Hadîd Sûresi - Kuran - 057Hadid - 2. Sayfa
HADÎD SÛRESİ
57
İndiği Yer :
Medine
İniş Sırası :
94
Âyet sayısı:
29
Nüzulü
Mushaftaki sıralamada elli yedinci, iniş sırasına göre doksan dördüncü sûredir. Zilzâl sûresinden sonra, Muhammed sûresinden önce nazil olmuş ve genellikle Medine'de inen sûreler araşma yerleştirilmiştir. İbn Âşûr bunun, Mekkî mi Medenî mi olduğu hususu en tartışmalı sûre olduğunu ifade eder. Fakat hemen bütün âlimler hem Mekkî hem Medenî âyetler ihtiva ettiğini kabul ederler.[1]
Adı
25. âyetindeki "demir" anlamına gelen "hadîd" kelimesi sûreye ad olmuştur.[2]
Konusu
Allah Teâlâ'nın bazı sıfatlarına, evrendeki mutlak egemenliğine dikkat çekilerek başlayan sûrede, iman ve infakın önemi üzerinde durulmakta, âhirette müminler münafıklardan ve kâfirlerden ayrılıp kurtuluşa ererlerken diğerlerinin içine düşeceği acı durum tasvir edilmekte, dünya hayatının âhiret inancından bağımsız olması halinde anlamını yitireceği, buna karşılık insanın iyi bir kul olabilmek için hıristiyan rahiplerinin yaptığı gibi dünyayı tamamen terk etmesi gerekmediği hususu İşlenmektedir. [3]
Fazileti ve Özelliği
"Teşbih" ifadesiyle başladıkları için "Müsebbihât" diye anılan beş sûrenin ilkidir (diğerleri Haşr, Saf, Cum'a ve Tegabün sûreleridir). Bu ve devamındaki dört sûrenin faziletiyle ilgili olarak şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber yatmadan Önce Müsebbihât'ı okur ve bunlarda bin âyetten faziletli bir âyetin bulunduğunu söylerdi[4]
Meali
Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Göklerde ve yerde bulunanlar Allah'ı teşbih etmektedir. O azizdir, hakimdir. 2. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur. Hem hayat verir hem öldürür. O'nun her şeye gücü yeter. 3.0, evvel ve âhir, zahir ve bâtındır. O her şeyi bilir. 4. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden O'dur. O, toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir. 5. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur ve bütün işler ancak Allah'a döndürülür. 6. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O kalplerde olanı çok iyi bilir. [5]
Tefsiri
1-6. Evrendeki bütün varlıkların Allah'ı teşbih ettiklerinin belirtilmesini takiben, O'nun eşsizliğini ve benzersizliğini gösteren niteliklerine dikkat çekilerek bu teşbihin gerekçesi sayılabilecek bir açıklama yapılmaktadır: O, üstün güç ve engin hikmet sahibidir (azîz ve hakîmdir); göklerde ve yerde mutlak egemenlik O'nundur; O, hem hayat verme hem hayatı sona erdirme kudretini haizdir ve gücünün yetmeyeceği İş yoktur; O, evvel ve âhir, zahir ve bâtındır, ilmi her şeyi kuşatmıştır; belli hikmetlerle gökleri ve yeri yaratmıştır, kendisi ise zamandan ve mekândan münezzehtir, ama her yerde hâzır ve nazırdır. Yerde ve gökte cereyan eden her şeyi ve yapılanları görmektedir. Göklerin ve yerin egemenliği öylesine O'nundur ki onların ve oralarda bulunanların akıbetine hükmedecek olan da yalnız O'dur ve bütün işler dönüp dolaşıp O'na varır. Kulların içinde yaşadığı zama- nın gece ve gündüz şeklinde dilimlere ayrılması da O'nun kudretinin eseridir, dolayısıyla O'ndan gizlenebilecek hiçbir şey yoktur. O kalplerin derinliklerinde bulunanları dahi bilmektedir. "Teşbih", kısaca, bir yandan şuurlu varlıkların İradî olarak Allah Teâlâ'nın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu söz ve davranışlarla ortaya koymaları diğer yandan da evrendeki bütün varlıkların ilâhî yasalara zorunlu olarak boyun eğip O'nun hükümranlığını itiraf etmeleri anlamına gelir. [6]
3. âyette zikredilen "evvel, âhir, zahir, bâtın" isimleri Hz. Peygamber'in, Allah'ın doksan dokuz isminin sayıldığı "esmâ-i hüsnâ" İle ilgili hadisin yanı sıra, onun şu şekilde başlayan bir münâcâtında da yer alır: "Allahım! Sen evvelsin, senden önce olan yoktur; sen âhirsin, senden sonra da hiçbir şey yoktur. Sen zahirsin, senden daha açık ve üstün olan yoktur; Sen bâtınsın, senden daha gizli ve senden öte hiçbir şey yoktur..." [7] Bunların anlamlan kısaca şöyledir:
a) Evvel: Allah Teâlâ kadîmdir, ezelîdir; varlığının başlangıcı yoktur; O, her şeyin başlangıcı ve başlatıcısıdir.
b) Âhir: Allah Teâlâ bakîdir, ebedîdir, varlığının sonu yoktur; her şey sonludur ve sonunda O'na ulaşmak üzere vardır, c) Zahir: Allah Teâlâ'nın varlığı ve varlığının kanıtlan, kudretinin eserleri açıktır. O açıkta olanları bilir; üstündür, yücedir, hikmet sahibidir.
