Mücâdele Sûresi - Kuran - 058Mucadele - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
Dünyada Uyanmayanlar, Âhirette Uyanırlar
İnkâr Ve Nifaktan Kaynaklanan Saygısızlık
Münafıkların Yahudilerle Biraraya Gelip Fısıldaşması
Toplantı Yerlerinde Sonradan Gelenlere Yer Açmak
İmân Eden Bahtiyarlar Ve İlim Sahipleri
Peygamber Meclisi Ve Onu Ziyaret Âdabı
Allah'ın Gazap Ettiği Topluluğu Dost Edinenler
Allah Ve Peygamberi Mutlaka Üstünlük Sağlar
İman Ve Din Bağı, Soy Bağının Üstündedir
MÜCÂDELE SÛRESİ
Birinci âyette, kocası hakkında Hz. Muhammed'e (A.S.) baş vurup şikâyette bulunan ve bu hususta haklılığını ortaya koymak için bir bakıma tartışırcasına bîr hava içine giren Havle'nin (R.A.) mücadelesi konu edildiğinden, bu kavram aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Sûre'nin tamamı, Medine'de inmiştir. Bu hususta ilim adamlarının ittifakı vardır. Ancak Ata'dan yapılan bir rivayete göre: İlk on âyeti Medîne, geriye kalanı Mekke'de inmiştir. Kelbî'ye göre : Yedinci âyeti dışında tamamı Medine'de inmiştir. [1]
Âyet sayısf : 22
Kelime » : 473
Harf » : 1792 [2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1- Aile düzeni; karı-koca arasındaki ülfetin önemi üzerinde duruluyor.
2- Arkadaş ve dostların kendi aralarında olumlu, sıcak, yapıcı olmaları; kırıcı, üzücü söz ve davranışlardan kaçınmaları tenbîh ediliyor.
3- Hâkimlere karşı saygılı davranmamız isteniliyor ve onların işlerinin ağırlığı, sorumluluklarının genişliği dikkate alınarak kendilerini fazla sıkıştırmanın doğru olmayacağı dolaylı şekilde belirtiliyor.
4- Hâkimlerin gerek davacı ite davalıya, gerekse hüküm giyenlere karşı şefkatli ve nazik davranmaları istenerek, bu hususta onlara metod ve ölçü veriliyor.
5- Müslümanların İslâm düşmanlarıyla dostluk kurmaktan kaçınmaları ve sakınmaları tenbîh ediliyor.[3]
Meali:
1- Kocası hakkında sana başvurup tartışan ve (halini) Allah'a arze-dip şikâyette bulunan kadının sözünü Allah, elbette İşitti. Allah, karşılıktı konuşmanızı da duymaktaydı. Şüphesiz ki Allah, işiten ve görendir.
2- Sizden kadınlarını (eşlerini annelerinin sırtına benzeterek) zihar yapanlar (bilsinler ki), karıları onların anaları değildir; anaları ancak onları doğuranlardır. Şüphesiz ki, sözün çirkinini ve uydurmasını söylüyorlar. Allah elbette çok affeden, çok bağışlayandır.
3- Karılarını (öz analarına benzetip) ziharda bulunduktan sonra sözlerinden dönenler, eşleriyle cinsel yaklaşmada bulunmadan önce bir köle azâd etmeleri gerekir. Bununla size öğüt verilir. Allah yaptıklarınızdan haberlidir.
4- Kim azâd edecek köle bulamazsa, yine eşiyle cinsel yaklaşmada bulunmadan önce iki ay ardarda oruç tutsun. Kimin de buna gücü yetmezse, altmış yoksulu (fakir ve muhtacı) doyursun. Bu (keffaretler) Allah ve Peygamberine inanmanızla ilgilidir ve bunlar, Allah'ın koyduğu (dinî) sınırlardır. İnkarcılar için elem verici bir azap vardır.
İniş Sebebi
Sahabiyyeden Havle bint Salebe (R.A.), kocası Evs b. Sâmit'den şikâyette bulunmak üzere Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e baş vurdu. Evs'de cinnet derecesinde asabı bozukluk hali vardı. Eşi Havle ise oldukça güzel bir hanımdı. Evs bir ara ona yaklaşmak istemiş, her nedense Havle ona bu imkânı vermemişti. Bunun üzerine Evs sinirlenmiş ve: «Sen bana anamın sırtı gibisin!» diyerek «zihar»da bulunmuş ve çok geçmeden de bu sözüne pişman olmuştu. Zira o devirde Araplar arasında gerek «zihar», yani ona «sen bana anamın sırtı gibisin» demesi, gerekse «i'lâ» yani kocanın kendi karısıyla cinsel temasta bulunmamak üzere yemin etmesi boşama anlamına gelirdi ve böyle durumlarda kadın kocasına haram sayılırdı. Evs bunu bildiği için karısına: «Sanıyorum ki seni kendime artık temelli haram kılmış bulunuyorum» demişti. Kadıncağız ona: «Hayır, bu bir boşama değildir ve olamaz da» diyerek soluğu Resûlüllah (A.S.) Efendimizin yanında aldı. O sırada Hz. Aişe (R.A.) de Peygamberimizin başını yıkıyordu. Havle söze şöyle başladı:
— Ya Rasûlellah! Kocam Evs b. Sâmit, çok genç bir yaşta bulunduğum bir dönemde benimle evlendi. Aynı zamanda hem malım, hem de geniş bir aile çevrem de bulunuyordu. Malımı yedi, gençliğimi tüketti, beni ailemden koparıp ayırdı; yaşım ilerledi ve şimdi de kalkıp ziharda bulundu, fakat çok geçmeden buna pişman oldu. Beni kocamla tekrar bira-raya getirecek bir yol yok mudur?
Peygamber (A.S.) onu dikkatle dinledikten sonra ona şu cevabı verdi:
— Hayır, sen ona haram oldun!
Kadıncağız, ister istemez aynı soruyu birkaç defa sormak ihtiyacını duydu ve her defasında Peygamber (A.S.) ona aynı cevabı verdi ve sonra da şöyle ilâve etti: «Ya Havle! Senin hakkında bana bir vahiy inmedi.»
Kadın bu durumunu Allah'a havale edip şikâyette bulundu, küçük yaşta çocukları bulunduğunu belirterek bir çıkış yolu niyaz etti.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler «zihar hükmünü» açıklar mahiyette indi. [4]
İlgili Hadîsler Ve Rivayetler
Hz. Aişe (R.A.) şöyle demiştir:
«Hamd olsun o Allah'a ki, O'nun işitmesi bütün sesleri kapsar. Tartışıp halini arzeden kadın, Peygamber'e (A.S.) gelip konuştu; ben de evin bir köşesinde bulunuyordum. Kadının söylediklerini duyuyordum. Bunun üzerine ilgili âyet indi.» [5]
İkinci Halîfe Ömer {R.A.) bazı kişilerle birlikte bir toplantıya giderken yolda Havle bint Sâ'lebe (R.A.) ile karşılaştı. Havle'nin bir derdi vardı, onu Hz. Ömer'e (R.A.) anlatmak istedi. Hz. Ömer (R.A.) yanındaki arkadaşlarını bırakıp kadına döndü ve başını eğip onu dakikalarca dinledi. Ayrılınca as-habdan bîri ona: «Ya Emîre'l-mü'minin! Bu yaşlı kadından dolayı Kureyşli zatları hayli beklettin» deyince, Hz. Ömer (R.A.) ona : «Yazıklar olsun sana! Bu kadının kim olduğunu bilmiyor musun?» dedi. O da: «Hayır, bilmiyorum» diye cevap verdi. Hz. Ömer (R.A.) onu şöyle tanıttı: «Bu öyle bir kadındır ki Allah onun şikâyetini yedi göğün üstünden işitmiştir. Bu, Havle bint Sa'lebe'dir. Vallahi eğer o, geceye kadar ayrılmayıp anlatmak istediğini anlatmaya devam etseydi ayrılmayıp onu dinlerdim. Ancak namaz vakti gelince ayrılıp namaz kılar, tekrar onu dinlemeye yönelirdim.» [6]
Diğer bir rivayete göre : Havle (R.A.) yolun üzerinde Hz. Ömer'i (R.A.) durdurup ona şu öğüdü vermiştir :
«Ya Ömer! Önceleri sen «ömercik» olarak çağrılırdın. Sonra sana «Ömer» diye seslenildi. Sonra «Mü'minlerin Emîri» unvanını aldın, bu sıfatla çağrılmaya başlandın. Artık Allah'tan kork ya Ömer! Çünkü gerçekten ölüme kesinlikle inanan kimse fevt olmaktan korkar. Hesaba inanan kimse azaptan korkar.» [7]
Hz. Ömer (R.A.) onun dediklerini ayakta bekleyip dikkatle dinledi. Bunun üzerine adamın biri dayanamadı da şöyle dedi: «Ya Emîre'l-mü'minin! Bu yaşlı kadın için mi böyle ayakta durup bekliyorsun?!» Hz. Ömer (R.A.) o adama şöyle uyanda bulundu: «Vallahi bu kadın günün evvelinden sonuna kadar beni ayakta tutsa, namaz vakti dışında bir yere ayrılmayıp hep onu dinlerim. Sen bu kadının kim olduğunu biliyor musun? Bu, Havle bint Sa'lebe'dir. Allah onun sözünü, şikâyetini yedi göğün üstünden îşitmiştîr. Âlemlerin Rabbı onu dinler de, Ömer dinlemez mi?» [8]
Yine sahih rivayete göre: Zihar âyeti inince Hz. Peygamber (A.S.). Evs b. Sâmit'i çağırdı ve aralarında şu konuşma geçti:
- Ya Evs! Keffaret olarak bir köle azâd et.
