Hadid Suresi - Kuran - 057Hadid - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Cenab-ı Hakk'ı Tesbîh Ve Tenzîh
Göklerin Ve Yerin Mülkü O'nundur
O, Evveldir, Âhirdir, Zahirdir, Bâtındır
Gökler Ve Yer Altı «Yevm»De Yaratılmıştır
Allah'ın Bizimle Beraber Olması
Cenab-ı Hakk'ın Bizimle Beraberliği, Her Türlü Faziletin Kaynağıdır
Gecenin Gündüze, Gündüzün De Geceye Katılması
Akıl Ve İdrâk Her Bakımdan Sorumluluğu Gerektirir
Mülk Bütünüyle Allah'ındır Ve Gerçek Vâris Odur
Fetihten Önce Malını Harcayıp Savaşan Bahtiyarlar
Âhiret Gününde Mü'minlerin Münafıklardan Ayırt Edilmesi
Müminlerle Beraber Olduklarını İddia Eden Münafıkların Gülünç Hali
Mü'min Hep Uyanik Ve Cihâda Hazırdır
Tebliğ Ve İrşad Şuurunun Dumura Uğraması
Allah'ın İhya Kanunu Sistemli Faaliyet Halindedir
Allah'a Ve Peygamberine İmân Edenlerin Derecesi
Dünya Hayatının Anlam Ve Hikmeti
Mal Ve Evlâdın Çokluğuyla Övünmeler
Gökle Yer Genişliği Kadar Bir Cennet
Allah'a Ve Peygamberine İman Yeterli Midir?
İlâhî Lutûfların Amaç Ve Hedefi
Her Çağda İnsanların Azı İnanmış, Çoğu İnkâr Etmiştir
Peygamberlik De, Semavî Kitap Da Önceki Kitap Ehlinin İnhisarına Terkedilmemiştir
HADİD SURESİ
25. âyette «demir»den ve ondaki faydalardan söz edildiğinden, bu mânaya gelen «hadîd» sûreye isim olmuştur.
Sûrenin tamamı Medine'de inmiştir. [1]
Âyet sayısı : 29
Kelime » : 544
Harf » : 2476[2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1- Allah'ın sıfatlarına ve güzel isimlerine yer veriliyor. O'nun sanatının eşsizliğinin yarattıkları üzerinde tezahür ettiği bildiriliyor.
2- Muhtaçlara gıda yardımında bulunmak ve toplumun zayıflarına destek olup cömertlik elini uzatmak tahrik ve teşvik ediliyor.
3- Müslümanların kıyamet gününde noksansız bir nura kavuşacakları müjdeleniyor.
4- Allah için faizsiz ödünç vermenin sevabının çok yüksek olacağı üzerinde duruluyor.
5- Dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret bulunduğuna dikkatler çekiliyor.
6- Âhiret hayatının önemine ve iyi amellerle o hayata hazırlanmanın lüzum ve yararlarına değiniliyor; bu hususta ilâhî murad açıklanıyor.
7- Musîbete uğrayanlar teselli ediliyor.
8- Kibir, gurur ve başkasına tepeden bakma gibi mü'mine yakışmayan huylar ve sıfatlar yeriliyor. Sonra da cimriliğin sevilmeyen bir sıfat olduğu belirtiliyor.
9- Adaletle iş görmek ve her yerde, her konuda âdil olmak teşvik ediliyor.
10- Gelip geçen ümmetlerin yıkılış ve çöküş sebepleri üzerinde durularak, o gibi tarihî olaylar üzerinde iyice düşünüp ibret ve öğüt almamızın gereğine işarette bulunuluyor.
11- Nuh (A.S.) ve İbrahim (A.S.) kıssaları birer ibretli misal olarak anılıyor.
12- Hem kendi peygamberlerine, hem de son peygamber Hz. Muham-med'e (A.S.) imân eden Kitap Ehli'nin mükâfatının kat kat olacağı bildiriliyor.
13- Peygamberliğin tahsil ile «İde edilebilecek bir meslek olmadığına atıf yapılarak aydınlatıcı bilgi veriliyor.[3]
Meali:
1- Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbîh ve tenzih eder. O, çok üstün, çok güçlüdür, hikmet sahibidir.
2- Göklerin ve yerin mülkü (tasarruf ve hükümranlığı) O'na aittir. Diriltir ve öldürür. O'nun kudreti her şeye yeter.
3- O, Evvel'dir (O'ndan önce hiçbir şey yoktur ve O'nun öncesi de yoktur). Ahir'dir (her şey O'nda son bulur, O'nun sonu ve sınırı yoktur). Zâhir'dir (sıfatlarının tezahürüyle, ilim ve kudretinin tecelli ve eserleriyle varlığı ortada açık olarak bilinmektedir). Bâtın'dır (zâtı ve mahiyeti kav-ranamaz, niceliği ve nasıllığı bilinemez, idrâk edilemez). Of her şeyi bilendir.
İlgili Hadîs
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz yatağına uzandığı zaman şöyle dua ederdi:
«Ey yedi göğün, büyük Arş'ın Rabbı olan Al la hım! Ey bizim ve her şeyin Rabbı! Tevrat, İncil ve Furkan'ı indiren; tohum ve çekirdeği yaran Rabbım! Senden başka ilâh yoktur. Alnından (perçeminden) tutup (güttüğün)
her şeyin şerrinden sana sığınırım. Sen evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen âhirsin, senden sonra bir şey yoktur. Sen zahirsin, senden üstün bir şey yoktur. Sen bâtınsın, senden öte bir şey yoktur.Borcumuzu ödeme imkânını bize lûtfeyle ve bizi fakirlikten kurtarıp zengin eyle.» [4]
Cenab-ı Hakk'ı Tesbîh Ve Tenzîh
«Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı tesbîh ve tenzih eder. O, çok üstün, çok güçlüdür; hikmet sahibidir.»
Göklerde ve yerde canlı-cansız ne varsa her şeyin Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ettiği açıklanmaktadır.
Canlılar, akıl sahibi olanlar ve olmayanlar diye iki kısma ayrıldığına göre, burada «tesbîh»in delâlet ettiği mâna ne olabilir?
«Sebh» maddesi, suda ve havada hızlı geçiş anlamına gelir. Bu mânayla yıldızların kendi yörüngelerinde hızlı dönüşlerine «tesbîh» denilebilir. Ayrıca atın hızlı koşarak yol alması da bu kelimeyle ifade edilir.
Terim olarak, Allah'ı her türlü noksanlıktan, beşerî sıfatlardan tenzih etmek suretiyle, bunu ibâdet yoluyla sözlü ya da fiilî olarak izhar etmek anlamında kullanılır.
Böylece «tesbîh», sözlü, fiilî, hissî ve fikrî her türlü ibâdeti kapsamaktadır. O halde akıl sahiplerinin iki ayrı tesbîhi vardır: Biri, kulluk göreviyle ilgili olup Cenâb-ı Hakk'a yapılan ibâdettir. Diğeri, insanın yaratılışın-daki ilâhî sanatın açık delâletidir.
O halde biri irâdeye bağlı, diğeri irâde dışında iki ayrı tesbîh ve ten-zîh söz konusudur.
Akıl sahibi olmayan canlıların tesbîhi, yaratıldıkları amaca yönelik hizmet vermeleri; hilkat kanuna bağlı kalarak kendi sesleriyle Hakk'ı anmalarıdır.
Cansız varlıkların tesbîhi ise, taşıdıkları atomların baş döndürücü bir hızla hareket halinde olması ve yüksek bir plân ve programa bağlı kalıp amaca yönelik olarak baş eğmesidir.
Bu mânayla her şey Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve tenzih etmekte, O'nun varlığının ve birliğinin tecelli aynası olmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak yegâne üstün ve çok güçlüdür. Kudreti sınırsızdır. Aynı zamanda yegâne hikmet sahibidir; hikmet dışı hiç bir tecellisi söz konusu değildir.
Üstündür, zira her şey O'nun eseridir ve O'nun koyduğu kanuna baş eğmiştir. O çok güçlüdür; zira her şey O'nun tasarrufu altındadır. Hikmet sahibidir; çünkü her şeyi belli bir plân ve programa göre yaratıp belirlenmiş kanunlara bağlamıştır. Böylece eşya arasında en sağlam denge ve düzeni kurmuştur. Boşuna, anlamsız yaratılan hiçbir şey yoktur.[5]
Göklerin Ve Yerin Mülkü O'nundur
«Göklerin ve yerin mülkü (tasarruf ve hükümranlığı) O'na aittir. Diriltir ve öldürür. O'nun kudreti her şeye yeter.»
Kâinat bütünüyle Cenâb-ı Hakk'ın sınırsız kudretinin eseridir. O'nun kudreti hep sınırsız olduğuna göre, varlık alanına getirilen her şey o kudretin kapsamı içindedir. O halde mülk O'nundur; tasarruf hakkı münhasıran O'na aittir. Mülkünde eşi, tasarrufunda ortağı; düzeninde yardımcısı yoktur.
Diriltme, var kılıp hayat verme sadece O'nun kudretinin tezahürüdür. Öldürme kanunu da O'nun hikmetinin ayrı bir tecellisidir. O, sonradan var olmamış ki başkasına muhtaç olsun. Kendisini yaratan yok ki, onun kudreti karşısında eğilsin. Varlığı kendindendir. Zira O, «vâcibü'l-vücud»dur.[6]
O, Evveldir, Âhirdir, Zahirdir, Bâtındır
«O, Evvel'dir (Ondan önce hiçbir şey yoktur ve O'nun öncesi de yoktur). Âhir'dir (her şey O'nda son bulur, O'nun sonu ve sınırı yoktur.) Zâhir'dir (sıfatlarının tezahürüyle, ilim ve kudretinin tecelli ve eserleriyle varlığı ortada açık olarak bilinmektedir)'. Bâtın'dır (zâtı ve mahiyeti kavranamaz, niceliği ve nasıllığı bilinemez, idrâk edilemez). O, her şeyi bilendir.»
Allah Evvel'dir:
O'nun başlangıcı yoktur; O her şeyden öncedir; önceliği bir sınırla kayıtlı değildir. Zira O vardı ve hep var olacaktır; her şey O'nun eseridir. Zira öncesi olan her şey, sonradan yaratılıp vücut bulmuş demektir. Sonradan yaratılan her şey, mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtır. Cenâb-ı Hak-bir sınır çizmeksizin- ezelde vardı, hiçbir şey yoktu.
Allah Âhir'dir:
O ezelde var olduğu gibi, hep var olacak, her şey fena bulacak; ama O'nun sonu ve sınırı olmayacaktır. Eşyayı ifna edip kendisi baki kalacak ve irâdesi tecelli ettiği zaman varlık âlemini yeni bir düzenlemeyle tekrar var kılacaktır.
Allah Zâhir'dir:
Yegâne üstün O'dur ve yüceliği sonsuz ve sınırsızdır. Her şeye galiptir. Zatıyla mahiyetiyle bilinmesi mümkün değildir. Zira gözler O'nu idrâk edemez, ama gözleri ve her şeyi O idrâk etmektedir. Ancak sıfatlarının tecelli ve tezahürleriyle varlığını hissettirir ve kudretinin damgasını eşyada gösterir. O bakımdan her şeyde O'nun varlığına delâlet eden açık âyet vardır. O bakımdan da «zâhirsdir.
Allah Bâtın'dır:
O mutlak anlamda her şeyi bilir; fakat O'nun zatı ve mahiyeti bilinmez. İnsan aklı ve düşüncesi O'nun zatını kavrayamaz. İlim ve kudreti her şeyi kapsayıp kuşatmıştır. Zatı için bir zaman ve mekân düşünülemez. Zira bu iki kavram, sonradan yaratılan eşya ile bağlantılıdır.
Diğer bir yorumla:
O Evvel'dir varlığıyla. O'ndan önce hiçbir şey mevcut değildi. Önceliği sınırsızdır.
O Âhir'dir, O'ndan sonra hiçbir şey yoktur; yani her şey O'nda son bulur.
O Zâhir'dir, birliğine delâlet eden belgelerle bilinebilir. Sıfatlarının tecellileri eşyada tezahür eder.
O Bâtın'dır, O'nun zatı ve mahiyeti bilinmez; niceliği ve nasıllığı akıl ve düşünce sınırının ötesindedir, idrak edilmez.
O Kadîm-i evveldir; Rahîm-i âhirdir. Hâkim-i zahirdir; Âlim-i bâtındır.
O, iyilik ve ihsanıyla öndedir ve öncedir. Yarattıklarına kendi varlığını ve birliğini tanıtmıştır.
O, cömertliğiyle de sonsuz ve sınırsızdır. Çünkü insanlara ihsanda bulunup tevbe ve pişmanlık yollarını öğretmiştir.
O, tevkifıyle zahirdir. Çünkü yetenekli kullarını kendi zatına ve kudretine secdeye muvaffak kılmıştır.
O, gizlenmesiyle bâtındır. Zira insanlar günah işledikleri zaman onların günahlarını gizleyip açığa vurmaz.
Cüneyd el-Bağdadî'ye (K.S.) göre :
O, kalpleri açıp genişletmekle Evvel'dir. Günahları bağışlamakla Âhir1-dir. Sıkıntı ve üzüntüleri gidermekle Zâhir'dir. Gaybî ilimleri bilmekle Bâ-tın'dır.
Hz. Ömer (R.A.), Cenâb-ı Hakk'ın bu dört sıfatını Kâb (R.A.)den sorduğunda, adı geçen şöyle yorumlamıştır: «O'nun evvel ile olan ilmi, âhir ile olan ilmi gibidir. O'nun zahir ile olan ilmi, bâtın ile olan ilmi gibidir.» [7]
İmam Kurtubî bu sıfatların, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz tarafından açıklandığına dikkat çekerek, «Onun açıklaması bizi her çeşit yorumdan müstağni kılacak anlam ve muhtevadadır» demiştir.
Bu sıfatları kendi yol ve meşreplerine göre yorumlayıp «vahdet-i vücut» (panteizm) açısından sonuç çıkarmak isteyenlere, yine Resûlüllah (A.S.)ın, Sahîh-i Müslim'de rivayet edilen hadîsini hatırlatmakta yarar vardır. Şöyle ki:
«Allahım! Sen Evvel'sin, senden önce hiçbir şey yoktu. Sen Âhİr'sin, sonsuzsun, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zâhir'sin, senin üstünde hiçbir şey yoktur. Sen Bâtın'sın, senden öte hiçbir şey yoktur. Borcumuzu ödeme imkânını bize lûtfeyle ve bizi fakirlikten (kurtarıp) zengin eyle.» [8]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, varlık âleminde her şeyin Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve tenzîh ettiğine değinildi ve her şeyin O Yüoe Kudret'e ait olduğu belirtildikten sonra, geniş yorum isteyen dört sıfatı üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın kudretinin sınırsızlığına delâlet eden beş kadar ilmî belgeye yer veriliyor ve böylece ilâhî ilmin her şeyi kapsayıp kuşattığı dolaylı şekilde anlatılıyor.[9]
Meali:
4- Gökleri ve yeri altı gün (devir)de yaratan, sonra da Arş üzerinde saltanat ve kudretini kuran O'dur. Yere nelerin girdiğini, nelerin ondan çıktığını; gökten nelerin indiğini ve nelerin oraya yükselip çıktığını bilir. Nerede olursanız olun mutlaka O, sizinledir. Allah yaptıklarınızı görüp bilendir.
