Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mücadele Suresi - Kuran - 058Mucadele - 2. Sayfa

MÜCADELE  SURESİ

 

58

 

İndiği Yer :

 

Medine

 

İniş Sırası :

 

105

 

Âyet sayısı:

 

22

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada elli sekizinci, iniş sırasına göre yüz beşinci sûredir. Mtinâfİkûn sûresinden sonra, Hucurât sûresinden önce Medine'de nazil olmuştur. Sadece 7. âyetinin Mekke'de indiğine dair bir rivayet vardır.[1]

 

Adı

 

Sûre adının "Mücâdele" veya "Mücâdile" şeklinde iki okunuşu vardır. Birin­cisi, "tartışma yapmak, çekişmek" demektir; ikincisi ise "tartışan kadın" mânası­na gelir. Sûre bu adı ilk âyetinde geçen ve aynı kökten türetilmiş olan fiilden al­mıştır. İlk iki kelimesiyle "Kad Semi'a" sûresi diye de anılır.[2]

 

Konusu

 

Câhiliye döneminde kadın açısından büyük haksızlıklara yol açan bir boşa­ma türü olan "zıhar"m yanlış bir telakkiye dayandığı ortaya konmakta; gizli görüş­me ve topluluk içinde birkaç kişinin baş başa verip fısıltıyla konuşması, selâmla­ma, toplantılarda uyulması gereken nezaket kuralları ve Resûlullah'la özel görüş­melerin belirli âdap çerçevesinde yürütülmesi konularında uyanlar yapılmakta; münafıkların bazı karakteristik özelliklerine değinilmekte, müminlerin -en yakın­ları bile olsalar- Allah ve Resulüne düşmanlık edenlerle ilişkilerinde daha dikkat­li davranmaları istenmektedir. [3]

 

Meali

 

Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Kocası hakkında seninle tar­tışan ve Allah'a yakınan kadının sözünü Allah işitmiştir. Allah sizin karşılık­lı konuşmanızı işitiyordu. Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir,

İçinizden karılarına zıhar yapanların karıları asla onların anaları değildir. Onların anaları sadece, kendilerini doğuran kadınlardır. Gerçek şu ki, onlar çirkin ve asılsız bir söz söylüyorlar. Şüphesiz Allah affedicidir, bağışlayıcıdır.

Karılarına zıhar yapıp da sonra dediklerinden dönenlerin, onlarla temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir. Size öğütlenen işte budur. Allah yapıp ettiklerinizden tamamen haberdardır. 4. Buna imkân bulamayan, te­mastan önce peş peşe iki ay oruç tutar. Buna da gücü yetmeyen altmış Fakiri doyurur. Bu, Allah'a ve Resulüne imanınızı göstermeniz içindir. İşte bunlar Allah'ın koyduğu kurallarıdır. Kâfirleri elem veren bir azap beklemektedir. [4]

 

Tefsiri

 

1-4.  Bu âyetlerde, Câhiliye dönemi âdetine göre eşlerin, tekrar birleşmeleri­ne imkân vermeyecek biçimde ayrılmaları sonucunu doğuran ve kadına zarar ve­ren bir boşuma türü olan zıhar uygulaması âyetlerin inmesinden kısa bir süre ön­ce meydana gelen bir olayla ilintilendirilerek yerilmiş ve bu konuda yeni bir dü­zenleme getirilmiştir. Bir erkek karısından kesin olarak ayrılmak istediği zaman ona "Sen bana anamın sırtı gibisin" der ve artık karısı ona yasak sayılırdı. İşte bu sözde, annesinin mahrem bir yerini belirtmek üzere "sırt" anlamına gelen "zahr" kelimesi kullanıldığından, hukukî sonucu olan bu işleme de belirtilen kelimeden türetilerek "zıhâr, zıhâr yapma" deniyordu. Câhiliye toplumunda erkekle karısı ve­ya onun akrabaları arasında bir husumet ortaya çıktığında zıhâr yeminine baş vu­rulurdu, bu o topluma özgü yemin türlerinden biriydi[5]  İbn Âşûr bu konuda şöyle bir açıklama yapar: Öyle sanıyorum ki bu tarz boşama, yahudilerle sıkı sosyal ilişkiler içinde bulunan Yesrib (Medine) çevresindeki Araplar'in âdetiydi ve bunu eşlerini kendi- lerine kesin biçimde yasaklama ifadesi olarak kullanırlarken yahudi geleneğinden etkilenmişlerdi. Zira yahudilerde kadına arkadan yaklaşmak yasaktı; böylece bu anlayış ("arka" anlamına gelen "zahr" kelimesi) ile erkeğin en yakın mahremi olan "anne" unsuru bir araya getirilerek mübalağalı ve kesin bir ayrılık formülü oluştu­ruldu. Yine sanıyorum ki zıhar sözünü ilk söyleyen kişiyi buna yönelten âmil, öf­ke dolu bir halde bulunması ve bir küfıir ifadesi kullanmak istemesi olmalıdır; ni­tekim âyette bu söz "çirkin ve asılsız" olarak nitelenmiştir. Bu usul Mekke, Tihâ-me, Necid gibi bölgelerde bilinen bir Arap âdeti değildi; bu bölge insanlarının söz­lerinde buna dair bir ize rastlamadım. Kur'an'da sadece, Medine döneminde inen iki sûrede (Ahzâb ve Mücâdele) zikredilmesi de bu tespiti doğrular niteliktedir. [6]  

Âyetlerin iniş sebebi olarak gösterilen olay özetle şöyledir: Ensâr'dan Evs b. Sâmİt bir sebeple kızıp hanımı Havle (veya Huveyle) bint Sa'lebe'ye zıhâr yap­mıştı ("Sırtın anamın sırtıdır" demişti). Çok geçmeden söylediğine pişman oldu ve evliliğe dönüş yapmak İstedi. Bu, müsluman toplumun karşılaştığı ilk zıhar uygu­lamasıydı. Kadın geleneğe göre yasak olan bu ilişkiyi bu halde sürdürmeyi kabul etmedi. Sonunda duruma bir çare bulması için Resûlullah'a baş vurdu. Gençliğini kocası uğruna tükettiğini, ona çocuklar verdiğini ama şimdi yaşlanınca kapı dışa­rı edildiğini dertti dertli anlattı. Hz. Peygamber bu konuda ilâhî bir bildirim alma­dığını ve bilinen hükümden (haramlık) başka bir çözüm söyleyemeyeceğim belirt­ti. Kadın durumun çok vahim olduğunu tekrar tekrar ifade ettiyse de farklı bir ce­vap alamadı. Daha sonra kadın Allah'a yalvarmaya ve halinden yakınmaya başla­dı. "Allah'ım! Çok yalnızım. Bu ayrılık bana çok acı verecek. Küçük çocuklarım var; onları babalarına bıraksam perişan olurlar, kendime alsam aç kalırlar. Halimi sana arz ediyorum, beni bu sıkıntıdan kurtar; Resulünün dilinden bir vahiy inzal buyur!" diye dua ediyordu. Kısa bir süre sonra bu âyetler indi. Hz. Peygamber onu müjdeledi ve âyetleri okudu. Ardından kocasını çağırtıp onun durumunu öğrendi; köle azat edemeyeceğini, iki ay peş peşe oruç tutamayacağını ve altmış fakiri do* yuracak kadar malî imkânının da bulunmadığını anlayınca ona bir miktar yardım­da bulundu ve bereketlenmesi için dua etti. Olaya tanık olan Hz. Âişe "Bütün ses­leri işiten Allah ne kadar yüce! O kadın durumunu anlatırken ve Allah'a yalvarır­ken öylesine yavaş ve fısıltıyla konuşuyordu ki dediklerinin bir kısmını işkemiyor-dum" diyerek adetâ İlk âyetin "Çünkü Allah her şeyi işitmekte ve görmektedir" mealindeki kısmını tefsir etmiş oluyordu[7]