- Ya Rasûlellah! Elimin altında köle yoktur.
- O halde üstüste iki ay oruç tut.
- Bir günde üç öğün yemek yemede bir yanlışlık yapar (az yer veya bir öğünü terkedersem) gözlerime bir ağırlık çöküyor, ferini kaybediyor.
- O halde altmış yoksulu (sabah-akşam doyuracak şekilde) yedir.
- Bunu bulamıyorum. Ancak siz bana yardım ederseniz, mümkün olabilir.
Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ona 15 sâ', (yaklaşık 50 kilo tahıl veya hurma) yardımda bulundu ve böylece Evs gereken keffareti verip eşiyle birleşti.[9]
İslâm Hukukunda Zihar Hükmü
Firuzâbâclî'nin Kamus'ta beyânına göre: Zahr: «nehr» kalıbında bel ve sırta elenir ki «batn» (karın) mukabilidir.
«Kıtal» kalıbında gelen «zihar» bu kökten türetilmiştir ki, sözlük olarak iki şeyi birbirine tıpatıp denk getirmek manasınadır. Meselâ elbisenin astarına tıpatıp uygun gelmesi gibi..
Fıkhı terim olarak : Kocanın kendi karısına, «Senin sırtın bana anamın sırtı gibidir» demekten İbarettir.
Zihar: Câhiliye dönemine ait boşamanın şiddetlisi olarak bilinir, islâm bu şiddeti hafifletip hem ziharda bulunan kocayı te'dip, hem de muhtaçları ve köleleri korumayı amaçlıyarak yeni ve âdil bir hüküm getirmiştir.
Zihara delâlet eden sözler:
a) Sen bana anamın sırtı gibisin.
b) Sen benimle birlikte veya benim yanımda anamın sırtına benzersin.
c) Sen bana göre anamın karnı gibisin.
d) Sen benim yanımda anamın başı gibisin.
e) Senin karnın veya başın veya elin bana anamın sırtı gibidir.
Ancak İmam Ebû Hanîfe'nin içtihadına göre: Adam kendi eşini anasının veya nikâhı kendisine müebbeden haram olan bir yakınının, bakılması haram olan organ ve benzeri yerlerinden birine benzetirse zihar hükmü gerçekleşir.
Kimin ziharda bulunması sahihtir?
a) İmam Şafiî'ye göre: Boşaması sahîh olan her adamın ziharı da sahihtir. O sebeple zimmînin (gayr-i müslim vatandaş) ziharı sahîh sayılmıştır.
b) İmam Ebû Hanîfe'ye göre: Zimmînin ziharı sahîh değildir.
Zihar sebebiyle neler haram olur?
a) İmam Ebû Hanîfe'ye göre : Hem cinsî temas, hem de ona yol açan yaklaşma, okşama ve sevişme haram olur. Bu tahrîm keffaret verilinceye kadar devam eder.
b) İmam Şafiî'ye göre: Sadece cinsel temas haram olur. Diğer bir rivayette ise, o, bu konuda İmam Ebû Hanîfey'le aynı görüştedir.
Birkaç defa ziharda bulunana ne gerekir?
a) İmam Ebû Hanîfe ile İmam Şafiî'ye göre : Muhtelif meclislerde birden fazla ziharda bulunan kimseye, her zihar için ayrı keffaret gerekir. Bir mecliste birden fazla ziharda bulunursa, sadece bir keffaret gerekir.
b) İmam Mâlik'e göre : Birden fazla mecliste ayrı ayrı ziharda bulunan kimseye bir keffaret gerekir. Çünkü ara yere keffaret girmediği takdirde, hepsi bir tek zihar kabul edilir.
Zihar'ın keffareti âyetle açıklanmıştır:
1- Ziharda bulunduğu eşiyle henüz cinsel ilişkide bulunmadan keffaret olarak bir köle azad etmesi gerekir.
2- Köle bulamayan kimsenin iki ay üstüste oruç tutması gerekir.
3- Buna gücü yetmiyecek olursa, altmış yoksulu sabahlı-akşamlı doyurması gerekir.[10]
İlâhî Sınırlar
İslâm Hukuku kendi ölçüleri ve ilâhî sınırları içinde beşerî münasebetleri, sosyal ilişkileri düzene koyan hükümleriyle bir yandan sosyal adalete, bir yandan tahkiki imâna ve ilâhî buyrukları kayıtsız kabule, bir yandan aileyi -eşler arasında karşılıklı hakların korunması doğrultusunda- sağlam temele oturtmaya, bir yandan da fertleri ıslâhta dinî ahlâkı kalp ve kafalarda kökleştirmeye yönelir. Uygulayanları uhrevî mükâfatlarla müjdeler. Uygulamayanlar hakkında ise maddî ve manevî olmak üzere iki ayrı müeyyide belirler.
Bütün bu esas ve prensiplerin tesirli olması, kalp ve kafalarda imân derecesinde yer etmesi için de fertlerin küçük yaştan Kur'ân ahlakıyla eğitilmesinin lüzumuna dikkat çeker.
Zihar meselesinde önce kadını korumakta; ona yaklaşmayı kendine haram kılan kocayı keffaret ile cezalandırmakta ve böylece olayı maddî ve mânevi müeyyidelerle hakkaniyete bağlamaktadır.
Bu suretle dördüncü âyetin son cümlesiyle manevî müeyyidenin ağırlığı hatırlatılarak kâfirler uyarılıyor; mü'minlerin de imân ve irfanına ışık tutuluyor : «Bu (keffaretler) Allah'a ve Peygamberine inanmanızla ilgilidir ve bunlar, Allah'ın koyduğu (dinî) sınırlardır. İnkarcılar için elem verici bir azap vardır.»[11]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle zihar hakkında ilâhî hüküm açıklandı ve aile hukukuyla ilgili düzenleme ve müeyyidelerden birine yer verilerek mü'minler aydınlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah'ın ve Peygamberin emir ve hükümlerine uy-mayıp dinî sınırları aşanlar uyarılıyor ve böyle bir toplumun eninde sonunda rüsvay edilecekleri haber veriliyor. Nifak hastalığına yakalanan ikiyüzlü döneklerin Peygamber aleyhine gizli toplantılar yaparak fısıldaştıkları konu ediliyor ve öylelerinin zevahiri kurtarmak için yapmacık saygı izhar ettiklerine dikkat çekiliyor. İlâhî rıza düzeyinde toplantı yapmakta bir sakınca olmadığı bildirilerek, mü'minlerin her hâl-ü kârda Allah'a güvenip dayanmaları emrediliyor[12]
Meali:
5- Allah'ın ve Peygamberinin buyruklarına uymayıp karşı gelenleı kendilerinden öncekiler nasıl alçaltılıp rüsvay edilmişlerse, öylece alçaltı Iıp rüsvay edilirler. Gerçekten biz, açık-seçik âyetler indirdik. Kâfirler için rezil ve rüsvay edici azap vardır.
6- O gün ki, Allah, onların hepsini diriltip kaldıracak ve yaptıklarını kendilerine bir bir haber verecektir. Allah, onları bir bir saymış, onlar ise unutmuşlardır. Allah her şeye şâhiddir.
7- Görmedin mi, göklerde olanları da, yerde olanı da Allah elbette bilir. Üç kişî toplanıp gizli bir fısıltıda bulunmaz ki, onların dördüncüsü Allah olmasın. Beş kişi olmaz ki, onların altıncısı O olmasın. Bundan daha az veya daha çok nerede olurlarsa olsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra da yaptıklarını Kıyamet günü kendilerine bir bir haber verir. Şüphesiz ki, Allah herşeyi bilir.
8- Görmedin mi onları, gizli toplantıdan men'edilmelerinden sonra men'edildikleri şeye dönüyorlar; günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelme hususunda fısıldaşıp duruyorlar. Sana geldikleri zaman Allah'ın seni selâmlamadığı bir şey (bir söz ve ifadeyjle selâmlıyorlar ve kendi kendilerine, «Bu dediklerimize karşılık Allah bize azap etse ya» diye söyleniyorlar. Cehennem onlara yeter, oraya girecekler. Varış yeri olarak ne kötü!
9- Ey imân edenleri Birbirinizle gizlice fısıldaşmak istediğiniz zaman günah, düşmanlık ve Peygambere karşı gelme hususlarında gizli toplantı yapıp fısıldaşmayın. İyilik ve takva (Allah'tan korkup fenalıklardan sakınmak) hususunda toplantı yapıp fısıldasın ve (Kıyamet günü dirilip) huzurunda toplanarak biraraya getirileceğiniz Allah'tan korkun.
