rabbini gördün mü? diye sordum. Or "(O) bîr nurdur. O'nu nasıl görebilirim?" diye buyurdu, [20]
Yani'ondan gelen nur beni etkisi altına alarak O'nu görmemi engelleyecek şekilde gözlerimi kamaştırdı. Buna diğer rivayette gelen: "Bir nur gördüm"[21] ifadesi de delil teşkil etmektedir.
İbn Mesud dedi ki: Cebrail'i gerçek suretinde iki defa gördüm.
Hişam, İbn Amir'den ve Şam ahalisinden naklen "yalanlamadı" anlamındaki buyruğunu şeddeli olarak: diye okuduklarını rivayet etmiştir. Yani Muhammed'in kalbi o gece gözleriyle gördüklerini yalanlamadı. Aksine onları tasdik etti. Buna göre "Şey" lafzı her hangi bir harf-i cer takdir etmeksizin bu fiilin mefulüdür. Çünkü bu fiil bu şekilde şeddeli olarak kullanılırsa, harf(-i cer) olmadan teaddi eder. Bununla birlikte: "Şey", anlamında ism-i mevsul olup, aidi hazfedilmistir. Fiille birlikte mastar olması da mümkündür. Diğerleri ise şeddesiz okumuşlardır.
Yani: " Muhammed'in kalbi gördüğü şeyler hususunda yalan söylemedi" demek olup, burada sıfat harfini ("de" anlamını veren edatı) düşürmüş olmaktadır. Hassan (r.a) da şöyle demiştir:
"Eğer bana o söylediğin sözü doğru söylediysen, el-Haris b. Hişam'm kurtuluşu gibi kurtulursun."
Burada da; Bana söylediğin o şeyde" anlamındadır. Yine de fiille beraber mastar olması da mümkündür. anlamında olması da mümkündür. Muhammed (sav)'in kalbi gördüğü o şeyi yalanlamadı, demek olur.
"Şimdi siz gördükleri hakkında onunla tartışıyor musunuz?" buyruğun-
daki: " Şimdi siz... onunla tartışıyor musunuz" lafzını Hamza ve el-Kisaî "elif'siz olarak "te" harfi üstün ve "siz onu inkar mı ediyorsunuz" an-lamında: diye okumuşlardır. Bu okuyuşu Ebu Ubeyd tercih etmiştir. Çünkü o şöyle demiştir: Onlar onunla tartışmadılar, onu inkar ettiler. Nitekim "Hakkını inkar etti" ve: Hakkını ben inkar ettim" denilir, Şair de şöyle demiştir:
"Sen dosdoğru, samimi ve gerçekten ikram sahibi bir kardeşinden darılacak olursan, Sana karşı nankörlük etmeyen bir kardeşin hakkını inkar etmiş olursun."
el-Müberred dedi ki: Bir kimse diğerinin hakkını engelleyip hakkını ona vermemekte direnecek olursa; denilir. Devamla dedi ki: anlamına gelmesine de Ka'b b. Rabia oğullarının tabirini; " Allah senden razı olsun" anlamında kullanmaları örnek gösterilmiştir.
el-A'rec ve Mücahid de bu kelimeyi "elif'siz olarak "te" harfi ötreli: şeklinde den geien bir fiil diye okumuşlardır ki; "siz onu şüpheye ve tereddüte mi düşürüyorsunuz?" demek olur. Diğerleri ise "elif" ile diye okumuşlardır. "Onun Allah'ı gördüğü hususunda onunla tartışıyor ve onunla münakaşa mı ediyorsunuz" demektir. Her iki anlam da birbiriyle içimedir. Çünkü onların tartışmaları da bir inkardı. (İnkardan kaynaklanıyordu.)
Şöyie de açıklanmıştır: İnkar onların her zamanki tavırları idi. Bu ise yeni bir tartışma olup, -önceden (ei-İsra, 17/1. âyet, 5- başlıkta) geçtiği gibi- şöyle demişlerdi: Sen bize Beytu'l-Makdis'in niteliklerini söyle ve Şam yolunda bulunan kervanımızın durumunu bize haber ver.
" Andolsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü." buyruğundaki: "Bir iniş" hal konumunda mastardır: Andolsun ki bir diğer inişte inerken onu görmüştü, denilmiş gibidir. İbn Abbas dedi ki: Muhammed (sav) bir diğer defa Rabbini kalbi ile gördü.
Müslim de Ebu'l-Aliye'den, o da İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı" ve "Andolsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü" buyrukları hakkında dedi ki: Onu iki defa kalbi ile gördü. [22] Buna göre "diğer bir inişinde* buyruğu Muhammed (sav)' aittir. Çünkü farz namazların sayısına göre onun defalarca çıkıp inmesi söz-konusu olmuştu. Çünkü herbir yükselişin bir inişi vardır. İşte yüce Allah'ın: "Sidretu'l-Münteha yanında" buyruğu: Muhammed (sav) Sidretu'l-Münteha yanında ve bu inişlerden birisinde (onu gördü), demek olur.
İbn Mesud ve Ebu Hureyre yüce Allah'ın: "Andolsun ki onu diğer bir inişinde görmüştü" buyruğunda sözü edilenin Cebrail olduğunu söylemişlerdir. Bu da aynı şekilde Müslim'in, Sahih'inde sabittir[23]
tbn Mesud da dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Ben Cebrail'i en yüksek ufukta tüylerinden inci ve yakutun döküldüğü altıyüz kanatlı haliyle gör-düm." [24] Bunu da el-Mehdevî zikretmiştir. Yüce Allah'ın: "Sidretu'l-Münteha yanında" buyruğundaki: "Yanında" lafzı az önce açıkladığımız gibi, "onu... görmüştü" buyruğunun sılasındandır.
Sİdr: Nebık (köknar yemişi) veren ağacın adıdır. Bu ağaç altıncı semadadır. Yedinci semada olduğunu belirten rivayetler de gelmiştir. Bunu belirten rivayet Sahih-i Müslim'de yer almaktadır. Birincisi Murre'nin Abdullah'tan yaptığı rivayettir. Abdullah dedi ki: Rasûlullah (sav) İsra'ya götürülünce Sidre-tu'1-Münteha'ya kadar ulaştırıldı. Sidretu'l-Münteha akıncı semadadır. Yerden yükselenler oraya kadar yükselir ve oradan alınır. Onun üstünden gelip aşağıya indirilenler de oraya kadar gelir ve oradan alınır. "O vakit Sİdreyi bü-rüyen buruyordu." buyruğu hakkında dedi ki; Onu altından kelebekler buruyordu. Rasûlullah (sav)'a üç husus verildi: Ona beş vakil namaz verildi. el-Bakara Sûresi'nin son âyetleri verildi ve ümmeti arasından Allah'a ortak koşmayan kimselere, kişiyi cehenneme götüren büyük günahlar bağışlandı [25]
İkinci hadisi Katade, Enes'ten rivayet etmiş olup buna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur; "Ben yedinci semada bulunan Sidretu'l-Münte-ha'ya kadar yükseltildim. O Sidre'nin köknar yemişleri Hecer testileri gibi, yapraklan da fil kulakları gibi idi. Onun dibinden ikisi görünen, ikisi de batın (gizli, olmak üzere dört) nehir çıkıyordu. Ey Cebrail! Bu nedir, diye sordum. Dedi ki: Batın (görünmeyen) iki nehir cennettedir. Zahir olan iki nehir ise Nil ve Fırat'tır." Bu, Darakutni'nin rivayet ettiği lafzıdır. [26]
"Be" harfi esreli olarak "nebık" sidr (Arabistan kirazı) yemişinin adidir. Tekili; diye gelir. "Nebk" diye de söylenir. Bunları Yakub "el-Islah" adlı eserinde zikretmiştir ki, bu ikincisi Mısırlıların söyleyişidir. Fakat birincisi daha fasihtir, Peygamber (sav)'dan sabit olan söyleyiş de odur.
Tirmizi, Ebu Bekir (r.a)'ın kızı Esma (r.anha)'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: «en Rasûlullah (sav)'ı -ona Sidretu'I-Münteha'dan sözedilmiş olduğu bir sırada- şöyle buyururken dinledim: "Süvari onun bir dalının gölgesinde yüzyıl süreyle yol alır. Yahut onun gölgesinde yüz süvari gölgelenir. -Şüphe eden Yahya'dır.- Ondu altından kelebekler vardır, yemişleri testiyi andırır." Ebu İsa dedi ki: Bu hasen bir hadistir[27]
Derim ki: Müslim'in kaydettiği Sabit'in, Enes'ten rivayet ettiği hadisin lafzı da böyledir: "Sonra Sidretu'l-Münteha'ya götürüldüm. Baktım ki yaprakları fillerin kulakları gibi, meyveleri testiler gibi. Aziz ve celi] olan Allah'ın emrinden onu bürüyen bürüyünce değişikliğe uğradı. Güzelliğinden ötürü Allah'ın yarattıklarından hiçbir kimse onun niteliğini anlatamaz.'[28]
Ona neden Sidretu'l-Münteha adının verildiği hususunda farklı dokuz görüş vardır:
1- İbn Mesud'dan az önce kaydedildiği üzere üstünden inen herbir şey oraya kadar ulaşır ve oraya ulaşan da oradan yükselir.
2- Peygamberlerin bilgisi orada son bulur ve onun ötesinde olanı bilmezler. Bu görüş İbn Abbas'ındıı.
3- Ameller oraya kadar ulaşır ve oradan alınır. Bu açıklamayı ed-Dahhak yapmıştır,
4- Melekler ve peygamberler oraya kadar ulaşır ve orada dururlar. Bu da Ka'b'ın görüşüdür.
5- Ona Sidretu'l-Münteha adının veriliş sebebi, şehitlerin ruhlarının ulaştıkları son noktanın orası olusundan dolayıdır. Bu görüş de er-Rabî b. Enes'indir.
6- Müminlerin ruhları en son oraya ulaşır. Bu da Katade'nin görüşüdür.
7- Muhammed (sav)'ın sünneti ve yolu üzere giden herkes en son oraya kadar ulaşır. Bu açıklamayı da Ali (r.a) ve yine er-Rabî' b. Enes yapmıştır.
8- Sidretu'l-Münteha, Arş'ı taşıyanların başlan üzerinde bulunan bir ağaçtır. Bütün mahlukatın bilgisinin ulaştığı en son nokta orasıdır. Bu görüş de Ka'b'ındır.
Derim ki -Allah-u a'lem- şunu kastetmektedir: Bu ağacın yüksekliği, dallarının yüceliği Arş'ı taşıyan meleklerin başını dahi aşmıştır. Bunun delili de daha önce geçen onun kökünün altıncı semada, en üst noktalarının da yedinci semada oluşuna dair açıklamalardır. Daha sonra bunun da ötesini aşarak Arş'ı taşıyanların başlarını da geçmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
9- Bu ağaca bu ismin veriliş sebebi, oraya yükseltilenin artık şeref ve değer itibariyle en İleri dereceye varmış olmasından dolayıdır.
Ebu Hureyre'den rivayete göre Rasûlullah (sav) İsra'ya götürü!ünce, Sid-retu'l-Münteha'ya kadar ulaştırıldı, ona: Bu Sidretul-Münteha'dır, senin ümmetinden olup sünnetin üzere yürüyenler müstesna, herkesin ulaşacağı en son nokta burasıdır. Tadı bozulmayan sulardan ırmakların, tadı değişmeyen sütten ırmakların, içenlere lezzet veren şaraptan ırmakların ve süzme baldan ırmakların hep onun dibinden çıkmakta olduğunu gördü. Hızlıca yol alan atlı, gölgesinde yüzyıl boyunca yol aldığı halde onun gölgesini bitiremediği bir ağaçtır. Onun bir yaprağı ümmetin tümünü örter (gölgeler.) Bunu es-Sa'le-bi zikretmiştir.
"Ceanetu'l-Me'va da onun yanındadır." Bu Me'va cennetinin yerini tanıtmaktadır. Onun Sidretu'l-Münteha'nın yanında olduğunu belirtmektedir.
Ali, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Sebra el-Cühenî, Abdullah b. ez-Zübeyr ve Mücahid: "Cennetu'l-Me'va da onun yanındadır" diye okumuş-lardı[29] ki; bu da kalınan cennet[30] demektir. Mücahid: Bununla: "Onu örttü, bürüdü" demek istemektedir, der, "He" (o) zamiri de Peygamber (sav)'a aittir.
el-Ahfeş dedi ki: Bu da ona yetişti anlamındadır. "Gece onu örttü" demeye benzer, Onu gizledi ve ona yetişti demektir.
Genelin kıraati ise: " Cennetu'l-Me'va" şeklindedir.
" el-Hasen dedi ki: O, takva sahibi kimselerin sonunda gireceği cennettir. Bunun şehidferin ruhlarının uiaştığı cennet olduğu da söylenmiştir. Bunu da İbn Abbas demiştir. Bu cennet Arş'ın sağ tarafında dır.
Adem (a.s)'ın kendisine oradan çıkıncaya kadar sığındığı cennettir ve o yedinci semadadır, diye de açıklanmıştır. Müminlerin eşlerinin tümünün Cennetu'l-*Me'va'da olduğu da söylenmiştir.
Bu cennete "Cennetu'l-Me'va" adının veriliş sebebi ise, müminlerin ruhlarının buraya sığınmasıdır. Bu cennet Arş'in akındadır. Bu cennetin nimetlerinden faydalanırlar ve oranın hoş koku ve esintilerini teneffüs ederler.
Cebrail ve Mîkail -ikisine de selam olsun-'in o cennete sığındıklarından ötürü bu ismin verildiği de söylenmiştir.
"O vakit Sîdre'yi bürüyen buruyordu." buyruğu hakkında İbn Abbas, ed-Dahhak, İbn Mesud ve arkadaşları: Altından kelebekler (buruyordu), demişlerdir. Bunu İbn Mesud ve İbn Abbas, Peygamber (sav)'a merfu bir rivayet olarak rivayet etmişlerdir. Daha önce de Müslim'in Sahih'inde İbn Me-sud'dan onun bu görüşü kaydedilmiş bulunmaktadır. [31] el-Hasen dedi ki: Onu alemlerin Rabbinin nuru bürüdü ve o da nurlandı.
el-Kuşeyrî dedi ki: Rasûlullah (sav)'a; Onu ne bürüdü? diye soruldu da, o: "Altından kelebekler" diye buyurdu. [32]Bir başka haberde de: "Onu Allah'tan gelen bir nur bürüdü. Öyle ki kimse ona bakamıyordu." [33] denilmektedir.
er-Rabi' b. Enes dedi ki: Onu Rabbin nuru bürüdü, melekler ise kargaların ağacın üzerine konmaları gibi onun üzerine konuyordu. [34]
Peygamber (sav)'dan dedi ki: Ben Sidre'yi altından kelebekler bururken gördüm. Herbir yaprağın üzerinde bir meleğin yüce Allah'ı tesbit etmekte olduğunu gördüm[35] İşte yüce Allah'ın: "O vakit Sidre'yi bürüyen buruyordu" buyruğu bunu anlatmaktadır. Bunu ei-Mehdevî ve es-Sa'lebî zikretmektedir.
Enes b. Maiik: "O vakit Sidre'yi bürüyen buruyordu." buyruğu hakkında dedi ki: (Onu) altından çekirgeler (buruyordu). Bunu merfu bir rivayet olarak da zikretmiştir. [36]
Mücahid dedi ki: O yeşil bir refref (kuşu)dur. Yine Peygamberden şöyle buyurduğu zikredilmiştir "Onu yeşil kuşlardan bir refref buruyordu." İbn Abbas'tan: Onu izzetin Rabbi buruyordu. -Müslim'de merfu olarak yer aldığı şekilde- dediği rivayet edilmiştir. "Allah'ın emriyle onu bürüyen bürüyünce. [37]
Bunun, emrin tazim edilmesini ifade ettiği de söylenmiştir. Şöyle buyurmuş gibidir: O vakit Sidre'yi yüce Allah'ın meiekutunun delillerinden bildirdiği şefler buruyordu. İşte yüce Aliah'ın: "Kuluna vahyettiğinivahyetti" buyruğu ile "şehirlerini kaldırtp yere attığını, örttüğü şeylerle onları örttüğünü" (en-Necm, 53/53-5-4) buyruğu da böyledir. "Gerçekleşmesi muhakkak olan; nedir o gerçekleşmesi muhakkak olan" (el-Hakka, 69/1-2) buyruğu da (bu yönüyle) bunun gibidir.
el-Maverdî "Meatıi'l-Kur'ân" adlı eserinde şöyle dernektedir: Diğer ağaçlar dururken bu iş için neden Sidre seçilmiştir, diye sorulacak olursa, şu cevap verilir: Çünkü sidre'nin üç Özelliği vardır: Upuzun bir gölgesi, (meyvesinin) lezzetli bir tadı ve hoş bir kokusu vardır. Bu yönü ile söz, amel ve niyeti birarada ihtiva eden imana benzemektedir. İmana göre onun gölgesi, -ileri gitmesi dolayısıyla- amel konumundadır. Tadı ise gizliliği dolayısıyla niyete benzer, kokusu açıkça ortada olduğu için söz konumundadır.