5- Göklerin ve yerin mülkü (tasarruf ve hükümranlığı) O'na aittir. İşler eninde-sonunda Allah'a döner (veya döndürülür).
6- Geceyi gündüze katıp bağlar, gündüzü de geceye katıp bağlar; O, göğüslerde duyulup dolaşanı bilir.
İlgili Hadîsler
«Gündüz girmeden gece ameli, gece girmeden gündüz ameli O'na (Cenâb-ı Hakk'a) yükseltilir.» [10]
Melek Cebrail, Resûlüllah (A.S.) Efendimize: «İhsan nedir?» diye sorduğunda, Efendimiz ona şu cevabı vermiştir: «Allah'ı görür gibi ibâdet etmendir. Eğer sen O'nu görmüyorsan muhakkak ki O seni görüyor.»[11]
«Şüphesiz ki imânın en üstünü, nerede olursan ol, Allah'ın seninle beraber bulunduğunu bilinendir.» [12]
Gökler Ve Yer Altı «Yevm»De Yaratılmıştır
«Gökleri ve yeri altı gün (devir)de yaratan.... O'dur.»
Göklerin ve yerin altı «yevm»de yaratıldığı, Kur'ân'ın yedi yerinde anılmaktadır. [13]
Genellikle Kur'ân'da a.,ven «yevm» ismi şu üç mânadan birine delâlet etmektedir:
1- Başlangıcı ve sonu kesin bilinmeyen çok uzun bir devir,
2- Yirmi dört saatlik bir zaman parçası,
3- Çok kısa bir zaman parçası..
Âyetlerde geçen «yevm» isminin bunlardan hangisine delâlet ettiği, bulunduğu âyetin, konulduğu yerin siyak ve sibakıyla bilinebilir. Göklerin ve yerin altı yevm'de yaratılmasıyla ilgili yedi âyette ise, birinci mânaya delâlet ettiği kesindir. Böylece «yevm» ismini, bulunduğu cümlenin başlangıç ve bitiş kısmını dikkate almadan, konunun amacını belirlemeden «gün» ile yorumlamak veya çevirisini yapmak çok hatalı olur.
Böylece âyetin delâletinden, göklerin ve yerin altı uzun jeolojik devirde yaratılıp oluşturulduğu ve bugünkü düzene sokulduğu anlaşılıyor.[14]
Arş Üzerine İstiva
«Sonra da Arş üzerinde saltanat ve kudretini kuran O'dur.»
Göklerin ve yerin altı «yevm»de yaratılması, nasıl Kur'ân'ın yedi yerinde amîmışsa, Cenâb-ı Hakk'ın Arş üzerine istiva konusu da yedi yerde anılmaktadır. [15]
A'raf Sûresi 54. âyetin tefsirinde gerekli açıklama yapıldığı gibi, Allah'ın Arş üzerinde istivası haktır. Buna imân eder, keyfiyetini Allah'ın ilmine bırakır ve ancak bu istivanın kudret ve saltanatla tecelli etme anlamına geldiğini bir yorum olarak söyleyebiliriz. Nitekim İmam Mâlik, «İstiva haktır, keyfiyeti meçhuldür ve ondan sormak ise bid'attir» demiştir. [16]
«İstiva» kelimesi Arapça'da yükseklik ve istikrar anlamına gelir. Ünlü lügat âlimi Cevheri bu kelimeye şöyle karşılık vermiştir: «Eğrilikten istiva etti, binitinin sırtı üzerinde istiva etti, yani istikrar bulup karar kıldı. Göğe doğru tetivâ etti, yani yöneldi.» Ayrıca üstünlük sağlayıp saltanat kurma mânasına da gelir.
Ebû Bekir er-Râzî ise, Muruarü's-Sihâh adlı lügat kitabında, istivâ'nın itidal anlamına geldiğini belirtmiştir.
Diğer lûgatçilerin de açıklamalarını dikkate aldığımızda, hepsinden şu sonucu çıkarmamız mümkündür: Bir şey istiva etti, yani istikrar bulup doğruldu demektir. Nitekim İbn Abdilberr de «Rahman Arş üzerine istiva etti» cümlesini, «alâ» fiiliyle yorumlamıştır ki, bunun mânası, «Arş üzerine yüceldi; saltanat ve kudretiyle tecelli etti» demektir.
Belirtilen yorum ve tariflerden, Cenâb-ı Hakk'ın ilmiyle, kudretiyle, kahr-u saltanatıyla Arş üzerine tecelli ettiği mânası güzel bir yorum olarak ortaya çıkıyor. Allah daha iyisini bilir.
Bilindiği gibi, Arş, yedi kat göklerden daha büyüktür. O bakımdan kâinatın çekim merkezi sayılabilir. Bütünüyle ilâhî azameti, kudreti, sanatı ve haşmeti yansıtır. Yoksa Cenâb-ı Hak orada doğrulup karar kıldı mânası anlaşılmamalıdır. Çünkü bu durumda Allah'a mekân izafe etmiş oluruz ki, O zaman ve mekândan pâk ve yücedir.[17]
Allah'ın Bizimle Beraber Olması
«Nerede olursanız olun mutlaka O, sizinledir. Allah yaptıklarınızı görüp bilendir.»
Kur'ân, ilâhî ilmin, tasarrufun, kudret ve rahmetin sınırsızlığını ve varlık âleminde bütün zerrata nüfuzunu belirtirken, O'nun bu sıfatlarının tecellileriyle insanlarla beraber olduğuna dikkat çekmektedir. Şüphesiz bu «maiyet» zatî değil, sıfatîdir. Öyle ki. O, ilmiyle, kudretiyle, tasarruf ve rah-metiyle tecelli halinde olup bütün eşyayı kapsayıp kuşatmıştır. Yeryüzüne nelerin indiğini, yerin derinliklerine nelerin girdiğini, yerden nelerin çıktığını ve nelerin göğe yükseldiğini O en iyi anlamda bilir. O sadece bizi gö-
rüp gözetmekle, bilip kudretiyle kuşatmakla kalmaz, bütün niyet, düşünce ve duygularımızı da bilir. Zaman ve mekân nisbî ve izafîdir. Cenâb-ı Hak bu iki kavramdan yücedir, münezzehtir. Geçmiş, gelecek O'nun yanında birdir.[18]
Cenab-ı Hakk'ın Bizimle Beraberliği, Her Türlü Faziletin Kaynağıdır
Kişinin imânı, Allah'ı kemâl sıfntinrıyla bilip anlama temeline oturtul-muşsa; aynı zamanda iç ve dış âlemini ilâhî disiplin altına almışsa, o takdirde Allah'ın rahmetiyle beraber olma şerefine erişmiş olur. Her an görülüp denetlendiğine inanan bir kimse, ancak Allah'ın çizdiği yolda yürür ve öylece o, fazilet ve güzel ahlâkın misali olur. Bu durumda öylesinin her düşünce ve duygusu, söz ve davranışı ölçülü ve dengesi bir düzeyde seyreder.
Sonra da hayatın anlamını, dünyaya getirilişinin hikmetini; nerede bulunduğunu, nereye niçin yönelip gittiğini bilir ve hayatının her saatini ilâhî rıza doğrultusunda değerlendirme gayreti içinde bulunur. Beşinci âyetle bu inceliklere işaretle, insanoğlunun yüce amaçlar, fazîletler ve mutluluklar için yaratıldığı ilham edilmektedir.[19]
Gecenin Gündüze, Gündüzün De Geceye Katılması
«Geceyi gündüze katıp bağlar, gündüzü de geceye katıp bağlar. O, göğüslerde duyulup dolaşa nı bilir.»
Kur'ân-ı Kerîm'in beş yerinde geçen bu belîğ anlatım, [20] yüksek bir hakikati haber vermektedir. Öyle ki, âyet-i kerîme insan aklına ışık tutup düşünce ufkunu genişletmekte ve bu husustaki ilâhî düzenlemeyi anlamamızı ilham etmektedir. Zira gecenin gündüze, gündüzün de geceye katılması, bir devr-i dâim şeklinde sürüp gitmekte ve böylece dünyanın hem kendi ekseni, hem de güneşin çevresinde bir elips çizerek iki ayrı harekette döndüğünü haber vermektedir.
Böylece Kur'ân on beş asır önce yirmiye yakın yerde yerkürenin hareket halinde bulunduğunu bazan çok açık, bazan kapalı şekilde bildirmektedir. Nitekim Zümer Sûresi 5. âyette «tekvîr» kelimesi kullanılarak «yûlicu» yerine «yükevviru» denilmiştir ki bu, «geceyi gündüze, gündüzü de geceye doluyor» anlamına gelmektedir. Buna, ince bezin fese sarılıp dolanmasını misâl verebiliriz ki, sonuç olarak dünyanın hareket halinde yuvarlak olduğu ortaya çıkıyor.[21]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin ve ilminin her şeyi kapsayıp kuşattığı belirtilerek beş kadar belge sıralandı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'a ve Peygamberine imân etmenin lüzumu belirtiliyor. İndirilen Kur'ân'ın insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmaya yönelik bir bilgiyle donatıldığı haber veriliyor. Sonra da üzerinde bulunduğumuz mal ve mülkün bize emaneten verildiğine işaretle, Allah yolunda harcamamız emrediliyor. Fetih'ten önce Allah için harcayan ve O'nun için savaşan mü'minlerin derecelerinin çok daha yüksek olduğuna dikkat çekiliyor. Sonra da faizsiz ödünç vermenin yararı üzerinde duruluyor.[22]
Meali:
7- Allah'a ve Peygamberine imân edin; Allah'ın sizi başkalarının yerine getirip vâris kıldığı mal ve mülkten (Allah yolunda) harcayın. Artık sizden kimler imân edip (malını Allah'ın dilediği yolda ve ölçüde) harcarsa, onlar için büyük bir mükâfat vardır.
8- Size ne oluyor ki, Peygamber, Rabbınıza imân etmeniz için sizi davet ettiği halde Allah'a imân etmiyorsunuz? Kaldı ki. O, sîzden kesin söz almıştı. Eğer cidden mü'min olmak istiyorsanız (bu davete olumlu cevap verin).
9- Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna (Muhammed'e) açık-seçik âyetler indiren O'dur. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
10- Sîze ne oluyor ki, mallarınızı Allah yolunda harcamıyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Sizden fetih (Mekke'nin fethin)den önce malını harcayıp savaşanlarla, fetihten sonra harcayıp savaşanlar bir değildir; öncekilerin derecesi bunlardan daha büyüktür. (Ama) Allah, hepsine de en güzelini (en yüksek dereceleri) va'detmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberlidir.
11- Kim ki Allah'a (O'nun İçin) faizsiz güzel bir ödünç verirse, Allah, bu ödüncü onun için kat kat artırır ve onun için güzel, şerefli bir karşılık vardır.
İlgili Hadisler
«Çokluk kuruntusu sizi oyaladı. Ademoğlu «malım, malım» der, durur. Senin malın ancak yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve tasaddukta bulunup (muhtaçları) geçindirdiğindir.» [23]
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir gün ashabına sordu ve aralarında şu konuşma geçti:
- Mü'minlerden hangisi sizce imân yönünden daha çok beğenilmeğe lâyıktır?
- Melekler.
- Melekler niçin imân etmesinler ki, onlar Rablarının yanındadırlar.
- Öyleyse peygamberler.
- Onlar da niçin imân etmesinler ki üzerlerine vahiy iniyor.
- Bizler.
- Sizler de niçin imân etmiyeceksiniz ki, ben aranızda bulunuyorum. Ama mü'minlerin imân cihetiyle en beğenileni; o kimselerdir ki, sizden sonra gelirler de sahifelerde yazılı olanları bulup ona göre inanırlar.»[24]
«Kuvvetli sağlam (bünyeli) mü'min, Allah yanında zayıf mü'minden daha hayırlı ve daha sevimlidir. Ama hepsinde de hayır vardır.» [25]
Allah'ın Birliğini Tasdik
«Allah'a ve Peygamberine imân edin..»
Âyetteki hitap mü'minleredir. O bakımdan imân edenlerin tekrar imâna çağrılması, «tahsîl-i hâsil» sayılacağından, ilim adamları bu âyette «imân edin» emrini, Cenâb-ı Hakk'ın birliğini tasdîka davet anlamına hamledip yorumda bulunmuşlardır.
Mü'minler burada üç önemli hususa davet edilmektedirler:
1- Allah'ın birliğini tasdik edip O'nu her türlü şirkten tenzihle imânı sağlıklı anlamda devam ettirmeye,
2- Allah'ın gönderdiği peygamberi tasdik edip Ona olan bu inancı sürdürmeye,
3- İnsanoğluna eğreti olarak verilen ve aslı Allah'a ait olan mal ve mülkten (muhtaçlara, Allah yolunda olanlara zekât, sadaka ve bağış şeklinde) harcamaya...
İslâm cemaati, tasdîkte kararlı, sebatlı mü'minlerle vücut bulur ve meşru sınırlar içinde en güzel, en verimli çalışıp kazanmakla, sonra da kazanılanın bir bölümünü din ve ahlâkı, sosyal adaleti ayakta tutmak ve böylece zayıf unsurları güçlendirmeğe sarfetmekle gelişir.
Âyette imândan hemen sonra «infak»tan söz edilmesi, çok anlamlıdır. Kendi kişisel çıkarını toplumun önüne geçiren ve sosyal adaletten yana hizmette bulunmayan bir mü'minin kalbinde sağlam bir tasdikin olmadığına işaret edilmekte ve Allah için harcamanın önemine parmak basılmaktadır.[26]
Mülkün Aslı Allah'a Aittir
«Allah'ın sizi başkalarının yerine getirip vâris kıldığı mal ve mülkten (Allah yolunda) harcayın.,»
Âyette «müstahlefîn» kavramını dikkate alan ilim adamları şöyle bir yorumda bulunmuşlardır: «Bu âyet, mülkün aslının Cenâb-ı Hakk'a ait bulunduğuna; ademoğlunun ancak o mal ve mülkte Allah'ın rızası doğrultusunda tasarrufa yetkili kılındığına delildir.»