10- Gizli toplantı ve fısıldaşmalar, îmân edenleri üzmek için şeytandandır. Oysa Allah'ın izni olmadan mü'mirilere zarar verecek değildir. Artık mü'm inler ancak Afiah'a güvenip dayansınlar.
İniş Sebebi
Hz. Aişe (R.A.) anlatıyor:
— Yahudilerden bir adam, Peygamber (A.S.) Efendimiz'e geldi ve «es-Sâmu aleyke» diyerek sözde selâm verir gibi göründü. Oysa bu kelime dert ve ölüm mânasına delâlet etmekteydi. Bunun üzerine ben onun bu sinsi ve küstahça sözüne karşılık : «Ve aleykümü's-sâmu» dedim. Resûlül-lah (A.S.) Efendimiz bana şöyle buyurdu : «Ya Aişe! Şüphesiz ki Allah kötü söz ve edep dışı davranışı sevmez.»
Ben de : Ya Rasûlellah! Onunes-sâmu aleyke dediğini duymadın mı?» dedim. Buyurdu ki: «Sen benim onlara «ve aleyküm...» dediğimi işitmedin mi?»
Diğer bir rivayette ise, Hz. Aişe (R.A.), o yahudiye şu karşılığı vermiştir : «Ölüm, dert ve yerilme size olsun!» Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.): «Şüphesiz ki bizim onlar hakkındaki sözümüz kabul olunur, ama onların bizim aleyhimizdeki kötü dilekleri kabul olunmaz.» buyurdu.»
İşte bu sebeple sekizinci âyet inmiştir. [13]
İlgili Hadisler
«Kitap Ehli'nden biri size selâm verdiğinde, siz de ona «ve aleyküm» yani sizin üzerinize... diyerek karşılık verin.» [14]
«Kıyamet gününde Cenâb-ı Hak, mü'min kulunu kendine yaklaştırır da (settar) kanadını onun omuzlarının üzerine koyar ve böylece onu insanların gözlerinden gizler; sonra da günahlarını ona bir bir ikrar ettirir: «Şu günahını bilir misin, şu gün işlediğin günahı hatırlıyor musun? Şu ve şu günahları işlediğini biliyor musun?» diye sorarak ona günahlarını bir bîr ikrar ettirir ve o mü'min kul artık helak olduğunu sanır; derken Cenâb-ı Hak ona: «Bu günahları dünyada senin üzerinde gizledim ve bugün de onları bağışlıyorum» buyurur ve sonra da iyiliklerinin yazılı bulunduğu defterlerini ona verir. Kâfirlerle münafıklara gelince : Şahitler onlarla ilgili olarak şöyle derler: «İşte bunlar Rablannı yalanladılar. Haberiniz olsun ki Allah'ın laneti zâlimler üzerinedir.»[15]
«Sizler üç kişi birarada bulunduğunuz zaman ikiniz, üçüncü arkadaşından izin almadan gizlice fısıldaşmasın. Çünkü böyle bir davranış onu üzer.» [16]
İman Mutlak İtaati Gerektirir
«AHah'ın ve Peygamberinin buyruklarına uymayıp karşı gelenler, kendilerinden öncekiler nasıl alçaltılıp rüsvay edil-mişlerse, öylece alçaltılıp rüsvay edilirler..»
Allah'a ve Peygamberine imân, onların bütün buyruklarını kayıtsız, şartsız kabullenmeyi gerektirir. Bir kısım buyruklara uymak, bir kısmına uymamak; bir kısmını kabul edip gerisini red ve inkâr etmek veya beğenmemek, tümünü red ve inkâr anlamına gelir. Çünkü din bütün esas ve prensipleriyle ilâhîdir ve mutlak teslimiyet ister; aynı zamanda hükümlerinin biri diğerini tamamlayarak hepsi bir bütünlük arzeder. İnsanlığın hayrına yönelik olup mutlak saadet va'deden hükümlerin hikmet ve amacını araştırıp öğrenmek, bizi birtakım ölçüsüzlüklerden, hatalı yola girmekten ve yanlış karar vermekten korur ve imân eden kişi kendini bu çizgiye getirince, Allah ve Peygamberinin emir ve tavsiyelerinin tamamını tereddütsüz kabullenir de uygulamaya çalışır.
O halde Allah'a ve Peygamberine karşı düşmanlık edenler; onların açıkladığı hükümleri küçümseyenler veya o hükümlerin bir kısmını beğenip kabul ederken, diğer bir kısmını reddedenler, hem dünyada, hem de âhirette zillet, hakaret, aşağılanma ve rüsvay olmaya mahkûmdurlar. Öyleki, ya hürriyet ve istiklalleri ellerinden alınır, ya yabancıların kültür istilâsına uğrayarak öz değerlerini kaybetme şaşkınlığına duçar olurlar, ya da iç huzursuzluğuyla karşılaşıp ahlâkan kokuşan toplumlardan dolayı ülke çapında sevgi, saygı, dayanışma, haklara saygılı olma, kardeşçe yaşama çizgisinden uzaklaşırlar. Tabii böylelerine âhirette verilecek rüsvaylık azabı daha elîm ve daha şiddetli olacaktır.
Tarih boyunca, Allah'a ve Peygambere inandıktan sonra ilâhî buyrukları bir yana itip hayat dizginini nefis ve dünyalığın eline veren kavim ve milletlerin ilâhî sünnet gereği zillete uğradığını anlatmaya gerek var mıdır?
Bu böyledir; çünkü Cenâb-ı Hak kendi mülkünde ancak kendi nizamına uyulmasını ister. Bunun için de insana yardımcı imkânlar verir. Kitap ve peygamber vasıtasıyla o nizama uymanın ölçü ve kurallarını bildirir.
Buna rağmen hâlâ aklını, idrâkini kullanmayıp ilâhî nizama ters bir hayat sürmekte ısrar edenler olursa, kendilerine hem dünyada, hem de âhirette yazık etmiş olurlar. Çünkü ilâhî nizam bütünüyle insanı her iki hayatta mutlu etmeye yönelik esas ve prensipleri içermektedir.[17]
Dünyada Uyanmayanlar, Âhirette Uyanırlar
«O gün ki(Allah, onların hepsini di-riltip kaldıracak ve yaptıklarını bir bir haber verecektir..»
Kâinatta insandan yana hazırlanan düzen ve onunla ilgili plân ve program son derece kusursuzdur. Dakik bir saat gibi çalışmakta ve insanın iki hayatına birden yönelmektedir. Öyle ki, hayatı bu düzenle içice olan insan her an gözetim ve kontrol altında bulunuyor. Söz ve davranışları bir atlama söz konusu olmaksızın tesbit edilmekte ve görevli melekler tarafından yazılmaktadır. İnsan kâinat planındaki bu yerini ve kurulan düzendeki rolünü bilmeyip kendini amaçsız, gayesiz ve başıboş sayarsa, ömrünü tam bir gaflet ve dalâlet içinde berbat etmiş olur. Belki yaşadığı sürece onu rüsvaylık çukuruna iten bu sapıklığı idrak etmiyebilir. Ama gerek Berzah'ta, gerekse kabrinden kalktığında dünya hayatını bir hiç uğruna nasıl heder ettiğini anlar, ama neden sonra..
Böylece altıncı âyetle, ilâhî ihtar çok anlamlı şekilde kalp ve kafalara seslenip ölmeden önce dönüş yapmanın lüzumuna işarette bulunulmaktadır.[18]
Gizli Görüşmelerde Bulunmak
«Görmedin mi, göklerde olanları da, yerde olanı da Allah elbette bilir. Üç kişi toplanıp bir fısıltıda bulunmaz ki, onların dördüncüsü Allah olmasın..»
Gizli görüşmelerde, kapı arkası fısıldaşmalarda bulunmayı, dinî ahlâk ölçülerine göre dört kısımda toplamak mümkündür:
1- Devletin iç ve dış politikasıyla ilgili önemli ve gizli tutulması gerekli meselelerin yetkili şahıs ve organlarca gizli görüşülmesinde dinen bir sakınca olmamakla beraber birçok faydalar söz konusudur.
2- Hayırlı bir konu hakkında iyi karar almak; Allah rızasını gözeterek birtakım meseleleri çözmek veya çareler araştırıp bulmak için birkaç kişinin biraraya gelip başbaşa vererek konuşmasında, fısıldaşmasmda da sakınca söz konusu değildir.
3- Bir toplantıda iki veya daha fazla kişinin başbaşa verip diğerlerinin yanında fısıldaşmasına gelince : Bu, dinî ahlâk ve görgü kuralına aykırıdır. Ancak böyle bir fısıldaşmaya ihtiyaç duyulduğu zaman, hazır olanlardan müsaade istemek gerekir.
Geceleri kapalı kapı arkasında toplanıp günah, isyan, haksızlık ve ahlâksızlığı teşvîk eder anlamda fısıldaşarak kararlar almak haramdır, büyük günahlardan biridir.
Böylece gizli toplantı yapmak, gizli kararlar almak, konuşulan, görüşülen konu ve meseleye göre hüküm alır; sakıncalı olup olmadığı ona göre belirlenir.
