Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Hadîd Sûresi - Kuran - 057Hadid - 2. Sayfa

HADÎD SÛRESİ

 

57

 

İndiği Yer :

 

Medine

 

İniş Sırası  :

 

94

 

Âyet sayısı:

 

29

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada elli yedinci, iniş sırasına göre doksan dördüncü sûre­dir. Zilzâl sûresinden sonra, Muhammed sûresinden önce nazil olmuş ve genellik­le Medine'de inen sûreler araşma yerleştirilmiştir. İbn Âşûr bunun, Mekkî mi Me­denî mi olduğu hususu en tartışmalı sûre olduğunu ifade eder. Fakat hemen bütün âlimler hem Mekkî hem Medenî âyetler ihtiva ettiğini kabul ederler.[1]

 

Adı

 

25. âyetindeki "demir" anlamına gelen "hadîd" kelimesi sûreye ad olmuştur.[2]

 

Konusu

 

Allah Teâlâ'nın bazı sıfatlarına, evrendeki mutlak egemenliğine dikkat çeki­lerek başlayan sûrede, iman ve infakın önemi üzerinde durulmakta, âhirette mü­minler münafıklardan ve kâfirlerden ayrılıp kurtuluşa ererlerken diğerlerinin içine düşeceği acı durum tasvir edilmekte, dünya hayatının âhiret inancından bağımsız olması halinde anlamını yitireceği, buna karşılık insanın iyi bir kul olabilmek için hıristiyan rahiplerinin yaptığı gibi dünyayı tamamen terk etmesi gerekmediği hu­susu İşlenmektedir. [3]

 

Fazileti ve Özelliği

 

"Teşbih" ifadesiyle başladıkları için "Müsebbihât" diye anılan beş sûrenin il­kidir (diğerleri Haşr, Saf, Cum'a ve Tegabün sûreleridir). Bu ve devamındaki dört sûrenin faziletiyle ilgili olarak şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber yatmadan Önce Müsebbihât'ı okur ve bunlarda bin âyetten faziletli bir âyetin bu­lunduğunu söylerdi[4]

 

Meali

 

Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla... 1. Göklerde ve yerde bulunan­lar Allah'ı teşbih etmektedir. O azizdir, hakimdir. 2. Göklerin ve yerin hü­kümranlığı yalnız O'nundur. Hem hayat verir hem öldürür. O'nun her şeye gücü yeter. 3.0, evvel ve âhir, zahir ve bâtındır. O her şeyi bilir. 4. Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a istiva eden O'dur. O, toprağa giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir. 5. Göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O'nundur ve bütün işler ancak Allah'a döndürü­lür. 6. Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar. O kalplerde olanı çok iyi bilir. [5]

 

Tefsiri

 

1-6. Evrendeki bütün varlıkların Allah'ı teşbih ettiklerinin belirtilmesini ta­kiben, O'nun eşsizliğini ve benzersizliğini gösteren niteliklerine dikkat çekilerek bu teşbihin gerekçesi sayılabilecek bir açıklama yapılmaktadır: O, üstün güç ve engin hikmet sahibidir (azîz ve hakîmdir); göklerde ve yerde mutlak egemenlik O'nundur; O, hem hayat verme hem hayatı sona erdirme kudretini haizdir ve gü­cünün yetmeyeceği İş yoktur; O, evvel ve âhir, zahir ve bâtındır, ilmi her şeyi ku­şatmıştır; belli hikmetlerle gökleri ve yeri yaratmıştır, kendisi ise zamandan ve mekândan münezzehtir, ama her yerde hâzır ve nazırdır. Yerde ve gökte cereyan eden her şeyi ve yapılanları görmektedir. Göklerin ve yerin egemenliği öylesine O'nundur ki onların ve oralarda bulunanların akıbetine hükmedecek olan da yal­nız O'dur ve bütün işler dönüp dolaşıp O'na varır. Kulların içinde yaşadığı zama- nın gece ve gündüz şeklinde dilimlere ayrılması da O'nun kudretinin eseridir, do­layısıyla O'ndan gizlenebilecek hiçbir şey yoktur. O kalplerin derinliklerinde bu­lunanları dahi bilmektedir. "Teşbih", kısaca, bir yandan şuurlu varlıkların İradî olarak Allah Teâlâ'nın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu söz ve davranışlarla ortaya koymaları diğer yandan da evrendeki bütün varlıkların ilâhî yasalara zorun­lu olarak boyun eğip O'nun hükümranlığını itiraf etmeleri anlamına gelir. [6]

3. âyette zikredilen "evvel, âhir, zahir, bâtın" isimleri Hz. Peygamber'in, Al­lah'ın doksan dokuz isminin sayıldığı "esmâ-i hüsnâ" İle ilgili hadisin yanı sıra, onun şu şekilde başlayan bir münâcâtında da yer alır: "Allahım! Sen evvelsin, sen­den önce olan yoktur; sen âhirsin, senden sonra da hiçbir şey yoktur. Sen zahirsin, senden daha açık ve üstün olan yoktur; Sen bâtınsın, senden daha gizli ve senden öte hiçbir şey yoktur..." [7] Bunların anlamlan kısaca şöyledir:

a) Evvel: Allah Teâlâ kadîmdir, ezelîdir; varlığının baş­langıcı yoktur; O, her şeyin başlangıcı ve başlatıcısıdir.

b) Âhir: Allah Teâlâ bakî­dir, ebedîdir, varlığının sonu yoktur; her şey sonludur ve sonunda O'na ulaşmak üzere vardır, c) Zahir: Allah Teâlâ'nın varlığı ve varlığının kanıtlan, kudretinin eserleri açıktır. O açıkta olanları bilir; üstündür, yücedir, hikmet sahibidir.

d) Bâ­tın: O'nun zâtının mahiyeti gizlidir, yaratılmışlarca bilinemez; gözler O'nu göre­mez, akıllar O'nu idrak edemez, muhayyileler O'nu kuşatamaz. O ise bütün gizli­likleri bilir, her şeye nüfuz eder. [8]  Âyeti "O Evvcl'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır" veya "O Evvel, Âhir, Zâhİr ve Bâtın'dır" şeklinde de çevir­mek mümkündür; mealde, "ve" bağlaçlarının rolüyle ilgili olarak Zemahşerî'nin yaptığı açıklama[9] esas alınıp bu isimlerden ilk ikisiyle son ikisi arasın­daki bağı belirginleştiren bir tercüme yapılmıştır. İbn Âşûr ise bu yaklaşımı isabet­li bulmaz. [10]

 

Meali

 

