Vakıa Suresi - Kuran - 056Vakia - 13. Sayfa
|
Surenin Adı: |
|
Önceki Sure İle İlişkisi: |
|
Surenin Muhtevası: |
|
Surenin Fazileti: |
|
Kıyametin Kopması Ve İnsan Grupları: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Sâbıkûnun Nail Olacağı Nimetler: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Ashab-I Yeminin Nail Olacağı Nimetler: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Ashab-ı Şimalin Ahirette Göreceği Çeşitli Azap: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Uluhiyyetin Ve Allah'ın Yeniden Diriltmeye Kadir Olduğuna Dair Deliller: |
|
İ'rab: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Peygamberliğin İspatı, Kur'an'ın Doğruluğu Ve İnançlarından Dolayı Müşriklerin Azarlanması: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
VAKIA SURESİ
Surenin Adı:
Bu sure "İzâ vaka'ati'l-vâkı'a: Mutlaka kopacak olan kıyamet koptuğu zaman" ayeti ile başladığı için Vakıa suresi adını almıştır. [1]
Önceki Sure İle İlişkisi:
Bu surenin birkaç yönden Rahman suresi ile bağlantısı vardır:
1- Her ikisinde de kıyamet, cennet ve cehennem anlatılmaktadır.
2- Allah, Rahman suresinde mücrimlerin ve müttakilerin ahiretteki hallerinden bahsetmiş, mücrimlerin cehennemde görecekleri azabın, müttakilerin cennette nail olacakları nimetlerin vasıflarını açıklamıştı. Bu surede de yine kıyamet gününün hallerinden, dehşetlerinden ve insanların "ashab-ı yemîn", "ashab-ı şimal" ve "sabikûn" olmak üzere üç kısma ayrılacağını zikretti. Rahman suresi rahmeti, Vakıa suresi ise rahbeti (korku ve azabı) göstermek içindir.
3- Rahman suresi semanın parçalanmasından bahsederken, bu sure yerin sarsılmasından bahsetmektedir. Tertip ve sıralamada farklı olmakla beraber her iki surenin de konuları aynı ve birbirini tamamlayıcı mahiyette olmaları açısından adetâ bir sure gibidirler. Ancak birinin önce zikrettiğini, diğeri sonra zikrettiğinden tertipte farklılık arzeder.
Meselâ: Rahman suresi önce Kur'an-ı Kerim'i, sonra güneş ve ayı, sonra bitkileri zikrederek başladı. Sonra insanların ve cinlerin yaratılışını, sonra kıyamet gününü, sonra cehennemi, daha sonra da cenneti... Bu sure ise kıyamet ve onun dehşetleri ile başladı. Sonra cenneti, sonra cehennemi, sonra insanın yaratılışı, sonra bitkileri, sonra suyu, sonra ateşi, sonra yıldızları, -ki Rahman'da yıldızlar zikredilmemişti, burada da güneş ve aydan bahsedilmedi- sonra Kur'an'ı zikretti. Böylece Vakıa Suresi Rahman'ın mukabili olmaktadır. [2]
Surenin Muhtevası:
Bu sure, kıyamet koparken yerin sarsılması ve dağların parçalanmasından söz ederek başladı. Sonra hesap verirken insanları ashab-ı yemîn, ashab-ı şimal ve sabikûn olmak üzere üç sınıfa ayırdı ve her birinin akibetini, Allah'ın onlar için kıyamet günü hazırladığını haber verdi, geçmiş ve gelecek tüm varlıkların o gün toplanacağını açıkladı.
Sonra Allah'ın varlığına, birliğine ve kudretinin kemaline, insanın yaratılması, bitkilerin bitirilmesi, yağmurun indirilmesi ve ateşin yakma gücünü yaratmasından, yeniden diriltme, mahşer ve hesabın ispatına kadar bütün delilleri ortaya koydu.
Sonra Kur'an-ı Kerim'in âlemlerin Rabbi tarafından indirildiğinin doğruluğunu, onun gizli bir kitapta bulunduğunu ve temiz olanlar hariç ona kimsenin dokunamadığını te'kid etmek için yıldızların yörüngeleri üzerine yemin etti. Kur'an'ın sahihliği ve doğruluğu hususunda şüpheye düşürme gayretlerini kınadı, yerdi. Sonra Allah, ölüm anında insanın karşılaşacağı şiddet ve korkulara dikkat çekti. Sonra sure o üç sınıfın akibetini ve orada bulacakları karşılığı beyan ederek son buldu: Cennetlerin güzelliklerine koşan mukarrabûn, saadete ermiş ashab-ı yemîn, üçüncüsü de şaka-vete dalmış, dalâlete düşmüş olan hakkı yalanlayanlardır. Onların görecekleri bu karşılık haktır, şüphe götürmeyen bir gerçektir. Bütün bunlar Yaratıcı'nm varlığını inkâr etmeyi, O'nu şirk ve benzeri şanına lâyık olmayan şeylerden tenzih etmeyi ve Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr etmeleri dolayısıyla yalanlayıcılan tevbih (azarlama) etmeyi gerektirir. [3]
Surenin Fazileti:
Bu surenin fazileti hakkında pek çok hadis rivayet edilmiştir. Bazıları şunlardır:
1- Hafız Ebu Ya'la ve İbni Asakir'in Abdullah bin Mes'ud'dan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Kim her gece Vakıa suresini okursa, asla fakirlik görmez."
2- İbni Merdüveyh'in Enes'ten rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Vakıa suresi zenginlik süresidir, onu okuyun ve çocuklarınıza öğretin." Deylemî'nin yine Enes'den merfu olarak rivayet ettiği hadiste Rasulullah (s.a.): "Hanımlarınıza Vakıa suresini öğretin, çünkü o zenginlik süresidir." buyurmuştur.
3- İmam Ahmed bin Hanbel 'in rivayetine göre Cabir bin Semure şöyle diyordu: Rasulullah (s.a.) namazlarını bugün sizin kıldığınız namaz gibi kılıyordu. Lakin o hafif kılıyordu, onun namazı sizin namazınızdan daha hafif idi, sabah namazında Vakıa ve benzeri sureleri okurdu.
4- Tirmizî'nin rivayetine göre İbni Abbas şöyle dedi: Ebu Bekir: "Ya Rasulullah ihtiyarladın" dedi. O da: "Beni Hud, Vakıa, Mürselât, Amme, ve Küvvirat sureleri ihtiyarlattı." buyurdu. Tirmizî bu rivayet için "hasendir, garibdir" demiştir.
5- Salebi ve İbni Asakir, Abdullah ibni Mes'ud'un hayatını anlatırken Ebu Zabye'den şunu nakletti: Abdullah, ölümüne sebep olan hastalığa yakalandığında Hz. Osman onu ziyaret etti ve ona "Şikâyetin nedir?" dedi. O da "Günahlarım." dedi. Hz. Osman: "Ne canın çekiyor?" dedi. O da: "Rabbi-min rahmetini." dedi. Hz. Osman: "Sana doktor çağırayım mı?" dedi. O da: "Doktor beni hasta etti." dedi. Hz. Osman: "Sana tahsisat ayırayım mı?" dedi. İbni Mesud: "İhtiyacım yok." dedi. Hz. Osman: "Senden sonra kızlarının olur." dedi. İbni Mes'ud: "Kızlarımın fakir olmasından mı korkuyorsun? Ben onlara her gece Vakıa suresini okumalarını emrettim. Zira Rasulul-lah'ın şöyle dediğini duymuştum: Kim her gece Vakıa suresini okursa, asla fakirlik görmez." [4]
Kıyametin Kopması Ve İnsan Grupları:
1- Kıyamet koptuğu zaman
2- Onun oluşunu yalanlayacak hiç kimse yoktur.
3- Alçaltıcıdır, yükselticidir,
4-6- Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar parçalanıp saçılmış toz haline geldiği
7- Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman:
8- Sağcılar, ne mutlu o sağcılara
9- Solcular, ne bahtsızdırlar onlar.
10- (Hayırda) önde olanlar öndedirler.
11- tşte onlar (mukarrabûn) yaklaştırılmış olanlardır.
12- Naim cennetlerindedirler.
Belagat:
"el-Meymene- mutluluk" "eZ-Meş'eme-bahtsızlık" kelimeleri arasında tezat vardır. Aynı şekilde "Hâfızatun-alçaltıcı" "Râfi'atün-yÜLkseltici" arasında da tezat vardır. "Alçaltma" ve "yükseltme" fiilini kıyamete isnad edilmesi, aklî mecazdır. Çünkü aslında alçaltan ve yükselten Allah'tır. [5]
Kelime ve İbareler:
"Kıyamet koptuğu" ve herkes gözüyle gördüğü "zaman" şimdi dünyada yalanladıkları gibi "onun oluşunu yalanlayacak hiç kimse yoktur" artık. Burada kıyamet, olması muhakkak olduğu için, "olan şey" anlamına gelen "vâk'ıa" kelimesiyle ifade edilmiştir. İnsanların bir kısmı cehenneme girmesi dolayısıyla kıyamet onları "alçaltıcıdır" bir kısmı da cennete girmesi dolayısıyla onları da "yükselticidir." Bu kıyametin azametinin îîadeşidir, zira büyük olaylar farklı insanları ayırır.
"Yer" dağların ve yapıların yıkılışına sebep olacak şekilde "şiddetle sarsıldığı, dağlar" öğütülmüş kavut gibi "parçalanıp saçılmış toz haline geldiği ve sizler" işte o kıyamette "üç sınıf olduğunuz zaman... Sağcılar, ne mutlu o" kitapları sağından verilen "sağcılara. Solcular" kitapları solundan verilen o solcular "ne bahtsızdırlar onlar."
İşte o gün, dünyada iken hiç tereddüt etmeden imana, ibadete ve hayra koşmada "önde olanlar" orada da "öndedirler." Bunlar peygamberlerdir.
"İşte onlar" cennette dereceleri yükseltilmiş, dereceleri yüceltilmiş, Rablerinden ikram görmüş "yaklaştırılmış (mukarrabûn) olanlardır." Onlar "naim cennetlerindedirler." [6]
Açıklaması:
"Kıyamet koptuğu zaman, onun oluşunu yalanlayacak hiç kimse yoktur." Yani kıyamet koptuğu zaman onun oluşunu önleyecek, değiştirecek kimse olmaz, o mutlaka olacaktır. O olurken de asla bir yalanlama olmayacak ve şu anda dünyada olduğu gibi onu yalan sayacak hiç kimse bulunmayacaktır. "el-Vâkı'atü" kelimesi "el-Âzifetü" "el-Hâkkatü" kelimeleri gibi kıyametin ismidir. Varlığı ve oluşu mutlaka gerçekleşeceği için vâkı'a ismini almıştır. Nitekim başka ayetlerde de aynı kelime gelmiştir: "İşte o gün kıyamet kopacak." (Hakka, 69/15). "Leyse livak'atihâ" ayetinde masdar bina-i merra kipiyle gelmesinde, kıyametin bir defada olacağına işaret vardır.
"Alçaltıcıdır, yükselticidir." Dünyada iken yüceltilmiş toplumları alçal-tır ve onları cehenneme koyar ki bunlar kâfirler ve fasıklardır. Dünyada iken hor görülmüş insanları da yüceltir, onları cennete koyar ki bunlar iman ehli insanlardır. Çünkü toplum dengelerinde birtakım değişiklikler meydana getirip yükseltip alçaltmak büyük hadiselerin özelliğidir.
Yer şiddetle sarsıldığı zaman." Yani yer yüzü şiddetle hareket ettirilip deprendiği zaman titrer, sallanır ve sarsılır. Yapılar, dağlar ve üstünde ne-varsa hepsi yıkılır. Şu ayetler de bu ayetin benzeridir: 'Yeryüzü kendisine has sarsıntı ile sarsıldığı zaman" (Zilzal, 99/1); "Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir." (Hac, 22/1).
"Dağlar parçalanıp saçılmış toz haline geldiği (zaman)." Yani dağlar ufalanıp Müzemmil suresi ondördüncü ayette de ifade edildiği gibi "akıp giden kum" haline geldiği zaman, ateşten uçuşan veya rüzgârın savurduğu küller gibi darmadağınık toz haline geldiği zaman.
'Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman." Yani kıyamet günü ashab-ı ye-mîn, ashab-ı şimal ve sâbikûn olmak üzere üç sınıfa ayrıldığınız zaman. Burada ashab-ı yemîn cennetlikler, ashab-ı şimal cehennemlikler ve sâbikûn ise rasuller, nebiler, sıddıklar ve şehitlerdir.
Sonra Allah bu sınıfları ayrı ayrı açıkladı:
1- "Sağcılar, ne mutlu o sağcılara." Sağcılar kitaplarım sağ elleriyle alıp cennete girenlerdir. Bunların durumu ne güzeldir, ne mesut insanlardır onlar. "Ne mutlu o sağcılara" sözü onların şanını yüceltmek içindir. "Fe-eshâbü'l-meymene" ayetinin başındaki "fe" tafsilat ve taksimata delâlet eder: Kıyametten korkuttuktan sonra sevap kazanmaya teşvik ve azaptan ürkütmek için önce ashab-ı yemini, sonra ashab-ı şimali zikretti.
2- "Solcular, ne bahtsızdırlar onlar." Yani ashab-ı şimal (solcular) kitaplannı sol elleriyle alıp cehenneme sürülenlerdir. Onların hali ne kötüdür.
İmam Ahmed bin Hanbel'in Muaz bin Cebelden rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) "Sağcılar, ne mutlu o sağcılara; solcular, ne bahtsızdırlar onlar!" ayetlerini okuduktan sonra eliyle iki avuç toprak alır gibi yaptı ve "Bu cennet için, umurumda değil; bu cehnenem için umurumda değil." dedi.
3- "Önde olanlar öndedirler, işte onlar mukarrebundur. Naim cennetle-rindedirler." Yani her ümmetten imana, ibadete, cihada, tevbeye ve iyilik işlerine koşanlar vardır. Bunlar nebiler, rasuller, şehitler, sıddîkler ve âdil hakimlerdir, onlar Allah'ın rahmetine koşanlar, engin mükâfatına ve büyük ikramına yaklaştırılanlar ve naîm cennetlerinde ebedî duracak olanlardır. "Ulâ'ike-İşte onlar" sözü ile işaret edilmiş olmaları, derecelerinin yüceliği, mevkilerinin yüksekliğinden dolayıdır.