Mal ve mülkün nesilden nesile, kuşaktan kuşağa mîras yoluyla geçtiğine bakılınca, herkesin eğreti olarak bir süre ona sahip olduğu ve tasarrufta bulunabildiği rahatlıkla anlaşılır.
Allah'ın mülkünde O'nun verdiği mal ve serveti O'nun emrettiği şekilde kullanmamız ve muhtaçları O'nun adına sevindirmemiz; zekât, sadaka, bağış vermek suretiyle insanları birbirine ısındırıp yardımlaşma ve dayanışmayı ayakta tutmamız elbetteki kulluğumuzun gereğidir; aynı zamanda bu, ilâhî emir ve tavsiyelerden biridir.
Şüphesiz bu emri yerine getirmenin mutlak surette ecri çok büyüktür. Yedinci âyetin son cümlesiyle, Allah için yapılan hayır ve iyiliklerin karşılıksız bırakılmayacağı bildirilmekte ve daha çok geleceğe yönelik bir yatırım olduğuna işaret edilmektedir.[27]
Akıl Ve İdrâk Her Bakımdan Sorumluluğu Gerektirir
Size ne oluyor ki. Peygamber, Rabbınıza imân etmeniz için sizi davet ettiği halde Allah'a imân etmiyorsunuz?.»
Allah'a ve peygamberine imân, akıl ve idrâke dayanır. Bu iki yetenekle erişilen sonuç, sağlam tasdiki doğurur. Doğuştan insanın ruhuna enjekte edilmiş olan «Allah ve din duygusu» ise, ruhumuzun daha önce Allah'ı tasdik düzeyinde kendisinden alınan kesin sözün özü ve mayasıdır. Böylece Cenâb-ı Hakk'ın bizden aldığı kesin söz iki yönde kendini hissettirir:
1- Cenâb-ı Hakk'ın, ruhlarımızı yarattıktan sonra «Ben sizin Rabbı-nız değil miyim?» diye sorması ve ruhların da «Evet Rabbımızsın» diye tas-dîk anlamında cevap vermesi ile,
2- İnsanı diğer canlılardan ayırıp onu akıl, zekâ, idrâk ve benzeri yeteneklerle donatması ve bu yeteneklerinden herbirinin taşıdığı ilâhî damga ile Allah'tan başka ilâh olmadığını yansıtması ile.
Onun için Cenâb-ı Hakk'ın kullarına olan teklifleri bütünüyle akıl sahiplerine yönelik bulunmaktadır.
Kâinat nizamında yer alan sayısız belgelerin, peygambere indirilen âyetlerin asıl hedefi, biz insanları inkâr, şirk ve cehalet karanlığından kurtarıp imân, irfan, ahlâk ve fazilet nuruna kavuşturmaktır. Akıl ve idrakimizi bu birbirini tamamlayan belgeler dizisine çevirip gerçeği araştırdığımız nisbette mutlu olabilir ve Allah ile aramızdaki engelleri kaldırabiliriz.
Böylece Cenâb-ı Hak, kâinat nizamında sayısı belirsiz belgelerle; peygamberine indirdiği âyetlerle ve bize ihsan buyurduğu akıl ve «tüm yeteneklerle hakkımızda ne kadar merhametli olduğunu göstermiştir. Elbetteki O'nun bu yüksek lütuf ve keremi şükürsüz ve hamdsiz kalmamalıdır.
Dokuzuncu âyetle bu gerçekler şöyle yansıtılmaktadır :
«Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna (Muhammed'e) açık-seçik âyetler indiren O'dur. Şüphesiz ki Allah, size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.»[28]
Mülk Bütünüyle Allah'ındır Ve Gerçek Vâris Odur
«Size ne oluyor ki, mallarınızı Allah yolunda harcamıyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah'ındır.»
Cenâb-ı Hakk'ın mülkünde, O'nun verdiği hayat, güç ve kudretle, akıl ve idrakle geçinmekteyiz. Kendimiz dahil neyimiz varsa hepsi O'na aittir. O halde O'nun mülkünde, O'nun nimetlerini ancak O'nun öğretisi ve hoşnutluğu uyarınca kullanmamız; indirdiği kitabın esaslarına göre değerlendirmemiz gerekmiyor mu?
Âyette «vema leküm» sorusuyla hayret ifâde edilmekte, ilâhî kurallar dışına çıkanların bu çok hatalı düşünce ve davranışlarının makul hiçbir yanı olmadığına işaretle akıl ve düşünceye seslenilmektedir.[29]
Fetihten Önce Malını Harcayıp Savaşan Bahtiyarlar
«Sizden fetih (Mekke'nin fethin)den önce malını harcayıp savaşanlarla, fetihten sonra harcayıp savaşanlar bir değildir..»
Sözü edilen fetih ya Hudeybiye anlaşmasıdır, ya da Mekke'nin fethidir. Çünkü Hudeybiye Anlaşması, dış görünümüyle müşriklerin bir baskı ve caydırıcı zaferi gibiyse de içyüzü itibariyle İslâm'ın Mekke'yi ve arkasından Arap Yarımadası'nı fethinin ilk kapısıdır.
Böylece en sıkıntılı günlerde ve ümit ışığının zahirde pek görünmediği bir dönemde malını Allah ve din uğrunda harcayıp soğuk ve sıcak savaşa katılan mü'minler övülmekte ve o cefakâr ve fedakâr kişilerin kadri yüceltilmektedir. O bakımdan fetihten sonra bu yola girenlerden daha büyük ecirlerin onlara va'dedildiği müjdeleniyor. Bununla beraber Cenâb-ı Hakk'ın her iki gruba da mükâfat ve sevabın en güzelini hazırladığına atıfta bulunularak, Allah yolunda cihâd edenlerin bizatihi değerli ve kadri yüce insanlar olduğuna dikkatler çekiliyor.[30]
Dâvaya İlk Gönül Verenler
Allah adına, din ve ahlâk uğruna paçalarını ve kollarını, her türlü sıkıntı ve tehlikeye rağmen sıvayanlar, şüphesiz her çağda övülmeğe lâyık kişilerdir. Tarih onları «Büyük Kahramanlar» diye yazar. Allah yanındaki mükâfatlan ise, pek büyük ve kalıcıdır. İşte Mekke ve Medine dönemlerinde imân eden ilk Müslümanlar o bakımdan kıyamete kadar örnek alınacak bir düzeydedirler. Kur'ân ve Sünnette onlar takdir ve tebcîl edilmektedirler.
Kutsal dâva gerçekleştikten sonra inanıp vakf-ı can ve mal edenlere de büyük ecirler va'dedilmiştir. Ama ilk adımı atan mücahidlerin derecesi elbetteki çok daha yüksektir. Zaten bir kişinin büyüklüğü, inandığı dâvaya harcadığı mesai ile orantılıdır. Malını ve canını vermekten çekinmeyip hayatı boyunca Allah yolunda hizmette bulunanları ise, tarih hep büyük insan olarak kaydetmiştir.[31]
Karz-ı Hasen
Kim ki Allah'a (O'nun için) faizsiz güzel bîr ödünç verirse, Allah, bu ödüncü onun için kat kat artırır ve onun için güzel, şerefli bir karşılık vardır.»
Bu âyet-i Kerîme inince, Ashab-ı Kirâm'dan Ebû Dahdah (R.A.) Resû-lüllah'a {A.S.) gelerek dedi ki: «Ya Resûlellah! Şüphesiz Allah bizden, gösterişten uzak kalıp malımızın iyisini sırf ilâhî rızaya erişmemiz niyetiyle en uygun cihete harcamamızı istiyor, öyle mi?» Bunun üzerine Resûlül-lah (A.S.) «Evet» diye cevap verince, Ebû Dahdah (R.A.) Ona : «Elini bana göster» dedi. Peygamber (A.S.) elini uzatınca, adı geçen düşündüğünü şöyle dile getirdi: «Bahçemi Rabbıma karz-ı hasen, (yani O'nun rızasını umarak sadaka) olmak üzere veriyorum» dedi. Bahçesinde 600 kadar hurma ağacı bulunuyordu. Aynı zamanda onun aile fertleri de o bahçede kalıyordu. Ebû Dahdah (R.A.) eşine : «Bahçeden başka bir yere taşın; onu Allah rızası için hayır cihetine sarfedilmek üzere bağışladım» deyince, eşi sevincini belirterek: «Çok kârlı bir alış-veriş» dedi ve vakit kaybetmeden bahçeden başka bir yere taşındı. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurdu : «Cennet'te nice inci ve yakuttan olan hurma ağaçlan dallarını Ebû Dahdah için sarkıtmış bulunuyor.» [32]
«Karz-ı Hasen» terkibi Kur'ân'da, başta Bakara, Mâide, Hadîd, Teğa-bün ve Müzzemmil sûrelerinde olmak üzere yedi yerde geçmektedir. Bu terkip, İslâm Hukukunda «Faizsiz ödünç» hakkında daha çok yaygın şekilde kullanılmışsa da, burada malın iyisinden, beğenileninden sırf Allah rızası gözetilerek yapılan yardım, hayır ve sadakaya delâlet etmektedir. Nitekim bu âyetin ne gibi bir mana ve hükme delâlet ettiği hakkında Hz. Ömer'e (R.A.) sorulduğunda : «Bu Allah yolunda infaktır.» dedi.
Bununla beraber ilim adamlarının bu terkip ve kavramla ilgili yorumları az farkla da olsa biraz değişiktir:
a) Kelbîye göre: Allah rızası gözetilerek gönül hoşnutluğuyla verilen sadakadır.
b) Ebû Hayyan'dan yapılan rivayete göre: «Sübhanellahi ve'l-hamdu lillâhi velâ ilahe illâllahu vallahü ekber» demektir.
c) Hayırlı işlerdir.
Ayrıca ilim adamlarından bir cemaate göre: Bir karzın «hasen» olabilmesi için kendinde şu on vasfın bulunması gerekir:
1- Malın helâl kazançla veya helâl bir yoldan elde edilmiş bulunması,
2- Malın en iyisinden seçilip verilmesi,
3- Kendi ihtiyacı bulunduğu halde hayır işlerine sarfetmeyi ön plâna alması,
4- Yapılan hayrın, en ook muhtaç durumda olana veya en çok ihtiyaç duyulan eihete sarf edilmesi,
5- Mümkün olduğu kadar yapılan hayrın gizli tutulması,
6- Yapılan hayrın başa kakılmaması,
7- Her türlü gösterişten uzak kalıp sırf Allah'ın hoşnutluğuna erme niyetiyle verilmesi,
8- Yaptığı hayrı ve iyiliği, çok az bile olsa, azımsamaması,
9- En çok sevdiği malından çıkartıp vermesi,
10- Verdiği sadaka ve yaptığı hayır ile kendini aziz ve şerefli; fakiri aşağı ve hakîr görmemesi..
İşte böylesine iyi niyetle ilâhî rıza gözetilerek verilen bir sadaka ve yapılan bir hayrın Cenâb-ı Hak karşılığını kat kat vereceğini va'detmekte-dir. Şüphesiz bir fani için böyle bir va'de mazhar olma şereflerin en üstünü sayılır.[33]
Faizsiz Ödünç
İslâm bütün esas ve prensipleriyle kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma ve aynı zamanda sınıf farkını ve kavgasını giderme; toplumda huzur ve güven havasını hâkim kılma dinidir. Meşru olan maddî kazanoı mubah kabul ettiği gibi, hemen her konuda manevî kazanca da geniş yer vermiş ve her şeyi maddeyle ölçmenin doğru olmayacağını belirtmiştir.
Karşılığı yalnız Cenâb-ı Hak'tan beklenerek verilen sadaka, yapılan iyilik ne kadar muhterem ve mübarekse, faizsiz verilen ödünç de o nisbette, hattâ fazlasıyla kutsaldır ve mübarektir.
O bakımdan «karz-ı hasen» denilince, bir de başlangıçta ödünç, sonunda ise, «bey'-i sarf» (faizsiz olarak nakdi nakde satmak) manası söz konusudur. Böylece «karz-ı hasen» kavramı yer aldığı cümleye ve bağlı bulunduğu konuya göre mânalandırılır ve hüküm ifade eder. Konumuzu oluşturan âyette ise, daha çok malın iyisinden, beğenileninden Allah için, O'nun yolunda harcama anlamına gelmektedir.
Allah daha iyisini bilir.
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, imânda sebat etmenin gereği üzerinde duruldu. Fetihten önce malını Allah yolunda harcayıp cihad edenlerin derece bakımından daha yüksek olduğu belirtilerek insanlığın kurtuluşu ve saadeti uğruna harcanan mal ve servetin büyük ecirlere, kalıcı mükâfatlara sebep olacağına değinildi.
Aşağıdaki âyetlerle, imân temeli üzerinde salih amellerde bulunarak Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihâd edenlerin âhiret gününde nura kavuşacakları müjdeleniyor ve imanla küfür arasında mekik dokuyan münafıkların o gün nasıl hüsrana uğrayacakları, önlerini aydınlatacak hiçbir nurlarının olmayacağı haber veriliyor ve onlarla inkarcı sapıkların varacağı yerin cehennem olacağına atıf yapılıyor.[34]
Meali:
12- O gün mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarcasına seyrederken görürsün. Bugün size müjde; altlarından ırmaklar akan, içinde devamlı kalıcıları olacağınız Cennetler vardır. İşte bu, büyük bir kurtuluştur!
13- O gün, ikiyüzlü dönek erkeklerle ikiyüzllü kadınlar, imân edenlere derler ki: «Bizi gözetip bekleyin, nurunuzdan biraz edinelim.» Onlara : «Geriye dönün de nûr arayın!» denilir. Sonra da aralarına kapısı bulunan bir sûr çekilir; iç tarafında rahmet, dış tarafında o cihetten yana azap vardır.
14- İkiyüzlü dönekler, mü'minlere: «Biz sizinle beraber değil miydik?» diye seslenirler. Onlar da: «Evet, beraberdik, ama siz kendinizi fitne unsuru yaptınız; (mü'minlerin başına gelmesini istediğiniz kötülüğü ve kurduğunuz tuzağı) gözleyip şüphe içinde kaldınız. Kuruntularınız sizi iyice aldattı. Allah'ın emri (azabı) gelinceye kadar bu hâliniz devam etti. Aldatıcı azgınlar sizi Allah'a karşı aldatıp ay arttılar.
15- Artık bugün ne sizden, ne de küfre sapanlardan fidye (kurtuluş akçesi) alınmaz. Varıp kalacağınız yer Cehennem'dir, sizin dostunuz, arkadaşınız ateştir. Ne kötü varış yeridir orası!
