Mücadile Suresi - Kuran - 058Mucadele - 13. Sayfa
|
Surenin İsmi: |
|
Önceki Sureyle İlişkisi: |
|
Surenin Muhtevası: |
|
Zıhar Ve Keffareti: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Allah'a Ve Peygambere Düşmanlık Yapanlara Tehdit: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Gizlice Kötülük Konuşanların Cezası Ve Kur'an'da Münacat Adabı: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Bir Mecliste Oturma Adabı: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve ibareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Rasulullah'a Özel Bir Konu Arzetmeden Önce Sadaka Vermek: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Müminlerden Başkasını Dost Edinen Münafıkların Hali: |
|
Belagat: |
|
Kelime ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
|
Allah Ve Peygamber Düşmanlarının Cezası, Müminlere Zafer Vaadi Ve O'nun Düşmanlarını Dost Edinmenin Haramlığı |
|
Belagat: |
|
Kelime Ve İbareler: |
|
Nüzul Sebebi: |
|
Ayetler Arası İlişki: |
|
Açıklaması: |
|
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler: |
MÜCADİLE SURESİ
Surenin İsmi:
Sahih rivayete göre bu sure Medine'de inmiştir. Kelbi'den rivayet olunduğuna göre "...her hangi bir üç kişiden bir fısıltı sadır olmaya dursun o, bunların dördüncüsüdür..." kısmı hariç tamamı Medine'de nazil olmuştur, burası ise Mekke'de nazil olmuştur. Ata'dan gelen rivayete göre ise surenin ilk on ayeti Medine'de kalanı ise Mekke'de inmiştir.
Bu sure "Muhakkak Allah, kocası hakkında sana müracaat eden (mücadele eden) kadının sözünü işitti." ayeti ile başladığı için "Mücadile Suresi" ismini almıştır. Bu kadın Evs b. Samit'in hanımı Havle'dir. [1]
Önceki Sureyle İlişkisi:
Şu üç hususta bu surenin önceki sure ile münasebeti olduğu görülür:
1- Hadid suresinin başında Allah Tealâ'nm yüce sıfatları zikredilmiştir. "Zahir" ve "Bâtın" olması, yere giren ve yerden çıkanı, gökten inen ve oraya yükselen şeyleri "Bilen" olması, nerede olurlarsa olsunlar yarattıkları ile beraber olması... bu sıfatlardan bazılarıdır. Bu surenin girişinde de buna delâlet eden şeyler zikredilmiştir ki bu şikâyetini Allah Tealâ'ya da arzeden cedelci kadının sözünü işitmesidir. Bundan dolayı bu, ayet-i kerime nazil olduğu zaman Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: "İşitmesi bütün sesleri kuşatanı tenzih ederim, ben evin köşesindeydim (cedelci) kadının ne dediğini bilmiyorum."[2]
2- Hadid suresi, Allah Tealâ'nm ihsanını beyan ederek biterken bu sure de bazı ihsanlarına işaret ederek başlamıştır.
3- Mücadile suresinde "Görmedin mi Allah göklerde ve yerde olan her şeyi muhakkak bilir." denilmiştir. Bu, Hadid suresinde geçen "Nerede olursanız Allah sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür." sözündeki icmalin bir tafsilidir. [3]
Surenin Muhtevası:
Medine'de inen surelerin çoğunda olduğu gibi bu surenin de konusu
1- Bu sözü Buhari (talik tarikiyle), Said b. Mansur, Abd b. Humeyd, Nesai, İbni Mace, İbni Münzir, İbni Merdüveyh ve "Elhamdülillah" lafzıyla Beyhaki Süneriinde rivayet etmişlerdir.
teşrii (amelî) hükümlerdir. Bu sure zıhar ve keffaretinin hükmü, topluluk içerisinde kötü niyetle fısıldaşmamn hükmü, meclis adabı, Rasulullah (s.a.) ile mahrem konuşmadan önce (fakire) sadaka verilmesi, münafıkların hükmü, peygamberi yalanlamaları ve bunun cezası, onların "şeytanın grubu" diye vasıflandırılmalan, Allah düşmanlarına sevgi ve muhabbet beslemenin hükmü gibi hususları ihtiva etmektedir. Bu suredeki ayetlerin hepsi, gönüllerde heybet, korku yerleşmesi ve suredeki hükümlere muhalefet etmekte cüret gösterilmemesi için ayetlerin her birinde "Allah" lafza-i celâlinin bulunması ile bir özellik arzeder.
Bu sure bir kadının, Havle b. Salebe'nin sesini Allah Tealâ'nın işittiğini beyan ederek söze başlar. Havle kendisine "Sen bana annemin sırtı gibisin" diyerek zıhar yapan kocası Evs b. Samit'in durumu hakkında Rasulul-lah'a (s.a.) sık sık müracaat ediyordu. Zıhann cahiliyedeki hükmü, hanımın zıhar yapan kocaya ebediyyen haram olması şeklinde idi. Allah Teâla bu adeti değiştirdi ve ancak zıhar yapan koca keffaret verinceye kadar devam eden bir haram halinde meşru kıldı. Zıhar keffareti ilk ayetlerde de beyan edildiği gibi köle azat etme, iki ay aralıksız oruç tutma veya altmış fakiri doyurmaktır.
Bunun ardından Allah Teâla ve Rasulüne (s.a.) düşmanlık edenlerin zelil ve rezil olacakları, Allah Tealâ'nın onların amellerini sayıp dökeceği ve onların her şeyine şahit olduğu beyan edilmiştir (ayet, 5 - 6).
Sonra meclislerde tenaci adabı zikredildi. 'Tenaci" iki ve daha fazla kişinin diğerlerinin önünde kendi aralarında gizlice konuşmalarıdır. Yahudi ve münafıkların yaptığı gibi eğer bu fısıldaşma kötülük ve düşmanlık için yapılırsa ayet-i kerime bunu haram kılmış ve bu gizli sözleri Allah Tealâ'nın bildiğini haber vermiştir. Yahudilerin Rasulullah'a (s.a.) selâm verirken "Esselâmü aleyküm" yerine ilk anda "selâm'a benzeyen ama aslında "ölüm" manasına gelen "Essâmü aleyke ya Muhanımed" diyerek ona beddua etmek ve onu üzmek istediklerini bildirerek onların düzenbazlıklarını, hile ve sahtekârlıklarını ortaya koymuştur (ayet, 7 - 10).
Daha sonra meclislerde başkalarına yer verme ve istenildiği takdirde yerini terketme adabından bahsetmiş, Allah Tealâ'nın ve Rasulünün (s.a.) emirlerine itaat eden müminleri medhü sena etmiş, bilhassa alimlerini methetmiştir. Rasulullah'a (s.a.) mahrem bir şey söylemek isteyenlerin fakirlere sadaka vermeleri önce vacip kılınmış, ancak daha sonra bu hüküm müminlere yük olmasın, peygamberleriyle görüşmelerinde kolaylık olsun diye kaldırılmış, bunun yerine namaz kılmakla zekât vermekle, Allah ve Rasulüne itaatle meşgul olmaları meşru kılınmıştır (ayet, 11 - 13).
Sonra, Yahudiler'le ahbablık ve yarenlik kuran, müminlerin sırlarını onlara ifşa eden, yalan yeminler eden, Allah ve Rasulüne düşmanlık edip emirlerine muhalefet eden münafıkların utanç veren perişanlıklarını açıklamıştır. Onlar rezil ve mağlûp, müminler aziz ve muzafferdir, (ayet, 14 - 21).
Bu sure müminlere, kendilerine en yakın kişiler bile olsa bu ümmetin düşmanlarını dost edinen, münafıklık yapan, bu ümmetin bünyesini zayıflatmak ve birliğini dağıtmak için bir onlardan bir bunlardan gözüken hainlerden sakınmalarını emrederek sona ermiştir. Birbirlerini seven ve kenetlenen ümmet ise gerçek iman ümmetidir, cennette ebedî kalacak olanlar takva sahibi müminlerdir.
Son olarak iman ile küfür ve nifak cephesi arasındaki farkı beyan etmiş, sevginin de buğzun da Allah için olması lâzım geldiğini, kâmil imanın Allah düşmanlarına düşman olmayı gerektirdiğini vurgulamıştır (ayet, 22). [4]
Zıhar Ve Keffareti:
1- Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah'a şikâyet eden kadının sözünü Allah işitti. Allah sizin konuşmanızı işitiyordu. Çünkü Allah işitir, görür.
