Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Rahman Suresi - Kuran - 055Rahman - 2. Sayfa

RAHMAN SURESİ

 

55

 

İndiği Yer :

 

Medine

 

İniş Sırası  :

 

97

 

Âyet sayısı :

 

78

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada elli beşinci, iniş sırasına göre doksan yedinci sûredir. Ra'd sûresinden sonra, İnşân sûresinden önce Medine'de nazil olmuştur. Tamamı­nın Mekkî olduğu veya bîr kısmının Mekke'de bir kısmının İse Medine'de indiği görüşleri de vardır.[1]  Şevkânî hem Mekke'de hem de Medi­ne'de indiğine dair rivayetler bulunduğu dikkate alınarak kısmen Mekkî kısmen Medenî olduğunu kabul etmenin uygun olacağını belirtir.[2]  

 

Adı

 

İlk âyetinde geçen ve Allah'ın isimlerinden olan "Rahman" kelimesi sûreye ad olmuştur. "Arûsü'l-Kur'an" diye de anılır.[3]

 

Konusu

 

İnsanın kendinde ve dış dünyada görebileceği dinî, dünyevî birçok nimete değinilerek bunların sorumluluğunu idrak etmesi ve kulluk bilinci içinde hareket etmesi gerektiği hatırlatılmakta, cinlere ve insanlara müşterek hitaplarda bulunul­makta, nispeten kısa bir cehennem tasvirini takiben oldukça ayrıntılı bir cennet tasvirine yer verilmektedir. [4]

 

Özelliği

 

Sûrede, edebiyatımızda tercî-i bent denen edebî sanat benzeri bir üslûpla, "Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?" anlamındaki cüm­leye 31 defa yer verilmiştir. [5]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla.,. 1-2. Kur'an'ı Rahman öğretti. 3. İnsanı O yarattı. 4. Ona anlama ve anlatmayı Öğretti. 5. Güneş ve ay bir he­saba bağlanmıştır. 6. Gövdesiz bitkiler de ağaçlar da secde ederler. 7-8. Gö­ğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu ki dengeden sapmadasınız; 9. Ölçü­yü düzgün fotasınız ve eksik tartmayasınız. 10.0 yeryüzünü canlıların altına serdi. 11. Orada meyveler ve tomurcukta hurma ağaçları var. 12. Çimlenen taneler ve hoş kokulu bitkiler var. 13. Artık rabbinizin nimetlerinden hangi­sini inkâr edebilirsiniz? [6]

 

Tefsiri

 

1-2. Sûreye Cenâb-ı Allah'ın rahmetinin enginliğini, kulluk görevini yapsın yapmasın bütün kullarına nimet vermesini ifade eden Rahman ismiyle ve Kur'an'ı öğretmesiyle başlanmakta, böylece dinin irade sahibi varlıklar için nimetlerin en büyüğü olduğuna, din konusunda insanlığa bahşettikleri arasında da Kur'an'ın zir­vede bulunduğuna dikkat çekilmektedir. [7]  "Öğretti" anlamına gelen fiile "alâmet kıldı" mânası da verilebildiğinden bazı müfessirler bu âyetler için şöyle bir yorum yapmışlardır: Allah, Kur'an'ı Hz. Muhammed'in peygamberliğini gösteren, ibretle okuyacaklar için işaretler içeren bir mucize kıldı. [8]

 

3-4. İnsanı da yaratanın Yüce Allah olduğu belirtilip ona verilen özelliklerin en önemlisinin, duygu ve düşüncelerini açıklayabilme, konuşma ve anlatma yetisi olduğuna işaret edilmektedir. Anlamak, anlatabilmenin ön şartı olduğuna göre "bu­rada altı çizilen nimetin idrak ve ifade yetisi olduğu söylenebilir. Böylece bu âyet­lerde İnsanı insan yapan ahi nimeti ve muhakeme gücünün pratiğe yansıyan yüzü ön plana çıkarılmaktadır. İnsanın, her şeyden önce Allah'a olan kulluğunu idrak ve İfade etmesi, başka insanlarla ilişkilerinde hak ve vecibelerini kavrayıp bunla­rın gereğini yerine getirmesi, kısaca akıl nimetinin semere verebilmesi hep anla­ma ve anlatma yetisine bağlıdır; dolayısıyla kültür ve medeniyetleri oluşturan te­mel faktör de budur. Gülme, ağlama, sevgi veya nefretle bakma, anlamlı söz söy­leme, düşündüklerini eyleme dönüştürme, bir sanat eserine şekil verme ... hep an- lama ve anlatma faaliyetinin sonuçlandır ve birer anlatım biçimidir. Güzel, düz­gün ve etkili söz söylemeyi, bir anlamı belli yöntem ve kurallara göre değişik yol­larla İfade etmeyi, anlatım fenomenini kendisine konu edinen belagat, hitabet, be­yân, narratoloji gibi teorik incelemeler; en güçlü örneklerine görsel sanatlarda rast­lanmakla beraber esasen herhangi bir alanda anlatım imkânlarını zorlayan sanat akımı ekspresyonizm (dışavurumculuk) ve bu konudaki fikrî çekişmeler, hep in­sanın bu yetisinin önemini somut biçimde ortaya koyan ürünler ve göstergelerdir. [9]

 

5-13. Bu âyetlerde güneş, ay, gök ve yerin yaratılmasındaki bazı İnceliklere değinilmekte, evrendeki dengeye dikkat çekilmekte, beşerî ilişkilerde de dengenin şart olduğu, bunun ise adaletle sağlanabileceği vurgulanmakta, ardından da insanlara sağlanan bazı nimetler hatırlatılmaktadır.