İlgili Hadisler
«Kıyamet gününde secde etmek üzere ilk İzin verilecek olan kişi ben olacağım. Başımı secdeden kaldırmam için de yine ilk izin verilecek olan benim. Secdeden başımı kaldırdığımda, önüme, arkama, sağıma ve soluma baktığım zaman ümmetler arasında kendi ümmetimi tanırım.»
Bunun üzerine bir adam sordu:
- Ya Resûlellah! Ümmetler arasında tâ Nuh (A.S.)dan senin ümmetine gelinceye kadar gelip gecenler hayli çoktur; onların arasında kendi ümmetini nasıl tanıyabileceksin?
Efendimiz ona şu cevabı verdi:
- Onları, kollarında, ayaklarında ve alınlarında (parıldayan) abdestin bıraktığı izden tanırım. Bu hal ve görünüm onlardan başka hiçbir ümmette mevcut değildir. Hem onları, amel defterleri sağ taraflarından verilmekle, simalarındaki alâmetle ve önlerinde seyreden nurlarıyla da tanırım.» [35]
«Şüphesiz ki şanı yüce Allah, kıyamet gününde kullarının (günah ve kusurlarını) örterek onları (iyi ve kötü sıfatlarıyla değil) adlarıyla çağırır. Sırat üzerinde ise, her mü'mine ve her münafıka birer nur verir. Tam Sırat üzerine gelip dizilince Allah münafıkların nurunu alır. Bunun üzerine münafıklar : «Bizi gözetip bekleyin de sizin nurunuzdan edinelim (yararlanalım)» derler. Mü'minler ise şöyle duâ ederler: «Ey Rabbımız! Nurumuzu bize tamamla...» İşte o esnada hiç kimse kimseyi hatırlayamaz.» [36]
Âhiret Gününde Mü'minlerin Münafıklardan Ayırt Edilmesi
«O gün mü'min erkekleri ve mü'min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında koşarcasına seyrederken görürsün..»
İnsan dünya hayatında gerçek rengini ve duygu ile düşüncelerini gizleyebilir. Dışından mü'min, içinden kâfir nice kimseler var ki renklerini hemen tesbit etmek mümkün değildir. Zaten en zor anlaşılan, İçyüzü ve karakter yapısı en zor bilinen canlı, insandır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın câri sünnetlerinden biri de; kişi, işlediği zulüm ve ahlâksızlığını, inkâr ve azgınlığını artırmadıkça onun kusurlarını gizleyip açığa vurmaması ve dönüş yapar diye ona mühlet vermesidir.
Allah'ın «settar» sıfatı, bu sünnetin tecellisinin ana kaynağıdır. Kıyamet gününde ise, artık insanların birbirinden seçilip ayırt edilme dönemidir. Renkler ve karakterler olduğu gibi ortaya çıkar. Öyle ki, her kişi taşıdığı niyet, inanç ve bulunduğu hal üzere ölür ve öldüğü hal üzere kabrinden kalkar. Suçlu günakârlar simalarından bilinirler.
Böylece dünyada içini ve dışını imân ve sâlih amellerle aydınlatan mü'minler, iyi-yararlı amelleri oranında bir nura kavuşurlar ki o nur onların önünü aydınlatır. Dünyada içini küfür ve nifakla karartıp dışını aydınlık gibi göstermeye çalışan ikiyüzlü döneklerin bu ameline ve niyetine uygun bir ceza uygulanır: Sırat üzerinde kendilerine verilen nurun alınması bunun ilk belirtilerinden biri sayılır.
Dünyada mü'minleri aldatmaya çalışıp içindeki küfür ve nifakı İzhar etmiyen bu döneklerin, âhiret gününde mü'minlerin nurundan yararlanma istekleri karşılıksız kalır ve onlarla mü'minler arasına kapısı, olan bir sur konulur; mü'minlerden yana olan yüzü rahmettir, kâfir ve münafıklardan yana olan yüzü azaptır. Böylece Cennet ile Cehennemi birbirinden ayıran ve fakat kemiyet ve keyfiyeti bizce tam anlamıyla bilinmeyen bu duvar, mü'minlerin içindeki İmân nuruna uygun bir rahmet yansıtırken, münafıkların kalplerinde gizledikleri nifak ve şikaka uygun bir azap ortaya koyar.[37]
Müminlerle Beraber Olduklarını İddia Eden Münafıkların Gülünç Hali
“O gün ,iki yüzlü dönekler, mü'minlere: «Biz sizinle beraber değil miydik?» diye seslenirler. Onlar da : «Evet, beraberdik, ama siz kendinizi fitne unsuru yaptınız..» derler.»
Nurları karanlığa gömülen münafıkların mü'minlerden nur iktibas istekleri karşılıksız kalınca, «Biz dünyada sizinle beraber değil miydik?» diye ilgi beklerler. Bunun üzerine mü'minler onların içyüzünü beş madde halinde açıklayarak sıralarlar:
1- Siz kendinizi devamlı fitne ve fesat unsuru ve aracı yaptınız.
2-Bizlere kurduğunuz fitne tuzağına düşmemizi hep beklediniz ve bir türlü şüphe atmosferinden sıyrılmaya çalışmadınız,
3- Kuruntulara kapıldınız ve kendi kendinizi iyice aldatıp mahvettiniz,
4--Ne dönüş yapjınız, ne de yapmayı düşündünüz; ölüm gelinceye kadar ikiyüzlülüğünüzü, nifak ve şikakınızı sürdürdünüz,
5- Sapık azgınlar, inkarcı nankörler sizi de Allah'a karşı kuruntuya, boş vaadlere boğup aldattılar. Kendi aklınızı ve idrâkinizi doğruyu bulmada kullanmadınız; sapıkların, fitnecilerin peşine takıldınız.
İşte bu kötü düşünce, niyet ve fena amellerinizden dolayı dört kötü sonuçla cezalandırılıyorsunuz:
1- Bugün hiç kimseden, ne sizden, ne de sizi ayartan kâfirlerden kurtuluş akçesi kabul edilmez. O gibi hileli ve kirli işler dünyada bir bakıma geçerliydi.
2- Kalacağınız yer Cehennem'dir. Onun azap ateşini dünyada toplayıp beraberinizde getirdiniz. Böylece kendi ateşinizde yanacaksınız.
3- Sizin bugün dostunuz ve yakınınız sadece ateştir. Çünkü dünya hayatında hep bu ateşe lâyık olan kimselerle dostluk ve yakınlık kurdunuz.
4- Varıp yerleşeceğiniz yer,çok kötü bir yurttur.
Âhiret âleminde meydana geleceği muhakkak olan bu düşündürücü ve yönlendirici tablo ve safhaların anlatılması, mutlak rahmeti yansıtmakta ve inkarcılarla münafıkların ölmeden önce daldıkları gafletten uyanmalarına yönelik bir hikmeti aksettirmektedir.[38]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, All"h "olunda mallarıyla canlarıyla cihâd edenlere âhirette hazırlanan ecir ve mükâfattan söz edildi. Münafıkların nasıl hüsrana uğrayacakları en uyarıcı tablosuyla gözler önüne konuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, mü'minlerin Allah'ı saygı ile anmaları konu ediliyor ve Kitap Ehli olan Yahudi ve Hıristiyanların durumuna düşmemeleri hatırlatılıyor. Kıyametin mutlaka meydana geleceğine değinilerek ölgün hale gelen toprağın inen yağmurla harekete geçirilmesi ve yeniden bitkileri yeşertip fışkırtması buna misal veriliyor. Sonra da Hakk'ı tasdik edip Allah yolunda malının en iyisini ve beğenilenini harcayanlar müjdeleniyor.[39]
Meali:
16- O imân edenlerin kalplerinin Allah'ı saygıyla, korkuyla anmaları, O'ndan inen hakka (bağlanmaları) zamanı gelmedi mi? Ve sakın mü'min-ler, kendilerine daha önce kitap ver1 -'ar gibi olmasınlar, Onların üzerlerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Ve çoğu da ilâhî sınırları aşan yozmuş kişilerdir.
17- Bilin ki, Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Gerçekten Biz, size âyetleri (belgeleri) bir bjr açıkladık. Ola ki aklınızı kullanırsınız.
18- Şüphesiz ki sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınların ve (onlardan) Allah'a (O'nun rızasını arzulayarak) faizsiz ödünç verenlerin (ecirleri) kat kat verilir ve onlar için göz ve gönül dolduran karşılık vardır.
19- Allah'a ve Peygamberine dosdoğru imân edenler var ya, işte (hakkı) tasdîk edip doğruluğu huy edinenler, Rabları yanında (O'nun adına) şahadette bulunanlar (veya O'nun yolunda şehîd olanlar) bunlardır. Kendilerine mükâfatları ve aydınlıkları vardır. Bizim âyetlerimizi inkâr edip yalanlayanlar ise, işte onlar Cehennem'in arkadaşları ve dostlarıdır.
İniş Sebebi
Süfyan es-Sevrî'nin el-Mesûdî'den, onun da el-Kasım'dan yaptığı rivayete göre : Ashab-r Kirâm'a az da olsa bir uyuşukluk ve gevşeklik arız olmuştu. Onlar bu hallerinden hiç de memnun değillerdi. O bakımdan Hz. Peygamber'e (A.S.) baş vurup: «Ya Resûlellah! Bize (bizi canlandırıp hareket verecek) bir şey buyur» diyerek arzularını belirttiler. Bunun üzerine Yusuf Sûresi'nin baş kısmındaki «Sana bu Kur'ân'ı vahyetmemizle kıssaların en güzelini anlatıyoruz» mealindeki âyet indi. Sonra yine Ashab-ı Kirâm'a bir uyuşukluk ve gevşeklik arız oldu. Onlar yine Peygamber'e (A.S.) baş vurup, «Ya Resûlellah! Bize bir şey emret» diyerek istekte bulundular. Bunun üzerine Zümer Süresindeki şu âyet indi: «Allah sözün en güzelini indirdi; birbirine benzer, uyumlu, ahenkli ikişer ikişer, tekrar ede ede bir kitap.. Rabbından saygı ile korkanların ondan derileri ürperir; sonra da
hem derileri, hem de kalpleri Allah'ın zikrine yumuşar. Bu, Allah'ın doğru yolu gösteren rehberidir. Dilediğini onunla doğru yola iletir. Allah kimi sapıklık içinde bırakırsa, onun için doğru yolu gösteren yoktur.»
Bunun ardından yine ashapta bir üşengeçlik, uyuşukluk başladı. Peygamber'e (A.S.) baş vurdular ve: «Ya Resûlellah! Bize bir şey emret» dediler. Bunun üzerine konumuzu oluşturan 16. âyet indi.[40]
İlgili Hadisler
«Şüphesiz ki Cennet ehli, üst tarafta yüksek çardaklarda oturanları, doğu, ya da batı ufkundaki parlak yıldızı gördükleri gibi görürler. Bu da aralarındaki farklılıktan ileri gelir.»
Bunun üzerine soruldu :
— Ya Resûlellah! Sizin sözünü ettiğiniz konaklar herhalde peygamberlere aittir; başkaları o makamlara erişemez?
Efendimiz şu cevabı verdi:
— Hayır, canımı elinde tutan zata yemin ederim ki, o makamlarda Allah'a dosdoğru imân edip peygamberleri tasdîk eden kişiler bulunurlar.» [41]
«Şehidler dört (derece üzere)dir:
1- İyi, sağlam inançlı mü'min kimse düşmanla karşılaşırken de Allah'ın varlığını, birliğini tasdîk eder bir halde öldürülürse, işte o kıyamet gününde, diğer insanların gözlerini yukarıya doğru kaldırıp (makamına parlak yıldıza baktıkları gibi) bakacakları kimsedir.
2- Yine iyi ve doğru inançlı mü'min kimse düşmanla karşılaşır da korkudan derisi sanki diken ağacına vurulmuş gibi olur; derken bilinmedik bir ok gelir de onu öldürür. İşte bu adam ikinci derecededir.
3- Mü'min bir kimse iyi amellerle kötü amelleri birbirine karıştırır; derken düşman ile karşılaşır; Allah'ı tasdîk eder ve bu halde iken öldürülür. Bu, üçüncü derecede olandır,
4- (Günah ve haksızlıkta bulunmak suretiyle) kendine yazık eden mü'min bir adam, düşman ile karşılaşır da Allah'ı tasdîk eder halde öldürülür. Bu da dördüncü derecede olandır.» [42]
Mü'min Hep Uyanik Ve Cihâda Hazırdır
O imân edenlerin kalplerinin Allah'ı saygıyla, korkuyla anmaları, O'ndan inen hakka (bağlanmaları) zamanı gelmedi mi?.»
«Mü'min» sıfatı, insana verilen en güzel isimlerden biridir. Bu sıfat imânın bütün şartlarını, vecibelerini kendinde taşır. O bakımdan böyle bir sıfatı kendinde taşıyan kimse, az bir başarı ve kısa dönemli bir fetihle; gelip geçici bir teblîğ ve irşatta bulunmakla yetinmez. Kalbinde sevgi ve saygıyla taşıdığı «Tevhîd İnancı» ve «ı-ıakk'ın rızası», onu devamlı harekete geçiren itici bir kuvvettir.
Bu -kuvveti kaybeden veya ihmal eden mü'min amacı bırakıp araçla vakit geçiriyor, havaî şeylerle gönül eğlendiriyor demektir.
Nitekim hicretten sonra sıkıntılı günler geride kalmıştı. Bedir Sava-şı'nda sağlanan parlak zafer onlara güven vermişti. Oysa bütün bunlar cihâd, teblîğ ve irşadın; tek kelimeyle Allah'ın dinine ciddi hizmetin ilk adımları idi; mü'minleri daha nice savaşlar, mücadeleler, teblîğ ve irşad hizmetleri beklemekteydi. Büyük davanın üstün hizmet ve gayretler beklediğini unutmamak gerekirdi. Ashab-ı Kirâm'dan bir kısmı görevi bitirmiş gibi kendini dünya hayatına verip daha çok ev halkıyla meşgul oluyor, İslâm'ın yayılma stratejisini unutuyordu.
Bunun üzerine konumuzu oluşturan 16. âyet bir uyarı anlamında indi ve kendi dinlerini, kitaplarını unutup dünya nîmetlerine dalan Yahudi ve Hıristiyanların bu yüzden sapıtıp canlılıklarını kaybettikleri; dinin ruhundan ve mayasından kopup madde cenderesine girdikleri ibretli bir misal olarak hatırlatıldı.[43]
Tebliğ Ve İrşad Şuurunun Dumura Uğraması
İslâm ve O'nun kutsal kitabı Kur'ân, bütün insanların ortak değeri ve Allah'ın insanlardan yana son mesajıdır. Bu değerin, hikmet ve amacına uygun düzeyde tutulması şarttır. Onun için de ciddi eğitim ve öğretime; teblîğ ve İrşadı ilâhî metoda göre devam ettiren fedakâr mücahidlere büyük ihtiyaç vardır. Bu bakımdan diyebiliriz ki, bu yüce hizmeti sistemli, plânlı ve programlı günün şartlarına ve gelişmekte olan sosyal yapıya uygun sürdürmek farzdır. Zira bu konuyla ilgili ilâhî emirler vücubu gerektirmektedir. Bu şuurun zayıflaması veya gönüllerden silinmesi, İslâm'ı zayıflatır ve milletler Allah'ın son seslenişinin estirdiği rahmet havasından mahrum bırakılır.