Kur'ân'da yasaklanan gizli toplantı ve kapı arkası fısıldaşmanın, birçok kötülükleri kapsar şekilde üç misâli verilmektedir:
a) Günah işlemek ve işletmek,
b) Düşmanlık kurmak, onu körüklemek,
c) Peygamber'e, O'nun vasıtasıyla gönderilen dinî hükümlere karşı gelmek..
Ortada kurulu bir İslâm devleti varsa, bu tür toplantıları sadece uhrevî müeyyide düzeyinde tehdîtle yetinmez, aynı zamanda yasaklayıp maddî müeyyide kullanarak engeller.
Diğer yandan Cenâb-ı Hak, iyilikleri kapsar şekilde meşru olan gizli
toplantılarda konuşulan, görüşülen hususları iki madde ile özetlemektedir:
1- Birr,
2- Takva..
Birincisi, geniş çapta iyilik, taât, hayırlı söz ve fiiller gibi faziletlere; ikincisi, her hususta Allah'tan korkup kötülüklerden sakınmaya, ilâhî sınırlara riayet etmeye delâlet eder.[19]
İnkâr Ve Nifaktan Kaynaklanan Saygısızlık
«Kendi kendilerine:
«Bu dediklerimize karşılık Allah bize azap etse ya» diye söylenirler. Cehennem onlara yeter..»
Kalplerinde küfür ve nifak mayası bulunan Yahudiler ve münafıklar, Hz. Peygamberin huzuruna çıkınca veya bir yerde Ona rastlayınca «es-se-lâmu aleyküm» yerine, dert ve ölüm mânasına gelen «es-sâmu aleyküm» derler ve sonra da «Bu dediklerimize karşılık Allah bize azap etse ya» diye fısıldaşırlar. Çünkü Allah'a, O'nun indirdiği kitaba ve gönderdiği peygambere ya hiç inanmazlar, ya da bu hususta koyu bir şüphe, derin bir çıkmaz içinde bocalarlar. O bakımdan, sözü edilenlerin inanç ve anlayışına göre: Eğer cidden Allah varsa ve O da bir peygamber göndermişse, bizim bu kötü niyet ve düşüncemize, fena söz ve hayasızlığımıza karşı neden üzerimize bir azap indirmiyor? Oysa Muhammed'in (A.S) iddiasına göre, Allah her şeyi bilmektedir ve O'nun azabı da çok şiddetlidir.
Şüphesiz ilâhî nizam ve o nizamla ilgili plân ve program şaşmadan hedefine doğru ilerler; ne şunun bunun arzusuna göre yön değiştirir, ne de şunun bunun inkâr ve nifakından, hayasızlık ve ahlâksızlığından dolayı hükmünde bir gecikme veya öne alınma söz konusu olabilir. Vakti, saati gelince kimsenin göz yaşına bakmadan hükmünü yürütür.
Bunun için sekizinci âyetin sonunda «Cehennem onlara yeter, oraya girecekler. Varış yeri olarak (orası) ne kötü!» buyurularak, kimsenin birkaç günlük dünya hayatıyla mağrur olmasına gerek yok, insan ömrü kısadır, ölüm adım adım onu izlemekte ve eriştiği nimetleri bir bir geride bırakmaya itmektedir. Yolun sonunda elim bir azap onu beklemektedir. Ceza olarak bu yetmiyor mu? Bundan daha büyük ceza ne olabilir? Cenâb-ı Hak mutlak anlamda âdildir. Kul inkâr, tuğyan ve ahlâksızlıkta belli çizgiye gelmedikçe dünyalığını elinden almaz, yani hem dünyasını, hem de âhiretini birden karanlığa gömmez. Tarihte yok edilen inkarcı kavim ve milletler, sözünü ettiğimiz hususlarda kendilerini belli çizgiye getiren azgın nankörlerdir. O yüzden âhiretleri bütünüyle azap olacağı gibi, dünyaları da azap ile noktalanmıştır.[20]
Münafıkların Yahudilerle Biraraya Gelip Fısıldaşması
İslâmiyeti içinden yıkmak veya bazı menfaatler elde etmek için inanmadıkları halde inanmış gibi görünen ve kendilerini Müslüman olarak tanıtmaya çalışan münafıklar, zaman zaman Yahudilerle gizli toplantılar tertipler; günah, düşmanlık, peygambere baş kaldırmak gibi kötülükler üzerinde görüşürler; umuma açık toplantı yerlerinde kaş, göz işaretiyle fısıl-daşırlardı. Onların bu tutumu İslâm'ın ve Müslümanların genel menfaatlerini baltaladığı ve tehlikeli dereceye geldiği için Cenâb-ı Hak onu ifşa ederek mü'minleri uyanık bulunmaya çağırıyor ve böylece münafıklarla yahudileri de tehdit ediyor.
Sonra da bütün iyilik ve hayırları kendinde toplayan şu iki şey hakkında gizli görüşmede bulunmayı, fısıldaşmayı meşru kılıyor: Birr ve takva..
Bu suretle Cenâb-ı Hak önce bu iki zümreyi manevî, uhrevî cezalarla tehdit ederek tuttukları yoldan geri dönmelerinde sayısız faydalar bulunduğuna işaret etti. Manevî müeyyideden sonra işi azıtan ve her vesileyle İs-lâmiyetin aleyhine çalışan Yahudileri maddî müeyyide ile cezalandırarak Medine ve çevresinden sürülmelerini emretti. Böylece bu iki düşman gruba karşı mevcut şartlara ve ortama göre bir strateji uygulanmış oldu. Mü'minlere de sağlam bir kıstas verilerek bu gibi olaylarla karşı karşıya gelince ne yapacakları belirlendi.
Onuncu âyette : «Artık mü'minler ancak Allah'a güvenip dayansınlar»
emri, mevcut ortam ve şartlar oluşuncaya kadar sabırlı ve temkinli davranmanın lüzumuna yönelik bir işaret taşımaktadır.[21]
Toplantı Ve Görüşme Âdabı
İslâm Dini günlük hayatımızın her safha ve bölümüyle yakından ilgilidir ve onunla içiçedir. O bakımdan insanı medenileştirip olgunlaştırmanın bütün kurallarını kendinde taşımakta ve böylece yaşayışımızı en iyiye, en doğruya ve en faydalıya yönlendirmektedir.
Şüphesiz ki bu arada toplantı ve görüşme adabı önemli bir yer tutmakta ve topluma huzur, güven ve kardeşlik, aynı zamanda sevgi ve saygı havası estirecek bir anlam ve hikmet yansıtmaktadır. Gerek Kur'ân'da, gerekse hadîslerde bu adabın bütün kuralları açıklanmış durumdadır. Ancak biz burada onların özeti mahiyetinde olan 7-10. âyetlerle belirlenen kuralları kısaca sıralamak istiyoruz. Şöyle ki:
1- Dikkatleri çekecek, kuşku uyandıracak, şüpheleri çekecek şekilde gizli toplantılara iltifat etmemek ve yapanları uyarıp toplumun yararından yana değilse, terkedilmesini sağlamak,
2- Din, ahlâk, iyilik ve hayır işleriyle ilgili konuları görüşmek için toplanmak ve bunu gizlilik derecesine vardırmamak.
3- Birçok kişilerin bulunduğu toplantı yerinde iki kişinin başbaşa vererek fisıldaşmamasını telkîn etmek,
4- Böyle toplantı yerlerinde herhalde önemli bir konuyu yanındaki arkadaşıyla görüşmek isteyen kimsenin, hazır olan diğer arkadaşlarından müsaade isteyerek yürütmesine özen göstermek.
Ayrıca diğer âyet ve ilgili hadîslerin ışığı altında şu kurallara bağlı kalmamız da tavsiye edilmiştir:
a) Toplantıya girerken selâm vermek,
b) Toplantıyı tertipleyen şahıs veya kurumun göstereceği yere oturmak,
c) Toplantıya katılanlara yer gösteren yoksa, boş bulunan yere oturmak,
d) Dikkati çekecek davranışlardan sakınmak,
e) Konuşulan şeyleri dikkatle dinlemek ve bu arada dikKuuori başka yana çekmemek için konuşan kişiye yönelik bir halde bulunmak,
f) Konuşma bitmeden, konuşmacının sözünü kesmemek,
g) Konuşulana bir ilâve yapmak gerektiğinde zamanı iyi ayarlamak ve izin istemek,
ğ) Toplantıyı terketmek gerektiğinde, müsaade istemek bu cümledendir.[22]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın ve Peygamberin emirlerine uymayan inkarcılarla münafıklar uyarıldı. İnandıktan sonra dinî hükümleri bir tarafa iten veya onları küçümseyenlerin eninde sonunda rüsvay edilecekleri hatırlatıldı. Kötülükten yana gizli görüşmelerde bulunmanın sakıncalarına değinilerek bu konuda birtakım kıstaslar verildi.
Aşağıdaki âyetle, toplantının adabından önemli iki husus açıklanarak mü'minler aydınlatılıyor.[23]
Meali:
11- Ey imân edenler! Bulunduğunuz toplantılarda size «yer açın» denildiği z~;..«n yer açın ki Allah da size genişlik versin. «Kalkın..» denilince de kalkıverin ki Allah sizden dosdoğru imân edenlerle kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberlidir.