âyette gök cisimlerinin İnce bir hesaba bağlı hareket ettiklerinin belirtilme­si öncelikle bunun Yüce Allah'ın kudretini gösteren açık kanıtlardan olduğu anla­mını düşündürmektedir. Burada özellikle güneş ve ayın zikredilmesi, bunların insanların en fazla ilgili olduğu gök cisimleri olmasıyla izah edilmiştir; bu sûrede eş­li durumlara dikkat çekme üslûbunun kullanıldığı, İnsanların da ay ve güneşi da­ima birlikte düşündükleri şeklinde bir yorum da yapılmıştır. [10]Bunun ya­nı sıra şu hususa da işaret edildiği söylenebilir: Bütün bu varlıklar ve bağlı bulun­dukları düzen kendisi için var edildiğine göre insan da hayatını bir hesaba göre dü­zenlemeli, bir hesap gününün geleceği bilinci içinde olmalı ve kendisini bu hesa­ba hazırlamalıdır.

âyette geçen ve "gövdesiz bitkiler" diye çevirdiğimiz "necm" kelimesi, ta­hıl ve ot gibi gövdesi olmayan bitkileri ifade eder. Bu kelime "yıldız" anlamına da gelmekle beraber burada mealde esas aldığımız mânada kullanıldığı genellikle ka­bul edilir. [11] Ağaçların ve diğer bitkile­rin secde etmesi, bunların Yüce Allah'ın yasalarına iradî olmaksızın boyun eğme­lerini ifade etmekte; bu da kendisine akıl nimeti ve irade gücü verilmiş olan insa­na bilinçli bir tercih sonucu O'na tazimde bulunmanın, buyruk ve yasaklarına uy­manın değerini, dolayısıyla -iradesini bu yönde kullanması şartıyla- kendisine bahşedilen onuru hatırlatmaktadır.

âyette "gök" anlamı verilen semâ kelimesiyle, üzerimizde yükselen uçsuz bucaksız âlemin, milyarlarca galaksi ve gök cisminin içinde yer aldığı ve belli bir düzene göre hareket ettiği kozmik uzayın kastedildiği söylenebilir. "Göğün yükseltilmesi" hakikat anlamı esas alınarak bize nispetle yüksekte olması yahut meca­zî anlamda düşünülüp manevî bir yüksekliğe sahip olması şeklinde yorumlanabi- lir. Her iki mâna, bizi, bunu sağlayan Allah Teâlâ'nın yüceler yücesi olduğu, sec­de ve kulluk edilmeye lâyık başka mâbud bulunmadığı gerçeğine götürür. [12]

7-9. âyetlerde üç defa geçen ve "denge, ölçü, eşyanın birbirine nispetle ağır­lığını tartma, tartı âleti, terazi" mânalarına gelen mîzân kelimesine, bulunduğu bağlamlara göre şu anlamlar verilebilir:

a)  Yüce Allah evrende denge kanununu koymuştur; bütün varlık ve oluşlar arasında, evrenin belirli bir sistem dahilinde yürümesini sağlayan bir genel denge mevcuttur. 7. âyetin bağlamı burada geçen mîzân kelimesiyle bunun kastedildiği­ni düşündürmektedir. Birçok müfessir burada "adalet" anlamının kastedildiği ka­
naatindedir.[13]

b) İnsanın, hayatını insana yaraşır biçimde düzenlemesi için konmuş ilâhî ya­salar bütünü olan din de denge kanununun bir tezahürüdür. Bunların özü, genel­likle kısaca "her şeyi layık olduğu yere koymak" diye tanımlanan adalet İlkesidir.

Bu ilke, bir taraftan kişinin Allah'tan başka varlığa tanrılık yakıştırmamasını, di­ğer taraftan da beşerî ilişkilerde her hak sahibine hakkını vermesini ifade eder. 8. âyetteki mîzân kelimesi bu anlamda olmalıdır; zira burada mizanın ihlal edilme­mesi, dengeden sapılmaması istenmektedir.

c) İnsanın evrendeki dengeyi koruma sorumluluğunda temel ilke adalet ol­makla beraber, bu soyut kavramın somut hayat olaylarına yansıtılması da sözü edi­len dengenin korunmasında bir dikkat ve özeni gerektirir. Beşerî İlişkiler bakımın­dan bunun adı "hakkaniyef'tir. Bunu belirlemede kişilere düşen, takdir yetkisini iyi niyet esasına dayalı olarak kullanmak ve adaletin gerçekleşmesini sağlama uğ­rana elinden gelen bütün çabayı harcamaktır. Allah'a karşı vecibelerinin yerine getirilmesi konusunda adalet ilkesinin somutlaştırılması ise, kişinin dine kendisin­den bir şey katmadan ilâhî bildirime uygun davranmasıyla mümkündür. 9. âyetin "ölçüyü düzgün tutasınız" diye çevrilen kısmında "hakkaniyet" anlamına gelen kist kelimesine yer verilmesi burada vezn ve mîzân kelimelerinin adalet ilkesinin, dolayısıyla genel denge kanununun hayat olaylarına yansıtılması gereğini ifade et­mek üzere kullanıldığını göstermektedir. Bu âyetin "eksik tartmayasınız" şeklinde tercüme edilen kısmı, aynı zamanda her bir olayla ilgili uygulamanın yani bütün davranışlarımızın âhiretteki teraziyi aleyhimize çevirmeyecek biçimde olması ge­rektiği şeklinde de yorumlanabilir. Öte yandan, İki şeyin birbirine denkliğini ölç­mek için kullanılan el terazisinin evrendeki cazibe (çekim) kanununun bir sonucu olarak bu İşlevini yerine getirebiliyor olması, eski zamanlardan beri insanların adaleti temsil etmek üzere teraziyi sembol yapmaları, kişiler arası mübadeleye ko- nu olan ve tartılabilir özellikteki şeylerde adalete uygun paylaşımın (hakkaniyet) belirlenmesinde terazinin hem gerçek hem simgesel bir yere sahip olması, hatıra ilk gelen anlamı terazi olan "mîzân" kelimesinin bu âyetlerde -yukarıdaki açıklan­dığı şekilde- farklı ama birbiriyle sıkı ilişkisi bulunan mânalarda kullanıldığı yö­nündeki yorumumuzu destekleyici niteliktedir. Râzî de bu kelimenin konumuz olan âyetlerde üç ayrı mânada kullanıldığı kanaatindedir; fakat ona göre birincide "tartı âleti", ikincide "tartma fiili", üçüncüde ise "tartılan" kastedilmiştir. [14]