Ebu Üavud, Sünen'inde şu rivayeti kaydetmektedir: Bize Nasr b. Ali anlattı, dedi ki: Bize Ebu Usame anlattı: O, İbn Cüreye'den, o Osman b. Ebi Süleyman'dan, o Said b. Muhammed b. Cübeyr b. Mut'im'den, o Abdullah b. Habeşî'den dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Her kim bir sidre (Arabistan kirazı, sedir) ağacını kesecek olursa, Allah onun başını ateşe doğru çevirir. "[38]
Ebu Davud'a hadisin anlamı hakkında sorulunca şöyle dedi: Bu hadis muhtasardır. Yani kim düzlük bir arazide giden gelen yolcuların ve gölgesinde hayvanların barındığı bir sedir ağacını onda kendisine ait bulunan bir hak bulunmaksızın zulmen ve boş yere kesecek olursa, Allah da onun başını ateşe doğru çevirir, demektir. [39]
"Göz başka yöne kaymadı ve aşmadı da" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: Yani göz sağa ve sola kaymadı. Görmüş olduğu sınırı da aşmadı.
Kendisine verilen emri aşmadı, diye de açıklanmıştır. Bir başka açıklama da şöyledir: O gördüğü âyet (ilahi belge ve mucizeier)den başkasına gözünü uzatmadı.
İşte bu, Peygamber (sav)'ın o makamdaki edebini anlatmaktadır. Çünkü
orada sağa ve sola dönüp bakmadı.
"Andolsuiı ki, Rabblnin büyük âyetlerinden görmüştür" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki:'o ufuğu kapatan bir refref gördü. el-Beyhakî, Abdullah'tan şöyle dediğini zikretmektedir: "Rabbuıin büyük âyetlerinden görmüştür" buyruğu hakkında İbn Abbas dedi ki: O semanın ufkunu kapatan yeşil bir refref gördü. Yine ondan şöyle dediğini zikretmektedir: Rasûlullah (sav) Cebrail (a.s)'ı yeşil bir refref elbisesine bürünmüş olduğu halde gördü. O bu haliyle sema ile arz arasını doldurmuştu. el-Beyhakî dedi ki: Hadiste geçen "bir refref gördü" ifadesinden kasıt Cebrail (a.s)'ı refrefte gerçek suretinde gördüğüdür. Refref ise, bir yaygı, bir sergidir, döşek olduğu da söylenmiştir.
Refrefin, giydiği elbise olduğu da söylenmiştir. Peygamber (s.a.)in onu baştan aşağı bir refref elbisesine bürünmüş olduğu haliyle gördüğü rivayet edilmiştir.
Derim ki: Bunu Tirmizi, Abdullah'tan gelen bir rivayet olarak kaydetmektedir. Abdullah dedi ki: "Gözüyle gördüğünü kalp yalanlamadı." buyruğu hakkında dedi ki: RasûSullah (sav), Cebrail (a.s)'ı sema ile arz arasını doldurmuş olduğu halde refreften bir elbise içerisinde gördü. (Tirmizi) dedi ki: Bu
has en, sahih bir hadistir[40]
Derim ki İbn Abbas'tan da yüce Allah'ın: "Sonra yaklaşıp sarktı" buyruğu hakkında ifadede takdim ve tehir vardır, dediği rivayet edilmiştir. Yani refref, Muhammed (sav)'a miraç gecesinde sarktı, üzerine oturdu, sonra yükseltildi ve Rabbine yaklaştı. Dedi ki: Cebrail benden ayrıldı ve duyduğum sesler kesildi, Rabbimin kelamını işittim."
Buna göre refref yaygı ve buna benzer üzerine oturulan bir şeydir. Birinci anlamı ile refref Cebrail'dir.
Abdurrahman b. Zeyd ile Mukatii b. Hayyan dedi ki: Peygamber (sav) Cel rail (a.s)'ı semada bulunduğu gerçek suretinde gördü, Müslim'in, Sahih'in-de Abdullah'tan da böyle rivayet edilmiştir. Abdullah dedi ki: "Andolsun ki Rabblnin büyük âyetlerinden görmüştür." O Cebrail'i asli suretinde altıyüz kanada sahih olduğu haliyle gördü. [41]
Bununla birlikte Cebrail'in refref elbisesi içerisinde ve refref üzerinde görünmüş olması ihtimali de uzak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
ed-Dahhak dedi ki: Peygamber (sav) Sidretu'l-Münteha'yı gördü. İbn Mesud'dan: O, Sidre'yi bürüyen altın kelebekleri gördü. Bunu da el-Maverdî nakletmektedir. Miracı gördü diye de açıklanmıştır.
Burada sözü edilenler İsra'ya gittiği o gecede gidişinde ve dönüşünde gördüğü şeylerdir, diye de açıklanmıştır. Bu açıklama daha güzeldir. Bunun delili de; "Ona âyetlerimizden bazısını gösterelim diye." (el-İsra, 17/1)
(Tefsirini yaptığımız âyetteki): "...den" lafzının teb'iz (kısmilik bildirmek) için oiması mümkündür " Büyük" lafzının da: " Görmüştür" lafzının mefulü olması mümkündür. Aslında "büyük" anlamındaki lafız "âyetter"in sıfatıdır, Tekii olarak gelmesi âyet sonu oluşundan dolayıdır. Diğer taraftan çoğulun müfred müennes lafzı ile nitelendirilmesi de mümkündür. Yüce Allah'ın: " Ve ondan başka işlerimde de yararlanırım." (Ta-Ha, 20/18) buyruğunda olduğu gibi.
Bir başka görüşe göre buradaki "büyük" lafzı hazfedilmiş bir kelimenin sıfatıdır. Yani andolsun ki o, Rabbinin âyetlerinden büyük bir "âyet"[42]; görmüştür.
Bununla birlikte: "...den" lafzının fazladan gelmiş olması da mümkündür. "( O Rabbinin büyük âyetlerini görmüştür" demek olur. Buyrukta takdim ve tehir olduğu da söylenmiştir. " O Rabbinin âyetlerinden en büyük olanı görmüştür" demek olur. [43]
19. Şimdi haber verin Lat ve Uzza'dan;
20. Ve diğer üçüncüleri olan Menat'tan.
21. Erkekler sizin, dişiler O'mın mu?
22. O takdirde bu, insafsızca bir paylaştırmadır.
Yüce Allah, Peygamber (sav)'a vahyi, kudretinin eserlerinden birtakım hususları sözkonusu ettikten sonra
"Şimdi haber verin Lat ve Uzza'dan ve diğer üçüncüleri olan Menat'tan" buyruğu ile akıl sahibi olmayan varlıklara ibadet ettiklerinden ötürü müşriklere kargı delil getirmekte ve şöyle demektedir: Şu tapındığınız ilahlarınız, benim Muhammed'e vahyettiğim gibi size herhangi bir şey vahyede-biliyorlar mı?
Lat putu Sakin ilerin, Uzza Kureyş ve Kinane oğullarının, Menat da Hila-loğuUannın idi.
İbn Hişâm (el-Kdbî) dedi ki: Menat, Huzeyl ve Huzaaltlarındı. Rasûlullah (sav) Mekke'nin fethedildiği yıl Ali (r.a)'ı gönderip o putu yıktırdı. Daha sonra Taif te Lafı put edindiler. Lat, Menat'tan daha yeni bir puttu. Dörtgen bir kaya parçası idi. Bu putun hizmetkarları Sakiflilerdendi. Onlar bu putu inşa ve bina etmişlerdi. Kureyşliler ve bütün Araplar bunu ta'zim ediyorlardı. Araplar bu putun adı ile Zeydu'1-Lat ve Teymu'1-Lat gibi isimler verirlerdi. Bu put Taif mescidinin soldaki minaresinin yerinde idi, Sakif kabilesi müslüman oluncaya kadar bu put bu haliyle devam etti. Rasûlullah (sav)'tn gönderdiği el-Muğire b. Şube orayı yıktı ve ateş ile yaktı. Daha sonra Araplar Uzza'yı put edindiler. Bu da Laftan daha yeni bir puttur. O putu 2alim b. Es'ad edinmişti. Şam, Nahle vadisinde Zat-u Irkın üst tarafında idi. Üzerine bir bina kurmuşlar ve bunun içinden bir ses işitiyorlardı.
îbn Hişam dedi ki: Bana babam Ebu Salih'ten, o İbn Abbas'tan şöyle dediğini nakletti: Uzza bir dişi şeytan idî. Batn-ı Nahle'de üç tane sedir ağacına gelirdi. Rasûlullah (sav) Mekke'yi fethedince Halid b. el-Velid (r.a)'j göndererek şöyle dedi; "Batn-ı Nahle'ye git, sen orada üç tane sedir ağacı göreceksin, birincisini kes." Halid gidip o ağacı kesti. Hz. Peygambere geri döndüğünde: "Bir şey gördün mü?" diye sordu. Halid, hayır dedi. Peygamber; "İkincisini git kes" dedi. O da ikincisini gidip kesti, sonra Peygamber (sav)'a geri döndü. Peygamber: "Bir şey gördün mü?" diye sordu. O yine; Hayır, dedi. Peygamber: "O halde üçüncüsünü git kes" diye buyurdu. O da üçüncüsüne gitti. Orada saçlarını serbest bırakmış Habeşli bir kadın ile karşılaştı. Ellerini omuzlarına koymuş, dişlerini gıcırdatıyordu, Arkasında da Dubeyye es-Sülemi vardı. O da o putun bakıcısı idi. Bunun üzerine şu beyiti söyledi:
"Ey Uzza inkar ediyorum seni, tenzih etmem şanını Çünkü ben gördüm hakir düşürdüğünü Allah'ın seni"
Sonra ona İndirdiği bir darbe ile başını yardı, ansıztn bir kömür parçası oluverdi. Sonra ağacı kesti ve hizmetkarı Dubeyye'yi öldürdü. Sonra da Peygamber (sav)'a gelip durumu haber verince, Peygamber şöyle buyurdu: "İşte o Uzza idi. Bundan sonra da ebediyyen ona ibadet olunmayacaktır."
İbn Cübeyr dedi ki: Uzza, cahiliye Araplarının tapındıkları beyaz bir taş idi. Katade: Batn-ı Nahle'de bir bitki idi, demiştir.
Menat, Huzaahların putu idi. Bazı müfessirlerin naklettiklerine göre Lafı müşrikler lafzatullah'tan almışlardır. "el-Uzza"yı el-aziz'den, Menafi da: "Allah, o şeyi takdir etti" kökünden almışlardır.
İbn Atobas, İbn ez-Zübeyr, Mücahid, Humeyd ve Ebu Salih: "Laf' ismini "te" harfi de şeddeli olarak okumuşlar ve şöyle demişlerdir: Bu hacılara seviki yağa batıran bir adam idi. -Bunu Buhari, İbn Abbas'tan diye zikretmiştir.- [44];Bu şahıs ölünce bu sefer onun kabrinin başında toplandılar ve sonunda ona ibadet ettiler.
İbn Abbas dedi ki: Bu şahıs, bir kayanın yanında sevik ve yağ satar ve onun üzerine dökerdi. Bu şahıs öldükten sonra Sakifliler sevikin sahibini tazim etmek maksadıyla o kayaya tapındılar.
Ebu Salih dedi kî: Bu şahıs Taif'te bir adam idi. Onların ilahlarını korur, gözetir ve onlar için seviki yağa batırırdı. Bu şahıs ölünce Taifliler una ibadet ettiler,
Mücahid dedi ki; Bu adam, dağın başında bir kaç koyunu bulunan bir kişi idi. Bunlardan yağı toplar, keşini alır, sütünü toplardı. Sonra hurma da katarak bunlardan bir çeşit yemek yapar ve bunu hacılara yedirirdi. Bu kişi Batn-ı Nahle'de bulunuyordu. Öldükten sonra ona ibadet ettiler. İşte Lat denilen put budur.
el-Kelbî dedi ki: Bu Sırma b. Gann diye anılan Sakiflilerden bir kişi idi. Adının Amir b. Zarib el-Advani olduğu da söylenmiştir. Şair şöyle demektedir:
"Lafa yardıma kalkışmayın, çünkü Allah helak edecektir onu Kendisini koruyup intikamını alamayan, size nasıl yardımcı olabilir ki?"
Bununla birlikte sahih kıraat "te" harfi şeddesiz olarak: "Lat" şeklindedir. Bu, putun adıdır. Üzerinde "te" ile vakıf yapılır. el-Ferra'nın tercihi de budur.
d-Ferra dedi ki: el-Kisaî'yi Ebu Fek'as el-Esedî'ye bu hususta soru sorarken gördüm. Şöyle dedi: "Zat" kelimesi üzerinde vakıf yaparsan: "Zah" diye yaparsın. "Laf üzerine vakıf yaparsan da: " Lalı" diye vakıf
yaparsın dedi ve: "Şimdi haber verin Laftan" diye okumuştur.
ed-Durî, el-Kisaî'den naklen, el-Bezî de, îbn Kesir'den naklen, vakıf yapılması halinde "he" ile: diye okumuştur. "Lat" adının "Allah" lafzından alındığını söyleyenler de aynı şekilde "he" ile vakıf yaparlar.
Bunun^slının: olduğu ve bu yönüyle: " Koyun" lafzının aslının;olmasına benzediği de söylenmiştir. Bu durumda Lat: Gizlendi" kökünden türemiş olmaktadır. Şair şöyle demektedir:
"Gizlendi, bir gün olsun dışarı çıktığı bilinmedi Keşke çıksaydı da biz de onu görseydik."
ûs-Sıhah'ıa şöyle denilmektedir: Lat, bir putun adı idi. Bu put SakiflUere ait olup Taif'te bulunuyordu. Kimi Araplar bunun üzerinde "te" ile vakıf yaparlar, kimileri de "he" ile. el-Ahfeş dedi ki: Biz Araplardan: "La-ti ve Uzza" diyenleri duyduğumuz gibi, "o Laftır" deyip, vakıf halinde bunu "te" olarak okuduğunu gördük. Ayrıca: " O Laftır" diyerek ref konumunda iken cer ile okunduğunu da göstermişlerdir. " Dün" gibi her durumda kesreli okunan bir lafız demektir. Böylesi daha güzeldir. Çünkü "Laf'ta bulunan "elif ve "lam" hiçbir şekilde -fazladan gelmiş olsalar dahi- düşmezler, lat ve Uzza lafızlarını üzerlerinde vakıf yaparak çoğunluğun söylediklerini duyduğumuz şekil ise "Lah" şeklindedir, Çünkü bu aslı bir "he" olup, vasıl halinde "te"ye dönüşmüştür, Böyle bir şivede ise bu kelime: "Şu şu işler oldu" demek gibidir. Kesreli olarak okuyanların söyleyişine göre “Heyhat" da böyledir. Şu kadar var ki "heyhat" lafzının (sonundaki "elif ile "te"nin) çoğul olması mümkündür. Fakat "el-Lat" lafzında bunların çoğul için gelmesi mümkün değildir. Çünkü çoğul halinde te harfi ancak elif ile birlikte ilave edilir. Şayet "elif ile "te"yi aynı anda zaid gelmiş kabul edecek olursak, bu sefer isim tek bir harf üzere kalır. (Bu da Arapçada mümkün değildir.)
"Ve diğer üçüncüleri olan Menat'tan" buyruğundaki "Menat" lafzını İbn Kesir, İbn Muhaysın, Humeyd, Mücahid, es-Sülemi ve Ebu Bekir'den el-A'şa med ile ve hemzeİi olarak: (isty) diye okumuşlardır. Diğerleri ise hemzesiz olarak okumuşlardır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir.
