Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Kamer Süresi - Kuran - 054Kamer - 1. Sayfa

KAMER SÜRESİ 2

Meal 2

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 2

Ayın İkiye Ayrılması 2

Kıyametin Yaklaşması 4

Meal 5

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 5

Allahın Gözünden Maksat Nedir?. 6

Meal 6

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 7

Meal 7

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 8


KAMER SÜRESİ

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Kıyamet yaklaştı. Ay yarıldı.

2- Onlar bir mucize görecek olsalar hemen yüz çevirip, «Bu daima gösterilen bir sihirdir» derler.

3- Onlar (elçiyi)  yalancı sayıp heva ve heveslerine uydu­lar. Her iş kararlaştırılmıştır.

4- Onlara (Kur an'da gelip geçenlerin)  öyle haberleri gel­di ki onları (günahtan ve ısrardan) vazgeçirmeye kâfi idi.

5- Bunlar tam bir hikmettir. Fakat uyarılar bir fayda ver­miyor.

6- Çağıranın görülmemiş,   tanınmamış   bir şeye çağırdığı gün sen de onlardan yüz çevir. [1]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-6) «Kıyamet yaklaştı. Ay yarıldı. Onlar bir mucize...» Bu Ayetlerin Tefsiri.

Bu sureye aynı zamanda «İkterabe Suresi» de denilmektedir. Cumhur'un görüşüne göre bu sure Mekkî'dir. Bazıları «Bu, Bedir günü'nde inmiştir» dedi. Mukatil «44, 45 ve 46. ayetler müstesna, bu sure Mekki'dir» demiştir.

Bu surenin kelime adedi 342, harfleri 1423'tür. Ayetleri ise it­tifakla 55 olarak kabul edilmiştir.

«Saat (kıyamet) yaklaştı. Ay yarıldı...» yani ayın bir kısmı di­ğerinden ayrıldı, iki kütle haline geldi. Bu hadise Hicret'ten beş sene önce Easulullah'ın bir mucizesi olarak tahakkuk etmiştir. Ay iki parçaya ayrıldı. Hira Dağı'nm o iki parça arasında kaldığım Kureyş kafirleri gördüler.

Ebu Nuaym'm Dahhak yoluyla îbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre yahudi alimleri Rasûl-ü Ekrem'den bir mucize istediler. Al lah da onlara, ayı iki parça etmek suretiyle mucize gösterdi. Ancak bu rivayete güvenilmez.

Müslim, Buhari ve diğer hadis mecmualarında İbn Mesud'dan şu hadis nakledilmektedir: Rasûlullah'ın zamanında ay ikiye bölündü. Bir bölümü dağın üzerinde, bir b.ölümü de dağın eteğindey-di. Rasûl-ü. Ekrem, «İşte bakın» diyordu.

Yine İbn Mesud'un hadisinde şunlar gelmektedir:

Rasûlullah zamanında ay bölündü. Kureyş, «Bu îbn Ebi Keb-şe'nin (Rasûlullah'în) sihridir» dedi. Onların içinden bir kişi: «Kervanlar dönünceye, seferde olanlar gelinceye kadar bekleyin, çünkü Muhammed bütün dünyaya sihir yapamaz» dedi ve kervan­lar dönüş yaptıklarında ayın ikiye bölündüğünü gördüklerini haber verdiler. (Hadisi Ebu Davud ve Tayalisi rivayet etmiştir). [2]

 

Ayın İkiye Ayrılması

 

Ayın ikiye ayrılması hususunda birçok sahih hadis gelmiştir. Öyle ki bu hadisenin mütevatir olup olmadığı hususunda ihtilaf edilmiştii. Bazı kimseler «mütevatir değildir» demişlerdir. Meva-kıf'ın sarihi Seyyid Şerif Cürcani bu hadisenin mütevatir olduğu­nu söyler. Allame îbn Subki de, Cürcani ile aynı görüştedir. Zira O, İbn Hacib'in muhtasarına yazmış olduğu şerhde «Benim nez-dimde sahih şudur ki, ayın parçalanması mütevatir bir hadisedir, Kur'an'da nass olarak gelmiştir».

Müslim, Buhari ve başka muhaddisler de çeşitli senedlerle bu­nu rivayet etmişlerdir. Dolayısıyla onun tevatüren sabit olduğun­da şek ve şüphe yoktur.

Birçok hadisler sahabilerden bir cemaat tarafından sahih ri­vayetlerle varid olmuştur. Meselâ onların içinde Hz. Ali, Enes, İbn Mesud, İbn Abbas, Huzeyfe, Cübeyr bin Mut'am, İbn Ömer var­dır.

Bu sahabilerden bazıları (îbn Abbas gibi) hadise meydana geldiğinde daha doğmamış, dünyaya gelmemişti. Meselâ Enes da­ha dört veya beş yaşındaydı ve Medine'de bulunuyordu. Fakat bu durum hadislerin sıhhati hakkında bir tenkid olamaz. Buhari İbn Mesud'dan şöyle rivayet ediyor: «Biz Rasulullah'la beraber Mü na'da bulunuyorduk. Ay parçalandı».

İbn Mesud'un bu hadisi Enes'ten «Hadise Mekke'de olmuştur» şeklinde gelen hadisle çelişmemektedir. Çünkü Enes'in hadisinden hadise gecesinde Rasûlullah'în Mekke'de olmadığına dair bir şey anlaşılmıyor ki tenakuz olsun. Maksat şudur; hadise olduğunda Rasûl-ü Ekrem Mekke'de mukimdi, henüz hicret etmemişti.