İlk âyet Hz. Peygamber'in tatbikatında kadının toplumsal konumuyla ügilİ önemli bir bilgi içermektedir: Kadın kuşkusuz içinde bulunduğu toplumun bir fer­didir ve o esnada mevcut kurallardan ve şartlardan bağımsız bir statüye sahip ol­ması düşünülemez; ama asıl önemli olan, mensup olduğu dinin kendisine bakışını nasıl algıladığıdır. Âyetten açıkça anlaşıldığı üzere kadın, o güne kadar Kur'an'dan ve Hz. Peygamber'in uygulamalarından "herkese problemini en yetki­li merciler önünde uygun şekilde seslendirebİlmesi ve hakkını arayabilmesi imkâ­nının tanınması gerektiği" ilkesini çıkarabilmiş ve bunun teoride kalmayıp yaşa­nan bir gerçek olduğunu da görmüştür. Nitekim Havle'nin bu konudaki anlayışı Kur'an tarafından özel biçimde onaylanmış olduğundan Hz. Ömer ona hep ayrı bir saygı duymuş ve halifeliği döneminde etrafındakiler] şaşırtacak derecede onunla ilgilenmiştir. 2. âyette zıhâr sözlerinin yakışıksız ve asılsız olduğu belirtilmesine rağmen âyetin sonunda Allah Teâlâ'nın bağışlayıcıiığının hatırlatıldığına dikkat edilirse, Kur'an'm üslûbunun eğitim konusuna da ışık tutan önemli incelikler taşı­dığı kolayca anlaşılır.

Verilmek istenen mesaj açısından bu âyetlerden çıkan anlamları iki ayrı şık­ta ele almak uygun olur:

a) Zıhar konusuna ilişkin değerlendirmeye ve hükmün bildirilmesine geçil­meden önce sûreye "... kadının sözünü Allah işitmiştir" tarzında pekiştirilmiş bir ifadeyle başlanması, Kur'an'ın üzerinde önemle durduğu adalet ilkesinin uygula­maya taşınabilmesi için, öncelikle zayıfların seslerini duyurmalarına imkân sağ­
lanması ve onların haklarının korunması gereğine özel bir vurgu anlamı içerir. Bu vurgu muhatapların zihnini, belirli bir olay veya konuyla sınırlı olmayan ilkesel bir düşünceye yöneltmekte; bu tür durumlara kayıtsız kahnmaması ve adalet ölçüleri içinde mutlaka bir çözüm bulunması zaruretini ihtar etmektedir. Bu mesajın tabiî bir sonucu, bir kesimin veya cinsin (örnek ol ayda kadının) zayıf düşmüş ve horla­nır hale gelmiş olması toplumsal bir realite olsa bile, bu realite başlı başına bir de­ğer hükmü olarak kabul edilip onaylanamaz.

b) Konuyla ilgili düzenlemeden ise şu anlaşılmaktadır: Zıhar uygulamasında esas alman düşüncenin sakatlığı ortaya konup ona karşı bir tavır alınmış, fakat bu­na yönelten âmiller varlığını korudukça bu yola başvurabilecekler için konunun ta­biatına uygun bir yaptırımın konması tercih edilmiştir. Bu yaptırım da, birincisi o zamana kadar geleneğin sağladığı sonucu tanımama, diğeri bu yolu deneyenleri caydırıcı ama aynı zamanda toplumdaki zayıfların yüzünü güldürücü bir yüküm­lülük getirme şeklinde olmak üzere iki yönlüdür.

İslâm âlimleri zıhann dinî hükmünü "haram" şeklinde belirledikleri, yani bir müslümanın zıhar yapmasının dinen yasak olduğu sonucuna ulaştıkları halde[8] muhtemelen Kur'an'da ve sünnette yer alması sebebiyle bu konunun teorisi üzerinde geniş biçimde ve -ortadan kalkması değil adetâ geliştirilmesi için çaba harcandığı İzlenimi veren- yeni ayrıntılar üreterek durmuşlardır. Öyle ki ilmihal veya fıkıh kitaplarından, bu uygulamanın İslâm tarihi boyunca bütün müslüman toplumlarda yaygın olarak süregeldiği hatta Kur'an'da hükmü bulunduğuna göre bir ölçüde varlığını koruması gerektiği gibi bir kanaat edinilmektedir. Oysa bu ko­nuya temas edilen yerlerde Kur'an ve sünnetin mesajına ağırlık verilip Kur'an ta­rafından ağır bir dille eleştirilen bu tür yanlış düşünce ve eylemlerden uzak durul­ması gerektiğinin hatırlatılması daha uygun olurdu. Zira böyle bir uygulama yok olup gitse de, bu düzenleme Kur1 an'in bir toplumu nereden alıp kısa bir sürede ne­reye yükselttiğini gösteren canlı bir örnek olarak her zaman misyonunu ifa edecek ve bu âyetlerdeki mesaj pek çok konuda müslümanlann yolunu aydınlatacaktır.

Fıkth kitaplarındaki ayrıntılara girilmeden, âyetlerin getirdiği hükümler etra­fındaki belli başlı yorumlar şöyle özetlenebilir:

1) Zıhar esnasında söylenen sözlerin bir gerçekliği olmadığı gibi, bunların şer'an geçerliliği de yoktur; bir başka anlatımla, bu yakışıksız sözlerle aile huku­ku açısından dinî veya hukukî bir sonuç meydana getirme amacı Kur'an nazarın­
da bir değer taşımamaktadır.