Ahmed bin Hanbel'in Hz. Aişe'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Biliyor musunuz, kıyamet günü Allah'ın gölgesine koşacak olanlar kimlerdir?" "Allah ve Rasulü bilir." dediler. Rasulullah: "Kendilerine hak verildiği zaman kabul edenler, hak istendiği zaman bol bol verenler, kendileri için hüküm verir gibi insanlar için hüküm verenlerdir." [7]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususlara delâlet etmektedir:
1- Kıyametin kopması kesin bir husustur, şüphe olmayan, dünyada olanın aksine, meydana geldiğinde hiç kimsenin yalanlamayacağı, hiç kimsenin reddedemeyeceği veya defedemeyeceği sabit bir hakikattir.
2- Kıyamet, bir grup insanı cennete yüceltir -ki onlar Allah'ın dostlarıdır-, diğer bir grubu ise cehenneme alçaltır -ki onlar da Allah'a düşman olanlardır-. Çünkü önemli olaylar toplumun yapısında sosyal değişikliklere sebep olur da, bir kısmı aziz, bir kısmı zelil olur.
3- Kıyamet koptuğu zaman yer deprenir, hareketlenir ve sarsılır, üzerindeki yapılar ve dağlar yıkılır, canlılar ölür, dağlar ufalanıp toz-duman olur ve silinip yok olurlar.
4- Kıyamet günü insanlar üç sınıf olacak: Ashab-ı yemîn, ashab-ı şimal ve sâbıkûn. Ashab-ı yemîn, kitapları sağından verilip cennete gönderilenlerdir. Ashab-ı şimal, kitapları solundan verilip cehenneme gönderilenlerdir. Sâbıkûn ise imana, ibadete, cihada, tevbeye, adaletli hükmetmeye koşan peygamberler, mücahidler ve âdil hakimler ve idarecilerdir ki bunlar Allah'a yakın kılınmış (mukarrabûn) insanlardır. İnsanların bu şekilde sadece üç kısma ayrılması rahmetin gazaba üstün geldiğinin delilidir. Yani Allah ashab-ı yemînin mukabilinde ashab-ı şimali zikretti; fakat mukarra-bînin mukabilinde dördüncü bir sınıf zikretmedi. Zikretseydi onlar Allah'ın gazabına daha çok duçar olanlar olacaktı.
Bu taksim, şu ayetteki taksime benzemektedir: "Onlardan kimi kendine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışırlar." (Fatır, 35/32). Allah burada "Kimisi de bunların hepsinden geri kalır." demedi. [8]
Sâbıkûnun Nail Olacağı Nimetler:
13, 14- Bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir.
15- Cevherlerle süslenmiş tahtlar üzerindedirler.
16- Bu tahtlar üzerinde karşılıklı yaslanırlar.
17- Etraflarında ölümsüz gençler dolanırlar,
18- Maîn'den doldurulmuş deştiler, ibrikler ve kadehlerle.
19- Bundan başları ağrıtılmaz ve akılları giderilmez.
20, 21- Beğendiklerinden meyvelerle canlarının istediğinden kuş eti ile (dolanırlar).
22, 23- İri gözlü huriler, saklanmış inci misali
24- Yaptıklarına mükâfat olarak.
25- Orada ne boş bir söz ne de günaha sokacak bir laf işitmezler.
26- Yalnız bir söz: "Selâm, selâm."
Belagat:
"Öncekiler" ile "sonrakiler" kelimeleri arasında tezat vardır.
"iri gözlü huriler, saklanmış inci misali" cümlesi mücmel teşbih-i mürseldir. Benzetme yönü hazfolunmuştur. "Beyazlık ve berraklıkta inciler gibi olan huriler" demektir. [9]
Kelime ve İbareler:
"Bir çoğu öncekilerden," geçen ümmetlerden, "birazı da sonrakilerden" yani Muhammed ümmetindendir. Rasulullah'ın "Benim ümmetim diğer ümmetlerden çok olacak" sözü bu ayete ters düşmez.[10] ZiraJiğer ümmetlerin ilkleri bu ümmetin ilklerinden daha çok olmasına karşılık, bu ümmetin de tabileri diğer ümmetlerin tâbilerinden daha çok olması ve maksadın bu olması muhtemeldir. Cenab-ı Hakk'ın ashab-ı yemîn hakkındaki "bir çoğu öncekilerden, yine bir çoğu da sonrakilerden" (ayet: 39, 40) ayeti de bu izaha ters düşmez. Çünkü, her iki grubun da çok olması bunlardan birinin daha çok olmasına mani değildir.
"Cevherlerle süslenmiş" itina ile dokunmuş "tahtlar üzerindedirler. Bu tahtlar üzerinde karşılıklı yaslanırlar. Etraflarında ölümsüz" asla yaşlanmayan, gençlik sıfatlan devamlı olan "gençler dolanırlar. Maînden doldurulmuş" kulpsuz, "deştiler", kulpu olan "ibrikler ve" şarap içmek için hazırlanmış "kadehlerle" etraflarında dolanırlar, ama dünya şarabında olduğu gibi bununla "akılları giderilmez." Ve yine bu gençler cennet ehlinin "beğendiklerinden meyvelerle, canlarının istediğinden kuş eti ile" dolanırlar.
Orada onlar için gözlerinin beyazı çok beyaz, siyahı çok siyah "iri gözlü huriler" hiç el değmemiş, parlaklığına ve berraklığına zarar verecek şeylerden korunmuş "saklanmış inci misali" huriler vardır. Bütün bunlar "yaptıklarına mükâfat olarak" onlara verilir.
"Orada ne boş bir söz ne de günaha sokacak bir laf işitmezler. Yalnız bir söz" işitirler ki o da "selâm selâm" sözüdür. [11]
Nüzul Sebebi:
Ahmed bin Hanbel ve İbni Ebî Hatem'in içinde tanınmayan ravilerin de bulunduğu bir senedle rivayet ettiklerine göre Ebu Hüreyre şöyle dedi: "Bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir" ayetleri indiğinde bu müslümanların ağırına gitti. Bunun üzerine "Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerden" (39 ve 40. ayetler) ayetleri indi.
İbni Asakir'in Dımaşk Tarihi'nde sağlam olmayan bir senedle Urve bin Ruvaym'dan rivayet ettiğine göre Cabir bin Abdullah şöyle dedi: "Vakıa suresi inip orada "Bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir." ayetleri indiğinde Ömer ağladı ve "Ey Allah'ın Rasulü, biz sana iman ettik, seni tasdik ettik, buna rağmen bizden kurtulanlar azdır." dedi. Bunun üzerine "Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerden" ayetleri indi. Hemen Rasulullah Ömer'i çağırdı ve "Ey Hattabın oğlu Ömer, senin söylediğin o hususta Allah vahiy indirdi ve "Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerden kıldı." (ayet: 39, 40) Bunun üzerine Ömer: "Rabbimizden ve peygamberimizi tasdikten hoşnuduz." dedi.
Bununla birlikte her iki rivayetin de doğruluğunda şüphe vardır.[12]
Ayetler Arası İlişki:
Allah kıyamet günü insanlardan üçüncü sınıfı -ki onlar sâbıkûndur-zikrettikten sonra onların nail olacakları döşekler, hizmetçiler, yiyecek ve içecekler, huriler; boş çirkin ve günahdan uzak konuşmalar... diğer taraftan aralarında selâmı yayma gibi çeşitli nimetleri zikretti. [13]
Açıklaması
"Bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir." Yani sâbikûn önde olanlar, mukarrabûn, bunlar Âdem'den bizim peygamberimize kadar gelip geçmiş ümmetlerden sayılamayacak kadar çok ve birazı da bu ümmetten olan bir topluluktur. Bu ümmetten olanlar kendilerinden öncekilere nispetle "az" diye zikredildiler. Çünkü eski ümmetler, içlerinden çıkan peygamberlerin ve onlara icabet edenlerin çokluğu dolayısıyla çokturlar.
Bunların içinde Muhammed ümmetinden olanların "az" olduğuna delil Buhari, Müslim, Ahmed ve Neseî'nin Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri Ra-sulullah (s.a.)'in şu sözüdür: "Sonda gelen bizler, kıyamet günü sâbıkun (önde gidenler) olacağız." Bu söz, Ahmed bin Hanbel, Ebu Muhammed bin Ebî Hatem, İbnülmünzir ve İbni Merdüveyh'in Ebu Hüreyre'den rivayet ettikleri şu hadisle de desteklenebilir: "Bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir. " ayetleri nazil olduğunda bu Rasulullah'ın ashabına ağır geldi. Bunun üzerine: "Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerdendir." ayetleri indi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Ben sizin cennet ehlinin dörtte biri, üçte biri olmanızı umarım, belki yarısı olacaksınız ikinci yarısını da onlarla bölüşeceksiniz."
Ashab-ı yemîn ise -ileride geleceği gibi, cennet ehlidir- şüphesiz onların içinde bu ümmetten çok kişi olacak. Zira ashab-ı yemîn Allah'a ve Rasulüne iman edip salih amel yapan herkestir, onları da öncekilerin çoğu ile sonrakilerin çoğu olacak. Dolayısıyla bu ümmetin ashab-ı yemîn içinde olanlarının diğer ümmetlerin ashab-ı yemîni içinde olanlarından daha çok olması olmayacak bir şey değildir. Böylece bu ümmetin sâbıkunundan birazı ile ashab-ı yemîn olanlarından büyük bir grubu bir araya gelerek yukarıdaki hadiste geçtiği gibi cennet ehlinin yarısını teşkil etmiş olurlar.
Özetlersek, bu ümmetin toplamı diğerlerine göre çokluktur. Geçmiş ümmetlerin sâbıkunu bizim ümmetimizin sâbıkunundan daha çok olurken bizim ümmetimizin tabileri o ümmetlerin tâbilerinden daha çoktur. Geçmiş ümmetlerin sâbikûnunun çokluğu peygamberlerinin çokluğu sebebiyledir. Geçmiş ümmetlerin sâbikûnunun çokluğu birçok peygamber ve ümmetlerinin katılması ile oluyorsa bu çokluk bu ümmetin sâbıkunu için bir na-kîsa değildir.[14]
Sonra Allah mukarrabinin halini anlatarak şöyle buyurdu:
"Cevherlerle süslenmiş tahtlar üzerindedirler. Bu tahtlar üzerinde karşılıklı yaslanırlar." Yani onların cennetteki hali şöyledir: Altın iplerle dokunmuş, inci, yakut ve zebercet ile örülmüş divanlar üzerinde karşılıklı, birbirlerine sırtlarını dönmeden yaslanmış, neşe ve sevinç, sefa ve sürür içindedirler, bıkıp usanmazlar, birbirlerine karşı buğz ve kin, nefret ve husumet duymazlar. Onlar Cenab-ı Hakk'ın şu ayette ifade ettiği gibi kendilerine hizmet sunulan kişilerdir:
"Etraflarında ölümsüz gençler dolanırlar." Yani hizmet için etraflarında hep aynı kalan, yaşlanmayan ve değişmeyen gençler veya çocuklar veya hizmetçiler dolanır durur. Bunların bu hizmeti yerine getirmek için huriler gibi cennette yaratılmış olmaları mümkündür.
"Maîn'den doldurulmuş deştiler, ibrikler ve kadehlerle. Bundan başları ağrıtılmaz ve akılları giderilmez." Yani bu hizmetçiler, onların etrafında kulpu, emziği olmayan ağzı daire şeklinde kadehlerle, kulpu ve emziği olan ibriklerle, dünya şarabı gibi üzümden sıkılmış olmayıp göze ve kaynaklardan akan cennet şarabı ile doldurulmuş kadehlerle dolanırlar. Bu şarap saftır, temizdir, onu içmekten dolayı başları ağrımaz, sarhoş olup da akılları gitmez.
İbni Abbas şöyle der: Şarapta sarhoşluk, baş ağrısı, kusma ve idrar olmak üzere dört özellik vardır. Allah, cennet şarabını zikretti ve onu bu özelliklerden temizledi.
"Beğendiklerinden, meyvelerle, canlarının istediğinden kuş eti ile" Yani o hizmetçiler cennet ehlinin meyvelerden beğendiklerini canlarının çekip temenni ettikleri tatlı ve güzel çeşit çeşit kuş etlerini onlara takdim ederler. Kuş etinin diğerlerinden daha üstün ve daha tatlı olduğu herkesçe malumdur. Burada meyvenin etten önce zikredilmesinin hikmeti, yutulması çabuk, hazmı kolay, tıbben sağlığa daha uygun olduğu, yemek iştahını daha çok artırdığı ve insanı yemeğe hazırladığı içindir.
"İri gözlü huriler. Saklanmış inci misali. Sanki onlar gizlenmiş yumurtalar gibidir." (Saffat, 37/49) ayetinde de ifade edildiği gibi cennetteki-ler için orada, gözlerinin siyahı simsiyah, beyazı bembeyaz, iri gözlü, el değmemiş tertemiz ve parlak, beyaz tenli, gizlenmiş inciler gibi huriler vardır.
"Yaptıklarına mükâfat olarak." Yani onlara yapılan bütün bunlar amellerinin karşılığıdır. Diğer bir ifade ile yaptıkları güzel amellerin mükâfatıdır.
"Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokacak bir laf işitmezler. Yalnız bir söz: Selâm, selâm." Yani onlar cennette ne boş ve manasız veya düşük manalı veya hakir veya insanlığa yakışmayan, ne de içinde sövüp-sayma cinsinden çirkinlik olan veya günah sayılacak bir söz işitmezler. Bilakis onlar orada sözlerin en güzelini, "Orada selamlaşmaları "selâm"dır" (İbrahim, 14/23) ayetinde de ifade edildiği gibi birbirlerine selâm alıp-vermede selâmın en üstününü işitirler. Bu ayette anlatılmak istenen şudur: Dünya nimetlerinin bir külfetle elde edildiği gibi cennet nimetlerinde bu yoktur. O nimetler gam ve kederden, boş ve çirkinliklerden tamamen uzaktır. Cennette boş lakırdı işitmeme büyük nimetlerden olmasına rağmen mükâfatlardan sonra zikredilmesindeki hikmet, onun nimetlerin en tamamlayıcısı olmasıdır. Bu sebeple Allah onu ziyadelik babından saymıştır. Çünkü bu ferdî nimetlerin zikrinden sonra ortamın nezihliğine ve temizliğine delâlet eden içtimaî bir nimet olmaktadır. [15]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususlara delâlet etmektedir:
1- "Sabıkun-mukarrabun" grubu geçmiş ümmetlerden bir topluluğu ve Muhammed (s.a.)'e iman edenlerden de birazını içine almaktadır. Çünkü geçmiş peygamberler çoktur, dolayısıyla onlardan imana koşan (sabı-kun)lar çok olmaktadır.
Esah olan kavle göre "bir çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir" ayetleri muhkemdir nesh edilmemiştir. Çünkü bu bir haberdir ve bu iki farklı cemaat hakkında gelmiştir. Kuvvetli görüşe göre haberlerde yani haberlerin mutlak delâlet ettiği manalarda nesih caiz değildir. Dolayısıyla Allah'ın Muhammed ümmetinden "birazı" diye haber verdikten sonra yine aynı ümmetten aynı yönde "bir çoğu" diye haber vermesi caiz değildir.
Hasan el-Basrî'ye göre geçmiş ümmetlerin "sâbıkun"u bizim "sabı-kûn"umuzdan çoktur. Bu sebeple Allah "birazı da sonrakilerden" dedi. Ama "sâbıkun" sınıfından ayrı olan "ashab-ı yemin"e gelince onlar hakkında "bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerden" dedi. İşte bu sebeble yukarıda geçen hadisinde Rasullullah (s.a.) "Ben ümmetimin cennet ehlinin yarısı olmasını umarım." dedi ve "Bir çoğu öncekilerden bir çoğu da sonrakilerdendir" ayetini okudu.
2- "Sâbıkun" için cennette, oturup kalkacakları yerlerde, yiyip içmelerinde, aile hayatlarında, sözlerinde çeşit çeşit nimetler vardır: Oturacakları divanlar altın iplerden dokunmuş, inci ve yakutla örülmüştür, hiç ölmeyen, yaşlanmayan ve değişmeyen genç hizmetçiler kendilerine hizmet edecektir. İçecek edevatı kulpu ve emziği olmayan tertemiz pırılpınl kaplar, kulplu ve emzikli ibrikler, su veya şarap dolu kâselerdir. Buradaki şarap, gözelerden akan şaraptır. İçildiğinde baş ağrısı yapmaz, dünya şarabının aksine tatlıdır, eza vermez, içenler sarhoş olup aklı gitmez.
Onların yiyecekleri temiz ve tatlı kuş etleri olacak, çok çeşitli olduğu için meyvelerden dilediklerini seçecekler.
Gayet güzel, gözlerinin siyahı simsiyah, beyazı bembeyaz ve iri inci gibi pırıl pırıl ve temiz, her bakımdan vücutları endamlı ve insicamlı huri kadınlarıyla evlenecekler.
Konuşmaları sözlerin en güzeli olacak, içinde ne boş lakırtı, ne yalan, ne lüzumsuz ve kişiyi günaha sokacak, birbirlerini günaha düşürecek bir söz olmayacak, asla sövüp-sayma ve günah söz işitmeyecekler, sadece aralarında merhaleler ve selâmlar alıp-verecekler.
3- Allah, dünyada iken yaptıkları hayırlı ve salih amellerinin ve güzel sözlerin güzel bir mükâfatı olarak onlara bu bol nimetler ihsan edecek. "Yapmış olduklarının mukabili" sözü amelin onların ameli olduğuna ve onların fiili ile meydana geldiğine delâlet eder. [16]
Ashab-I Yeminin Nail Olacağı Nimetler:
27- Kitabı sağ tarafından verilenler, ne mutlu o kitabı sağ tarafından verilenler!
28-31- Dikensiz kiraz, yüklü muz ağacı, uzamış gölge, kesilmeyen su,
32, 33- Tükenmeyen ve yasak da edilmeyen sayısız meyve
34- Ve yüksek döşekler içindedirler.
35- Şüphesiz biz o hurileri bambaşka yaratıp
36, 37, 38- Onları kitabı sağ tarafından verilenler için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık.
39- Bir çoğu öncekilerden
40- Bir çoğu da sonrakilerdendir.
Belagat:
"Kitabı sağ tarafından verilenler, ne mutlu o kitabı sağ tarafından verilenler!" ayetinde "ashabu'l-yemin" kelimesi ta'zim için tekrar etmiştir. [17]
Kelime ve İbareler:
"Kitabı sağ tarafından verilenler, ne mutlu o kitabı sağ tarafından verilenlere". Bir başka manaya göre ayet soru şeklinde olup "Kitabı sağ tarafından verilenler nedir?" şeklindedir.
Onlar cennette "dikensiz" dalh-budaklı ve bol yapraklı "kiraz", meyveleri üstüste muntazam bir şekilde dizilmiş "yüklü muz ağacı, uzamış" hiç kaybolmayan bir "gölge, kesilmeyen su", Jıiçbir vakit "tükenmeyen ve yasak da edilmeyen" çok ve çeşitli "sayısız meyve ve " divanlar üstüne döşenmiş "yüksek döşekler içindedirler."
"Şüphesiz biz o hurileri" doğum olmaksızın "bambaşka yaratıp onları kitabı sağ tarafından verilenler için, eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık." O sağcıların "bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerdendir."
Said bin Mansur Sünen'inde Beyhaki Ba's'ta Atâ ve Mücahid şöyle dediğini rivayet ettiler: Taif halkı, içinde bal da bulunan kendilerine koruluk yapmayı düşündükleri vadiyi istediler. İstekleri yerine getirildi. Güzel bir vadi idi. Bazılarının "cennette şöyle şöyle nimetler varmış" dediklerini işittiler. "Keşke cennette bizim için bu vadi gibi olsa" dediler. Bunun üzerine "Kitabı sağ tarafından verilenler..." ayetleri indi.
Beyhakî'nin bir başka yoldan rivayet ettiğine göre Mücahid şöyle dedi: Taifliler'in, gayet verimli bir vadi olan Vecc Vadisi'nin gölgesi, kirazı ve muzu hoşlarına gidiyordu. Bunun üzerine bu ayetler indi. [18]
Ayetler Arası İlişki:
Allah "sâbıkun"un halini ve nail olacakları nimetlerin özelliklerini beyan ettikten sonra ahiretteki üç sınıf insandan ashab-ı yeminin durumunu açıklamaya başladı ve nail olacakları meyveler, gölgeler, sular, döşekler ve aynı yaşta bakire güzel hanımlar gibi nimetlerin özelliklerini saydı. [19]
Açıklaması:
"Ashab-ı yemin, ne mutlu o ashab-ı yemine." Bu, sâbıkûn-mukarrabûn üzerine atfedilmiştir. Ashab-ı yemîn kitapları sağ taraflarından verilen müminlerdir. Mertebeleri mukarrabinden aşağıdır, dolayısıyla nimetler konusunda dereceleri sâbıkûndan azdır. Çünkü onlar dünyada iken iman bakımından daha zayıf, ihlas ve amel bakımından daha az idiler. Bu yüzden onların ağaçları, meyveleri ve kendilerine verilecek nimetler/ sâbikûnun nail olduğu nimetlerin derecesine ulaşamaz.
Bununla beraber onlar yine de yüksek bir makamda ve üstün bir derecededirler. Bu sebeple onlar methedilirken övgüde mübalağa ifadesi etmesi için bu üslûp kullanılmıştır. Yani: "O mutlu ashab-ı yemîn (sağcılar)a gelince, kimdir onlar, nasıl şeydirler, ne haldedirler, akıbetleri nasıldır bilir misiniz?" demektir. Bu üslûp dikkat çeken ve onların varacakları yeri öğrenme merakını kamçılayan bir üslûptur. Onun için onların mübhem kalan hallerini açıklamak üzre Allah şöyle buyurdu:
"Dikensiz kiraz, yüklü muz ağacı, uzamış gölge, kesilmeyen su, tükenmeyen ve yasak da edilmeyen sayısız meyve içindedirler." Yani ashab-ı yemîn bol ve sık yapraklı dikensiz ağaçları olan, meyveleri salkım salkım üs-tüste yüklenmiş muz ağaçları, hiç gitmeyen kaybolmayan gölgeleri, gece gündüz diledikleri yönde akıp duran suları, dünyada meyvelerin bazı mevsimlerde bulunmamalarının aksine her vakit bulunup hiçbir zaman kesilmeyen, dileyenin dilediği zaman dilediği gibi alabildiği bol ve çok çeşitli meyveleri bulunan ve yorulma olmayan cennet bahçeleri içinde sefa sürerler. "Sâbıkun" sınıfının meyvelerine gelince sâbıkunun onlardan birini sadece temenni etmesi kafidir, hemen önünde hazır olur.
Burada bir nimetten onun üstünde bir nimete yükselme üslûbu üzre önce yapraklı ağaç, sonra meyveli ağaç zikredilmiştir. Meyveler nimet olma bakımından daha tamamdır. Yapraklı ağacı, ağaç olarak zikrederken meyve ağaçlarını meyveleriyle zikretmiştir. Çünkü yaprak ağacın üstünde iken güzeldir, halbuki meyve ister dalında, ister koparılmış olsun bizatihi istenir.
Meyvenin hoş ve tatlı oluşu değil de çok oluşu anlatıldı, çünkü onun hoş oluşu tabii olarak bilinen bir şeydir, maksat nimetlerden geniş şekilde istifade edildiğini ifade etmek olduğundan çok ve çeşitli oldukları beyan edilmektedir. Meyvelerin "tükenmeyen" diye tavsif edilmesi bunların dünyâ: meyveleri gibi olmadığını ifade etmek içindir. Çünkü dünyada meyveler çoğu yerlerde ve çoğu zamanlarda (mevsimi icabı) tükenir. Ayrıca cennet meyveleri "yasak edilmeyen" diye tavsif edildi. Zira dünya meyveleri başkasının ise yasaktır, ancak bir bedel ile veya sahibinin izni ile helâl olur. "Tükenmeyen" sıfatı "yasak edilmeyen" sıfatından önce zikredildi. Çünkü tükenmek mevcut için söz konusudur, yasak var olduktan sonradır. Çünkü meyve önce var olur, sonra yasak edilir.
Sonra Allah oturma mekânlarına ait zevk u safa vasıtalarını zikrederek şöyle buyurdu:
"Ve yüksek döşekler içindedirler." Yani ashab-ı yemîn divanlar üzerinde kalın ve kıymeti yüksek döşekler üzerinde oturur ve uyurlar. Döşekler manasına olan "fiiruş" kelimesi "firaş" kelimesinin çokluğudur ki üzerinde oturmak ve uyumak için serilen şeydir. Burada döşeğin kadınlardan mecaz olduğu da söylenmiştir. Buna göre mana: "Güzellik ve olgunluklarımda değerleri yüksek hanımlar içinde" şeklinde olur.
Sonra Allah ashab-ı yemîn hanımlardan istifade edeceklerini zikrederek şöyle buyurdu:
"Şüphesiz biz o hurileri bambaşka yaratıp onları ashab-ı yemin (kitabı sağ tarafından verilenler) için eşlerine düşkün ve yaşıt bakireler kıldık." Yani biz hurileri doğum yolu ile olmaksızın yeni baştan yarattık ve onları bunlardan önce ne bir insan, ne bir cinnin dokunmadığı bakireler kıldık.
"Bir çoğu öncekilerden, bir çoğu da sonrakilerdendir" Yani ashab-ı yemîn önceki ümmetlerin müminlerinden bir topluluk ile kıyamete kadar Muhammed (s.a.)'e iman edecek olan sonrakilerden bir topluluktan meydana gelir.
Daha önce geçen "birazı da sonrakilerden" ayeti ile buradaki "bir çoğu da sonrakilerdendir" ayeti arasında çelişki yoktur. Çünkü "birazı da sonrakilerdendir." sözü "sâbıkunun birazı da sonrakilerdendir." demektir. "Bir çoğu da sonrakilerdendir" sözü ashab-ı yemîn hakkındadır.[20] Ancak sâbı-kun hakkında zikredilmesine mukabil burada mükâfatın amellerin mukabili olduğu zikredilmiştir. Çünkü ashab-ı yeminin ameli sâbıkun zümresinin amelinden daha azdır, dolayısıyla yüceltmek için bunu zikre ihtiyaç duymadı. Bunu zikretmemesinde Allah'ın ashab-ı yemini rahmet ve ihsan ile kuşattığına da bir işaret vardır. [21]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususlara işaret etmektedir:
1- Allah ashab-ı yemini özelliklerini ve makamlarım överek yüceltti ve onları çok medhetti.
2- Allah ashab-ı yeminin bulundukları ortam, yeme-içme oturacakları yerler ve evlenme konusunda nail olacakları çeşitli nimetleri zikretti. Onlar dikensiz sedir ağacı gibi bol yapraklı ağaçların tatlı gölgesinde olacaklar. Bu gölgeler devamlıdır, güneş onları gidermez.
Yine ashab-ı yemin dünya meyvelerinin aksine hiçbir vakit tükenmeyen, yine dünyadakilerin aksine hiç kimseye yasak ve haram olmayan çok çeşitli meyvelerden faydalanırlar.
Divanların üstünde kabartılıp yükseltilmiş döşekler üzerinde otururlar, uyurlar.
Yine onlar için gayet güzel huri kadınlar vardır. Allah onları yeni yarattı, onlara eşsiz güzellikler verdi, onları eşlerine âşık, kocalarını seven, ahlak ve yaşta birbirlerine benzer, aralarında buğz ve hased bulunmayan bakire kızlar halinde yarattı. Onlar da eşleri gibi otuz üç yaşındadırlar.