10. âyette geçen "enam", canlı varlıkların tamamını kapsayan bir kelimedir; fakat başka âyetlerde yeryüzünde bulunan bütün varlıkların insanın emrine veril­diği açıkça ifade edildiği[15]  ve bu kümedeki âyetlerin ana te­ması da insanın sorumluluklarıyla ilgili olduğu için, âyeti yerin canlıların yaşama­sına elverişli kılındığı mânasında almak, ama yerin yaratılmasındaki asıl amacın yine insan olduğunu göz ardı etmemek gerekir. 11 ve 12. âyetlerde, başta insan ol­mak üzere yeryüzündeki canlıların yararına var edilen bazı nimetler hatırlatılmak­tadır. 11. âyette geçen "ekmâm" kelimesinin tekili olan "kimm", "hurma meyve­sinin ilk aşamadaki kapçığı" demektir; bu mâna esas alınarak "zâtü'l-ekmâm" tamlaması "tomurcuklu" şeklinde çevrilmiştir. Diğer tekili "kümm" esas alındı­ğında ise ağacın "lifleri, çekirdekleri, dal ve kabuk gibi örtüleri" bu kelimenin kap­samına girer. Her iki ihtimale göre bu unsurların yararlan hakkında açıklamalar yapılmıştır. Bir yoruma göre birinci anlamda ileride oluşacak ürüne, ikincisinde ise değişik aşamaların ardından ürünün meydana gelmiş bulunduğuna işaret edil­miş olur. Diğer bir yoruma göre hurma ağacı açısından tomurcukların oluşturdu­ğu salkım çok önemlidir, ürün toplamayı kolaylaştırır. Bazı müfessiiler ise burada estetik görünüme, göze hitap eden güzelliğe işaret bulunduğu kanaatindedir. Aynı kelime Fussilet 41/47 âyetinde meyvenin ürün vermesi İçin kabuğunu çatlatması bağlamında ve genel olarak meyvelerin ilk aşamadaki kapçığı, çekirdeğin kabuğu anlamlarında kullanılmıştır. 12. âyette "çimlenen taneler" diye çevrilen ifade için de değişik yorumlar yapılmış olmakla beraber genellikle insanların beslenmelerin­de özel önemi haiz olan tahıl türü bitkilerin kastedildiği kabul edilir. [16] Bu âyetteki "hoş kokulu bitki­ler" diye çevrilen "reyhan" kelimesi "rızık" anlamında da yorumlanmıştır. Taberî bu yorumu tercih eder ve temel gıda maddesi olan hububatın kastedildiğini belir­tir. [17]

13, âyette yegâne rab olan Allah'ın nimetlerini yalan sayma yani İnkâr etme kınanmaktadır. Sûrede bu kınama değişik nimetlerin hatırlatılmasım takiben ısrar- la sürdürülmektedir. Nimetin nimet olduğunu veya nimetin Allah'a nispet edilme­sini ya da her ikisini inkâr bu eleştirinin kapsamındadır. Sûrede 31 defa geçen "Ar­tık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?" anlamındaki cümlenin yüklemini oluşturan fiil ve "rabbiniz" tamlamasının tamlananı olan zamir tesniye (ikil) kahbındadır, yani iki kişiye veya iki gruba hitap edilmekte, "Siz ikiniz, artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?" denilmektedir, Buradaki "ikiniz" ile kimlerin kastedildiği yani muhatabın kimler olduğu konusunda farklı yorumlar bulunmaktadır. 14-15. âyetlerde insanların ve cinlerin yaratılışı özetlen­diği gibi 32. âyette de açık biçimde cin ve İnsan topluluklarına hitap edilmiştir. Bu iki karine yanında konuya ilişkin rivayetler de dikkate alınarak buradaki hitabın insanlara ve cinlere yönelik olduğu kabul edilir. Râzî, burada kime hitap edilmiş olabileceği ile ilgili birçok ihtimal zikreder. Bunlardan biri şöyledir: Bunun aslı, tekil hitabın vurgu için aynen tekrarlanması olabilir yani "Sen rabbînin nimetlerin­den hangisini inkâr edebilirsin, sen Rabbinin nimetlerinden hangisini inkâr edebi­lirsin!" demektir. Diğer bir İhtimal de Kur'an'ın genellikle muhatap aldığı iki in­san cinsine yani erkeklere ve kadınlara hitap edilmiş olmasıdır. [18]  İbn Âşûr'a göre burada insan cinsinin "inananlar" ve "inkarcılar" şeklindeki iki kate­gorisine hitap edilmekte, mümin olsun kâfir olsun gerçekte hiçbir insanın Allah'ın nimetlerini inkâr edemeyeceği anlatılmak istenmektedir. İbn Âşûr, müfessirlerin çoğunluğunun burada insanlara ve cinlere hitap edildiği şeklindeki yorumunu uzak bir ihtimal olarak görür; çünkü Kur'an cinlere değil insanlara hitap etmek için gel­miştir. [19]

 

Meali

 

14.0, insanı ateşte pişirilmiş toprak kaplar gibi kurutulmuş çamurdan yarattı. 15. Cinleri de yalın ateşten yarattı. 16. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 17.0, iki doğunun da rabbi iki batının da rab-bidir. 18. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 19.0, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. 20. Aralarında bir engel var- dır; birbirlerine karışmazlar. 21. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini in­kâr edebilirsiniz? 22. Onlardan inci ve mercan çıkar. 23. Artık rabbinizin ni­metlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 24. Denizde yelkenlerini bayraklar gibi açarak süzülüp giden gemiler O'nundur. 25. Artık rabbinizin nimetlerin­den hangisini inkâr edebilirsiniz? [20]