Ebu'1-Fadl el-İraki'nin siretinde «Ay parçalanmasımm iki defa olduğuna dair kesin ifadeler bulunmaktadır ve o ifadelerin zahiri­ne bakılırsa bu hadise (ayın iki defa parçalanması) ittifakla kabul edilen bir hadisedir. Zira ay icmalen iki defa parçalandı. Sanıyo­rum ki birincisinin dayandığı nokta Abd bin Humeyd, Hakim, İbn Merduveyh ve Beyhaki'nin Mücahid yoluyla Ebi Mamer'den, onun da îbn Mesud'dan rivayet ettikleridir: «Hicretten önce Mekke'de ayın iki parçaya bölündüğünü gördüm...»

Bu meselede icma olduğu hususuna gelince, bu kabul edilebilecek bir şey değildir. Mevahıb de Hafız ibn Hacer «Zannederim ki İrakî'nin icma olduğuna dair sözü iki defa hakkında değil, parçalanma ile ilgilidir. (Yani Parçalanma konusunda icma vardır. Bunun iki defa olduğunda değilj. Zira Rasûlullah'în zamanında ayın iki defa parçalandığına dair ke­sin hüküm veren bir hadis alimi görmedim. Umulur ki iki defa olmuştur diyenlerin maksatları iki parçaya ayrılmıştır demek ol­sun» diyor. Bu tevil uzak olmasına rağmen İbn Mesud'un daha önce zikredilen hadisi için gerekli değildir. Zira orada «şikkateyn» tabiri vardır. Bu, iki gruba veya iki defa ayrıldı mânâsına gelir.

Bazılan «İbn Mesud'un sözündeki bu tabir görmenin kaydıdır» demiştir. Görmenin birkaç defa olması ayın birkaç defa parçalan­masını gerektirmez. Bu kişi ayın parçalandığını görüyor. Yüzünü çeviriyor, tekrar bakıyor ayın iki parça olduğunu görüyor. Bu ola­bilir. Yani bunun kesinlikle bir görüş olduğu, bunda şüphe olma­dığı demektir. Kâfirler de öyle yaptılar. Zaman zaman gözlerini kapattılar, acaba dediler; «gözlerimiz mi yanlış görüyor?». Tekrar gözlerini açıyor, tekrar daha önce gördüklerini görüyorlar.

Ay yarıldıktan sonra parçaları gökten inmedi. Belki o parça­lar birbirinden uzak olmak suretiyle bir lahza göründüler, sonra da birbirleriyle birleştiler. Kıssacıların «o parçalar gelip RasûluL lah'ın kucağına düştüler, kolundan çıkıp gittiler» şeklindeki iddi­aları bâtıl ve asılsızdır. Bunu Bedreddin Zerkeşi, Şeyhi İmad bin Kesir'den rivayet etmiş ve «Allah'ın laneti bu hadisi uyduranın üzerine olsun» demiştir.

Kurtubi «Adil ve ahad nakillerle ayın Mekke'de yanldîğı sabit olmuştur. Kur'an'tn zahirinden de bu anlaşılıyor. Bu hadiseyi mut­laka bütün insanların görmesi şart değildir. Çünkü bu, çece mey­dana gelen bir mucizedir ve Rasül-ü Ekrem'in Kureyşliler'le mü­cadele ettiği bir anda Cenab-ı Hak'tan istediği bir mucizedir» diyor. Rivayete göre Hz. Hamza, Ebu Cehil'in Rasûlullah'a küfret­tiğinden öfkelenerek gelip müslüman olduğu zaman RasûluIIah' dan, imanının kuvvetlenmesi için kendisine bir mucize gösterme­sini istemiş ve bu mucize o zaman gösterilmiştir. Fakat Buhari'de zikredildiğine göre bunu Rasûlullah'tan Mekkeliler istemişlerdir. O da, ayın parçalanmasını onlara göstermiştir.

Rasûlullah'm sırrının emini olan Hz. Huzeyfe, Medain'de hut­be okurken şöyle dedi: «IHkkat edilsin ,kesinlikle Kıyamet yaklaş» ti ve ay RasûluIIah zamanında ikiye bölündü».

Bazıları «Ayette takdim ve tehir vardır. Yani ay bölündü, Kı­yamet yaklaştı demektir» dediler. Bunu Kisan söylemiştir. [3]

Beyzavi hadiseyi şöyle anlatıyor: «Rivayete göre kâfirler Ra-sûUü Ekrem'den bir mucize istediler. Ay yarıldı».

Bazı alimler de «Ayın yarılmasının mânâsı Kıyamet gününde yarılacaktır demektir» demişlerdir. Birinci görüşü «Ve kod in Şak-ka'UKamer» şeklindeki kıraat desteklemektedir. Yani Kıyamet yaklaştı, onun yaklaştığının mucizelerinden olan ayın bölünmesi de meydana geldi!

Hazin «Ayette takdim ve tehirin olduğu söylenilmiştir. Ayetin takdiri; Ay bölündü, Kıyamet yaklaştı şeklindedir. Ayın bölünme­si Rasül-ü Ekrem'in zahir ve bahir mudzelerindendir» diyor ve daha önce naklettiğimiz hadisleri naklediyor.