7. Allah'a ve Resulüne iman ediniz; O'nun size emanet olarak verdikle­rinden başkaları için de harcayınız. İçinizden iman edip böyle harcamada bu­lunanlara büyük mükâfaat vardır. 8. Peygamber rabbinize iman etmeniz için çağrıda bulunup dururken, O da sizden kesin söz almışken ne diye iman et­mezsiniz; inanmaya açıksanız! 9. Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere kuluna apaçık âyetler indiren O'dur. Kuşkusuz Allah size karşı çok şef­katli, çok merhametlidir. 10. Göklerin ve yerin tamamı zaten Allah'a kalacak olduğu halde ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz! İçinizden fetihten önce harcayan ve savaşanlar ötekilerle bir değildir. Onların derece­si, daha sonra harcayan ve savaşanlardan üstündür. Bununla birlikte Allah her birine en güzel olanı vaad etmiştir. Allah yaptıklarınızdan tamamen ha­berdardır. 11. Kim Allah'a güzel bir borç verirse Allah da bunu fazlasıyla öder. Ayrıca ona pek değerli bir ödül de vardır. [11]

 

Tefsiri

 

7. Buradaki hitapla İlgili farklı açıklamalar yapılmış olmakla beraber, hitabın gene) olduğu dikkate alındığında, henüz iman etmemiş muhatapların inanmaya ça­ğırıldığı, müminlerin ise İmanlarını pekiştirmelerinin istendiği söylenebilir. [12]  "Allah'a iman" buyruğunun hemen ardından gelen ikî unsur âyetin asıl mesajının şu iki noktada odaklandığını göstermektedir:

a) Yukarıda sıfatlarından söz edilen Allah'a İmanla birlikte O'nun Resulüne de inanmak şarttır.

b) İnfak ya-ni kişinin sahip olduğu imkânları paylaşmaya, başkaları için ve özellikle Allah ve Resulünün hoşnut olacağı biçimde harcamalar yapmaya razı olması bu imanın ge­reklerindendir.

Harcamaya (infak) ilişkin buyrukta kullanılan ifade, dünyada elde ettiğimiz imkânların asıl sahibini hatırlatan ve bulunduğumuz konumun bilincinde olmamız gerektiğine dikkat çeken bir incelik taşımaktadır. Hak tasniflerinde "mülkiyet", eş­ya üzerindeki en güçlü hak olarak nitelenir; zira mâlik, mülkiyetinde bulunan eş­yayı kullanma, semerelerinden yararlanma ve gerektiğinde onu tüketme yahut baş­kalarına temlik etme hususunda -istisnaî bazı sınırlamalar bir yana- mutlak bir yet­kiye sahiptir. Fakat bu, insanların birbiriyle ilişkileri açısından böyledir. Mülkün asıl sahibinin insanı ve bütün evreni yaratan olduğu dikkate alındığında ise başka insanlara nispetle mâlik konumunda olan kişi, Yüce Allah'a nispetle emanetçi ko­numundadır. Şu var ki bu, -"vedia"da olduğu gibi- kendisine bırakılan şeyi koru­makla yükümlü olmaktan ibaret bir emanetçilik değildir; kişi kendisine verilen im­kânları belli ölçüler içinde kullanmakla da görevlidir. Âyette bu durumu anlatmak üzere kullanılan "müstahleffn" kelimesi, hem Allah tarafından bu imkânları kul­lanmaya yetkilendirilmiş olma hem de mal, mülk ve başaklarına aktarılabilir biri­kimlerin önceki nesillerden devralınmış olması manasıyla açıklanmıştır. [13] İnfakın konusu olarak ilk hatıra gelen şey servet olmakla beraber bu­nu, başkalarıyla paylaşılabilecek her türlü imkân olarak düşünmek gerekir. Mese­lâ insanın sahip olduğu bilgi birikimi de bu kapsamdadır. [14]

 

8-9. Bu âyetler önceki âyetin iman unsuruyla, 10. âyet de infak unsuruyla il­gili açılımı gibidir. Burada, bütün şartlar hazır olduğu halde hâlâ iman etmeyenler kınanmakta, iman etmenin gerekçeleri özetlenmektedir.

Ağırlıklı yoruma göre 8. âyette geçen ve "kesin söz" diye tercüme edilen "mîsâk", bu bağlamda "Allah'a verilmiş olan söz" demektir. Ancak bunun mahi­yeti hakkında farklı iki yorum bulunmaktadır. Birinci yoruma göre maksat, "bezm-i elest" diye terimleşmiş olan farklı bir âlemde Allah Teâlâ'nın insanlara kendileri hakkında şuur verip kendi zatını da rab olarak tanıttıktan sonra onlardan kulluk sözü almış olmasıdır. [15] İkinci yorum ise şöyledir: Cenâb-ı Al­lah insanlara akıl nimeti ve düşünme yeteneği bahşetmiş, önlerine imana götüren açık deliller koymuştur. Şu halde peygamberin çağrısı ve bildirdikleri (nakil) ile akıl arasındaki uyumun açıkça görülmesi İmanın gerekliliği yargısına ulaştıracak kesin bir kanıt yani "mîsâk" oluşturmaktadır. Râzî, şu gerekçeyle birinci yorumu zayıf bulur: Yüce Allah mîsak almış olmayı, insanların iman etmemeleri için hiç­bir mazeret kalmadığını belirtmek üzere zikretmiştir. Halbuki o âlemdeki sözleş­me ancak peygamberin bildırmesiyle bilinebilir. Şu halde önce onun sözünün doğ­ruluğunun yani peygamberliğinin kabul edilmiş olması gerekir, dolayısıyla bu ge­rekçe peygamberi tasdik etmeyi gerektiren bir delil olarak kullanılamaz; ikinci yo­rumda sözü edilen kanıtlar ise herkes için açıktır. [16] Ancak ezel­de verilen sözün dünya hayatında İnsanlarda din duygusu ve maneviyat ihtiyacı olarak var olduğu ve kendini hissettirdiği de dikkate alınmalıdır. Öte yandan 8. âyette geçen "söz almıştı" fiilinin öznesinin Hz. Peygamber olduğu ve burada Hu-deybiye barış antlaşması öncesinde Resûiullah'ın 1500 kadar sahâbîden aldığı bağlılık sözüne atıfta bulunulduğu kanaatini taşıyanlar da vardır . [17]