 

Tefsiri

 

14-16. İnsanı ve cinleri kimin yarattığı ve bu varlıkların mahiyeti üzerinde düşünülürse, Yüce Allah'ı inkâr etme veya O'ndan başka varlıklara ela tanrılık ya­kıştırmanın yahut O'nun nimetlerini görmezden gelmenin ne büyük nankörlük olacağı kolayca anlaşılır. İşte 14 ve 15. âyetlerde İnsanların ve cinlerin ilk yaratı-lışlanndaki ana unsurlara dair bilgi verilerek, bir taraftan onların mahiyetlerini böylesine bilen ve bildiren Cenâb-ı Allah'ın yegâne yaratıcı olduğuna diğer taraf­tan da bunların tek basma bir değer ifade etmeyip yüce yaratıcının onlara yükledi­ği görev sayesinde değer kazanmış olduklarına dikkat çekilmektedir. İnsanın ya­ratılışı hakkında Kur'an'ın değişik yerlerinde bilgiler verilmiş olup bunların Özü şudur: Çamura şekil verilmiş, ateşte pişmiş toprak kaplar gibi tınlayacak kadar ku­rutulmuş bir çamura yani hayatiyetten çok uzak bir nesneye can verilmiş, bu can­lı akıl nimetiyle ve onu iyi kullanmayı sağlayacak yeti ve yeteneklerle donatılmış, bu donanımlara paralel bir sorumluluğa muhatap kılınmıştır. 15. âyetin "yann ateşten" diye çevrilen kısmında geçen mâric kelimesi sözlükte "çalkalanan, yerin­de durmayan" ve "kansan, karıştırıcı" anlamlarına gelmektedir. Birinci manaya göre bu kısım "dumansız saf alev", ikinci mânaya göre ise "kansan, nüfuz eden dumanlı ateş" şeklinde açıklanmıştır. [21]

 

17-18. "İki doğu" ve "İki batı" ile ne kastedildiği hususunda tefsirlerde yer alan belli başlı yorumlar şunlardır:

a) Güneşin ve ayın doğuş ve batış yerleri.

b) Gü­neşin kış ve ilk bahar mevsimleriyle yaz ve son bahar mevsimlerinde doğup battı­ğı iki uç nokta.

c) Dünya küre biçiminde olduğundan her bir yarımına göre güneşin doğuş ve batış yerler.

d) Güneşin ve diğer gök cisimlerinin doğuş ve batış yerleri.

e) Güneş gibi maddî, akıl gibi manevî ışık kaynaklarının doğuş ve batış noktaları veya ışıyıp sönmeleri. Elmalılı burada asıl amacın, Allah Teâlâ'nın gerek (yiyecek gibi) var edilerek gerekse (hastalık gibi) yok edilerek oluşan bütün nimetlerin sahi­bi ve yöneticisi olduğuna dikkat çekmek olduğunu belirtir. Esed'e göre bu, "Al­lah'ın, uzaydaki yörünge hareketlerinin nihaî etkeni olduğunu mecaz yoluyla anla­tan bir ifade"dir. [22]

 

19-25. "İki deniz" ve "aralarındaki engel"den maksadın ne olduğu hakkında değişik yorumlar yapılmıştır. Bazı müfessirler bunu Furkan sûresinde belirtildiği üzere tatlı ve tuzlu suların birbirine kavuşması ama karışmamasıyla açıklamışlar­dır . [23] Elmalık farklı yorumlan aktardıktan sonra "her iki türüyle deniz" denirse bunun acı-tatlı, iç-dış, semâvî-arzî, hatta ha­kikat ve mecaz her iki neviyi kapsayacağını, böylece igârî bir mâna olarak cismâ-nî âlem ve ruhanî âlem ayırımının da bu kapsamda düşünülebileceğini belirtir. [24]  Burada günümüz deniz araştırmalarının ortaya koyduğu bilim­sel bir gerçeğe işaret bulunduğu söylenebilir. Şöyle ki, tespitlere göre büyük de­nizlerin birleşim noktalarında oluşan doğal bir engel bunların terkibî özelliklerinin karışıp bozulmasını önlemekte, bu da kendilerine özgü bitki örtülerinin ve hayvan türlerinin korunmasını sağlamaktadır. [25]  Tefsirlerde 22. âyetteki "inci ve mercan çıkar" ifadesinin realiteyle çelişmeyecek biçimde anlaşılması için özellikle dilbilim kurallarından yararlanılarak geniş açıklamalar yapılır. [26] 24. âyette geçen "münşeat" -diğer okunuşuyla "münşiât"-kelimesi için, "inşâ edilmiş veya inşâ eden" anlamına göre başka yorumlar da yapılmış olmakla beraber, me­alde birçok müfessirin benimsediği "yelkenleri kalkmış veya kaldırılmış" mânası esas alınmıştır. Bununla bağlantılı olarak, "âlem" kelimesinin çoğulu olan "a'iâm" için burada "bayraklar" mânası tercih edilmiştir. Başka tefsirlerde ise, bu kelime burada ve özellikle Şûra 42/32 âyetinde daha çok "dağlar" anlamıyla açıklanmış­tır. [27] Elmalılı müteakip âyetler dikkate alınarak 24. âyetten, "semâ deryasında yüzüp duran bü­tün gök cisimlerinin Allah Teâlâ'nın kudret işaretlerinden olarak denizlerde akan gemiler gibi akıp gitmekte bulundukları" mânasının da çıkarılabileceğini ifade eder. [28]

 

Meali

 