Bazıları da «Bu ayetin mânâsı, hak belirdi, emir ortaya çıktı demektir» demişlerdir.  [4]

Meraği, tefsirinde «Gelecekte ay bölünecek, bir kısmı diğerin­den ayrılacaktır. Tabii bu da bu âlemin nizamının altüst olduğu, yer küresinin başka bir yerküresiyle değiştiği zamanda olacaktır» dedikten sonra şöyle devam eder: «Bazı deliller ayın gelecekte ya> rılacağına ve daha önce yanlrriadığına delâlet eder:

1- Ayın yarılması Kıyamet'in yaklaşmasını haber veren ke­lâmdan sonra gelmiştir. Zahir odur ki bu iki haber hemcins yani uygundur. Ve her ikisi de mazide meydana gelen bir hadiseden değil, müstakbelde meydana gelecek bir hadiseden haber vermek­tedirler.

2- Ayın yarılması kâinatın mühim hadisatmdandır. Bu ha­dise eğer olsaydı Araplar'dan ve diğer insanlardan sayılamayacak kadar kişi tarafından görülecekti ve hiç kimsenin inkâr edemeye­ceği bir noktaya kadar varacaktı.   Reddedilmeyecek  hissi   mese­lelerden olacaktı. Ne müslümanın ne de kâfirin reddetmeye gücü yetmeyecek mucizelerden olacaktı. Bazı kimseler müstesna müs-Ilımanlardan hiç kimse bu mucizenin tevatür haddine vardığım söylememiştir. Eğer bu hadise olmuş olsaydı onun ravileri onun­la ilgili hadisleri rivayet eden fertler olmazlardı. Belki yüzbinlerce hatta milyonlarca insan rivayet ederdi.

3- Huzeyfe bin Yeman, Medain'in fethinden sonra hutbede halka şöyle demiştir: «Dikkat edilsin,   kesinlikle   Allah   Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı dedi. Dikkat edilsin, kesinlikle Kıyamet yak­laştı, kesinlikle ay yarıldı. Dikkat, edilsin, Allah dünyanın son bu­lacağına dikkatleri çekti. Dikkat edilsin, bugün sahadır, yarın ya­rıştır. Dikkat edilsin, gaye batıştır. Yansı kazanan Allah'ın cenne­tine herkesten önce gidendir». Huzeyfe'nin bu sözleri Kıyamet'in gelmesinin yakın olduğu ve hadislerin meydana geleceği bir noJc tada söyleniyor. Yoksa Rasûlü Ekrem'i desteklemek ve onun pey-gamberliğini ispat için gelen hadisattan haber vermiyor. Çünkü on­lar ibret içindirler.»

Meraği'den önce yazılmış Ruh'ul-Meani tefsirinin sahibi AIusi şunları söylüyor:

«Bazı mülhidler diyorlar ki eğer ay yarılmış olsaydı muteva* tir bir şekilde nakledilecekti. Yeryüzündeki bütün insanlar bu na­kilde ortak olacaklardı. Sadece Mekkelilere ait olmayacaktı. Çün­kü o zaman gözle görülen, müşahede edilen bir emir olurdu. Halk bunda ortaktır. Tabiatlar da garibi rivayet etmeye çok özen gös­termektedir. Ayın parçalanmasından daha garip bir hadise tasav­vur edilemez. Eski zamanlarda böyle bir şey olmamıştır. Eğer ol­saydı kesinlikle kitaplarda yer alırdı. Rasathaneleri idare edenler

bunu zikrederlerdi. Çünkü rasathane (Uz) Peygamberlerden Önce de vardı. Onların hepsi bu hadiseyi terketmiş, unutmuş demek de mümkün değildir. Çünkü bu, şanı yüce emri açık bir hadisedir. Ayrıca bu büyük cürmünf ayın parçalanmasının) sebebi akılla çö-zümlenmemektedir. Bir de ayın parçalanması Öyle korkunç bir ses çıkarmayı gerektirmiyor ki daha önceki ümmetlerin helakinde kullanılan yıldırım seslerinden pek şiddetli, hatta kat kat daha ön­de olurdu ve bununla da yeryüzündeki insanların çoğunun helak olması uzak bir ihtimal değildi. Ayrıca ay iki parçaya ayrıldığında artık çekim kuvveti ondan giderdi. Tıpkı dağ gibi, parçalandı mı parçalı olarak durması gerekir. En azından uzun seneler böyle kalması gerekir.