2) Bununla birlikte, eşler arasındaki sevgi ve saygıyı zedeleyen böyle bir be­yanın yol açtığı tahribatı onarmak ve evliliği sürdürme iradesindeki kararlılığı açık biçimde ortaya koymak üzere, zıhar yapanın kefaret ödemesi gerekir. Kefaret, "belli konularda dinen yapılması gerekeni yapmama veya yapılmaması gerekeni yapma sebebiyle, Allah'tan kusurunun bağışlanmasını dileyerek malî veya bedenî bir bedel ödemek" anlamına gelir. Bu, ceza özelliği de bulunan bir tür ibadettir; dolayısıyla, bir gayri müslim zıhâr yaptığında kefaret ödemesi gerekmez. 2. âyet­te "içinizden" kaydının bulunması da hitabın müslümanlara yönelik olduğunu gös­termektedir. Hanefî, Mâliki ve Zeydiyye mezheplerinde benimsenen hüküm bu­dur. Şâfıî, Hanbelî ve Caferîler'e göre ise gayri müslimin zıhanna da hüküm bağ­lanır; o da oruç dışındaki kefaret yollarını uygular; 3. âyetteki ifade genel olup 2. âyetteki kayıt bu genelliği sınırlamaya yeterli değildir. İkinci görüşün izahında da­ha çok başka deliller ön plana çıkmış görünse de bunun temelinde, toplumdaki
yoksulların lehine bir yorum yapma anlayışının bulunduğu söylenebilir.

3) 3. âyetin "Kanlarına zıhar yapıp da sonra dediklerinden dönenler" diye çevrilen kısmı lafzan "... yine dediklerine dönenler" mânasına gelmektedir. Bu ifade hakkında değişik yorumlar yapılmış olmakla birlikte sözün bağlamı ve Resûlullah'ın tatbikatı, burada, zıhar sözünü söyledikten sonra bundan pişmanlık duyup normal olarak evlilik hayatını sürdürmek isteyenlerin kastedildiğini gös­termektedir. 8. âyette aynı ifade kalıbından "menedildikleri işe dönenler yani bu­nu yine yapanlar" mânasının açıkça anlaşılması, buna da "dediklerini yine yapan­lar yani tekrar zıharda bulunanlar" anlamı verilebileceğini düşündürmekle bera­
ber, âyetlerin iniş sebebi olan olaym cereyan tarzı bu yoruma imkân vermemek­
tedir. Zira bu âyetler inince Hz. Peygamber kendisiyle tartışan kadının kocasına hemen kefaret hükmünü uygulatmış, kefaret hükmünü zıhârı tekrar etme durumu­na bağlamamıştır.

Taraflardan birinin ölümü veya evliliğe dönüş yapılmaması halinde kefaret gerekmez; fakat eşler boşanıp tekrar evlenecek olurlarsa -o arada kadın başkasıy­la evlenip ayrılmış bile olsa- âlimlerin çoğunluğuna göre yine kefaret gerekir, çün­kü âyette temastan önce kefaret şart koşulmuştur. Bazı âlimlere göre kefaret söy­lenen çirkin sözün yani zıhâr ifadesini kullanmanın hükmü olduğu için ölüm ve ayrılık halinde dahi kefaret gerekir.

4) Zıhâr kefareti, şu üç yoldan biriyle ve imkân bulunduğu sürece âyette be­lirtilen şu sıraya riayet edilerek yerine getirilir:

a) Bir köleyi özgürlüğüne kavuş­turmak.

b) Kesintisiz iki ay oruç tutmak.

c) Altmış fakiri doyurmak. Başka bazı kefaretlerden farklı olarak burada kölenin mümin olması da şart koşulmamıştır. Atâ, İbrahim en-Neha'î, Ebû Sevr, Süfyân es-Sevrî gibi müctehitlere, Ahmed b. Hanbel'den bir rivayete, yine Hanefî ve Zahiri mezheplerine göre hüküm budur. Hanefîler dışındaki üç mezhepte İse, buradaki mutlak ifade Nisa 4/92'deki kayıtlı ifadeye göre yorumlanarak kölenin mümin olması şartı aranmıştır. Öte yandan, bu kefaret ile bir müslümanı hata İle öldürme kefareti arasındaki paralellik sebebiyle belirtilen çirkin ve asılsız sözün evlilik birliğinin temelindeki düşünceyi öldürme gibi kabul edildiği ve Allah katında bu beraberliğe yeniden can kazandırabilmenin ancak bu yolla olacağı anlamı çıkarılabilir. [9]

5) Zıhar kefaretinin, cinsel temastan önce yerine getirilmiş olması gerekir. İlk iki şıkka gücü yetmeyen yani yoksulları doyurma şıkkını uygulayacak kişi bakı­mından da hüküm budur. Ancak bazı âlimler âyette üçüncü şıktan söz edilirken "temastan önce" kaydının tekrarlanmamış olması sebebiyle bu durumda kefaret
yerine getirilmeden cinsel temasın caiz olduğu kanaatindedirler, Şayet kefaret ödenmeden cinsel temas yapılmışsa, -nikâh bağı sona ermiş olmadığından- bu, gayri meşru bir ilişki sayılmaz; ama kişi -âdet gören hanımıyla temasta bulunma gibi- Allah'ın yasakladığı bir işi yapmış, günaha girmiş olur. Bu durumda tövbe etmesi ve kefaretini ödemesi gerekir; âlimlerin çoğunluğuna göre tek kefaret ye­terlidir. Bazılarına göre bu ful kefareti düşürür yani kefaretle de telâfi edilemez bir günah haline gelir, bazılarına göre ise ikinci bir kefaret gerekir.

6) Zıharın evlilik bağını sona erdirme etkisi Kur'an tarafından onaylanma­mış, sadece kefaret gerektiren bir yemin gibi kabul edilmiştir. Buna göre zıhar ya­pan erkek evliliğe son vermek istiyorsa normal boşama usulünü izlemek durumun­dadır. Hem bu yola baş vurmama hem evlilik hayatına dönmeme, kadını zarara so­kan ve zıhann Câhiliye dönemindeki sonuçlarım doğuran bir tutum olacağından bu da Kur'an'in getirdiği hükümle bağdaşmaz. Böyle bir durumda zihara, belli bir süre içinde kan koca hayatına dönülmemesi halinde evliliğin sona ermesi sonucu­nu doğuran Özel yemin ("günümüz hukuk terimiyle bir tür "ayrılık") hükmü uygulanır [10]Nitekim bu âyetin nüzulünden sonra zıhar lafzının îlâ hükümleri kastedilerek kullanıldığım gösteren örnekler bulun­maktadır. [11]

4. âyetin "Bu, Allah'a ve Resulüne imanınızı göstermeniz içindir" diye çev­rilen kısmı lafzan "Bu, Allah'a ve Resulüne iman etmeniz içindir veya iman etme­nizden dolayıdır" anlamına gelmektedir. Bazı müfessirler bu mânayı esas alarak "Allah'ın bunu emrettiğini tasdik etmeniz için" tarzında açıklamalar yapmışlarsa da, "Allah ve Resulünün buyruklarına uyup o çirkin ve yalan söze bir daha dön­meyeceğinizi ortaya koymanız için" veya "Allah ve Resulüne imanınızın gereğini yerine getirmeniz için" şeklindeki yorum bağlama daha uygun düşmektedir. "Bu" işaret zamiriyle kefarette -imkân durumuna göre- seçenekler tanınması kolaylığı­nın kastedildiği yorumu da yapılmıştır. [12]