3- Cennette ashab-ı yemin, geçmiş ümmetlerden büyük bir cemaat ve sonrakilerden de bir başka cemaatten teşekkül edecektir. Vahidî cennet ehlinin yarısının geçmiş ümmetlerden, yansının da bu ümmetten olacağını söylemiştir. [22]
Ashab-ı Şimalin Ahirette Göreceği Çeşitli Azap:
41- Ashab-ı şimal (kitabı sol tarafından verilenler), (onlar) ne ashab-ı şimaldir.
42- Yakıcı bir rüzgâr ve kaynar bir su,
43, 44- Ne serin, ne de faydalı olan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler.
45- Çünkü onlar bundan önce sefahet îçinde idiler-
46- o büyük günah (şirk) üzerinde ısrar diyorlardı.
47. Ve ş6yle diyoriaidij ,Biz öldük. bir y sonra biz mı tekrar dırıltecekmişiz?
48-Önceki atalarımız da mır
49" De ki "Şüphesiz hem öncekiler, hem sonrakiler'
50- Malûm bir günün muayyen vaktinde muhakkak toplanacaklardır."
51- Sonra siz ey sapıklar ve yalanla-yanlar!
52-54- Muhakkak bir ağaçtan, zakkumdan yiyecek, karınları ondan dolduracak, üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.
55- Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz.
56- İşte kıyamet günü onların ziyafeti budur.
Belagat:
"Sonra siz" hitabından sonra "onların ziyafeti" diye gaib zamirine dönmesi onların halini tahkir içindir, aslolan "sizin" denilmesi idi. Ayrıca burada bir istihza da vardır. "İşte size çekilen ziyafet bu azaptır." demektir.. [23]
Kelime ve İbareler:
Derideki küçük deliklerden vücuda giren "yakıcı bir rüzgâr ve" çok sıcak "kaynar bir su, ne" diğer gölgeler gibi "serin", ne de altında gölgelenen-lerden sıcaklığın sıkıntısını giderecek gibi "faydalı olmayan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler."
"Çünkü onlar bundan önce" dünyada iken "sefahet" ve şehevat "içinde idiler. O büyük günah" şirk ve putperestlik "üzerinde" devam ediyor ve "ısrar, ediyorlardı. Ve şöyle diyorlardı: Biz öldükten ve bir yığın toprak ve kemik olduktan sonra biz mi diriltilecek misiz? Önceki atalarımız da mı?" Bu iki ayette tekerrür eden "istifham", onların böyle bir şeyin olmasını çok uzak gördüklerini ifade etmek içindir ki bu onların öldükten sonra dirilmeyi kesinlikle inkâr ettiklerini gösterir. Ayrıca "atalarımız da mı?" sözleri onların, üzerinden uzun zaman geçtiği için atalarının dirilmesinin asla mümkün olmadığına inandıklarını gösterir.
"De ki: Şüphesiz hem öncekiler, hem sonrakiler, malûm bir günün muayyen vaktinde muhakkak toplanacaklar."
"Sonra siz ey sapıklar ve" öldükten sonra dirilmeyi "yalanlayanlar," ey Mekkeli ve diğer kâfirler! "Muhakkak bir ağaçtan" cehennemin dibinde biten son derece acı "zakkumdan yiyecek" çok aç olduğunuz için "karınları ondan dolduracak" sonra çok susayacağınız için "üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte kıyamet günü onların ziyafeti budur." [24]
Ayetler Arası İlişki:
Kıyametteki üç sınıftan sâbikun ve ashab-ı yemîn'in ahvalini açıkladıktan sonra Allah onlarla bağlantılı olarak ashab-ı şimâl'in (kitabı sol tarafından verilenler) hallerini cehennemde karşılaşacakları çeşitli azap ve işkenceleri sebepleri ile beraber beyan etti. Bu sebepler dünyada iken nefsanî arzulara dalmış olmaları, şirk koşmaları ve diriliş gününü inkâr etmeleridir. [25]
Açıklaması:
"Ashab-ı şimal (kitabı sol tarafından verilenler), (onlar) ne ashab-ı şimaldir." Yani, onların durumları nedir, ahirette azap olunurlarken ne halde olacaklar?
İşte bu hal ve durum Cenab-ı Hakk'ın aşağıda söylediği şekilde olacaktır:
'Yakıcı bir rüzgâr, kaynar bir su, ne serin, ne de faydalı olan simsiyah dumandan bir gölge içindedirler." Yani onlar cehennemin sıcaklığından gelen yakıcı bir rüzgâr, kaynar bir su, aslında serin olan başka gölgeler gibi serin olmayan, görüntüsü kötü, faydasız, simsiyah bir cehennem dumanının gölgesi içinde olacaklardır. Meşhur olan manaya göre "semûm", çok sıcak esip de, hasta eden veya çoğu kez öldüren rüzgâr demektir. Razî şöyle der: "Şöyle denilmesi daha doğrudur: "Semûm" oradan oraya aktarılan kokuşmuş, kirli bir havadır, insan ondan bolca içine çektiği zaman kokuşmuş olduğundan dolayı kalbin çalışmasını bozar ve pldürür."
Yakıcı hava ve kaynar suyu zikredip de cehnenemi ve korkunç hallerini zikretmemesi daha hafifi ile daha ağırına bir işarettir. Yani dünyada hava ve su en soğuk şeyler iken burada onların burunlarına çektikleri hava "semûm", içtikleri su hamim (kaynar) olursa dünyada en yakıcı şey olan ateş orada nasıl olur, var sen düşün, demektir. Sanki Cenab-ı Jfek şöyle diyor: Eşyanın en soğuğu onlara göre en sıcağı olmuşsa, en sıcağı ile halleri nasıl olur?
Şu ayetler de bu ayetin benzeridir: "O yalanlayıp durduğunuz şeye gidin, haydi üç kola ayrılmış gölgeye gidin. Gölgelendirid değildir, alevden de korumaz, çünkü o öyle kıvılcım atar ki her biri sanki bir saraydır, her biri sanki sarı sarı develerdir." (Mürselât, 77/29-33).
Onların azap görmesinin sebebi Cenab-ı Hakk'ın şu dediğidir:
"Çünkü onlar bundan önce sefâhet içinde idiler. O büyük günah (şirk) üzerinde ısrar ediyorlardı. Ve şöyle diyorlardı: "Biz öldükten ve bir yığın toprak ve kemik olduktan sonra biz mi tekrar diriltilecek misiz? Önceki ata-larımıda mı?" Yani çünkü onlar dünyada iken kendilerine helâl olmayan şeylerle hayat sürüyor, şehvetlere dalmış, nefislerine tatlı gelen şeylere yönelmişler, peygamberin getirdikleri ile hiç ilgilenmiyorlardı. O büyük günah üzerinde devam edip ısrar ediyorlar ve ondan dönmüyorlardı. Bu büyük günah şirk idi veya Allah'ı inkârdı, Allah'ı bırakıp putlara tapmak Allah'a ortak koşmaktı. Öldükten sonra dirilmeyi mümkün görmüyorlar ve inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: "Biz ölüp dağılmış cesetler, ufalanmış kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltiliriz? Önceki babalarımız, dedelerimiz çok eskiden öldüklerine ve üzerlerinden uzun zaman geçtiğine göre nasıl diriltilirler?" Bu şekilde onlar dedelerinin dirilişini mümkün görmüyor, şiddetle reddediyorlardı. Onların "nasıl" sorusunu inkâr manasına kullandıkları açıktır.
Şurası da şayan-ı dikkattir ki Allah kullarına nimet verdiği yerlerde onların salih amellerini zikretmiyor. Bu sebeple ashab-ı yeminin cennetler içinde oluşunun sebebini zikretmedi. Ama azap verdiği yerde kötülerin amellerini zikrediyor. Çünkü mükâfat, ihsan; azap, adalettir. İhsan, sebebi ister zikredilsin, ister edilmesin kimse onu ihsan edenin noksan yaptığını, haksızlık ettiği hayalinden bile geçirmez. Ama adalet, eğer cezanın sebebi bilinmezse, burada bir zulüm olduğu zannedilebilir. Bu sebeple Allah "Onlar sefahetleri yüzünden cehennemdedirler." demiştir.
Allah onların bu inkârına şu cevabı vermiştir:
"De ki: Şüphesiz hem öncekiler, hem sonrakiler, malûm bir günün muayyen vaktinde muhakkak toplanacaklar." Yani ey peygamber, söyle onlara: Diriltileceklerine ihtimal vermeyen ümmetlerden o "öncekiler", siz ve sizden sonra gelecek olan "sonrakiler", ileri-geri oynatılamayan, artıp-eksil-meyen zamanı belirli muayyen günde dirilişten sonra kıyamet meydanında toplanacaklar. Nitekim şu ayetler bu toplanmayı ifade etmektedir: "Fakat o ancak bir tek seslemeden ibarettir. Bir de (bakarsın) onlar toprağın hüzündedirler." (Naziat, 79/13-14); "İşte o, insanların toplanacağı bir gündür, ve işte o herkesin hazır bulunacağı bir gündür. Biz onu ancak sayılı bir müddete kadar geciktiririz. O geldiği gün Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu." (Hud, 11/103-105). "De ki" ifadesi meselenin son derece açık olduğuna işarettir. Kıyamet gününün tayin edilmemesi ise, insanların tenbelleşmemesi içindir.
Sonra Allah azabın yeme içmedeki bazı tezahürlerini zikrederek şöyle buyurdu: "Sonra siz ey sapıklar ve yalanlayanlar; muhakkak bir ağaçtan, zakkumdan yiyecek, karınları ondan dolduracak, üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. Susamış develerin içişi gibi içeceksiniz." Yani ey haktan sapanlar topluluğu, Allah'ın varlığını ve birliğini inkâr eden, peygamberlerini yalanlayan, kıyamet günü dirilme ve hesabı inkâr eden sizler! Hiç şüphe yok sizler ahirette çok acıktığınız için o tadı kötü, görünüşü çirkin olan zakkum ağacından karınlarınızı dolduruncaya kadar yiyeceksiniz, sonra çok susa-yacağınız için o zakkumun üstüne kaynar su içeceksiniz ve bu içişiniz bir hastalığa yakalandığı için hiç suya kanmayan susuz devenin su içmesine benzeyecek. Yani bu içişiniz normal su içme gibi olmayacak, belki susayıp da ölünceye kadar içse asla suya kanmayan devenin içmesi gibi olacak, İb-ni Abbas ve tabiinden bir kısmına göre ayatte geçen "ileyhim" kelimesi susamış deve demektir. Süddi'ye göre ise bu kelime develerde görülen bir hastalıktır ki, o deve içer içer kanmaz, nihayet ölür. İşte cehennem ehli de böyledir, kaynar suya asla kanmazlar. Halid bin Ma'dân hiç nefes almadan devenin su içmesi gibi suyu bir defada içmeyi mekruh görüyordu.
Sonra Allah onların azabının bu olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: "İşte kıyamet günü onların ziyafeti budur." Yani Allah istihza ve alay için "Yenilecek ve içilecek şey olarak vasfettiğimiz zakkum ağacı, kaynar su, işte hesap günü Rableri nezdinde onlara çekilecek ziyafet budur." demektir. Onlar için hazırlanan ve kıyamet günü yiyecekleri işte bunlardır. Razî'nin görüşüne göre azabın tamamı bu değil, belki ilk görecekleridir ki o da azabın bir kısmıdır.
"en-Nüzûlu" misafir için hazırlanan ikramdır ve yiyeceği şeylerin ilki o olur. Nitekim Allah müminler hakkında şöyle buyurur: "İman edip salih amel yapanlar, onlar için nüzul (ziyafet ve ikram) olarak Firdevs cennetleri vardır" (Kehf, 18/107). [26]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler şu hususları ifade etmektedir:
1- Ashab-ı şimal, kitaplarını soldan alanlardır. Allah onların belâ ve azabını büyütmüş ve onların hali ve durumuna karşı bizde dehşet uyandırmıştır.
2- Onlar bedendeki ince deliklerden giren yakıcı bir hava( içinde azap olunacaklar, aşın susuzluktan dolayı sonuna kadar kaynatılmış sudan içecekler. Yani ateş ciğerlerini ve vücutlarını yaktıkça hamime (suya) koşacaklar, fakat onu son derece sıcak bulacaklar. Dünyada olduğu gibi yakıcı rüzgârdan kaçıp gölgeye sığınacaklar, fakat onun kapkara cehennem dumanının gölgesi olduğunu görecekler.
Bu ise serin değil, bilakis sıcaktır; çünkü o cehennemden çıkan dumanın gölgesidir. Bu gölgenin ise hiçbir faydası yoktur.
3- Onları bu azaba çarptıran ameller veya bu cezayı hak etmelerinin sebebi şudur: Onlar dünyada iken sefahete dalmışlar, haramla semiriyorlar; tevhid, ibadet ve ihlası asla tanımıyorlardı; o büyük günah üzerinde ısrar edip onu terketmiyorlar ve ondan dönmüyorlardı. O büyük günah şirktir. Yemin-i gamus'tur da denilmiştir. Çünkü onlar öldükten sonra diriltilmeyeceklerine ve putların Allah'a eş olduğuna yemin ediyorlardı. Diriliş meselesine ihtimal vermeyerek ve onu yalan sayarak şöyle diyorlardı: "Ölümden sonra hayat yok, çürümüş cesetleri, ufalanmış kemikleri yeniden diriltmek mümkün değildir. Babalarımızın, dedelerimizin dirilişi ise hiç mümkün değil. Çünkü onlar bizden de önce ölmüşlerdi.
4- Hidayetten sapan, dirilişe inanmayan bu insanların görecekleri azap çeşitlerinden biri de zakkum ağacından yemeleridir. Zakkum ağacı, görüntüsü çirkin, tadı kötü bir ağaçtır. Bundan karınlarını doldurana kadar yiyecekler. Görecekleri azaplardan biri de o zakkumun üstüne hamim içmeleridir. "Hamim", cehennem ehlinin irinlerinden iyice kaynatılmış kaynar sudur. Onların bunu içişi de normal değildir, bir hastalığa yakalandığı için suya kanmayan susamış devenin içişi gibi içecekler. Denilmek istenen şudur: Onlar aç bırakılacaklar, nihayet zakkum yemek zorunda kalacaklar, sonra susuz bırakılacaklar, susamış deve gibi hamimden içmeye mecbur olacaklar.