26. Üzerinde bulunanların hepsi fânidir. 27. Azamet ve kerem sahibi rabbinüı zâtı ise baki kain-. 28. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini in­kâr edebilirsiniz? 29. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'ndan ister. O her an yaratma halindedir. 30. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini in­kâr edebilirsiniz? 31. Sizin için de vaktimiz olacak, ey sorumluluk yüklenmiş iki varlık! 32. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 33. Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp öteye geçe-bilirscniz haydi geçin! Ama (tarafımızdan verilmiş) bir güç ve yetki olmadıkça geçemezsiniz. 34. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsi­niz? 35. Üzerinize yahu bir ateş alevi ve erimiş bakır gönderilir de, kurtulmak için birbirinizle yardımlaşamazsınız. 36. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 37. Gök yarılıp gül kırmızısı bir yağ gibi olduğu za­man! 38. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 39. İş­te o gün insana da cine de günahı hakkında soru sorulmaz. 40. Artık rabbini­zin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 41. Günahkârlar sımaların­dan tanınır, perçemlerinden ve ayaklarından yakalanırlar. 42. Artık rabbini­zin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 43. Günahkârların yalan say­dıkları cehennem işte bu! 44. Onun ateşi ile kaynar su arasında gidip gelirler. 45. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? [29]

 

Tefsiri

 

26-28. Birçok dünya nimetine değinildikten sonra bütün bunların geçici ve üzerinde yaşayanların sonlu olduğu, mutlak anlamda kalıcılığın ise Allah Teâlâ'ya mahsus bulunduğu hatırlatılarak ölümle sona ermeyecek bir mutluluk isteyenlerin Allah'ın hoşnut olacağı bir hayat sürmeleri gereğine işaret edilmektedir. [30]

 

29-30. Evrendeki bütün varlıkların Yüce Allah'a muhtaç bulunduğuna, O'nun da hem azametini hem de lütuf ve keremini her an yaydığına yani hiçbir varlık veya oluşun O'nun bilgi, irade ve gücü dışında olamayacağına dikkat çekilmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'de değişik vesilelerle Cenâb-ı Allah'ın yaratıcılık sıfa­tına ve iradesinin nüfuz etmediği hiçbir olay düşünülemeyeceğine değinilir. Fakat "O her an yaratma halindedir" diye çevrilen 29. âyet bu konuda özel bir vurgu ta­şımakta ve özellikle şu iki noktanın aydınlatılmasında ayrı bir önemi haiz bulun­maktadır:

a) Yaratılmışlar açısından anlatım kolaylığı sağlaması itibariyle kutsal metinlerde Allah Teâlâ'ya nispetle zaman kavramının kullanıldığı olmuşsa da bu asla O'nun mutlak İradesini kayıtlayacak veya gücüne sınır koyacak biçimde yo­rumlanamaz. Binaenaleyh İsrâiloğullan'nm sınanması için konan bir dinî hüküm olan cumartesi yasağının, Allah'ın -hâşâ- o gün istirahata çekildiği tarzında bir ge­rekçeyle açıklanması[31] tenzih ilkesiyle bağdaşmaz. Âyetin yahu-dilerdeki bu yanlış telakkiyi reddetmek üzere indiğine dair bir rivayet de bulun­maktadır. [32] Bu mânada âyet, "Tanrı yarattıktan sonra vahyet-mek, ihtiyaçları karşılamak gibi şeylerle ilgilenmemiştir" diyen deist felsefeyi de reddetmektedir.

b) Bu âyet, tabiat olaylarından Tanrı iradesini dışlayan pozitivist ve materyalist akımları mahkum etmekte ve bilimin ulaştığı parlak sonuçların da son tahlilde Allah Teâlâ'nın yasalarını keşfetmekten öteye geçemeyeceğini ve bü­tün bulguların gerçekte O'nun yaratma sıfatının her an var olan tecellilerinden baş­ka bir şey olmadığını ortaya koymaktadır. Bazı tefsirlerde kıyamete kadar olacak her şeyin Allah'ın ezelî ilminde sabit olduğuna ve insanın ancak kendi çabasının karşılığını göreceğine dair delillerle bu âyet arasında bir çelişki bulunup bulunma­dığı üzerinde durulur. Fakat bunların kader ve irade-İ cüz'iye konularıyla ilgili ol­duğu açıktır; bunların da kendi bağlamlarında izahı yapılmıştır. [33]

 

31-32. Önceki âyetlerde açıklandığı üzere bir işin Allah Teâlâ'yı meşgul et­mesi, O'nu başka bir işten alıkoyması düşünülemez. Bu sebeple âyetteki ifadeyi hesap gününün önemini ve dehşetini hatırlatan edebî bir üslûp olarak değerlendir­mek gerekir. Âyette verilmek istenen mesaj açıktır: Sorumluluk sahibi herkes bu dünyada kendisine tanınan fırsatların mânasını doğru anlamalı, yaptıklarının kar­şılığını hemen görmüyorsa bunun da Yüce Allah'ın iradesine uygun olarak kurul­muş sınav düzeninin bir parçası olduğunu, ama her eyleminden hesaba çekileceği günün çok uzak olmadığını iyi bilmelidir. 31. âyette geçen ve "sorumluluk yüklen­miş iki varlık" diye çevrilen "sekaîân" kelimesi sözlükte "iki yük, iki ağırlık" de­mektir. Müfessirler arasında yaygın kanaat, bununla "insanlar ve cinler âlemî"nin kastedildiği, bir sonraki âyetin de bunu gösterdiği yönündedir. Kelimenin sözlük anlamıyla bu yorum arasındaki bağ değişik şekillerde İzah edilmiştir . [34]

 