d) Bâtın: O'nun zâtının mahiyeti gizlidir, yaratılmışlarca bilinemez; gözler O'nu göremez, akıllar O'nu idrak edemez, muhayyileler O'nu kuşatamaz. O ise bütün gizlilikleri bilir, her şeye nüfuz eder. [8] Âyeti "O Evvcl'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır" veya "O Evvel, Âhir, Zâhİr ve Bâtın'dır" şeklinde de çevirmek mümkündür; mealde, "ve" bağlaçlarının rolüyle ilgili olarak Zemahşerî'nin yaptığı açıklama[9] esas alınıp bu isimlerden ilk ikisiyle son ikisi arasındaki bağı belirginleştiren bir tercüme yapılmıştır. İbn Âşûr ise bu yaklaşımı isabetli bulmaz. [10]
Meali
7. Allah'a ve Resulüne iman ediniz; O'nun size emanet olarak verdiklerinden başkaları için de harcayınız. İçinizden iman edip böyle harcamada bulunanlara büyük mükâfaat vardır. 8. Peygamber rabbinize iman etmeniz için çağrıda bulunup dururken, O da sizden kesin söz almışken ne diye iman etmezsiniz; inanmaya açıksanız! 9. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Kuşkusuz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. 10. Göklerin ve yerin tamamı zaten Allah'a kalacak olduğu halde ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz! İçinizden fetihten önce harcayan ve savaşanlar ötekilerle bir değildir. Onların derecesi, daha sonra harcayan ve savaşanlardan üstündür. Bununla birlikte Allah her birine en güzel olanı vaad etmiştir. Allah yaptıklarınızdan tamamen haberdardır. 11. Kim Allah'a güzel bir borç verirse Allah da bunu fazlasıyla öder. Ayrıca ona pek değerli bir ödül de vardır. [11]
Tefsiri
7. Buradaki hitapla İlgili farklı açıklamalar yapılmış olmakla beraber, hitabın gene) olduğu dikkate alındığında, henüz iman etmemiş muhatapların inanmaya çağırıldığı, müminlerin ise İmanlarını pekiştirmelerinin istendiği söylenebilir. [12] "Allah'a iman" buyruğunun hemen ardından gelen ikî unsur âyetin asıl mesajının şu iki noktada odaklandığını göstermektedir:
a) Yukarıda sıfatlarından söz edilen Allah'a İmanla birlikte O'nun Resulüne de inanmak şarttır.
b) İnfak ya-ni kişinin sahip olduğu imkânları paylaşmaya, başkaları için ve özellikle Allah ve Resulünün hoşnut olacağı biçimde harcamalar yapmaya razı olması bu imanın gereklerindendir.
Harcamaya (infak) ilişkin buyrukta kullanılan ifade, dünyada elde ettiğimiz imkânların asıl sahibini hatırlatan ve bulunduğumuz konumun bilincinde olmamız gerektiğine dikkat çeken bir incelik taşımaktadır. Hak tasniflerinde "mülkiyet", eşya üzerindeki en güçlü hak olarak nitelenir; zira mâlik, mülkiyetinde bulunan eşyayı kullanma, semerelerinden yararlanma ve gerektiğinde onu tüketme yahut başkalarına temlik etme hususunda -istisnaî bazı sınırlamalar bir yana- mutlak bir yetkiye sahiptir. Fakat bu, insanların birbiriyle ilişkileri açısından böyledir. Mülkün asıl sahibinin insanı ve bütün evreni yaratan olduğu dikkate alındığında ise başka insanlara nispetle mâlik konumunda olan kişi, Yüce Allah'a nispetle emanetçi konumundadır. Şu var ki bu, -"vedia"da olduğu gibi- kendisine bırakılan şeyi korumakla yükümlü olmaktan ibaret bir emanetçilik değildir; kişi kendisine verilen imkânları belli ölçüler içinde kullanmakla da görevlidir. Âyette bu durumu anlatmak üzere kullanılan "müstahleffn" kelimesi, hem Allah tarafından bu imkânları kullanmaya yetkilendirilmiş olma hem de mal, mülk ve başaklarına aktarılabilir birikimlerin önceki nesillerden devralınmış olması manasıyla açıklanmıştır. [13] İnfakın konusu olarak ilk hatıra gelen şey servet olmakla beraber bunu, başkalarıyla paylaşılabilecek her türlü imkân olarak düşünmek gerekir. Meselâ insanın sahip olduğu bilgi birikimi de bu kapsamdadır. [14]
8-9. Bu âyetler önceki âyetin iman unsuruyla, 10. âyet de infak unsuruyla ilgili açılımı gibidir. Burada, bütün şartlar hazır olduğu halde hâlâ iman etmeyenler kınanmakta, iman etmenin gerekçeleri özetlenmektedir.
Ağırlıklı yoruma göre 8. âyette geçen ve "kesin söz" diye tercüme edilen "mîsâk", bu bağlamda "Allah'a verilmiş olan söz" demektir. Ancak bunun mahiyeti hakkında farklı iki yorum bulunmaktadır. Birinci yoruma göre maksat, "bezm-i elest" diye terimleşmiş olan farklı bir âlemde Allah Teâlâ'nın insanlara kendileri hakkında şuur verip kendi zatını da rab olarak tanıttıktan sonra onlardan kulluk sözü almış olmasıdır. [15] İkinci yorum ise şöyledir: Cenâb-ı Allah insanlara akıl nimeti ve düşünme yeteneği bahşetmiş, önlerine imana götüren açık deliller koymuştur. Şu halde peygamberin çağrısı ve bildirdikleri (nakil) ile akıl arasındaki uyumun açıkça görülmesi İmanın gerekliliği yargısına ulaştıracak kesin bir kanıt yani "mîsâk" oluşturmaktadır. Râzî, şu gerekçeyle birinci yorumu zayıf bulur: Yüce Allah mîsak almış olmayı, insanların iman etmemeleri için hiçbir mazeret kalmadığını belirtmek üzere zikretmiştir. Halbuki o âlemdeki sözleşme ancak peygamberin bildırmesiyle bilinebilir. Şu halde önce onun sözünün doğruluğunun yani peygamberliğinin kabul edilmiş olması gerekir, dolayısıyla bu gerekçe peygamberi tasdik etmeyi gerektiren bir delil olarak kullanılamaz; ikinci yorumda sözü edilen kanıtlar ise herkes için açıktır. [16] Ancak ezelde verilen sözün dünya hayatında İnsanlarda din duygusu ve maneviyat ihtiyacı olarak var olduğu ve kendini hissettirdiği de dikkate alınmalıdır. Öte yandan 8. âyette geçen "söz almıştı" fiilinin öznesinin Hz. Peygamber olduğu ve burada Hu-deybiye barış antlaşması öncesinde Resûiullah'ın 1500 kadar sahâbîden aldığı bağlılık sözüne atıfta bulunulduğu kanaatini taşıyanlar da vardır . [17]
8. âyetin sonundaki "inanmaya açıksanız" şeklinde çevirdiğimiz ifade değişik şekillerde açıklanmıştır: a) Şayet iman edecekseniz şu an buna en uygun zamandır; çünkü Peygamber size peşpeşe deliller getirmekte ve sizi, doğruluğu sizce de anlaşılmış bulunan bildirim, delil ve mîsaka uymaya çağırmaktadır. [18] b) Delile dayalı bir çağrıyı kabul etmeye açıksanız, "Kanıt gösterilsin inanalım" diyorsanız, aklî ve naklî deliller öylesine açık ve örtüşmüş durumda ki artık bunlardan daha güçlü kanıt olmaz. [19] c) Burada cümlenin bir öğesi gizlenmiştir ve imanın sonucuna dikkat çekilmek istenmektedir. Asıl mâna şudur: "Şayet İman ederseniz, yani başladığınız gibi devam eder, bu imanınızı sürdürürseniz değerinizi korursunuz ve en yüce mertebeleri hak edersiniz. [20]