2- İçinizden hanımlarına zıhar yapanlar; o kadınlar onların anneleri, Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.
3- Hanımlarına zıhar yapıp sonra söylediklerinden dönecek olanlar birbiriyle temas etmeden evvel bir köle azat etsinler. İşte size bu öğütleniyor. Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.
4- Kim (bunu) bulamazsa birbiriyle temas etmeden evvel aralıksız iki ay oruç tutsun. Buna da gucu yetmeyen, altmış yoksul doyursun. Bunlar Allah ve Rasulüne iman etmeniz içindir ve bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler için elim bir azap vardır.
Belagat:
"Kocası hakkında... Allah'a şikâyet eden kadının sözünü Allah işitti." cümlesinde "işitti" mecazdır. Asıl manası "kabul etti, karşılık verdi" demektir." Aralarındaki alâka sebep sonuç ilişkisidir. İşitmesi kabulüne sebeptir.
"O kadınlar onların anneleri değildir", "onların anneleri onları doğuranlardır." cümlelerinde konuya daha fazla açıklık getirmek için "anne" kelimesi tekrar edilmek suretiyle itnab yapılmıştır. [5]
Kelime ve İbareler:
Ey peygamber, boşamak niyetiyle kendisine zıhar yapan "kocası hakkında" defalarca "sana müracaat eden ve" bir çare gösterir ümidiyle derdini "Allah'a şikâyet eden kadının sözünü Allah işitti." kabul etti ve cevap verdi. Zaten "Allah sizin konuşmanızı işitiyordu. Çünkü Allah işitir, görür." Bu son cümle Allah'ın işitme ve görme sıfatlarının olduğunu ispat eden delillerdendir.
Zıhar, kocanın hanımına "sen bana annemin sırtı gibisin" demesidir. Araplar İslâm'dan önce zıhan en ağır boşanma şekli olarak kullanırlardı. Böylece hanımlarının, anneleri gibi kendilerine haram olduğunu ifade etmiş olurlardı. Bu benzetme sadece anneye değil -gerek nesep, gerek süt, gerekse hısımlıktan dolayı- kendisine ebediyyen haram olan kadınlardan herhangi birine yapılsa da yine zıhar olur.
Adı geçen kadın Evs. b. Samit'in eşi Havledir. Kocası zıhar yapıp bo-şayınca Rasulullah'a (s.a.) geldi. Rasulullah da örfe bakarak "sen ona haram olmuşsun." dedi. Kadın: "Ya Rasulallah, beni boşamadı." dedi. Hanımın küçük çocukları vardı, üzüldü. Belki derdine bir çare gönderir ümidiyle halini Allah'a arz etti. Bunun üzerine bu surenin ilk ayetleri indi.
"İçinizden hanımlarına zıhar yapanlar" iyi bilsinler ki "o kadınlar onların anneleri değildir. Onların anneleri ancak onları doğuranlardır." Dolayısıyla hanımları, kendilerine haram olma konusunda mahremlerine benzemezler. "Bununla beraber onlar şüphesiz çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar." Zıhar yapan keffaret verip tevbe ederse, diğer günahlarda olduğu gibi burada da "Muhakkak Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır." Ayette geçen "içinizden" kelimesi bu adetin çirkinliğini ifade eder.
"Hanımlarına zıhar yapıp sonra söylediklerinden dönecek olanlar birbiriyle temas etmeden" karı koca olmadan "evvel bir köle azat etsinler." "Söylediklerinden dönme" İmam Şafiî'ye göre, sünnete uygun şekilde boşaması mümkün olan bir zaman geçtiği halde hanımını boşamaması ile, Ebu Hanife'ye göre arzu ile bakmak dahil hanımını kendisine her şeyiyle helâl kabul etmesi ile, İmam Malik'e göre cinsi münasebete karar vermesiyle, Hasan-ı Basri ve Ahmed b. Hanbel'e göre de bilfiil münasebette bulunmasıyla olur.
Azat edilecek kölenin alimlerin çoğunluğuna göre müslüman olması lâzımdır. Onlar, hata ile adam öldürme keffaretinde, azat edilecek kölenin müslüman olması şartının zıhar keffaretinde de şart olduğunu ileri sürerler. Yani mutlakı mukayyede hamlederler. Hanefiler ise gayr-i müslim de olsa bir köle azat etmenin zıhar keffaretinde yeterli olacağını söylerler.
"Temas etmeden evvel" sözü, keffaret vermeden cinsî temasta bulunmalarının haram olduğunu ifade eden bir delildir.
"Kim bunu" köle veya parasını "bulamazsa birbiriyle temas etmeden evvel aralıksız iki ay oruç tutsun." Ara vermemesi vaciptir, verirse yeniden başlar. Hastalık gibi bir mazeretten dolayı ara verirse baştan alıp almaması konusunda farklı görüşler vardır. Gece temasta bulunması -oruçlu olmadığı için- Şafiîlere göre ara vermiş sayılmaz. Hanefî ve Malikilere göre ise yeniden başlar. Yaşlılık, iyileşmez bir hastalık veya kadına aşın düşkünlükten dolayı "buna da gücü yetmeyen altmış yoksul doyursun." Şafiîlere göre her fakire o beldenin ana gıda maddesinden bir müd (ölçek), Hanefüe-re göre yarım sa' (bir ölçek adı) buğday veya bir sa' hurma veya bir sa' arpa vermelidir. Ve bu, temas etmeden önce olmalıdır. "Temas etmeden evvel" şartı her ne kadar burada zikredilmese de, köle azadı ve oruçta zikredildiği için, o yeterli görülerek burada zikredilmemiştir. Ama o şart burada vardır.
"Bunlar" yani bu açıklamalar, öğretilen bu hükümler, keffaret ödemede gösterilen bu kolaylık "Allah ve Rasulüne iman etmeniz içindir." Yani bütün bunlar, cahiliye adetlerini terkedip Allah'ı ve getirdiği hükümlerde Onun elçisini tasdik etmeniz için farz kılınmıştır.
"Ve bunlar Allah'ın sınırlarıdır." dinin hükümleridir. Bu sınırların geçilmesi asla caiz değildir.
Bu hükümleri kabul etmeyen "kâfirler için elim bir azap vardır." [6]
Nüzul Sebebi:
"Kocası hakkında sana müracaat eden... Allah işitti" ayetinin (1. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Hakimin "sahihtir" diyerek naklettiğine göre Hz. Aişe şöyle dedi: "İşitmesi her şeyi kuşatan ne yücedir. Havle binti Sale-be'nin sözünü işitiyor, bazısını anlıyor bazısını anlayamıyordum. Kocasını Rasulullah'a (s.a.) şikâyet ediyor ve diyordu ki: Ya Rasulallah gençliğimi yedi, kendimi ona verdim ve çocuklar doğurdum, nihayet yaşım ilerleyip çocuktan kesilince bana zıhar yaptı. Ya Rabbi onu sana şikâyet ediyorum." diyordu. Daha yerinden ayrılmadan Cebrail bu ayetleri indirdi. Kocası Evs b. Samit'tir.
Ahmed b. Hanbel'in ve Kitabu't-Tevhid'de Buhari'nin ta'likan rivayet ettiğine göre Hz. Aişe şöyle demiştir: "İşitmesi bütün sesleri kuşatana hamdolsun. Mücadile (yani Havle) peygambere geldi, konuşuyor, ben odanın köşesinde ne dediğini işitemiyordum. Hemen Allah Tealâ "Kocası hakkında sana müracaat eden kadının sözünü Allah işitti." ayetini indirdi."