Denildiğine göre puta bu adın veriliş sebebi şudur: Araplar onun yanında kan akıtırlar ve bu yolla ona yakınlaşmaya çalışırlardı. İşte orada çokça kan akıtıldığından ötürü "Mina"ya bu ad verilmiştir.
el-Kisaî, İbn Kesir ve İbn Muhaysın bunun üzerinde asla uygun olarak "he" ile vakıf yaparlardı, Diğerleri ise mushafın hattına uyarak "te" ile vakıf yaparlardı.
es-Sıhafy'ta: şöyle denilmektedir: Menat, Huzey! ve Huzaalılara ait Mekke ile Medine arasında bulunan bir putun adıdır. Sonundaki "he" rnüennes-lik bildirmek içindir. Te İle üzerinde vakıf yapılır, bu da bir söyleyiştir. Buna nisbet: "şeklinde yapılır. Abdu Menat b. Ud b, Tabiha ile Zeydu Menat b. Temim b. Murr (diye anılan şahıslar da vardır.) Bu isim medli de okunur, medsiz de okunur. Hevber el-Harisî dedi ki:
"Acaba İbrnı Temim et-Teym b. Abdi Menae'ye Aramızdaki kin dolayısıyla gitti mi?"
“Diğer" lafzını Araplar "üçüncü" hakkında kullanmazlar. Onlar lafzı bu şekilde: "İkinci"nin sıfatı olarak ancak kullanırlar. Bunu da (dil otoriteleri) farklı şekillerde izah etmişlerdir. el-Halit dedi ki: Böyle buyurması âyet sonlarına uyması içindir. Nitekim yüce Allah "Ve ondan başka işlerimde de yararlanırım." (Ta-Ha, 20/18) buyruğunda da "diğer" anlamındaki lafzı: “Diğerleri" diye kullanmamıştır.
el-Huseyn b. el-Fadl da şöyle demiştir: Âyet-i kerimede takdim ve tehir vardır. Buyruk şöyle gibidir: "Haber verin Laftan ve diğerleri Uzza'dan, bir de üçüncüleri olan Menat'tan."
Bir başka açıklamaya göre yüce Allah'ın: "Ve diğer üçüncüleri olan Me-nat'tan" diye buyurmasının sebebi şudur: Bu putun müşrikler nazarında tazim edilmesi sırası, Lat ile Uzza'dan sonra geliyordu. Buna göre ifade bu şekliyle anlama uygundur. Bizler İbn Hişam'dan; Menat ilk sırada gelirdi. Bundan dolayı öncelikle onu tazim ederlerdi, demiş olduğunu zikretmiş bulunuyoruz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Âyet-i kerimede ifadenin kendisine delalet ettiği bir hazf vardır. Yani sizler şu ilahlar hakkında ne dersiniz? Onların herhangi bir fayda sağladıkları ya da bir zarar verdikleri görülmüş müdür ki Allah'a ortaklıkları söz konusu olabilsin? Daha sonra yüce Allah, azarlayıcı bir üslubla şöyle buyurmaktadır;
"Erkekler sizin, dişiler O'nun mu?" Bu buyrukla onların: Melekler Allah'ın
kızlarıdır, putlar Allah'ın kızlarıdır, şeklindeki görüşlerini reddetmektedir.
"O takdirde bu" paylaştırma "insafsızca bir paylaştırmadır." Adaletten uzaktır, zalimcedir, doğru olamaz, haktan sapmıştır.
"Verdiği hükümde zalimlik etti" demektir. " Hakkını eksiltti, hakkını ona tam vermedi, eksiltir, vermez" denilir. -el-Ah-feş'den-. B*azen bu fiil hemzeli olarak kullanılarak: " Hakkını eksiltti, eksiltir" denilir. Daha sonra el-Ahfeş şu beyi ti zikretmektedir:
"Uzak duraan bizden, biz de seni(n payını) eksik veririz ve
eğer aramızda kalırsan, Senin payın eksik verilir, burnun da yere sürtülmüş olur."
el-Kisaîdedi ki: Bir kimse zulmettiği, haksızlık yaptığı, hakkını eksik verdiği zaman: denildiği gibi, da denilir. Şair şöyle demiştir:
"Esedoğulları hükümleriyle zalimlik ettiler, hakkı eksik verdiler, Çünkü onlar; başı kuyruk gibi değerlendiriyorlar."
Yüce Allah'ın: "İnsafsızca bir paylaştırmadır" buyruğu haksızca ve zalimcedir, demektir. " İnsafsızca, haksızca, zalimce" lafzı vezninde olup, -vezin itibariyle-: " Tuba" ile: " Gebe" kelimeleri gibidir. "Dat" harfini esreli okumaları ise "ye" harfi dol ayı siyi adı r. Çünkü Arap-çada sıfat olarak: vezninde bir kelime yoktur. Bu vezin "şi'ra" ve "difla" gibi isimlere ait bir bina (bir kalıb)dır. el-Ferra da şöyle demektedir: Bazı Araplar; ile hemzeli olarak ( sj-e) da derler,
Ebu Hatim, Ebu Zeyd'den naklettiğine göre; o Arapların bu kelimeyi hemzeli okuduklarını işitmiştir.
Başkası da şöyle demiştir: İbn Kesir de bu şekilde okumuştur. O böylelikle bu kelimeyi sıfat değil de: "Hatırlamak, öğüt vermek" gibi bir mastar olarak kabul etmiş olmaktadır. Zira sıfatlar arasında "fi'la" vezninde bir kelime olmadığı gibi, bunun aslı da "fu'la" olamaz. Zira bu kelimede kalbi (harfin harekesinin değiştirilmesini) gerektiren bir husus yoktur. Bu Araplann: "Ona zulmettim" ifadelerinden alınmıştır. O halde buyruk: Bu haksızca, zalimce bir paylaştırmadır, demek olur, Bunların aynı anlamda iki ayrı söyleyiş oldukları da ileri sürülmüştür. Yine bu kelimenin bu iki şeklin dışında; şeklindeki kullanımları da nakledilmiştir.
el-Müerric dedi ki: Araplar: kelimesinde "dat" harfini ötreli kullanmayı ho^ görmemişler ve -aslı itibariyle "vav"h olmakla birlikte- "ye': harfinin "vaV'a dönüşmesini istemediklerinden "dat" harfini kesreli okumuşlardır. Tıpkı; " Beyaz" lafzının çoğulunda demeleri gibidir. Halbuki bunun asli: şeklindedir. Tıpkı: " Kırmızılar, sanlar yeşiller" lafızlarında olduğu gibi. Bu fiilin: şeklinde kullanıldığını kabul edenlere göre de isim: şeklinde: " Şura" gibi gelir. [45]
23. Onlar ancak sizin ve atalarınızın adlandırdığı ve Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği birtakım (boş) isimlerden İbarettir. Onlar ancak zanna ve nefislerin nevasına uyarlar. Halbuki andolsun ki Rabblerindeıı kendilerine hidayet gelmiştir.
24. Ya İnsana umduğu her şey mi var?
25. Dünya da, ahiret de Allah'ındır.
26. Göklerde nice melek vardır ki, Allah'ın dileyip razı olduğu kimseye İ2İn vermedikçe şefaatleri hiçbir işe yaramaz.
"Onlar ancak sizin ve" bu hususta kendilerini taklid ederek "atalarınızın adlandırdığı ve Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil" belge ya da burhan "indirmediği birtakım (boş) isimlerden ibarettir." Yani bu putlar "ancak sizin... adlandırdığınız (boş) isimlerden ibarettir." Yani siz bu putlan yonttunuz ve bunlara ilah diye isim verdiniz.
"Onlar ancak zatına" buyruğu, ile hitab üslubundan haber verme üslubuna dönülmektedir. Yani bunlar ancak zanna "ve nefislerin nevasına" nefislerin meyiettiği şeylere "uyarlar."
"Uyarlar" anlamındaki lafız genel olarak; diye "ye" ile okunmuştur. Ancak İsa b. Ömer, Eyyub, İbn es-Semeyka "te" ile muhatab kipi olarak: " uyarsınız" diye okumuşlardır. İbn Mesud ve İbn Abbas'ın da kıraati budur.
"Halbuki andolsun ki Rabblerinden kendilerine hidayet" Rasûlü vast-tasıyİa bunların ilah olmadıklarına dair açıklama "gelmiştir."
"Ya insana umduğu" yani canının çektiği "her şey mi var?" Onun için böyle bir şey sözkonusu değildir, demektir.
Bir diğer açıklamaya göre: "Ya insana" erkek evlatlardan "umduğu herşey mi var?" Aralarında kız çocuğu olmaksızın bütün çocuklarının erkek olmasını mı ümit eder?
Bir diğer açıklamaya göre; "ya insana" cezalandırılması sözkonusu olmaksızın "umduğu herşey mi var?" Durum böyle değildir, demektir.
Bir diğer açıklama: "Ya insana" peygamberliğin yanlızca kendisine verilerek başkasının ondan herhangi bir pay sahibi olmaması şeklinde; "umduğu herşey mi var?"
Bir diğer açıklama: "Ya insana" putların şefaat edeceği şeklinde "umduğu her şey mi var?"
Ayet en-Nadr b. el-Haris hakkında inmiştir. e!-Velid b. el-Muğire hakkında indiği söylendiği gibi, sair kâfirler hakkında indiği de söylenmiştir.
"Dünya da, ahiret de Allah'ındır." Dilediğine verir, dilediğine vermez. Herhangi bir kimsenin temenni ettiği şeyleri değil.
"Göklerde nice melek vardır ki Allah'ın dileyip razı olduğu kimseye izin vermedikçe şefaatleri hiçbir işe yaramaz" buyruğu, yüce Allah'ın meleklere ve putlara tapıp bunun kendisini Allah'a yakınlaştıracağını iddia eden kimselere bir azarıdır. Yüce Allah bununla, çokça ibadetlerine Aliah nezdin-deki üstün değerlerine rağmen, meleklerin dahi Allah'ın kendisine şefaat edilmesine izin verdiği kimseler dışında, hiçbir kimseye şefaat edemeyeceklerini bildirmektedir.
el-Ahfeş dedi ki: "Melek" (burada) tekil olmakla birlikte, anlamı çoğuldur. Bu yönüyle yüce Allah'ın: "O zaman da sizden hiçbir kimse bunu ona yap mamıza engel olamazdı." (el-Hakka, 69/47) buyruğunu andırmaktadır.
Bir diğer görüşe göre burada yüce Allah'ın sadece "bir tek melek"i sözkonusu etmesinin sebebi: " Nice" lafzının çoğula delalet etmesidir. [46]
27. Şüphe yok ki ahiretc iman etmeyenler, meleklere elbette dişi adı takarlar.
28. Halbuki onların buna dair bilgileri yoktur. Onlar ancak zanna uyarlar. Zan ise şüphesiz hak adına hiçbir şey ifade etmez.
29. O halde, Zikrimize sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını İstemeyen kimselerden sen de yüz çevir.
30. Onların İlimde varabildikleri son nokta işte budur. Şüphesiz Rab-bin, yolundan sapanı da en İyi bilendir, hidayet bulanı da en iyi bilen O'dur.
"Şüphe yok ki ahirete iman etmeyenler" bunlar: Melekler Allah'ın kızlarıdır, putlar Allah'ın kızlarıdır, diyen kâfirlerdir. "Meleklere elbette dişi adı takarlar." Dişilere verdikleri isimler gibi, bunlara da isim verirler. Yani meleklerin dişi ve Allah'ın kızları olduklarına inanırlar.
"Halbuki onların buna dair bilgileri yoktur," Onlar yüce Allah'ın* melekleri yaratışına tanık olmadılar. Bu söyledikleri sözleri Allah Rasûlünden de duymadılar, herhangi bir kitapta da böyle bir şey görmediler.
"Onlar* meleklerin dişi oldukları hususunda "ancak zanna uyarlar. Zan ise şüphesiz hak adına hiçbir şey İfade etmez."
"O halde Zikrimize" Kur'ân'a ve imana "sırtını dönen ve dünya hayatından başkasını istemeyen kimselerden" en-Nadr hakkında indiği söylendiği gibi, el-Velid hakkında indiği de söylenmiştir. "Sen de yüz çevir." Bu buyruk, (cihadı emreden) kılıç âyetiyle nesholmuştur.
"Onların ilimde varabildikleri son nokta işte budur." Yani onlar ancak dünyalarının işini görebilirler, fakat dinlerinin işleri hususunda cahildirler, el-Ferra dedi ki: Bu buyruk, onları küçültmekte ve onlarla alay etmektedir. Yani onların akılları ve bilgilerinin vardığı son nokta bu kadardır, dünyayı ahi-
rete tercih etmişlerdir. Oniar melekleri ve putları Allah'ın kızları kabul ettiler diye böyle denilmiştir.
"Şüphesiz Rabbln yolundan sapanı" dininden uzaklaşanı "da en iyi bilendir, hidayet bulanı da en iyi bilen O'dur." Bundan ötürü de herbîrisine amellerine göre karşılık verecektir. [47]
31. Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır. (Bu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükafatlandırması içindir.
32. O kimseler ki, küçük kusurlardan başka günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar.
Gerçekten Rabbin mağfireti geniş olandır. O, sizi yerden yarattığı zaman ve analarınızın karnında ceninler halinde İken sizi en iyi bilendir. Artık kendinizi temize çıkarmayın. O, kimin takvalı davrandığını en iyi bilendir.
"Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır. CBu) kötülük edenleri yaptıkları karşılığında cezalandırması, güzel amelde bulunanları da daha güzeli ile mükafatlandırması içindir" buyruğunda yer alan "Cezalandırması... içindir" buyruğunda "için" anlamını veren "lam", yüce Allah'ın: "Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır" buyruğunun ddalet ettiği anlam ile alakalıdır. Yüce Aliah şöyle buyurmuş gibidir: O bunlara malik olandır. Dilediğine hidayet verir, dilediğini de saptırır. Bu da iyilik yapanı iyiliğinin karşılığında mükafatlandırması, kötülük yapana da kötülüğü ile karşılık vermesi içindir.
Bir diğer görüşe göre: "göklerde ve yerde olan herşey Allah'ındır"
buyruğu ifade arasında gelmiş bir itiraz (ara cümlesi)dir. Anlamı şudur: Şüphesiz senin Rabbin kendi yolundan sapam da en iyi bikridir, hidayet bulanı da en iyi bilendir... cezalandırması... mükafatlandırması için (bu böyledir).
Bir başka görüşe göre buradaki "Sam" akibet "lam"ıdır. Yani göklerde ne varsa, yefde ne varsa Allah'ındır. Yani yaratılmışların işinin akibeti onlar arasında kimilerinin iyilik yapan, kimilerinin de kötülük yapan kimseler olmalarıdır. Kötülük yapanlara kötülük vardır ki, ü da cehennemdir, iyilik yapanlara iyilik vardır, o da cennettir.
"O kimseler ki, küçük kusurlardan başka günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar." buyruğuna dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: [48]
1- İyilik Yapanlar ve Günahkarlık:
Yüce Allah'ın: "O kimseler ki günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar" buyruğu güzel amelde bulunanların sıfatıdır. Yani onlar büyük günahı -ki o da şirktir- işlemezler. Çünkü şirk günahların en büyüğüdür,
el-A'meş, Yahya b. Vessab, Hamza ve el-Kisaî: "Büyük...ler" lafzını tekil olarak: diye okumuşlardır. İbn Abbas da bunu şirk diye tefsir etmiştir.
"Hayasızlıklar: el-fevahiş" de zina demektir. Mukati) dedi ki: "Büyük günahlar" (ilgili naslarda sözkonusu edildiği takdirde) sonu cehennem ile biteceği belirtilen herbir günahtır. "Hayasızlıklar" ise haddin sözkonusu olduğu herbir günahtır. Bu hususa dair açıklamalar daha önce en-Nisa Sûresi'nde (4/31. âyet, 1. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Daha sonra yüce Allah raun-katı bir istisna yapmaktadır ki, bu da bir sonraki başlığın konusudur. [49]
2- "Küçük Kusurlar (el-Lemem)"
"...Küçük kusurlardan başka" buyruğunda sözkonusu edilen, yüce Allah'ın günahtan koruduğu ve muhafaza etçiği kişiler dışında, kimsenin işlemekten uzak kalamadığı küçük günahlardır. Bunun anlamı hususunda farklı görüşler vardır,
Ebu Hureyre, İbn Abbas ve eş-Şa'bî: "el-Lemem: küçük günahlar" zina dişında ondan küçük olan bütün günahlardır, demişlerdir.