10. İnsanların bu dünyada sahip oldukları servet ve diğer imkânların asıl mâliki ve kişilerin gerçek konumlan hakkında 7. âyette yapılan hatırlatmayı takiben burada bir de bütün bu imkânların akıbeti hakkında bir uyan yapılmakta, "Mal sahibi mülk sahibi! Hani bunun ilk sahibi?" mısralarında özetlenen gerçeğe dikkat çekilmektedir. İnsan ister uzun süre yaşama emeli ve hayatını refah içinde geçirme düşüncesiyle isterse mirasçılarına çok şey bırakma hevesiyle ne kadar servet biriktirirse biriktirsin, bir gün asıl mâlik olan Yüce Allah'ın imtihan sebebiyle kullarına bu servet üzerinde tanıdığı yetkiler sona erecektir. "Göklerin ve yerin mirasının Allah'a ait" yani "tamamının zaten O'na kalacak olduğu"nun belirtilmesi işte bu anlamdadır. Daha sonra "Ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz!" buyurularak soru şeklinde bir uyarıya yer verilmesi, belirtilen gerçeği göz önüne alan müminin infak konusunda daha duyarlı davranmasının kaçınılmaz olacağına vurgu yapma anlamı taşımaktadır. [21]
Âyette geçen "fetih" kelimesiyle Mekke fethinin kastedildiği kanaati yaygındır. Bununla birlikte bazı müfessirler Hudeybiye barış antlaşmasının da fetih anlamı taşıdığını ve burada bu antlaşmanın kastedildiğini belirtirler. [22] Zor dönemlerde özveride bulunmanın ve güçlüklere katlanmanın normal zamanlara nazaran daha değerli olduğuna ilişkin bir örneğe yer verildikten sonra Allah Teâlâ'nın, kendi yolunda Makta bulunma ve canını feda etmeyi göze alma noktasında buluşan her iki gruba da güzel ödüller vaad ettiği belirtilmektedir. Böylece belirli bir döneme yetişememiş olanların bu sebeple hayıflanmalarına gerek olmadığı; bütün zamanlarda, İyi niyetle çaba harcayıp özveride bulunacaklara tanınmış fırsatlar bulunduğu, bununla birlikte istisnaî özellikler taşıyan gayret ve fedakârlıklara müstesna bir mevki tanınmasının normal karşılanması gerektiği bildirilmiş olmaktadır. Derveze bu âyetin Hz. Ebû Bekir hakkında indiği yönündeki rivayete değindikten sonra şöyle der [23] Bu kümedeki âyetlerin ruhundan ve bağlamından edindiğimiz izlenim, anılan âyetin bir kişi hakkında değil, Tevbe 9/100. âyetinde "es-sâbikûne'l-evvelûn" diye nitelendirilen ilk tabaka Muhacirim ve Ensâr hakkında olduğudur. Ona göre âyetin iniş vesilesi de İslâmiyet'e yeni girmiş, özellikle görevlerini yerine getirme ve özveride bulunma hususunda tereddütlü ve gevşek davranan kimselerin uyarılmasına ihtiyaç duyuimasıdır. Nitekim onların bu gibi tutumlarına başka bir çok âyette değinilmiştir. [24]
11. "Allah'a güzel bir borç verme" ifadesi mecazî olup İslâmî literatürde âyetteki terkip esas alınarak "karz-ı hasen "şeklinde terimleştirilmiştir. [25]
Meali
12.0 gün mümin erkeklerin re mümin kadınların nurlarının önlerinden ve sağ yanlarından yetişip yollarını aydınlattığını görürsün. "Bugün size müjde var; altlarından ırmaklar akan cennetlerde ebedî kalacaksınız" (denir). İşte asıl büyük murat] budur. 13. O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: "Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım." Şöyle denecek: "Geriye dönün de başka bir nur arayın!" Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafında rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. 14, Münafıklar onlara, "Sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. Onlar, "Evet öyleydi, derler, ama siz başınıza belâyı kendiniz açtınız, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan Ötürü o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu. 15. Bugün artık ne sizden ne de açıkça inkâr edenlerden bir fidye kabul edilir. Yaracağınız yer ateştir. Size yarasan odur. Ne kötü bir gidiş! 16. İman edenlerin Allah'ı ve inen gerçeği anmaktan dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi! Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır. 17. Bilin ki Allah ölümünden sonra toprağa yeniden hayat verir. Şüphesiz biz, düşünesiniz diye delilleri bir bir açıklamışızdır. 18. Karşılıksız yardımda bulunan erkeklere, karşılıksız yardımda bulunan kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere bu fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir ödül de vardır. 19. Allah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar rableri katında sıddıklar ve şehitler gibidirler. Mükâfatları ve nurları onları beklemektedir, inkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler. [26]
Tefsiri
12-15. Ahiret hayatına ait önemli bir sahneye yer verilen bu âyetleri, kalaba-lık bir insan kitlesinin, etrafı uçurumlar ve tehlikelerle dolu bir ortamda, ama karanlıklar içinde yol almaya çalıştıklarını göz önüne getirerek anlamak daha kolay olacaktır. Bu şartlar altında Önleri ve yanlan özel olarak aydınlatılmış grup hızla ve kolayca yol alabilmekte ve esenliğe kavuşmakta; daha önemlisi kendilerine kurtuluşa erdikleri ve ebedî mutluluğu hak ettikleri müjdesi verilmektedir. İşte bunlar kadınıyla erkeğiyle müminlerdir. Arkalarında ise böyle bir aydınlıktan mahrum, onlara yetişmeye, ışıklarından yararlanmaya çalışan kadınlı erkekli münafıklar topluluğu bulunmakta ve onlara kendilerini beklemeleri veya ışıklarından yararlandırmaları için yalvarmaktadırlar. Ama onlara söylenecek olan şudur: Geriye dönün ve kendinize başka ışık arayın! Bu esnada iki kesim arasına -kapısı olan fakat aşılamaz- bir duvar konmuştur. Muhtemelen müminler kapıdan girecekler, münafıklar dışarıda kalacaklar; içerisi rahmet ve nimetle dolu olacak ama dış tarafında azap bulunacaktır. Münafıkların kullanabilecekleri tek argüman kalmıştır: "Dünyada sizinle beraber değil miydik?" diye sormak. Alacakları cevabın baş kısmı olumludur: "Evet." Gerçekten, münafıklar İçlerindeki inkarcılığı ve müminlere besledikleri husumeti gizledikleri için zahiren müslüman muamelesi görmüşler, hatta mescitte beraberce namaz bile kılmışlardı. Ne var ki artık her şeyin içyüzü, hakikati ortaya çıkmış ve onların dünyada iken ne yaptığı ayan beyan anlaşılmıştır; bu sebeple müminlerin cevabı şöyle devam edecektir: "Ama siz başınıza belâyı kendiniz açtınız, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan ötürü o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu."