Onun için âyette Ashab-ı Kirâm'a yapılan ilâhî uyarı, kıyamete kadar bütün mü'minleredir de.. Özellikle günümüzde hak rızası uğruna istirahatı terkedip, Kur'ân-ı Kerim'in çağımızın gerçeklerine ışık tuttuğunu ve her yönüyle çağın ve gelişmekte olan ilmin önünde yürüyerek insanlığa muhtaç bulunduğu gönül devasını uzattığını bilimsel olarak ortaya koymak ve genç kuşaklara bu hakikatleri en metodlu şekilde anlatmak dinî ve insanî vecibedir ve bu vecibeyi yerine getirecek bilgili mübelliğ ve mürşitlere büyük hizmetler ve sorumluluklar düşmektedir.
Unutmamak gerekir ki, insanlığın hayrına yönelik hiçbir dava ve olay kendiliğinden yürümez. Yürütenler ise, biraz başarılı olduktan sonra gevşeyip! yürütme faaliyetini durdururlarsa, çok geçmeden hem kendilerinin, hem de inanan cemaatin kalbi katılaşmaya yüztutar. Nitekim Cenâb-ı Hak, kendilerini bu çizgiye getiren Yahudi ve Hıristiyanların dinî ahlâktan kopup maddeyi nasıl ilâhlaştırdıklarını misâl vermekte ve sadece maddî refahın yeterli olmadığına işarette bulunmaktadır.[44]
Allah'ın İhya Kanunu Sistemli Faaliyet Halindedir
«Bilin ki-Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Gerçekten biz size âyetleri (belgeleri) bir bir açıkladık. Ola ki aklınızı kullanırsınız.»
Yeryüzünün her yıl ölümünden sonra diriltilmesi, Cenâb-ı Hakk'ın bu hususta koyduğu ihya kanununun devamlılığını ve sistemli faaliyetini gösterir. İnsan kalbi de manevî toprak olarak böylesine sistemli şekilde irşad edilip ilâhî rahmetin nesimiyle harekete geçirildiği takdirde, dirilip canlılık kazanır ve her mevsimde yararlı ürünler verir.
Şüphesiz bu benzetme ve nefis misal akla ışık tutmakta; irşad, öğüt ve eğitimin önemini yansıtmaktadır. Nitekim âyetin sonunda «Ola ki aklınızı kullanırsınız» cümlesi bu gerçeği vurgulamaktadır.
Gönüller, ilâhî irfanla aydınlatılınca, midesi boş olan muhtaçların zarurî ihtiyaçlarını karşılamak müslüman zenginlerin görevi olarak ortaya çıkmakta ve böylece ruhî gıdalandırmakla midenin ihtiyacını karşılamak paralellik arzetmekte; ikisi arasında denge kurulmaktadır. Zira insan iki şey ile yaşayıp ezelî plânda takdîr edilmiş vakte kadar varlığını sürdürür: Ruhunu dosdoğru imân ve onun tabii ürünü olan sâlih amelle; bedenini zinde tutacak maddî gıdalarla yaşatır. Birini ihmal, denge ve düzeni bozar. O bakımdan Kur'ân-ı Kerîm ile kalp ve kafalar aydmlatılırken, Allah için muhtaçlara vermemiz de emrediliyor. Aynı zamanda böyle bir yardımın kat kat mükâfat göreceği müjdeleniyor.
Öyle ki, bir yandan zekât ve sadaka, diğer yandan faizsiz ödünç, hem kişinin ruhla bedeni, hem de toplum bünyesinde fakirle zengin arasında sağlam köprü oluşturur. Bunun karşılığı ise, 18. âyetin sonunda açıklanan «ecr-i kerim»dir.[45]
Allah'a Ve Peygamberine İmân Edenlerin Derecesi
«Allah'a ve peygamberine dosdoğru imân edenler var ya, işte (hakkı) tasdik edip doğruluğu huy edinenler... bunlardır. Kendilerine mükâfatları ve aydınlıkları vardır..»
Kur'ân, Allah'a ve O'nun peygamberine dosdoğru imân edenleri iki güzel vasıfla övmekte ve buna karşılık âhirette onlara, biri mükâfat, diğeri nur olmak üzere iki lütuf ve rahmet kapısı açılacağını müjdelemektedir.
Sıfatlardan biri «sıddîk», diğeri «şehîd»dir. Birinci sıfat, imânın sadakat ölçüleri içinde kabule şayan olacağına; ikincisi, Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed'in (A.S.) hak peygamber olduğuna şehadetle imânın devamlılık göstereceğine delâlet etmektedir.
Diğer yandan bu âyetle, mü'minlerin hem Peygamber, hem de kendilerini irşad edenler lehine şahitlikte bulunacakları da ayrı bir yorum olarak belirtilmiştir.
Şüphesiz sıddîkler ve şehitler kafilesinin başında, İslâm'a ilk girenlerden sekiz kişi bulunmaktadır: Ebû Bekir (R.A.), Ali (R.A.), Zeyd (R.A.), Osman (R.A.), Talha (R.A.), Zübeyir (R.A.), Sa'd (R.A.), Hamza (R.A.) ve Hattab oğlu Ömer (R.A.).
Mukatil b. Hayyan diyor ki:
«Gerçek anlamda «sıddîkler», Resûlüllah'a (A.S.) imân edip bir an olsun Onu tekzibi düşünmeyenler ve hatırından geçirmeyenlerdir. Ebû Bekir Sıddîk bu düzeyde olanların başında gelir.»
İnkâr ve yalanlamaya gelince, bu hiçbir zaman imân, sadakat ve şehadetle birleşemez. O sebeple hakkı inkâr ve yalanlamakla ömrünü noktalayanlar hem kendi ruhlarını katletmiş, hem de ateşlerini beraberlerinde götürmüşlerdir. 19. âyetin son cümlesi bu hususu belirtmekte ve gereken uyarıda bulunmaktadır.[46]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, imânın sadakatle asıl hedefine ulaşabileceği üzerinde duruldu. Arkasından ilâhî kudretin mutlak tasarrufuna değinilerek ihya kanununun işler halde olduğu belirtildi. Sonra da Allah'a ve Peygambere imân edenlerin derecelerine atıf yapılarak aydınlatıcı bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatının geçici olduğuna dikkatler çekilerek, onunla övünüp böbürlenmenin doğru olmayacağı hatırlatılıyor. Her şeyin' muvakkat olduğu, gönül verip bağlandıklarımızın, -Allah rızası düzeyinde cereyan eden sevgi ve bağlılıklar müstesna- birgün çer-çöp misali sönüp gideceği ve asıl gönül verilecek hayatın âhiretteki sonsuz saadet yurdu cennet olduğu haber veriliyor.[47]
Meali:
20- Bilin ki, dünya hayatı oyun ve eğlenceden, süsten, aranızda övünme ve böbürlenme aracı olmaktan; mal ve evlâdı çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, ekini ziraatçıların hoşuna giden yağmura benzer. Sonra o ekin kurur da onu sararmış görürsün. Sonra da çer-çöp hâline gelir. Âhi-ret'te şiddetli azap ve Allah'tan bol bağışlama ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı ise, aldatıcı bir yararlanma ve geçimlikten ibarettir.
21-Rabbınızdan bol bağışlanmaya ve eni gökle yer genişliği gibi olup, Allah'a ve Peygamberine imân edenlere hazırlanan Cennet'e koşuşup yarışın. Bu, Allah'ın öylesine büyük ve geniş lûtfu, bol ihsanıdır ki dilediğine verir. Allah, büyük lutûf ve ihsan sahibidir.
İlgili Hadîsler
«Cennette bir değneğin işgal edeceği yer, dünyadan ve ondaki mevcut şeylerden daha hayırlıdır.»[48]
«Cennet size ayakkabınızın bağcığından daha yakındır. Cehennem de öyle..» [49]
«Muhacirlerin fakirleri dediler ki: «Ya Resûlellah! Çokça mal sahipleri ecirlerle, yüksek derecelerle ve kalıcı nimetlerle gittiler.» Peygamber (A.S.) onlara : «Neymiş o ecirler ve dereceler» diye sorunca, onlar şu cevabı verdiler: «Bizim namaz kıldığımız gibi zenginler de namaz kılıyor, oruç tuttuğumuz gibi, onlar da oruç tutuyor, ama onlar sadaka veriyor, biz veremiyoruz; onlar köle azâd ediyor, biz edemiyoruz.»
Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) onlara şöyle buyurdu: «Sizi bir şeye irşad edeyim mi ki, onu işlediğiniz zaman kendinizden sonrakilerin önüne geçmiş olursunuz ve hiçbir kimse sizden daha üstün olamasın, ancak sizin işlediğiniz gibi işleyen müstesna? Her (farz) namazın arkasından 33'er defa teşbih, tekbîr ve tahmîdde bulunursunuz.»
Râvî diyor ki: Fakir muhacirler dönüp şöyle dediler: «Mal sahibi olan kardeşlerimiz bizim yaptığımızı duyup onlar da öyle yaptılar.» Resûlüllah (A.S.) onlara: «Bu, Allah'ın bir fazl-u keremidirki dilediği kimseye verir.» buyurdu. [50]
Dünya Hayatının Anlam Ve Hikmeti
«Bilin ki, dünya hayatı oyun ve eğlenceden, süsten, aranızda övünme ve böbürlenme aracı olmaktan; mal ve evladı çoğaltma yarışından ibarettir.»
Yukarıdaki âyetle dünya hayatının bir bakıma anlam ve hikmeti dört madde halinde özetlenmekte ve gönül bağlamaya değer olmadığına işaret edilmektedir:
1- Çocukların sokakta veya boş bir arsada toplanıp oynadığı ve akşam olunca da yaptıkları şeyleri yıkıp evlerine döndükleri gibi, dünya hayatı da iyi düşünebilenlere göre böylesine bir oyuncaktan ve oyalanmaktan başka bir şey değildir. Ömrün akşamı olunca her şeyi yüzüstü bırakıp âhiret evine göç edilmekte ve dünyalıktan her şey başkalarına bırakılmaktadır.
2- Eğlenceli vakitler geçiren,eğlendirenleri hayranlık, seyreden kimselerde saat dolunca, oyalanıp neşelendikleri sahneyi bırakıp evlerine dönerler. Gerçek anlamıyla ve hikmetiyle dünya hayatı bundan farksızdır. Onu kendine amaç ve hedef seçenler, bir süre zevklerini, iştihalarını tatmine çalışırlar, gönüllerince eğlenip keyiflenirler; henüz tam tadını almadan, sonuca varmadan, zevkine doymadan kabir kapısına gelip dayanırlar.
Kız çocukları nasıl birtakım süs eşyasıyla oyalanıp avunurlarsa, dünyanın hemen her nîmeti, âhirete inanmayanlar için avundurucu birer süsten ibarettir. İnananlar için ise, her nîmet, Allah'ı ve âhireti hatırlatan ayrı bir belge ve delildir.
Dünya hayatı, onu tek hedef seçenler için övünme ve böbürlenme araoı kabul edilir. Oysa her şey fâni, Allah ise bakidir. Övünmeye ve-sîle olan şeylerden bir bir ayrılmak mukadderdir. Geriye iyilik ve kötülükten başka bir şey kalmaz.
Her gün kabir çukuruna indirdiğimiz ölüler Kur'ân'ın bu beyânının açık misâlleri ve kesin delilleri değil midir?[51]
Mal Ve Evlâdın Çokluğuyla Övünmeler
Cenab-ı Hak, dünya hayatıyla ilgili nefis bir misal vermektedir: Ziraatçıların hoşuna giden yemyeşil ekin çok geçmeden sararıp çer çöp haline gelir.
İnsan hayatıyla, yeryüzünde yetişen bitkiler arasında kurulan bu benzerlik, çok düşündürücü bir teşbihtir ki her yanı ve yönüyle uyarıcı ve yönlendiricidir.
Mevsimi gelince umutla beklenen yağmur yağar, yeryüzü kabarıp taşıdığı tohum ve kökleri harekete geçirir; derken bitkiler yeşerip boy vermeye başlar. İlâhî kudret plânını görmeyen ve hangi ellerin bunları harekete geçirdiğini idrâk etmiyen maddeci sapıklar: «Doğa cömert davranıp yüzümüzü güldürdü» diyerek bol nimete kavuşacaklarını düşünürler ve böbürlenirler. Çok geçmeden yemyeşil bitki örtüsü sararır ve ardından kuruyup çer-çöp haline gelir. O halde yeşilliği, güzelliği devam etmeyip kurumaya mahkûm olanla yetinmeyip, hiç solmayacak, hep taze kalacak ebedî nîmetlere erişmek için ciddi şekilde çalışıp hazırlanmak daha akıllıca sayılmaz mı? Hem bitkilerin canlı bir hayattan sonra sararıp ölmesi bir gerçeği haber vermiyor mu? Onu öylesine bir programa bağlayan yüce kudret insan hayatını başı boş mu bırakmıştır? Bu mümkün müdür?
Böylece dünya nimetlerini gerçek amaca ulaşabilmek için meşru yoldan kazCıuııak mutlaka faydalıdır. Bunun aksine bir yol izlemek nefsin tuğyanını kamçılamaktan başka bir şeye yaramaz.
Sonuç olarak âyetin delâletinden öğreniyoruz ki, insan hayatı da bitki-lerinki gibi üç dönemden ibarettir: Çocukluk, gençlik ve yaşlılık.. Bu kadar değişken ve çabuk yıpranan bir ömür gerçek anlamda mutluluğa ermiş sayılmaz. Ancak o her dakika ve dönemiyle ilâhî talimat doğrultusunda değerlendirildiği takdirde gerçek mutluluğa yönelmiş olur.
İlgili âyetle bu incelik ilham edilmektedir. Aynı zamanda kişilerin kendi dünyalarını anlayıp değerlendirdikleri nisbette paylarını alabileceklerine kapalı şekilde atıfta bulunulmaktadır. Öyle ki, ömrün sonu ya ilâhî rahmet ve mağfiretle, ya da şiddetli azaba kapı açarak noktalanır.