Bu itirazlara cevap olarak deriz ki: Bu hadise gece olmuştur. İnsanların uykuda oldukları zamanda ve kısa bir zamanda mey­dana gelmiştir. Ayın bir memlekette görülmesi bütün memleket­lerde görülmesini gerektirmez. Çünkü ihtilafı metali bahis konu­sudur. Bazen ay bir yerde doğar, başka bir yerde gaib olur. Bir yerde tutulur, başka bir yerde ise açıktır. Rasathanelerin o gün­kü durumu bugünkü gibi değildir. Rasatçıların hadiseyi görme­mek için bir lahzalık gafletleri de uzak bir ihtimal değildir. Par. çalanma ayın konaklarının ihtilaf etmesine, seyrinin değişmesine yolaçmaz. Bu hususta ancak şöyle denilebilir: Doğudaki parçası, na yürüme kuvveti verilir ki batıdaki parça ile birleşsin. Cenab-ı Hak güneş ziyasında yaratmış olduğu süratinin bir benzerini o parçalarda yaratmasına ne mani olabilir? Zira yeni hikmet ehli şöyle dediler: Yer ile güneş arasında 340.000 fersahlık bir yol var­dır. Güneşin ışığı yere sekiz dakika onüç saniyede varır. Böylece her saniyede ışık hızı 70.000 fersahtır. Her hadisenin sebebini bil­mek de gerekli değildir. Nice tekrar edilen ve gözle görülen hadise-ler vardır ki sebeblerine insan muttali olamamıştır. Meselâ yıl­dızlar çok uzakta bulunmalarına rağmen onları yakın görmenin sebebine vakıf olamamışlardır. Bu hususta onların gözle görme­nin hakiki sebebine vakıf olmamaları kâfi bir delildir. Farzedelim ki onların gözleri yoktur. Bir kimse göz, bir parça yağ, küçük ve bilinen bir nesne olduğu halde onun özelliklerinden bahseder ve teşrih ehlinin yanındaki durumunu haber verirse onlar bu haberi çok titiz bir şekilde yalanlarlar ve bu haberi getiren delidir der­ler. Nefislerin başka bir insanı sadece bakmakla, nefsi ona yön­lendirmekle öldürme tesirini kabul eden bir kimse böyle bir se-îjebin burada olduğunu da kabul etmeli ve uzak saymamalıdır.

Bütün bu cevaplar itiraz edenlerin mantıkına uyma babından-dır. Aksi takdirde Cenab-ı Hak'kın ayın yanlmasındaki iradesi kâ­fidir. Bütün mucizeler de böyledir. Eğer her hadisenin bir sebebi vardır, denilirse teselsül lazım gelir. Deliller teselsülün bâtıl oldu-ğuna delâlet etmektedir.

Biz Allah'ın kudretine imkân ve şuuru ispat ettikten sonra, Cenab-ı Hak istediğini yapar inancında olduktan sonra, bu cevap, ların hiçbirisine ihtiyacımız yoktur. Hülasa ayın yarılmasını in­kâr edenin elinde uzak bir ihtimalden başka bir delil yoktur. Bu­nun haddi zatında muhal olduğuna dair delil getirmeye de gücü yetmez. «Bu makamların benzerinde bu uzak bir ihtimaldir» de­mek de aklı selim taşıyan herkesin nezdinde deliliktir veya de. liliğe yakın bir durumdur.»

«Bir mucize görseler hemen yüz çevirirler» cümlesi de ayın bölünmesinin bir mucize olup onlar tarafından görüldüğü ve on­ların bundan yüz çevirdikleri mânâsını ifade eder.

Bazı müfessirler «Ayın bölünmesinden maksat ay doğduğu zaman karanlığın bölünmesidir» demişlerdir. Tıpkı sabaha zul­met parçalandıktan sonra felek denildiği gibi!

Başka biri de şöyle bir iddiada bulunmuştur: «Ay bölündü» ifadesinin mânâsı emir zuhur etti, vazoldu demektir. Fakat bu iki yoruma da güven yoktur. İltifat da edilmemiştir! [5]

 

Kıyametin Yaklaşması

 

Zahir şudur ki Kıyamet'in yaklaşmasından 'maksat, zaman yö­nünden çok yaklaştı demektir. Çünkü her gelen yakın sayılır. Ha­lin zamanı ise uzundur. Geri kalan geçmişe nisbet edilirse az bir şeydir.

Fahreddin Razi «Kıyamet'in yaklaşmasından maksat, akıl ve zihinlerde yaklaşmasıdır» der. Kısaca Kıyamet'in kopması yakın bir imkânla mümkündür. Hiç kimsenin onu inkâr etmesi uygun düşmez.

Kıyamet'in kopacağı mutlak olmasına rağmen Cenab-ı Hak «yaklaştı» demek olan «ikterabe» fiilini kullanmıştır. Bu tıpkı «Umulur ki Kıyamet yakın olsun» ayetindeki «Lealle» gibidir.

«Mustemîrrun» kelimesi daimdir, muhkemdir, geçicidir, bir kısmı diğerine benzer, bizim nezdimizde pek çirkindir veya yer­den göğe geçicidir mânâlarını ifade eder.

«Her emir yerini bulacaktır» cümlesi, isti'nafi bir cümledir Kâfirlerin Rasûlullah'ı yalanlamalarına bir reddiyedir. Onlar «Pey. gamber'in emri istikrar bulmayacaktır» şeklinde boş temennilere kapılırlardı. Onları bu hususta ümitsiz bırakmak içindir. Yani her iş, üzerinde istikrar bulduğu bir noktaya kesinlikle varacaktır, Peygamber'in emri de böyledir. Hak olduğunu, yüce bir emri ol­duğunu belirten bir noktaya doğru gider. Keşşafta Zemahşeri «Her emir elbette üzerinde istikrar bulacak bir noktaya doğru gi­der. Rasûlullah'ın emri de bir noktaya gider ki hak veya bâtıl oiduğu o noktada ortaya çıkar» der.

«Muzdecerun» kelimesi menedici, alıkoyucu mânâsını ifade eden «Zecr» kökünden gelmektedir. Baliğ hikmetten maksat Kur'an'dır. «Nuzur» kelimesi nezir'in çoğuludur ve uyarıcı, korkutucu mânâsını ifade eder.

«Onlara sırt çevir» demekten maksat «Onlarla savaşma» de­mekse ayet o zaman kılıç ayetiyle neshedilmiş olur. Eğer cedel-cilerle cedeli terketme mânâsında ise ayet o zaman muhkemdir. Mensuh değildir. Fakat zahire bakılırsa birinci ihtimal daha kuv­vetlidir.