İbni Mace ve Beyhaki gibi sünenlerde ve müsnetlerde rivayet edildiğine göre Evs. b. Samit, hanımı Havle binti Salebe kendisinden ilişki talebinde bulunduğunda ona "Sen bana annemin sırtı gibisin." dedi. Cahiliye adetine göre kişi hanımına bunu söylerse hanımı ona haram olurdu. Evs hemen pişman olup hanımını çağırdı, bu sefer o reddetti ve: "Allah'a yemin olsun ki sen söyleyeceğini söyledin, artık Allah ve Rasulü hükmünü beyan edinceye kadar bana dokunamazsın." diyerek derhal Rasulullah'a gitti ve "Ya Rasulallah, ben güzel bir genç kız iken Evs benimle evlendi, yaşım iler leyip çoluk çocuk sahibi olunca beni kendisine annesi gibi (haram) kıldı ve beni başkalarına terketti. Ya Rasulallah, benim onunla beraber yaşamam için bir ruhsat görüyorsanız söyleyin." dedi. Rasulullah (s.a.)'da "Şu ana kadar senin durumun hakkında her hangi bir şeyle emrolunmadım." buyurdular. Bir başka rivayette de "Senin ona haram olduğundan başka bir şey görmüyorum." buyurdular. Hz. Aişe (r.a.) "Rasulullah talâktan bahsetmedi." dedi. Havle defalarca Rasulullah'a müracat etti. Sonunda "Ya Rab-bi! İhtiyacımı ve sıkıntımı sana şikâyet ediyorum." dedi. Yine rivayet olunduğuna göre Havle şöyle diyordu: "Benim küçük çocuklarım var, onları Evs'e bıraksam perişan olurlar, yanıma alsam aç kalırlar." Başını semaya doğru kaldırarak şöyle dua etmeye başladı: "Ya Rabbi! Şikâyetimi sana ar-zediyorum, Ya Rabbi! Peygamberin lisanına (vahyini) indir." Daha yerinden ayrılmadan hakkında ayet nazil oldu. Rasulullah (s.a.) "Havle! Müjde" dedi. Havle: "Hayrolsun?" dedi. Rasulullah (s.a.) ona "Kocası hakkında sana müracat eden kadının sözünü Allah işitti." ayetini okudu.
Buhari'nin Tarih 'inde rivayet ettiğine göre Mücadile (Havle) bir gün Hz. Ömer'i durdurdu. Ona epeyce ağır konuştu. Hz. Ömer onu susurak dinledi.
Birisi "Ey müminlerin emiri! Ben seni hiç bu günkü gibi görmedim." dedi. O da "Nasıl dinlemem, onu Allah dinledi ve hakkında ayet indirdi." dedi.[7]
Açıklaması:
"Kocası hakkında sana müracat (mücadele) eden ve Allah'a şikâyet eden kadının sözünü Allah işitti. Allah sizin konuşmanızı işitiyordu. Çünkü Allah işitir görür." Yani ey peygamber, kendisine "sen bana (haramlıkta) annem gibisin." diyerek zıhar yapan kocası hakkında sana müracat eden ve şikâyetini Allah Teâla'ya arz eden kadının kendisini üzüp kederlendiren bu durumu Allah Tealâ kabul etti. Allah zaten aranızda geçen o konuşmaları işitiyordu. Çünkü Allah Tealâ işitilecek her şeyi ve görülecek her şeyi en mükemmel şekilde işitir ve görür. Sizin o kadınla aranızda geçen konuşma da bunlardan biridir.
"Mücadile" burada "muhavere" manasınadır. Muhavere de bir sıkıntıdan çıkış yolu bulmak için konunun tekrar tekrar konuşulmasıdır. Şikâyet: Başa gelip de hoşlanılmayan şeyi haber vermektir. İşitme: Kendisiyle seslerin anlaşıldığı bir sıfattır ve ilim sıfatından başkadır. Burada bahsi geçen kadın Havle binti Salebe'dir. Kocası: Ensar'dan Evs. b. Samit'tir.
Daha önce de geçtiği gibi Buhari, Nesei ve daha başkalarının da Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet ettiğine göre o şöyle demişti: İşitmesi bütün sesleri kuşatan Allah'a hamdolsun, Havle binti Salebe geldi Rasulullah'a (s.a.) şikâyetini arzetti. Ben odanın köşesinde idim. Sözlerini tam anlayamıyor-dum. Hemen "Allah Tealâ kadının sözünü işitti." ayetini indirdi.
Ayetin başındaki "kad" beklenen bir şeyin oluşunu ifade eder. Nitekim Rasulullah (s.a.) ile bu kadın, onun şikâyet ve sözlerini Allah Tealâ'nm kabul etmesini ve bu konuda onu rahatlatacak hükmü indirmesini gözlüyor-lardı. "Allah işitti." sözü icabet etmek ve kabul etmekten mecazdır.
Sonra Allah Tealâ zıhar yapanları azarlayarak şöyle buyurdu: "Ha-nımlarına zıhar yapanlar, o kadınlar onların anneleri değildir. Onların anneleri ancak onları doğuranlardır." Yani hanımlarına "Sen bana annemin sırtı gibisin, yani sen bana annem gibi haramsın." diyerek onları annelerine benzetenlere gelince: Bu onların yalanıdır. Çünkü hanımları onların anneleri değildir. Gerçekte anneleri, onları doğuranlardır. Bu ifade de bir tev-bih (azarlama) ve itab vardır.
"Bununla beraber onlar şüphesiz çirkin ve yalan bir söz söylüyorlar Muhakkak Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır." Yani bu zıharı yapanlar bu sözleriyle, nasıl ki akıl kabul etmiyorsa aynı şekilde dinin de kabul etmediği, cevaz vermeyip kabih gördüğü çirkin ve yalan bir söz söylemiş oluyorlar. Allah'ın affı ve mağfireti çoktur. Zira vermeleri lâzım gelen keffareti. onları bu münkerden kurtarmak için meşru kılmıştır. Allah Teâla günah işleyip sonra tevbe edenleri affettiği gibi istediklerini tevbesiz de affeder Ayet-i kerimede "Şirkin dışında dilediklerini affeder." buyuruluyor.
Allah Tealâ, hanımı anneye benzetmek olduğu için zıharı "çirkin" ve "yalan" olarak vasıflandırdı. Bu, dinin kabul etmediği ve tanımadığı çirkin bir söz, yalan bir haberdir. Bu ifade zıhar yapmanın haram olduğuna delâlet eder. Zıhar, Şafiilere göre de büyük bir günahtır. Çünkü bu, Allah'ın izni olmadan O'nun hükmünü değiştirmeye yeltenmedir. Bunu yapan yalancıdır, dine muarızdır.
Zıhar, cahiliye devrinde ebedî haramlığı gerektiren ve dönüşü olmayan bir talâk sayılırdı.
Şafii ve Hanbelilere göre zıharın sahih olmasının ölçüsü şudur: Talâkı sahih olan herkesin zıharı sahihtir. Buna göre âkil baliğ olanın zıharı sahihtir ve bu konuda müslüman, kâfir müsavidir. Dolayısıyla "hanımlarına zıhar yapanlar..." ayeti umumi olduğu için bu mezhepler nezdinde zımmı-nin talâkı sahih olduğuna göre zıharı da sahihtir. Hanefi ve Malikilere göre ise müslüman, âkil baliğ olan her kocanın zıharı sahihtir. Buna göre zım-minin zıharı sahih olmaz, üzerine hiçbir hüküm terettüp etmez. Çünkü "Sizden hanımlarına zıhar yapanlar" ayetinin zahiri müminlere hitap etmektedir. Dolayısıyla bu, zıharın müminlere has olduğuna delâlet eder Çünkü sahih bir zıharın getireceği hükümlerden biri de hanımına dönmek isteyip de köle azadından aciz kalan kişinin oruç tutmasının vacip olmasıdır, bu haliyle zımmiye orucun vacip olması mümkün değildir.[8]
Ahmed b. Hanbel hariç cumhura göre kadının kocasına "Sen bana annemin sırtı gibisin." diyerek zıhar yapması sahih değildir. Evzâi'ye göre bu bir yemindir, keffaret verir. Razi'ye göre bu görüş isabetli değildir. Çünkü zıharda erkek asıl olduğu halde ona yemin keffareti lâzım gelmiyor, kadına nasıl lâzım gelsin. Ve yine zıhar sözle haram kılmaktır. Halbuki kadın talâka malik olmadığı için buna da malik değildir.
Ahmed b. Hanbel'den gelen kuvvetli bir rivayete göre ise kocasına zıhar yapan hanıma zıhar keffareti vacip olur. Çünkü o, "çirkin" ve "yalan" sözü söylemiştir. Ahmet'den gelen diğer bir rivayete göre yemin keffareti vacip olur. Bu, onun mezhep esaslarına daha uygundur.
Zıharda hanımın benzetüdiği kadına gelince: Hanefilere göre bu, ister nesep ister süt ister hısımlık sebebiyle olsun kişiye nikâhı ebediyyen haram olan kadındır veya sırtı, karnı gibi bakması helâl olmayan bir uzvudur. Şafii mezhebi de böyledir. Ancak onlar oğlun hanımını ve zıhar yapanın süt kızını istisna ettiler. Çünkü bu ikisi bir zaman ona helâl idiler. O zamanı kastetmiş olması muhtemeldir.