5- Misafirlere ikram için hazırlanan ziyafet gibi, kıyamet günü cehennemde onlar için hazırlanan rızıklar, işte bunlardır. "Onlara elim bir azabı müjdele." (Tevbe, 9/34) ayetinde olduğu gibi bu azabın da ziyafet diye vas-fedilmesinde bir tehekküm (kapalı bir istihza) vardır. [27]
Uluhiyyetin Ve Allah'ın Yeniden Diriltmeye Kadir Olduğuna Dair Deliller:
57- Sizi biz yarattık. O halde tasdik etmeli değil misiniz?
58- Döktüğünüz meni nedir söyler misiniz?
59- Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?
60, 61- Aranızda ölümü takdir eden biziz ve biz yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratışta ve suretlerde tekrar yaratmamız hususunda önüne geçilecekler de değiliz.
62- Andolsun ki ilk yaratılışı bildiniz. O halde düşünmeli değil misiniz?
63- Ektiğiniz nedir söyler misiniz?
64- Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitirenler biz miyiz?
65- Eğer dileseydik, muhakkak ki onu bir ot kırıntısı yapardık da, siz de şaşırıp kalırdınız.
66- "Şüphesiz biz borçlanmışız."
67- "Daha doğrusu biz mahrum kalmışlarız."
68- içmekte olduğunuz suyu söyler misiniz?
69- Onu siz mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indirenler biz miyiz?
70- Eğer dileseydik, onu tuzlu bir su yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?
71- Tutuşturduğunuz ateşi söyler misiniz?
72- Siz mi onun ağacını yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?
73- Biz onu bir ibret ve çöl yolcuları için faydalı bir şey kıldık."
74- O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et.
İ'rab:
"Fezaltüm tefekkekuhûn" ayetinde (ayet: 65) "zı" harfinin hem kesreli, hem fethalı okunması caizdir. Fetha okuyanlar "fezaleltüm" deki birinci lamı harakesi ile beraber tahfif için hazfederler. Kesre ile okuyanlar birinci lamın, kesresini "zı" ya naklederek lamı hazfederler. [28]
Kelime ve İbareler:
"Sizi biz yarattık. O halde" kesin inanarak bunu "tasdik etmeli değil misiniz1?" Tasdikinizi gösteren amellerle bunu ortaya koymalı değil misiniz. Bir başka ifade ile: İlk yaratışı kabul ettiğiniz gibi, ölüm ötesi hayatı ve tekrar dirilmeyi de tasdik ve ikrar etmeli değil misiniz? Zira hiç yoktan var edebilen, o yaratmayı tekrar yapabilir.
Rahimlere bıraktığınız "döktüğünüz"o "meni nedir söyler misiniz? Onu siz mi yaratıyorsunuz," her şeyi tastamam bir insan haline getiriyorsunuz, "yoksa yaratanlar biz miyiz?"
"Aranızda ölümü takdir eden" her insanın ölüm vaktini belirleyen "biziz ve biz yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta ve suretlerde tekrar yaratmamız hususunda önüne geçilecekler de değiliz." Kimse bizim bu takdirimizi geçip de, ölümden kaçamaz, kimse bize üstün gelip aciz bırakamaz. Taberî bu ayeti "Her asırda bir nesli yok edip yerine bir başka nesil yaratan biziz." şeklinde tefsir etmiştir.
"Andolsun ki ilk yaratılışı bildiniz, o halde düşünmeli" ve buna muktedir olanın öldükten sonra tekrar yaratmaya da muktedir olacağını bilmeli "değil misiniz?" Bu ayet kıyas yapmanın sahih olduğuna delildir.
Tarlayı sürüp "ektiğiniz nedir söyler misiniz? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa" o ekinleri "bitirenler biz miyiz? Eğer dileseydik, muhakkak ki onu" kurutup "bir ot kırıntısı yapardık da, siz de" onun bu kötü halinden "şaşırıp kalırdınız" ve bunca emek verdiğinize pişman olurdunuz. Bu şaşkınlığınızdan bazan "Şüphesiz biz borçlanmışız." dersiniz, bazan da "daha doğrusu biz mahrum kalmışlarız." Yani eyvah, bizim ne malımız varmış, ne kazancımız; yaptığımız masrafla kalmışız, dersiniz.
"İçmekte olduğunuz suyu söyler misiniz? Onu siz mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa, indirenler biz miyiz? Eğer dileseydik, onu "içilmesi mümkün olmayan "tuzlu bir su yapardık. O halde" bu ve emsali zaruri nimetlere karşı "şükretmeli değil misiniz?"
"Tutuşturduğunuz ateşi" veya o ateşi çıkaran şeyi "söyler misiniz. Siz mi onun ağacını yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?" Buradaki ağaçtan maksat birbirine sürtme sonucu tutuşan bir çeşittir.
"Biz onu bir ibret" cehennem ateşine bir örnek "ve" suyu ve bitki örtüsü olmayan "çöl yolcuları için faydalı bir şey kıldık."
"O halde" sübhanallahilazim diyerek "Rabbini o büyük adıyla teşbih et." tenzih et. [29]
Ayetler Arası İlişki:
Kıyamet günü üç sınıf insanın halini ve bunlardan her birinin akibeti-ni beyan ettikten sonra Allah sapık ve Allah tanımaz inkarcılara cevap verdi. Bu cümleden olarak yaratmasını, rızık vermesini ve bitmeyen nimetleri ihsan etmesini zikrederek ulûhiyete dair deliller ortaya koydu, ahireti haber verdi ve öldükten sonra dirilme ve hesabın olacağını ortaya koydu. [30]
Açıklaması:
"Sizi biz yarattık, o halde tasdik etmeli değil misiniz?" Yani siz de biliyorsunuz ki siz zikre değer hiçbir şey değil iken sizi ilk defa yaratan biziz. Öyleyse bu yaratmayı ikrar ettiğiniz gibi öldükten sonra dirilmeyi de tasdik etmeniz gerekmez mi? Zira hiç yoktan var etmeye kadir olan, aynı şeyi tekrar yaratmaya haydi haydi muktedir olmaz mı?
Bu ifade, ahiretin olacağını kıyas yolu ile ispattır. Sonra Allah buna dair başka deliller ortaya koyarak şöyle buyurdu:
"Döktüğünüz meni nedir söyler misiniz? Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratanlar biz miyiz?" Hanımların rahimlerine bırakmakta olduğunuz meni veya nutfeden bana haber verin, onu rahimlere yerleştirip, orada yaratıp, zamanla ondan her şeyi tamam bir insan yapan siz misiniz, yoksa onu takdir edip şekil veren Allah mıdır?
"Aranızda ölümü takdir eden biziz ve biz yerinize diğer benzerlerinizi getirmemiz ve sizi bilemeyeceğiniz bir yaratılışta ve suretlerde tekrar yaratmamız hususunda, önüne geçilecekler de değiliz." Yani ölümü aranızda taksim eden ve içinizden her fert için vaktini tayin eden biziz. Kiminiz büyüyünce ölür, kiminiz küçükken; ama ölmekte herkes eşittir. Biz mağlub olmayız, bilakis sizi helak ettikten sonra yerinize benzerlerinizi yaratmak suretiyle bedelinizi getirmeye, şu andaki şekillerinizi değiştirmeye ve bilmediğiniz başka hal ve şekillerde yaratmaya kadir olan sadece biziz. Anlatılmak istenen şudur: Biz ölümle sizi yok edip beşerî hayatın devam etmesi için yine sizin cinsinizden benzeriniz başka nesiller getirmeye gücümüz yeter ve yine çeşitli hal ve şekillerde tekrar yaratmaya gücümüz yeter. Biz benzerinizi yaratmaktan ve her uzvunuz dağıldıktan sonra tekrar diriltmekten âciz değiliz.
Bu öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin yalancılığına ve haşir konusunda peygamberlerin doğruluğuna bir delildir. Çünkü "siz mi onu yaratıyorsunuz" sözü, ilk yaratanın Allah olduğunu kabul etmeye mecbur et-mektedir. Allah ilk yaratmaya kadir olmuşsa, ikinci defa yaratmaya da kadir demektir.
Sonra Allah geçen delilleri desteklemek için, öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğuna başka bir delil getirerek şöyle buyurdu:
"Andolsun ki ilk yaratılışı bildiniz, o halde düşünmeli değil misiniz?" Yani anladınız ki siz zikre değer bir şey değil iken Allah sizi yarattı. Sizi çeşitli merhalelerden geçirerek yarattı: Önce bir nutfe (bir damla meni), sonra bir kan pıhtısı, sonra bir parça et, sonra bir kemik iskeleti oldunuz. Sonra size et giydirdi ve göz, kulak ve kalp verdi. Öyleyse Allah'ın insanı bu ilk yaratışını düşünerek onu öldükten sonra tekrar yaratmasına kadir olacağını, buna kıyas etmeniz gerekmez mi? ZiraTnrincisine kadir olan, sonuncusuna -ki o tekrar yaratmasıdır- haydi haydi kadir olur. Nitekim Allah şu ayetlerde bunu ifade etmektedir. "Varlıkları yoktan var edip sonra onu tekrarlayan O'dur. Bu O'na daha kolaydır." (Rum, 30/27); "İnsan düşünmez mi, o hiçbir şey değil iken daha önce şüphesiz biz onu yarattık." (Meryem, 19/67); "De ki: Onu ilk yaratan diriltecek, çünkü O her türlü yaratmayı çok iyi bilendir." (Yasin, 36/79); "İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? O dökülen bir meniden bir nutfe değil miydi? Sonra bir kan pıhtısı oldu, Allah da onu yaratıp şekillendirdi. Ondan da iki eşi: Erkek ve dişiyi var etti. Peki bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?" (Kıyame, 75/36-40).
İşte bu ayetler hasrın olacağına delildir. Allah, o ilk yaratışını tekrar tekrar hatırlatarak buradan insanların ikinci yaratışını ikrar etmelerini murad etmektedir.
Sonra Allah, bu yarattıklarına karşı kemal-i rahmet ve inayet sahibi olduğunu gösteren delillerin yanında kudretine delâlet eden diğer bir delil zikrederek şöyle buyurdu:
"Ektiğiniz nedir söyler misiniz? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?" Yani tarlayı sürüp oraya attığınız tohumdan bahsedin bakalım, onu siz mi bitiriyor, içinde başak ve daneler bulunan bir bitki haline siz mi getiriyorsunuz, yoksa onu yerde bitirip tam bir bitki haline getiren biz miyiz? Rivayet olunduğuna göre Hucr bin Kays el-Mederî bu ayet-i kerime ve benzerlerini okuduğu zaman "Hayır sen ya Rabbi!" der idi.
Hayatın başlaması demek olan yaratmanın delilini zikrettikten sonra devamını sağlayan rızkı da Allah'ın yarattığının delili işte budur. Şu üç şey rızka dahildir: Birinci olarak bu ayette zikredilen yenilecek şeyler. Önce bunu zikretti, çünkü bu gıdadır. Sonra içilecek, şeyi zikretti. Sonra başkaca yararları dışında yiyeceklerin pişirilmesini sağlayan ateşi zikretti.
"Eğer dileseydik muhakkak ki onu bir ot kırıntısı yapardık da, siz de şaşırıp kalırdınız. (Şöyle derdiniz:) Şüphesiz biz borçlanmışısız. Daha doğrusu biz mahrum kalmışlarız." Yani lutfumuz ve rahmetimizle onu bitiren
ve size bir rahmet olmak üzere sizin için onu bırakan biziz. Dileseydik elbette biz onu kurutur, daha olgunlaşıp hasad edilmeden bir ot kırıntısı haline getirirdik, ondan ne bir dane, ne de ziraatten beklenen başka bir şey elde edilmezdi de siz onun bu kötü halinden ve başına gelenden dolayı şaşırır kalırdınız ve "Biz battık, borçlandık." veya "mahsulümüzün helakinden bizde helak olduk, nasibimiz kötü olduğundan ektiğimiz helak oldu, mahsulden mahrum edildik." derdiniz.
Bu yenilecek şeylerden sonra Allah rızka delil olan içilecek şeyden bahsederek şöyle buyurdu:
"İçmekte olduğunuz suyu söyler misiniz, onu siz mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indirenler biz miyiz?" Yani ey insanlar susuzluğunuzu söndürmek için içmekte olduğunuz o tatlı suyu söyleyin, onu bulutlardan siz mi indiriyorsunuz yoksa başkası değil de kudretimizle onu biz mi indiriyoruz? Öyleyse tevhidi nasıl kabul etmiyor, öldükten sonra diriltilmeyi nasıl tasdik etmiyorsunuz?
"Eğer dileseydik, onu tuzlu bir su yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz1?" Yani suyun indirilmesinde sizin hiç rolünüz yok, bu sebeple o her şeyi ile nimettir. Biz istersek onu ne içmeye, ne sulamaya yarayan tuzlu bir su yaparız. Öyleyse Allah'ın tatlı bir su olarak yarattığı içtiğiniz ve faydalandığınız bu nimete şükretmeniz gerekmez mi? Nitekim bir başka ayet-i kerimede Allah bunu şöyle ifade ediyor: "...Ondan hem size içecek vardır, hem de hayvanlırınızı otlatacağınız bitkiler. (Allah) su sayesinde sizin için ekinler, zeytinler, hurmalar, üzümler ve diğer meyvelerin hepsinden bitirir." (Nahl, 16/10-11).
İbni Ebî Hatem'in Ebu Cafer'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) su içtiği zaman şöyle der idi: "Rahmeti ile bizi tatlı su ile sulayan, günahlarımıza bakarak onu tuzlu bir su yapmayan Allah'a hamdolsun."