«Çağırıcı» (Dai) ile maksat Hz. İsrafil'dir. Bazıları «Hz. Ceb­rail'dir» demişlerdir. Bazı kimseler de «Bu işi yapmakla görevli bulunan ve İsrafil ile Cebrail'in dışında bir melektir» derler.

«Nukur» kelimesi korkunç, feci, nefislerin hoşuna gitmeyen demektir. Burada bu kelime ile Kıyamet Günü kastedilmektedir. «Nukur» kelimesinin ikrarın zıddı olan inkâr kökünden gelmiş ol­ması da mümkündür. [6]

 

Meal

 

7/8-  (O günün dehşetinden) gözlen kararmış bir halde öte­ye beriye dağılmış çekirge gibi kabirlerinden çıkarlar. Çağınnci-ya doğru boyunlarını uzatarak koşarlar. Kâfirler, «Bu ne çetin gündür!» derler.

9- Onlardan önce Nuh kavmi de (Nuh'u) yalancı saymış­lardı. Kulumuz (Nuh)u yalanlamış ve «O divanedir» demişler­di. (Nuh davasından vazgeçmeye) zorlanmıştı.

10- Bunun üzerine Nuh Babbine «Ben yenik düştüm. Bana yardım et» diye yalvardı.

11- Biz de hemen devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.

12- Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. Her iki su takdir edil­miş bir işin olması için birleşmişti.

13- Biz Nuh'u (ve ona iman edenleri) tahtalardan yapılmış ve çivilerle perçinlenmiş bir gemiye yükledik.

14- Öyle ki inkâr edilmiş olana (Nuh'a) bir mükâfat olmak üzere gemi gözlerimizin önünde akıp gidiyordu.

15- Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık.  İbret alan yok mudur?

16- Benim azabım ve tehdidlerim nasıl oldu?

17 - Andolsun ki biz Kur'an'i öğüt olsun  diye kolaylaştır­dık. Düşünüp Öğüt alan yok mudur?

18- Âd (kavmi peygamberleri Hud'u) yalanladı, fşte benim azabım ve tehdidlerim nice imiş! (düşünün).

19/21- Haklarında uğursuzluğu hepsine şamil olan bir gün­de üzerlerine pek uğultulu bir rüzgâr gönderdik. O rüzgâr insan­ları sanki dibinden kopmuş hurma kütükleri gibi (yerlerinden) koparıp (atıyordu). Onlan azaba çarpmam ve uyanlarım nasıl oldu?

22- Andolsun- ki Kur'an'ı   öğüt olsun   diye   kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?

23- Semud kavmi de uyan cilan yalanladı.

24- «Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz» dediler.

25- «Kitab aramızda ona mı verilmiş? Hayır o yalancı bir küstahın tekidir» dediler.

26- Yarın kimin yalancı ve küstah olduğunu bileceklerdir.

27- Biz onlan denemek üzere kendilerine dişi deveyi gönde­receğiz.  (Salih'e şöyle demiştik:) «Onlan gözetle ve sabret!». [7]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

 (7-27)   «(O günün dehşetinden) gözleri kararmış...»Bu Ayetlerin Tefsiri

«Gözlerdeki korkundan maksat zillettir. Zillet'i gözlere nisbet

etmek, izzet ve zilletin orada ortaya çıktığından ileri gelmektedir. Cenab-ı Hak bir ayette «Onların gözleri zelildir, korkaktır» diyor. Diğer bir ayette ise «Zilletten korktukları halde gizli bir gözle (göz ucuyla) bakarlar» demektedir.

«Ecdas» kelimesi  cedes'in çoğuludur ve  mezarlar  demektir. Cenab-ı Hak mahşer ehlini kıtalara yayılmış çekirgelere benzet­ici     inektedir. Başka bir ayette de onlan yayılmış pervanelere benze­tir. Bazı müfessirlere göre onlar evvela pervaneler gibi olacaklar, yani korku ve dehşet içerisinde dalgalanacaklardır, nereye gide-ğ\     çeklerini bilmeyeceklerdir. Pervanenin belli bir noktası yoktur. Sonra da yayılıruş çekirgeler gibi olacaklar, haşre doğru yonelip gideceklerdir. Demek ki bu iki benzetme iki vakit itibarıyladır.

«Mvhtiîne» süratli gidiciler demektir. Dahhak «yönelip geliri­dirler», Katade «kastedidler», İbn Abbas «Bakıcılar» ve {(kulakla­rını açıp sesi dinleyiciler» şeklinde yorumlamaktadır.

Çağın'dan maksadın ne olduğu daha önce geçmişti. gündür» aerier. Yani şiddet

«Uzducire» fiili, Hz. Nuh'un, peygamberlik davasında ölümle tehdid edilmek suretiyle risaleti bırakmaya zorlanmakta oluşunu ifade eder. «Biz göklerin kapılarını açtık»; yani onun duasını ka­bul ettik. Ona gemi yapmayı emrettik. Bol bir su ile göklerin kapı­sını açtık; yani bol bir yağmur yağdırdık!

İbn Abbas «Göklerin kapısını bol bir su ile açtık; yani bulut­suz su yağıyordu. Kırk gün devam etti» diyor. Böylece Cenab-ı Hak yeryüzüne suyunu çıkarmasını vahyetti ve yeryüzü pınarlara dö­nüştü. Gökten gelen su ile yerden çıkan su birleşti. Öyle bir mik­tar üzerinde ki biri diğerine fazla olmadı. Yani göklerden gelen su ile yerden çıkan su eşit oldu.