Daha Önce inmiş bulunan Ahzâb sûresinin 4-5. âyetlerinde "Allah bir kişi­nin göğüs boşluğunda iki kalp yaratmamıştır, analarınıza benzeterek haram olsun dediğiniz esterinizi analarınız kılmamıştır... Bunlar sizin kendi iddianızdır, hak ve hakikati Allah söyler, doğru yolu da O gösterir" buyurularak zıhâr uygulaması eleştirilmiş, bu konuda yeni bir hüküm tesis etmeden Önce bu davranışın fikrî te­meli çürütülmüştür. Ahzâb süresindeki bu âyetlerin daha sonra indiği görüşü esas alınacak olursa, buradaki İfadeleri Mücâdele sûresinde getirilen hükmü pekiştirme anlamında yorumlamak uygun olur. [13]

 

Meali

 

5. Allah'a ve Resulüne karşı gelenler, daha öncekilerin aşağılandığı gibi aşağılanacaklardır. Biz apaçık âyetler indirimsizdir. Ve (buna göre) kâfirler için küçük düşürücü bir azap vardır. 6. O gün Allah onların hepsini dirilte­cek ve yapıp ettiklerini kendilerine haber verecektir. Allah bunları bir bir saymış, onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye tanıktır.[14]

 

Tefsiri

 

5-6. "Allah ve Resulüne karşı gelenler" ifadesi bu tavır içinde bulunan her­kesi kapsamakla beraber, burada Hz. Peygamber'İn mesajını rahat bir şekilde teb­liğ etmesini engellemeye ve onu çarpıtmaya çalışan, Peygamber'e ve müsluman­lara karşı komplolar hazırlayan münafıklara (veya 8. âyetin tefsirinde açıklanaca­ğı üzere hem münafıklara hem de işbirliği yaptıkları yahudilere) yöneltilmiş Özel bir uyan bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim sûrenin bundan sonraki âyetlerinde ağırlıklı olarak bu konu üzerinde durulacaktır.[15]

 

Meali

 

7. Farkında değil misin, Allah göklerde ve yerde olanları hep bilmekte­dir! Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın; beş kişi yoktur ki altıncıları O olmasın. Bundan az veya çok olsunlar re nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka Allah onların yanındadır; nihayet kıyamet gü­nü onlara yapıp ettiklerini haber verecektir. Çünkü Allah her şeyi bilmekte­dir. 8. Gizli konuşmaktan menedilen o kimseleri görmüyor musun, yine dö­nüp yasaklandıkları şeyi yapıyorlar; günah işleme, düşmanlık etme ve Pey-gamber'e karşı gelme hususunda fısıldaşıyorlar. Sana geldiklerinde de Al­lah'ın seni selâmlamadığı bir biçimde selâm veriyorlar. Üstelik birbirlerine, "Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı cezalandırsa ya!" diyorlar. Onların harcı cehennem; işte oraya girecekler; ne kötü bir sondur o! 9. Ey iman eden­ler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman, günah işleme, düşmanlık etme ve Peygamberce karşı gelme hususunda fısıldaşnıaymız; iyilik ve takva hakkın­da konuşunuz ve huzurunda toplanacağınız Allah'a saygısızlık etmekten sa­kınınız. 10. (O tür) gizli konuşmalar ancak şeytandandır. Bu müminleri üz­mek içindir. Oysa o, Allah'ın izni olmadıkça onlara hiç bir zarar veremez. Müminler ancak ve ancak Allah'a güvenip dayansınlar. 11. Ey iman edenler! Size, bulunduğunuz toplantılarda "Yer açın" dendiğinde yer açın ki Allah da size genişlik versin. "Davranıp kalkın" dendiğinde de kalkın ki Allah içiniz­den (gerçekten) iman etmiş olanları ve ilim verilenleri yüksek derecelere çı­karsın. Yapıp ettiklerinizden Allah tamamen haberdardır. 12. Ey iman eden­ler! Peygamberce özel görüşme yapmak istediğiniz zaman, bu görüşmeniz­den önce bir sadaka verin. Sizin için en iyi ve en nezih davranış budur. Şayet bulamazsanız bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. 13. Özel görüşme yapmadan önce sadaka verecek olmanızdan dolayı endişeye mi ka- pildiniz? Madem bunu yapmadınız ve Allah da sizi bağışladı, o halde namazı özenle kılın, zekâtı verin, AUah'a ve Resulüne itaat edin. Allah yapıp ettikle­rinizden tamamen haberdardır. [16]

 

Tefsiri

 

7. Bu ve devamındaki âyetlerde, Resûlullah dönemindeki bazı olaylar ışığın­da İslâm'ın bir kısım temel inanç ve ahlâk ilkeleri işlenmekte, müslümanların bu ilkelere uygun muaşeret kuralları oluşturmaları için örnek verilmekte; toplumsal huzur, bireyler arası sevgi ve saygının korunup geliştirilmesi açısından önem taşı­yan bu kurallara uymanın kişilerin Allah katındaki derecelerini de yükselteceği be­lirtilmektedir.

Bu âyetlerde işlenen konulardan ilki, birkaç kişinin bir araya gelip gizli gö­rüşmeler yapması ve başkalarının bulunduğu ortamlarda fısıltıyla konuşmalarıdır. Âyetlerde bu tutum ve eylemden necvâ mastar ismi ve aynı kökten türetilen fiil­ler kullanılarak söz edilmiştir. İnsanların böyle bir yöntem izlemelerinin genellik­le başkalarında tecessüs hatta tedirginlik meydana getirmesi tabiîdir ve bu yüzden birçok dostlukların zedelendiği yahut husumetlerin doğduğu bilinmektedir. Bu gerçek karşısında Kur'ân-1 Kerîm değişik vesilelerle, gizli görüşmeler yapmaktan ve fısıltıyla konuşmaktan olumsuz biçimde söz etmiş, fakat bunu haklı kılan se­bepleri istisna etmiş ve bütün durumları kapsayan kesin bir yasak koymamıştır. [17]

Sûrenin İlk âyetinde Allah Teâlâ'nın, kendisine zıhar yapılan kadınla Resû­lllah arasında geçen konuşmayı işittiği ve 6. âyette inkarcıların yapıp ettiklerini bir bir kendilerine haber vereceği, çünkü O'nun her şeye tanık olduğu belirtilmiş­ti. Sûrenin bu bölümünün mukaddimesi mahiyetindeki 7. âyette de, -gizli konu­şanların sayılarıyla ilgili örnekler verilerek somut bir tasavvura da imkân sağlan­mak suretiyle- Yüce Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiği, bu şekilde konuşanların sayısı ne olursa olsun, seslerini ne kadar alçaltmış olurlarsa olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O'nun bunlardan haberdar olduğu ve kıyamet günü kendilerine bunları hatırlatacağı bildirilmekte, böylece İslâm inançlarının esaslarından olan "Allah'ın ilmine sınır bulunmadığına iman etme" ilkesine vurgu yapılmaktadır. [18] Zemahşerî, Rebî'a b. Amr ve kardeşi Habîb b. Amr ile Safvân b. Ümeyye arasında geçen bir konuşmayı bu âyetin İniş sebebi olarak zikretmektedir. [19]  İbn Âşûr ise bun­ların ashabdan sayıldıklarım, halbuki âyetin münafıklar ve yahudiler veya sadece münafıklar hakkında olduğunu, muhtemelen bu olayı anlatan râvînin Fussilet 41/22 âyetiyle bu âyetin iniş sebeplerini karıştırarak aktardığını belirtir. [20]