Sonra ateşi zikrederek şöyle buyurdu:
"Tutuşturduğunuz ateşi söyler misiniz, siz mi onun ağacını yarattınız, yoksa yaratanlar biz miyiz?" Yani çakmak çakarak çakmak taşından elde ettiğiniz ateşten haber verin bana, onun tutuşturduğunuz ağacını siz mi yarattınız, yoksa kudretimizle onu biz mi yarattık? Arapların ateş elde ettikleri iki ağaç vardı. Bunlar "marah" ve "afâr" ağaçlandır. Bunlardan iki yeşil dal alınıp birbirine sürtüldüğünde kıvılcım saçılır.
"Biz onu bir ibret ve çöl yolcuları için faydalı bir şey kıldık." Yani, Biz bu ateşi, mümin ders alsın, diye size cehennemin o büyük ateşinin hararetini hatırlatan bir ibret, yolcular ve ıssız çöllerde yaşayan bedeviler için faydalı bir şey kıldık. Ahmed bin Hanbel, Buhari ve Müslim'in Ebu Hürey-re'den rivayetlerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Ademoğlu-nun dünyada yaktığı ateş, cehennem ateşinin yetmişte biridir." Dediler ki: "Rasulullah, ahirette bu da olsa yeterdi." Rasulullah şöyle buyurdu: "Cehennem ateşi dünya ateşleri üzerine altmış dokuz derece artırıldı, her derecenin harareti bu dünya ateşinin harareti gibidir."
Bu ayette her ne kadar bütün insanların ateşe ihtiyacı varsa da, özellikle yolcuların zikredilmesi onların ateşe daha fazla ihtiyacı olmasındandır. Ahmed bin Hanbel ve Ebu Davud'un Karanlı muhacirlerden birinden rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Müslümanlar şu üç şeyde ortaktırlar: Ateş, ot ve su."
"O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et." Yani bu muhtelif, bir birine zıt şeyleri kudretiyle yaratan Ulu Rabbini tenzih et. Zira O bu tatlı soğuk suyu yarattı, dileseydi onu denizler ve okyanuslar gibi tuzlu yapardı. Şu yakan ateşi yarattı ve onu kullan için bir kolaylık, dünyada kendileri için faydalı bir şey, ahirette bir caydırıcı yaptı. Ayetin ifadesi şudur: Allah, vahdaniyyeti ve haşri inkâr edenlerin halini zikredip yarattığı varlıklar ve verdiği rızıklarla vahdaniyete ve hasra dair delil ortaya koyduktan ve imanın onlar için bir şey ifade etmediğini gördükten sonra, peygamberine vazifesine itina göstermesini emretti ki o da Rabbini bilerek ve Rabbi için amel ederek kendisini kemale ulaştırmasıdır. [31]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Allah burada şu iki delili yani yoktan var etmesini ve nzık vermesini hatırlatarak öldükten sonra diriltmeye, haşre ve neşre muktedir olduğunu ispat etti.
İlk yaratma deliline gelince, bu zatların ve sıfatların yaratılışını içine alır. Zatların yaratılışı ilk yaratıştır ki bu biz hiçbir şey değil iken erkek ve dişinin birleşmesi yolu ile nutfelerinin buluşup ana rahminde karar kılması sonucu; önce nutfe, sonra bir kan pıhtısı, sonra bir et parçası, nihayet her şeyi tam mükemmel bir insan oluncaya kadar çeşitli merhalelerden geçirerek yaratmasıdır. Bu şekilde kendilerini yaratanın başkası değil, ancak Allah olduğunu ikrar eden insanın, öldükten sonra dirilmeyi de ikrar ve itiraf etmesi lâzım gelir.
Öldürmeye kadir olan Allah'tır, öldürmeye kadir olan yaratmaya da kadir olur. Yaratmaya gücü yetenin öldükten sonra diriltmeye de gücü yeter.
Allah kuşaktan kuşağa nesilleri yaratmaya, varlıkların hal ve sıfatlarını, şekil ve görünüşlerini yenilemeye kadirdir. Bunlara kadir olan iadesine (tekrarına) da kadirdir.
Haberde şöyle gelmiştir: "İlk yaratılışı görüp dururken tekrar dirilmeyi inkâr edene hayret ki hayret. Tekrar dirilmeyi tasdik edene de hayret ki o ahiret için çalışmaz."[32]
Rızık deliline gelince, o da gıdaların yenilir hale gelmesinde rolü olan ateşi içermektedir. Cenab-ı Hak önce soru üslûbu içinde yenilecek şeyleri zikrederek şöyle buyurdu: Arazinizi sürüp içine attığınız tohumdan haber verin bana, onu siz mi bitiriyor, sünbül ve dane haline getirip hasat ediyorsunuz, yoksa bunu biz mi yapıyoruz? Sizin yaptığınız toprağı sürüp tohumu atmaktan ibarettir. Tohumdan başak çıkarmanın size ait olmadığını ikrar ettiyseniz, ölüleri topraktan çıkarıp tekrar yaratmasını nasıl inkâr edersiniz? Allah tarlanın sürülmesini kullara, tohumun bitirilmesini zatına isnad etti. Çünkü tarlayı sürmek kulların fiilidir ve onların istemesi ile olur, tohumu bitirmek ise Allah'ın fiilidir ve kulların isteği ile değil, ancak Onun istemesi ile olur.
Bezzar, İbni Cerir, İbni Merdüveyh, Ebu Nuaym, "zayıftır" hükmü ile Şuabu'l-İmah'da Beyhakî ve İbni Hibban'ın Ebu Hüreyre'den rivayet ettiklerine göre Rasulullah şöyle buyurdu: "Kimse "ben bitirdim" demesin, "ben sürdüm" desin. Zira bitiren Allah'tır." Ebu Hüreyre "Allah'ın "Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz?" sözünü işitmediniz mi?" dedi. Bu hadisteki yasak, bir irşad ve edep yasağıdır, haram ve vacib yasağı değildir.
Müstehap olan şudur: Toprağa tohum atan kişi "eûzü" çektikten sonra "Ektiğiniz nedir söyler misiniz, onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitirenler biz miyiz?" ayetini okuyup şöyle der: "Hayır, bitiren, yetiştiren kemale erdiren Allah'tır. Ey Rabbim Muhammed'e salat et. Bizi ektiğimizin mahsulü ile rızıklandır, ona zarar gelmesinden bizi koru. Bizi nimetlerine şükre-denlerden, ihsanını zikredenlerden eyle. Onu bizim için bereketli kıl, ey alemlerin Rabbi."
Allah ekini kurumuş, kırılmış, mahvolmuş; ne yemede, ne tohumda işe yaramaz hale getirmeye kadirdir. Bu ayette şu iki hususa dikkat çekilmiştir: Birincisi; ektikleri tohumun kuruyup işe yaramaz hale gelmemesi. Tohumun öyle olmaması Allah'tandır. Şükretsinler diye buna dikkat çekmiştir. İkincisi; Bundan alınacak ibret: Allah Tealâ dilerse tohumu çör-çöp edeceği gibi aynı şekilde dilerse, onları helak etmeye de kadirdir.
Allah o ektiklerini helak ederse, insan çaresiz kalır, mahsulün yok olup gitmesinden şaşkına döner ve "Ben kesin zarar ve ziyandayım." veya "Helak oldum, felâkete uğradım, beklediğim gelirden ve kârdan mahrum kaldım." demeye başlar.
Sonra Allah hayat için mutlaka şart olan içeceği zikretti ki o da büyük bir nimettir. Canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için onu bulutlardan indiren O Allah'tır. Onu Allah'ın indirdiğini biliyorsa kullar, niçin sırf O'na kulluk yapmak suretiyle Ona şükretmezler; niçin tekrar yaratmaya muktedir olduğunu inkâr ederler?
Allah onu ne içmede, ne sulamada, ne de başka şeylerde kullanılamayacak aşın tuzlu bir su haline getirmeye kadirdir. Öyleyse ey beşer, bunu sizin için tatlı su yapan Allah'a şükretmeniz gerekmez mi?
Bu da Allah'ın kudretine ve diğer bir nimete başka bir delildir.
Sonra Allah yiyecek ve içeceklerin ıslahını sağlayan ateşi zikretti. Bu da bir nimettir. Ateş elde etmekte kullanılan ağaçlan (çakmak taşını, kavı) yaratan Allah'tır. Yaratanın, yoktan var edenin Allah olduğunu insanlar biliyorsa, eşyayı yaratmaya kadir olduğunu anlıyorsa, O'na şükretsinler öldükten sonra diriltmeye muktedir olduğunu inkâr etmesinler.
Ayrıca dünya ateşi o büyük ateşi hatırlatır. Dünyada ateş, istisnasız herkesin yararlandığı bir varlıktır, dolayısıyla hayatın ve yaşayışın seyri içinde kimse ondan müstağni kalamaz. Ekmek, yemek onda pişer; aydınlatma onunla olur, çeşitli şekillerde karada, denizde ve havada modern aletleri harekete geçiren güç olur. Bu da insanlara verilen ihsan-ı ilâhîyi bir hatırlatmadır.
Ey insan, bu nimetlerin hatırlatılmasmdan ve bu delillerin ortaya konulmasından sonra sana vacib olan, müşriklerin Allah'a yakıştırdığı eş koşmalardan, öldükten sonra diriltmekten aciz olması gibi şeylerden O'nu tenzih etmektir.
Bu delillerin açıklanmasındaki tertibin güzelliği de unutulmamalıdır. Şöyle ki: Allah, önce insanı yaratışını zikrederek söze başladı. Çünkü bu nimet, diğer bütün nimetlerin önüne geçmektedir. Sonra insan hayatının sürdürülmesinde esas olan hububatı zikretti, sonra bu hububattan hamur yapmayı sağlayan suyu zikretti, sonra bundan ekmek elde etmeye yarayan ateşle sözü bitirdi. Bunların her birinin ardından onlara arız olup bozabilecek şeyleri zikretti: Birincisinde "Aranızda ölümü takdir eden biziz." dedi, ikinciside "Dileseydik muhakkak ki onu bir ot kırıntısı yapardık." üçüncüsünde "Dileseydik onu tuzlu bir su yapardık." dedi. Ama dördüncüsü olan ateşi ifsat edip işe yaramaz hale getirecek şeyi zikretmeyip bilakis "Biz onu bir ibret kıldık." dedi. Ta ki ders alasınız ve cehennem ateşini unutmayası-nız. Nitekim Tirmizî'nin Ebu Said el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste Rasu-lullah (s.a.) şöyle buyurdu: "Sizin bu ateşiniz cehennem ateşinin yetmişte biridir. Cehennem ateşinin her bir parçasında bu ateşin harareti vardır." [33]
Peygamberliğin İspatı, Kur'an'ın Doğruluğu Ve İnançlarından Dolayı Müşriklerin Azarlanması:
75- Hayır, işte yıldızların düştüğü (battığı) yerlere yemin ediyorum;
76- Eğer bilirseniz gerçekten bu bü- yük bir yemindir.
77- Şüphesiz o, çok şerefli bir Kur'an'dır.
78- Korunmuş bir kitaptadır.
79- Ona tam temizlenmiş olanlardan başkası el süremez.
81- Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyor;unuz?
82-Allah<m verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine ge-
83- Hele can boğaza gelince,
84- O vakit siz bakar durursunuz.
85- Biz o (ölmek üzere ola)na sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.
86- İşte madem ki ceza görmeyecek-
87- Eğer (iddianızda) doğru iseniz, o canı geri çevirsenize.
88- Şimdi eğer O, mukarrabînden ise
89- Rahatlık, güzel rızık ve naim cenneti vardır.
90- Ashab-ı yemîn'den (kitabı sağ tarafından verilenlerden) ise,
91- Artık ashab-ı yeminden selâm sana.
92- Eğer o, tekzib edenlerden, sapıklardansa,
93- Kaynar sudan bir ziyafet
94- Ve cehenneme atılmak vardır.
95- Şüphesiz bu elbette kesin gerçeğin ta kendisidir
96- O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et.
Kelime ve İbareler:
"Hayır. İşte yıldızların düştüğü yerlere yemin ediyorum." Özellikle battığı yerleri zikretmesinin sebebi, tesiri kaybolmayan bir müessirin (Allah'ın) varlığına delâlet etmesindendir.
"Eğer bilirseniz gerçekten bu büyük bir yemindir." Yani ilim ehli insanlar olsaydınız, üzerine yemin edilen o şeyin, kudretin büyüklüğüne, hikmetin kemaline ve rahmetin enginliğine delâlet ediyor olmasından dolayı bu yeminin büyüklüğünü anlardınız. Allah'ın kullarını başı boş bırakmaması da rahmetinin icablarındandır.
"Şüphesiz o" size okunan, dünya ve ahiret hayatının düzgün olması yönünde çok önemli bilgilerin esaslarını ihtiva etmesinden dolayı çok faydalı ve "çok şerefli bir Kur'an'dır."
Levh-i Mahfuz'da veya sahifelerde yazılı, tebdil ve tağyirden "korunmuş bir kitaptır."
"Ona tam temizlenmiş olanlardan" meleklerden "başkası el süremez", yaklaşamaz, muttali olamaz. Veya bu cümle nehiy manasına haberdir. Yani "Abdestsiz olanlar ona el sürmesin!" demektir. "Alemlerin Rabbinden indirilmedir. " "İndirilme" kelimesi ya sıfattır; o takdirde Kur'an'ın burada sayılan dördüncü sıfatı olur, "Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiş kitap" manasınadır. Veya masdardır, diğer semavî kitaplar arasında peyderpey indirilmiş bir kitap olma özelliğine sahip olduğundan "indirilme" denilmiştir. Sanki indirilişi değil de bizzat kendisi kastedilmiştir. Nitekim bu manaya gelen "tenzil" kelimesi "Kur'an" manasına kullanılır. "Tenzilde şöyle gelmiştir, Tenzil şöyle söyler" gibi ifadeler kullanılmaktadır.
"Allah'ın verdiği rızka" yağmura "karşı" yapmanız lazım gelen "şükrü, onu" vereni "filan yıldızın, düşmesi sebebiyle yağmur yağdı" demek suretiyle onu "yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?"