«Elvdh» kelimesi levh'in çoğuludur. «Dusur» kelimesi de çivi­ler demektir. Yani tahtalardan ve çivilerden yapılmış bir gemiye onu bindirdik! Bu yorumu İbn Zeyd ve İbn Cübeyr, İbn Abbas'tan rivayet ederler. Hasan, Şehr bin Havşeb ve İkrime'den gelen riva­yete göre «dusur», geminin göğsüdür. Dalgalar ona vurur ve da­ğılır! Bazıları da «Dusur kelimesi itmek mânâsına gelir» demişler­dir. Bunu İbn Abbas'tan el-Avfi rivayet etmiştir. [8]

 

Allahın Gözünden Maksat Nedir?

 

«Bizim gözümüz» tabirinden maksat görüşümüzün altında, ve­ya emrimizle veya korumamızla demektir. Yani bizim korumamız sayesinde o akıp gider.

«Onu bir ibret olarak bıraktık. İbret alan yok- mudur?» aye­tinden maksat bu işlemi ibret verici olarak bıraktık demektir. Veya gemiyi kavm-i Nuh'tan sonra gelenler için ibret alsınlar, pey­gamberleri yalanlamasınlar diye bıraktık demektir.

«Andolsun, biz Kur'an'ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?» ayeti bu surede dört defa tekrar edilmiştir. Bu uyarmak ve anlatmak içindir. Bazıları «Cenab-ı Hak bu surede Üm­meti Muhammed'e geçmiş ümmetlerin, peygamberlerin kıssalarını ve haberlerini nakletti. Onlarla yapılan muameleleri belirtti. Neti­celerini ortaya koydu. Böylece her kıssa ve haber, bir öğüt olur. Tabii eğer öğüt almak isteniyorsa» demişlerdir. Yani her kıssanın yanında bu ayetin tekrar edilmesinin nedeni ise «hel» edatının is­tifham edatı olmasıdır. Onların içlerinde olan, anlayışlarının hare­kete geçmesini ister ki onların aleyhinde bir hüccet olsun.

«Daimi ve meymenetsiz gün»den maksat İbn Abbas'ın yoru­muna göre çarşambadır. Çarşamba günü ayın sonuydu, Cenab-ı Hak büyüklerinin ve küçüklerinin hepsini burada yoketti.

«Nahs» kelimesinden sonra gelen «Mustemirr» kelimesi mey­menetsizliği daimi olan mânâsını ifade eder. Zira onlar helak oluncaya kadar azapda kalmışlardır.

«A'caz» kelimesi kök demek olan acz'in çoğuludur. «Munkaır» kelimesi temelinden kalkmış, devrilmiş demektir.

«Şuur» kelimesi deli demektir. îbn Abbas «Şuur azap demek­tir» derken, Süddi «Yanmak demektir» diyor. Ebu Ubeyde «Şuur, sairin çoğuludur, ateşin alevleri demektir» diyor.

«Esir» kelimesi çok küstah, çok şerli manasınadır. «Biz deve. yi göndereceğiz»den maksat onu tastan çıkaracağız demektir ve beraberinde hakiki mânâsı da kastedilmektedir. Yani biz onların

istedikleri deveyi taştan çıkarıp kendilerine göndereceğiz.» [9]

 

Meal

 

28- «Suyun  aralarında taksimîi olduğunu kendilerine ha­ber ver. Herkes su sırasında hazır (bulunsun)»

29- Fakat bir arkadaşlarını çağırdılar. O da (kılıcını) ala­rak deveyi kesti.

30- Benim azabım ve korkutmam nasılnıış!

31- Kuşkusuz ki biz onların üzerine korkunç bir ses gönder­dik de hayvan ağılına konan kuru çah-çırpı ve otlar gibi oldular.

32- Andolsun ki biz Kur'aıı.ı düşünmek için kolaylaştirmı-şızdır. O halde bir düşünen var mı?

33- Lut kavmi uyaran peygamberleri yalanladı.

34- Biz de onlara bir fırtına gönderdik. Ancak Lut'un ailesi müstesnadır. Onları bir seher vakti kurtardık.

35- Katımızdan bir nimet olarak  (bunu yaptık). İşte şük-redenleri biz böylece mükâfatlandırırız.

36- Andolsun ki (Lut) onları bizim şiddetli azabımızla uyar­mıştı. Fakat onlar ikazlara karşılık, kuşkuya kapıldılar.

37- Ve onun misafirlerine tecavüze kalkıştılar. Biz de onla­rın gözlerini silme kör ettik. «Şimdi azabımı ve uyarılarımı tadın!»

38- Andolsun ki sabah erken önü alınmaz bir azap başları­na geldi:

39 - «Azabımı ve ikazlarımı  (dinlememenin sonucunu)  ta­dın».

40- Andolsun ki biz Kur'an'ı düşünmek için kolaylaştırmı-şızdır. O halde düşünen var mı?

41- Andolsun ki Firavun hanedanına da tehdidler gelmişti.

42- Onlar ayetlerimizin hepsini yalanladılar. Biz de kendilerini çok kuvvetli ve kudretli bir yakalayışla yakaladık.