33-36. Miifessirlerin bir kısmı buradaki hitabı kıyamet tasviri çerçevesinde değerlendirmişler ve o gün cinlere ve insanlara böyle seslenileceğİ yorumunu yap­mışlardır. Önceki âyetlerde hesap gününe ilişkin bir uyarının bulunması, müteakip âyetlerde de kıyametten ve âhirette karşılaşılacak sonuçlardan söz edilmesi bu yo­rumu destekleyici niteliktedir. Diğer bir grup müfessire göre İse bu hitap dünya ha­yatıyla ilgilidir ve önceki âyetlerde yer alan uyarıyı tamamlamaktadır: Cinlere ve insanlara kendilerine dünya hayatında tanınan fırsata aldanmamalan gerektiği ha­tırlatılmakta, ölümden ve ilâhî huzurda verilecek hesaptan kaçışın asla mümkün olmadığı bildirilmektedir. Derveze 33. âyette geçen sultân kelimesini "kişiyi kurtaracak sâlih ameller" şeklinde İzah eder[35]birçok müfessirin anılan ke­limeyi "delil, hüccet" anlamında almaları[36]  bu yorumu destek­ler nitelikte olmakla beraber, 35. âyetin ifadesi belirtilen ihtimali zayıflatmaktadır. Öte yandan, bazı tefsirlerde sultân kelimesinin "güç" anlamı esas alınarak "Büyük bir güç bulunmadıkça geçemezsiniz" ifadesinden, "Böyle bir gücünüz de olmadı­ğına göre göklerin ve yerin sınırını aşıp ötelere geçmeniz de imkânsızdır" anlamı çıkarılmıştır. Fakat sultân kelimesinin "yetki" anlamı dikkate alınarak âyetin İlgi­li kısmı, "Göklerin ve yerin sınırlarım aşıp ötelere geçebilmeniz ancak (Allah ta­rafından verilecek) bir yetki, bir imkânla olabilir" şeklinde de anlaşılabilir. Bu tak­dirde muhatapların yüce yaratıcının evrendeki yasaları doğrultusunda ortaya koya­cakları çabaları sonucunda elde edecekleri kuvvete bir gönderme yapılmış demek­tir. Uzay araştırmalarının ilerlediği ve uzaya seyahatlerin gerçekleştiği günümüz şartlan, Kur'an tefsiriyle meşgul olanları bu yorumu benimsemeye ve bu âyetler­de uzayın fethine işaret bulunduğu görüşüne yöneltmiştir. Hatta 35. âyetteki tasvi­rin modern silâhları çağrıştırdığı yorumlan yapılmıştır Râzî'nin belirttiği gibi, bağlam bu hitabın âhirette olduğu izlenimini vermektedir. Fakat her iki ihtimale göre düşünüp bu âyetlerde, Allah'ın hükümranlığını aşmanın ve verdiği hüküm­den kaçmanın asla mümkün olmayacağı uyarısı bulunduğunu söylemek daha doğ­ru olur. [37]  Bir başka anlatımla, Allah'a karşı sorumluluğu olan var­lıklar ister dünya hayatında ister kıyamet gelip çattığında Allah'ın hükmünden ka­çıp kurtulmak İçin yerin ve göğün sınırlarını zorlayacak kadar güç elde etseler ve­ya kendilerine bu tarz bir imkân verilse, hatta bu varlıklar topyekün bir dayanışma içine girseler dahi, 35. âyette ifade edildiği üzere bunlar sınırlı ve sonuçsuz kalma­ya mahkumdur. Şu halde ikinci yorum esas alındığında da (dünya hayatı bakımın­dan) bu âyetlerden çıkan mesaj şu olmaktadır: Evreni daha iyi tanıma merakı, ye­rin derinliklerine ve göğün en uzak noktalarına nüfuz etme arzusu yadırganacak bir sev de&ildir ve büyük bir güç oluşturularak bu konuda epeyce mesafe alınabi- lir; ama bu çabalar asla ilâhî iradenin egemenliğini alt etme gibi bir amaç taşıma­malıdır. Zira bu, Allah'ın evrendeki mutlak gücünü ayan beyan gören şuurlu var­lıklara yaraşmaz; kaldı ki böyle Wt yöneliş başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum­dur, böyle bir amaç taşıyanların akıbeti hüsrandır.

35. âyette "erimiş bakır" diye çevrilen kelimeye "bakır gibi kızıl duman" ma­nası da verilmiştir. [38]

 

37-45. Kıyamet tasvirlerinden birine yer verilen 37. âyetin ardından insanla­ra ve cinlere günahları hakkında soru sorulmayacağı, günahkârların yaka paça ce­henneme atılacakları ve inkâr edip durdukları bu gerçeği iyice bellemeleri için ce­hennem ateşine sokulup çıkarılacakları, ama bunun bir ferahlama getirmeyeceği çünkü bu defa ateş yerine kaynar suyun içine düşecekleri belirtilmektedir. Şu var ki, 39. âyetteki "İşte o gün ... günahı hakkında soru sorulmaz" anlamındaki ifade­yi, "âhirette sorgu olmayacak" diye anlamamak gerekir. Zira birçok âyette burada çok kısa değinilen bu konuya ayrıntılı biçimde yer verilmiştir. Söz konusu açıkla­malar ışığında bu ifadeyi şöyle anlamak uygun olur: Âhirette herkesin durumu Öy­lesine kesin ve apaçık ortaya konacak ki kimsenin kendi ifade ve beyanına baş vur­maya ihtiyaç duyulmayacaktır. Birçok âyette belirtildiği üzere herkes dünyada ya­pıp ettiklerinin tek tek kayda geçirilmiş olduğunu görecek, günahkârların dilleri, elleri ve ayaklan bu konuda tanıktık edecek, ayrıca 41. âyette ifade edildiği gibi günahkârlar simalarından tanınacaktır. İşin aslı böyle olmakla beraber, herkes kendi sevap ve günah durumuna göre tıaşrolunup hesap meydanına getirildikten sonra yargı süreci başlayacak; Yüce Allah, bütün kullarının iyilik ve kötülüklerini eksiksiz kusursuz bilmesine rağmen adalet ve şefkatini ortaya koymak, her kulu­nun nasıl bir akıbeti hak ettiğini ona da gösterip onaylatmak üzere herkesi ince bir hesaptan, sorgulama ve yargılamadan geçirecektir. [39]