İniş Sebebi
Muhacirin ve Ansar'dan Bedir Savaşı'na katılanlara, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ikramda bulunur, şerefli meclisine geldiklerinde onlara iltifat eder ve çevresinde halka oluşturup oturan mü'minlere, bu İslâm'a geniş şekilde hizmet eden iki gruba yer açmalarını arzu ederdi. Bir defasında, onlardan birkaç kişi içeri girince yer bulamayıp ayakta kalmış ve kendilerine yer açan da olmamıştı. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz yer açılmasını emretmiş ve ne yazık ki bu tavsiye emri mü'minlerden bir kısmına ağır gelmişti. O sebeple yukarıdaki âyet inmiştir. [24]
Hücurat Sûresi'nde açıklandığı gibi, kulağı ağır işittiği için toplantıda Hz. Peygamber'e (A.S.) yakın oturmayı tercîh eden Sabit b. Kays (R.A.) hakkında indiği de söylenir.[25]
İlgili Hadîsler
Toplantı yerine sonradan gelenlerin öne geçmelerinde bir zaruret yoksa, başkasını kaldırtıp onun yerine oturmaları doğru olmaz. Ama kendiliğinden yer açıp veya kendi yerini ikram ederek «buyur» diyenin ikramını kabul etmekte bir sakınca yoktur. Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Sizden biri, bir adamı mecliste oturduğu yerden kaldırıp kendisi onun yerine oturmasın. Ama (sonradan) gelenlere yer açın ki Allah da size genişlik versin.» [26]
«Sizden biriniz cuma günü (cuma camiinde) din kardeşlerini yerinden kaldırıp onun yerine geçerek oturmasın. Ama siz şöyle deyin: «Yer açar mısınız?.» [27]
«Allah kimin hakkında hayır ve iyilik dilerse, onu dinde fakîh (bilgili ve anlayışlı) kılar.» [28]
«İlim İslâm'ın hayatı, imânın direğidir.» [29]
Toplantı Yerlerinde Sonradan Gelenlere Yer Açmak
“Ey imân edenler! Bulunduğunuz toplantılarda size «yer açın» denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin..”
Kur'ân-ı Kerîm, toplantı yerlerinde İslâm'ın bir diğer adabını açıklamaktadır. Şöyle ki: İster cami ve mescit olsun, ister düğün-dernek yeri olsun, isterse vaaz veya konferans salonu olsun, sonradan gelenlere imkân nisbetinde yer açmak, tavsiye anlamında bir emr-i ilâhîdir ve bunun birçok faydaları söz konusudur:
a) İçerideki cemaat biraz sıkıştıkları veya toparlandıkları takdirde gelenlere yer verme imkânı varken yer açmamak, mü'minler arasında soğuk bir hava oluşmasına sebep olabilir. Aksini yapmak ise, din kardeşliğini pekiştirir ve aralarındaki sevgi ve saygıyı artırır.
b) Kişileri bencillikten uzak tutup toplumdan yana iyi duyguların gelişmesine yardımcı olur.
c) Mü'minlerin daha çok kaynaşıp birleşmesini, birleşip bütünleşmesini sağlar. Aynı zamanda aralarında soğuk bir hava mevcutsa, onu giderir.
Yine ilgili âyette, toplantıyla alâkalı iki kuralın daha uygulanması em-redilmektedir. Birincisi, toplantıyı idare eden kimse tarafından, sonra gelenlere oturma imkânı sağlamak için «yer acınız!» denildiğinde, oturmakta olanların bu tavsiyeye uyması, ilâhî rahmete vesile olan bir davranıştır. İkincisi, içeriye giren yaşlıların, ağır işitenlerin ve dıştan gelen misafirlerin konuşmayı yakından izleyebilmelerini sağlamak için yine ilgili bazı görevliler veya kişiler tarafından bazı kimselere: «Lütfen kalkıp yerinizi gelen şahıslara veriniz» denildiğinde, onların itirazsız kalkması, sünnete uygun bir davranış olduğundan, kendilerinin Hz. Peygamber'e (A.S.) manen daha çok yaklaşmasına sebep olur. Aynı zamanda onların böyle bir isteği vakar ve onur meselesi yapmamaları gerekir. Nitekim kulağı ağır işiten Sabit b. Kays'ın (R.A.), Resûlüllah'a (A.S.) daha yakın yerde oturabilmek için, oturmakta olan bir kişiye kalkıp yerini kendisine vermesini istemesi ve o yüzden aralarında bir tartışma çıkması, Resûlüllah'ı (A.S.) üzmüş, aynı zamanda İlgili âyetin inmesine sebep olmuştur. Ancak âyet inince bir daha toplantı yerlerinde mü'minler arasında o gibi tatsızlıklar meydana gelmemiş, hepsi de bu emre ve sünnete uymayı candan benimsemiştir.[30]
İmân Eden Bahtiyarlar Ve İlim Sahipleri
Kalkın denilince de kalkıverin ki Allah sizden dosdoğru imân edenlerle kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah, yaptıklarınızdan haberlidir.»
Cenâb-ı Hakk'ın övdüğü ve derecelerini yükselttiği iki sınıf insan söz konusudur:
a) Dosdoğru imân edenler,
b) Kendilerine ilim verilenler.
Şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ın yalnız bu iki sınıfın değil, daha birçok sınıfların da derecelerini yükseltir. Ancak gerek gizli toplantı ve fısıldaşma-larda, gerekse toplantı yerlerine girip çıkmada ve yer almada imân ile ilmin rolü çok büyüktür. Zira imân, Allah korkusunu ve murakabasını durmadan hatırlatır; ilim de faydalı düşünmeyi ve müslümanlardan yana yararlı karar almayı ilham eder. Yeter ki bu iki paha biçilmez nîmet kişinin kalbinde ve dimağında birleşip bütünleşsin.
Böylece ilgili âyetle, sosyal ilişkilerin düzeninde, hayatın dengesinin İmân ve ilimle gerçekleşebileceğine işaret edilmekte ve mü'minlerin dikkati bu iki ana faktöre çekilerek sağlam ölçü verilmektedir.
Bilerek, anlayarak, öğrenerek, kısacası ilme ve irfana sarılarak kendini sağlam imân çizgisine getirip günlük hayatını sâlih amellerle süsleyen bahtiyar mü'minlerin dünyada da, âhirette de derecelerini Cenâb-ı Hak yükseltir. Dünyadaki dereceleri, nezih bir ömür yaşayıp çevrelerine huzur ve güven havası estirmeleri ve güzel örnek olmalarıdır. Öyle ki bu düzeyde olan mü'minin yüzünü gören bir kişi Allah'ı hatırlar da kendini toparlayıp onun tertemiz hayatına gıpta eder. Âhiretteki dereceleri ise, Cennet'in yüksek makamları, ilâhî rıza ve iltifattır.
İlmi imân ve ahlâkla birleştirip sâlih amellerle zinetlendirerek insanlığın hizmetine sunan âlimler ülkenin temel taşları, kültürün öncüsü, huzur ve güveni sağlamanın kaynağıdır. Onlara verilecek uhrevî mükafatın bir başka derecesi ise, peygamberler, sıddikler ve şehîdlerle beraber olmaktır.
Âyetin sonunda «Allah yaptıklarınızdan haberlidir» buyurularak, imân ile ilmin bütünlük içinde ilâhî rıza doğrultusunda değerlendirilip değerlendirilmediğinden Cenâb-ı Hakk'ın haberdar bulunduğuna ve ona göre karşılık vereceğine, kişinin niyetine göre onun imân, ilim ve ameline değer biçeceğine işaret vardır.[31]
Âyetler Arasında Bağlantı
Toplantı yerlerinde nasıl davranılması gerektiği konu edilerek iki önemli âdap üzerinde duruldu ve aydınlatıcı bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Hz. Peygamber (A.S.) ile özel toplantı yapmak isteyenlerin, toplantıdan önce bir sadaka vermeleri emrediliyor. Sonra da çoğunun buna gücü yetmiyeceği dikkate alınarak hafifletici hüküm indirili-liyor ve dört önemli hususu yerine getirmeleri konu ediliyor.[32]
Meali:
12- Ey iman edenler! Peygamberle özel toplantı yapıp gizli konuşmak istediğiniz zaman, bu toplantıdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı, daha temiz ve nezihtir. Verecek sadaka bulamadığınız taktirde, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
13- Yoksa özel gizli toplantınızdan önce sadakalar vermekten endişelendiniz mi? Zaten bunu yapamadınız. Allah, tevbenizi kabul etmiştir. Artık namaz kılmaya devam edin, zekatı verin, Allah’a ve peygamberine itaat edin. Allah, yapageldiğiniz şeylerden haberlidir.