âyette geçen nûr kelimesi "hidayet" ve "içinde bulundukları hoşnutluk hali" manasıyla da açıklanmıştır; fakat genel kanaate göre maksat gerçek anlamda "ışık ve aydınlık" demektir. "Sağ yanlarından" ifadesi bazı müfessirlerce "bütün yönlerinden" mânasında anlaşılmıştır. Bazılarınca bu ifadeyle Araplar'da sağ tarafın uğurlu ve değerli sayılması telakkisi arasında bağ kurulmuştur. Diğer bir yoruma göre burada, amel defterlerinin sağ yanlarından verilmesine işaret vardır. [27]
âyette "Bizi bekleyin de
yetişip nurunuzdan bir parça alalım" diye çevrilen cümle "Bize bakın da
nurunuzdan bir parça alalım" şeklinde de anlaşılmıştır. Bu âyetteki
"Geriye dönün de başka bir nur arayın!" anlamına gelen sözü meleklerin
veya müminlerin söyleyeceği yorumlan yapılmıştır. Bu sözde asıl amaç onları
azarlamaktır. "Geriye" denirken "nurun elde edilmesine vesile
olan amellerin işlendiği dünya" veya "nur taksim edilen yer" ya
da -istihza yollu- "arkalanndaki
karanlık"
kastedilmiş olabilir; fakat ilk ihtimal daha kuvvetli görünmektedir. Yine bu âyette geçen ve
"duvar" diye çevrilen "sûr" kelimesi "a'râf,
münafıkların müminlerden talepte bulunmalarına mani olacak engel, cennet ile cehennem
arasında bir set" mânalanyla açıklanmıştır. [28]
16. İniş zamanı ve sebebiyle ilgili rivayetler birbiriyle uyumlu olmadığı için âyetin daha çok bunlarla irtibat kurulmaksızın yorumlanması tercih edilmektedir. Bir yoruma göre bu, iman etmiş görünen münafıklar hakkında inmiş olmalıdır. Bu görüşü ileri sürenler muhtemelen müminin kalbinin hususuz olamayacağını ve Allah Teâlâ'nın böyle bir sözü ancak gerçek mânada mümin olmayanlar hakkında söylemiş olabileceğini düşünmektedirler. Fakat yaygın kanaat âyetin müminler hakkında olduğu yönündedir. Bu istikâmetteki yorumları da şöyle özetlemek mümkündür:
a) Müminlerden bir grup, bazı konularda mümine yaraşır bir duyarlılık içinde davranmamış ve bu sebeple uyarılmış olabilir.
b) Bazı müminler iman şuuruyla hareket etme hususunda büyük mesafe katetmİşken zamanla bu özelliklerinde zayıflama görülmesi üzerine eski hallerine dönmeleri özendirilmiş olabilir.
c) Âyetlerin ilk muhatapları olan sahâbîler iyi birer nıüslüman olma ve imanın sıcaklığını kalbinin derinliklerinde hissetme konusunda geriledikleri için kınanmış olmayıp, onlara kemale doğru ilerlerken daha üstün bir mertebeye yaklaştıkları hatırlatılmış ve kendilerini bu seviyeye hazırlamaları için teşvikte bulunulmuş olabilir. Nitekim âyetin devamında, iman neşesi ve heyecanını kazanmanın yanı sıra ona korumanın ve sönmesini önlemenin de çok önemli olması dolayısıyla, bir kısım Ehl-İ kitab'ın yaşadığı olumsuz tecrübeye dikkat çekilmektedir.
Mealde "Allah'ı anma" mânası verilen kısım "Allah'ın Kur'an'daki öğütleri, Allah'ın onlara yaptığı uyanlar" gibi mânalarla da açıklanmıştır. "İnen gerçek" diye çevrilen kısım genellikle "Kur'ân-ı Kerîm" şeklinde anlaşılmıştır. Her ikisiyle Kur'ân-ı Kerîm'in kastedildiği görüşü de bulunmaktadır ki buna göre burada Kur'an'ın önemine yapılmış bir vurgu söz konusudur. Mealde Ehl-i kitapla ilgili kısım, bazı müfessirlerin kanaatine uygun olarak ve "Onlara şunu bildir:" anlamındaki bir mâna takdir edilerek tercüme edilmiştir. Çoğu müfessir ise bunu âyetin başındaki ifadeye şu şekilde bağlamıştır: "İman edenlerin Allah'ı ve inen gerçeği anmaktan dolayı kalplerinin heyecanla ürpermelerinin ve daha önce kendilerine kitap verilmiş, üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmamalarının zamanı gelmedi mi!" Bu ifadede "uzun zaman geçmesi"yle "kalplerinin katılaşması" arasında şöyle bağlar kurulmuştur
a) Peygamberleriyle kendi aralarındaki süre uzadı.
b) Dünyaya düşkünlük gösterdiler, Allah'ın buyrukların-dan yüz çevirdiler.
c) Sonu gelmez hülyalar peşine düştüler.