37. âyetin ''gül kırmızısı bir yağ gibi olduğu zaman" diye çevrilen kısmı, "kı­zarmış yağ veya kırmızı deri yahut al kısrak gibi bir gül rengine büründüğü za­man" mânalarında da anlaşılmıştır. Bu mânalara göre yapılan benzetme göğün rengindeki değişmeyi anlatmış olur. Mealde bir ölçüde bu anlamlar da yansıtılmış olmakla beraber göğün yapısal değişmesiyle ilgili mâna esas alınmıştır. [40]  Yine, güle yapılan benzetme genellikle renk değişikliği ve göğün kızıl bir renge bürünmesi olarak anlaşılmıştır. İbn Âşûr bunun göğün yarılmasındaki şiddeti ve pek çok parçaya ayrılacağını anlatan bir teşbih de olabileceği kanaatindedir. [41]

 

Meali

 

46. Rabbînin huzurundan korkan kimse için iki cennet vardır. 47. Ar­tık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 48. İkisinde de çe­şit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunur. 49. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 50. İkisinde de akıp giden iki kaynak vardır. 51. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 52. İkisinde de her meyveden farklı türler bulunur. 53. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 54. (Cennettekiler) içleri atlasla dokunmuş ser­giler üzerine kurulmuşlardır. Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebi­lecek yakınlıktadır. 55. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebi­lirsiniz? 56. Oralarda eşinden başkasına bakmayan kadınlar vardır ki onlar­dan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur. 57. Artık rab­binizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 58. Sanki onlar yakut ve mercandırlar. 59. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsi­niz? 60. İyiliğin karşılığı da ancak işte böyle iyiliktir. 61. Artık rabbinizin ni­metlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 62. Bu ikisinden başka iki cennet daha vardır. 63. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 64. İkisi de yemyeşil. 65. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr ede­bilirsiniz? 66. İkisinde de gürül gürül akan iki su kaynağı bulunur. 67. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 68. Her ikisinde türlü meyveler, hurma ve nar var. 69. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini in­kâr edebilirsiniz? 70. Oralarda, huyu güzel yüzü güzel kadınlar var. 71. Ar­tık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 72. Otağlarına ka­panmış huriler var. 73. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebi­lirsiniz? 74. Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuş­tur. 75. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 76. Ye­şil yastıklara, harikulade güzel sergilere yaslanmışlardır. 77. Artık rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? 78. Azamet ve kerem sahibi rab-binin adı ne yücedir! [42]

 

Tefsiri

 

46-78. Her mümin dünya hayatının sona ermesiyle yokluk İçinde kaybolup gitmeyeceğine ve öldükten sonra diriltilip dünyada yaptıklarıyla ilgili bir yargıla­ma için rabbinin huzuruna çıkarılacağına inanır. 46. âyette buna olan derin imanı sebebiyle o anm heyecanını taşıyan ve rabbinin divanına çıkma bilinci, sorumlu­luğu ve kaygısı içinde yaşayan, sonuçta inkâr ve şirkten uzak durup Allah'ın ya­saklarından kaçınma ve buyruklarını yerine getirme çabası içinde olan ve O'nu şükran duygulan İçinde daima saygıyla anan kimseler övülmekte ve iki cennetle müjdelenmektedir. Ardından bu cennetlerin geniş bir tasvirine yer verilerek, bir ta­raftan dünyada her istediğini elde edebilenlerin bu nimetlere bel bağlamamaları İçin kalıcı nimetleri arzulamaları özendirilmekte, diğer taraftan da dünyada mah­rumiyetler çeken müminlerin bunu fazlasıyla telâfi edebileceklerine açıklık getiri­lip onlara teselli verilmektedir. Müminleri âhiret hayatında bekleyen nimetlerle il­gili birçok örneğe yer verildikten sonra, azamet ve kerem sahibi rabbimizin adının ne kadar yüce olduğu belirtilerek, bütün bu nimetlerden çok daha değerli olan şe-yİn Allah Teâlâ'mn hoşnutluğuna erme mutluluğu olacağı hatırlatılmış olmaktadır. [43]

46.ayette geçen "iki cennet "ile ne kastedildiği  hususunda değişik yorumlar yapılmış olup başlıcalan şunlardır:

a) Biri insanlara, diğeri cinlere verilecek cen­net.

b) Biri buyrukları yerine getirme ve iyi işler yapmanın, diğeri yasaklardan ka­çınmanın karşılığı olan cennet.

c) Biri hak edilmiş ödül olarak, diğeri buna ilâve­ten ilâhî ikram olarak verilecek cennet (Zemahşerî, IV, 54.

d) Biri cismânî, diğe­ri rûhânî cennet.

e) Biri Adn cenneti, diğeri Naîm cenneti.

f) Biri dâru'l-islâm, di­ğeri dâru's-selâm[44] Kaf sûresi (50/24) ve bazı şürlerdeki kul­lanımları delil göstererek buradaki "cennetân" kelimesinin, İki cennet değil aslın­da bir cennet anlamına geldiğini söyleyenler olmuşsa da İbn Atıyye bunu zayıf ve gereksiz bir yorum olarak niteler (V, 233). Râzî de böyle zorlanmış bir yoruma ge­rek olmadığını, Allah'ın iki ve daha fazla cennet vermesine herhangi bir engel bu­lunmadığını belirtir. Daha sonra iki cennetle ilgili yorumlan aktarır ve bu arada bunlardan birinin cismânî, diğerinin rûhânî cennet olması ihtimalinden söz edile­bileceğini ifade eder.[45] Esed ise Râzî'nin anılan eleştirisini dikkatten kaçırdığı için onun zikrettiği bu son ihtimali yanlış anlamış ve şöyle nakletmiştir: Bir cennet, "hem maddî hem de ruhî zevkleri kapsadığı için sanki iki cennetmİş gibi [görünecektir]" [46] Esasen bu konudaki yorumlar birer tahminden ibaret olduğu için meselâ Taberî ve İbn Atıyye'nin iki cennetin mânası ile ilgili bir rivayet nakletmedikleri görülmektedir. Elmalılı da bazı yorumlan aktardıktan son­ra bu hususta şöyle bir açıklama yapmaya ihtiyaç duymuştur: Daha başka ihtimal­ler söylenmİşse de âhiret halleri görülmeden aynntılan bilinmeyeceği için daha fazla izahına kalkışılması doğru olmaz.[47]