Malikilere göre benzetilen varlık, cinsî teması kocaya asla helâl olmayan her hangi bir varlık olabilir. Bu erkek olur, kadın olur veya hayvan olabilir. Bu itibarla kişinin hanımını veya saçı ve eli gibi bir cüzünü annesine benzetmesiyle zıhar sahih olur.
Hanbelilere göre de benzetme ister tamamına ister eli, yüzü, kulağı gibi bir uzvuna yapılsın zıhar sahih olur. Ayrıca ister nesep ister süt ister hısımlık sebebiyle olsun kendisine ebediyyen haram olan kadınların hepsine şamildir. Mesela anneler, nineler, teyzeler, halalar ve kızkardeşler buraya dahildir. Ve yine hanımın kızkardeşi veya halası gibi muvakkaten haram olan kadınlara, erkekler, hayvanlar veya ölüler gibi aslen haram olanlara da şamildir. Yani bunlara benzetmek zıhar olur.
Sonra Allah Tealâ zıhar keffaretini beyan ederek şöyle buyurdu: "Hanımlarına zıhar yapıp sonra söylediklerinden dönecek olanlar birbiriyle temas etmeden evvel bir köle azat etsinler. İşte size bu öğütleniyor. Allah, yaptığınız her şeyden haberdardır." Yani kendilerinden zıhar sadır olanlar sonra bunu bozmak ve temasın mubah olduğu önceki hallerine dönmek isterlerse, söyledikleri bu söz sebebiyle, temas etmeden önce bir köle azat etmeleri üzerlerine vaciptir. Keffaret vermeden temasta bulunmaları caiz değildir. İşte size emredilen hüküm veya keffaret budur. Ya zıhar günahını irtikap etmekten vaz geçersiniz veya bu emirlere uyarsınız. Allah amellerinizden haberdardır, hiçbir şey ona gizli kalmaz. Bunların karşılığını verecek Odur.
Bu ayette geçen "dönmek" kelimesi ile ne kastedildiği hususunda alimler ihtilâf etmişlerdir: Zahiriyye mezhebi ve Ebulaliye'ye göre zıhar lafzının tekrar edilmesidir. Buna göre zıhar lafzını tekrar etmedikçe keffaret lâzım gelmez. Bu görüş batıldır. Hanefi ve Malikilerde meşhur olan görüşe göre "dönmek" temasta bulunmaya karar vermektir. İmam Şafii'ye göre bunun manası zıhardan sonra kocanın hanımını, boşaması mümkün olacak kadar bir müddet tutması ve boşamamasıdır. Çünkü onu annesine benzetmesi hanım olarak tutmamasını gerektirir. Tutmuşsa sözünden döndü, demektir.
Ahmed b. Hanbel'e göre ise temasa dönmesi veya buna karar vermesidir. Keffaret vermedikçe bu ona helâl olmaz.
Kısacası bu konuda üç veya dört görüş vardır: Zıhar lafzının tekrarı, temasa karar verme, önden temas ve boşayabileceği kadar bir müddet tut-masu Zahiriyye mezhebinin görüşüne cumhur şu cevabı vermiştir: Bu görüş ilk zıharın keffaret gerektirmediğini ifade eder ki Havle kıssası bunu reddetmiştir. Zira "tekrar" rivayet edilmemiş, Rasulullah da böyle bir şey sormamıştır.
"Bir köle azat etmek" her azası tam olan bir köle azat etmektir veya bir köle azat etmek üzerlerine vaciptir. Burada köle, iman şartı olmadan mutlak gelmiştir. Bu da kâfir olsun mümin olsun herhangi bir köle azat etmenin yeterli olmasını gerektirir. Hanefi ve Zahiriler nassın bu şekilde zahirine göre hükmetmişlerdir. Çünkü iman şart olsaydı Allah Teâla hata ile öldürme keffaretinde olduğu gibi burada da beyan ederdi. O halde Allah Tealâ'nın mutlak getirdiği yerde mutlak, mukayyed getirdiği yerde mukay-yed yapmak vaciptir, şu halde herbiriyle kendi yerinde amel edilmelidir. Hanefilerin görüşü şu esasa bina edilmiştir: "Burada imanı şart koşmak nassa bir ilâvedir, bu ise nesihtir. Halbuki Kur'an ancak Kur'an ile veya mütevatir veya meşhur haber ile nesholunur. Mutlak mukayyede ancak aynı hükümde ve aynı hadiste olursa hamlolunur."
Cumhur ise mutlakı mukayyede hamlederek nasıl kölenin mümin olması hata ile öldürmede nas ile şart kılınmışsa diğer keffaretlerde de şarttır demiştir. Çünkü hepsinde mucip aynıdır; köle azat etme. İmam Malik'in kendi senediyle siyah cariyenin kıssası hakkında Muaviye b. Hakem es-Su-lemi'den rivayet ettiği Rasulullah'ın (s.a.) "Onu azat et. Çünkü o cariye müminedir.[9] hadisi ile de bu görüş kuvvet kazanmaktadır.
"Birbiriyle temas etmeden" sözünde bahsedilen şahıslar, daha önce sözü geçen zıhar yapan koca ile zıhar yaptığı hanımıdır. "Temas" cinsel ilişkiden kinayedir. Bu sebeple keffaretten önce ilişki haramdır. Hanefi'lere göre öpme gibi ilişkiye hazırlayan hareketler de haramdır. Çünkü haramın yolu da haramdır. Şafiilerde azhar olan görüşe göre bu, haram değildir. Tıpkı hayızlı kadın ve oruçlu insan gibi, temas haramdır, teması hazırlayan hareketlerde bulunması haram değildir.
"Kim bunu bulamazsa temas etmeden önce aralıksız iki ay oruç tutsun." Yani elinde kölesi olmayan, zaruri ihtiyacından fazla olarak köle parası da bulamayan veya zamanımızda olduğu gibi köle bulunmadığı için satın alıp azat edemeyen kişi, Kur'an nassının emri ile cinsi münasebette bulunmadan önce aralıksız iki ay oruç tutması vaciptir. Bu orucun aralıksız olması üzerinde alimler icma etmiştir. Bir mazeretten dolayı bir veya birkaç gün tutmasa veya gece yahut gündüz bilerek münasebette bulunsa cumhura göre yeniden başlar. İmam Ebu Yusuf ve Şafii'ye göre gece temasta bulunursa yeniden başlamaz, çünkü gece oruç zamanı değildir.
.Malikilere göre hastalıkla, unutarak oruç tutmamakla, tehdit altında orucu bozmakla, henüz fecir doğmadı veya güneş battı zannederek yiyip içmekle ara vermiş sayılmaz.
Hanefilere ve Şafiilerde karar kılınan sonraki görüşe göre, hastalık gibi oruç bozmayı mubah kılan bir mazeret sebebiyle oruç tutmazsa ara vermiş sayılır. Cinnet getirme sebebiyle tutmasa ara vermiş sayılmaz.
Hanbelilere göre zıhar yapan kişi iki ay boyunca bir mazeretten dolayı oruca ara verirse kaldığı yerden devam eder, özürsüz bozarsa yeniden başlar.
Alimler "kifaf miktarı'nda ve maddi durumunun iyi olup olmamasının zamanı konusunda ihtilâf etmişlerdir. İmam Malik'e ve İmam Şafii'nin az-har olan görüşüne göre keffareti eda zamanındaki haline itibar edilir. Çünkü keffaret, teyemmümün abdeste, namazda oturmanın kıyama bedel sayılması gibi bedeli kendi cinsinden olmayan bir ibadettir. Dolayısıyle eda vaktindeki haline itibar edilir. Ahmed b. Hanbel ise keffarette ibadet değil ukubet tarafının galip olduğunu esas alarak, vücub vaktine itibar etmiştir.
İki ayın hesaplanmasında neyin esas alınacağına gelince; en meşhur olanı hilâllerin esas alınmasıdır. Kamerî ayın tam veya noksan olması arasında fark yoktur. Ayın başında başlayan kişi ay noksan bile olsa hilâle göre iki ayı tamamlar. Kamerî ayın başında başlamayana gelince; ondan sonra gelen ayı hilâle göre tamamlar. Önceki ayın gününü ise diğer aydan otuza tamamlar. Çünkü başında başlamadığı için onda hilâle göre sayması mümkün olmaz. Hanefilere göre ise mutlaka altmış gün tutmalıdır.