8. âyetin sonundaki "inanmaya açıksanız" şeklinde çevirdiğimiz ifade deği­şik şekillerde açıklanmıştır: a) Şayet iman edecekseniz şu an buna en uygun za­mandır; çünkü Peygamber size peşpeşe deliller getirmekte ve sizi, doğruluğu siz­ce de anlaşılmış bulunan bildirim, delil ve mîsaka uymaya çağırmaktadır. [18]  b) Delile dayalı bir çağrıyı kabul etmeye açıksanız, "Kanıt gösteril­sin inanalım" diyorsanız, aklî ve naklî deliller öylesine açık ve örtüşmüş durumda ki artık bunlardan daha güçlü kanıt olmaz. [19] c) Burada cümlenin bir öğesi gizlenmiştir ve imanın sonucuna dikkat çekilmek is­tenmektedir. Asıl mâna şudur: "Şayet İman ederseniz, yani başladığınız gibi de­vam eder, bu imanınızı sürdürürseniz değerinizi korursunuz ve en yüce mertebe­leri hak edersiniz. [20]

 

10. İnsanların bu dünyada sahip oldukları servet ve diğer imkânların asıl mâ­liki ve kişilerin gerçek konumlan hakkında 7. âyette yapılan hatırlatmayı takiben burada bir de bütün bu imkânların akıbeti hakkında bir uyan yapılmakta, "Mal sa­hibi mülk sahibi! Hani bunun ilk sahibi?" mısralarında özetlenen gerçeğe dikkat çekilmektedir. İnsan ister uzun süre yaşama emeli ve hayatını refah içinde geçir­me düşüncesiyle isterse mirasçılarına çok şey bırakma hevesiyle ne kadar servet biriktirirse biriktirsin, bir gün asıl mâlik olan Yüce Allah'ın imtihan sebebiyle kul­larına bu servet üzerinde tanıdığı yetkiler sona erecektir. "Göklerin ve yerin mira­sının Allah'a ait" yani "tamamının zaten O'na kalacak olduğu"nun belirtilmesi iş­te bu anlamdadır. Daha sonra "Ne diye hâlâ Allah yolunda harcama yapmıyorsu­nuz!" buyurularak soru şeklinde bir uyarıya yer verilmesi, belirtilen gerçeği göz önüne alan müminin infak konusunda daha duyarlı davranmasının kaçınılmaz ola­cağına vurgu yapma anlamı taşımaktadır. [21]

Âyette geçen "fetih" kelimesiyle Mekke fethinin kastedildiği kanaati yaygın­dır. Bununla birlikte bazı müfessirler Hudeybiye barış antlaşmasının da fetih anla­mı taşıdığını ve burada bu antlaşmanın kastedildiğini belirtirler. [22]  Zor dönemlerde özveride bulunma­nın ve güçlüklere katlanmanın normal zamanlara nazaran daha değerli olduğuna ilişkin bir örneğe yer verildikten sonra Allah Teâlâ'nın, kendi yolunda Makta bu­lunma ve canını feda etmeyi göze alma noktasında buluşan her iki gruba da güzel ödüller vaad ettiği belirtilmektedir. Böylece belirli bir döneme yetişememiş olan­ların bu sebeple hayıflanmalarına gerek olmadığı; bütün zamanlarda, İyi niyetle çaba harcayıp özveride bulunacaklara tanınmış fırsatlar bulunduğu, bununla bir­likte istisnaî özellikler taşıyan gayret ve fedakârlıklara müstesna bir mevki tanın­masının normal karşılanması gerektiği bildirilmiş olmaktadır. Derveze bu âyetin Hz. Ebû Bekir hakkında indiği yönündeki rivayete değindikten sonra şöyle der  [23] Bu kümedeki âyetlerin ruhundan ve bağlamından edindiğimiz izle­nim, anılan âyetin bir kişi hakkında değil, Tevbe 9/100. âyetinde "es-sâbikûne'l-evvelûn" diye nitelendirilen ilk tabaka Muhacirim ve Ensâr hakkında olduğudur. Ona göre âyetin iniş vesilesi de İslâmiyet'e yeni girmiş, özellikle görevlerini yeri­ne getirme ve özveride bulunma hususunda tereddütlü ve gevşek davranan kimse­lerin uyarılmasına ihtiyaç duyuimasıdır. Nitekim onların bu gibi tutumlarına baş­ka bir çok âyette değinilmiştir. [24]  

 

11. "Allah'a güzel bir borç verme" ifadesi mecazî olup İslâmî literatürde âyetteki terkip esas alınarak "karz-ı hasen "şeklinde terimleştirilmiştir. [25]

 

Meali

 

12.0 gün mümin erkeklerin re mümin kadınların nurlarının önlerinden ve sağ yanlarından yetişip yollarını aydınlattığını görürsün. "Bugün size müjde var; altlarından ırmaklar akan cennetlerde ebedî kalacaksınız" (de­nir). İşte asıl büyük murat] budur. 13. O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman edenlere şöyle diyecekler: "Bizi bekleyin de yetişip nurunuz­dan bir parça alalım." Şöyle denecek: "Geriye dönün de başka bir nur ara­yın!" Ve hemen aralarına kapısı da olan bir duvar çekilir; duvarın iç tarafın­da rahmet, kendilerine bakan dış tarafında ise azap vardır. 14, Münafıklar onlara, "Sizinle beraber değil miydik?" diye seslenirler. Onlar, "Evet öyley­di, derler, ama siz başınıza belâyı kendiniz açtınız, fırsat kolladınız, hep şüp­he içinde oldunuz ve Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik ku­runtularınız sizi oyaladı; bundan Ötürü o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu. 15. Bugün artık ne sizden ne de açıkça inkâr edenlerden bir fidye kabul edilir. Yaracağınız yer ateştir. Size yarasan odur. Ne kötü bir gidiş! 16. İman edenlerin Allah'ı ve inen gerçeği anmaktan dolayı kalplerinin heyecanla ürperme zamanı gelmedi mi! Onlar daha önce kendilerine kitap verilmiş ve üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu yoldan çıkmışlardır. 17. Bilin ki Allah ölümün­den sonra toprağa yeniden hayat verir. Şüphesiz biz, düşünesiniz diye delil­leri bir bir açıklamışızdır. 18. Karşılıksız yardımda bulunan erkeklere, kar­şılıksız yardımda bulunan kadınlara ve Allah'a güzel bir ödünç verenlere bu fazlasıyla ödenecektir. Ayrıca onlara pek değerli bir ödül de vardır. 19. Al­lah'a ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar rableri ka­tında sıddıklar ve şehitler gibidirler. Mükâfatları ve nurları onları beklemek­tedir, inkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlar ise cehennemliktirler. [26]

 

Tefsiri

 