Şüphesiz dünya hayatı bütün hikmet ve felsefesiyle âhiret hayatına hazırlanma ve yaratılışın anlamını öğrenip kavrama dönemidir. Bütün nimetleri bu hazırlanmaya yardımcı araçlardır. Onu, sözü edilen hikmetin dışında anlamak ve değerlendirmek ise, aldatıcı bir geçimliğe sonsuz ve ger-cek hayatı feda etmek olur.[52]
Gökle Yer Genişliği Kadar Bir Cennet
«Rabbınızdan bol bağışlanmaya ve eni gökle yer genişliği gibi olup, Allah'a ve Peygamberine imân edenlere hazırlanan cennete koşuşup yarışın..»
İlâhî rahmetin tezahürü olan Cennet'in büyüklüğü hakkında kısa bilgi veriliyor. Ancak burada «semavat» denilmiyor da bunun tekili olan «semâ» deniliyor. Müfessirlerin çoğuna göre, tekil olarak kullanılan «arzsa karşılık «semâ»da tekil kullanılmıştır. Bize nisbetle yerkürenin fevkinde olan ve onu her tarafından kuşatan «Dünya Seması» kasdedilmiş olabilir. Şüphesiz bugünkü teknik imkânlarla da bu semanın sınırlarını belirlememiz mümkün değildir. Yedi semânın mevcudiyeti nass-ı Kur'ân ile sabittir. Bizim görebildiğimiz yıldızların birinci semayı oluşturduğunu söylememiz bir yorumdan öteye geçmez.
Âyetten çıkaracağımız sonuç şu olabilir:
Cennet Arş'ın altındadır, yani Arş ona tavan görünümündedir. Arş'ın büyüklüğü ise, yedi kat göğü aşmaktadır. Aynı zamanda beşer ilminin ve teknik imkânların erişemiyeceği kadar uzaktadır.
Kürsî konusuna gelince : Arş'tan sonra en büyük varlıktır. Nitekim Bakara Sûresi'nde geçen «Âyetü'l-Kürsîsnin tefsîrinde Kürsî'nin yedi kat gökten ve yerden geniş olduğu belirtilerek gereken açıklu...*. yapılmıştır. Cennetler ise, Kürsî'den sonra üçüncü derecede bir büyüklük arzetmek-tedir. Cennetliklerden herbir kişiye gözünün görebileceği genişlikte yurt verileceğine bakılırsa, bu saadet yurdunun ne kadar büyük olduğunu rahatlıkla anlarız.
Günün gelişen tekniğiyle, bırakın Cennet'in bu kadar geniş olup ola-mıyacağı tartışmasını, dünyadan milyarlarca defa büyük olan yıldızlar tesbit edilmekte ve kâinatın ne kadar çok büyük olduğu hakkında birtakım ip uçları verilmektedir.
İşte böylesine geniş ve ferah Cennet, Allah'a ve Peygamberine dosdoğru imân edenler için hazırlanmıştır. Ölümlü bir dünyada çok kısa bir ömürle bu sonsuz saadet yurduna lâyık olabilmek için sâlih amellerde bulunmak ve ilâhî beyân düzeyinde fazîletli bir hayat sürmek gereklidir. O bakımdan Cenab-ı Hak, böylesine mutlu bir âleme yüzü ak, vicdanı temiz, kalbi arınmış bir halde erişebilmek için ilâhî mağfirete yönelmemizi ve yarışırcasına bir gayret içinde olmamızı emir ve tavsiye etmektedir.[53]
Allah'a Ve Peygamberine İman Yeterli Midir?
Hadîd Sûresi 19. âyette Allah'a ve Peygamberine imân edenlerin iki özelliği üzerinde durulmakta ve onlar için mükâfat ve nur hazırlandığı bildirilmektedir. Konumuzu oluşturan 21. âyette ise, büyüklüğü gökle yer kadar olan Cennet'in Allah'a ve Peygamberine imân edenler için hazırlandığına dikkat çekiliyor.
İman'ın altı şartı söz konusu olduğu halde, bunlardan yalnız ikisini gerçekleştirmek yeterli midir? Âyetin zahiri delâletinden bunun yeterli olduğu anlaşılıyorsa da, gerçek mâna bu zahirin çok üstündedir. Zira Allah'a ve Peygamberine imân, gerçekte imânın diğer bütün şartlarını ve şubelerini kapsamakta ve beraberinde taşımaktadır. Öyle ki, Allah'a ve Peygamberine dosdoğru imân, Allah ve Peygamberinin va'dettikleri, haber verdikleri her şeye imânı gerektirir de hepsi bir bütünlük arzeder. O bakımdan bir kısmına inanmak, bir kısmına inanmamak, tümüne inanmamak demektir.
İmân ve eriştireceği sonsuz mükâfat, şüphesiz ki Allah'ın fazl-u keremi, lûtf-u inayetidir ki onu dilediğine verir. Kul kendi akıl ve iradesiyle hakkı arayıp bulmaya çalışırsa, Allah'ın hidâyeti ondan yana tecelli eder. Kendini böyle bir imkân ve irâde sınırına getirmeyenlere ise, hidâyet kapısı açılmaz. Zira sünnetullahın gereği olan tecelliler değişmez. Bazı istisnaî olaylar bu sünnetin değiştiğine delâlet etmez. O halde insanın, akıl ve İradesiyle gerçeğe yönelmesi ve beşer için konulan sınıra kadar çaba sarfe-derek gelmesi, ilâhî meşiet doğrultusunda hidâyet, lütuf ve inayete mazhar kılınmasına vesile olur.[54]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, dünya hayatının kısa süreli bir geçimlikten ibaret olduğu çok duyarlı ve anlamlı çizgileriyle belirtildi. Gerçek hayatın Cen-net'te olduğuna ve insanın da o hayat için yaratıldığına atıf yapılarak ilâhî mağfirete yönelmemiz emredildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kâinatın çok mükemmel bir plâna göre yaratıldığı ve programlandığı şekilde hareketini sürdürdüğü belirtiliyor. Aynı zamanda meydana gelecek her olayın önceden tesbit edilip ana kitaba yazıldığına değinilerek, Allah'ın her şeyden haberli bulunduğuna işaret ediliyor. Bu gerçek karşısında elden çıkana üzülmemenin, elde edilene fazla sevinmemenin, her iki olayın da geçici olduğunu bilmenin gereği vurgulanıyor.[55]
Meali:
22- Yeryüzünde ve kendi nefsinizde hiçbir musibet meydana gelmemiştir ki o, biz ortaya çıkarmadan önce bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu da Allah'a göre çok kolaydır.
23- Öyleki bu, elinizden çıkana tasalanmamanız ve size verdiğine fazla sevinmemeniz içindir. Allah, çok övünen böbürlenen kimselerden hiçbirini sevmez.
24- O övünenler ki, cimrilik ederler ve insanlara da cimriliği emrederler. Kim (haktan) yüzçevirirse, şüphesiz ki Allah ganîdir (hiç kimseye, hiçbir şeye muhtaç değildir). Övülmeye de hep O lâyıktır.
İlgili Hadisler
«Allah, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce kaderleri (olacak olayları, yapılacak işleri, yerine getirilecek amelleri) takdir etmiş (herke* sin kader çizgisini belirlemiştir.»
[56](Bu takdîr, ilâhî ilmin, yapılacak işleri önceden tesbit edip yazması demektir.)
«Sizden biriniz, başına gelecek musibetin hatâ etmiyeceğini; başına gelmiyecek bir musibetin de hatâen gelmiyeceğini bilmedikçe imânın tadını duymuş olmaz.» [57]
«Cenâb-ı Hak ilk önce kalemi yarattı. Ona: «Yaz» dedi. Kalem de : «Ne yazayım?» diye sordu. Allah ona : «Kıyamete kadar olacak şeyleri yaz» diye buyurdu.» [58]
Kader Yazısı
«Yeryüzünde ve kendi nefsinizde hiç bir musibet meydana gelmemiştir ki o, biz ortaya çıkarmadan önce bir kitapta (yazılı) olmasın.»
İlgili âyetle kader yazısı ve çizgisi hakkında kısa bilgi verilmektedir.
Dünyaya ayak basan, gözünü açan her insanın karşısına nelerin çıkacağı, başına ne gibi dert ve sıkıntıların geleceği, nasıl bir ömür geçireceği; aynı zamanda rızık ve ecelinin ne ölçüde olacağı önceden tesbit edilip yazılmıştır. Cenâb-ı Hakk'ın ilmi yanılmayacağına, tesbitinde hatâ olmayacağına göre, her şey yazıldığı, çizildiği gibi gerçekleşmektedir. Şu demek değildir ki, bunların hepsi insanın irâdesi dışında yazılıp takdir edilmiştir. Bilâkis Cenâb-ı Hakk'ın ilmi, her insanın bulunacağı ortam ve şartlara göre kendi İradeleriyle neler işleyeceğini; karşısına nelerin çıkacağını önceden bilip tesbit etmiş ve ona göre «Ana Kitab»a yazmıştır. Ancak hayat çizgisinde bazı olaylar vardır ki onlar insan iradesinin dışında kalıp bütünüyle ilâhî takdirle gerçekleşir. Meselâ her insanın ruhunun yaratılması, dünyaya getirilmesi, ecel ve ömrünün belirlenmesi bu cümledendir.
Böylece insan işlediği iyilik veya kötülüğe itilmemekte ve mecbur tutulmamakta; mevcut yetenekleriyle ve irâde hürriyetiyle serbest bırakılmaktadır. Buna «cüz'i irâde» denir. O bakımdan insan yaptıklarından, işlediklerinden ve her türlü fiilinden sorumlu tutulmuştur ve hesap vermek zorundadır.
Kadere bu çerçeve içinde inanmanın yararı:
Kadere, Ehl-i Sünnet âlimlerinin yorumladığı ve bizim de açıkladığımız ölçü ve anlamda inanmanın sayılmayacak kadar faydaları söz konusudur :
a) Kişi bu inancı sebebiyle attığı her adımını hesaplı ve dikkatli atar; ağzından çıkan her sözün nasıl bir sonuç doğuracağını düşünür.
b) Kendi geleceğini yine kendisinin hazırlayacağını hesaba katarak duygularım ve düşüncelerini berraklaştırır, kötülüklerden arındırır; günlük hayatının her bölümünü imân düzeyinde sâlih amellerle değerlendirmeye çalışır.
c) Her iş ve konuda Cenâb-ı Hakk'ın hoşnutluğunu ön plânda bulundurur.
d) Elinden çıkana tasalanmaz, elde ettiği nîmetlerden dolayı fazla sevinmez ve şımarmaz. Her nimetin eğreti olduğunu bilir. Mevcut imkân ve nîmetleri uhrevî saadete erişmek için birer araç olarak kullanır.
e) Bulunduğu makam ve derecelerden dolayı böbürlenmez. Allah'ın mülkünde, O'nun nîmetleriyle, O'nun murakabası altında yaşadığını düşünerek kulluk derecesini unutmaz. Cenâb-ı Hakk'ın, başkalarına tepeden bakıp böbürlenen, büyüklük taslayan kullarını sevmediğini, sevmiyeceğini bilip alçak gönüllü olmaya çalışır.
f) Maddeyi geri plâna itip Allah'ın verdiği nîmetlerden, O'nun rızasına ermek uğrunda harcar, manevî kazancı maddî kazancın önünde yürütür.
g) Haktan yüz çevirmez, aleyhine bile olsa hakkı savunur ve ancak doğruyu söyler.
İlgili 23 ve 24. âyetlerle bu saydığımız faydalardan sadece beşine dikkat çekilmekte ve bize sağlam bir kıstas verilmektedir.
Kadere imândan doğan bunca yarar ve faziletler bütünüyle insan içindir. Allah mutlak ganîdir ve O hep övülmeğe lâyıktır.[59]
Âyetler Arasinda Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, varlıkta her şeyin önceden tesbit edildiği ve programlandığı gibi cereyan ettiği belirtildi. Kader yazısı hakkında kısa bilgi verilerek mü'minlerin tam teslimiyet içinde olmaları tavsiye edildi. Sonra da bu imân atmosferi içinde yararlı bir insan olmanın lüzumu üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetle, işler adaletle yürütülsün ve haklar korunsun diye peygamberlerin açık belgelerle, kitap ve sağlam kıstaslarla teçhiz edilerek gönderildiği konu ediliyor ve demirin yararlarına dikkatler çekiliyor.[60]
Meali
25- And olsun ki, biz, peygamberlerimizi açık belgelerle gönderdik ve insanlar adaletle iş görsünler diye onlarla beraber Kitab'ı ve (adalet) terazisini indirdik. Demiri de indirdik; onda şiddet ve sertlik ve insanlar için yararlar vardır. Bu da Allah'ın, kimin O'na ve Peygamberine gıyabında yardım ettiğini bilip tesbit etmesi içindir. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir çok üstündür.
İlgili Hadîs
“Kıyamete yakın bir zamanda, bir olan, ortağı bulunmayan Allah'a ibâdet edilsin diye kılıç ile gönderildim. O, benim rızkımı kalkanımın gölgesi altında kılmış; zillet ve horluğu ise, emrime muhalefet edenler üzerine indirmiştir.Artık kim bir kavim (veya millete) benzemeye özenirse,o onlardandır.” [61]
Din, İlim Ve Teknik
«And olsun ki, biz, peygamberlerimizi açık belgelerle gönderdik ve insanlar adaletle iş görsünler diye onlarla beraber kitabı ve (adalet) terazisini indirdik..»
lüyle iki hayatı en iyi şekilde düzen ve dengede tutmaya ı, prensipleri ve tavsiyeleri beraberinde getiren son din-
dir. Bunun için ilmi kendine hayat veren iksir sayarken tekniğe geniş kapı açmış ve böyleae mü'minleri sağlam imân temeli üzerinde yükseltirken bu iki lüzumlu nimetten yararlanmalarını emretmiştir.
İlgili 25. âyette, peygamberlerin mu'çize, açık belge, ilme dayalı âyet ve delillerle gönderildiği açıklanırken hemen arkasından her iki hayatı ayakta tutacak kitap ve mîzanın indirildiği kaydediliyor ve sonra da bundan amacın insanların adaletle hayatlarını huzur ve güven havasında tutmalarını sağlamak olduğu belirtiliyor. Böylece dinin ilimsiz, ilmin tekniksiz ola-mıyaoağına parmak basılarak J~"iir madeninin indirildiğine ve bu madende daha çok iki büyük yararın bulunduğuna dikkat çekiliyor: Birincisi, demirde şiddet, kuvvet ve sertlik olduğu; İkincisi, onun bu özelliğiyle, hayırlı yollarda kullanıldığı takdirde insanlara birçok menfaatler sağlayacağıdır.
Bu suretle Kur'ân-ı Kerîm, tekniğin mayasını, gerçek maddesini belirttikten sonra ondaki şiddet ve kahredici kuvvetin insanlık yararına çevrilmesini ilham ediyor.