 

8. Her an müşriklerden bir saldın gelmesi ve onlarla sıcak çatışmaya girilme­si ihtimalinin bulunduğu bir dönemde inen bu âyetin öncelikli konusu ve hedefi­nin, İman etmiş gibi göründükleri İçin müslüman muamelesi gören münafıkların ve yapılan sözleşme gereği Medine şehir devletinin vatandaşı olan yahudilerin ba­zı yanlış tavır ve hareketleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira tarihî bilgiler, Medi­ne'deki münafıkların o sıralarda yahudilerle gizli bir ittifak içinde olduklarını gös­termektedir; 14. âyette de bu hususa özel olarak değinilecektir. Hendek savaşından sonra Medine'de yahudi kalmamış olması, bu âyetin belirtilen savaştan önceki bir tarihte yani sûrenin bütününe ait sıralamadaki yerine göre daha önceki bir zaman­da inmiş olduğunu düşündürmektedir. Bununla beraber, burada yahudilerin daha önceki tutumlarına bir gönderme yapılmış bulunması yahut söz konusu ifade ve tutumların sadece münafıklara ait olması da muhtemeldir.

Münafıklar ve/veya yahudiler kendi aralarında toplanıp Hz. Peygamber ve müslüman] ar aleyhine entrikalar çeviriyor, bu arada yanlarına bir mümin yaklaştı­ğında kaş göz işaretleriyle onu tedirgin ediyorlardı. Resûlullah'a bu durumun İnti­kal ettirilmesi üzerine böyle davranmamaları uyarısı yapıldı. İşte yaygın yoruma göre âyetin ilk cümlesinde onların belirtilen yasağa riayet etmediklerinden söz edilmekte ve bu gayri ahlâkî tutum kınanmaktadır.

Âyetin devamında bu kimselerin Resul-i Ekrem'i selâmlama biçimleri eleş­tirilmekte fakat ne dedikleri açıklanmamaktadır. Tefsirlerde âyetin bu kısmını İzah sadedinde genellikle, bazı yahudilerin Hz. Peygamber'e "es-Selâm'ü aleyk" yeri­ne "es-Sâm'ü aleyk" diyerek selâm vermeleri olayına değinilir. [21] Allah'ın selâmladığı şekil olan "es-Se­lâm'ü aleyk", "Esenlik üzerine olsun" anlamına gelirken, küçük bir telaffuz oyu­nuyla söylenen "es-Sâm'ü aleyk", "Başına ölüm gelsin" veya "İçine (dininden) bıkkınlık gelsin" demek oluyordu. Hz. Âişe bunu fark edince onlara lânetleyici İfadelerle karşılık vermiş, Hz. Peygamber ise Hz. Âişe'yi teskin etmiş ve yumuşak söz söylemesini istemişti. O "Ama ey Allah'ın Resulü, onların ne dediğini duyma­dın mı!" deyince Hz. Peygamber "Benim de onlara 'Ve aleyküm' dediğimi duy­madın mı?" cevabını verdi. Böylece Resûlullah onların selâmını hakimane bir şe-kitde "O dediğiniz sizin üzerinize olsun" anlamına gelen bir ifadeyle söyledikleri­ni kendilerine iade etmiş oluyordu[22]İbn Âşûr ise bir gurup yahudi ile Hz. Peygamber arasında geçen mezkur olayın bu âyetle ilgisi olmadığı, burada münafıkların "es-Selâm'ü aleyk" yerine Câhiliye âdetine göre söylenen selâm ifadelerini sürdürmekte ısrar etmelerine veya yahudi-lerden öğrendikleri bazı kinayeli sözleri[23]  söylemele­rine işaret edildiği kanaatindedir.[24]  İbn Abbas'tan nakledilen bir ifa­dede bu âyetin tamamının münafıklar hakkında olduğunun ve onların arasında da yahudi karakteri taşıyanlar bulunduğunun belirtilmesi[25] bu kanaati destekleyici niteliktedir.

Aynı âyetin "Üstelik birbirlerine 'Allah bizi bu söylediklerimizden dolayı ce-zalandırsa ya!' diyorlar" diye çevrilen kısmını "Üstelik içlerinden veya baş başa kaldıklarında ... diyorlar" şeklinde tercüme etmek de mümkündür. İnkarcıların ve sapkın düşünce sahiplerinin Allah'ın cezalandırmasını beşerî düzleme indirgeye­rek bu tarz bir argüman geliştirmeleri, örneğine sık rastlanan bir durumdur. Kur'an'da ve hadislerde Allah Teâlâ'nın kendisine ortaklar konulduğunu gördüğü, duyduğu, bildiği halde, insanlardan farklı olarak hemen cezalandırma cihetine git­mediği, her konuda olduğu üzere bu konuda da kendi hikmetine göre ve dilediği zaman hükmünü icra ettiği ve imtihan sebebiyle genellikle kullarına fırsat tanıyıp nihâî hükmünü âhirete ertelediği belirtilmiş; hemen dünyada cezalandırılmama durumuna aldanarak "Nasıl olsa herkesin yaptığı yanına kalıyor" gibi bir yanılgı­ya düşmemek gerektiği uyarısı yapılmıştır. [26]

 

9. Bu âyetten ve konuya ilişkin diğer âyet ve hadislerden, gizli görüşme ve konuşma yapmanın özündeki kötülük sebebiyle değil, konuşulan konuların kötü olmasına veya bu tür gizliliklerin çevredeki insanlarda kuşku ve tedirginlik uyan­dırmasına bağlı olarak yasaklanmış bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim bu âyette ve Nisa 4/114'te konuşulan konuların iyi olması veya iyilik amacı taşıması halin­de günah teşkil etmediği açıkça ifade edildiği gibi, bir hadiste "Üç kişi olduğunuz­da, iki kişi üçüncüden ayrı olarak fısıldanmasın; çünkü bu onu üzer"[27] buyurularak gizli konuşmaların yasaklanmasının başkaları üzerinde olumsuz etkiler meydana getirebileceği gerekçesine bağlı olduğu belirtilmiştir. Hatta bu noktadan hareketle İslâm âlimleri, iki kişinin yanlarındaki üçüncü kişinin bildiği bir dille konuşabilecekleri halde onu bırakıp başka bir dille konuşmalarını da kıyas yoluyla bu yasak kapsamında düşünmüşlerdir. "Günah işleme, düşman­lık etme ve Peygamber'e karşı gelme hususunda fısıldaşmak" zaten müminlere ya­raşmayan bir davranış olduğu için âyetteki hitabın bu kısmıyla münafıkların tutu­muna işaret edildiği, "İyilik ve takva hakkında konuşun" kısmıyla da müminlere doğru davranışın öğretildiği yorumu yapılmıştır. Bu izah, "Ey iman edenler!" hi­tabının samimi müminlere yönelik olduğu anlayışına göredir. Bazı müfessirler ise bu hitabın iman etmiş göründükleri için mümin statüsünde kabul edilen münafık- lara yönelik olduğu kanaatindedir.[28] Öte yandan, 7. âyette vurgulanan "hiçbir şeyin Allah'ın bilgisi dışında kala­mayacağına inanma" ilkesi, burada başka bir iman esası olan "bütün insanların öl­dükten sonra diriltilip Yüce Allah'ın huzurunda toplanacaklarına inanma" ilkesiy­le pekiştirilmekte ve herkesin o gün verilecek hesabın sorumluluğu içinde hareket etmesi istenmektedir. [29]