"Buna da gücü yetmeyen altmış yoksul doyursun." Yani yaşlılıktan veya müzmin hastalıktan veya adeten tahammül edilmeyecek ağır bir meşakkatten dolayı aralıksız iki ay oruç tutamazsa, altmış yoksul doyurması vacip olur. Hanefilere göre bunun miktarı fıtır sadakası gibi ya yarım sa' buğday veya bir sa' (ikibin yedüyüz ellibir gram) hurma veya arpadır. Bu da yine temastan önce verilmelidir ve fıtır sadakasının verildiği yerlere verilir. Kur'an'm zahirine göre ister ibaha (yemek olarak yedirme) ister temlik (eline verme) şeklinde olsun caizdir. Çünkü vacip olan it'âmdır. İfâmın hakikati ise imkân vermedir. Bu da ibaha ve temlik yolu ile yerine gelmiş olur.
Malikilere göre eğer beldenin ana gıda maddesi buğday ise buğdaydan üçte iki müdd[10] her bir yoksula temlik eder, arpa veya darı veya başkalarından veremez. Şayet ana gıda maddesi buğdaydan başka bir şey ise o gıdadan miktar olarak değil ama doyurma açısından üçte ikisi müd buğdaya denk miktarı temlik eder. Üçte iki müdde ulaşmak şartıyle öğle ve akşam yemeklerini yedirmesi (yani ibaha yolu) da yeterlidir.
Şafii ve Hanbeliler de temliki şart koşarlar. Her fakire verilecek miktar ise buğdayda bir müd, hurma ve arpada yarım sa'dır. Temliki şart koş-malanndaki delil kıyastır. Bunu zekâta ve fıtır sadakasına kıyas ederler.
"Altmış yoksul doyursun" ayetinin zahiri mutlaka "altmış" sayısının bulunmasını gerektirmektedir. Bundan dolayı Hanefiler hariç cumhura göre bir kişiyi altmış gün doyursa sahih olmaz. Çünkü ayetin zahiri altmış kişiyi doyurmayı vacip kılmıştır. Zahire riayet edilmesi vaciptir. Hanefilere göre ise bu caizdir, zira maksat muhtacın ihtiyacını gidermektir. Her gün bu miktar aynı kişiye verilirse, her gün tekerrür eden o ihtiyacı giderilmiş olur.
Ancak bu görüş nassın zahirine muhaliftir. Bir kişi hakkında ihtiyacın tekerrür etmesiyle bu altmış fakir olmaz. Maksat ihtiyaç gidermektir, şeklindeki talil, nassın muktezasını iptal etmektedir. Dolayısıyla bu caiz olmaz.
Alimler zıhar keffaretinin ayetlerdeki tertibe göre verilmesi lâzım geldiğinde ittifak etmişlerdir. Önce köle azadı, sonra oruç, sonra fakir doyurma. Buhari ve Müslim'in de rivayet ettiği, Ramazanda hanımına yakın olan kişinin kıssası ile ilgili hadis-i şerifler de bu tertibi emretmektedir.
Yine fakihler, keffareti ödemeden hanımına yaklaşan kişinin emr-i ilâhiye muhalefet ettiği için günahkâr olacağında ittifak etmişlerdir. Bu halde de keffaret sakıt olmaz, keffaret verinceye kadar hanımı kendisine haram olmaya devam eder. Bu hüküm azat etme, oruç ve fakir doyurmanın her üçüne de şamildir.
Keffareti eda ederken hanımına yakın olsa bu hareketin hükmü hakkında fakihler şu farklı görüşleri serdettiler:
Malikilere göre keffaret öderken münasebet haramdır, yaptığı keffareti iptal eder ve neresinde olursa olsun yeniden başlar.
Şafiilere göre zıhar yapan kişi oruç tutarken gece temasta bulunsa günahkâr olur. Çünkü keffaretten önce temasta bulunmuştur. Ancak yeniden başlamaz, çünkü gece yemek yemiş gibi sayılır ve bu teması "aralıksız tutmacına zarar vermez. Aynı şekilde fakir doyurma şeklinde eda ederken temasta bulunsa yine devamına zarar vermez.
Hanefi ve Hanbeliler ise şu tafsilatı getirdiler: Keffareti oruç tutarak eda ederken temasta bulunsa tuttuğu oruçlar fasit olur, yeniden başlamadır. Ama fakir doyurarak eda ederken temasta bulunsa yedirdikleri batıl olmaz, iadesi lâzım gelmez. Çünkü ayet-i kerimeler köle azadında ve oruç tutmada bunların temastan önce yapılması şartını getirdikleri halde fakir doyurmada bu şart zikredilmemiştir.
"Bunlar Allah ve Rasulüne iman etmeniz içindir ve bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler için elim bir azap vardır." Yani beyan ettiğimiz zıhar sebebiyle keffaret vacip olması hükmü, sizin Allah'ın Tealâ dinini ve emrini ve Rasulünü (s.a.) tasdik etmeniz, dinin koyduğu sınırlan çiğneyip geçmemeniz ve orada durmanız, çirkin ve yalan bir söz olan zıhan bir daha yapmamanız içindir. Zikredilen bu hükümler Allah'ın koyduğu sınırlar yani haramlardır, onlara riayet edin ve çizdiği bu sınırlan geçmeyin. Zira Allah Tealâ zıhann bir masiyet olduğunu, adı geçen zıhar keffaretinin affı ve mağfireti sağlıyacağının umulacağım, bu sınırlara riayet etmeyip çiğneyen kâfirler için ise bu küfürlerine karşılık dünyada olduğu gibi ahirette de acı bir cehennem azabı olduğunu beyan etmiştir.
Haccm Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkı olduğunu beyan eden ayetin sonunda "Kim bu hakkı inkâr ederse (tanımazsa) bilsin ki Allah alemlerden müstağnidir." (Ali İmran, 3/97) ifadesinde olduğu gibi burada da vebalin ağırlığını hissettirmek için sınırlan tecavüz edenler için "kâfir" kelimesi kullanılmıştır. [11]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayet-i kerimelerden şu hususlar anlaşılmaktadır:
1- Gam, keder ve darlıktan dolayı yapılacak şikâyetin Allah'a arzedil-mesi en etkili yoldur. Nitekim Allah Tealâ Havle binti Salebe'nin şikâyetine cevap vermiş, onun yardım talebini kabul etmiş, Allah'ın lütuf ve ihsanına itimadı tam olduğu için Rabbinden beklediği gerçekleşmiştir. "...Allah işitti." den maksat da işte bu icabet ve kabuldür.
2- Zıhar günahtır, haramdır, dinen kabul görmeyen çirkin ve yalan bir sözdür. Çünkü hanım, anne değildir. Anneler kişiyi doğurandır. Zıhann aslı kişinin hanımına "Sen bana annemin sırtı gibisin." demesidir. Bunu söyleyenin zıhar yapmış olacağında icma vardır. Aynı şekilde "Sen bana kızımın" veya "kızkardeşimin" veya kendisine nikâhı haram olan herhangi birisinin "sırtı gibisin" demesiyle de zıhar yapmış olur.
Zıhar, sarih ve kinaye olmak üzere iki çeşittir. Sarih, kocanın hanımına "Sen bana annemin sırtı gibisin." veya "Sen bana annemin sırtı gibi haramsın." veya "annemin karnı" veya "başı gibisin" şeklinde benzetmeler yapmasıdır. Bunlan söyleyen zıhar yapmış sayılır.
Kinayeli zıhar ise "Sen bana annem gibisin" şeklindeki sözlerdir ki bunlarda niyet esastır: Şayet zıhara niyet etmişse dört mezhebe göre de zıhardır, çünkü mutlak bir ifadeyle hanımını annesine benzetmiştir, bu ise zıhar olur. Niyet etmemişse zıhar olmaz.
İster zifaftan önce ister sonra olsun, talâkı caiz olan her kocanın hanımı hakkındaki zıharı gerçekleşir.
İmam Malik'e göre kişi yabancı bir kadına zıhar yapsa daha sonra bu kadınla nikâhlansa önceki yaptığı o zıhar sahihtir. İmam Ebu Hanife ve Şafii'ye göre sahih değildir, çünkü ayet-i kerime "hanımlarına" ifadesini getirmiştir. Nikâhtan önce o, onun hanımı değil idi.
İmam Ebu Hanife ve Maliki'ye göre zımmi (gayri müslim)in zıhan sahih değildir. Zira ayette "İçinizden hanımlarına zıhar yapanlar..." denilmektedir. Bu, zımminin hitap dışı kalmasını gerektirir, "hanımlarına zıhar yapanlar..." lafzının umum oluşundan dolayı İmam Şafii ve Ahmed'e göre zımminin zıharı sahihtir.