Diğer yandan peygamberlerin görevi ve yönü belirlenmektedir. Şöyle ki: Peygamberler (salât-ü selâm hepsine olsun) sadece hakkı, adaleti, dinî ahlâkı ve hükümleri tebliğle yetinen birer elçi değil, aynı zamanda tebliğ ettiklerinin uygulanmasını gerçekleştirmeye çalışan ve bu hususta hem manevî, hem de maddî müeyyideyi caydırıcı kuvvet olarak elinde tutan birer liderdirler. Özellikle son peygamber Hz. Muhammed (A.S.)ın görevi bu hikmete dayalı bulunuyordu.
İnsanlar arasında adaleti hâkim kılsınlar diye peygamberlerin şu üç temel faktörle gönderilmesi ve arkasından demirin şiddetinden söz edilmesi, elbetteki çok anlamlıdır:
1- Peygamberin peygamberliğini isbatlayan mu'cize, açık belge ve deliller,
2- Yol gösterici kitap,
3- Hakkaniyet ve adalet terazisi..
Bu üç temel faktörü çiğneyip hayatını berbat etmekle kalmayan ve bir de toplumu azdırıp saptıranlara karşı peygamberler maddî müeyyide de uygulayarak düzen ve dengeyi korumaya çalışmışlardır.
Mîzan ve demirin indirilmesi:
Mîzân, terazi ve tartı manasına geldiği gibi, adalet, düzen ve denge kurma anlamına da gelir. Nitekim Rahman Sûresi 7 ve 8. âyetler buna açık biçimde delâlet etmektedir.
Böylece insan haklarının korunması, haksızlıkların giderilmesi için biri maddî, diğeri manevî olmak üzere iki ayrı terazinin indirildiği, yani kullanılmaları hakkında genel bilgi verildiği belirtiliyor. Esnafın kullandığı terazi, maddîdir; hâkimin kullandığı terazi manevîdir. Şüphesiz bunlar birbirini tamamlayan ikiz kardeşlerdir.
Demirin indirilmesi:
Bu anlatım tarzı, Kur'ân'a mahsustur. Nitekim buna benzer bir anlatımla uyuklama, sükûnet, rızık ve sekiz çift davarın indirildiğinden de söz edilmektedir. [62]Bu, ya ilâhî irâde ve pmrjn inmesiyle bunların vücut bulduklarına işarettir, ya da her olayın ve vücut bulan her maddenin yukarıdan programlandığı gibi yürütüldüğünü ilham etmekdir. Ayrıca demir madeninin indirilmesi, yeryüzünde onun ham maddesinin çok yaygın ve belirgin olduğuna ve kullanımının da ilk yaratılan Adem (A.S.}dan beri devam edildiğine işaret de olabilir. Nitekim İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayette, adı geçen şöyle demiştir: «Üç şey Adem (A.S.) ile beraber inmiştir: Hacerü'l-esved, Musa (A.S.)ın Asa'sı ve demir madeni..»
Arkeolojik araştırmalarda ise, demirin M.Ö. 3000 yıllarında kullanıldığı belirlenmektedir. Tabii bu tarih kesin değildir. Bugüne kadar elde edilen belgelere göre bir tesbittir. Mısır'da Sülâleler Devrinden önceye ait mezarlarda (M.Ö. 3000) demirden yapılmış eşyaya rastlanmıştır. İleride daha gerilere uzanan belgelere de rastlanılabilir.
Demir hemen her çağda, özellikle günümüzde gelişen sanayide saltanatını korumaktadır ve kıyamete kadar da koruyacağa benziyor. Bunun için Cenâb-ı Hakk'ın kullarına olan büyük lûtuflarından biri de şüphesiz ki demir madenidir. O bakımdan Kur'ân'da özellikle bu mâdenden söz edilmektedir.[63]
İlâhî Lutûfların Amaç Ve Hedefi
Peygamberlerin mu'cize ve açık belgelerle gönderilmesi, kutsal kitapların indirilmesi, mîzanın konulması ve şiddet, kuvvet taşıyan demir madeninin belirgin şekilde yaygınlaştırılması, şüphesiz ki kimlerin Allah'a ve Peygamberine gıyabında yardım edeceğini ezelde tesbit edildiği üzere- ortaya çıkarmak içindir. Yani bunların hepsi dinle, ahlâkla, insanlıktan yana birtakım yararlarla birleştiği ölçüde faydalıdır. Peygambere uyulmaz, adalet terazisi doğru kullanılmaz, demir de insanlığı sömürme ve kahretme aracı olarak kullanılırsa, ilâhî lütuf ve ihsan hedefinden saptırılmış olur ki, bunun dünyada da, âhirette de getireceği sıkıntı çok elîm ve şiddetli sonuçlar doğurabilir.[64]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetle, yeryüzünde düzen ve denge kurulsun, işler adaletle yürütülsün diye peygamberlerin açık belgelerle, kitap ve sağlam kıstaslarla gönderildiği konu edildi ve arkasından demir madenine değinilerek peygamberlerin maddî ve mâne» müeyyide uyguladıklarına işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Nuh ve İbrahim'den (A.S.) bahsedilerek soylarından iyilerin de kötülerin de geldiği ve böyieoe peşpeşe peygamber gönderildiği belirtiliyor. Ayrıca «rehbaniyet» konusuna dikkat çekiliyor.[65]
Meali:
26- And olsun ki, Nuh'u ve İbrahim'i (peygamber olarak) gönderdik; soylarına peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan kimi doğru yol üzeredir; çoğu ise, ilâhî sınırları aşan sapık yozmuşlardır.
27- Sonra onların izleri üzerine peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. Ve Meryem oğlu İsa'yı da onların ardından gönderdik ve ona İncil'i verdik; ona uyanların kalplerinde bir şefkat ve rahmet meydana getirdik. Üzerlerine gerekli kılmadığıma halde Allah'ın rızâsına erişmek için, rehbaniyyeti din adına icâd edip ortaya çıkardılar; buna rağmen ona da hakkıyla riâyet etmediler. Onlardan imân edenlerin mükâfatını verdik. Çoğu ise ilâhî yoldan çıkan yozmuşlardır.
İlgili Hadîsler
«Her peygamberin kendine has bir rehbaniyeti vardır. Bu ümmetin reh-baniyeti İse, Azız ve Celîl olan Allah yolunda cihâddır.» [66]
«Bir adam, ashab-ı kiramdan EbÛ Saîd el-Hudrî'ye (R.A.) gelip dedi ki:
— Bana tavsiyede bulun. O da şöyle dedi:
— Benim Resûlüllah (A.S.) Efendimİz'den istediğimi sen de benden istiyorsun! Sana: Allah'tan korkmanı tavsiye ederim. Çünkü bu, her şeyin başıdır. Bir de (Allah yolunda) cihâda gerekli ol. Çünkü cihâd, İslâm'ın rehbaniyetidir. Allah'ı anmaya, Kur'ân okumaya da gerekli ol. Çünkü bu, gökte senin için asanlık ve rahmettir, yerde ise zikrindir.» [67]
Her Çağda İnsanların Azı İnanmış, Çoğu İnkâr Etmiştir
«And olsun ki, Nuh'u ve İbrahim'i (peygamber olarak) gönderdik; soylarına peygamberlik ve kitap verdik. Onlardan kimi doğru yol üzeredir; çoğu ise, ilâhî sınırları aşan sapık yozmuşlardır.»
Dinler tarihi incelendiğinde, hemen her çağda hak dine uyanlar azınlıkta kalmış, bâtılı seçenler ise çoğunluğu oluşturmuştur. Nitekim yukan-
daki âyette bu hususa işaret edilmekte ve aydınlatıcı bilgi verilmektedir. Şöyle ki:
Önce Nûh (A.S.) ve İbrahim (A.S.) misâl veriliyor. Bu iki peygamberin soyundan bazı peygamberler ve sâlih kişiler gelmekle beraber, soylarının çoğu ilâhî sınırları aşıp sapıtmış kimselerdir. Hz. Muhammed'in (A.S.) bağlı bulunduğu kabile ve ailenin de çoğu Ona inanmayıp sapıklığı seçmişlerdir. Böylece peygamberler birbirini izleyerek İsrail oğullan'na son olarak İsa (A.S.) İncil ile gönderildi. Ona imân eden Havariler az bir grubu oluşturuyordu. Bununla beraber bu bir avuç mü'minin kalbinde insanlara karşı şefkat ve merhamet duygusu hâkim idi. O bakımdan İsa Peygamber'in insanlığın bağrına attığı ilâhî kıvılcım, Onun göğe yükseltilmesinden sonra birçok gönülleri tutuşturdu ve Ona inanan rahipler ve diğer din adamları ile rahibeler, Allah tarafından kendilerine farz kılınmadığı halde, dinde bir bid'at meydana getirerek ilâhî hoşnutluğa erişmek için dağ eteklerinde, mağaralarda, sarp yerlerde, tenha semtlerde fitneden uzak kalıp sabırla Hakk'a ibâdeti kendilerine gerekli gördüler ve bunu bir ibâdet yolu ve çeşidi olarak ortaya koydular. Bununla beraber çoğu sözü edilen rehbaniyete riâyet etmedi de İlâhî ölçüleri aştılar: Allah adına günahları affedebilecek-lerini iiân ettiler; üç ilâh inancını uydurdular. İncil'de geleceği haber verilen Son Peygamber Hz. Muhammed'e inanmadılar ve İncil'in o belgelerini kısmen değiştirip kendilerine göre farklı bir yorum ortaya koydular. İsa Peygamberin ibâdet şeklini değiştirdiler. Namaz ve zekât ile emrolunduk-ları halde bu iki ibâdeti terkettiler; çok değişik bir ibâdet şekli ihdas edip ölçüyü kaçırdılar. İçlerinden pek azı İsa Peygamber'in (A.S.) tavsiyelerine uyup son peygamberi tasdik etti. Çoğu ise, yanlış bir akide tutturarak din ve ahlâk sınırlarını aştılar. Dinî âyinlerde şarap içmeye yöneldiler; kadın-erkek karışık bir halde ibâdet etmeyi tercih ettiler.
Cenâb-ı Hak, Muhammed (A.S.) ümmetinin böylesine sakıncalı ve sonu hüsran ile noktalanacak bir inanç ve aşırılıktan sakınmalarını tenbîh buyurarak, Hıristiyanların sergiledikleri ölçüsüzlüklerden uzak kalmalarına kapalı şekilde atıfta bulunmakta ve 26. 27. âyetlerle o ölçüsüzlüklerin bir özetini vermektedir. Öyle ki: «Onlardan imân edenlerin mükâfatını verdik. Çoğu ise ilâhî yoldan çıkan yozmuşlardır.»[68]
Meryem Oğlu İsa (A.S.)
«Sonra onların izleri üzerine peygamberlerimizi birbiri ardınca gönderdik. Ve Meryem oğlu İsa'yı da onların ardından gönderdik ve Ona incil'i verdik..»
Kur'ân-ı Kerîm'in muhtelif yerlerinde İsa (A.S.)dan söz edilmektedir. Ancak 16 yerinde «Meryem oğlu İsa» sözü kullanılarak, İsa'ya (A.S.) ulu-hiyet izafe edenlerin bu husustaki inançlarının sakatlığı belirtilir. Aynı zamanda Melek Cebrail'in Meryem'e nefhasıyla vücut bulup babasız dünyaya geldiği, hâşâ Allah'ın oğlu olmadığı te'kiden vurgulanır.
Her ne kadar mevcut dört İncil'de ve son yıllarda bir nüshası İtalya'da bulunup neşredilen Bernaba İncil'inde; aynı zamanda Kur'ân-ı Kerîm'de İsa'nın (A.S.) babasız dünyaya geldiği ve Melek Cebrail'in nefhasıyla Meryem'in hâmile kaldığı açıklanırsa da, Hıristiyan din adamları böylesine mu'-cizevî bir doğum olayını yanlış bir yoruma tabi tutarlar ve İsa'nın -hâşâ-Allah'ın biricik oğlu olduğunu iddia ederler.
Nitekim Matta İncil'inde İsa (A.S.)ın doğması şöyle anlatılmaktadır:
«İsa Mesih'in doğması da şöyle oldu: Anası Meryem Yusuf'a nişanlanmış olduğu halde, buluşmalarından önce Ruhu'l-kudüs'den gebe olduğu anlaşıldı. Nişanlısı Yusuf, salih bir adam olup onu âieme rüsvay etmek is-temiyerek gizlice boşamak niyetinde idi. Fakat bunları düşünürken, işte Rabbın meleği rüyada ona görünüp dedi: Sen, Dâvud oğlu Yusuf, Meryem'i kendine karı olarak almaktan korkma; çünkü kendisinde doğmuş olan Ruhu'I-kudüs'tendir. Ve bir oğul doğuracaktır ve onun adını İsa koyacaksın. Çünkü kavmini günahlardan kurtaracak olan odur.»
[69]Luka İncil'i 1/26-38. belgelerde buna yakın bir bilgi vermektedir. Bernaba İncil'inin birinci ve ikinci faslında Kur'ân'daki beyâna uygun bilgi verilmekte ve İsa (A.S.)ın nasıl dünyaya geldiği açıklanmaktadır.
Bunca açık delil ve belge karşısında ismi ve soyu belli bir anadan doğan İsa'ya «Allah'ın oğlu» diyerek uluhiyet İzafe etmek küfürdür ve' büyük bir haksızlıktır.[70]
Rehbaniyet (Ruhbaniyet)
27. Âyette sözü edilen «rehbaniyet», «rehb» kökünden türetilmiştir. Bu isim, «ruhbaniyet» olarak da zikredilir. Kök mâna olarak, fazla korku ve endişe ifade eder. Terim olarak, günün fitnelerinden uzak kalmak; kalbi bu gibi endişelerden temizleyip inzivaya çekilerek Cenâb-ı Hak ile huzur duymaktır.
Hıristiyan din adamları aynı duygu ve düşünceyle günün dağdağasından uzak bir atmosfer içinde kendilerini Allah'a verip, evlenmek ve benzeri
zevklerden kurtularak Cenâb-ı Hakk'a ibâdet etmek üzere dağ eteklerinde, mağaralarda, sarp yerlerde manastır yaptırarak rehbaniyeti icad etmişlerdir. Bu manayla onlara «rehban» ve «ruhban», tekiline «rahip» denilmiştir.