 

10, Yasaklanan gizli konuşmaların insanı günaha teşvik etme işini üstlenmiş olan şeytandan kaynaklandığı ve müminleri üzme amacı taşıdığı belirtilmekte; ar­dından da hiçbir şeyin Allah'ın irade ve gücünü aşamayacağı, dolayısıyla yürek­ten inanmış olanların hep Allah'a güvenip dayanmaları gerektiği hatırlatılarak sa­mimi müminlere moral verilmektedir. [30]

 

11, Bu âyetin inişiyle ilgili olarak tefsirlerde genellikle Resûlullah'ın toplan­tılarında ona yakın olma arzusuyla ilgili olaylara yer verilir. Bunlardan biri şöyle­dir: Bir gün Suffe diye bilinen yerde Hz. Peygamber ashabıyla sohbet ederken ye­ni gelenler ayakta kalmışlardı. Bunlar arasında Resûlullah'ın kendilerine özel de­ğer verdiği Bedir savaşına katılmış müslümanlar da vardı. Resûlullah bilhassa on­lara yer açılması için yakınındakilere işaret etti. Yerinden kalkması gerekenlerin yüz ifadelerinden bu durumdan hoşnut olmadıkları belli oldu. Münafıklar da bunu fırsat bilip Hz. Peygamber'in adaletli davranmadığı ve bazı kişileri kayırdığı yo­lunda şayia çıkardılar. Konuya açıklık getirmek ve bir uyarıda bulunmak üzere bu âyet nazil oldu. Âyetin tefsiri sırasında, anılan olayın yanı sıra, toplu halde bulu­nulan yerlerde uyulması gereken muaşeret kurallarıyla ilgili Resûlullah ve sahabe dönemi tatbikatından Örnekler de verilir. Aynca âyette "ilim verilenler"den söz edildiği için İslâm'da ilmin yeri ve önemiyle ilgili geniş açıklamalar yapılır. [31] Bu gibi olaylar âyetin anlaşılmasına ışık tutmakla beraber âyetin mesajının bütün müslümanlara yönelik ve bütün zamanlan kapsayıcı nitelikte olduğu açıktır. Önceki âyetlerden gerekli çıkanım yaparak Allah'ın ilminin kuşatıcılığına ve herkesin bîr gün O'nun huzuruna çıkarılıp hesap vereceğine yürekten İnanan, Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in üzerinde önemle durduğu ahlâk ilkelerine riayet eden, dolayısıyla başkalarına zarar verici davranışlardan olabildiğince uzak durmaya çalışan mü­minler, 11. âyette bu ilkelerden hareketle müslümana yaraşır sosyal davranış ku­ralları geliştirmeye yönlendirilmekte; gösterilen örnek (gerektiğinde yer açma ve yerini başkasına verme örneği) ışığında, yalnız zarar vermekten kaçınma değil ay­nı zamanda gönül alma ve toplumsal kaynaşmayı sağlama amaçlı, terbiye ve ince­lik örneği görgü kurallarına riayet etmeleri özendirilmektedir. Hatta Râzî'nin be- lirttiği üzere bu âyetin, kullara iyilik ve kolaylık kapılarını olabildiğince açık tut­maya çalışanlara Allah'ın da dünya ve âhiret iyiliklerini bol bol ihsan edeceği an­lamı taşıdığı söylenebilir. Zemahşerî'ye göre "Allah da size genişlik versin" İfa­desi, -mekân genişliği, bol rızık, gönül ferahlığı, kabir rahatlığı, cennete girme mutluluğu gibi- insanların arzuladıkları her türlü genişliği kapsamaktadır. Aynı görüşü tekrar eden Râzî'nin şu ifadesi de dikkat çekicidir: Makul düşünen hiç kimse bu âyeti toplantıda yer açma anlamıyla sınırlamaz; aksine bununla kastedi­len, iyiliklerin ve güzelliklerin müslümana ulaşmasına katkı sağlamak ve onun gönlünü sevinçle doldurmaya çalışmaktır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.) "Kul, müslüman kardeşine yardım etme çabası içinde olduğu sürece Allah da hep onun yardımında olmaya devam eder bk. Râzî, XXIX, 268-269; Elmalılı, VII, 4790-4797; Derveze, X, 106-109  Taberî de âyetteki "Davranıp kalkın!" ifadesinin "hangi türden olursa olsun iyiliğe yönelik her türlü buyruk ve yönlendirme "yi kapsadığını belirtir. [32]

 