Cumhura göre kadının kocasına zıhar yapması sahih değildir. Çünkü Allah Tealâ "içinizden hanımlarına zıhar yapanlar..." diyerek erkeklere hitap etmiş "siz kadınlardan kocalarına zıhar yapanlar" dememiştir. O halde zıhar sadece erkeklere aittir. Evzâi, İshak ve Ebu Yusuf a göre kadın kocasına "Sen bana annem filan gibisin" dese bu bir yemin olur, keffaretini verir. Ahmed b. Hanbel'e göre ise kadına da zıhar keffareti vacip olur, çünkü onun yaptığı da çirkin ve yalan bir sözdür.
Sarhoşun talâkı gibi zıhan da sahihtir. Aklı yerine geldiği zaman ittifakla o talâk ve zıharın hükmü geçerlidir. Hanefiler hariç cumhura göre tehdit altındaki kişinin zıhan sahih olmaz. Öfke halinde zıhar yapanın zıharı sahihtir. Hanımı Havle binti Salebe'ye zıhar yapan Evs b. Samit'in hali gibi kadınlara karşı aşın meyli olan kişinin de zıhan sahihtir. Ancak bu duygu cinnet derecesine ulaşırsa bir şey lâzım gelmez.
Cumhura göre zıhar yapan koca keffaret vermedikçe hanımıyla temasta bulunamaz, zevk verecek her hangi bir hareketle ona yaklaşamaz. Şafii'ye göre geceleri cinsi münasebette bulunmadan dokunması orucunun devamlılık şartına zarar vermez.
Keffaret ödemeden münasebette bulunursa cumhura göre sadece bir keffaret öder. Çünkü ayet zıhar yapana, hanımına dönmeden önce bir keffaret ödemesini vacip kılmıştır. Temasta bulununca bu öncelik bitmiştir, o halde keffaretin vücubunun aslı kalır. Ayette bu önceliğe riayet etmezse başka bir keffaretin vacip olacağına dair bir delâlet yoktur. Mücahid, Kata-de ve Abdurrahman b. Mehdi'ye göre iki keffaret lâzımdır. Dört hanımına hitaben "Siz bana annemin sırtı gibisiniz." diyen, dördünden de zıhar yapmış olur, keffaret vermeden hiçbiriyle münasebette bulunamaz. Cumhura göre bu kişinin tek bir keffaret vermesi yeterlidir. Amam Şafii'ye göre dört keffaret vermelidir.
Bir insan dört kadına hitaben "Sizinle evlenirsem siz bana annemin sırtı gibi olasınız." dedikten sonra birisiyle evlense keffaret vermedikçe ona yaklaşamaz. Sonra diğerleri hakkındaki yemin ondan sakıt olur.
Kişi hanımına "Sen bana annemin sırtı gibisin ve sen kesin (üç talâkla) boşsun." derse hem zıhar hem talâk lazım gelir. O kadın başka birisiyle evlendikten sonra tekrar onunla evlenmedikçe keffaret vermesi lâzım gelmez. Onunla evlenirse keffaret vermedikçe münasebette bulunamaz. Mali-kilere göre kesin talâkla boşanan kadına artık zıhar yapılamaz.
3- Zıhar keffareti şu tertip üzere vacipdir: Köle azadı, sonra peş peşe iki ay oruç, sonra altmış yoksulu doyurmak. Bunlar Hanefilere göre cinsî temas ve hazırlayıcı hareketlere tevessül etmeden önce, Şafiilere göre de sadece cinsî temastan önce eda edilecektir. Keffaretten önce ilişkiye girerse, daha önce açıklandığı gibi alimlerin çoğuna göre sadece bir keffaret vacip olur.
4- Zıhar yapanın "söylediğinden dönmesi"nin manası: Hanefi ve Mali-kilere göre temasa karar vermesi veya bunu istemesidir. Hanbelilere göre fiilen temasta bulunmasıdır. Şafiilere göre ise kocanın talâk verip boşamaya muktedir olduğu halde zıhardan sonra hanımını nikâhında tutmasıdır. İhtiyatlı olanı, keffaret vermeden kadının, kocasının kendisine yaklaşmasına müsade etmemesidir. Koca ihmalkâr davranırsa mahkeme müdahale eder ve keffaret vermeye zorlar.
5- Hanefilere göre köle kâfir de olsa veya mükâtep köle gibi köleliğinde şaibe de bulunsa yeterlidir. Diğer mezheplere göre mümin köleden başkası sahih olmaz. Şafiilere göre mükâteb köle azat etse yeterli olmaz.
Köle veya parasım bulamayan veya kölesi olmakla birlikte onun hizmetine şiddetle ihtiyacı bulunan veya köle parasma malik ancak nafaka için o paraya ihtiyacı olan veya bir meskeni var ama başka bir şeyi olmayan kimse, Şafii'ye göre oruç tutabilir. İmam Ebu Hanife'ye göre köleye ihtiyacı olsa da köle azat etmelidir, oruç tutamaz. İmam Malik'e göre eğer evi ve hizmetçisi varsa köle azat etmelidir. Bunu yapamazsa o zaman oruç tutar.
6- Orucun aralık vermeden tutulması şarttır. Özürsüz ara verirse yeniden başlamalıdır. Sefer veya hastalık gibi bir özürle ara verecek olursa Maliki ve Hanbelilere göre kaldığı yerden devam eder. Hanefi ve Şafiilere göre yeniden başlar. Ancak bunlara göre de hayız, nifas veya cinnet sebebiyle devamlılık kesilmiş sayılmaz.
Cumhura göre "temas etmeden evvel" kaydı bulunduğu için gece veya gündüz temasta bulunursa devamlılık bozulur. Şafiilere göre gece temasta bulunursa bozulmaz, çünkü gece oruç zamanı değildir.
7- İmam Malik, Şafii ve Ahmed'e göre mutlaka altmış ayrı fakir do-yurmalıdır. Ebu Hanife ve ashabına göre bir fakire her gün yarım sa' vererek sayıyı altmışa tamamlarsa sahih olur.
8- Zıhar keffareti Allah'a imandır. Çünkü Allah Teâla "Bu hükümler Allah'a ve Rasulüne iman etmeniz içindir." buyurmuştur. Yani Allah'a itaatkâr olmanız, keffaret sınırlarında durup onları çiğnememeniz içindir. Keffaret verme itaat, hududa riayet iman olarak isimlendirilmiştir. Allah'ın bu hududu, isyanla itaat arasındadır. İsyanı zıhar, itaati keffarettir. Allah'ın hükümlerini tasdik etmeyen için cehennem azabı vardır.
Bu, amelin imana dahil olduğuna bir delildir. Çünkü Allah Teâla bunların yapılmasını emrettikten sonra, bu hükümleri insanlar bunlarla amel etsinler de mümin olsunlar diye emrettiğini beyan etmiştir. Bazıları ayet "Allah'a iman etmeniz içindir." şeklindedir, "bu hükümlerle amel etmek suretiyle Allah'a iman etmeniz içindir" şeklinde değildir diyerek bu ayetin amelin imandan olduğuna delil olmadığını söylemişlerdir. Fahreddin Razi ayetin manasının "Bu hükümleri ikrar etmek suretiyle iman etmeniz içindir." olduğunu söylemiştir.
"Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler için elim bir azap vardır." ayeti bunlara itaatin vacip olduğuna ve inkâr edip tekzip edene azap olduğuna delâlet eder. [12]
Allah'a Ve Peygambere Düşmanlık Yapanlara Tehdit:
5- Allah'a ve peygamberine muhalefet edenler, kendilerinden öncekilerin uğratıldıkları zillet gibi zillete uğratıldılar. Halbuki biz açık açık ayetler indirmiştik. Kâfirler için aşağılayan bir azap vardır.
6. o gBudB Mlah onlarm hepsini diriltecek de kendilerine yaptıklarını haber verecektir. Allah yaptıklarım sayıp-döker, onlar İse bunu unut- muşlardır. Allah her şeye şahittir.
7- Görmedin mi ki muhakkak Allah göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir.üç ki§iden bir ftsıltı sadır olsa'mu-hakkak O bunların dördüncüsüdür.Beşten sadır olsa muhakkak ° bunların altıncısıdır. Bundan daha az ve daha çok olsa da, nerede olursa olsunlar O bunların yanındadır. Sonra kıyamet gününde kendilerine bütün yaptıklarını haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi bilir.