İniş Sebebi
İbn Abbas’dan (r.a.) yapılan rivayete göre: Müslümanlar birara Hz. Peygamber (a.s.) Efendimiz’den soru sormayı çoğalttılar. O kadar ki onların bu aşırılığı, Hz. Peygamberi üzmeye başladı. Cenab-ı Hak hem mü’minleri daha dikkatli ve ölçülü olmaya sevketmek, hem de Hz. Peygamber’in (a.s.) üzüntü ve sıkıntısını kaldırmak için, Peygamberle özel toplantı yapıp gizli konuşabilmeyi sadaka vermeye bağladı. Böylece ilgili ayetleri indirdi.[33]
Diğer bir rivayete göre : Bazı varlıklı kişiler zaman zaman Resûlüllah'ı (A.S.) ziyarete gelir ve uzun süre oturup konuşmak isterlerdi. Böylece hem Resûlüllah'ı sıkar, hem de diğer ziyaretçilere fırsat vermezlerdi. Bu sebeple ziyaretten önce birer sadaka vermeleri emredildi. Böylece ziyaretçiler seyreldi ve sık sık gelenler ara sıra gelmeye başladı. [34]
Peygamber Meclisi Ve Onu Ziyaret Âdabı
<<Ey imân edenler! Peygamberle özel toplantı yapıp gizli konuşmak istediğiniz zaman, bu toplantıdan önce bir sadaka verin..»
Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in meclisi, ilâhî vahyin indiği, Melek Cebrail'in nüzul ettiği çok mübarek ve çok yüce bir meclistir. Lüzumsuz işgal edilmesi birçok yönden adaba aykırıdır. Orası ciddiyet, edep, terbiye, saygı, ilim ve irfan marifetidir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in pak ve nezîh kalpleri her dem lâhutî ve ledünnî bilgi ve hikmetlerle meşgul bulunduğundan huzurunda uzun süre oturup yerli-yersiz konuşmak, soru sormak el-betteki doğru değildir. Aynı zamanda bazı kişilerin bunu âdet haline getirmesi, başkalarının o irfan meclisinden yararlanmasına engel oluyordu. Yüksek terbiye ve nezaketi icabı, böyle hareket edenleri bu konuda uya-ramıyan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in burada da ilâhî inayet ve beyâna ihtiyacı vardı. O sebeple Cenâb-ı Hak, sözü edilen ziyareti birtakım kural ve müeyyidelere bağladı. Sadaka verecek durumda olanların, ziyaretten önce bir sadaka vermesini emretti. Verecek durumda olmayanlar hakkında Allah'ın çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulunduğunu hatırlattı.
Bu ilâhî emir inince, özel toplantı yapmak isteyenler azaldı. Böylece durum arzu edildiği şekilde normale döndü. Birçok mü'min de sık sık sadaka vermenin malî bünyesine ağır geleceğini dikkate alarak üzüntü duydu.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, bu konuda da çok samimi olanlarla, gösteriş için Peygamber'le (A.S.) özel toplantı ve sohbet yapanları birbirinden ayırt etti. Sonra da emir amacına ulaşınca ilgili sadaka verme hükmü kaldırıldı. Sadaka vermekten kaçınanların da tevbesini kabul buyurdu.
İlmî sohbetlerin programlanması:
Âyetin delâletinden anlıyoruz ki, ilim adamlarını programsız bir halde rastgele ziyaret etmek, hem onların düzenli çalışmasını engeller, hem de onları program dahilinde ziyaret etmek isteyenlerin görüşmesine fazla
imkân vermez. Zira özellikle ilim adamlarının yapacakları, başarmak istedikleri şey çok, insan ömrü ise kısadır. Cenâb-ı Hakk'ın her fiili ve irâdesi plânlı ve programlıdır. Çünkü O, Hakîm'dir. İnsanlardan da bu sıfatın hikmetine yönelik olarak ömürlerini en verimli şekilde plânlamasını ister. Bunun içindir ki, onüçüncü âyetin son kısmında ömrün düzenli sürdürülmesi ve verimli bir programa göre istenilen amaca ulaşılabilmesi için daha çok şu üç şeye dikkat etmemiz emredilmektedir:
1- Namazı vaktinde edâ etmek,
2- Zekâtı ödemek,
3- Her hususta Allah'a ve Peygamberine itaat etmek.
Namaz, günlük hayatımızı denge ve düzende tutan; iç ve dış dünyamızı disiplin altına almamızı sağlayan bir ibâdettir. O aynı zamanda dünyamız ile âhiretimiz, ruhumuz ile bedenimiz arasında en sağlam köprüdür. Günde belirlenmiş beş vakitte dünya meşgalesini bir tarafa bırakıp ruha gıda vermek ve onu tazelemek için Allah'ın huzurunda edep ve tâzîmle durmak kadar insanı hayra, iyiliğe, olgunluğa yönelten ne olabilir?
Zekât emri, zengin olmayı, çalışıp meşru ölçüler içinde kazanmayı gerektiren malî ibâdetlerin başında gelmektedir. O bakımdan Allah'a dosdoğru imân eden her Müslümanın kendisine ayrılan ömür süresini dünya ve âhiret mutluluğunu elde etmek için farz ibâdetler doğrultusunda ve taşıdıkları hikmet çerçevesinde değerlendirmesi bir emr-i ilâhîdir. Bunun aksine bir tutum ve davranış asla düşünülemez.
Böylece namaz ibâdetinin yanında zekât ibâdetinin sosyal hayatımıza yüksek verimlilikte nasıl bir renk kattığı kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Allah'a ve Peygamberine itaat ise, tahsisten sonra tamime yönelik bir anlatım tarzıdır ki, sünnetullaha uygun bir ömür sürmemizi, kâinat plânında insanoğluna ayrılan yerde bulunmamızı ve bizden beklenilen hizmeti aksutrcadan vermemizi ilham etmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın sözünü ettiğimiz üç emri uyarınca günlük hayatımızı bütünüyle dengeli, düzenli, seviyeli ve feyizli geçirmemiz; ilim başta olmak üzere O'nun sayısız nimetinden bilerek, anlayarak, şükrünü edâ ederek yararlanmamız istenmekte ve bunun için en doğru yol gösterilmektedir.[35]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ile özel toplantı ve sohbet yapmak isteyenler hakkındaki hükümler açıklandı. Sonra da yerine getirilmesinin lüzumu üzerinde durularak dört önemli hususa dikkat çekildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk'ın gazap ettiği sapık ikiyüzlü dönek kişiler konu edilerek onların en belirgin vasıflarından birinin yalancılık olduğu belirtiliyor. Âhiret günüı.^ Je bu karakter yapısı zayıf ve dönek insanların kurtulmak için yalana baş vuracaklarına atıfta bulunuluyor.[36]
Meali:
14- Allah'ın gazap ettiği bir topluluğu dost ve arkadaş edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizden, ne de diğerlerindendirler. Bildikleri halde yalan yere yemin ederler.
15- Allah, onlara çetin bir azap hazırlamıştır. Doğrusu onların yapa-geldiği şey ne kötüdür!
16- Yeminlerini siper edindiler de Allah yolundan alıkoydular. Onlar için rezil ve rüsvay edioi bir azap vardır.
17- Ne malları, ne de çocukları onları Allah'tan (O'nun hüküm ve azabından) hiçbir şekilde kurtaramaz. Onlar Cehennem ateşinin dost ve arkadaşlarıdır ve orada ebediyen kalacaklardır.
18- Allah'ın onların hepsini diriltip kaldıracağı gün, size yemin ettikleri gibi Allah'a da yemin ederler ve bununla birşey üzere bulunduklarını sanırlar. Haberiniz olsun ki, onlar elbette yalancıların tâ kendileridir.
19- Şeytan onlara karşı üstünlük sağlamıştır da Allah'ı anmayı kendilerine unutturmuştur. İşte bunlar şeytanın dostları ve yandaşlarıdır. Haberiniz olsun ki, hüsrana uğrayanlar, ancak şeytanın dost ve yandaşlarıdır.
İniş Sebebi
Münafıkların bir kısmı İslâm'a karşı olan kinlerine mağlûp olarak Yahudileri dost ve sırdaş edindiler. Müslüman cemaatiyle ilgili gizli tutulması lüzumlu görülen bazı hususları onlara günü gününe ulaştırmayı ihmal etmediler,
Ayrıca Süddî ve Mukatil'in tesbitine göre: Resûlüllah (A.S.) kendine ait odalardan birinde otururken yanındaki arkadaşlarına şu haberi verdi: «Az sonra yanınıza bir adam gelecek ki onun kalbi azgın zorbaların kalbi gibidir; şeytanî bir gözle bakar!» Çok geçmeden ünlü münafık Abdullah b. Nebtel içeriye girdi. Yeşil gözlü, kısa boylu, seyrek sakallı idi. Resûlüllah (A.S.) ona : «Neden sen ve arkadaşların benim aleyhimde bulunup birtakım kötü sözler söylüyorsunuz?» diye sordu. O da böyle bir şey yapmadığını yemin ederek anlatmaya çalıştı. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. [37]
İlgili Hadis
«Bir kasaba veya bâdiyede üç kişi bulunur da cemaat olup namaz kılmazlarsa, mutlaka şeytan onlara galip gelir. O halde sen cemaate gerekli ol. Kurt ancak sürüsünden ayrılanı yer.» [38]
Allah'ın Gazap Ettiği Topluluğu Dost Edinenler
«Allah'ın gazap ettiği bir topluluğu dost ve arkadaş edinenleri görmedin mi?.»