"Hele" ölüm anında "can boğaza gelince. O vakit siz" etrafında olanlar, ölmek üzere olana "bakar durursunuz." elinizden bir şey gelmez. İşte o zaman "Biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz." Biz onun halini sizden daha iyi biliriz, siz bilemezsiniz. Veya "Onun üzerinde cereyan eden şeyi siz anlayamazsınız." demektir. Burada Allah "biliriz" yerine "yakınız" demiştir. Çünkü "yakınlık", en kuvvetli muttali olma sebeplerindendir.
"İşte" iddianıza göre "mademki" kıyamet günü diriltilip "ceza görmeye-cekmişsiniz, eğer" iddianızda "doğru iseniz o canı" çıkacak hale geldikten sonra gerisi "geri" cesede "çevirsenize." Ahirette dirilmenin başlangıcı olan ölümü ortadan kaldırsanıza.
"Şimdi eğer o" ölen kişi "muarrabînden ise" onun için ahirette "rahatlık, güzel rızık ve naim cenneti vardır. Ashab-ı yeminden ise, artık" diğer kardeşlerine "ashab-ı yeminden selâm sana."
"Eğer o" kişi Allah'ı ve peygamberlerini "tekzip edenlerden," hidayetten uzaklaşmış "sapıklardansa" ona ilk takdim edilecek şey "kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılmak vardır."
"Şüphesiz bu," zikredilenler "elbette" hiç şek ve şüphe olmayan "kesin gerçeğin ta kendisidir. O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et", ismini anarak azametine lâyık olmayan şeylerden tenzih et. [34]
Nüzul Sebebi:
Müslim'in rivayetine göre İbni Abbas şöyle dedi: Bir gün yağmur yağmıştı. Rasulullah (s.a.) "İnsanlardan bazıları şâkir (şükreden), bazıları kâfir oldu." dedi ve devam etti: "Çünkü bazıları bu bir rahmettir, onu Allah Tealâ indirdi, derken, bazıları da, filanca yıldızın batması gerçekten yağmur geti-riyormuş." dediler. Bunun üzerine "Hayır, işte yıldızların düştüğü yere yemin ediyorum" ayetinden (75. ayet) "Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, O'nu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz" ayetine (82. ayet) kadar indi.
İbni Ebi Hatem'in rivayetine göre Ebu Hırze şöyle dedi: Bu ayetler en-sardan birisi hakkında indi. Müslümanlar Tebuk Gazvesinde Hıcr'a[35] uğradılar. Rasulullah (s.a.) onlara buranın suyundan yanlarına almamalarını emretti. Sonra Rasulullah hareket etti başka bir yerde konakladı, yanlarında su yoktu. Rasulullah'a şikâyetlerini arzettiler. Rasulullah (s.a.) kalktı iki rekat namaz kıldı, sonra dua etti. Allah bir bulut gönderdi, onların üzerine yağmur yağdı, bundan su ihtiyaçlarım giderdiler. Ensardan biri, kendi kavminden olan münafıklıkla itham edilen birine: "Yuh sana! Görmüyor musun Rasulullah dua etti, Allah da bize gökten yağmur indirdi" dedi. Diğeri "Biz olsa olsa filan ve fülan yıldızın batmasından dolayı yağmur aldık." dedi.
Müslim'in Ebu Hüreyre'den bir başka rivayetinde Rasulullah (s.a.) şöyle dedi: "Rabbinizin ne dediğinden haberiniz yok mu? O şöyle dedi: "Kullarımın üzerine ne zaman bir nimet (yağmur) indirsem mutlaka bir grub "yıldızlar, yıldızlar sebebiyle indi" diyerek o sebeple kâfir oluyor." [36]
Ayetler Arası İlişki:
Ulûhiyyet, öldükten sonra dirilme ve hesabı ispat delillerini açıkladıktan sonra Allah, peygamberliğe ve Kur'an-ı Kerim'in doğruluğuna dair delilleri ortaya koydu ve Kur'an'ın şanına tazim için onun âlemlerin Rabbi tarafından indirilme olduğuna dair yıldızların düştükleri (battıkları) yerlere yemin etti. Sonra Allah'ı inkâr etmeleri, peygamberini yalanlamaları ve ahireti inkâr etmeleri sebebiyle bu batıl inançlarına karşı müşrikleri payladı. Sonra sözü yine surenin başında geçen üç sınıfın: sâbıkûn-mukarrabûn, ashab-ı yemîn ve ashab-ı şimalin halleri ve kıyamette her bir sınıfın karşılaşacağı ceza ve mükâfatlar üzerine getirdi. Sonra peygamberine bu haberin, hakkında asla şek ve şüphe olmayan değişmez hakikat olduğunu bildirdi ve Rabbini bütün noksanlıklardan ve diğer sânına lâyık olmayacak şeylerden tenzih etmesini emretti. [37]
Açıklaması:
"Hayır, İşte yıldızların düştüğü yerlere yemin ediyorum." Yani yıldızların battığı, yerlere yemin ediyorum. Cumhurun görüşüne göre Allah yarattıklarından dilediğine yemin eder. Bu onun azametine delildir. Burada özellikle yıldızların battığı yerlere yemin etmesi, battığı zaman izinin kaybolup gitmesinden ve bunun, tesiri asla kaybolmayan daimî bir müessirin (Allah'ın) varlığına delâlet etmesinden dolayıdır. Bu sebepten İbrahim (a.s.) bu batışlara bakarak bir yaratıcının var olduğu neticesini çıkarmıştı. Ayrıca gecenin son saatlerinin önemli ve özel özellikleri olduğunda da şüphe yoktur.
Burada yemin sigası, "yemin ediyorum" denilmek istendiği halde "fe-lâ-uksimu" "yemin etmiyorum" şeklinde nefiy (olumsuz) gelmiştir. Çünkü Arablar "uksimu' fiilinden önce "lâ" ilave ederler. Bununla sanki üzerine yemin edilen konunun dışındaki her şeyi reddetmiş olduğunu ifade eder. Ayette murad edilen husus şudur: "Büyük yemin etmek şöyle dursun, mesele her hangi bir yemine ihtiyaç duymayacak kadar açıktır." Bu minval üzre yeminler Kur'an'ı kerimde çok gelmiştir. Meselâ:
"Felâ-uksimu bi'ş-şafak" O şafağa yemin ederim." (Kıyame, 84/16); "Felâ uksimu bi'1-hunnesi'l-cevâri'l-künnes" "O geri dönüp akıp akıp yuvalarına giden yıldızlara yemin ederim." (Tekvir, 81/15-16); "Felâ uksimu bi-mâ-tubsirûn" "Gördüğünüz şeylere yemin ederim." (Hakka, 69/38); "Felâ uksimu bi-Rabbi'1-meşârik ve'1-meğârib" "Doğuların batıların Rabbine yemin ederim." (Maâric, 70/40); "Lâ uksimu bi-hâze'1-beled" "Şu beldeye yemin ederim." (Beled, 90/1); "Velâ uksimu bi'n-nefsi'1-levvâme" "Kendisini alabildiğine kınayan nefse yemin ederim." (Kıyame, 75/2).
Bazı tefsir âlimlerine göre buradaki "lâ" hiç manası olmayan, ziyade bir harf değildir; bilakis bir şeyi nefyetmek, reddetmek üzere yemin ediliyorsa, yeminin başına bu "lâ" getirilir. Meselâ Hz. Ayşe'nin "Hayır, vallahi Rasulullah'ın eli asla (yabancı) bir kadının eline dokunmamıştır." sözü bu kabil bir kasemdir.
Kur'an-ı Kerim'de yeminler birkaç türlüdür: Ya Cenab-ı Hak kendi zatına yemin eder. Meselâ: "Göğün ve yerin Rabbine yemin olsun." (Zariyat, 51/23); "Allah'a yemin ederim ki kesinlikle sizin putlarınıza bir oyun oynayacağım" (Enbiya, 21/57) ayetlerinde olduğu gibi. Veya yaratıcısının azametine delâlet etmek üzere yine Cenab-ı Hakk'm, yarattıklarından bazı varlıklar üzerine yemin etmesi şeklinde olur. Meselâ: Saf saf dizilmişlere, Tûr'a, tozutup savuranlara, yıldıza, yıldızların düştükleri yerlere, güneşe, aya, geceye, gündüze, kıyamet gününe, fecre, beldeye, incire ve zeytine yemin etmesi gibi.
Kur'an'da bazan yemin Kur'an'a yapılmıştır: "Yâ sîn, hikmet dolu Kur'an'a yemin olsun." (Yasin, 36/1-2); "Sad, öğüt dolu Kur'an'a yemin olsun." (Sad, 88/1); "Kaf şerefli Kur'an'a yemin olsun." (Kaf, 45/1); "Ha mim, Apaçık Kur'an'a andolsun." (Zuhruf, 89/1-2), (Duhan, 90/1-2) ayetlerinde olduğu gibi.
"-Eğer bilirseniz- gerçekten bu büyük bir yemindir." Burada "bu" zamiri ile işaret edilen yemin "yıldızların düştüğü yere yemin ederim" sözünden anlaşılan yemindir.
"Şüphesiz o çok şerefli bir Kur'an'dır." İşte üzerine yemin edilen mesele budur. Yani Muhammed (s.a.)'e indirilen bu Kur'an, ihtiva ettiği hidayet, ilim, hikmet ve dünya ve ahiret saadetine irşadlardan dolayı hiç şüphesiz çok faydalı, yararlı büyük bir kitaptır. Kur'an'ın birinci sıfatı budur.
Adına yemin edilen yıldızlarla üzerine yemin edilen Kur'an arasındaki münasebet açıktır: Yıldızlar karanlıkları aydınlatır, Kur'an ayetleri de yolu ışıklandırır, cehalet ve dalâlet karanlıklarını dağıtır ki birincisi maddi karanlıklar, ikincisi de manevi karanlıklardır.
"Korunmuş bir kitaptadır. Ona tam temizlenmiş olanlardan başkası el süremez. Alemlerin Rabbinden indirilmedir." Bunlar Kur'an-ı Kerim'in diğer üç sıfatıdır: Kur'an'ı Kerim, Levh-i Mahfuz'da korunmuş, gizlenmiştir, onu "kerrûbiyyûn" denilen mukarreb meleklerden başkası göremez. Ona gökte temiz meleklerden, dünyada da büyük ve küçük hadesten temizlenenlerden, yani abdest almış, cünüplükten temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz. O, Allah tarafından indirilmiştir, sihir değildir, kehanet değildir, şiir ve beşer sözü değildir, belki o, hakkında hiç şüphe olmayan haktır, daha ondan ileri faydalı bir hak yoktur.
Bu ayetin açık manası; ne kâfirin, ne de abdestsiz ve cünübün ona el süremeyeceğine delâlet eder. İmam Malik'in Muvatta'mda, İbni Hıbban'ın Sahih'inde rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) Amr İbni Hazm'a yazdığı mektup (ferman) da "Kur'an'a ancak temiz olan dokunabilir." demiştir. Ebu Davud'un Merâsil'de ve diğer Sünen sahiplerinin kitaplarında rivayet ettiklerine göre Zührî "Ben Amr bin Hazm'ın sahifesinde Rasulullah'ın "Kur'an'a ancak temiz olan dokunabilir." dediğini okudum" demiştir. Dara-kutnî de bunu Amr bin Hazm, Abdullah bin Ömer ve Osman bin Ebi el-Ass'-dan muttasıl senedle rivayet etmiştir. Ancak bu son iki rivayetin isnadlann-da temkinli olunmalıdır.
Abdesti olmayanın Kur'an'a dokunmaması neredeyse âlimler tarafından üzerinde icma edilen bir meseledir. Sadece öğrenme ve öğretme zaruretinden dolayı fukahadan bazıları -ki Malikîlerdir- teiniz olmayanın dokunabileceğine cevaz vermişlerdir. Ancak âlimler açıklamakta olduğumuz "Korunmuş bir kitaptadır, ona tam temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz. " ayetlerindeki kitaptan maksadın meleklerin elindeki kitap olduğu görüşünü tercih etmişlerdir. Nitekim şu ayetler de bunu teyid etmektedir: "O çok şerefli, kadri yüce, tertemiz sahifelerdendir, kıymetli, sevgili, takva sahibi katiplerin elleriyle (yazılmıştır)." (Abese, 80/13-16). Çünkü bu ayet, Kur'an-ı Kerim'in şeytanların indirmesi olmaktan münezzeh olduğunu bildirmek için serdedilmiştir. Ayrıca sure (Vakıa suresi) Mekkîdir. Mekkî surelerin üzerinde durduğu en önemli husus tevhid, ahiret ve peygamberlik gibi dinin esasına taalluk eden hususları yerleştirmektir. Fer'î hükümler ise, daha çok Medenî sürelerdedir. Ve yine ayetteki "meknûn" kelimesinin manası "Gözlerden gizlenmiştir, korunmuştur, beşer eli ulaşamaz." demektir. Eğer bundan maksat bizim ellerimizdeki mushaf olsaydı "korunmuş" diye vasfedilmesinin bir anlamı kalmazdı.
Sonra Allah, Kur'an'ın durumunu hafife alanları paylayarak şöyle buyurdu:
"Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?" yani yukarıda dört özelliğini saydığımız bu Kur'an'ı mı küçümsüyor, küfürde kâfirlere destek çıkıyor ve onlara yaslanıyorsunuz? "Ve Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyosunuz?" Yani gökten inen rızkınızın (yağmurun) şükrünü veya yerden çıkan mahsulün şükrünü, Allah'ın nimetlerini, öldükten sonra dirilmeyi ve Kur'an'ın gösterdiği şeyleri yalanlamakta kullanıyor, böylece yalanlamayı şükür yerine mi koyuyorsunuz? Yalanlamayı şükür yerine koyandan daha zalim kim olur!
Sonra Allah müşrikleri, batıl inançlarından dolayı azarlayarak şöyle buyurdu:
"Hele can boğaza gelince, o vakit siz bakar durursunuz, biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz. İşte madem ki ceza görmeyecekmişsiniz, eğer doğru iseniz. O canı geri çevirsenize." Yani ölüm anında can veya ruh boğaza geldiğinde siz o hayata veda etmek üzere olanı görüyorsunuz, ona ve onun çektiği ölüm sekeratına (ölüm anının verdiği durumlara) bakıp duruyorsunuz. Biz ilmimizle, kudretimizle, görmemizle ve meleklerimizle ona sizden daha yakınız, ama siz onun ruhunu kabzetmeyi üslenmiş ölüm meleklerini göremiyorsunuz. Eğer siz öldükten sonra asla diriltilmeyeceğiniz, yaratıcının kulu olmadığınız, hesaba çekilip ceza görmeyeceğiniz iddiasında doğru iseniz haydi gelin ölüme engel olun, boğaza kadar çıkmış ruhu önceki yerine geri döndürün de görelim bakalım.