Belagat:
"Bundan daha az ve daha çok olsa da" cümlesinde "az" ile "çok" kelimeleri arasında tezat vardır. [13]
Kelime ve İbareler:
"Allah ve peygamberine muhalefet edenler" cümlesinde muhalefet Arapça "yuhâddüne" ile ifade edilmiştir. Bu kelime "mani olmak" anlamındadır. Onun için kapı bekçisine "haddad" denir.
"Allah'a ve peygamberine muhalefet edenler, önceki" milletlerin kâfirlerinin, peygamberlerine muhalefetten dolayı "uğratıldıkları zillet gibi zillete uğratıldılar." yardımsız bırakıldılar.
"Halbuki biz" peygamberin ve onun getirdiklerinin doğruluğunu gösteren, anlaşılır "açık açık ayetler indirmiştik." Bu ayetleri inkâr eden "kâfirler için aşağılayan" zelil düşüren, gurur ve kibirlerini kıran "bir azap vardır."
"O günde Allah" hiçbirini bırakmadan "hepsini diriltecek de" onların durumunu teşhir etmek, azabı hak ettiklerini göstermek ve azarlamak için herkesin önünde "kendilerine yaptıklarını haber verecektir. Hiçbir şeyi atlamadan "Allah Tealâ yaptıklarını sayıp-döker, onlar ise" çok olduğu veya kü-çümsedikleri için "bunu" çoktan "unutmuşlardır."
"Üç kişiden bir fısıltı sadır olsa muhakkak o bunların dördüncüsüdür" cümlesinde "fısıltı" ayetteki "necva" kelimesinin karşılığıdır. "Necva" yüksek tepe anlamına gelen "Necvatün" kelimesinden türemiştir. Gizli konuşmak isteyenler başbaşa olabilmek için yüksek bir yere çıkma ihtiyacı duyduklarından "fısıltı" kelimesi "necva" ile ifade edilmiştir.
"Beşten sadır olsa muhakkak o bunların altıncısıdır" cümlesinde bu durumun beş ve altı ile sınırlandırılmasında iki ihtimal vardır: Ya özel olarak bir olaya işarettir, çünkü bu ayet münafıkların aralarında fısıltı ile konuşmaları üzerine inmiştir. Veya istişarenin en az iki kişi arasında olabileceğine işarettir. [14]
Ayetler Arası İlişki:
İslâm dininde zıharın hükümlerini beyan ettikten ve zıhara teşebbüs edenleri kınayıp Allah'ın sınırlarına riayet eden müminleri ise medhü sena ettikten sonra, Allah'ın dinine muhalefet edip Allah ve Rasulünün emirlerine karşı çıkanların dünyada uğrayacakları rezalet ve rüsvalıklarla ahi-rette zillet ve ihanetin zirvesinde görecekleri azabı zikretti. Allah Teâla haber verdi ki O, insanların her ameline muttalidir ve gizli - aşikâr onların hiçbir hareketi O'na gizli kalmaz. Bunların hepsini onlara hesap günü haber verecek ve amellerine göre karşılık verecektir. [15]
Açıklaması:
"Allah'a ve peygamberine muhalefet edenler, kendilerden öncekilerin uğratıldıkları zillet gibi zillete uğratıldılar." Yani Allah'a ve peygamberine düşmanca davranan ve Rablerinin dinine muhalefet edip inatlaşanlar, geçmiş ümmetlerden Allah'ın dinine düşmanca davranmaları sebebiyle zelil ve rezil edilen kâfirler gibi zelil ve rüsva edildiler, hakaret ve lanete uğradılar. Müşrikler bu zilleti Bedir ve Hendek'te bir kısmının öldürülmesi bir kısmının esir edilmesi suretiyle yaşamışlardır. Ayrıca bu ayette müminlerin kendilerine düşmanlık edenlere karşı zafer kazanacağına dair bir müjde, ilâhi kanunları ve esasları terk eden müslümanlara da bir tehdit vardır. "Kim kendisine hidayet yolu belli olduktan sonra peygambere muhalefet eder, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakırız. Kendisini cehenneme koyarız." (Nisa, 4/115) mealindeki ayeti kerime de bu ayetin bir benzeridir."Halbuki biz açık açık ayetler indirmiştik. Kâfirler için aşağılayan bir azap vardır." Yani insanlar için biz açık açık ayetler indirdik, bunlara kâfir ve facirlerden başkası muhalefet etmez. Bu ayetleri inkâr eden, Allah'ın dinine karşı kibir gösterip uymayanlar için, bu inkârları ve tekebbürleri sebebiyle zelil edici ve aşağılayıcı bir azap vardır. Bu azap dünyada rüsva olma ahirette cehennem azabıdır.
"O günde Allah onların hepsini diriltecek de kendilerine yaptıklarını haber verecektir. Allah yaptıklarını sayıp döker, onlar ise bunu unutmuşlardır. Allah her şeye şahittir." Yani Cenab-ı Hak o günü tazim için zikretti, öncekilerin ve sonrakilerin hepsini toplayacağı hesap gününde onlar için aşağılayıcı bir azap olduğunu haber verdi. Onlardan diriltilmedik hiç kimse kalmayacak, sonra Allah aleyhlerinde delil olsun diye dünyada yaptıkları kötü amellerini kendilerine haber verecek. Kitapların da Kiramen Kâti-bi'nin tescil ettiği hayır ve şer ne yaptılarsa hepsini haber verecek. Halbuki onlar bu yaptıklarını unutmuşlardı. Allah Teâla her şeye muttalidir, görür, hiçbir şey O'na göre gaib değildir, gizli olmaz, hiçbir şeyi unutmaz.
Aynı şekilde bu ayette de çirkin fiiller ve kötü ameller yapan herkes için ağır bir tehdit vardır.
Sonra Allah Tealâ yukarıda geçen ilminin her şeyi ihata ettiğine ve her şeye muttali olduğuna dair ayeti tekid ederek şöyle buyurdu:
"Görmedin mi ki muhakkak Allah Tealâ göklerdeki ve yerdeki her şeyi bilir. Üç kişiden bir fısıltı sadır olsa muhakkak O bunların dördüncüsüdür. Beşten sadır olsa muhakkak O bunların altıncısıdır. Bundan daha az ve daha çok olsa da, nerede olursa olsunlar O bunların yanındadır." Yani Ey Peygamber ve ey muhatap! Bilmedin mi ki Allah'ın ilmi geniştir, yerde ve gökteki her şeyi kuşatır. Onlardaki hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz. Üç veya beş kişi arasında fısıltı halinde bir konuşma geçse O, ilmi ile onlarla beraber olur, fısıltı halindeki sözlerini işitir. Sayıları bundan az da olsa çok da olsa, onlarca, yüzlerce, binlerce, milyonlarca da olsa, nerede ve ne zaman olursa olsun muhakkak onları bilir, gizliyi aşikârı bilir, hiçbiri O'na gizli olmaz, gizli ve aşikâr aralarındaki konuşmalar Ona göre gaib sayılmaz. Çünkü Allah'ın ilmine hiçbir engel olamaz, onların sözlerini işitir, nasıl ve nerede olursa olsunlar yerlerini görür. Bununla beraber yine melekleri insanların konuşmalarını yazarlar.
Ayette iki ve dördün bırakılıp üç ve beşin zikredilmesinin sebebi ya nüzul sebebi olan hadiseye işaret veya müşaverenin tabiatı bunu gerektirdiği içindir. Nitekim bu ayet müminleri kızdırmak için fısıldaşarak konuşan bir grup Yahudi hakkında nazil olmuştu. Bunlar üç veya beş kişi idiler. İbni Abbas'tan rivayet olunduğuna göre Amr'm iki oğlu Rabia ve Hubeyb ile Safvan b. Ümeyye bir gün konuşuyorlardı. İçlerinden birisi: "Ne dersiniz, Allah ne söylediğimizi bilir mi?" diğeri: "Bazısını bilir bazısını bilmez.",üçüncüsü de: "Bir kısmını bilirse hepsini bilir." dedi bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
Müşaverenin tabiatının bunu gerektirmesi ise müşaverede tekli sayı asıl olmasından ileri gelir. Zira iki veya dört kişi ihtilâfı bitirmez. Üçüncü veya beşinci kişi aralarında ortayı bulan bir hakem gibidir. Allah Tealâ buna dikkat çekmek için üç ve beşi zikretmiş olabilir.