İslâm'a göre, küfür bir tek millettir. Müslümanlardan başkası «gayr-i müslim»dir. O bakımdan Müslümanların hakiki dostu ve yakını Allah'tır, O'nun peygamberidir ve bütün mü'minlerdir. Bu, dünyada böyle olduğu gibi, âhiret âleminde de böyle olacaktır.
Âyette, «Allah'ın gazap ettiği topluluk»tan, maksat, sapık azgınların hepsini kapsamakla beraber özellikle Yahudiler ve onlara yandaşlık eden münafıklardır.
Bakara Sûresi 120. âyette : «Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar, onların dinine uymadığın sürece senden asla hoşnut olmayacaklardır. (Onlara) de ki: Elbette (İslâm'ın ilettiği) yol, Allah'ın doğru yoludur. Sana gelen bunca ilimden sonra (bilfarz) onların heveslerine uyacak olursan, and olsun ki, artık Allah'tan başka senin için ne hakiki bir dost, ne de gerçek bir yardımcı vardır» buyurularak bu iki milletin dostluk ve samimiyetine inanılmaması, güvenilmemesi tenbîh edilmektedir.
Nitekim tarihin akışı içinde meydana gelen olaylar hep bu âyeti tas-dîk etmiştir ve bundan sonra da tasdike devam edecektir. İslâm âlemini dağıtıp parçalamak, kutsal değerleri yıkıp Müslümanları öz kültürlerinden koparmak için Batılı ülkeler bugüne kadar her türlü hile ve melanete baş vurmuşlardır ve vurmaktadırlar da. Onlar hiçbir zaman müslümanlara gerçek anlamda dost olmamışlardır. Kurdukları bazı dostluk ve yakınlık varsa, sahtedir, aldatıcı ve maksatlıdır. İngiliz asıllı Zwemer Samuel bakın ne demiştir:
«Bir kadeh alkolün ve bir dansözün Muhammed ümmetini dağıtıp perişan etmedeki tesirini ve tahribini bir top güflesi meydana getiremez..»
İşte yıllardır Batı Medeniyetif!) adı altında İslâm ülkelerine içki, kumar, şehvet, lüks, dansöz, şantöz, bale ve benzeri şeyler ihraç edilmiş ve bunun tabii neticesi olarak İslâm âleminin önemli bir kısmı kendi öz değerlerinden uzaklaşmıştır.
Yahudi ve Hıristiyanları dost ve sırdaş edinen ikiyüzlü dönekler, yalancı münafıklar her çağda sahneden eksik olmamıştır. Asr-ı Saadet'te bunların İslâm aleyhine faaliyetinden Kur'ân ve sonra da hadîsler, siyerciler bahsetmektedir. Aslında bu kaypak ikiyüzlüler ne Müslümanlardan, ne de Yahudilerdendirler; bunlar ruhlarını, kişiliklerini menfaatleri uğruna satmış zavallılardır. Onlar için : «İki ayrı millet arasında ..bocalayıp duran bir sürü beyinsiz» de diyebiliriz.
Böylece Kur'ân, küfür ehlini ve Yahudileri dost edinen şaşkınlara, tev-be edip dönüş yapmadıkları takdirde kötü huylarına, dönek hallerine uygun onbir kötü karşılığın hazırlandığını haber vermektedir. Şöyle ki:
1- Âhiret gününde çetin bir azap onları beklemektedir.
2- Yapageldikleri ikiyüzlülük, döneklik çok fena bir duygu ve düşüncenin ürünüdür. O bakımdan kendilerine verilecek ceza amellerinin cinsinden olacaktır.
3- Bu tipler zevahiri kurtarmak için yalanı siper edinirler. Müslümanları aldatmak ve inandırmak için her türlü yalanı mubah sayarlar.
4- Hem kendileri Allah'ın yolundan sapmışlardır, hem de başkasını o yoldan alıkoymaya çalışırlar.
5- Bu rezillik ve aşağılıklarından dolayı onlara rezil ve rüsvay edici bir azap verilecektir.
6- Güvenip böbürlenme vesilesi kıldıkları mal ve çocukları kendilerini ilâhi adaletin tecellisinden hiçbir suretle kurtaramıyacaktır.
7- Yüreklerinde küfür, nifak ve inadı tutuşturan bâtılı dost edinmelerinden dolayı sonunda varacakları yer Cehennem ateşi olacaktır.
8- Küfür ve inatları üzere öldükleri takdirde ise, Cehennem'de sonsuza dek kalacaklardır.
9- Dünyada ikiyüzlülük edip mü'minlere yaranmak için başkalarını dost edinmediklerine dair yemin ettikleri gibi, âhiret gününde de hesap verme alanında Allah'ı aldatacaklarını sanarak yalan yere yemin edeceklerdir.
10- Onların bu dönek hali kendilerine hiçbir değer kazandırmıyacağı gibi, dünyada da, âhirette de alınlarına «yalancı» damgası vurulacaktır.
11- Şeytanın üstünlük sağlayarak şaşkınlaştırdığı, sonra da kalp ve vicdanlarını körleştirdiği bu insanlar, gerçekte en büyük düşmanları olan İblis'i dost ve yandaş edinmişlerdir. Çünkü şeytan her türlü küfür ve inançsızlığın, ahlâksızlık ve faziletsizliğin ölçüsü ve sembolüdür.
Şüphesiz bir insan için en büyük hüsran da böylesine azılı, aynı zamanda ebedî düşmanı dost edinmesidir.
Sonuç olarak belirtelim ki: Bütün bu dönekliklerin, şaşkınlıkların ve basiretsizliklerin ve bunlara karşılık verilecek azabın tek sebep ve kaynağı, imansızlık ve onun ürünü olan yalancılıktır.[39]
Âyetler Arasında Bağlantı
Allah'ın gazap ettiği inkarcı nankörler ve dönek münafıklar üzerinde duruldu. Onların birtakım açık vasıflarına değinildi. Arkasından sözü edilenlerin Hakk'a dönmeden öldükleri takdirde âhiret gününde de yalana baş vuracaklarına atıf yapılarak uyarıcı ve yönlendirici bilgi verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, gerçek mü'minlerin Allah ve Resûlüllah düşmanı olan kişileri dost edinmelerinin düşünülemiyeceği konu ediliyor. Allah düşmanları onların en yakınları bile olsa Allah'a olan imân ve bağlılıklarının, sevgi ve saygılarının hep ön plânda yer alacağı çok açık bir anlatımla belirtiliyor. Sonra da bu sadık mü'minlere verilecek mükâfatlar müjdeleniyor.[40]
Meali:
20- Şüphesiz ki Allah'a ve Peygamberine karşı gelip düşmanlık besleyenler varya, işte onlar en aşağılık kimseler arasındadırlar.
21- Allah, «Ben ve Peygamberlerim mutlaka üstün geleceğiz» diye yazmıştır. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür.
22- Allah'a ve Âhiret gününe imân eden bir kavim ve milletin, Allah ve Peygamberine karşı gelip düşmanlık besleyenleri -isterse bunlar onların babaları veya öz oğulları veya kardeşleri ya da hısım ve kabilesi olsunlar-sevip dost edindiğini göremezsin. İşte Allah onların kalplerine imânı yazmış, onları kendinden bir ruh (mânevi bir destek ve indirdiği inâyet)le desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan, içinde devamlı kalacakları Cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut oldu, onlar da Allah'tan hoşnut oldular. İşte bunlar Allah'ın yakınları ve dostlarıdır. Haberiniz olsun ki, korktuklarından kurtulup umduklarına erenler ancak Allah'ın yakınları ve dostlarıdır.
İniş Sebebi
Bedir Savaşı'nda küfür ve azgınlıkta ısrar ve.inat edip bütün hınç ve kinleriyle Hakk'ın karşısına çıkan Kureyşli'lerin önemli bir kısmı Ashab-ı Kirâm'ın yakınları idi. Ebû Ubeyde'nin (R.A.) babası Cerrah, Ebû Bekir Sıd-dîk'ın (R.A.) oğlu Abdurrahman, Mus'âb b. Umeyr'in (R.A.) kardeşi Ubeyd ve Hz. Ömer'in yakın hısımları bunlar arasında bulunuyor ve Hz. Muhammed'in (A.S.) aziz vücudunu ortadan kaldırmak istiyorlardı.
İlgili âyetle, en yakınlarına karşı silah çekip Allah yolunda savaşan mü'minler övülmekte ve kıyamete kadar gelecek olan diğer mü'minler için misal teşkil ettiklerine dikkat çekilmektedir.[41]
Allah Ve Peygamberi Mutlaka Üstünlük Sağlar
«Allah : Ben ve peygamberlerim mutlaka üstün geliriz, diye yazmıştır. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, çok üstündür.»