43- (Ey Mekke müşrikleri!) Sizin inkârlarınız bunlardan da­ha mı üstündür? Yoksa kitaplarda sizin için bir kurtuluş belgesi mi var?

44- Yoksa onlar «Biz yardımlaşan,   (düşmanlarımıza karşı zafer kazanan) bir topluluğuz» mu diyorlar?

45- O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dö­nüp kaçacaklardır.

46- Bilakis (kıyamet) onlara va'dedilen asıl saattir. O saat cidden çok feci ve acıdır,

47- Muhakkak ki suçlular sapıklık   ve   çılgınlık  (ateşleri) içindedirler.

48- (Hatırlat) vjd günü ki onlar yüzüstü ateşe sürüklenirler: (ve onlara)   «Tadın cehennemin dokunuşunu!»   (denir.)

49- Muhakkak ki biz her şeyi bir takdir ile yarattık. [10]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(28-49)   «Suyun aralarında taksimli olduğunu...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Fitne» kelimesi imtihan mânâsını ifade eder. Her içiş de­mek olan «Küllü Şirbin» pay demektir. Yani her payın sahibi sı­rasında, nöbetinde gelecektir. Deveyi kesen «arkadaşları» Kadar bin Salif isimli kişiydi. Semud Kavmi'nin en meymenetsizi, en saldırganıydı. Araplar kasabı Kadar bin Salif'e benzetmek için her kasaba hudar derler.

«El-Muhtezir» koyunları için ağıl yapan kişi demektir. «Onun heşimi» koyunlar tarafından kırılıp yerlere dökülen parçalar an­lamındadır. Yani onlar kışın koyunları için ağıl yapanın derlediği kuru ağaçlar, bitkiler gibi olurlar. Said bin Cübeyr «Rüzgârlı gün­de duvarlardan dökülen toprak gibi oldular, demektir» diyor.

«Betşe» kelimesi ceza ve azap demektir. «Temarev» fiili onlar peygamberlerinin tebliğ ettikleri hususlarda şüpheye düştüler, onu tasdik etmediler, demektir.

«Raveduhu» fiili talep ettiler, istediler demektir. Onların göz­lerini sildik; yani Cebrail kanadıyla vurup gözlerini kör etti! Ba­zı müfessirlere göre «Gözleri yüzlerinin diğer parçalan gibi oldu», yani dümdüz oldular! Yerleri, çanakları kayboldu.

«Bukraten» kelimesi günün ilk saati demektir. «Mustekırrun» kelimesi ise devam edici mânâsını ifade eder. Yani o azap onları ateşe teslim edinceye kadar devam eder.

«ÂH Firavun»âan maksat Kıptilerdir. «Uyarıcılar» ise Hz. Musa ile Hz. Harun'dur.

43. ayetteki hitap Araplaradır. Bazıları «Kâfirlerden maksat Ümmeti Muhammed'in kâfirleridir» demişlerdir. İstifham burada inkâr manasınadır. Yani sizin kâfirleriniz, Nuh'un veya diğer ka­vimlerin kâfirlerinden daha hayırlı değildirler ki onlar helak ol­sun da sizinkiler olmasın.

«Zuhur» kelimesi peygamberlere inen kitaplar demektir. O kitaplarda sizin bir beraatiniz mi var ki sağlam kalacak, azaba duçar olmayacaksınız? İbn Abbas «Zubur'dan maksat Levh-il Mah-fuz'dur» der. Yani sizin için Levh-il Mahfuz'da bir beraet mi var­dır?

Kaçacak olan cemaatten maksat Mekke kâfirlerinden meyda­na gelen cemaattir ve bu, Bedir Günü'nde vaki olmuştur.

«Dubur» kelimesi ismi cinstir, cemi mânâsını ifade eder. Yani onlar arkalannı çevirirler demektir. Mukatil der ki: «Ebu Cehil Bedir Günü'nde atını özengiledi, öne çıktı ve: Biz bugün Muham-rtted ve ashabından intikam alacağız» dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu ayeti indirdi».

Said bin Cübeyr, Sa'd bin Ebi Vakkas'tan şöyle naklediyor: «Bu ayet indiğinde hangi cemaatin kaçacağım bilmiyorduk. Bedir Günü'nde Rasûlullah'ı gördüm. Zırhının içerisinde dua ediyor ve şöyle diyordu: «Ya Rab! Kureyş sana geldi. Sana meydan okuyor­lar. Gururlarıyla Peygamber'ine meydan okuyorlar. Onları bu\ sabah helak et». Bunları söyledikten sonra yukarıdaki ayeti oku. du. İşte o zaman ayetin tevilini öğrendim».

Bu, Rasûlullah'm mucizelerindendir. Çünkü Rasûl-ü Ekrem gaybten haber verdi ve onun haber verdiği gibi hadise ortaya çık­tı.

îbn Abbas «Bu ayetin inişi ile Bedir Jıadisesi arasında yedi se­nelik bir zaman vardır» der. O halde bu ayet Mekki'dir; hicretten önce nazil olmuştur.