12-15. Ahiret hayatına ait önemli bir sahneye yer verilen bu âyetleri, kalaba-lık bir insan kitlesinin, etrafı uçurumlar ve tehlikelerle dolu bir ortamda, ama ka­ranlıklar içinde yol almaya çalıştıklarını göz önüne getirerek anlamak daha kolay olacaktır. Bu şartlar altında Önleri ve yanlan özel olarak aydınlatılmış grup hızla ve kolayca yol alabilmekte ve esenliğe kavuşmakta; daha önemlisi kendilerine kurtuluşa erdikleri ve ebedî mutluluğu hak ettikleri müjdesi verilmektedir. İşte bunlar kadınıyla erkeğiyle müminlerdir. Arkalarında ise böyle bir aydınlıktan mahrum, onlara yetişmeye, ışıklarından yararlanmaya çalışan kadınlı erkekli mü­nafıklar topluluğu bulunmakta ve onlara kendilerini beklemeleri veya ışıklarından yararlandırmaları için yalvarmaktadırlar. Ama onlara söylenecek olan şudur: Ge­riye dönün ve kendinize başka ışık arayın! Bu esnada iki kesim arasına -kapısı olan fakat aşılamaz- bir duvar konmuştur. Muhtemelen müminler kapıdan girecekler, münafıklar dışarıda kalacaklar; içerisi rahmet ve nimetle dolu olacak ama dış tara­fında azap bulunacaktır. Münafıkların kullanabilecekleri tek argüman kalmıştır: "Dünyada sizinle beraber değil miydik?" diye sormak. Alacakları cevabın baş kıs­mı olumludur: "Evet." Gerçekten, münafıklar İçlerindeki inkarcılığı ve müminle­re besledikleri husumeti gizledikleri için zahiren müslüman muamelesi görmüşler, hatta mescitte beraberce namaz bile kılmışlardı. Ne var ki artık her şeyin içyüzü, hakikati ortaya çıkmış ve onların dünyada iken ne yaptığı ayan beyan anlaşılmış­tır; bu sebeple müminlerin cevabı şöyle devam edecektir: "Ama siz başınıza belâ­yı kendiniz açtınız, fırsat kolladınız, hep şüphe içinde oldunuz ve Allah'ın emri gelip çatıncaya kadar geleceğe yönelik kuruntularınız sizi oyaladı; bundan ötürü o aldatma ustası da Allah hakkında sizi kandırıp durdu."

âyette geçen nûr kelimesi "hidayet" ve "içinde bulundukları hoşnutluk hali" manasıyla da açıklanmıştır; fakat genel kanaate göre maksat gerçek anlamda "ışık ve aydınlık" demektir. "Sağ yanlarından" ifadesi bazı müfessirlerce "bütün yönlerinden" mânasında anlaşılmıştır. Bazılarınca bu ifadeyle Araplar'da sağ tara­fın uğurlu ve değerli sayılması telakkisi arasında bağ kurulmuştur. Diğer bir yoru­ma göre burada, amel defterlerinin sağ yanlarından verilmesine işaret vardır. [27]

âyette "Bizi bekleyin de yetişip nurunuzdan bir parça alalım" diye çevri­len cümle "Bize bakın da nurunuzdan bir parça alalım" şeklinde de anlaşılmıştır. Bu âyetteki "Geriye dönün de başka bir nur arayın!" anlamına gelen sözü melek­lerin veya müminlerin söyleyeceği yorumlan yapılmıştır. Bu sözde asıl amaç on­ları azarlamaktır. "Geriye" denirken "nurun elde edilmesine vesile olan amellerin işlendiği dünya" veya "nur taksim edilen yer" ya da -istihza yollu- "arkalanndaki
karanlık" kastedilmiş olabilir; fakat ilk ihtimal daha kuvvetli görünmektedir. Yine bu âyette geçen ve "duvar" diye çevrilen "sûr" kelimesi "a'râf, münafıkların mü­minlerden talepte bulunmalarına mani olacak engel, cennet ile cehennem arasında bir set" mânalanyla açıklanmıştır. [28]

 

16. İniş zamanı ve sebebiyle ilgili rivayetler birbiriyle uyumlu olmadığı için âyetin daha çok bunlarla irtibat kurulmaksızın yorumlanması tercih edilmektedir. Bir yoruma göre bu, iman etmiş görünen münafıklar hakkında inmiş olmalıdır. Bu görüşü ileri sürenler muhtemelen müminin kalbinin hususuz olamayacağını ve Al­lah Teâlâ'nın böyle bir sözü ancak gerçek mânada mümin olmayanlar hakkında söylemiş olabileceğini düşünmektedirler. Fakat yaygın kanaat âyetin müminler hakkında olduğu yönündedir. Bu istikâmetteki yorumları da şöyle özetlemek mümkündür:

a) Müminlerden bir grup, bazı konularda mümine yaraşır bir duyar­lılık içinde davranmamış ve bu sebeple uyarılmış olabilir.

b) Bazı müminler iman şuuruyla hareket etme hususunda büyük mesafe katetmİşken zamanla bu özellik­lerinde zayıflama görülmesi üzerine eski hallerine dönmeleri özendirilmiş olabilir.

c) Âyetlerin ilk muhatapları olan sahâbîler iyi birer nıüslüman olma ve imanın sı­caklığını kalbinin derinliklerinde hissetme konusunda geriledikleri için kınanmış olmayıp, onlara kemale doğru ilerlerken daha üstün bir mertebeye yaklaştıkları hatırlatılmış ve kendilerini bu seviyeye hazırlamaları için teşvikte bulunulmuş olabi­lir. Nitekim âyetin devamında, iman neşesi ve heyecanını kazanmanın yanı sıra ona korumanın ve sönmesini önlemenin de çok önemli olması dolayısıyla, bir kı­sım Ehl-İ kitab'ın yaşadığı olumsuz tecrübeye dikkat çekilmektedir.

Mealde "Allah'ı anma" mânası verilen kısım "Allah'ın Kur'an'daki öğütleri, Allah'ın onlara yaptığı uyanlar" gibi mânalarla da açıklanmıştır. "İnen gerçek" di­ye çevrilen kısım genellikle "Kur'ân-ı Kerîm" şeklinde anlaşılmıştır. Her ikisiyle Kur'ân-ı Kerîm'in kastedildiği görüşü de bulunmaktadır ki buna göre burada Kur'an'ın önemine yapılmış bir vurgu söz konusudur. Mealde Ehl-i kitapla ilgili kısım, bazı müfessirlerin kanaatine uygun olarak ve "Onlara şunu bildir:" anlamın­daki bir mâna takdir edilerek tercüme edilmiştir. Çoğu müfessir ise bunu âyetin başındaki ifadeye şu şekilde bağlamıştır: "İman edenlerin Allah'ı ve inen gerçeği anmaktan dolayı kalplerinin heyecanla ürpermelerinin ve daha önce kendilerine kitap verilmiş, üzerlerinden uzun zaman geçip kalpleri katılaşmış kimseler gibi ol­mamalarının zamanı gelmedi mi!" Bu ifadede "uzun zaman geçmesi"yle "kalple­rinin katılaşması" arasında şöyle bağlar kurulmuştur

a) Peygamberleriyle kendi aralarındaki süre uzadı.