Hak incelir fakat kopmaz. Hakk'a inanıp bağlanan mü'minier, sünne-tullah doğrultusunda dâvaya sadık kalıp birlik kurdukları takdirde gecikmeli olsa bile- başarı sağlar ve hakkın eninde, sonunda üstün geleceğine misal teşkil ederler. Ancak bu uğurda mücadele verirken günün şartlarını ve mevcut ortam ve imkânları göz önünde bulundurarak ona göre bir metod ve programla hareket etmeleri gerekir. Mekke ve Medine dönemleri bu konuda yeterince malzeme vermekte ve kalplere ışık tutmaktadır.[42]
İman Ve Din Bağı, Soy Bağının Üstündedir
«Allah'a ve âhiret gününe imân eden bir kavim ve milletin, Allah ve peygamberine karşı gelip düşmanlık besleyenleri -isterse bunlar babaları.... olsunlar- sevip dost edindiklerini göremezsin..»
İslâm Dini, «sıla-i rahm» kavramıyla hısımlar arasında sevgi, saygı, yardım ve merhamet düzeyinde kaynaşmayı vacip kılmıştır. Böylece aile hayatına renk katarak hısımlar arasında kopmaz bağlar oluşturmuştur. Ancak hısımlar arasında din ve inanç farkı bulunmadığı sürece bu böyledir. Farklı din ve farklı inanç ortaya girince artık aralarında sevgi ve dostluk, akrabalık ve yakınlık bağları kopar. İslâm'a saldırmıyor, Müslümanlara karşı düşmanlıklarını izhar etmiyor ve silâh çekmiyorlarsa, o takdirde sırf insan oldukları veya komşu bulundukları için zahirî bir ilgi kurulur. Gerekirse sadaka vcilir ve yardım yapılır. Çünkü Allah, Peygamber ve din sevgisi bütün sevgilerin üstünde bir anlam taşır. Kişinin babası veya kardeşi, ya da oğlu küfür üzere olur da bunda ısrar ederek kin, nefret ve düşmanlığını ortaya korsa, artık aralarındaki hısımlık bağları bütünüyle kopar; sadece vatandaşlık veya komşuluk bağı kalır.
Nitekim âhiret gününde hiç kimse babasının veya oğlunun destek ve yardımıyla ilâhî adaletin tecelli ettiği hesap alanının dışında tutulmaz ve hesap vermekten kurtulamaz. Herkes kendi inanç, niyet ve ameliyle baş-başa kalır. Hısımlık bağları, dünya ile ilgili olup nesli devam ettirmeye, sağlam temellere oturtulan aile ve toplum oluşturmaya yönelik bir hikmete dayanmaktadır. Âhiret Âlemi'nde nesli devam ettirme kanunu bütünüyle ortadan kaldırılacağı için en yakınlar arasında bile bu kabil bağlar kopmuş olur.
Bu konuda tarihî misaller:
Bedir Savaşı'nda Ebû Bekir Sıddîk (R.A.), düşman saffında yer alan oğlu Abdurrahman'a gözü ilişince, gayret-i diniyesi kabarmış ve onu, hesaplaşmak üzere düelloya çağırmıştır.
Mus'âb b. Umeyr (R.A.) ise aynı savaşta kardeşi Ubeyd b. Umeyr ile karşılaşmış ve Ubeyd'in Hz. Peygamber'e (A.S.) dil uzatmasına tahammül edemiyerek elindeki kılıcı bütün gücüyle kardeşinin başına indirmekte bir an olsun tereddüt etmemiştir. Hz. Ömer'in (R.A.) ise yine bu savaşta dayısı Âs b. Hişam'ı öldürdüğünü siyerciler yazmaktadır. Hz. Ali, Hz. Hamza ve Hz. Ebû Ubeyde'nin (Allah hepsinden razı olsun), Bedir Savaşı'nda yakın hısımları olan Utbe, Şeybe ve Velîd b. Utbe'yi öldürdükleri pek meşhur bir olay olarak İslâm tarihinde geçer.[43]
İmânın Kalpte Kök Salması
«İşte Allah onların kalplerine imânı yazmış, onları kendinden bir ruh (manevî bir destek ve indirdiği inayet) la desteklemiştir..»
İmân, taklîtten kurtulup tahkîk derecesine yükseltildiği; sağlam şuur ve anlayış, duygu ve düşünce atmosferi içinde zevkine erildiği zaman, insanın benliğini sarar ve akılla birleşip bütün değerlerin üstünde yer alır. Mü'min bu çizgiye gelince dini uğruna göze alamıyacağı fedakârlık, aşamıyacağı engel kalmaz. Ashab-ı Kirâm'ın Allah'a ve Resûlüllah'a olan imânı böyle bir derecede bulunuyordu. Peygamber mektebinin verdiği yüksek irfan onların bütün hücrelerine sızmış, ruhlarını doldurup kalp ve kafalarını aydınlatmıştı. Artık dünyevî bütün değerler böyle bir imân cevheri karşısında sönük kalmış, başta canları olmak üzere her şeylerini feda etmekten derin zevk duymuşlardır.
Böylece Allah sevgisi ve O'na kavuşma arzusu, gaye-i kusvâ, yani en yüce amaç haline gelip kalplerde kökleşmiştir. Yukarıda mealini yazdığımız 22. âyetle böyle bir imâna dikkat çekilmektedir.
Şüphesiz kendini imânın bu yüksek irfan derecesine getirmek için çırpınan gerçek mü'minlerden yana ilâhî inayet tecelli eder ve onlara beş büyük lûtufta bulunur:
1- Tahkikî imânı kalplerine nakşedip silinmemesiyle işler.
2- İlâhî yardıma mazhar kılıp üstün gelmelerini sağlar.
3- Âhiret Âlemi'nde onları sonsuz saadet yurdunun nimetleriyle hoşnut eder.
4- Dünyada da, âhirette de ilâhî rızasına lâyık görüp onlara en üstün iltifatını bahşeder.
5- İlâhî dostluk mertebesine eriştirerek onları korktuklarından kurtarıp umduklarına kavuşturur.
Mücadele Sûresi'ne, halini Allah'a arzedip O'nun yardımını dileyen mü'mine kadının ağzından çıkan sözün yedi kat gökler üzerinde duyulduğu açıklanıp Cenâb-ı Hak tarafından mü'min bir kişiye verilen kıymet ölçüsü belirtilerek başlandı ve yine gerçek mü'minlerin Allah'ın dost ve yakınları bulunduğuna ve o yüzden felaha eriştirileceklerine dikkat çekilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsirine bizi muvaffak kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-ü senalar; çalışmalarımızda bize ilham kaynağı olan Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.[44]
[1] Bilgi için bak : el-Câmi'u Li-Ahkâmi'1-Kur'ân ; 17/269
[2] Lübabu't-te'vil : 4, 235
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6044.
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6044.
[4] Lübabu't-te'vîl- Esbab-ı NÜzûl/Süyûtî- Tefsîr-i Kurtubî- Âlûsî- İbn Kesîr
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6046-6047.
[5] Müsned-i Ahmed- Buharı
[6] İbn Ebî Hatim- İbn Kesîr : 4/318
[7] Tefsîr-i Kurtubî: 17/269
[8] Tefslr-İ Kurtubî: 17/271
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6047-6048.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6048-6050.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6050.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6050.
[13] İbn Ebî Hatim- tbn Kesîr : 4/323
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6053.
[14] Buharî/isti'zan : -22, mürteddîn : 4- Müslim/selâm : 9, 87- Taberânî/se-lâm : 3- Dâremî/isti'zan : 7- Ahmed : 2/9- 3/99
[15] Buharî/tefsîr : 11, edeb : 60, tevhîd : 36, tevbe : 52- İbn Mâee/mukadde-me : 13
[16] Buharî/istİ'zan : 47- Müslim/selâm : 37, 38- Tirmi2î/edeb : 59- tbn Mâ-ce/edeb : 50- Dâremî/isti'zan : 28
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6053-6054.
[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6054-6055.
[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6055.
[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6055-6056.
[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6057.
[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6057-6058.
[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6058-6059.
[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6059.
[24] Esbab-ı Nüzul/Nisâbûrî: 276- Lübabu't-te'vîl: 4/240, 241
[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6060.
[26] Müsned-i Ahmed: 2/338, 483, 523
[27] Müsned-i Ahmed: 3/295
[28] Buharî/ilim : 10, i'tisam : 10- Müslim/imaret : 175- Tirmizî/ilim : 4- İbn Mâce/mukaddeme : 17- Daremi/mukaddeme 24, rikak : 1- Ahmed : 1/306- 2/234-4/92
[29] Ebû'ş-Şeyh : îbn Abbas (R.A.)dan
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6060-6061.
[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6061-6062.
[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6062-6063.
[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6063.
[33] Bilgi için bak: Tefsir-i Kurtubi: 14/301.
[34] Lübatm't-te'vîl: 4/242
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6064-6065.
[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6065-6066.
[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6067.
[37] Esbab-ı Nüzûl/NIsâbûrî: 277- Lübabu't-te'vîl : 4/243- İbn Kesîr • 4/327 Fethü'l-Kadîr/Şevfcanl: 5/192
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6068.
[38] Ebû Dâvud/salât: 46- Nesâî/imâmet: 48- Ahmed : 5/196- 6/446
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6069.
[39] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6069-6071.
[40] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6071.
[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6073.
[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6073.
[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6073-6074.
[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6074-6075.
İslami Okul Okulların En Önemlisi