Mukatil b. Süleyman'ın naklettiğine göre bu âyet Nebhan et-Temmar diye bilinen bir adara hakkında inmiştir. Bu adamın hurma sattığı bir dükkanı varmış. Bir kadın gelip ondan hurma almak istemiş. Ona: Dükkanın iç tarafında bundan daha güzel hurma vardır, demiş. Kadın içeri girince adam ondan murad* almak istemiş, fakat kabul etmeyip gitmiş. Nebhan da pişman olarak Rasûlullah (sav)'a gidip, ey Allah'ın Rasûlü demiş. Bir erkeğin yaptığı ne kadar iş varsa ben de -cima dışında- yaptım. Peygamber: "Belki de bu kadının kocası gazaya çıkmış bir gazidir." demiş bu âyet bunun üzerine inmiştir. Hud Sûresi'nin sonlarında da (11/114. âyet, 4. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
İbn Mesud, Ebu Said el-Hudrî, Huzeyfe ve Mesruk da böyle demişlerdir: Lemem (küçük günahlar, küçük kusurlar) ilişki kurmaktan daha aşağı mertebede olan öpmek, çimdiklemek, bakmak ve birlikte yatağa uzanmak gibi şeylerdir.
Mesruk, Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Gözlerin zinası bakmak, elierin zinası tutmak, ayakların zinası yürümektir. Bunu doğrulayan yahut yalanlayan ise feredir. Eğer bu gerçekleşirse zina olur, bu gerçekleşmezse bunlar lemem (küçük günahlar, kusurlar) olur.
Buhari ve Müslim'in So/ıi/ı'lerinde İbn Abbas'tan şöyle dediği zikredilmektedir: Ben küçük kusurlara dememe) Ebu Hureyre'nin söylediğinden daha çok benzeyen bir şey görmedim. Ebu Hureyre dedi ki: Peygamber (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz Allah Ademoğlu hakkında zinadan payını da. yazmıştır. Bunu mutlaka yapacaktır, ü bakımdan gözlerin zinası bakmak, dilin zinası konuşmak, nefsin zinası temenni etmesi ve arzulamasıdır. Fere ise bunu doğrular yahut yalanlar. "[50]
Yani büyük hayasızlık ve dünyada haddi, ahirette cezayı gerektiren tam zina, fere ile yapılandır. Diğer durumların ise günahtan belirli bir payı vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Ebu Salih'in, Ebu Hureyre'den rivayetine göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Ademoğlu hakkında zinadan payı yazılmıştır. Onu gerçekleştirmesi kaçınılmaz bir şeydir. Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinas: dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası dokunmak, ayağın zinası adımlar atmaktır. Kalb arzular ve temenni eder, fere ise bunu tasdik eder ve yalanlar." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir. [51]
es-Sa'lebî Tavus'un İbn Abbas'tan naklettiği hadisi zikretmektedir. Bu rivayeıte kulağı, elt ve ayağı sözkonusu etmekle birlikte, gözler ve ellerden söz ettikten sonra da: "Dudakların zinası da öpmektir" fazlalığını ilave etmiştir. Bu bir görüş.
Yine İbn Abbas şöyle demiştir: Bu âyetteki lemem (küçük kusurlar)den kasıt kişinin bir günahı işledikten sonra ondan tevbe etmesidir. (İbn Abbas devamla) dedi ki: Sen Peygamber (sav)'ın (zaman zaman):
"Toptan mağfiret eder, Allah mağfiret ederse Günah işlemeye kalkışmamış hangi kulun vardır ki."
Deyip durduğunu hiç duymamış mısın? Bunu Amr b. Dinar, Ata'dan, o da İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. [52]
en-Nehhas dedi ki: Bu, bu hususta yapılmış en sahih açıklama ve senedi itibariyle en üstün olandır.
Şu'be, Mansur'dan, o Mücahid'den, o İbn Abbas'tan yüce Allah'ın: "Küçük kusurlardan başka" buyruğu hakkında şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu kulun bir günahı işlemesi, sonra da onu tekrar etmemesidir. Şair şöyle demiştir:
"Allah'ım mağfiret edersen, bütün, günahları mağfiret buyurursun, Var mı günah işlemeye kalkışmadık bir kulun?"
Mücahid ve el-Hasen de böyle demişlerdir: Bu, günahı işleyip, tekrar o günaha dönmeyen kişidir. Buna yakın bir rivayet ez-Zührî'den nakledilmiştir. O şöyle der: el-Lemem (küçük kusurlar ve günahlar) kişinin zina etme-si, sonra da tevbe edip ona bir daha dönmemesidir. Hırsızlık yapması yahut içki içmesi sonra da tevbe edip, bir daha ona dönmemesidir. Bu tevilin delili yüce Allah'ın: "Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah'ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dileyenlerdir." (Al-i İmran, 3/135) diye buyurduktan sonra: "İşte bunların mükafatı Rabblerinden bir mağfiret...dir." (Al-i İmran, 3/136) diye buyurarak onlara mağfirette bulunacağı teminatını vermektedir. Nitekim (burada da)
el-lemem (küçük kusurlar) sözkonusu ettikten sonra: "Gerçekten Rabbin mağfireti geniş olandır" diye buyurmaktadır. Bu açıklamaya göre ise "küçük kusurlardan başka" anlamındaki istisna muttasıl bir istisnadır.
Abdullah b. Amr b. el-As dedi ki: Küçük kusurlar şirkten aşağı günahlardır. Küçük kusurların İki had arasında işlenen günahlar olduğu söylenmiştir. Yani dünyada haddi gerektirmeyen, ahirette de azab görüleceği tehdidi bulunmayan küçük günahları beş vakit namaz örter (onlara keffaret otur). Bu açıklamayı İbn Zeyd, İkrime, ed-Dahhak ve Katade yapmıştır. el-Avfi ve el-Hakem b. Uteybe de İbn Abbas'tan rivayet etmişlerdir.
el-Kelbî dedi ki: el-Lemem (küçük günahlar ve kusurlar) iki türlüdür. Yüce Allah'ın dünyada kendisi dolayısıyla herhangi bir haddi, ahirette de herhangi bir azabı sözkonusu etmediği herbir günahtır. İşte bu gibi günahları, büyük günahlar ve hayasızlıklar seviyesine ulaşmadıkları sürece, beş vakit namaz affettirir (keffaret olur). Diğer çeşidi ise büyük günah olup, insanın ardı arkasına işlediği, sonra da ondan tevbe ettiği günahtır.
Yine İbn Abbas'ıan, Ebu Hureyre ve Zeyd b. Sabit'ten geien rivayete göre bu, cahiliye döneminde geçmiş olan günahlardır. Yüce Allah bundan dolayı onları sorumlu tutmayacaktır. Çünkü müşrikler müslümanlara: Siz dün bizimle birlikte amellerde bulunuyordunuz, demişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Zeyd b. Eşlem ve onun oğlu da böyle demişlerdir. Bu (açıklama bu yönüyle) yüce Allah'ın: "... Ve iki kızkardeşi birlikte almanız da (size haram kılındı). Ancak (cahiliye devrinde) geçmiş olan müstesna." (en-Nisa, 4/23) buyruğuna benzemektedir.
Şöyle de denilmiştir: Küçük kusurlar (kişinin) adeti olmadığı üzere bir günah işlemesidir. Bu açıklamayı Neftaveyh yapmıştır. O söyle der: Araplarda: "Bu adam ancak bize zaman zaman gelir" derler. (Naftaveyh devamla) dedi ki: Halbuki bu kimse (önceden) bu işi yapmaz ve yapmaya kalkışmazdı. Çünkü Araplar insanın bir işi kararlaştırıp, yapmadığı halde değil de ancak yapması halinde derler.
es-Sıhah'ız da söyle denilmektedir: " Adam küçük günah işledi" tabiri "e!-lemem"den gelmektedir. Bu da, küçük günahlar demektir. Masiye-ti fiilen yapmaksızın ona yaklaşmak demek olduğu da söylenir. d-Cevherîden başkaları da şu beyiti zikretmektedir:
"Kervan yola kovulmadan yakmlaş Zeyneb'e
Ve de ki ona: Sen bizden usanmış olsan dahi senden usanmadı kalbimiz."
Ata b. Ebi Rebah dedi ki: el-Lemem, nefsin zaman zaman yaptığı, adet edindiği şeylerdir, öaid b. e!-Müseyyeb: O kalpten (hatırdan) geçen şeylerdir. Muhammet! b. el-Hanefiyye: Hayır ya da şer olsun, içinden yapmayı geçirdiğin herbir şey lememdir, demiştir. Bu açıklamanın delili de Peygamber ('sav)'ın şu hadisidir: "Şüphesiz ki şeytanın da, insanın hatınna,getirdiği (ve yapmayı telkin ettiği) şeyler vardır, meleğin de insanın hatırına getirdiği (ve yapmayı telkin ettiği) şeyler vardır..." [53] Daha önce bu hadis ei-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Şeytan sizi fakirlik ile korkutur." (el-Bakara, 2/268) buyruğunu açıklarken (ikinci başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
E bu İshak ez-Zeccac dedi ki: "el-Lemem"in asıl anlamı, insanın zaman zaman yaptığı şeyleri işlemesi, fakat bu hususta derinieştirmeyip onun üzerinde ısrar etmemesi demektir. Mesela, bir kimseyi ziyaret edip yanından ayrıldığımızı ifade etmek üzere "Onu ziyaret edip, yanından ayrıldım" denilir. Yine: " Onu ancak zaman zaman işledim" demektir. " Senin ziyaretin sadece zaman zaman oluyor" demektir. "Zaman zaman hatıra gelmek, hayale gelmek" tabiri de buradan gelmektedir. el-A'şa da şöyle demiştir:
"Neden sonra gelip geçti Kuteyle'nin hayali,
Halbuki onun ile aramızdaki bağlar gevşemiş, hatta paramparça olmuş iken."
Âyet-i kerimedeki: "...başka" lafzının "vav: Ve" anlamında olduğu da söylenmiştir. Ancak el-Ferra bunu kabul etmeyerek şöyle demiştir Buyruğun anlamı: Küçük günahlardan başka.., demektir.
el-Lemem'in, aniden (kasti olmayan) görüş olduğu da söylenmiştir.
Derim ki: Bu anlamda olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü bu ta baştan beri affedilmiş bir şeydir, bundan dolayı sorgulanmak sözkonusu değildir. Çünkü ani bakış, kasıtsız ve bu konuda bir irade ve tercih olmaksızın gerçekleşir. Buna dair açıklamalar daha önce en-Nur Sûresi'nde (24/31- âyet, 1 ve 2. başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır.
"el-Lemem" aynı zamanda bir parça delilik demektir, "Bir parça deli adam" demektir. Yine: "Filan kişiye bir miktar cin çarpmış" denilir. Şair de şöyle demiştir: "Bir de ne göreyim ki ey Kübeyşe! O Ancak bir hayal gören kimsenin, azıcük hayali gibi idi." [54]
3- Allah'ın Geniş Mağfireti:
"Gerçekten Rabbİn" günahından tevbe edip mağfiret dileyen kimselere, "mağfireti geniş olandır."
Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Ebu Meysere Amr b. Şerahbil -ki İbn Mesud'un öğrencilerinin en değerlilerinden idi- şöyle demiştir: Rüyada kendimi cennete giriyormuşum gürdüm. Kurulmuş çadırlar gördüm. Buniar kimindir? diye sordum. Zülkela' ve Havşeb'indir dediler. Buniar ise biri diğerini öldürmüş kimselerdendi. Peki bu nasıl olur? dedim. İkisi de Allah'ın huzuruna vardıklarında Allah'ın mağfiretinin geniş olduğunu gördüler, dediler. Ebu Halid dedi ki: Bana ulaştığına göre Zülkela' onikibin kızı azad etmişti. (Diri diri gömülmekten kurtarmıştı.)
"O sîzi yerden yarattığı zaman" kendinizden daha iyi olmak üzere "sizi en İyi bilendir." Yerden yaratmaktan kasıt, babanız Adem'in çamurdan yaratılmasıdır. İfade çoğul olarak kullanılmıştır. et-Tirmizi Ebu Abdullah şöyle demiştir: Ancak durum bize göre böyle değildir. Çünkü yaratmak yerden alınmış olan toprak üzerinde gerçekleşmiştir. Biz hepimiz o toprak ve o çamur içinde bulunuyorduk. Daha sonra bu çamurdan çıkan sular sulblere değişik şekilleri ile zerrecikler halindeki nefislerle birlikte karıştı. Sonra bunları değişik şekilleriyle sulblerden çıkardı. Kimisi parıldayan inci gibidir, kimisi diğerinden daha nurludur, kimisi kömür gibi simsiyahtır, kimisi diğerinden daha siyahtır. O bakımdan inşa (yaratmak) hem bizim hakkımızda, hem onun (Adem hakkında) sözkonusu olmuştur. Bize İsa b. Hammad el-Askalani anlattı, dedi ki: Bize Bişr b. Bekr anlattı, dedi ki: Bize el-Evzaî anlattı, dedi ki: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Bana öneekiler de, sonrakiler de bu gece hücremin önünde gösterildi." Birisi: Ey Allah'ın Rasûlü geçmişteki yaratılmışlarda mı? diye sordu, şöyle buyurdu: "Evet, bana Adem ve ondan sonrakiler gösterildi. Ondan önce kimse yaratılmış mıydı?" Yine: Erkeklerin sulblerinde ve annelerin karınlarında olanlar da mı? diye sordular. Şöyle buyurdu; "Evet, bunlar çamur içerisinde müşahhas haİe getirildiler. Ben de Adem'e bütün isimlerin öğretildiği gibi onları tanıdım."
Derim ki: Daha Önce el-En'am Sûresi'nin baş taraflarında (6/2. âyetin tefsirinde) her insanın defnedileceği yerin çamurundan yaratılmış olduğuna dair açıklamalar geçmiş bulunmaktadır.
"Ve analarınızın karnında ceninler halinde iken" buyruğundaki: "Ceninler" lafzı "cenin"in çoğuludur. Anne karnında kaldığı sürece bebeğe verilen isim budur. Cenin denilmesinin sebebi, gizii ve saklı olmasından dolayıdır. Amr b. Külsısnı dedi ki:
"Hiçbir cenin barındırmamış beyaz renkli asil develer."
Mekhui dedi ki: Biz annelerimizin karnında cenin halinde idik. Bizden düşenler düştü, biz de geriye kalanlar arasında kaldık. Sonra süt emen bebekler olduk. Kimimiz Öldü, biz ise hayatta kalanlar arasında bulunduk. Sonra genç delikanlılar olduk, kimimiz öldü. Bizler geriye kalanlar arasında olduk. Sonra gençlik yaşına vardık, kimimiz öldü, biz de kalanlar arasında olduk. Sonra -babasız kalasıca- yaşlandık, artık bundan sonra neyi bekliyoruz?
İbn Lehia, el-Haris b. Yezid'den, o Sabiı b. el-Haris el-Ensarî'den şöyle dediğini rivayet etmektedir: Yahudiler küçük bir çocukları öldüğünde: O sı d-diktir, derlerdi. Bu husus Peygamber (sav)'a ulaşınca şöyle buyurdu; "Yahudiler yaîan söylüyor. Allah'ın annesinin karnında yaratmış olduğu herbir can mutlaka ya bedbahttır, yahut bahtiyardır." Bunun üzerine yüce Allah şu: "O sizi yerden yarattığı zaman... sîzi en iyi bilendir" âyetini sonuna kadar indirdi[55]
Buna benzer bir rivayet de Aişe (r.anha)'dan; "Yahudiler... idi" diye gelmiş bulunmaktadır.
"Artık kendinizi temize çıkarmayın." Kendinizi övmeyin, kendinizden övgüyle söz etmeyin. Böylesi riyakarlıktan daha bir uzak tutar, Allah'ın önünde huşu'a (tevazu ile boyun eğmeye) daha bir yakın tutumdur.
"O kimin takvalı olduğunu en iyi bilendir." Kimin ihlasla amelde bulunup Allah'ın cezasından korkup sakındığım en iyi bilendir. Bu açıklama el-Hasen ve başkasından nakledilmiştir.
eJ-Hasen dedi ki: Şanı yüce Allah, herbir kişinin ne şekilde amelde bulunacağını, neler yapacağını ve sonunda nereye ulaşacağını bilendir. en-Nisa Sûresi'nde yüce Allah'ın: "0 kendilerini temize çıkaranlara bakmaz mısın?" (en-Nisa, 4/49) buyruğunu açıklarken, bu âyetin anlamına dair açıklamalar da geçmiş bulunmaktadır, oraya bakınız. [56]
İbn Abbas dedi ki: Ben bu ümmet arasında Rasûlııllah (sav)'in dışında hiçbir kimseyi temize çıkarmıyorum. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
33. Şimdi gördün mü yüz çevireni?