d) Daha önceki peygamberler ile Hz. Muhammed arasındaki süre uzadı, böylece kalpleri katılaştı. [29]
17.Kur'an'da değişik vesilelerle değinilen -cansız hale gelmesini takiben- toprağa yeniden hayat verilmesi örneğine, kalp diriliğinin birey ve toplum olarak insanın hayatiyet ölçüsü olduğuna dikkat çekilmesinden sonra yer verilmesi oldukça manidardır. Böyle bir bağlamda, yakın planda gözlemlenebİlen bir realite kanıt gösterilerek Allah Teâlâ'nın ölüye bile can verme kudretinin hatırlatılması, şöyle bir mesaj içermektedir: Bazı sebeplerle kalplerin kararmış, yüreklerin katılaşmış ve imanın küllenmiş olmasından ötürü ümit kesilmemelidir; zira Allah insanı hem birey hem de toplum düzeyinde kendisini yenileyebilecek bir varlık olarak yaratmıştır. Yeter ki o, zihnini kendisine gösterilen deliller üzerinde düşünmeye, gönlünü de bunlardan çıkacak sonuçlan kabullenmeye açık tutsun; gaflet bataklığında kaybolup gitmek üzereyken küçücük bir dikenin batmasını bile vesile edinip silkinebilsin, insan olma sorumluluğunun ve yüce yaratıcısı karşısındaki konumunun bilinci içinde kalbinde bir ürperti duyabilsin. [30]
18.Daha önceki âyetlerde iman ile infak arasındaki sıkı ilişkiye değinilmişti; burada infakın önemine yeni bir vurgu yapılmasını, 16 ve 17. âyetlerde sözü edilen ruhî yenilenmede bu davranışın olumlu etkisine ve Allah'ın hoşnutluğunu arama heyecanını beslemedeki rolüne işaret olarak anlamak mümkündür, Bir kıraate göre ilk iki kelime "tasdik eden erkekler ve tasdik eden kadınlar" anlamına gelmektedir. Bu takdirde imandaki derinliğin, Peygamber'in getirdiklerine içtenlikle ve hiçbir kuşku duymadan inanmanın değerine ve önemine yapılmış bir vurgu sözkonusudur. [31]
19.Sıddîk, "inancında tereddütler bulunmayan, içtenlikle tasdik eden; sadakat ve bağlılık Örneği; özü sözü bir, dürüst" anlamlarına gelir. Bazı müfessirlere göre bu kelimeyle kastedilen "peygamberleri hemen tasdik eden ilk müminler"dir. Şehit de "Allah yolunda ve yüce değerler uğruna canını feda eden kimse" demektir. İfade akışından anlaşıldığına göre âyet, Allah'a ve peygamberlerine böylesine (önceki âyette belirtildiği şekilde) iman etmiş olanlara müjde vermekte ve onların da Allah katında sıddıklar ve şehitlerle beraber bulunacaklarını veya onlar gibi değerli olduklarım belirtmektedir. Cümlenin ana yapısı konusunda bu yaklaşıma sahip olan müfessirlerin çoğu, âyetin lafzî karşılığı "onlar sıddıklar ve şehitlerdir" şeklinde olduğu için, bu ifadeye "onlar sıddıklann ve şehitlerin mertebesindedir" mânasını vermiştir; bir kısmı ise "her mümin bir sıddıktır, bir şehittir" veya "her mümin bir sıddıktır ve -Bakara 2/143 âyetinde belirtildiği anlamda- bir tanıktır" yorumunu yapmıştır. [32]
Diğer bir yaklaşıma göre ise birinci cümlenin İkinci kısmı müstakil bir cümle olup şöyle bir mâna taşımaktadır: "Rableri katındaki şehitlere gelince, mükâfatlan ve nurları onları beklemektedir." Bu anlayışa sahip müfessirlerin bir kısmı buradaki şehit kelimesini meşhur anlamıyla açıklarken, bazıları "tanık" anlamından hareketle "maksat -Nİsâ 4/41 âyetinde belirtildiği üzere- ümmetlerinin lehinde ve aleyhinde tanıklık edecek peygamberlerdir" demişlerdir. Burada geçen nur kelimesi de genellikle 12. âyetteki anlamıyla açıklanmıştır. Âyette Allah'a imanın yanında peygamberlere imandan söz edilmesi, samimi bir mümin olmak için Allah'tan mesaj getiren bütün elçilere inanmanın ön şart olduğu belirtilmekte, sadece mensup oldukları dinin peygamberine iman edenlerin ilâM din fikriyle çelişen bir ilke hatası yapmış olacaklarına îmada bulunulmaktadır. [33]
Meali
20. Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yansından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Âhirette ise ya çetin bir azap yahut Allah'ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece yararlanıp aldanma vasıtasıdır. 21. Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve rabbüıizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. 22. Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah'a göre kolaydır. 23. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O'nun size verdikleriyle şımarmaya-sınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez. 24. Onlar kendileri cimrilik yaptıkları gibi insanlara da cimrilik telkin ederler. Kim yüz çevirirse bilsin ki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O her türlü övgüye lâyıktır. 25. Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik ve beraberlerinde kitap ve mizanı da indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar. Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Böylece Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardım edecekleri ortaya çıkaracaktır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür. [34]
Tefsiri
20. Kur'an'in birçok âyetinde belirtildiği üzere insanrn yaratılış amacından tamamen kopuk bir dünya hayatı anlamını, özünü yitirmiş, sadece biçimde kalmıştır. Belirtilen amacı göz ardı etmeden bu hayatın icaplarına uyulması ise zaten Kur'an'm da insandan İstediğidir; dolayısıyla bu gibi âyetlerde dünya hayatının mutlak anlamda mahkûm edildiği söylenemez. Diğer taraftan buradaki tasvir sırf inananlara değil inanmayanlara da aynı yargıya ulaşabilme imkânı sağlamaktadır. Zİra inanmayan bir kimse de kabul etmek zorundadır ki, buradaki eylemleri ne kadar içerikli ve belli bir amaca dönük gibi görünürse görünsün, şayet bunlarla öteki âlem arasında kurulmuş fikrî bir bağ yoksa, -son tahlilde- onlar da yağmurun yeşerttiği, önce o işle meşgul olanları bile imrendiren ama sonra yavaş yavaş cazibesini kaybeden ve nihayet bir hiç haline gelen bitkiden farksızdır. [35]