Yani sizi bir yaratan yok, bilakis siz yaratıcı iseniz, niçin ruhlar boğazlara kadar çıktığı zaman onları cesetlerine geri gönder miyorsunuz? Öldükten sonra dirilme olmadığında doğru iseniz, ölüm anındaki kişinin ruhunu cesedine iade edin ki ölüm ortadan kalksın, böylece öldükten sonra dirilme de olmasın? Yani şu iki şart veya özellik sizde gerçekten varsa; hesaba çekilmeyeceksiniz ve bunda doğru iseniz, ölenin ruhunu geri çevirin.
Bu ayetin benzeri diğer ayetler de şunlardır: "Artık gözünüzü açın, (can) köprücük kemiğine dayandığı zaman "tedavi edebilecek kim?" denildi (denilecek) ve (can çekişen) hakiki bir ayrılış olduğunu anladı (anlayacak), bacak da bacağa dolaşdı mı o gün sevk yalnız Rabbinedir." (Rıyame, 75/26-29).
Sonra Allah bu insanların ölüm anındaki ve vefatlarından sonraki akibetlerini beyan etti ve onları üç kısma ayırarak şöyle buyurdu:
1- "Şimdi eğer o, mukarrabînden ise rahatlık, güzel rızık ve naim cennetleri vardır." Yani eğer o ölüm anını yaşayan veya ölen kişi sâbıkûn, mu-karrabûn grubundan ise onlar için rahat, istirahat, dünya ahvalinden endişesizlik ve cennette güzel ve bol bir rızık vardır. Sâbıkûn, mukarrabûn sınıfı vacibleri ve müstehapları yerine getiren, haramları ve mekruhları, hatta bazı mubahları terkeden insanlardır ki, bunlar bu surenin başında bahsedilen ilk sınıftır. Ayette geçen "er-revh" kelimesi ruhu ve bedeni de içine alan istirahttır. "er-Reyhân" kelimesi beden için "cennetü'n-na'îm" ise ruh için verilen nzıktır ki kişi Rabbine kavuşarak bu nimetlerden istifade eder. Rivayet olunur ki mümin dünyadan ayrılırken, kendisine cennetten bir reyhan getirilir, onu koklar. Ya Rabbi, bizi bu zümreden eyle.
2- "Ashab-ı yeminden ise, artık ashab-ı yeminden selâm sana." Yani ölüm anını yaşayan veya ölen kişi ashab-ı yeminden ise -ki onlar kitapları sağlarından verilenlerdir- melekler onlara bu müjdeyi verir ve şöyle derler: Ey sahib-i yemîn, sana kardeşlerin ashab-ı yeminden selâm olsun, geçmiş olsun, sen selâmet yolcususun, sen ashab-ı yemindensin, çünkü sen onlarla beraber olacaksın, seni selâm vererek istikbal edecekler.
Şu ayet-i kerime de bu güzel anı ifade etmektedir: "Rabbimiz Allah'tır deyip sonra dosdoğru olanlar, şüphesiz onlara melekler inecekler. "Korkmayın, üzülmeyin, va'dolunduğunuz cennet size müjdeler olsun. Biz sizin, dünya hayatında ve ahirette dostlarınızız. Gafur ve Rahim'den bir ziyafet olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey ve orada sizin için istediğiniz her şey vardır." diyecekler." (Fussilet, 41/30-32).
3- "Eğer o, tekzip edenlerden sapıklardan ise kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılmak vardır." Yani ölüm anını yaşayan veya ölen o kişi hakkı ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, hidayetten sapanlardan biri ise -ki bunlar daha önce bahsedilen ashab-ı şimal (kitaplarını sol taraflarından alanlar)dır- ona bir ziyafet veya daha önce açıklandığı gibi zakkumdan yedikten sonra gayet sıcak sudan hazırlanmış bir ikram(!), sonra da her taraftan kendisini saracak olan ateşe atılıp orada karar kılma vardır.
Sonra Allah meseleyi kesinleştirip bu haberin ne kadar sahih olduğunu açıklama sadedinde şöyle buyurdu:
"Şüphesiz bu elbette kesin gerçeğin ta kendisidir." Yani bu haber ve bu surede zikredilen öldükten sonra dirilme meselesi ve diğerleri kesin ve mutlak doğrunun ta kendisi ve hulasası ve hakkında şek ve şüphe olmayan ve hiç kimsenin göz ardı edemeyeceği sabit bir hakikattir.
Sonra Allah, peygamberine, onu kemale ulaştıracak şeyi emrederek şöyle buyurdu:
"O halde Rabbini o büyük adıyla teşbih et." Yani Allah'ı şanına lâyık olmayan şeylerden tenzih et. "Bismi" deki "be" harfi zaiddir, "Rabbin ismini teşbih et" demektir. "İsim"den maksad "müsemma"dır, yani Allah'ın zatıdır.
Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud, İbni Mace ve "sahihtir" hükmü ile Ha-kim'in rivayetlerine göre Ukbe bin Amir şöyle dedi:
"Fesebbih bismi rabbike'1-azîm" ayeti indiği zaman Rasulullah (s.a.) "Bunu rükûnuzda yapın" dedi "Sebbih ismike'1-a'lâ" ayeti indiğinde "Bunu secdelerinizde yapın." dedi.
"el-Azîm" ile "el-A'lâ" arasındaki fark şudur: Birincisi yakınlığa, ikincisi uzaklığa delâlet eder. Buna göre Allah her varlığa ve herkese yakındır, ama O bizim idraklerimizin kavramasından daha yücedir.
Ebu Davud ve Kütüb-i Sitte sahihlerinden diğerlerinin Ebu Hürey-re'den rivayetlerine göre Rasulullah şöyle buyurdu: "Dile kolay, mizanda ağır, Rahmana sevimli iki kelime: "Sübhanallâhi ve bi-hamdihi sübhânal-lâhi'l-azîm." [38]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetler aşağıdaki şu hususlara delâlet etmektedir:
1- Allah Kur'an'ın çok yüce bir Kur'an olduğuna, çok faydaları bulundurduğuna, ne bir sihir, ne bir kehanet, ne de bir uydurma olmadığına, bilakis övülmüş yüce bir Kur'an olduğuna, Cenab-ı Hakk'ın onu peygamberi için bir mucize kıldığına dair yıldızların doğup battıkları yerlere yemin etti. İnsanlar bilirse bu büyük bir yemindir. Kur'an-ı Kerim müminler için yücedir, çünkü Rablerinin sözüdür, sadırlarının şifasıdır. Gök ehli için yücedir, çünkü Rablerinin indirmesi ve vahyidir.
Kuşeyrî buradaki "Felâ-uksimu" yemin siğası hakkında şöyle dedi: Bu bir yemindir. Allah istediğine yemin edebilir, ancak bizim Allah'tan ve ezelî sıfatlarından başkasına yemin etmemiz caiz değildir.
2- Bu ayetlerde Allah, Kur'an-ı Kerim'i şu dört sıfatla zikretti:
a) O kerimdir, yani hayrı, faydası ve menfaati çoktur.
b) Gizlenmiş bir kitaptadır, yani Levh-i Mahfuz'dadır. Allah nezdinde batıldan, yanlışlardan, tebdil ve tağyirden (bozma ve değiştirmeden) korunmuştur.
c) Bu kitaba günahlardan temizlenmişlerden, yani meleklerden başkası dokunamaz.
d) Alemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.
Daha sahih olan görüşe göre "La-yemessuhû" deki zamir kitaba döner.
Mushafa abdestsiz dokunmaya gelince, dört mezhebin imamları dahil cumhur caiz olmadığı görüşündedir. Delilleri yukarıda geçen "Kur'an'a ancak temiz olan dokunur." mealindeki Amr bin Hazm hadisidir. Malikîler öğrenme ve öğretme zarureti bulunduğu takdirde temiz olmayanın da Kur'an'a dokunmasına cevaz vermişlerdir.
Hakem, Hammad ve Davud bin Ali ez-Zahirî'den müslüman ve kâfirin temiz olsun veya olmasın Kur'an'a dokunmasında ve taşımasında bir mahzur olmadığı rivayet edilmiştir. Ancak Davud ez-Zahirî "Kâfirin taşıması caiz olmaz." demiştir. Bunlar bunun mubah olduğu hususunda Rasulullah (s.a.) Kaysar'a yazdığı mektubu delil göstermişlerdir. Onlara bunun bir zaruret hali olduğu, dolayısıyla bu konuda hüccet olamayacağı şeklinde cevap verilmiştir. Dolayısıyla temiz olmayanın mushafa dokunmasının caiz olmayışı sünnetle sabit olmakta, ayetin açık delâletinden alınmış olmamaktadır.
3- Peygamberliğin, vahyin ve Kur'an-ı Kerîm'in doğruluğunu ispattan sonra Allah, Kur'an-ı Kerimi hafife alıp onu yalanlayanları azarladı. Zira inkarcılar Allah'tan gelen rızık ve ihsanın şükrünü yerine getirmediler, inkâra saptılar. Nitekim duanın yerine de başka hareketler yapmışlardı. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur: "Onların Kabe'nin yanındaki duaları da ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir." (Enfal, 8/35). Yani onlar dua etmiyorlardı, sadece dua yerine el çırpıp ıslık çalıyorlardı.
Kurtubî şöyle der: Burada şu beyan edilmektedir ki insanlar nail oldukları her türlü hayırlı şeyi insanlar arasında bilinen sebeplerden geliyor, diye bilmemeli bilakis Allah tarafından geldiğini görmeli, sonra da eğer bu gelen bir nimetse, Ona şükürle karşılık vermeli veya hoş olmayan bir şeyse, sabırla, teslimiyetle ve boyun eğerek karşılamalıdır.[39]
4- Allah öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere meydan okudu: Eğer onlar dirilme olmayacağı iddialarında doğru iseler, kıyamette diriltilip hesaba çekilmeyeceklerse, yaptıklarının karşılığını görmeyeceklerse, ölüm anında insanın ölmesine engel olsunlar, can boğaza geldiğinde ruhu geri çevirsinler. Bu şekilde ölüm ortadan kalkınca da öldükten sonra dirilme ortadan kalkmış olur. Gerçek şu ki onlar bundan âcizler, böyle bir şeye güçleri yetmez. Onlar ölmek üzere olan kişiye ümitsizlik içinde, mahzun mahzun bakıp dururlar. Allah kudretiyle, bilmesiyle, görmesiyle o kişiye daha yakındır. Ancak etrafındakiler bunu idrak edemiyorlar, ruhun kabzı ile mükellef olan elçileri, melekleri göremiyorlar.
5- İnsanlar ölüm anında ve vefattan sonra üç sınıftırlar: Mukarrabûn -sâbıkûn, ashab-ı yemîn ve ashab-i şimal. Mukarrabuna gelince onlar için cennnette rahmet ve istirahat, bol rızık, nimetlerden mutlak istifade etme vardır. Allah'ı görme vardır, onlar bundan mahrum edilmeyeceklerdir.
Ashab-ı yemîn de Allah'ın azabından kurtulacak, Allah onlara selâm verecek. Yine melekler de onlara "Selâm sana ashab-ı yemîn kardeşlerinden " diyerek selâm verecekler. İbni Mesud şöyle dedi: Ölüm meleği müminin ruhunu kabzetmek için geldiğinde "Rabbin sana selâm söylüyor" der. Yine kabirde sual esnasında Münker ve Nekîr melekleri ashab-ı yemîne selâm verir, kıyamette dirilirken selâm verirler. Şu halde melekler ashab-ı yemîne üç yerde selâm verecekler ve bu ikram üstüne ikram olacaktır.[40]
Öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden, hidayetten ve hak yoldan sapan ashab-ı şimale gelince onlar için kaynar sudan bir nzık ve cehenneme atılma vardır.
6- Bu surede zikredilenlerin hepsi kesin bilginin ta kendisi ve özüdür, hakkında hiç şüphe olmayan değişmez gerçektir. Kimse bunun dışına çıkamaz. Katade bu ayet hakkında şöyle dedi: Allah Kur'an'daki bu kesin bilgilere iman etmedikçe insanlardan hiç kimseyi bırakmaz. Mümin zaten dünyada buna iman etmiştir, bu da kıyamette ona fayda verecektir. Kâfir ise, inanmanın kendisine fayda vermeyeceği kıyamette buna inanacaktır.
7- Allah peygamberine, dolayısıyla müminlere -madem ki hak ortaya çıktı, ayan-beyân göründü, kâfirlerin ve müşriklerin yalanlan çıktı-öyleyse artık bütün kötü sıfatlardan, şanına lâyık olmayan her şeyden Allah'ı tenzih etmelerini emretti. [41]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/205.
[2] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/205.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/205-206.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/206-207.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/208.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/208-209.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/209-210.
[8] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/210-211.
[9] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/212.
[10] Alûsî, XXVII/134.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/212-213.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/213.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/213-214.
[14] Alûsî, XXVII/134.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/214-216.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/216-217.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/218.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/218-219.
[19] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/219.
[20] Bahrü'l-Muhit, VIII/207.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/219-221.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/221.
[23] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/222.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/222-223.
[25] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/223.
[26] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/223-225.
[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/226.
[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/228.
[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/228-229.
[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/229.
[31] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/229-232.
[32] Alûsî, XXVII/148.
[33] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/232-234.
[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/236-237.
[35] Hıcr: Semud kavminin ülkesi, Medine ile Şam arasında bir vadidir.
[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/237.
[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/237-238.
[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/238-242.
[39] Kurtubî, XVII/228.
[40] Kurtubî, XVII/228.
[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/242-244.
İslami Okul Okulların En Önemlisi