b) Dünyaya düşkünlük gösterdiler, Allah'ın buyrukların-dan yüz çevirdiler.

c) Sonu gelmez hülyalar peşine düştüler.

d) Daha önceki pey­gamberler ile Hz. Muhammed arasındaki süre uzadı, böylece kalpleri katılaştı. [29]

 

17.Kur'an'da değişik vesilelerle değinilen -cansız hale gelmesini takiben- toprağa yeniden hayat verilmesi örneğine, kalp diriliğinin birey ve toplum olarak insanın hayatiyet ölçüsü olduğuna dikkat çekilmesinden sonra yer verilmesi ol­dukça manidardır. Böyle bir bağlamda, yakın planda gözlemlenebİlen bir realite kanıt gösterilerek Allah Teâlâ'nın ölüye bile can verme kudretinin hatırlatılması, şöyle bir mesaj içermektedir: Bazı sebeplerle kalplerin kararmış, yüreklerin katı­laşmış ve imanın küllenmiş olmasından ötürü ümit kesilmemelidir; zira Allah in­sanı hem birey hem de toplum düzeyinde kendisini yenileyebilecek bir varlık olarak yaratmıştır. Yeter ki o, zihnini kendisine gösterilen deliller üzerinde düşünme­ye, gönlünü de bunlardan çıkacak sonuçlan kabullenmeye açık tutsun; gaflet ba­taklığında kaybolup gitmek üzereyken küçücük bir dikenin batmasını bile vesile edinip silkinebilsin, insan olma sorumluluğunun ve yüce yaratıcısı karşısındaki konumunun bilinci içinde kalbinde bir ürperti duyabilsin. [30]

 

18.Daha önceki âyetlerde iman ile infak arasındaki sıkı ilişkiye değinilmiş­ti; burada infakın önemine yeni bir vurgu yapılmasını, 16 ve 17. âyetlerde sözü edilen ruhî yenilenmede bu davranışın olumlu etkisine ve Allah'ın hoşnutluğunu arama heyecanını beslemedeki rolüne işaret olarak anlamak mümkündür, Bir kıra­ate göre ilk iki kelime "tasdik eden erkekler ve tasdik eden kadınlar" anlamına gel­mektedir. Bu takdirde imandaki derinliğin, Peygamber'in getirdiklerine içtenlikle ve hiçbir kuşku duymadan inanmanın değerine ve önemine yapılmış bir vurgu sözkonusudur. [31]

 

19.Sıddîk, "inancında tereddütler bulunmayan, içtenlikle tasdik eden; sada­kat ve bağlılık Örneği; özü sözü bir, dürüst" anlamlarına gelir. Bazı müfessirlere göre bu kelimeyle kastedilen "peygamberleri hemen tasdik eden ilk müminler"dir. Şehit de "Allah yolunda ve yüce değerler uğruna canını feda eden kimse" demek­tir. İfade akışından anlaşıldığına göre âyet, Allah'a ve peygamberlerine böylesine (önceki âyette belirtildiği şekilde) iman etmiş olanlara müjde vermekte ve onların da Allah katında sıddıklar ve şehitlerle beraber bulunacaklarını veya onlar gibi de­ğerli olduklarım belirtmektedir. Cümlenin ana yapısı konusunda bu yaklaşıma sa­hip olan müfessirlerin çoğu, âyetin lafzî karşılığı "onlar sıddıklar ve şehitlerdir" şeklinde olduğu için, bu ifadeye "onlar sıddıklann ve şehitlerin mertebesindedir" mânasını vermiştir; bir kısmı ise "her mümin bir sıddıktır, bir şehittir" veya "her mümin bir sıddıktır ve -Bakara 2/143 âyetinde belirtildiği anlamda- bir tanıktır" yorumunu yapmıştır. [32]

Diğer bir yaklaşıma göre ise birinci cümlenin İkinci kısmı müstakil bir cüm­le olup şöyle bir mâna taşımaktadır: "Rableri katındaki şehitlere gelince, mükâfat­lan ve nurları onları beklemektedir." Bu anlayışa sahip müfessirlerin bir kısmı bu­radaki şehit kelimesini meşhur anlamıyla açıklarken, bazıları "tanık" anlamından hareketle "maksat -Nİsâ 4/41 âyetinde belirtildiği üzere- ümmetlerinin lehinde ve aleyhinde tanıklık edecek peygamberlerdir" demişlerdir. Burada geçen nur keli­mesi de genellikle 12. âyetteki anlamıyla açıklanmıştır. Âyette Allah'a imanın ya­nında peygamberlere imandan söz edilmesi, samimi bir mümin olmak için Al­lah'tan mesaj getiren bütün elçilere inanmanın ön şart olduğu belirtilmekte, sade­ce mensup oldukları dinin peygamberine iman edenlerin ilâM din fikriyle çelişen bir ilke hatası yapmış olacaklarına îmada bulunulmaktadır. [33]

 

Meali

 

20. Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yansından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de ba­karsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Âhirette ise ya çe­tin bir azap yahut Allah'ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece yararlanıp aldanma vasıtasıdır. 21. Genişliği gökle yerin genişliği gi­bi olup Allah'a ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve rabbüıizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. 22. Yeryüzün­de vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yarat­madan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah'a göre kolaydır. 23. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O'nun size verdikleriyle şımarmaya-sınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez. 24. Onlar kendileri cimrilik yaptıkları gibi insanlara da cimrilik tel­kin ederler. Kim yüz çevirirse bilsin ki Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O her türlü övgüye lâyıktır. 25. Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıt­larla gönderdik ve beraberlerinde kitap ve mizanı da indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar. Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Böylece Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardım edecekleri ortaya çıkaracaktır. Şüp­hesiz Allah güçlüdür, üstündür. [34]

 

Tefsiri

 

20. Kur'an'in birçok âyetinde belirtildiği üzere insanrn yaratılış amacından tamamen kopuk bir dünya hayatı anlamını, özünü yitirmiş, sadece biçimde kalmış­tır. Belirtilen amacı göz ardı etmeden bu hayatın icaplarına uyulması ise zaten Kur'an'm da insandan İstediğidir; dolayısıyla bu gibi âyetlerde dünya hayatının mutlak anlamda mahkûm edildiği söylenemez. Diğer taraftan buradaki tasvir sırf inananlara değil inanmayanlara da aynı yargıya ulaşabilme imkânı sağlamaktadır. Zİra inanmayan bir kimse de kabul etmek zorundadır ki, buradaki eylemleri ne ka­dar içerikli ve belli bir amaca dönük gibi görünürse görünsün, şayet bunlarla öte­ki âlem arasında kurulmuş fikrî bir bağ yoksa, -son tahlilde- onlar da yağmurun yeşerttiği, önce o işle meşgul olanları bile imrendiren ama sonra yavaş yavaş ca­zibesini kaybeden ve nihayet bir hiç haline gelen bitkiden farksızdır. [35]