Âyetteki temsilde dünya hayatı yağmura benzetilmekle beraber asıl benzeti- len bitkidir. Bitkinin burada belirtilen evreleriyle insanın oyun, eğlenme, mal-mülk edinme ve çoluk-çocuğa karışma çağları arasında da bir benzerlik kurulabilir. "Çiftçiler" diye çevrilen "küffâr" kelimesi "kâfir"in çoğuludur. Bu kelime sözlükte "örten, gizleyen" anlamına geldiği İçin hem tohumu ekip üstünü örtmesi sebebiyle çiftçiye hem de Allah'ı ve gerçekleri inkâr edip üstünü örtmesinden dolayı inkarcı kişiye "kâfir" denmiştir. Burada "çiftçi" anlamı uygun düşmekle beraber, özellikle bu kelimenin seçilmesi, İnkarcıların dünya hayatına düşkünlüklerine de bir göndermenin bulunduğunu düşündürmektedir.[36] Âhirette iyilerle kötülerin elde edecekleri farklı sonuçlara işaret eden "ve" bağlacı alternatif belirtme anlamı taşıdığı için[37] bu kısım "ya çetin bir azap yahut Allah'ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır" şeklinde çevrilmiştir. [38]
21. Burada cennetin genişliğiyle ilgili anlatımın amacı bu konuda bir sınır tayin etmek ve ölçü vermek değil, bu genişliğin insan tasavvuruna sığmayacak kadar büyük olduğunu ifade etmektir. [39] Belirli şartlan yerine getirenlerin, Allah'ın kendilerini bağışlamasını ve cennete koymasını O'nun açısından zorunlu bir sonuç gibi düşünmemeleri için âyetin devamında bir uyarı yapılmakta, bütün bu sonuçların gerçekte Allah'ın lütfundan ibaret olduğu hatırlatılmaktadır.[40]
22-25. İlk iki âyette insanın hayata bakışını belirlemede çok önemli bir gerçeğe ve bunun hikmetine değinilmektedir: Olan ve olacak her şey Allah'ın ezelî İlminde kayıtlıdır; bunu böylece bilen ve kabul eden insan kaçırdığı fırsatlara hayıflanarak veya Allah'ın kendisine verdiği imkânların sarhoşluğuna kapılarak ömrünü tüketmez. Çünkü bunların ikisi de olmuş bitmiştir. Bu bir musibetse kendisinin bundaki payını düşünüp sonuç çıkarmalı ve bu sonucun gelecekteki davranışlarına ışık tutmasını sağlamalı, şayet bu bir nimetse asıl kaynağının kendi bilgi, beceri ve çabası değil Yüce Allah olduğunu dikkate alıp övünme ve böbürlenmesi için bir sebep bulunmadığı, bilâkis bu nimetin kendisine sorumluluk getirdiği bilinci içinde hareket etmelidir. Buna karşılık insanın asıl yükümlülüğü kaçırılanlar ve elde edilenlerden sonrasında, yani "olacak"lar ve "olması gereken"ler sınırında başlamaktadır. İmtihan gereği olarak başa gelecekleri (musibet) önlemek insanın gücü dahilinde değildir; fakat insan bunları bilemeyeceği için, bu onun yükümlülüğünü etkilemez ve koyu kaderci bir anlayışı haklı kılmaz. Çünkü onun yükümlülüğü, yapılması irade ve tercihine bırakılan davranışlarla ilgilidir, bir başka an- latımla onun görevi hür iradesiyle buyruk ve yasaklara uygun davranmaktır. Nitekim 23. âyetin sonunda ve 24. âyette, kendini beğenmiş, böbürlenen ve elindeki imkânları sırf kendisine ait gibi görüp cimrilik yapan, üstelik başkalarının da öyle davranmasını isteyen kimseler ağır bir dille eleştirilmiştir. 25. âyette de insanın sorumluluk gerekçesi açıklanıp bunun kendisine getirdiği yükümlülükler genel bir ilke halinde ifade edilmiştir: İnsanın sorumluluğu, kanıtlan değerlendirebilme melekesine yani akıl ve muhakeme gücüne sahîb olma temeline dayalıdır ve Yüce Allah ona doğru yolu bulması için yeterli kanıt ve aydınlatıcı vahiy göndermiştir; sorumlu tutmanın amacı, Allah'ın gayb yoluyla iman edip gereğini yapanları ortaya çıkarması yani insanın sınanmasıdır. Bu statünün getirdiği yükümlülük de adaleti yani olması gerekeni gerçekleştirmeye çalışmak ve bu uğurda Allah'ın lütfettiği imkânları en iyi şekilde kullanmaktır. [41]
22. âyetin "biz onu yaratmadan" diye çevrilen kısmındaki "onu" zamirinin "musibet, nefisler veya yeryüzü"nün yahut hepsinin yerini tuttuğu yorumlan yapılmıştır. [42]
25. âyette, hem güç sembolü olan hem de insanlara çeşitli faydalar sağlayan demirin de bir nimet olarak yaratıldığından söz edilmektedir. "İndirme" anlamına gelen kelime, Zümer 39/6 âyetinde olduğu gibi "yarattı, lütfetti, insana onu kullanabilme yeteneğini ilham etti" anlamındadır. [43] Âyetin üslûbundan, Allah'ın dinine ve peygamberlerine yardım eden, hak ve adaleti ayakta tutmak isteyenlerin bu gayelerini gerçekleştirebilmek için demirle sembolize edilen maddî güce ve siyasî otoriteye sahip olmaları gerektiği anlaşılmaktadır. [44] Kimyasal element olarak birçok bileşiği bulunan ve değişik endüstri kollarında önemli işlevleri olan demir, metaller arasında da kullanımı en yaygın ve en ucuz olanıdır. Bir bütün olarak yerküreyi meydana getiren elementler arasında yaklaşık üçte birlik oranla ilk sırayı tutan demirin güneşte ve başka yıldızlarda da bolca bulunduğu tespit edilmiştir. Teknolojinin gelişmesinde demirin tuttuğu yeri özellikle modern çağın insanı günlük hayatının hemen her adımında yaşar ve hisseder. Hayatı kolaylaştıran pek çok ürün demire dayalı olduğu gibi, gerek beşerî zaafların vahşete dönüşmesinden ibaret olan haksız saldınlar-da gerekse varlığını koruma amacıyla bunlara karşı koymada, gerek yıkmada gerekse yapmada demir insanın asırlardan beri vazgeçemediği unsur olagelmiştir. Kısacası demir, kontrollü kullanımı insanlık için büyük yararlar, kontrolsüz kullanımı ise büyük tehlikeler taşıyan bir madde olduğu gibi bu özellikleri taşıyan başka nes- neleri ve imkânları da güçlü bir biçimde temsil eden bir örnektir. Başka elementlerle birleşmiş durumda pek çok mineralde de bulunan demir insan vücudu bakımından özel bir önemi haizdir. İnsan vücudunda demir eksikliğinin yol açtığı kansızlık, en sık rastlanan kansızlık tipidir. Demirin özellikleri ve İnsan hayatındaki önemiyle ilgili bu ve benzeri bilgiler ışığında âyetin "Onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır" diye tercüme edilen kısmı daha İyi anlaşılabilmektedir. [45]