İsrail oğulları âhiret kavramını bir fantezi olarak kabul edip yüzlerini tamamıyla dünyaya çevirmişlerdi. Onların dünya ile âhiret arasında bozdukları dengeyi yeniden kurabilmeleri için, yüzü bütünüyle âhirete yönelik olan İsa (A.S.) peygamber olarak gönderildi. Ne var ki İsa'dan sonra Hıristiyan din adamları İsa (A.S.)ın bu özelliğini, dengeyi sağlamaya değil, rehbaniyeti ihdasa yönelik olarak yorumladılar ve böylece mâbed-lere çekilerek uhrevî saadeti elde etmeyi umdular. Oysa gönderilen her peygamber her iki hayatı düzen ve dengede tutmak için tebliğ ve irşatta bulunmuş; dünyanın âhireti, âhiretin de dünyayı tamamladığını; birinin hikmetinin ancak diğerinin mevcudiyetiyle anlaşılabileceğini açıklamıştır.[71]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Nûh ve İbrahim (A.S.)dan sonra da ardarda peygamberlerin gönderildiğine değinildi. Gönderilen peygamberlerin soylarının çoğunun sapıklığı seçtiklerine dikkat çekilerek, Hz. Muhammed (A.S.) ve arkadaşları teselli edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, daha çok kitap ehline seslenilerek son peygambere imân etmeleri telkîn ediliyor ve bundan dolayı kendilerine ilâhî rahmette iki pay verileceği müjdeleniyor. Sonra da gönderilen peygamberlerin insanların istek ve arzusuna göre seçilmediği konu ediliyor ve bu seçim ve tercihin bütünüyle Allah'a ait olduğu bildiriliyor.[72]
Meali:
28- Ey imân edenler! Allah'tan korkup sakının; O'nun Peygamberine inanın ki, size rahmetinden iki pay versin; size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nûr sağlasın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
29- Tâ ki, Kitap Ehli bilsinler ki Allah'ın geniş lûtfundan, bol ihsanından bir şeye (onu elde etmeye veya geri çevirmeye) güçleri yetmez ve elbette geniş lütuf, bol ihsan Allah'ın elindedir; onu dilediği kimseye verir. Allah, büyük lütuf ve ihsan sahibidir.
İlgili Hadîsler
«Üç kimse var ki, ecirleri (mükâfatları) kendilerine iki defa verilir:
1- Kitap Ehli'nden bir kişi hem kendi peygamberine, hem de bana imân etmiş olursa, ona iki ecir vardır.
2- Kölelik kaydı altında bulunan kişi hem Allah'ın hakkını, hem de efendisinin hakkını ödemiş olursa, onun için de iki ecir vardır.
3- Cariyesini güzelce terbiye ederek edeplendirdikten sonra onu azâd edip kendine nikahlayan adama da iki ecir vardır.» [73]
«Sizin misalinizle Yahudi ve Hıristiyanın misali, birkaç işçi tutup çalıştıran kimseye benzer: O, işçilere «Kim benim için sabah namazından gün ortasına kadar birer kırata karşılık çalışır?» demiştir. Haberiniz olsun ki, Yahudi (buna olumlu cevap verip) çalışmıştır. Sonra o adam : «Kim bana öğle namazından ikindi namazına kadar birer kırata karşılık çalışır?» demiştir. Dikkat edin (onun bu teklifine) Hıristiyan (olumlu cevap verip) çalışmıştır. Sonra o adam : «Kim bana ikindi namazından güneş batıncaya kadar ikişer kırata karşılık çalışır?» demiştir. Haberiniz olsun ki, sizler (ona olumlu cevap verip) çalıştınız.»
Bunun üzerine Hıristiyan ve Yahudi olanlar, öfkelendiler ve: «Bizler daha çok çalışıyoruz, daha az karşılık veriyorsunuz!» diyerek itirazda bulundular. O adam onlara: «Sizin ücretiniz tam ödendi, bu hususta bir haksızlık ettim mi?» diyerek sordu. Onlar da : «Hayır...» diye cevap verdiler. O adam sonra şöyle dedi: «Bu benim fazl-ü keremimdir ki dilediğime veririm.» [74]
Açıklama :
Hadîste benzetme yoluyla mecazî bir anlatım vardır: Son peygamber gönderilmeden önce kendi peygamberine inanıp uyan Yahudi ve Hıristi-yana birer ecir vardır. Bu iki milletten son peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) ulaşıp Ona da inanıp uyanlara ve bir de başka inançlara saplanıp henüz ölmeden son peygambere ulaşan ve Ona iman edenlere ikişer ecir vardır.
Ayrıca Hz. Muhammed {A.S.) Efendimiz'den sonra artık peygamber gönderilmiyeceğine işaret edilmektedir.[75]
Kitap Ehline Seslenme
«Ey imân edenler! Allah'tan korkup sakının; O'nun Peygamberine inanın ki, sîze rahmetinden iki pay versin..»
Bu âyetle, Musa Peygambere ve Tevrat'a, İsa Peygambere ve İncil'e imân eden Kitap Ehline seslenilmektedir: Son Peygamber Hz. Muhammed'e (A.S.) imân edip uydukları takdirde kendilerine iki nasip, iki kat mükâfat verileceği va'dediliyor ve böylece ancak yollarını Kur'ân'ın hidâyet nuruyla aydınlatabilecekleri bildiriliyor. Zira hem Tevrat, hem de İncil aydınlatıcı, yönlendirip düzen ve dengede tutucu dönemini ve devresini tamamlamış bulunuyor. Aynı zamanda bu iki kitap yeryüzünde yaşayan bütün kavim ve milletlere değil, sadece İsrail oğulları'na hitap etmek üzere indirilmiştir. Şüphesiz üçbin yıl-önceki sosyal hayat veikibin yıl önceki şartlar çok farklıdır. O günden son peygambere kadar birçok değişiklikler meydana gelmiş, aynı zamanda milletler ve kavimler arasında haberleşme imkânları doğmuştur. Böylece Cenâb-ı Hak, kıyamete kadar sosyal gelişmeleri de hesaba katarak bütün milletlere ve çağlara seslenebilen son kitabını indirmiş ve son peygamberini göndermiş bulunuyor. Kur'ân bu kapsamlı kudretiyle yepyeni ve kalıcı hükümlerle, esas ve prensiplerle donatılmıştır. Zaman aşımıyla aşınmaz, olayların değişmesiyle özelliğini kaybetmez; gelişip gerçeği bulan ilimle ters düşmez. İndiği gibi yazılmış ve yazıldığı gibi korunmaktadır. Tevrat ve İncil ise, indiği gibi korunamamış, orijinal nüshaları kayıp olmuş ve birtakım noksanlıklarla, ilâvelerle yeniden yazılıp değişik nüshaları vücuda getirilmiştir. O bakımdan Kur'ân bu iki semavî kitapta meydana gelen hatâları, ilâve ve noksanları münasebet düştükçe tashih etmekte ve aydınlatıcı bilgiler vermektedir.
«Size, aydınlığında yürüyeceğiniz bir nur sağlasın» sözünden maksat, Kur'ân'dır. Zira Tevrat ve İncil artık aydınlatıcı olma özelliklerini kaybetmiş durumdadır. Onun için Hz. Muhammed'in (A.S.) yolundan başka bütün yollar kapalıdır. Kur'ân'ın nurundan başka insanların kalbini ve ruhunu; dünyasını ve âhiretini aydınlatan bütün nurlar kararmıştır.
Kitap Ehli'nin, böyle bir nura ve bu nuru kalp ve kafalara aksettiren Hz. Muhammed'e (A.S.) yönelip gelmesi, onlar için mutlak rahmet ve mağfirettir. Çünkü İslâm kendinden önceki küfür ve günahları kökünden koparıp temizler, inanan kişiyi yepyeni bir hayat düzenine günahsız olarak alır. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu gerçeği şu mübarek sözleriyle açıklamış bulunuyor: «Şüphesiz İslâm kendinden öncekini (günah, inkâr ve her türlü manevî kiri) kesip atar ve temizler.» [76]
O bakımdan 28. âyetin sonunda «Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir» buyuru I maktadır.[77]
Peygamberlik De, Semavî Kitap Da Önceki Kitap Ehlinin İnhisarına Terkedilmemiştir
«Tâ ki, Kitap Ehli bilsinler ki, Allah'ın geniş lûtfundan, bol ihsanından bir şeye (onu elde etmeye veya geri çevirmeye) güçleri yetmez ve elbette geniş lütuf, bol ihsan Allah'ın elindedir..»
Yahudilerin bu ilâhî iltifatın tezahürü olan kitap ve peygamberlik paye ve iltifatına yalnız İsrail oğullan'nı lâyık görmeleri; Hıristiyanların da İsa'yı (A.S.) ilâhlaştırıp başka peygamber tanımamaları, doğrudan, Allah'ın kendi mülkünü idare edip yönlendirmesine karşı bir müdahale anlamını taşır. Oysa Allah kendi irâde, fiil ve tasarrufunda muhtardır. O'nun eşi, dengi, benzeri, ortağı ve yardımcısı yoktur. O'nun her fiili ve tasarrufu ezelde hazırladığı bir plâna ve tesbite göre tecelli eder. Kimsenin hatırı için ne o plânını değiştirir, ne de koyduğu kanunları iptal eder.
Fazl-ü kerem, nîmet-u ihsan, lûtf-u inayet sahibi O'dur ve her şey O'nun elinde bulunuyor. Peygamberlik emanetini dilediğine vermiştir. Kitabını da dilediği peygamberlere indirmiştir. Başkalarının bu hususta bir müdahale ve imtiyaz hakkı yoktur.
29. âyetle, bu gerçek bütün incelik ve hikmetiyle yansıtılmakta ve Kitap Ehli uyarılmaktadır. Zira âyetteki «fazıl»dan maksat, peygamberlik pa-yesidir.
Hadîd Sûresine, her şeyin Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve tenzîh ettiği bilgisiyle başlandı ve her türlü fazl-ü keremin, inayet ve ihsanın O'nun elinde olduğu beyân edilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd-u senalar; âyetlerin hikmetini ve taşıdığı ilâhî muradı bize açıklayan Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.[78]
[1] Tefsîr-i Kurtubî: 27/235
[2] Lübabu't-te'vîl: 4/226
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/5994.
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/5994-5995.
[4] Müslim/zikir : 61- Ebû Dâvud/edeb : 98- Tirmizî/daavat : 19, 67- tbn Mâ-ce/duâ : 15- Müsned-i Ahmed : 2/381, 404, 532
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/5996-5997.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/5997-5998.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/5998.
[7] Lübabu't-te'vîl: 4/226, 227
[8] Sahîh-i Müslim/zikir : 61
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/5998-6000.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6000
[10] Müslim/imân : 293, 295- Nesâi/siyam : 70- îbn Mâce/mukaddeme : 13-Ahmet:4/395,401,405
[11] Buharî/tefsîr : 2/31, imân : 37- Müslim/imân : 57- Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/imân: 4- Ibn Mâce/mukaddeme: 9- Ahmed: 1/27, 51, 53, 319-2/107, 426- 4/129, 164
[12] İbn Kesîr: 4/304: Ubâde b. Sâmit (R.A.)den
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6001-6002.
[13] A'râf Sûresi : 54, Yunus Sûresi: 3, Hûd Sûresi: 7, Furkan Sûresi : 59, Secde Sûresi: 4, Kaf Sûresi: 38, Hadîd Sûresi: 4
[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6001-6002.
[15] A'râf Sûresi: 54, Yunus Sûresi: 3, Ra'd Sûresi: 2, Tâhâ Sûresi: 5, Furkan Sûresi: 59, Secde Sûresi: 4, Hadîd Sûresi: 4
[16] Tefsîr-i Kurtubî: 7/219
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6002-6003.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6003-6004.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6004.
[20] Bilgi için bak: Al-i İmrân Sûresi: 27, Hac Sûresi: 61, Lukraân Sûresi: 29, Fâtır Sûresi: 13. âyetlerin tefsiri
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6004-6005.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6005.
[23] Müslim/zühd: 4- Ahmed : 2/368, 412
[24] Sahîh-i Buharî/imân
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6006-6007.
[25] Müslim/kader : 34- Ibn Mâce/mukaddeme : 10, zühd : 14
[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6007-6008.
[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6008.
[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6008-6009.
[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6009.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6010.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6010.
[32] îbn Ebî Hatim: Abdullah b. Mes'ûd (R.A.)den
[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6010-6012.
[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6013.
[35] İbn Ebl Hatim : Ebûzer el-Gıffarî ve Ebû Derdâ (R.A.)den
[36] Taberânî: İbn Abbas (R.A.)dan
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6014-6015.
[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6015-6016.
[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6016-6017.
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6017.
[40] Tefsîr-i İbn Kesîr : 4/310
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6018-6019.
[41] Müslim/cennet: 10- Tirmizî/cennet: 19- Ahmed : 3/340
[42] Tirmizî/fezâil-i cihâd : 14- Ahmed : 1/23
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6019.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6020.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6020-6021.
[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6021-6022.
[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6022.
[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6023.
[48] Butıarî/cihâd : 23, bed'i-halk : 8, rikak : 2- Tirmizî/fezâil-i cihâd : 17, 25- tefsir : 3, 56
[49] Buharî/rikak : 29- Ahmed : 1/387, 413, 442
[50] Buhari/ezân : 155, daavat : 17- Müslim/mesacid : 142, zekât: 53- Ebû Dâvud/vitir : 24- Ibn Mâce/ikamet : 32- Dâremî/salât : 90- Ahmed : 2/238- 5/167. 168
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6024.
[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6025.
[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6025-6026.
[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6026-6027.
[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6027-6028.
[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6028.
[56] Tirmizî/kader : 18- Ahmed 2/169- Müslim/kader : 16
[57] Ebû Dâvud/sünnet: 16- Tirmizî/kader : 10- tbn Mâce/mukaddeme : 10-Ahmed: 5/317- 6/442
[58] Müsned-i Ahmed- Tirmizî/tefsîr : 68- Keşfü'1-hafa : 1/263
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6029-6030.
[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6030-6031.
[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6031.
[61] Müsned-i Ahmed : 2/50, 92
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6032.
[62] Bilgi için bak : Bakara : 59- Al-i îmrân : 154- A'raf : 26. âyet
[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6032-6034.
[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6034-6035.
[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6035.
[66] Müsned-i Ahmed: 3/266
[67] Müsned-i Ahmed: 3/82,266
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6036.
[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6036-6037.
[69] Matta İncil'i: 1/18- 21
[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6037-6038.
[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6038-6039.
[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6039.
[73] Ebû Dâvud/nikâh : 46
[74] Buharî/icâre : 8, enbiyâ : 50- Tirmizî/edeb : 82- Ahmed : 2/6, 111 Kırat: Bir dinarın dörtte birinin altıda biri nlsbetinde bir ağırlık birimidir. (Kamus) ve bu ölçüdeki paradır.
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6040-6041.
[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6041.
[76] Müsned-i Ahmed : 4/199, 204, 205
[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6041-6042.
[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6043.
İslami Okul Okulların En Önemlisi