12. Hz. Peygamber'le özel görüşmek isteyenlerin sayısı çoğalınca bazı kim­selerin bu görüşmenin süresini, başkalarının hukukuna zarar verecek derecede uzatmaları Peygamber'İ zor durumda bırakıyor, onun daha çok ilgi ve himayeye muhtaç olanlara gerektiği kadar zaman ayırmasını engelliyor, bu da kendisini üzü­yordu. Bu âyetle, Resûl-i Ekrem'le özel görüşme âdabına ilişkin bir düzenleme ge­tirildi; hali vakti yerinde olanların fakirlere verilmek üzere bir bağışta bulunmala­rı istendi[33]  Derveze, bu düzenlemedeki hikmetin, insanların özel meseleleri için Resûlullah'la görüşmelerinin maddî durumu iyi olanların muhtaç­lar lehine bir ödemede bulunmalarına vesile kılınması olduğunu, bir başka anla­tımla bu yolla İslâm öncesi Arap yargı geleneğinde alışıldığı tarzda bir fetva ve yargılama harcı alınmış olduğunu belirtir (X, 110). Kanaatimize göre bu düzenle­menin, belirli ve kalıcı bir yükümlülük getirmekten çok, peygamberlik makamına gösterilmesi gereken saygı hususunda daha bir dikkatli olunması için hatırlatmada bulunma amacı taşıdığı anlaşılmaktadır. "Bulamazsanız ..." buyurulması da buna işarettir. Daha sonraki âyet ise maksadı iyice açığa çıkarmıştır. Nitekim bu uyarı­yı takiben Peygamber'İ gereksiz meşgul edecek görüşmeler azalmıştır. Esasen Peygamber'in gittikçe ağırlaşan görevi dolayısıyla onun fazla meşgul edilmemesi gerekiyordu. Diğer yandan, onun vahiy atıyor olması dolayısıyla yoğun bir soru yağmuruna tutulması da uygun değildi; zaten bu husus bîr âyette açık biçimde ifa­de edilmiştir. [34]  Burada dikkat çeken bir nokta, bu konudaki uygula­manın disipline edilmesine çalışılırken sırf biçimsel bir düzenleme yapma ciheti­ne gidilmeyip getirilen şeklin aynı zamanda kamuya yarar sağlamasının hedeflen­miş olmasıdır. Gerçekten, Kur'an'm hemen her zaman iman konusuyla paralel olarak İşlediği infakın önemine özel bir vurgu anlamı taşıyan bu düzenlemeyle -en azından teorik düzeyde- yoksulların hakkıyla ilgili hassas bir denge de sağlanmış­tır. Zira bu usulün işlemesi halinde daha önce olduğu gibi fakirlerin sıra bekleme­leri, onların mağduriyete uğramalarından ziyade kendilerine ayrılan bir fonun kay­nağını güçlendirmiş olacaktı. Fakat asıl hedef gerçekleşince bu usulün bir kural halinde işletilmesine gerek kalmadı. Müslümanların böyle bir tecrübe yaşamaları, geride, bir yandan Resûl-i Ekrem'in hatırasına ve gösterdiği davranış modeline özel bir saygı ve dikkat gösterilmesi gereği, diğer yandan da imkânı olanların ih­tiyaç sahiplerim sürekli gözetme vecibesinin bulunduğu konularında özel bir me­saj ve vurgu bırakmış oldu. Öte yandan, bu düzenlemeyle münafıkların Resûlul-lah'ın huzurunu işgal etmelerinin engellenmesinin veya bunların müminlerden ayırt edilmelerinin de hedeflendiği düşünülebilir.[35] Çünkü onların Peygamber'i samimi olarak dinlemek gibi bir amaçları olmadığı için bu uğurda maddî bir fedakârlıkta bulunmayı göze almaları beklenemezdi.[36]

 

13. Önceki âyetle getirilen düzenlemenin asıl amacının bir sınama ve yuka­rıda izah edilen sonucu gerçekleştirme olduğu bu âyetin ifadesinden daha açık bi­çimde anlaşılmaktadır. Müminlerin bu konudaki kusurlarının Allah tarafından ba­ğışlandığı, bu düzenlemeyi yeni bir malî yükümlülük şeklinde algılamamaları, ama mevcut yükümlülüklerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmaları yani namaz­larını özenle kılıp zekâtlarını vermeleri, Allah ve Resulüne İtaaat etmeleri isten­mektedir. Kanaatimize göre,bu âyetin önceki âyetle getirilen hükmü neshettiğİ ve­ya mâlî ödemeyi yükümlülük olmaktan çıkarıp gönüllü hale getirdiği gibi yorum ve değerlendirmeler ile bu hükmün uygulanma süresi ve miktarıyla ilgili rivayet­leri. [37] yukarıdaki izah çerçe­vesinde değerlendirmek uygun olur. [38]

 

Meali

 

14, Allah'ın gazabına uğramış bir toplulukla işbirliği yapanları görüyor­sun değil mi! Bunlar ne sizdendir ne onlardan. Bile bile yalan yere yemin de ederler. 15. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Onların yapmakta ol­dukları gerçekten ne kötüdür! 16. Onlar yeminlerim kalkan yapıp Allah yo­lundan saptırdılar. Bu sebeple onlara küçük düşürücü bir azap vardır. 17. Malları da evlâtları da Allah katında kendilerine hiçbir yarar sağlamayacak­tır. Onlar cehennemliktirler; orada ebedî olarak kalacaklardır. 18.0 gUn Al­lah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O'na da ye­min edecekler ve sanacaklar ki işe yarar bir şey yapmaktalar! Bilin ki onlar yalancıların ta kendileridir. 19. Şeytan onları hâkimiyeti altına ahp kendile­rine Allah düşüncesini unutturmuştur. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdırlar. İyi bilin ki kaybedecek olanlar şeytanın yandaşlarıdır! 20. Allah'a ve Pey­gamberine düşmanca davrananlar, işte onlar en büyük zillete uğrayanlar arasmda olacaklar! 21. Allah "Elbette üstün geleceğim, ben ve elçilerim" di­ye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür, 22. Allah'a ve âhiret günü­ne iman eden bir topluluğun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akra­baları da olsa- Allah'a ve Peygamberine düşmanlık eden kimselere sevgiyle bağlandıklarım göremezsin. İşte Allah bunların kalplerine imam nakşetmiş ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları -orada ebedî kalmak üze­re- altlarından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir. Allah onlardan ra­zı olmuştur, onlar da Ondan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'tan vanadır­lar; iyi bilinmeli ki kurtuluşa erecek olanlar da Allah'tan yana olanlardır! [39]

 

Tefsiri

 

14-22. Allah'a ve Peygamberine düşmanlık edenlerin dayanışma görünümü altında gerçekte kendilerini ve birbirlerini aldattıkları ve sonlarının hüsran olduğu belirtildikten sonra samimi müminlerin bu gibi kimselerle ilişkilerinde daha dik­katli olmaları gerektiği uyarısı yapılmaktadır.

14. ve müteakip âyetlerde başlıca Özelliklerine değinilen kimselerin müslii-man gibi görünen ama gerçekte İslâm düşmanlığı yapan münafıklar olduğu açık­tır. Bunların kendileriyle işbirliği yaptıkları kimselerden "Allah'ın gazabına uğra­mış bir topluluk" diye söz edilmektedir. Âyette kimlikleriyle ilgili açık bir bilgi verilmemekle beraber, bağlamı dikkate alan hemen bütün müfessirler burada o dö­nemde Medine ve çevresinde yaşayan yahudilerin kastedildiği kanaatindedir. Do­layısıyla, 8. âyetin tefsiri sırasında belirtilen ihtimallerin bu âyetlerin iniş zamanı konusunda da göz önünde bulundurulması uygun olur. [40]

Tefsirlerde bu guruptaki âyetlerin veya bir kısmının nüzul sebebi olarak -ba­zı rivayetlere göre Abdullah b. Nebtel isimli- bir münafığın, Resûlullah'ın huzu­runda onun aleyhine sözler söylemediğine dair yalan yere yemin etmesi ve bulup getirdiği tanıkların da bile bile yalan yere yemin etmeleri olayına yer verilir. [41] Bununla birlikte âyetin hedefinin bu olaya değinmekle sınır­lı olmayıp, bile bile yalan yere yemin etmenin, yeminlerini kalkan olarak kullan­manın, yani yeminlerinin arkasına sığınıp onlarla insanları aldatmanın münafıkla­ra özgü en belirgin özelliklerden olduğuna dikkat çekmek olduğu anlaşılmaktadır,