34. Ve az bir şey verip sımsıkı tutanı?
35- Gayb ilmi yanındadır da, artık o mu görüyor?
Yüce Allah, putlara ibadet etmek hususunda müşriklerin bilgisizliklerini açıkladıktan sonra "şimdi gördün mü yüz çevireni ve az bir şey verip, sımsıkı tutanı..." âyetleri ile onlardan belirli bir kimseyi yaptığı kötü İşleri ile birlikte sözkonusu etmektedir.
Mücahid, İbn Zeyd ve Mukatil şöyle demişlerdir: Bu âyetler el-Velid b. el-Muğirc hakkında inmiştir. Önceleri Rasûlullah (sav)'a uyarak dinine girmiş, fakat müşriklerden birisi onu ayıplayarak şöyie demişti: Sen ne diye büyüklerimizin dinini terkedip, onların sapık olduklarını söylemeye, cehenneme gideceklerini iddia etmeye koyuldun? Allah'ın azabından korktum, dedi. Bunun üzerine o şahıs ona: Eğer malından kendisine bir şeyler verecek ve şirkine geri dönecek olursa, onun yerine Allah'ın azabını üstleneceği taahhüdünde bulundu, el-Velid'e bu şekilde sitemde bulunan şahıs, ona taahhüd eniği ma!in bir bölümünü verdi, daha sonra cimrilik ederek geri kalanını vermedi. Bunun üzerine yüce Allah bu âyet-İ kerimeyi indirdi.
Mukatil dedi ki: el-Velid önce Kur'ân'ı övdü, sonra bu işten vazgeçince yüce Allah'ın: "Ve az bir şey verip sımsıkı tutanı" buyruğu indi. Diliyle hayır adına az bir şeyler verdikten sonra bundan vazgeçerek bir daha böyJe bir şey yapmayanı (gördün mü), demektir. Yine ondan gelen rivayete göre o, Rasûlullah (sav)'a iman ettiğini söyledikten sonra yüz çevirmiştir. Bunun üzerine: "Şimdi gördün mü yüz çevireni" âyeti inmiştir.
İbn Abbas, es-Süddî, el-Kelbî ve el-Müseyyeb b. Şerik de şöyle demişlerdir: Buyruk Osman b. Affan (r.a) hakkında inmiştir. O sadakalar verir, hayır yollarında malını harcardı. Süt kardeşi Abdullah b. Ebi Şerh ona: Senin bu yaptığın nedir? Bu gidişle fazla zaman geçmeden hiçbir şeyin kalmayacak, dedi. Bunun üzerine Osman (r.a) şöyle cevab verdi: Benim küçük büyük gü-nahîanm var. Ben bu yapoğjmla yüce Allah'ın rızasını istiyor, beni affedeceğini ümit ediyorum. Bu sefer Abdullah ona şöyle dedi: Sen bana yükü ile birlikte dişi deveni ver, buna karşılık ben de senin günahlarını yükleneyim. Bunun üzerine Osman (r.a) ona istediğini verdi ve bu taahhüdüne karşılık da ona şahit tuttu. Diğer taraftan daha önce vermiş olduğu sadakaların bir bölümünü vermez oldu. Bunun üzerine yüce Allah: "Şimdi gördün mü yüz çevireni ve az bir şey verip sımsıkı tutanı" buyruğunu indirdi. Osman da bunun üzerine eskisinden daha iyi ve daha güzel bir şekilde infaka koyuldu. Bunu el-Vahidî ve es-Salebî zikretmişlerdir.
Yine es-Süddı şöyle demektedir: Âyet Sehmli el-As b. Vail hakkında inmiştir. O Peygamber {sav)'ın söylediklerini uygun buluyordu.
Muhammed b. Ka'b el-Kurazî dedi ki: Âyet Ebu Cehil b. Hişam hakkında inmiştir. O şöyle demişti: Allah'a yemin ederim, Muhammed ancak üstün ahlaki değerlerin yerine getirilmesini emrediyor. İşte yüce Allah'ın: "Ve az bir şey verip, sımsıkı tutanı" buyruğu buna işaret etmektedir.
ed-Dahhak dedi ki; Burada sözü edilen kişi en-Nadr b. el-Haris'tir. O dininden dönmesi üzerine muhacirlerden bir Fakire beş deve vermiş ve dininden dönmesinin günahını yükleneceğini taahhüd etmişti.
" Sımsıkı tutan" lafzı; mastarından gelmektedir. Bir kuyu kazdıktan sonra kazmasına devam etmeye imkan vermeyen bir taşa ulaşan kimse hakkında:denilir. Araplar daha sonraları bunu, veren ve verdiğini tamamlamayan kimse ile bir şey isteyip onu sonuna kadar elde edemeyen kimse, hakkında kullanmış oldular. el-Hutaya da şöyle demiştir:
"Az bir şeyler verdi, sonra verdiğini tuttu (vazgeçti) İnsanlar arasında iyiliği karşılıksız yayan kimae öğüliir."
el-Kisaî ve başkaları da şöyle demişlerdir: "Kazan kimse sert bir taşa vardı, yahut bir dağa ulaştı." Bundan dolayı da kazmasına imkan kalmadı demektir. " Kazıp da sert bir yere ulaştı" demektir. Kazmaktan dolayı parmaklan bitkin düsen kimsenin bu halini anlatmak için: denilir. "Eli hiçbir şey yapamayacak kadar bitkin düştü" demektir. " Bitkinin verimi azaldı" demektir.
"Yerin mahsulünü vermesi gecikti" demek olup, ism-i faili diye gelir. Bu açıklamalar îbn Zeyd'den nakledilmiştir. " Ben adamı o şeyden geri çevirdim" demektir. "O adamın hayrı azaldı" anlamındadır.
Yüce Allah'ın: "Ve az bir şey verip, sımsıkı tutanı" buyruğu, o verdiği az şeyin de sonunu getireni, anlamındadır.
"Gayb ilmi yanındadır da artık o mu görüyor?" Yani şu sımsıkı luianın yanında kendisi için gayb olan azab ile ilgili hususların bilgisi mi var? "Artık o mu görüyor?" Ahiret ile ilgili kendisine gayb olan hususları ve kendisinin de başına gelecekleri biliyor da mı başkasının azabını yüklenmek taahhüdünde bulunuyor? Cahillik ve ahmaklığın ancak bu kadarı olur.
Buradaki: " Görmek" iki rnefule taaddi (fiili geçişli kılan) eden "görmek" fiilidir ve burada her iki meful de hazfedilmiştir.
Şöyle buyurulmuş gibidir: " Artık o tıpkı hazır olup gözle görüleni gördüğü gibi, gaybs da mı görüyor?" demektir. [57]
36, 37. Yoksa ona: Musa'nın ve ahdine bağlı İbrahim'in sahifelerin-de olan haber verilmedi mî?
38. Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının (günah) yükünü yüklenmeyeceğini;
39. İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığını;
40. Çalıştığının muhakkak ileride görüleceğini;
41. Sonra ona yaptıklarının en mükemmel bir şekilde karşılığının verileceğini;
42. Şüphesiz ki son gidişin Rabbİne olacağını...
"Yoksa ona Musa'nın" sahifelerinde "ve ahdîne bağlı İbrahim'in sahi-felerinde olan haber verilmedi mi?" Nitekim el-Ala Sûresi'nde de: "İbrahim'in sahifeleri ile Musa'nın (sahifeleri)nde..." (el-Ala, 87/19) diye buyuru! maktadır.
Yani hiçbir kimse diğerinin yerine sorumlu tutulmaz. Nitekim: "Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini" diye buyurmaktadır. Özellikle İbrahim ile Musa'nın sahifekrınin sözkonusu edilmesinin sebebi, Nuh ile İbrahim (ikisine de selam olsun) arasındaki dönemde bir kimsenin kardeşinin, oğiunıın ve babasının işlemiş olduğu suçlar dolayısıyla sorumlu tutulması idi. Bu açıklamayı el-Huzeyi b. Şurahbil yapmıştır.
"Yüklenmeyeceğini" buyruğundaki: lafzı şeddelisinden hafifletilmiş (şeddesiz hale getirilmiştir, "Şey"den hedef olarak cer konumundadır, yahut: " O" takdiri ile ref konumunda olabilir.
"Ahdine bağh" anlamındaki lafzı Said b. Cübeyr ile Katade:diye şeddesiz olarak okumuşlardır. Bu da sözünde ve amelinde doğru oian demek olur. Bu okuyuş da anlam itibariyle cemaatin okuduğu: d/i) şeddeli okuyuşuna racidir. Yani o Allah'ın kendisine farz kılmış olduğu bütün hususları yerine getirmiş, onlardan herhangi bir şeyi eksik bırakmamıştı. el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Hani Rabbi İbrahim'i birtakım kelimelerle imtihan etmişti. O da bunları eksiksiz yerine getirmişti." (el-Bakara, 2/124} buyruğu açıklanırken (3. başlıkta) bu husus geçmiş bulunmaktadır.
" Ahdine bağlı kalmak" eksiksiz yerine getirmek demektir.
Ebu Bekr el-Verrak: İddia ettiği kabul ettiğini belirttiği şartın gereğini yerine getirdi, diye açıklamıştır. Çünkü yüce Allah kendisine: "Teslim ol" demesine karşılık, kendisi: "Alemlerin Rabbine teslim oldum." (el-Bakara, 2/131) diye cevab vermişti. Yüce Allah, ondan iddiasının doğruluğunu ortaya* koymasını isteyince malında, evladında ve canında onu sınamış ve bütün bunları eksiksiz yerine getirdiğini görmüştü. İşte yüce Allah'ın: "Ve ahdine bağlı İbrahim'in..." buyruğu bunu anlatmaktadır. Yani o Allah'a teslim olduğunu iieri sürmüş, sonra da bu iddiasının doğruluğunu ortaya koymuştu.
Bir diğer açıklamaya göre o, her gün günün ilk saatlerinde dört rekat ile amelini eksiksiz tamamlardı. Bunu el-Heysem, Ebu Umame'den o da Peygamber (sav)'dan diye rivayet etmiştir.
Sehl b. Sa'd es-Saidî de babasından şunu rivayet etmektedir: "Ben size yüce Allah'ın can dostu İbrahim'i "ahdine bağh" diye neden adlandırdığını haber vermeyeyim mi? Buna sebeb onun her sabah ve her akşam: "Akşamladığınız zaman ve sabahladığınızda Allah'ın şanı ne yücedir!" (er-Rum, 30/17) diyor olması idi. [58]
Ayrıca bunu Sehl b. Mııaz, Enes'den, o babasından, o da Peygamber (sav)'dan diye rivayet etmiştir. [59]
"Ahdine bağlı" lafzının, kendisi ile birlikte gönderilen risaleti eksiksiz olarak yerine getiren anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu da yüce Allah'ın: "Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini"
buyruğunda ifade edilmiştir.
İbn Abbas dedi ki: İbrahim (a.s) döneminde önce kişiyi başkasının günahı dolayısıyla sorumlu tutuyorlardı. Öldürme ve yaralamalarda bir kimsenin velisi olarft, velayeti altında bulunan kimsenin işlediği cinayetten dolayı sorumlu tutuyorlardı. O bakımdan kişi babası, oğlu, kardeşi, amcası, dayısı, amcasının oğlu, yakın akrabası, eşi, kocası ve kölesi dolayısıyla öldürülebiliyor-du. İbrahim (a.s) onlara yüce Allah'tan: "Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini* tebliğ etti.
el-Hasen, Katade ve Said b. Cübeyr yüce Allah'ın: "Ahdine bağlı" buyruğu hakkında şöyle demişlerdir: O emrolunduğu şeylerin gereğince amel etti ve Rabbinin kendisine gönderdiği risaleti (mesajları) tebliğ etti. Bu daha güzel bir açıklamadır, çünkü genel bir ifadedir.
Aynı şekilde Mücahid de, Allah'ın kendisine Farz kıldığı hususlarda "ahdine bağlı" diye açıklamıştır. Ebu Malik ei-Ğıfari dedi ki; Yüce Allah'ın: "Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceğini" buyruğundan itibaren "şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisini şüphe ile karşılarsın." (en-Necm, 53/55) buyruğuna kadar olan bütün buyruklar, İbrahim ile Musa'nın sahifelerinde yer almıştır.
"Yük taşıyıcı hiçbir kimsenin başkasının yükünü yüklenmeyeceği"
buyruğuna dair yeterli açıklamalar daha önce d-En'am Sûresi'nin sanlarında (6/164. âyelin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır,
"İnsan İçin kendi çalıştığından başkasının olmadığını" buyruğu ile ilgili olarak İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre yüce Allah'ın: "îman edenlerin soyları da iman ile kendilerine uyanların Biz evlatlarını da kendilerine katarız." (et-Tur, 52/21) buyruğu neshetmiştir. Kıyamet gününde küçük çocuk babasının terazisine konulur ve yüce Allah babaları evlatlar hakkında, evlatları da babalar hakkında şefaatçi kılar. Buna da yüce Allah'ın: "Babalarınız ve oğullarınızdan size faydaca hangisinin daha yakın olduğunu bilemezsiniz." (en-Nisa, 4/11) buyruğu delil teşkil etmekledir.
Tevil ehlinin çoğunluğu ise: Bu âyet muhkemdir. Kimsenin ameli kimseye fayda vermez, demişler ve kimsenin bir başkasının yerine namaz kılama-yacağınt icma ile kabul etmişlerdir.
Malik ölenin yerine oruç tutmayı, haccetmeyi ve sadaka vermeyi caiz kabul etmemiştir. Ancak o şöyle demektedir: Eğer kişi kendisinin yerine hac-cedilmesini vasiyet ettikten sonra ölürse, onun yerine haccedslmesi caiz olur.
Şafiî ve başkaları ölenin yerine nafile hac yapmayı caiz kabul etmişlerdir. Aişe (r.anha)'dan rivayet edildiğine göre o, kardeşi Abdu'r-Rahman'ın yerine itikafa girmiş ve onun adına köle azad etmiştir. Sa'd b. Ubade'nin de Peygamber (sav)'a şöyle dediği rivayet edilmiştir: Annem vefat etti, onun yerine sadaka vereyim mi? Peygamber: "Evet" diye buyurmuştur. Sa'd: Hangi sadaka daha, faziletlidir? diye sormuş, Peygamber; ;ıSu içirmek" diye cevab vermiştir[60]
Bütün bu hususlar yeterli açıklamalarıyla birlikte daha önce el-Bakara (2/285-286, âyetler, 2. başlık ve devamında), Al-i İmran (3/97, âyet, 7. başlıkta) ve el-A'raf Sûresi'nde (7/50. âyet, 2, başlıkta) geçmiş bulunmaktadır,
Şüyle de denilmiştir: Yüce Allah: "İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığını" diye buyurmuştur, Arap dilinde "insan İçin" anlamındaki lafzın başına gelen cer edalı olan "lam"ın anlam itibariyle mülkiyet ve gereklilik ifade etmektir. O halde insana yaptığından başka bir şey(in karşılığını vermek) gerekmez. Bir başkası onun adına sadaka verecek olursa, o kimsenin lehine herhangi bir mükafatın gerekmesi süzkonusu değildir. Yüce Allah'ın amelde bulunmaksızın küçük çocukları cennete koymak suretiyle lü-tufta bulunmadığı gibi. Mükafat olarak vermesi gerekmeyen bir hususu o kimseye lütfetmesi hali bundan istisna teşkil eder.
er-Rabİ' b. Enes dedi ki: "İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığını" buyruğunda kastedilen kâfirdir. Mümine gelince, ona hem yaptığının kargılığı vardır, hem de başkasının onun için yaptığının karşılığı verilecektir.