Meali
26. Andolsun Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönderdik, onların soyundan gelenlere de peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan doğru yolu bulanlar olduğu gibi birçoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. 27. Sonra onların izinden peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu isa'yı da gönderdik, ona İncil'i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır. 28. Ey iman edenler! Allah'a saygısızlıktan sakının ve Resulüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. 29. Böylece Ehl-i kitap'tan olanlar, Allah'ın lütfü üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığım ve bütün inayetin Allah'ın elinde olduğunu bilsinler. Allah büyük lütuf sahihidir. [46]
Tefsiri
26-27. Önceki âyette peygamberler gönderilmesinden söz edilmişti; bu âyetlerde de insanlığın ikinci atası olarak bilinen Hz. Nûh ve sonrasındaki peygamberler tarihine genel bir bakış yapılması sağlanmaktadır. Kur'an'da peygamberler zinciri ve birçok peygamber hakkında daha ayrıntılı bilgiler verilmiş olup burada bu sürecin nasıl tamamlandığı hususu öne çıkarılmaktadır. Pek çok peygamber gönderildikten sonra nihayet Hz. Muhammed öncesinde Hz. îsâ'ya kutsal kitap İncil verilmiştir. Ona uyanlar, yani Hz. îsâ'nın örnek ahlâkını, İncil öğretisine hakim olan hoşgörü vb. ahlâkî erdemleri Özümseyenler kalpleri şefkat ve merhamet dolu insanlar oldular. Allah onlara ruhbanlık gibi bir görev yüklememişti; fakat Hıriti-yanlığın başlangıcında samimi müminler ağır sosyal ve siyasî baskılara maruz kaldılar. Bu durum karşısında onlardan bir kısmı sırf bu katliam ve çatışmalarda eriyip gitmemek ve böylece dinlerini koruyabilmek amacıyla dağlara, ücra yerlere çekilip kendilerini ibadete verdiler. Fakat zaman içinde bu hareket amacından saptırıldı ve dinin istismar aracı olmasını kunımlaştıran hatta toplum içi ve toplumlar arası çatışmaları körükleyen bir örgütlenmeye dönüştü[47]
26. âyetin son cümlesindeki "onlar" zamiri genellikle "Nûh ve İbrahim'in soyundan gelenler" şeklinde açıklanmıştır; fakat bunu "bildirimde bulundukları insanlar" diye yorumlamak da mümkündür. Yine, buradaki "yoldan çıkmışlar" anlamı verilen "fâsık" kelimesi -Kur'an'daki kullanımlar ve bağlam dikkate alınarak- hem "günahkâr" hem de "kâfir" anlamlarıyla izah edilmiştir. [48] "Onlar" zamiri konusunda birinci yorum esas alındığında burada, peygamber soyundan gelmenin iman etme veya İyi mümin olma garantisi sağlamadığına işaret edildiği söylenebilir. [49]
28-29. Önceki âyetlerde bütün peygamberlere iman etmenin gerekliliği üzerinde ısrarla durulmuş olduğundan, 28. âyetin "sîze rahmetinden iki kat versin" diye çevrilen kısmı "size rahmetinden iki pay versin" şeklinde de tercüme edilebilir. Bu İfade umumiyetle, Allah Teâlâ'mn, biri önceki peygamberlere, biri de Hz. Mu-nammed'e (s.a.) iman sebebiyle iki ayrı ecir vereceği anlamıyla açıklanmıştır. [50]
29. âyetin başındaki -genellikle olumsuzluk anlamı taşıyan- "lâ" edatı dolayısıyla âyete değişik mânalar verilmiş ve önceki âyete farklı şekillerde bağlanmıştır. Müfessîrlerin çoğunluğu bu edatın olumsuzluk anlamı taşımadığını (zait oldu- ğunu) kabul edip şöyle bir anlam vermeyi tercih etmişlerdir: "Böylece Ehl-i ki-tap'tan olanlar Allah'ın lütfundan hiçbir şeye erişemeyeceklerini veya Allah'ın lütfü üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını ve bütün inayetin Allah'ın elinde olduğunu bilsinler." Bu mânayı önceki âyete bağlamak için yapılan izahların yaygın olanı şudur: Allah Teâlâ anılan peygamberlerden sonra Hz. Muhammed'e peygamberlik görevi vermiş olup hem onlara hem Hz. Muhammed'e inanmanızı istemektedir, ecrinizi de buna göre verecektir. Şu halde Ehl-i kitap bilmelidir ki peygamberlik sırf kendilerine özgü değildir; bu husus Allah'ın takdirinde olup dilediğine lütfeder ve kimse onun bu iradesini bertaraf etmeye güç yetİremez. Elmalık, bu ifadeyi olumsuz soru kabul ederek mâna vermeyi tercih eder. Bu mânayla ilgili olarak onun yaptığı izah özetle şöyledir: Ehl-i kitap bu gerçekleri bilmez olurlar mı, bilmeyecekleri için mi Allah'ın Resulüne iman etmeyecekler? Hayır, iman etmezlerse, bunları bilmediklerinden değil sırf çekememezlik, taassup ve inat sebebiyledir.[51] Ateş buna yakın bir anlayışla "... bilmezlik etmesinler" şeklinde bir mâna vermiş. [52] İbn Âşûr ise baştaki -daha çok "için, dolayı, diye" anlamıyla kullanılan- "lâm" harfini sonuç bildirme (akıbet) lâm'ı kabul ederek "Böylece Ehl-i kitap bilemeyecekler, peygamberlik lütfunun hep kendilerine ait olduğu yönündeki cehalet ve aldanışları içinde kalacaklardır" anlamını tercih etmiştir. [53]Bizim tercih ettiğimiz mealin önceki âyetle bağlantısı şöyledir: Ehl-i kitap, özellikle yahudîler Allah'ın lütuf ve rahmetinin kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlardı; müslümanlar Allah'a itaat ve son peygamberine iman ederek -böylece Ehl-İ kitabm temel inancını tevarüs ettikleri gibi bu inancın bir gereği olan son peygambere iman değerine de sahip olarak- iki kat ecir alacaklar, Ehl-i kitabın iddialarının da temelsiz olduğu ortaya çıkacaktır.