48. âyetteki "efnân" kelimesini "ince dal" anlamına gelen "fenen"in çoğulu kabul edenler âyeti "İkisinde de çeşit çeşit veya dalları iç içe geçmiş ağaçlar, tür­lü meyveler bulunur" şeklinde veya buna yakın mânalarla açıklamışlardır. Bunun "tür, çeşit" anlamına gelen "fenn"in çoğulu olduğunu düşünenler ise âyeti "İkisin­de de rengârenk, çeşit çeşit nimetler veya meyveler bulunur" yahut "İkisi de baş­kalarından üstün ve geniştir" tarzında yorumlamışlardır. [48]  Biz bunları dikkate alarak âyeti "İkisinde de çeşit çeşit ve emsalsiz nimetler bulunur" şeklinde çevirdik.

62. âyette geçen "dûn" kelimesinin anlamlan ve konuya ilişkin bazı rivayet­ler ışığında bu âyete, "Bu ikisinden daha aşağı mertebede iki cennet daha vardır" ve "Bu ikisinin Ötesinde İki cennet daha vardır" mânalan da verilmiştir. [49]  Şu var ki İbn Atıyye'nin belirttiği üzere bunlar kesinlik taşımayan çıkarımlardır. [50]

Allah Teâlâ'nın Rahman ismiyle başlayan sûre, azamet ve kerem sahibi rab- bimizin adının ne kadar yüce olduğuna yapılan vurgulu bir ifadeyle sona ermekte­dir. Âlimler Resûlullah'tan yapılan bir rivayetten esinlenerek, dualarda, Allah'ı burada geçen "zû'1-celâli ve'1-ikram" sıfatıyla nitelemeyi tavsiye etmişler ve du­aların kabulüne vesile olmasının umulabileceğini belirtmişlerdir. [51]

 



[1] Zemahşerî, IV, 49

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/139.

[2] V, 151

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/139.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/139.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/139.

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/140.

[7] Zemahşerî, IV, 49. Rahman ismi hakkın­da ayrıca bk. Fatiha 1/1

[8] Râzî, XXIX, 84

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/140.

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/140.141.

[10] İbn Âşûr, XXVII, 235. Güneş ve ayın hareketleri hakkında bilgi için bk. Yâsîn 36/38-40

[11] Taberî, XXVII, 116-117; Râzî, XXIX, 89

[12] Zemah-şerî, IV, 50

[13] meselâ bk. Taberî, XXVII, 118; İbn Atıyye, V, 224

[14] XXIX, 91

[15] meselâ Câsiye 45/13

[16] Râzî, XXIX, 93-94; İbn Âşûr, XXVII, 242; Elmalık, VII, 4667

[17] XXVII, 122-123

[18] XXIX, 94-96

[19] bk. XXVn, 243-244

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/141-144.

[20] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/144-145.

[21] İnsan ve cinlerin yaratılması hakkında bilgi ve değerlendirme için bk. Hicr 15/26-29; ElmalıL, VII, 4669-4670

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/145.

[22] Bu yorumlar için bk. Râzî, XXIX, 99; İbn Âşûr, XXVII, 247; El­malılı. VII. 4670-4671; Esed, ffl, 1097

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/145.

[23] Bilgi için bk. Furkan 25/53; Fâtır 35/12

[24] VE, 4671-4673

[25] Ateş, IX, 189-190

[26] meselâ Taberî, XXVII, 130-133; Zemahşerî, IV, 51; İbn Âşûr, XXVII, 249-250

[27] Zemahşerî, IV, 51; İbn Atıyye, V, 228-229; Râzî, XXIX, 102-103

[28] VII, 4673  

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/146.

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/417.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/147.

[31] bk. Tekvin 2/2-3

[32] ibn Atıyye, V, 229

[33] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/147-148.

[34] meselâ bk. Râzî, XXIX, 112; Elmalılı, VII, 4680-4681

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/148.

[35] VE, 136

[36] İbn Atıyye, V, 230

[37] XXIX, 113-114

[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/149-150.

[39] Ayrıca bk. Hicr 15/92; Kasas 28/78; Sâffât 37/24; Zemahşerî, IV, 53

[40] bk. Tabe-ri, XXVII, 141-142; İbn Atıyye, V, 231

[41] XXVII, 261 

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/150.

 

[42] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/151-152.

[43] Cennet ve nimetleri hakkında bilgi ve değerlendirme için bk. Bakara 2/25; Zuh-ruf 43/68-73; Muhammcd 47/14-15; M. Süreyya Şahin - Bekir Topaloğlu, "Cen­net", Dİ A, VII, 374-386

[44] Elmalık, VII, 4687

[45] XXIX, 123

[46] IH, 1100

[47] VII, 4687

[48] Taberî, XXVII, 147-148; Zemahşerî, IV, 54; İbn Atıyye, V, 233

[49] derece farkıyla ilgili açıklamalar içinbk. İbn Atıyye, V, 234-235; Elmalılı, VII, 4691

[50] V, 235

[51] İbn Atıyye, V, 237 

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/152-154.