Derim ki: Bir çok hadis bu görüşe ve mümine başkası tarafından onun için işlenen salih amelin sevabının ulaşacağına delil teşkil etmektedir. Bu tür hadislerden, onlar üzerinde dikkatle düşünecek kimseler için çok miktarda geçmiş bulunmaktadır. Müslim'in kitabının baş taniflannda Abdullah b. el-Mu-barek'ten nakledildiği üzere sadaka hususunda görüş ayrılığı yoktur. Sahik'te de şöyle denilmektedir: "İnsan öldü mü ameli de kesilir. Üç şey müstesna..." Bunlar arasında: "Yahut kendisine dua eden salih bir evlaf'da zikredilmektedir. [61]
Esasen bütün bunlar da yüce Allah tarafından bir lütuftur. Tıpkı amellerin kat kat mükafatlandırmasının da O'ndan bir lütuf olması gibi. Yüce Allah müminlerin lehine tek bir iyiliği on katından yecliyüz katına, bir milyon haseneye kadar mükafatlandırır. Nitekim Ebu Ilureyre'ye şöyle soaılmuş: Sen Rasûlullah (sav)'ın: "Muhakkak Allah bir tek haseneye karşılık bir milyon hasene mükafat verir." dediğini duydun mui* O da: Ben onu şöyle buyururken dinledim; Muhakkak Allah bir tek haseneye karşılık iki milyon hasene mükafat verir. "[62]
İşte bu Allah'ın bir lütfudur. Adalet ise; "İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmamasını" gerektirir.
Derim ki: Yüce Allah'ın: "İnsan için kendi çalıştığından başkasının olmadığı" buyruğu özel olarak günah hakkında sözkonusu olabilir. Buna delil de Müslim'in Sahih'lnâe yer alan Ebu Hureyre'nin Rasûlullah (sav)'dan şöyle buyurduğuna dair yaptığı rivayettir: "Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: Kulum, içinden bir iyilik yapmayı kararlaştırıp da onu işlemeyecek olursa. Ben onu onun lehine bir iyilik olarak yazarım. Şayet onu işleyecek olursa, onu o kimsenin lehine un hasenedcn yediyüz katına kadar ya2anm. Şayet bir kötülük işlemeyi kararlaştırmış olduğu halde işmeyecek olursa, o kötülüğü onun aleyhine yazmam, O kötülüğü işleyecek olursa, Ben de onu tek bir kötülük olarak yazarını." [63] Ebu Bekr el-Verrak dedi ki: "Çalıştığından başkası" niyet ettiğinden başkası demektir. Bunu da Peygamber (sav): 'Kıyamet gününde insanlar niyetlerine göre diriltilirler." [64] buyruğu açıklamaktadır.
"Çalıştığının muhakkak ileride görüleceğini" buyruğu, yüce Allah kıyamet gününde yaptığının karşılığını ona gösterecektir, demektir,
"Sonra ona yaptıklarının en mükemmel bir şekilde karşılığının verileceğini" ameline karşılık verileceğini... demektir.
el-Ahfeş dedi ki: " Ona karşılığını verdim" ifadesi ile ifadesi aynıdır, aralarında fark yuktur. Şair şu beyitinde her iki söyleyiş şeklini bir arada kullanmış bulunmaktadır:
"Ben Alkame b. Sa'd'în yaptıklarının karşılığını verecek olsam bile, Bir tek günde karşı karşıya kaldığı belalarının (verdiği sınavının, yaptığı iyiliğin) karşılığını veremem."
"Şüphesiz ki son gidişin Rabbîne olacağını..." Dönüş, geri çeviriliş ve sonunda varılacak yer O'nun huzurudur. O vakit kötülükleri cezalandıracak, iyiliklerin mükafatını verecektir. Şöyle de açıklanmıştır; Lütuf O'ndan gelir ve nihai olarak eman O'na varır. Ubey b. Ka'b'dan dedi ki: Peygamber (sav) yüce Allah'ın: "Şüphesiz ki son gidişin Rahbine olacağını" buyruğu hakkında: "Rab hakkında düşünmek olmaz" diye buyurmuştur. [65]
Enes'ten rivayete göre de Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Yüce Al-iah zikredildi mi artık sen de (kötülükten) vazgeç, [66]
Derim ki: Peygamber (sav)'ın şu buyruğu da bu anlamdadır; "Şeytan sizden herhangi birisine gelir ve: Şunu şunu kim yarattı? der. Sonunda Rabbi-ni kim yarattı? diye telkin eder. Artık bu noktaya geldi mi (sîzden olan kimse) Allah'a sığınsın ve buna bir son versin." [67]
Bu husus daha önce el-A'raf Sûresi'nde (7/200. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Şu beyitlerin şairi ne güze) söylemiş;
"O şanı yüceler yücesi hakkında sakın düşünme!
Yoksa aşağılatır ve yardımsız bırakılırsın.
İşte O'nun masnuatı... onlar hakkında ibretle düşün,
Ve o çok şerefli şanı yüce, can dostu (İbrahim)nun söylediği gibi söyle!" [68]
43. Güldürenin de, ağlatanın da şüphesiz O olduğunu;
44. Öldürenin de, diriltenin de gerçekten O olduğunu;
45. 46. Döküldüğü zaman bir nutfeden erkek ve dişiden ibaret olan ikili çifti O'nun yarattığını...
"Güldürenin de, ağlatanın da şüphesiz O olduğunu" buyruğunda açıkça görülmektedir ki, araçlar ortadan kalkmakta, geriye hakikatlerin yalnız yüce Allah'a ait olduğu gerçeği kalmaktadır. Ondan başka fail yoktur. Müslim'in Saftı/Tinde Aişe (r.anha)'dan dedi ki: "Allah'a yemin ederim ki hayır. Rasûiuliah asla: Ölmüş bir kimse herhangi birisinin ağlamasından dolayı azab-landırıhr, dememiştir ama o şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz Allah kâfirin azabını, yakınlarının ağlaması sebebiyle daha bir arttırır. Şüphesiz Allah'tır, o güldüren ve ağlatan ve esasen hiçbir yük taşıyıcı, hiçbir kimsenin yükünü yüklenmez. "[69]
Yine ondan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Peygamber (sav), ashabından gülmekte olan bir topluluğun yanından geçti, şöyle buyurdu: "Şayet benim bildiklerimi bilseydiniz, pek az gülerdiniz, çokça ağlardınız." Bunun üzerine Cebrail Hz. Peygambere gelerek: Ey Muhammed dedi, şüphesiz Allah sana: "Güldüren de, ağlatan da şüphesiz O'dur" diye buyurmaktadır. Peygamber onlara geri dönerek şöyle buyurdu: "Henüz ben kırk adım atmadan Cebrail bana geldi ve şunlara git ve de ki: Şüphesiz yüce Allah: "Güldüren de, ağlatan da O'dur" diye buyurmaktadır, de, buyurdu. [70] Yani gülmenin ve ağlatmanın sebeplerini O hükme bağlamıştır.
Ata b. Ebi Müslim dedi ki: Sevindiren ve kederlendiren O'dui, demektir. Çünkü sevinmek gülmeyi getirir, kederlenmek de ağlamayı getirir.
Ömer (r.a)'a soruldu: Rasûiuliah (sav)'ın ashabı gülüyor muydu? O, evet. Bununla birlikte Allah'a yemin ederim, iman kalplerinde sapasağlam dağlardan da daha sağlamdı. [71]
Bu hususa dair açıklamalar daha önce en-Neml (27/18-19- âyetler, 5. başlıkta) ve et-Tevbe Sûresi'nde (9/82. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.
el-Hasen dedi ki: Yüce Allah cennetlikleri cennette güldürecek, cehennemlikleri de cehennemde ağlatacaktır.
Dünyada dilediği kimseyi sevindirmek suretiyle güldürmüş, dilediği kimseyi kederlendirmek suretiyle ağlatmıştır, diye de açıklanmıştır. ed-Dahhak dedi ki: O yeryüzünü bitkilerle güldürmüş, semayı da yağmurla ağlatmıştır. Bir açıklama da şöyledir: Ağaçları çiçeklerle güldürmüş, bulutları yağmurlarla ağlatmıştır.
Zünnun dedi kî: Müminlerin ve ariflerin kalplerini marifetinin güneşiyle güldürmüş, kâfirlerin ve isyankarların kalplerini ise O'nu inkar ve O'na isyan etmenin karaniığıyla ağlatmıştır. Sehl b. Abdullah dedi ki: Allah
İtaatkar lan rahmet ile güldürmüş, isyankarları gazab ile ağlatmıştır. Muhammed b. Ali et-Tirmizi de şöyle demiştir; Allah mümini dünyada ağlatmış, ahîrette de güldürecektir,
Bessam b. Abdullah: Allah onların yüzlerini güldürmüş, fakat kalplerini ağiatmıştır deyip, şu beyitleri zikretmektedir:
"Dişler gülümser fakat iç organlar yanmaktadır,
O dişlerin gülmesi ise zorlama ve uydurmadır.
Gözyaşı akıtmadan ağlayan nice göz vardır,
Ve nice gülümseyerek dişini gösteren var ki, hayatta kalacak takati yoktur."
Denildiğine göre yüce Allah, canlılar arasında gülmek ve ağlamak Özelliğini insana vermiştir. Canlılar arasında insan dışında gülen ve ağlayan yoktur. Yine denildiğine göre yalnız maymun güler, fakat ağlamaz ve yalnız develer ağlar, fakat gülmezler.
Yusuf b. el-Hüseyn dedi ki: Tahir el-Makdisi'ye: Melekler güler mi? diye sorulmuş, o da şöyle cevap vermiş: Onlar da, Ars'ın altındakilerin hepsi de cehennem yaratıldığından beri asla gülmediler,
"Öldürenin de, diriltenin de gerçekten O olduğunu" buyruğu ölümün ve hayatın sebeplerini hükme bağlayan O'dur, demektir. Ölümü ve hayatı O yaratmıştır, diye de açıklanmıştır. "0... ölümü ve hayatı yaratandır."(el-Mülk, 67/2) diye buyurduğu gibi. Bu açıklamayı İbn Bahr yapmıştır.
Bir diğer açıklama şöyledir: O küfür ile kâfiri öldürmüş, iman ile de mümini diriltmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar arasında ona- yürümesi için nur verdiğimi? kimse..." (el-En'am, 6/122); "Ancak dinleyenler kabul ederler, ölüleı i ise Allah diriltecektir." (el-En'am, 6/36) Nitekim daha önce de (anılan âyetlerin tefsirlerinde) geçmiş bulunmaktadır.
Ata'nın: Adaletiyle öldürmüştür, lütfuyla diriltmiştir şeklindeki açıklaması da; vermemek ve cimrilikle öldürmüş, cömertlik ve bol bol infak ile diriltmiştir, diyenlerin açıklamaları da bu çerçeve içerisindedir.
Nutfeyi öldürmüş ve cana hayat vermiştir, diye de açıklanmıştır. Babaları öldürmüş, eviatiarı diriltmiştir diye açıklandığı gibi, burada hayattan kasıt bolluk, ölümden kasıt da kuraklıktır, diye de açıklanmıştır. Uyutmuş ve
uyandırmıştır, diye açıklandığı gibi, dünyada öldürmüş, ölümden sonra diriliş ile de diriltmiştir, diye de açıklanmıştır.
"Erkek ve dişiden ibaret olan İkili çifti O'nun yarattığını" Adem'in oğullarından erkeği ve dişiyi yarattığını kastetmektedir. Yoksa Adem ile Havva'nın da bir nutfeden yaratıldığını kastetmemektedir, Nutfe az miktardaki su dernektir. " Su damladı" tabirinden türetilmiştir.
" Döküldüğü" rahime dökülüp akıtıldığı demektir. Bu açıklamayı el-Kelbî, ed-Dahhak ve Ata b. Ebi Rebah yapmıştır, "Erkek menisini akıttı" tabiri de, " Meni"den gelmektedir. "Mina'ya bu ismin verilmesi ise: " Oraya akıtılan kanlardan" dolayıdır.
" Döküldü" takdir edildi, anlamındadır, diye de söylenmiştir. Bu açıklamayı Ebu Ubeyde yapmıştır. " O şeyi takdir ettim" denilir. “Ona takdir olundu" anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:
"Ta ki her şeye muktedir olanın,
Sana takdir ettiği şey ile karşılaşıncaya kadar." [72]
47. Tekrar diriltmenin de O'na ait olduğunu;
48. Muhakkak ki, zengin kılanın da O, fakir kılanın da O olduğunu;
49. Şi'ra yıldızının Rabbinin gerçekten O olduğunu;
50. Muhakkak kî önceki Ad kavmini O'nun helak ettiğini;
51. Semud'u da bırakmadığını;
52. Önceden de Nuh kavmini -çünkü onlar daha zalim ve daha azgındılar-;
53. (Lut kavminin) şehirlerini kaldırıp yere attığını;
54. Örttüğü şeylerle onları örttüğünü.
55- Şimdi Rabbİnin nimetlerinin hangisini şüphe ile karşılarsın?
"Tekrar diriltmenin" öldükten sonra diriliş için bedenlere ruhları geri çevirmenin "de O'na ait olduğunu..."
İbn Kesir ve Ebu Amr "diriltme" anlamındaki lafzı "şın" harfini üstün ve med İle diye okumuş ve Allah, bu hususu vaadetmiş olup, onun bu vaadi doğrudur, demek olur.
"Muhakkak ki zengin kılanın da, fakir kılanın da O olduğunu" buyruğu hakkında İbn Zeyd şöyle demektedir: Dilediğini zengin kılmış, dilediğini de fakir kılmıştır. Sonra da yüce Allah'ın: "Rızkı kutlarından dilediğine genişletip yayar, dilediği kimseninkini de daraltır" (Sebe, 34/39) buyruğu ile "Allah daraltır, genişletir." (el-Bakara, 2/245) buyruklarını okudu. Tabe-ri de bu açıklamayı tercih etmiştir.
Yine İbn Zeyd'den, Mikahid, Kalade ve el-Hasen'den: "Zengin kılan" bol mal veren "fakir kılan" başkasının hizmetine koşturan demektir.
"Fakir kılan" size hizmetinizde çalışacak kimseler sahibi olma imkanını vermiştir, diye de açıklanmıştır ki; bu da aynı şekilde başkalarına hizmet ettiren anlamındadır.
Verdikleri ile kişiyi razı kılan, dernek olduğu da söylenmiştir. Yani önce onu zengin kılmış, sonra da verdikîeriyle onu razı etmiştir. Bu açıklamayı da İbn Abbas yapmıştır.
el-Cevherî dedi ki: (fiili; " Zengin oldu, olur, zengin olmak" fiili gibidir[73]
" Allah ona kazanılarak toplanan şeyler ve mallar verdi" demektir. Yine; "Allah onu razı kıldı" anlamına gelir. "Razı olmak" demektir. Bu açıklama İbn Zeyd'den nakledilmiştir. (İbn Zeyd) dedi ki: Araplar:
"Her kime yüz tane keçi verilecek olursa, o kimseye toplayıp, yığma verilmiş olur. Her kime yüz tane koyun verilecek olursa, o kimseye de zengin verilmiş olur. Her kime yüz tane deve verilecek olursa, o kimseye de temennileri verilmiş olur."
" Allah ona kendisine huzur ve sükun verecek şeyler verdi" denilir.
"Zengin kılanın da O, fakir kılanın da O" buyruğunun, kendisini zengin kılıp, yaradıklarını kendisine muhtaç kılanın O olduğu anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı Süleyman et-Teymi yapmıştır. Süfyan da şöyle demektedir: O kanaat île zengin kılmış, rıza İle de ihtiyaçtan kurtarmıştır,
el-Ahfeş dedi ki: "Fakir kıldı" demektir. İbn Keysan ona çocuk ihsan etti, demektir. Bu da az önceki açıklamaların kapsamı içerisindedir.
"Şi'ra yıldızının Rabbinin gerçekten O olduğunu" buyruğunda geçen "eş-Şi'ra yıldızı"[74] el-Cevza'dan[75] sonra doğan aydınlık bir yıldızdır. Bu yıldız çok sıcak zamanlarda doğar. Bu isimle anılan yıldızlar iki tanedir. Birincisi el-Cev-za (ik(zier)de bulunan ve "el-Abur"[76] diye bilinen yıldızdır. Diğeri ise Zira'da bulunan eş-Şi'ra el-Gumeysa[77] yıldızıdır. Araplar bu iki yıldızın da "Süheyl yıldızının kızkardeşleri" olduklarını iddia ederler.
Yüce Allah başka şeylerin de Rabbî olmakla birlikte Şİ'ra yıldızının Rab-bi olduğunu sözkonusu etmesinin sebebi Arapların bu yıldıza ibadet etmeleri idi. Yüce Allah böylece onlara Şi'ra yıldızının da bir Rabbinin olduğunu, kendisinin asla rab olamadığını göstermektedir.