Buhari, Hz. Aişe'den şöyle rivayet ediyor:

«Bu ayet Mekke'de Peygamber'e indiğinde ben daha oyuncak' tarla oynayan bir kızcağızdım».

itMesse» kelimesi cehenneme girdiklerinde hissettikleri acıdır. «Sakar» kelimesi ise cehennemin isimlerinden biridir. Ata «Sakar cehennemin altıncı tabakasıdır» diyor. Ehli Sünnet'e göre Cenab-ı Hak eşyayı takdir buyurmuştur. Yani miktarlarını, ahvalini, za­manlarını yaratmazdan önce bilmiştir. Sonra ilminde sebkat ede­ni meydana getirmiştir ve bu istediği şekilde olmuştur. Öyleyse gerek ulvi gerek süfli âlemde Allah'ın ilminden, takdirinden ve iradesinden peydan olmayan hiçbir şey meydana gelmez, İnsan­ların ancak bu hususta bir çeşit çalışmaları bahis konusudur. Ya­ni bütün bunlar Cenab-ı Hak'ın onlar için kolaylaştirmasıyla oluş­muştur. Kudretiyle, ilhamıyla, tevfikiyle olmuştur. Ondan başka mabud yok, ondan başka halik yoktur. Kur'an ve sünnet buna ke­sinlikle değinmektedir. Kaderiyye'nin ((Ameller bize aittir. Eceller de bankasının elindedir» şeklindeki sözleri yanlıştır.

Ebu Hureyre der ki:

Rasû]-ü Ekrem şöyle buyurdu: «Kadere iman etmek üzüntü ve sıkıntıyı giderir».[11]

 

Meal

 

50- Bizim emrimiz ancak bir göz açıp kapamaya kadar bir tek andır.

51- Andolsun ki biz sizin benzerlerinizi hep helak etmişizdir. Fakat Öğüt alan var mı?

52- İşledikleri her şey mutlaka defterlerinde yazılıdır.

53- Küçük, büyük   (amellerinin)   hepsi  (defterlerinde)  ya­zılıdır.

54- Şüphesiz ki takva sahipleri   cennetlerde   ve nehirlerin (kıyılarında) dır.

55- Doğruluk meclisinde (ve) sonsuz kudrete sahip olan pa­dişahın katandadırlar. [12]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(50-55)   «Bizim emrimiz ancak bir göz açıp kapayana,.,» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Bizim emrimiz ancak bir defadır. Tıpkı göz açıp kapatmak kadar»; yani benim yaratmış olduklarım hakkındaki hükmüm göz kırpmasından daha süratlidir. Zira «lemh» kelimesi acelece bakmak demektir. Sahih'de «Hafif bir görüşle görmek mânâsını ifade eder» der.

«Eşya'}) kelimesi benzerler demektir. Veya etba ve yardımcılar anlamındadır. Yani küfürde sizin benzeriniz olan nice üm­metleri helak ettik. «Onların işledikleri her şey zuhurdadır». Yani geçmiş nimetlerin gerek hayr gerek şer işledikleri her şey onların aleyhinde ve lehinde yazılmıştır. Bu ayet «her şeyi takdirle ya­rattık» ayetine bir açıklamadır. «Ez-Zubur» kelimesi ya Levh-il Mahfuz'dur veya hafaza meleklerinin kitapları yahud da Ümmül Kitap demektir. Her küçük ve büyük günah onu işleyenin boynu­na yazılır. Ve bunu işlemezden önce de böyledir ki onunla Allah ceza ve mükâfat versin.

«Neher» kelimesi nehirler demektir ve ismi cinstir. Zira cen­nette su, şarap, bal ve süt nehirleri vardır. Bunu İbn Cüreyc söy­lemiştir. Cenab-ı Hak burada ayetlerin fasılalarının bir olması için tekil ifadesini kullanmıştır.

Bazılarına göre neher kelimesi ziya ve genişlik demektir! Müc-rez ve Ebi Mehik'in kiraatında «Nuhur» gelmiştir. O zaman gün­düz mânâsına gelen nehar'm çoğulu olur. Yani onlar cennetlerde­dir. Onlar için geceler bahis konusu değildir.

«Mak'adı Sıdkin» ile maksat hak meclisidir. O meclis ki ora­da fuzuli konuşmalar yoktur ve günah işlemek de yoktur. İşte bu hak meclis cennettir.

«Muktedir Melik» Allah Teâlâ'dır.

O her şeye kadirdir. İstediği her şeyi yapar.

«İnde» kelimesi burada manevi yakınlık, rütbe, keramet ve yüce makam demektir. Cenab-ı Hak mekânı, sıdkla, doğrulukla methetmiştir. Çünkü orada doğruluk ehlinden başkası oturmaz. Mekaid kelimesi insanların çarşılarda, parklarda üzerinde otur­dukları kanapelerdir.

Sevr bin Yezid, Halid bin Nuğdan'dan rivayet ediyor: «Bizim kulağımıza geldiğine göre melekler Kıyamet Günü'nde müminlere gelirler ve şöyle hitap ederler: «Ey Allah'ın dostları! Bizimle ge­lin». Müminler: «Nereye?» diye sorarlar. Melekler: «Cennet'e» der­ler. Müminler ise: «Siz bizi hedefimizden başka bir yere götürü­yorsunuz» dediklerinde melekler: «Sizin hedefiniz neydi?» diye sorarlar. Müminler: «Kudret sahibi bir padişahın yanındaki Mak'-ad-i Sıdk'tır» derler. Bu haber özel olarak bu mânâ ile rivayet edil­miştir. [13]

KAMER SURESİNİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/526.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/527-528.

[3] Kurtubi, Ahkam'ul-Kur'an, cilt:  17, sh:  126

[4] Savi, cilt: 4, sh: 145

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/528-534.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/535-536.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/538.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/539-540..

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/540-541.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/543.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/544-546.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/547.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 14/548-549.