Âyetteki temsilde dünya hayatı yağmura benzetilmekle beraber asıl benzeti- len bitkidir. Bitkinin burada belirtilen evreleriyle insanın oyun, eğlenme, mal-mülk edinme ve çoluk-çocuğa karışma çağları arasında da bir benzerlik kurulabi­lir. "Çiftçiler" diye çevrilen "küffâr" kelimesi "kâfir"in çoğuludur. Bu kelime söz­lükte "örten, gizleyen" anlamına geldiği İçin hem tohumu ekip üstünü örtmesi se­bebiyle çiftçiye hem de Allah'ı ve gerçekleri inkâr edip üstünü örtmesinden dola­yı inkarcı kişiye "kâfir" denmiştir. Burada "çiftçi" anlamı uygun düşmekle bera­ber, özellikle bu kelimenin seçilmesi, İnkarcıların dünya hayatına düşkünlüklerine de bir göndermenin bulunduğunu düşündürmektedir.[36] Âhirette iyilerle kötülerin elde edecekleri farklı sonuçlara işaret eden "ve" bağlacı alternatif belirtme anlamı taşıdığı için[37] bu kısım "ya çetin bir azap yahut Allah'ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır" şeklinde çevrilmiştir. [38]

 

21. Burada cennetin genişliğiyle ilgili anlatımın amacı bu konuda bir sınır ta­yin etmek ve ölçü vermek değil, bu genişliğin insan tasavvuruna sığmayacak ka­dar büyük olduğunu ifade etmektir. [39] Belirli şartlan yerine getirenlerin, Allah'ın kendilerini bağışlamasını ve cennete koyma­sını O'nun açısından zorunlu bir sonuç gibi düşünmemeleri için âyetin devamında bir uyarı yapılmakta, bütün bu sonuçların gerçekte Allah'ın lütfundan ibaret oldu­ğu hatırlatılmaktadır.[40]

 

22-25. İlk iki âyette insanın hayata bakışını belirlemede çok önemli bir ger­çeğe ve bunun hikmetine değinilmektedir: Olan ve olacak her şey Allah'ın ezelî İlminde kayıtlıdır; bunu böylece bilen ve kabul eden insan kaçırdığı fırsatlara ha­yıflanarak veya Allah'ın kendisine verdiği imkânların sarhoşluğuna kapılarak öm­rünü tüketmez. Çünkü bunların ikisi de olmuş bitmiştir. Bu bir musibetse kendisi­nin bundaki payını düşünüp sonuç çıkarmalı ve bu sonucun gelecekteki davranış­larına ışık tutmasını sağlamalı, şayet bu bir nimetse asıl kaynağının kendi bilgi, be­ceri ve çabası değil Yüce Allah olduğunu dikkate alıp övünme ve böbürlenmesi için bir sebep bulunmadığı, bilâkis bu nimetin kendisine sorumluluk getirdiği bi­linci içinde hareket etmelidir. Buna karşılık insanın asıl yükümlülüğü kaçırılanlar ve elde edilenlerden sonrasında, yani "olacak"lar ve "olması gereken"ler sınırında başlamaktadır. İmtihan gereği olarak başa gelecekleri (musibet) önlemek insanın gücü dahilinde değildir; fakat insan bunları bilemeyeceği için, bu onun yükümlü­lüğünü etkilemez ve koyu kaderci bir anlayışı haklı kılmaz. Çünkü onun yüküm­lülüğü, yapılması irade ve tercihine bırakılan davranışlarla ilgilidir, bir başka an- latımla onun görevi hür iradesiyle buyruk ve yasaklara uygun davranmaktır. Nite­kim 23. âyetin sonunda ve 24. âyette, kendini beğenmiş, böbürlenen ve elindeki imkânları sırf kendisine ait gibi görüp cimrilik yapan, üstelik başkalarının da öyle davranmasını isteyen kimseler ağır bir dille eleştirilmiştir. 25. âyette de insanın so­rumluluk gerekçesi açıklanıp bunun kendisine getirdiği yükümlülükler genel bir il­ke halinde ifade edilmiştir: İnsanın sorumluluğu, kanıtlan değerlendirebilme me­lekesine yani akıl ve muhakeme gücüne sahîb olma temeline dayalıdır ve Yüce Al­lah ona doğru yolu bulması için yeterli kanıt ve aydınlatıcı vahiy göndermiştir; so­rumlu tutmanın amacı, Allah'ın gayb yoluyla iman edip gereğini yapanları ortaya çıkarması yani insanın sınanmasıdır. Bu statünün getirdiği yükümlülük de adaleti yani olması gerekeni gerçekleştirmeye çalışmak ve bu uğurda Allah'ın lütfettiği imkânları en iyi şekilde kullanmaktır. [41]

22. âyetin "biz onu yaratmadan" diye çevrilen kısmındaki "onu" zamirinin "musibet, nefisler veya yeryüzü"nün yahut hepsinin yerini tuttuğu yorumlan ya­pılmıştır. [42]

25. âyette, hem güç sembolü olan hem de insanlara çeşitli faydalar sağlayan demirin de bir nimet olarak yaratıldığından söz edilmektedir. "İndirme" anlamına gelen kelime, Zümer 39/6 âyetinde olduğu gibi "yarattı, lütfetti, insana onu kulla­nabilme yeteneğini ilham etti" anlamındadır. [43] Âyetin üslûbundan, Allah'ın dinine ve peygamberlerine yardım eden, hak ve adaleti ayak­ta tutmak isteyenlerin bu gayelerini gerçekleştirebilmek için demirle sembolize edi­len maddî güce ve siyasî otoriteye sahip olmaları gerektiği anlaşılmaktadır. [44] Kimyasal element olarak birçok bileşiği bulu­nan ve değişik endüstri kollarında önemli işlevleri olan demir, metaller arasında da kullanımı en yaygın ve en ucuz olanıdır. Bir bütün olarak yerküreyi meydana geti­ren elementler arasında yaklaşık üçte birlik oranla ilk sırayı tutan demirin güneşte ve başka yıldızlarda da bolca bulunduğu tespit edilmiştir. Teknolojinin gelişmesin­de demirin tuttuğu yeri özellikle modern çağın insanı günlük hayatının hemen her adımında yaşar ve hisseder. Hayatı kolaylaştıran pek çok ürün demire dayalı oldu­ğu gibi, gerek beşerî zaafların vahşete dönüşmesinden ibaret olan haksız saldınlar-da gerekse varlığını koruma amacıyla bunlara karşı koymada, gerek yıkmada ge­rekse yapmada demir insanın asırlardan beri vazgeçemediği unsur olagelmiştir. Kı­sacası demir, kontrollü kullanımı insanlık için büyük yararlar, kontrolsüz kullanımı ise büyük tehlikeler taşıyan bir madde olduğu gibi bu özellikleri taşıyan başka nes- neleri ve imkânları da güçlü bir biçimde temsil eden bir örnektir. Başka elementler­le birleşmiş durumda pek çok mineralde de bulunan demir insan vücudu bakımın­dan özel bir önemi haizdir. İnsan vücudunda demir eksikliğinin yol açtığı kansız­lık, en sık rastlanan kansızlık tipidir. Demirin özellikleri ve İnsan hayatındaki öne­miyle ilgili bu ve benzeri bilgiler ışığında âyetin "Onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır" diye tercüme edilen kısmı daha İyi anlaşılabilmektedir. [45]