Bu yıldıza kimlerin ibadet ettiği hususunda görüş ayrılığı vardır. es-Süd-dî buna Hımyer ve Huzaalılar ibadet ediyordu, demiştir. Başkaları ise bu yıldıza ibadet eden ilk kişi Peygamber (sav)'ın anne tarafından dedelerinden birisi olan Ebu Kebşe'dir, Bundan dolayı Arap müşrikleri Peygamber (sav)'ın Allah'a davet edip dinlerine muhalefet ettiği zaman onu "Ebu Kebşe'nin oğlu" diye adlandırmış ve: Bu Ebu Kebşe'nin oğlundan çektiğimiz nedir? demişlerdi. Ebu Süfyan da Mekke'nin fethedildiği günü dar geçitlerden birisinde durmuş ve Rasûlullah (sav)'ın askerleri onun önünden geçerken: Andolsun Ebu Kebşe'nin oğlunun İşi gerçekten güçlenmiş bir durumdadır, demişti.
Bununla birlikte Araplardan Şi'ra yıldızına ibadet etmeyenler de, o yıldızı tazim ediyor ve onun kainata etkisinin bulunduğuna inanıyordu. Şair şöyle demiştir:
"Eylül geçti ve sıcaklar kalktı,
(Cevza burcunun alt tarafında bulunan) eş-Şi'ra el-Abur da ateşini dindirdi."
Denildiğine göre; Arapların hurafeleri arasında şunlar da vardı: Süheyl ile Şi'ra yıldızlan karıkoca idiler. Süheyl aşağı doğru Yemen tarafına kaydı, Şi'ra Abur da samanyolunu geçip gittiğinden ötürü "el-Abur (geçip giden, kate-den)" diye adlandırılmıştır. el-Ğumeysa ise yerinde kaldı, Süheyl'i kaybettiği için gözlerinde beyaz çapaklar oluşuncaya kadar ağladı. Biri diğerinden daha saklı olduğundan ötürü ona Ğumeysa denildi.
"Muhakkak ki, önceki Ad kavmini onun helak ettiğini" buyruğunda "Ad"ı "önceki" diye nitelendirmesinin sebebi, bunların Semud'dan önce gelmiş olmalarıdır. Semud'un Ad'dan önce olduğu da söylenmiştir.
İbn Zeyd dedi ki; Bunlara "önceki (ilk) Ad" denilmesinin sebebi Nuh (a.s)'dan sonra helak edilen ilk ümmet oluşlarından dolayıdır. İbn İshak da şöyle demiştir: İki tane Ad kavmi vardır. Birincileri ıslıklı rüzgar ile helak edilmiştir. Daha sonra da diğer Ad ortaya çıkmış, bunlar da çığlık ile helak edilmişlerdir.
Birinci Ad'ın Ad b. İrem b. Ûs b. Sam b. Nuh olduğu, ikinci Ad'ın ist birinci Ad'ın soyundan gelenler oldukları da söylenmiştir.
Anlamlar birbirine yakındtr.
Sonraki Ad'ın zorba kavim olan Ad oldukları söylenmiştir. Bunlar da Hud kavmidir.
"Önceki Ad" anlamındaki buyruk genel olarak: şeklinde tenvin ve hemze açıkça telaffuz edilerek okunmuştur. Nafi, İbn Muhaysın ve Ebu Amr ise hemzenin harekesini "lam"a naklederek ve tenvini hemzeye idgam etmek suretiyle; diye okumuşlardır. Ancak Kalun ile es-Susî sakin (olan) hemzeyi izhar ederler (açıkça okurlar.) Diğerleri ise aslına uygun olarak "vav"a kalbetmişlerdir. Arapların bu şeklide iklab yaptıkları olur. Mesela: "Şimdi yanımızdan kalk ve ikisini kat" derler ki bunun asl,: seklindedir.
"Semud'u da bırakmadığını" buyruğunda sözü geçen "Semud" çığlık ile helak edilen Saiih (a.s)'ın kavmidir. "Semud" lafzı şekillerinde okunmuştur ki daha önceden fel-Araf, 7/73. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Burada nasb ile gelmesinin sebebi bir önceki âyette geçen "Ad"e atfedilmiş olmasındandır.
"Önceden de Nuh kavmini" yani Ad ve Semud'dan ünce de Nuh kavmini helak etli.
"Çünkü onlar daha 2alim ve daha azgındılar." Buna sebep ise Nuh (a.s)'ın onlar arasında uzun bir süre kalmış olmasıdır. Öyle ki onlardan bir kişi oğlunun elini tutuyor, Nuh (a.s)'a götürüyor ve: Şu adamdan sakın, çünkü o bir yalancıdır. Benim babam da beni alıp buna getirmiş ve benim sana söylediğimin benzerini söylemişti, diyordu. Böylelikle büyükleri küfür üzere ölüyor, küçükleri de babasının tavsiyesi üzerine (küfür üzere) yetişiyordu.
Bir görüşe" göre buradaki zamir daha önce sözü edilen Ad, Semud ve Nuh kavimlerine gitmektedir. Yani bunlar Arap müşriklerinden daha ileri derecede kâfir ve daha azgın idiler. Bu durumda bu ifade Peygamber (sav)'a teselli anlamını taşımaktadır. Sanki ona şöyle buyurulmuş gibidir: O halde sen de sabret, çünkü güzel akıbet senin olacaktır.
"Şehirlerini kaldırıp yere attığını" buyruğundan kasıt, Lut kavminin içindekilerle birlikte altüst olmasıdır. Yani bu şehirlerin üst tarafı aşağıya çevrilmişti,
" Onu ters yüz ettim ve onu geri çevirdim" denilir. "Semaya yükseltilmelerinden sonra onları yerin dibine geçirdi" demektir. Cebrail (a.s) önce onları yukarıya doğru kaldırmış, sonra da yere atmıştı. el-Müber-reçl^O şehirleri yukardan aşağıya (uçurumdan juvarlanmışcasına) bıraktı. "Yukarıdan aşağıya düştü."; " Yukarıdan aşağıya düşür-dü" demektir,
"Örttüğü şeylerle onları örttüğünü" yani onları üzerlerine (bir örtü gibi) giydirdiği taşlarla üstlerini kapattığını.., demektir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Derhal oranın üstünü altına getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık." (el-Hicr, 15/74)
Bir diğer görüşe göre zamir bütün bu ümmetlere aittir. Yani yüce Allah bu toplumları onları örten a2ab ile örttü. Zamirin mtibhem gelmesinin sebebi ise, herbirisinin diğerinden farklı bir azab türüyle helak edilmiş olmasıdır.
Bu ifadenin işin büyüklüğünü anlatmak için böylece kullanıldığı da söylenmiştir.
"Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisini şüphe İle karşılarsın?" Yani Rabbinin hangi nimetinden şüphe edersin?
Burada hitab yalanlayıcı insanadır.
" Nimetler" demektir, tekili: diye gelir. Yakub da: "Şüphe ile karşılarsın" anlamındaki buyruğu iki "te"den birini diğerine id-gam ve şedde ile diye okumuştur. [78]
56. İşte bu da önceki uyarıp, korkutanlardan bir uyarıp korkutandır.
57. Yakın olan yaklaştıkça yaklaştı.
58. Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yok.
59. Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz?
60. Ve gülersiniz de ağlamaz mısınız?
61. Hem oynayıp eğlenirsiniz?
62. Haydi artık, Allah'a secde edin ve ibadet edin.
"İşte bu da önceki uyarıp korkutanlardan bir uyarıp korkutandır." buyruğu hakkında İbn Cüreyc ve Muhammed b, Ka'b şöyle demişlerdir: Muham-med (sav) da kendisinden Önceki peygamberler gibi gerçek ite uyarıp korkutan bir kişidir, Eğer ona itaat ederseniz, kurtuluşa erersiniz. Aksi takdirde önceki peygamberleri yalanlayanların başına gelenler sizin de başınıza gelecektir.
Katade de: Kur'ân-ı Kerim'i kastetmekte, onun da önceki kitapların uyarıp korkuttuğu şeylerin aynısı ile uyarıp korkuttuğunu belirtmektedir, demiştir.
Bir başka açıklamaya göre: Bizim helak olmuş önceki ümmetlerin durumlarından bildirdiğimiz bu haberler, daha önceki ümmetlerin başına gelen uyarıp korkutucu hususların bir benzerinin, bu ümmetin başına gelmesinden bir korkutmadır,
Arapçada: " Uyarmak, korkutmak" anlamında dır. Tıpkı:İnkar etmek" anlamında kullanılması gibidir. Yani bu sizin için bir uyandır demektir.
Ebu Malik dedi ki: Önceki ümmeclerin başından geçen olayları hatırlatarak sizi uyarıp korkutmaya çalıştığım bu husus, İbrahim ile Musa'nın sahife-lerinde bulunan hususlardır.
es-Süddî dedi ki: Ebu Salih bana haber vererek dedi ki: Şanı yüce Allah'ın: "Yoksa ona Musa'nın ve... İbrahim'in sahifelerinde olan (şu hükümler) haber verilmedi mi?" (en-Necm, 53/36-37) buyruğundan itibaren "işte bu da önceki uyarıp korkutanlardan bir uyarıp korkutandır" buyruğuna kadar olan bütün bu hususlar İbrahim İle Musa'nın sahifelerinde olan şeylerdir.
"Yakut olan yaklaştıkça yaklaştı." Yani kıyametin kopacağı vakit oldukça yaklaştı, Yüce Allah'ın burada kıyametten; diye sözetmesi, onun nez-dinde kopacağı vaktin oldukça yakın olmasından dolayıdır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde "Çünkü onlar onu uzak görürler. Biz ise onu yakın görürüz." (el-Mearic, 70/6-7) diye buyurmaktadır.
Bir başka görüşe göre kıyametten böylece sözetmesinin sebebi, insanlara -onun İçin hazırlansınlar diye- oldukça yakınlaşmış olmasından dolayıdır. Çünkü gelecek olan herbir şey yakın demektir. Şair şöyle demiştir;
"Yola koyulmak vakti yaklaştı, şu kadar var ki bineklerimiz Henüz yüklerimizle (duruyor); sanki yola koyulduk bile."
es-StftoA'ta şöyle denilmektedir; " Yola koyulmak vakti yaklaştı, yaklaşır" denilir. Yüce Allah'ın: "Yakın olan yaklaştıkça yaklaştı" buyruğunda da bu kökten gelen lafızlar kullanılmıştır. Bunda da kastedilen kıyamettir. "Adam acele etti" demektir. İsm-i faili; diye gelir. " Kısa boylu" demektir. (Yere, birbirine) yakın ile aynı anlamdadır.
Ebu Zeyd dedi ki: Bir bedeviye "muuhbanti" ne demektir? diye sordum. O, "muteke'ki" demektir dedi. Peki "müteke'ki" ne demektir? dedim. O, "müteazif (kısa, yakın)" demektir dedi. Peki "müteazif" nedir? diye sorunca da: Sen ahmak birisisin, deyip beni bırakıp gitti.
"Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yok." Yani kıyameti Allah'tan başka sonraya bırakacak ya da Öne alacak kimse yoktur.
"Açığa çıkaran" buyruğunun açığa çıkmak anlamında olduğu da söylenmiştir. Yani Allah'tan başka kimse onu açığa çıkarmaz, onun üstündeki örtüyü kaldırmaz.
Bu durumda " Açığa çıkaran" mastar anlamında bir isim olup sonundaki "he" (müennesiik te'si) tıpkı: "Akıbet, afiyet, musibet, bakiyet" kelimelerinin sonlarındaki "he"ye (müennesiik te'sine) benzemektedir. Arapların: "Filanın bakiyeti (kalıcılığı) yoktur"
demeleri de bunun gibidir. Kimse bunu geri çeviremez demektir, diye de açıklanmıştır. Yani kıyamet kopacak olursa, onların ilahlarından hiçbirisi onu önleyemez ve Allah'tan başka onları kimse kurtaramaz.
Kıyamete (örten anlamında): "Gaşiye" de denilmiştir. O bir ğaşiye (örten) olduğuna göre onun geri çevrilmesi ise keşf (açmak) otur. Bu açıklamaya göre "kaşife" hazfedilmiş müennes bir lafzın sıfatı olmaktadır. Bu da kaşife bir nefis, kaşife bir kesim yahut kaşife bir hal (yoktur) anlamında olur,
"Açığa çıkaran: kaşife"nin kaşif (keşfeden, açan, açığa çıkaran) anlamında olduğu sonundaki "he"nin (yuvarlak te'nin) de tıpkı (raviye ve dahiye: çokça rivayette bulunan, büyük bir deha) kelimelerinde olduğu gibi, mübalağa için olduğu da söylenmiştir.
"Şimdi siz bu sözden" Kur'ân'dan "dolayımı" onu yalanlamak amacıyla "hayret edersiniz." Bu, azarlama anlamında bir sorudur.
"Ve" onunla alay ederek "gülersiniz de" tehditlerden korkarak ve bu işten çekinerek "ağlamaz mısınız?"
Rivayete göre bu âyetin inişinden sonra Peygamber (sav)'in -tebessüm dışında- güldüğü görülmemiştir.
Ebu Hureyre dedi ki: "Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz"
buyruğu nazil olunca, Suffe ehli: "İnna İtilan ve inna ileyhi raciun" diyerek gözyaşları yanakları üzerinden aktneaya kadar ağladılar. Peygamber (sav) onların ağladığım duyunca, o da onlarla birlikte ağladı. O ağladığı için biz de ağladık. Bu sefer Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Allah korkusundan dolayı ağlayan kimse cehenneme girmez. [79] Allah'a isyan etmek üzere ısrar eden bir kimse de cennete girmez. Şayet siz günah işlemeyecek olursanız, Allah sizi yok eder ve sizin yerinize günah işleyen ve (tevbe ettikleri için) kendilerine mağfiret edip merhamette bulunacağı bir toplum getirir. Şüphesiz kî O çokça mağfiret edendir, pek merhamet!idir,"
Ebu Hazim dedi ki: Cebrail, Peygamber (sav)'ın üzerine indiği bir sırada yanında ağlayan bir adam da vardı. Cebrail ona: Bu kim? diye sordu. Peygamber: Bu filan kişidir dedi. Cebrail dedi ki: Biz ağlamak dışında Ademoğulla-nnın bütün amellerini tartarız. Çünkü yüce Allah bir tek gözyaşı damlası ile cehennemden denizler kadarını söndürür.
"Hem oynayıp eğlenirsiniz" oyalanmakta ve yüz çevirmektesiniz, demektir. Bu açıklama İbn Abbas'tan nakledilmiş olup bunu kendisinden el-Vali-bl ile el-Avfî nakletmigtir. İkrime de ondan şöyle dediğini rivayet eimekte-dîr: Bu lafız Himyerlilerin lehçesinde şarkı söylemektir. ": Bize şarki söyle" denilir. Bundan dolayı Kur'ân'in okunduğunu işittiklerinde onu duymasınlar diye şarkı söyler, oyun oynarlardı.
ed-Dahhak dedi ki: "Üstünlük, yücelik ve büyüklük taslıyorsunuz" demektir. es-Sıhah'ta. şöyle denilmektedir: "Büyüklenerek başını kaldırdı" demektir. Başını yukarı doğru kaldıran herkese: (-ul-) denilir. Şairtle şöyle demiştir:
"Onlar geceleyin başlarını yukarı doğru kaldırırlar (yatıp uyumazlar)
ve azıkları da hafiftir.'
Onların karınlarında yem yok, demek istemektedir.
İbnu'l-Arabî dedi ki; " Yükseğe çıktım" demektir. "Deveier süratlice yürüdü" demektir. " Oyalanmak, eğlenmek" demektir. " Oyalanan, eğlenen'7 anlamındadır. Mesela cariyeye: denilir ki bu da "şarkı söyleyerek bizi oyala" anlamındadır. " Yere gübre koymak" demek olup, bu da hayvan pisliği ile külden meydana gelir. "Saçın dipten kazınması, traş edilmesi" anlamındadır ki bir söyleyişidir. Hemzeli olarak; "Adam kızgınlıktan şişti" demektir.