Evrendeki bütün varlıkların Allah'ı teşbih ettiğini bildirerek başlayan sûre, bütün lütuf ve ikramların O'ndan geldiğini hatırlatan bir İfadeyle, Allah Teâlâ'mn büyük lütuf sahibi olduğu belirtilerek sona ermektedir. [54]
[1] bk. İbn Atıy-ye, V, 256; İbn Âşûr, XXVII, 353-354
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.
[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.
[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.
[4] Tirrnizî,"Fezâilü'l-Kur'an!\ 21, "Da'avât", 22
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.
[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/174.
[6] ayrıca bk. İsrâ 17/44
[7] Müslim, "Zikr", 61; Tirmizî, "Da'avât", 19
[8] bilgi için bk. Bekir Topaloğlu, "Âhir", "Bâtın", "Evvel" maddeleri, DİA, 1,542, V, 187, XI, 545
[9] IV, 63-64
[10] bk. XXVII, 363; bu konudaki bazı mâna incelikleri ve kelâm problemleri hakkında bilgi için bk. Râzî, XXIX, 209-214; Allah'ın gökleri ve yeri altı günde yaratması ve Arş'a istiva etmesi hakkında bilgi için bk. A'râf 7/54; "Gökten İnen ve ona yükselen" ifadesi için bk. Sebe' 34/2; Allah'ın geceyi gündüze, gündüzü geceye katması hakkında bk. Âl-i İmrân 3/27
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/174-175.
[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/176.
[12] bn Atıyye, V, 258; Şevkânî, V, 193; başka yorumlar için bk. Râzî, XXIX, 215; Ateş, IX, 259
[13] Zemah-şerî, IV, 64
[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/176-177.
[15] A'râf 7/172
[16] Zemahşerî, IV, 64-65; Râzî, XXIX, 216-217; "bezm-i elest" hakkında bilgi için bk. A'râf 7/172
[17] Elmalılı, VII, 47344735; Ateş, IX, 259; anılan bağlılık sözü hakkında bk. Fetih 48/8-10,18-19
[18] Taberî, XXVII, 218
[19] Zemahşerî, IV, 64; Râzî, XXIX, 217
[20] İbn Atıyye, V, 258.9. âyette geçen "zulumât" ve "nûr" kelimeleri ve "karanlıklardan aydınlığa çıkarma" ifadesiyle ilgili yorumlar için bk. Bakara 2/257; Mâide 5/15-16; En'âm 6/1
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/177-178.
[21] ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/180
[22] İbn Atıyye, V, 259; "fetnY'İn bu anlamı için bk. Fetih 48/1
[23] XII, 35-36
[24] bk. Bakara 2/264-267; Nisa 4/52-57, 71-87, 95-100,114-115,140-147 ve bu sûrenin daha sonra gelecek âyetleri
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/178-179.
[25] bilgi için bk. Bakara 2/245
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/179.
[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/180.
[27] İbn Atıyye, V, 261; ayrıca bk. Vâkı'a 56/1-10
[28] Zemahşerî, IV, 65-66; İbn Aüyye, V, 261-262; Şevkânî, V, 197; Elmalılı, VII, 4739-4740; a'râf hakkında bilgi İçin bk. A'râf 7/46-48
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/180-182.
[29] Râ-zî, XXIX, 228-230; Şevkânî, V, 200; İbn Âşûr, XXVII, 389-392; Elmalılı, IX, 4743-4746
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/182-183.
[30] bilgi için bk. Bakara 2/245
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/183.
[31] Şevkânî, V, 200
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/183.
[32] Farklı
bir bağlamda "sıddıklar ve şehidlerle beraber ol-mak"tan söz
[33] İbn Atıyye, V, 265-266; Râzî, XXIX, 231-232; Şevkânî, V, 201.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/183-184.
[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/185.
[35] ayrıca bk. En'âm 6/32; Ankebût 29/64; Şûra 42/19-20
[36] İbn Âşûr, XXVII, 404-406
[37] Taberî, XXVII, 232; Şevkânî, V, 203
[38] âhiretteki güzel sonucun iki yönlü oluşu ve Allah'ın rızasına erişmenin önemi hakkında bk. Tevbe 9/72
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/185-186.
[39] İbn Âşûr, XXVII, 408; başka yorumlar için bk. Şevkânî, V, 203; benzer bir ifade ve izahı İçin bk. Âl-i İmrân 3/133
[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/186.
[41] musibet konusunda değerlendirme için ayrıca bk. Şûra 42/30-35; bu bağlamda daha çok "adalet" anlamıyla açıklanan mîzân kelimesinin anlamlan için bk. Rahman 55/7-9
[42] Şevkânî, V, 204
[43] İbn Âşûr, XXVII, 416417
[44] Emin Işık, "Hadîd Sûresi", Dİ A, XV, 14
[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/186-188.
[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/188.
[47] Hz. îsâ hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45; İncil hakkında bilgi İçin bk. Âl-i İmrân 3/3; ruhbanlık hakkında bilgi ve değerlendirme için bk. Tevbe 9/31, 34; hıristiyanlann Kur'an tarafından olumlu bulunan nitelikleri hakkında bk. Mâide 5/82-85
[48] Taberî, XXVII, 237-238; Râzî, XXIX, 244
[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/189.
[50] Ze-mahşeri, IV, 69; İbn Atryye, V, 271
[51] VII, 4768-4770
[52] IX, 283
[53] XXVII, 430-432
[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/189-190.
İslami Okul Okulların En Önemlisi