 

Meali

 

26. Andolsun Nuh'u ve İbrahim'i elçi olarak gönderdik, onların soyun­dan gelenlere de peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan doğru yolu bulan­lar olduğu gibi birçoğu da yoldan çıkmış kimselerdir. 27. Sonra onların izin­den peygamberlerimizi peş peşe gönderdik. Arkalarından Meryem oğlu isa'yı da gönderdik, ona İncil'i verdik, ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz on­lara bunu emretmemiştik; sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmış­lardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik, ama çokları yoldan çıkmışlardır. 28. Ey iman edenler! Allah'a saygısızlıktan sakının ve Resulüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur lütfetsin ve sizi bağışlasın. Al­lah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. 29. Böylece Ehl-i kitap'tan olanlar, Allah'ın lütfü üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığım ve bütün inayetin Al­lah'ın elinde olduğunu bilsinler. Allah büyük lütuf sahihidir. [46]

 

Tefsiri

 

26-27. Önceki âyette peygamberler gönderilmesinden söz edilmişti; bu âyet­lerde de insanlığın ikinci atası olarak bilinen Hz. Nûh ve sonrasındaki peygamber­ler tarihine genel bir bakış yapılması sağlanmaktadır. Kur'an'da peygamberler zinciri ve birçok peygamber hakkında daha ayrıntılı bilgiler verilmiş olup burada bu sürecin nasıl tamamlandığı hususu öne çıkarılmaktadır. Pek çok peygamber gönderildikten sonra nihayet Hz. Muhammed öncesinde Hz. îsâ'ya kutsal kitap İn­cil verilmiştir. Ona uyanlar, yani Hz. îsâ'nın örnek ahlâkını, İncil öğretisine hakim olan hoşgörü vb. ahlâkî erdemleri Özümseyenler kalpleri şefkat ve merhamet dolu insanlar oldular. Allah onlara ruhbanlık gibi bir görev yüklememişti; fakat Hıriti-yanlığın başlangıcında samimi müminler ağır sosyal ve siyasî baskılara maruz kal­dılar. Bu durum karşısında onlardan bir kısmı sırf bu katliam ve çatışmalarda eri­yip gitmemek ve böylece dinlerini koruyabilmek amacıyla dağlara, ücra yerlere çekilip kendilerini ibadete verdiler. Fakat zaman içinde bu hareket amacından sap­tırıldı ve dinin istismar aracı olmasını kunımlaştıran hatta toplum içi ve toplumlar arası çatışmaları körükleyen bir örgütlenmeye dönüştü[47]

26. âyetin son cümlesindeki "onlar" zamiri genellikle "Nûh ve İbrahim'in so­yundan gelenler" şeklinde açıklanmıştır; fakat bunu "bildirimde bulundukları in­sanlar" diye yorumlamak da mümkündür. Yine, buradaki "yoldan çıkmışlar" an­lamı verilen "fâsık" kelimesi -Kur'an'daki kullanımlar ve bağlam dikkate alına­rak- hem "günahkâr" hem de "kâfir" anlamlarıyla izah edilmiştir. [48] "Onlar" zamiri konusunda birinci yorum esas alındı­ğında burada, peygamber soyundan gelmenin iman etme veya İyi mümin olma ga­rantisi sağlamadığına işaret edildiği söylenebilir. [49]

 

28-29. Önceki âyetlerde bütün peygamberlere iman etmenin gerekliliği üze­rinde ısrarla durulmuş olduğundan, 28. âyetin "sîze rahmetinden iki kat versin" di­ye çevrilen kısmı "size rahmetinden iki pay versin" şeklinde de tercüme edilebilir. Bu İfade umumiyetle, Allah Teâlâ'mn, biri önceki peygamberlere, biri de Hz. Mu-nammed'e (s.a.) iman sebebiyle iki ayrı ecir vereceği anlamıyla açıklanmıştır. [50]

29. âyetin başındaki -genellikle olumsuzluk anlamı taşıyan- "lâ" edatı dola­yısıyla âyete değişik mânalar verilmiş ve önceki âyete farklı şekillerde bağlanmış­tır. Müfessîrlerin çoğunluğu bu edatın olumsuzluk anlamı taşımadığını (zait oldu- ğunu) kabul edip şöyle bir anlam vermeyi tercih etmişlerdir: "Böylece Ehl-i ki-tap'tan olanlar Allah'ın lütfundan hiçbir şeye erişemeyeceklerini veya Allah'ın lütfü üzerinde hiçbir güçlerinin bulunmadığını ve bütün inayetin Allah'ın elinde olduğunu bilsinler." Bu mânayı önceki âyete bağlamak için yapılan izahların yay­gın olanı şudur: Allah Teâlâ anılan peygamberlerden sonra Hz. Muhammed'e pey­gamberlik görevi vermiş olup hem onlara hem Hz. Muhammed'e inanmanızı iste­mektedir, ecrinizi de buna göre verecektir. Şu halde Ehl-i kitap bilmelidir ki pey­gamberlik sırf kendilerine özgü değildir; bu husus Allah'ın takdirinde olup diledi­ğine lütfeder ve kimse onun bu iradesini bertaraf etmeye güç yetİremez. Elmalık, bu ifadeyi olumsuz soru kabul ederek mâna vermeyi tercih eder. Bu mânayla ilgi­li olarak onun yaptığı izah özetle şöyledir: Ehl-i kitap bu gerçekleri bilmez olurlar mı, bilmeyecekleri için mi Allah'ın Resulüne iman etmeyecekler? Hayır, iman et­mezlerse, bunları bilmediklerinden değil sırf çekememezlik, taassup ve inat sebe­biyledir.[51] Ateş buna yakın bir anlayışla "... bilmezlik etmesinler" şeklinde bir mâna vermiş. [52]  İbn Âşûr ise baştaki -daha çok "için, dolayı, diye" anlamıyla kullanılan- "lâm" harfini sonuç bildirme (akıbet) lâm'ı kabul ede­rek "Böylece Ehl-i kitap bilemeyecekler, peygamberlik lütfunun hep kendilerine ait olduğu yönündeki cehalet ve aldanışları içinde kalacaklardır" anlamını tercih etmiştir. [53]Bizim tercih ettiğimiz mealin önceki âyetle bağlantısı şöyledir: Ehl-i kitap, özellikle yahudîler Allah'ın lütuf ve rahmetinin kendilerine ait olduğunu ileri sürüyorlardı; müslümanlar Allah'a itaat ve son peygamberine iman ederek -böylece Ehl-İ kitabm temel inancını tevarüs ettikleri gibi bu inancın bir gereği olan son peygambere iman değerine de sahip olarak- iki kat ecir alacak­lar, Ehl-i kitabın iddialarının da temelsiz olduğu ortaya çıkacaktır.