âyette yer alan "Mallan da evlâtları da Allah katında kendilerine hiçbir yarar sağlamayacaktır" anlamındaki cümle değişik vesilelerle başka âyetlerde de bir uyan ifadesi olarak yer almış, dünya hayatında kişiye güvence sağlayabilen hiçbir yolun kıyamet gününde bir yarar sağlayamayacağına ve herkesin tek başına
yaptıklarının hesabını vermek durumunda kalacağına dikkat çekilmiştir. [42]

âyetin "... sanacaklar ki işe yarar bir şey yapmaktalar!" diye çevrilen kıs­mı şöyle açıklanmıştır: Dünyada yalan yere yemin etmek ve muhatabı kandırma­ya çalışmak onlarda öylesine bir alışkanlık ve âdeta meleke haline gelmiştir ki âhirette dahî bu tutumlarım sürdürecekler, bunun kendilerine bir yarar sağlayacağını sanıp Allah'I bile kandırmaya kalkacaklar, böylece İyiden iyiye rezil rüsvâ olacak­lardır. Gerek duyular alemindeki gerekse bunun ötesindeki her şeyi bilen Allah'a karşı bile böyle bir tutum sergilemeye kalkışan bu insanların dünyada müminleri kandırma çabası içinde olmalarını yadırgamamak gerekir. [43]

22. âyetin nüzul sebebiyle ilgiti birçok rivayet bulunmakla beraber bunları buradaki mânaların uygulanmasına ilişkin örnekler olarak düşünmek uygun olur, yoksa âyetin anlamını bunlardan birine bağlamak gerekmez. Âyet, içeriği bakımından öncesi ve sonrasıyla irtibatlıdır; Allah ve Resulüne husumet besleyenlerin, akrabalık bağı gibi motifleri kullanarak müminleri kendileriyle -münafıkların ya-hudüerle yaptığı işbirliğine benzer- bir dayanışma ilişkisi içine çekmeye çalışabilecekleri tehlikesine karşı uyan anlamı taşımaktadır. [44] Kur'ân-ı Kerîm'in nüzul sürecinde, müslümanlar başka dinlerin mensuplarıyla, özellikle putperestlerle farklı konumlarda ve çeşitli ilişkiler içinde bulundukların­dan, bu konuya ilişkin âyetlerde üslûp ve içerik farklılığının bulunması tabiidir. Dolayısıyla, bu konuda sağlıklı sonuca ulaşabilmek için, her âyeti kendi bağlamın­da ele almak ve aynca müslümanlann müslüman olmayanlarla ilişkilerini düzen­leyen âyetleri ve Resûlullah'ın uygulamalarını topluca değerlendirmek gerekir. [45]  22. âyetin "Onları katından bir ruh ile desteklemiştir" diye çevrilen kısmı "Onları katından bir lütuf ile, Kur'an'dan ve Hz. Peygamber'in söz­lerinden kaynaklanan ilâhî bir lütuf, ışık ve başan ile, Kur'an ile, Cebrail (a.s.) ile desteklemiştir" gibi mânalarla açıklandığı gibi "Onları iman ruhuyla desteklemiş­tir" tarzında da yorumlanmıştır; çünkü bizatihi iman, kalplere hayat veren bir ruh mesabesindedir. [46]

 



[1] İbn Atıyye, V, 272

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/193.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/193.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/193.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/194.

[5] Cevad Ali, el-Mufassalfî târthi'l-'Arab kable'l-hlâm, V, 550-551

[6] XXVIII, 11,13

[7] Ebû Davud, Talâk, 17; Nesâî, Talâk, 33; Konuyla ilgili rivayetler için bk. Taberî, XXVIII, 1-6; Zemahşerî, IV, 70-71; İbn Atıyye, V, 272-273

[8] bk. Abdülkerim Zeydan, el-Mufassalfi ahkâmi'l-mer'efî'ş-şerî'ati'l-İslâmiyye, VIII, 284

[9] yoksulların doyurulması konusunda bilgi için bk.Mâide 5/89

[10] bilgi için bk. Bakara 2/226-227

[11] Daha fazla bilgi için bk. Zemahşerî, IV, 71-73; Râzî, XXIX, 250-261; İbn Âşûr, XXVIII, 15-19; Abdülkerim Zeydan, age., VIII, 281-317

[12] Taberî, XXVIII, 11; İbn Atıyye, V, 275; Râzî, XXIX,262; Şevkânî, V, 213

[13] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/194-199.

[14] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/200.

[15] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/200.

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/201-202.

[17] bk. Nisa 4/114

[18] Âyetteki sayıların özellikle seçilmiş olmasına dair bazı yorumlar da yapılmıştır, bk. Râzî, XXIX, 264-265; Elmalılı, VII, 4786-4788

[19] IV, 74

[20] XXVIII, 26-27

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/202-203.

[21] meselâ bk. Buhâ-rî, "Edeb", 38; Taberî, XXVIII, 13-15

[22] Buhârî, "Edeb", 38; Müslim, "Selâm", 6-12

[23] bk. Bakara 2/104; Nisa 4/46

[24] XXVIII, 31

[25] bk. İbn Atıyye, V, 277

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/203-204.

[27] İbn Mâce, "Edeb", 50

[28] Zenıahşerî, IV, 74-75; İbn Âşûr, XXVIII, 32-33

[29] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/204-205.

[30] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/205.

[31] bk. Râzî, XXIX, 268-269; Elmalılı, VII, 4790-4797; Derveze, X, 106-109

[32] XXVIII, 18

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/205-206.

[33] Râzî, XXIX, 271

[34] Mâide 5/101

[35] bk. Râzî, XXIX, 272

[36] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/206-207.

[37] meselâ bk. Taberî, XXVIII, 19-22; Zemahşerî, IV, 76

[38] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/207.

[39] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/208.

[40] Münafıkların müslümanla-ra tuzak kurmak üzere yahudilerle işbirliği yapmaları ve söz konusu yahudilerin Allah'ın gazabına müstahak olmaları hakkında bk. Enfâl 8/27,55-57; Ahzâb 33/9-27; Haşr 59/2-6; ilâhî gazaba uğrayanlar hakkında aynca bk. Fatiha 1/7

[41] Ze-mahşerî, IV, 76-77

[42] bk. Âl-I İmrân 3/10

[43] ZemahşerîJV, 77; Râzî, XXIX, 274-275

[44] İbn ÂşÛr, XXVIII, 58

[45] bu konuda genel bir değerlendirme için bk. Âl-i İmran 3/28; sevginin anlamı ve de­receleri ile ilgili tasnif ışığında bu âyette ve daha sonraki yıllarda nazil olan iki âyette söz konusu edilen sevgi bağının yorumu için bk. Tevbe 9/23-24; aynca bk. Mümtehıne 60/7-9

[46] Zemahşerî, IV, 78; İbn Atıyye, V, 282

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/208-210.