Ali (r.a)'dan gelen rivayete göre "oyalanıp, eğlenirsiniz" buyruğu namaz kılmaksızın ve namazı da beklemeksizin oturmaları anlamındadır. el-Hasen de şöyle demiştir: Bu imamdan önce namaza duranlarsınız, demektir. Peygamber (sav)'dan gelen şu rivayet de bu kabildendir: Peygamber insanlar kendisini ayakta durmuş bekliyorken namaza çıktı ve: "Bana ne oluyor da sizi benden önce namaza durmak üzere ayağa kalkmış görüyorum" demiştir[80]' Bunu el-Maverdî nakletmektedir.
el-Mehdevî de bunu Ali (r.a)'dan, diye zikretmiştir. Buna göre Ali (r.a.) namaza çıktığında insanların ayakta durmuş, kendisini beklemekte olduklarını görünce: "Niye böyle ayakta durmuş bekliyorsunuz diye buyurmuştur[81]Bunu da el-Mehdevî söylemiştir. Dilde bilinen anlamı ile ise: "Oyalandı, yüz çevirdi, oyalanır, yüz çevirir" şeklindedir.
el-Müberred dedi ki: Hareketsiz duranlar" anlamındadır. Şair de şöyle demiştir:
"O genç (deve)ler Harboğulları hanımlarına getirdiler,
Mukadder olan bir şeyi; o kadınlar da bundan dolayı hareketsiz kala kaldılar."
Salih Ebu'l-Halil dedi ki: Peygamber (sav): "Şimdi siz bu sözden dolayı mı hayret edersiniz ve gülersiniz de ağlamaz mısınız? Hem oynayıp eğlenirsiniz" buyruğunu (insanlara açıklayıp) okuduktan sonra vefat edinceye kadar tebessüm etmesi dışında güldüğü görülmedi. Bunu en-Nehhas zikretmektedir.
"Haydi artık Allah'a secde edin ve ibadet edin" buyruğu ile kastedilenin Kurân'daki tilavet secdesi olduğu söylenmiştir. Bu İbrv Mesud'un görüşüdür. Ebu Hanife ve eş-Şafîi de böyle demişlerdir. Surenin baş taraflarında İbn Ab-bas yoluyla geien rivayette belirtildiği üzere Peygamber (sav) burada secde etmiş, onunla biriikte müşrikler de secde etmişti. Denildiğine göre müşrikler Rasûlullah (sav)'ın yüce Allah'ın: "Şimdi haber verin hat ve Uzza'dan ve diğer üçüncüleri olan Menat'tan" (en-Necm, 53/19-20) buyruğunu okuduğu esnada şeytanların seslerini işitmişler ve bu arada onlara Peygamberin: "İşte bunlar yüce ve güzel gençlerdir ve elbette onların şefaati umulur" dediğini hissettiren şeytan seslerini duymuşlardı. Said b. Cübeyr'in rivayetinde bu şekilde "umulur" diye gelmiştir. Ebu'l-Aliye'nin rivayetinde ise "onlann şefaatlerinden razı olunur ve onlann gibileri de asla unutulmaz" şeklindedir. Müşrikler bunu duyunca sevindiler ve bu sözlerin daha önce el-Hac Sûresi'nde açıklandığı gibi, Muhammed (sav)'ın sözlerinden olduğunu zannettiler. (Bk. el-Hac, 22/52. âyet, 3. başlık)
Buna dair haber Habeşistan'da bulunan Peygamber (sav)'ın ashabına ulaşınca, Mekkelilerin iman ettiklerini zannederek geri döndüler. Fakat bu sefer Mekkeîiler onlara karşı daha sert davrandılar ve yüce Allah onları kurtanncaya kadar onlara işkence yapmaya koyuldular.
Bir diğer görüşe göre; buradaki secdeden kasıt, namazdaki farz secdedir. İbn Ömer'in görüşü budur. O buradaki secde buyruğunun secde edilmesini emir eden buyruklardan olduğu görüşünde değildi. Malik de boyîe demiştir.
Ubeyy b. Ka'b (r.a)'ın rivayetine göre Peygamber (sav)'ın son dönemlerdeki uygulaması el-Mufassal diye bilinen sûrelerde secde yapmayı terketmek şeklinde idi. Ancak birinci görüş daha sahihtir. Bu hususa dair yeterli açıklamalar el-Araf Süresi'nin sonlarında (7/206. âyet, 2 ve 3- başlıklarda) geçmiş bulunmaktadır. Alemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun. en-Necm Sûresi'nin tefsiri burada sona ermektedir. [82]
[1] İbn Ehi Şeyhe, Musannef, VII, 272, "Mekke" kaydı yok ve "ilan eltiği" lafzı yerine: "nkıı-clıığu'' lafzıyla
[2] Buharı, I, 364.
[3] Buharı, I, 363, 364, III, 1399, IV, 1460, 1842; Müslim, I, 405, Ebu Davud, 11, 59; Müs-ned, I, 3H8, 401, 431, 443, 4(52; İbn Ebi Şeyhe, Musannef, I, 369.
[4] Müslim, I, 406; Buhari, I, 364; Tirmizi, II, 466; Müsned, V, 183, 186.
[5] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/431-432
[6] Çünkü burada "battî" anlamı verilen "hevan fiili, aynı zamanda yukardan a.ş;ığıya hız-lıca inmek, düşmek anlamlarına da yelir
[7] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/432-436
[8] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/436
[9] İbn Huzeyme, Sahih, IV, 78; İbn Hibhan, Sahih, VIII. 187; Hakim, Müstedrek, I, 565; Ebu Davud, II, 11H; Nesai, V, 99; İbn Mace, I, 589; Tirmizi, III, 42; Darimi, I, 472; Darakutni, II, 118; Müsned, II,164, 192, 389, V,375.
[10] Buharı, III, 1029 (az faikla); Müslim, III, 141, 263 (az farkla)
[11] Buharı, aynı yer, ayrıca aynı manada yakın lafızlarla: III, 1187, V, 2401; Tirmizı, IV, 181: Müsned, II, 48J, 111, 153, 207.
[12] Buharı, I, 3H4; Müslim, I, 521; Tirmizi, V, 526; Darimi, I, 413; EbuDüvud, II, 34, IV, 234; Muvatta, I, 214; Müsned, II, 264, 267, 487.
[13] Tirmizi, V, 58Î; Müsned, III, 40, V, 155.
[14] îbn Abdi'Hterr, Temkid, XX, 238'de, "Cehrail'in Allah a en yakın olduğunu' zikrettiği bir-hatiisten tıkan bir sonuç (fıkıh) olarak kaydetmektedir. Hadis olarak tespit edemedik.
[15] Vahyin anlamına dair açıklamalar için hk: Al-i tmran, 3AS4. âyetin tehiri; en-Nahl, 16/68. âvetiıı lefsiıi. ]. ballık
[16] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/436-446
[17] Müslim,!, 158
[18] Muhammecl b. Ka'b: "Ey Allah'ın rasLtlü dedik'1 diye rivayette bulunması, sahahi olmadığından mümkün değildir. İbn Kesir, Tefsir, IV, 25l"de: "İlin Ebi Hatim dedi ki ' diyerek hadisin senedini kayd ettikten sonra şöyle demektedir: "Muhammed İr Ka'b dedi ki: CAshiibl: "Ky Allah'ın rasıılii .. dediler," deyip İni rivayeti zikretmektedir.
[19] İbn Kesir, Tefsir, IV, 251, "bu hadis oldukça garibdir'1 kaydıyla.
[20] Muslini, I- 16i; Müsned, V, 157; Tayali.si, Müsned, 1, 64.
[21] Müslim, I, 161; İbn Hibban, Sahih, I, 254; Ihn Mende, îman, II, 768; İbn Ebi Asım, Sün-ne, I, 192.
[22] Müslim, I, 158, Ebu Avane, Müsned, I, 133, 2; 152, 153; d-Uılekei, İtikadu Ekli's-Sün-m, II, 519; İbn Mende, İman, II, 759.
[23] Müslim, I, 158 (Abdullah b. Mesud, Ebu Hureyrc ve İbn Abbas'ın kavli), 159 CAişe validemizin kavli olacak); ayrıca hk. Tirmizi, V, 262, 395; Müsned, I, 407, 412, 460, VI, 241,
[24] İbn Hibban, Sahih, XIV, 337; Nesai, es-Sünenu'l-Kübra, VI, 473; Ebu Yala, Müsned, VI11, 410; Abdullah b. Muhammed el-Askalatıi, el-Azame, III, 977-978 İbn Hacer, Fet-hu'l-Bari, VIII, 611.
[25] Müslim. 1, 157; Tirmizi, V, 393; Nesai, I, 223; Müsned, I, 387, I, 422.
[26] Darakutni, I, 25; Buharı, III, 1173, 1411; Ebu Nuaym, el-Müstahrec, I, 233; Nesai, I, IV 707. 208.
[27] Tirmizi, IV, 6#0.
[28]. Müslim, I, 146; Ebu Nııaym, el-Müstahrec, i, 228.
[29] Tercümeye esas aldığımız baskıya göre onların bu kıraaci, genelin okuduğu şekilden farksızdır. Ancak gerek hemen sonra Mücahid ile Ahfeşin açıklamaları, gerek başka eserlerdeki bu hususa dair açıklamalar buradaki "cennet" kelimesinin sonundaki yuvarlak "te'nin "he' olduğunu göstermektedir. Hu takdirde kıraat "mdeha cennehu'l-me'va" şeklinde olur ki, bu genelin kıraatinden farklıdır.
Alusi, bu şekilde okuyanların ismini saydıktan sonra şu açıklamayı yapmakcadir: "Cen-nehu" lafzı sonunda zamir olan "he" ile olup, zamir peygamber (sav)e aittir. "Orada yüce Allah'ın himayesi onu barındırdı" demektir.. (Alusi, Ruhu'l-Meani, XXVII, 51; ayrıta bk. Ehu'1-Feth Osman b. Cimri, el-Muhtesib, Kahire, 1414/1994, II, 293-294; Hu-seyn b, Ebi'1-tzz el-Hemedani, et-Ferid, IV, 280. -Ancak btı yanlış okuma -maalesef- bu son eserde de mevcuttur. Burada da sondaki zamirin (henin) Peygambere ait olduğu söylenirken, yazılış "Cennehu" yerine "Cennetu" şeklinde gösterildiğinden, dikkat edilmezse, kıraatin anlamına dair yapılan açıklamalar anlaşılmaz bir hal almaktadır.- Gösterdiğimiz bu üç yerde de bu kıraatin diğer anlamlarına dair başka açıklamalar da yer almaktadır.
[30] Kalınan Cennet" diye tercümesini verdiğimiz ibare de "Cennehu"l-mebit" şeklinde olmalıdır. Allah, onu lütuf ve rahmetiyle barındırdı, elemek olur. (Bk. hir önceki notta gösterilen verler.)
[31]. Az önce 13. ayetin tefsirinde geçti. İlgili nota bakınız.
[32]. 13. ayetin tefsirinde ilgili nota bakınız.
[33]. Yakın lafızlarla: Taberi, Tefsir, XXVII, 54; İbn Kesir, Tefsir, III, 17.
[34]. Taberi, Tefsir, XXVII, 56.
[35] Taberi, Tefsir, XXVII, 56; İhn Kesir, Tefsir, IV, 253.
[36] İbn Hacer, Fetku'l-Bari, VII, 213
[37] Müslim, 1, 146; Müsned, III, 12H, 14H.
[38] Ebu Davud, IV, 361; Ebu Abdullah el-Makdisi, el-Ehadisu'l-Muhtara, IV, 237; Heyse-mi, Mecmau'z-Zevaid, III, 2H4, IV, 69, VIII, 115.
[39] Ebu Davud, IV, 361
[40] Tirmizi, V, 396; Müsned, I, 394, 418.
[41] Müslim, I, 15H; Buharı, III, 1181, IV, 1840, 1841; Tirmizi, V, 394; Müsned, /, 395, 398, 407, 412, 460.
[42] Metinde "âyet" lafzı bulunmamaktadır. Ancak gerek açıklamalar gerekse de Kur'ân irabı üzerine yazılmış eserlerde bu "âyet" lafzııjm takdir edildiğini görüyoruz. Mesela bk. Hııseyn el-Hemedarıi, el-Ferid fi İrabi'l-Kur'âni'l-Mecid, IV, 380
[43] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/447-456
[44] Buhari, IV, 1841.
[45] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/456-462
[46] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/462-463
[47] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/464-465
[48] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/465-466
[49] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/466
[50] Buhari, V, 2304, Vi. 2438; Müslim, IV, 2046; Ebu Davud, II, 246; Müsned, II, 276.
[51] Müslim, IV, 2047.
[52] Hakim, Müstedrek, I, 121, 122, II, 510, IV, 274; Tirmizi, V, 3%; Beyhaki, Şuabu'l-lman, V, 392, 393
[53] İhn Hibban, Sahih, III, 278; Nesai, es-Sünenu'l-Kübra, VI, 305-
[54] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/466-470
[55] Taberani, Tefsir, 11,81.
[56] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/471-472
[57] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/473-475
[58] Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, X, 117; -ravileri arasında bazılarınca sika (güvenilir) kabul edilmiş zayıf kimseler bulunduğu kaydıyla-; Deylemi, Firdevs, I, 134
[59] Zikredilen Kivilerin doğru şekli şudur: "Sehl b. Muaz b. Enes babasından (yani: Sehl, babası Muaz b. Enes'den), o Peygamber (savİden...1" (Taberani, et-Mu'cemu'l-Kebir, XX 192) Muhtemelen baskıyı hazsrlayanlsr "Sehl b. Muaz"dan sonra gelen "İhn Enes" iba resindeki İbn'e tekabül eden "r>er ve "nun" harflerini sehven "an" diye okumuşlardır
[60] Müsned, VI, 7.
[61] Müslim, III, 12Ş5; Ebtt Davud, Ill: 117; Miisned, II, 372
[62] Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, X, 145
[63] Müslim, I, 117; Tirmizî, V, 2Ğ5; Nesai, es-Sünenu'l-Kübra, VI, 3-İ4.
[64] İbn Mace, II, 1414; Müsned, II, 392.
[65] Deylemi, Firdevs, IV, 410; Abdullah b. Muhammet! e 1-Ashahani, el-Azame, I, 21K (Süf-yan sözü olarak) thn Kesir, Tefsir, IV, 260; -Begavi'ye etfederek-,
[66] Bu lafızla hadis olarak tespit edemedik. Ancak mana itibariyle bundan soma merhum müfeKsirimizin zikredeceği hadisin muhtevası içerisindedir.
[67] Buharı, III, 1194; Müslim, 1. 120; Müsned, II, 331, V, 214, VI, 257.
[68] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/475-480
[69] Müslim, II, 641; Bukari, I, 432; Tirmizi, III, 327; Ebud Davud, lil, 194; Nesai. IV. 17; Müsned, I, 41, II, 31
[70] Aynı manada kısmen farklı lafızlarla ve Ehil Hnreyre'den: İlin Hibbatı. Sahih, I, 319, II, 73.
[71] Ma'men b. Raşid, el-Cami', XI, 327, 451.
[72] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/480-483
[73] Ancak fakir oldu, olur, fakir olmak anlamı mealde yansıtılmıştır Bu anlama geldiği de hem 'j-r nıv-ı-lci arık tamulardan, hem biraz sonra gelecek açıklamalardan da anlaşılacaktır.
[74] Şi'ra: Yaldırak dedikleri bir büyük yıldızdır (Akteri) Siriııs ve Dng Star diye bilinir, (üa'le-bekki, el-Mevarid Arabi-İngilizi)
[75] Cevza {İkizler}; Burçlardan bir burçtur. (Ahteri)
[76] Abur: Cevza'nın ardındaki bir yıldızdur. (Ahteri)
[77] Ğumeysa: Bir yıldızın adıdır. (Ahteri) Ğumeysa: İki Şi'ra yıldızından biridir Diğerinin atlı el-Abur'dur. Her ikiside el-Cevza (ikizler) yakınında parlak birer yıldızdır
[78] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/483-487
[79] Heyhaki, Şuabu'l-İman, I, 489; Münziri, et-Tergİb ve't-Terhib, IV, ]14.
[80] Ma verdi, Nüket, V, 407, Peygamber Efendimiz'den böyle bir rivayeti tespit edemedik.
[81] İbn Sacl; Tabakat, VI, 128; Taberi, Tefsir, XXVII, 83; îbn Ebi Şeyhe, Musannef, I, 356; Beyhaki, es-S&nenu'l-Kübra, II, 20; Yusuf b. Musa Ehu'l-Mehasin, Mu'tasaru'l-Muhta-sar. I, 35; M. el-Azimabadi, Avnu't-Ma'bud, Ii, 174.
[82] İmam Kurtubi, Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yayınları: 16/488-492
İslami Okul Okulların En Önemlisi