Evrendeki bütün varlıkların Allah'ı teşbih ettiğini bildirerek başlayan sûre, bütün lütuf ve ikramların O'ndan geldiğini hatırlatan bir İfadeyle, Allah Teâlâ'mn büyük lütuf sahibi olduğu belirtilerek sona ermektedir. [54]

 



[1] bk. İbn Atıy-ye, V, 256; İbn Âşûr, XXVII, 353-354

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.

[4] Tirrnizî,"Fezâilü'l-Kur'an!\ 21, "Da'avât", 22

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/173.

[5] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/174.

[6] ayrıca bk. İsrâ 17/44

[7] Müslim, "Zikr", 61; Tirmizî, "Da'avât", 19

[8] bilgi için bk. Bekir Topaloğlu, "Âhir", "Bâtın", "Evvel" maddeleri, DİA, 1,542, V, 187, XI, 545

[9] IV, 63-64

[10] bk. XXVII, 363; bu konudaki bazı mâna incelikleri ve kelâm problem­leri hakkında bilgi için bk. Râzî, XXIX, 209-214; Allah'ın gökleri ve yeri altı gün­de yaratması ve Arş'a istiva etmesi hakkında bilgi için bk. A'râf 7/54; "Gökten İnen ve ona yükselen" ifadesi için bk. Sebe' 34/2; Allah'ın geceyi gündüze, gün­düzü geceye katması hakkında bk. Âl-i İmrân 3/27

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/174-175.

[11] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/176.

[12] bn Atıyye, V, 258; Şevkânî, V, 193; başka yorumlar için bk. Râzî, XXIX, 215; Ateş, IX, 259

[13] Zemah-şerî, IV, 64

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/176-177.

[15] A'râf 7/172

[16] Zemahşerî, IV, 64-65; Râzî, XXIX, 216-217; "bezm-i elest" hakkında bilgi için bk. A'râf 7/172

[17] Elmalılı, VII, 47344735; Ateş, IX, 259; anılan bağlılık sözü hakkında bk. Fetih 48/8-10,18-19

[18] Taberî, XXVII, 218

[19] Zemahşerî, IV, 64; Râzî, XXIX, 217

[20] İbn Atıyye, V, 258.9. âyette geçen "zulumât" ve "nûr" kelime­leri ve "karanlıklardan aydınlığa çıkarma" ifadesiyle ilgili yorumlar için bk. Baka­ra 2/257; Mâide 5/15-16; En'âm 6/1

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/177-178.

[21] ayrıca bk. Âl-i İmrân 3/180

[22] İbn Atıyye, V, 259; "fetnY'İn bu anlamı için bk. Fetih 48/1

[23] XII, 35-36

[24] bk. Bakara 2/264-267; Nisa 4/52-57, 71-87, 95-100,114-115,140-147 ve bu sûrenin daha sonra gelecek âyetleri

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/178-179.

[25] bilgi için bk. Bakara 2/245

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/179.

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/180.

[27] İbn Atıyye, V, 261; ayrıca bk. Vâkı'a 56/1-10

[28] Zemahşerî, IV, 65-66; İbn Aüyye, V, 261-262; Şevkânî, V, 197; Elmalılı, VII, 4739-4740; a'râf hakkında bilgi İçin bk. A'râf 7/46-48

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/180-182.

[29] Râ-zî, XXIX, 228-230; Şevkânî, V, 200; İbn Âşûr, XXVII, 389-392; Elmalılı, IX, 4743-4746

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/182-183.

[30] bilgi için bk. Bakara 2/245

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/183.

[31] Şevkânî, V, 200

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/183.

[32] Farklı bir bağlamda "sıddıklar ve şehidlerle beraber ol-mak"tan söz eden bir ifade için bk. Nisa 4/69

[33] İbn Atıyye, V, 265-266; Râzî, XXIX, 231-232; Şevkânî, V, 201.

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/183-184.

[34] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/185.

[35] ayrıca bk. En'âm 6/32; Ankebût 29/64; Şûra 42/19-20

[36] İbn Âşûr, XXVII, 404-406

[37] Taberî, XXVII, 232; Şevkânî, V, 203

[38] âhiretteki güzel sonucun iki yönlü oluşu ve Allah'ın rızası­na erişmenin önemi hakkında bk. Tevbe 9/72

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/185-186.

 

[39] İbn Âşûr, XXVII, 408; başka yorumlar için bk. Şevkânî, V, 203; benzer bir ifade ve izahı İçin bk. Âl-i İmrân 3/133

[40] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/186.

[41] musibet konusunda değerlendirme için ay­rıca bk. Şûra 42/30-35; bu bağlamda daha çok "adalet" anlamıyla açıklanan mîzân kelimesinin anlamlan için bk. Rahman 55/7-9

[42] Şevkânî, V, 204

[43] İbn Âşûr, XXVII, 416417

[44] Emin Işık, "Hadîd Sûresi", Dİ A, XV, 14

[45] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/186-188.

[46] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/188.

[47] Hz. îsâ hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45; İncil hakkında bilgi İçin bk. Âl-i İmrân 3/3; ruhbanlık hak­kında bilgi ve değerlendirme için bk. Tevbe 9/31, 34; hıristiyanlann Kur'an tara­fından olumlu bulunan nitelikleri hakkında bk. Mâide 5/82-85

[48] Taberî, XXVII, 237-238; Râzî, XXIX, 244

[49] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/189.

[50] Ze-mahşeri, IV, 69; İbn Atryye, V, 271

[51] VII, 4768-4770

[52] IX, 283

[53] XXVII, 430-432

[54] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/189-190.