Bunun benzeri ayeti kerimeler Kur'an-ı Kerimde çoktur: "Bilmiyorlar mı ki Allah onların sırrını ve fısıltısını bilir ve muhakkak Allah gaybları en iyi bilendir." (Tevbe, 9/78), "Yoksa onlar bizim onların sırrını ve fısıltısını duymadığımızı zannediyorlar?" (Zuhruf, 43/80). Bu sebeple tefsir alimleri buradaki Allah'ın onlarla beraber olmasından maksat, Allah'ın bunları bil-mesidir demişlerdir.
Allah Teâla her şeyi bilmesi, görmesi ve işitmesinin yanında yarattıklarının bütün işlerine de muttalidir. Nitekim bunu şu ayette ifade etmektedir: "Sana kıyamet günü onlara bütün yaptıklarını haber verir. Şüphesiz Allah her şeyi bilir." Yani Allah, fısıltı ile konuşanlar olsun başkaları olsun, kıyamet günü kullarına bütün yaptıklarını haber verecektir. Ta ki onlar Allah'ın kendilerinden haberdar olduğunu bilsinler ve bu, kötülük ve hile fısıldaşanlara bir tekdir ve tazir olsun. Allah her şeyi ve her ameli bilen geniş ilim sahibidir. Her hangi bir gizli şey Ona gizli olmaz ve onların karşılığını verecektir. Ahmed b. Hanbel, bu ayetin bilmekle başlayıp, bilmekle bittiğini söylemiştir. [16]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetlerden şu hususlar anlaşılır:
1- Allah'ın dinine muhalefet eden veya düşmanlık eden veya sınırlarını aşan herkes dünyada zelil ve rüsva olur, ahirette azap görür. Bu, müminlere Allah'tan bir yardım müjdesi, kâfirleri de şiddetli bir azapla tehdittir.
2- Allah Teâla bu dünyadan gelip geçmiş erkek ve kadın herkesi kabirlerinden bir anda diriltecek ve dünyada yaptıklarını haber verecektir, insanlar unuttuğu halde, Allah, onların aleyhine en kuvvetli delil olması için, amel defterlerinde hepsini sayıp dökecektir. Allah her şeye muttalidir. Görür, hiçbir şey Ona gizli olmaz.
3- Göklerde ve yerde hiçbir gizli ve açık şey Allah'a gizli kalmaz, ister iki kişi, ister üç, dört veya beş, daha az veya daha fazla kişi arasında geçsin, her fısıltıyı ve gizli konuşmayı bilir ve işitir. Nitekim "Görmedin mi" diye başlayan ayetin "bilmekle" başlayıp "bilmekle" bitmesi buna delâlet etmektedir. Allah'ın işitme sıfatı her sözü kuşatır. Nitekim kocası kendisine zıhar yapan kadının mücadelesini işitmişti. Allah'ın ilmi her şeye şâmildir, O'nun ilmi ezelidir.
4- Allah Teâla kıyamet günü herkesin yaptığı iyi ve kötü ameli haber vereceğini bildirerek yukarda zikredilenleri tekid etmiştir. "Haber vermesi" insanları hesaba çekmesi ve hak ettikleri karşılığı vermesidir. "Allah her şeyi bilir" den maksadı ise günahlardan sakındırmak, taat olan şeyleri yapmaya teşviktir.
5- Allah'ın, üç kişinin döndüncüsü veya beşin altıncısı olması ve onlarla beraber olmasından maksat, onların söylediklerini, kalplerinden geçeni, gizlilerini ve aşikârlarını bilmesi demektir. Allah mekândan münezzeh olmakla beraber adeta onların yanında hazır ve onları müşahede ediyor demektir.[17]
Gizlice Kötülük Konuşanların Cezası Ve Kur'an'da Münacat Adabı:
8- Fısıltı ile konuşmaktan men edilip de sonra men edildikleri şeye dönen ve aralarında günahı, düşmanlığı ve peygambere isyanı fısılda-şanları görmedin mi? Onlar sana geldikleri zaman seni Allah'ın selâmlamadığı şeyle selâmlarlar. Kendi aralarında da "Söylediğimiz şey yüzünden Allah bize azap etmeli değil miydir derler. Onlara cehennem yeter. Oraya girecekler. İşte o ne kötü dönüş yeridir.
9- Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve peygambere isyanı konuşmayın. İyiliği ve takvayı fısıldasın ve huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun.
10- O fısıltı ancak şeytandandır, iman edenlerin üzülmesi içindir. Halbuki Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir şeyle zarar vermez. O halde müminler ancak Allah'a güvenip dayansınlar.
Kelime ve İbareler:
"Fısıltı ile konuşmaktan men edilip de..." Bunlar Yahudiler ve münafıklardı. Bunlar müslümanlara tuzak kurmak ve kalplerine şüphe düşürmek için onların yanında fısıltı ile gizli konuşuyorlardı. Hz. Peygamber bunu onlara yasakladı, ama sonra aynı hareketi yine yaptılar. Ey Muham-med "onlar sana geldikleri zaman seni Allah'ın selâmlamadığı şeyle selâmlarlar." Yani "Esselâmü aleyk" yerine ölesin, helak olasın anlamına gelen "Essâmü aleyk" diyerek selâmlarlar. Halbuki Allah Tealâ "Seçtiği kullarına selâm olsun." (Nemi, 27/59) diye selâmlıyor peygamberlerini. "Kendi aralarında da", şayet Muhammed peygamber olsaydı "söylediğimiz bu şey yüzünden Allah bize azap etmeli değil miydi? derler. Onlara cehennem" azabı "yeter."
Öyleyse "ey iman edenler aranızda gizli konuşacağınız zaman" münafıkların yaptığı gibi "günahı, düşmanlığı ve peygambere isyanı konuşmayın", peygambere isyandan uzak durmayı ve müslümanlara hayır getiren "iyiliği ve takvayı fısıldasın ve" yaptığınız ve yapmadığınız şeylerin karşılığını görmek üzere "huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun."
Günah ve düşmanlık içeren "o fısıltı ancak şeytandandır." Çünkü bunu şirin gösteren ve ona doğru iten odur. Bu gayretinin sebebi de "iman edenlerin üzelmesi içindir." Şeytan müslümanlann kalbine vehim ve vesvese salarak onları üzmek için bunu yapar. "Halbuki Allah'ın izni" ve müsadesi olmadıkça şeytan "onlara hiçbir şeyle zarar veremez. O halde müminler ancak Allah'a güvenip dayansınlar", münafıkların fisıldaşmalarına aldırmasınlar. [18]
Nüzul Sebebi:
"Fısıltı ile konuşmaktan men edilenler..." ayetinin (8. ayet) nüzul sebebi ile ilgili olarak İbni Ebi Hatem, Mukatil İbni Hayyan'dan şöyle naklet-miştir: Hz. Peygamber ile Yahudiler arasında bir mütareke yapılmıştı. As-hab-ı kiramdan birisi onların yanından geçtiği zaman otururlar aralarında fısıldaşırlardı ki o mümin, onların kendisini öldüreceğini veya bir kötülük yapacaklarını fısıldaştıklannı zannetsin de üzülsün. Bu sebeple Hz. Peygamber onları bu hareketten nehyetti ama onlar terketmediler. Bunun üzerine "fısıltı ile konuşmaktan men edilip..." ayet-i kerimesi nazil oldu.
Ahmed b. Hanbel, Bezzar ve Taberani'nin iyi bir senetle Abdullah b. Amr'dan rivayet ettiklerine göre Yahudiler Rasulullah'a "Selâmün aley-küm" yerine "Kahrolasın" manasına "Sâmün aleyküm" derler, sonra da kendi aralarında "Söylediğimiz şey yüzünden Allah bize azap etmeli değil miydi?" derlerdi. Bunun üzerine "Onlar sana geldikleri zaman seni Allah'ın selâmlamadığı şeyle selâmlarlar." ayeti nazil oldu.
İbni Abbas ve Mücahid'e göre bu ayet Yahudiler ve münafıklar hakkında nazil oldu. Şöyle ki: Yahudi ve münafıklar göz ucuyla müminlere bakarak aralarında fısıltı ile konuşuyorlardı. Müminler onların bu hareketini gördükleri zaman "Herhalde askeri bir harekâta katılan kardeşlerimizden veya akrabamızdan birinin ölüm haberi, bir felâket haberi veya bir hezimet haberi onlara ulaştı da aralarında onu konuşuyorlar." derler ve buna üzülürlerdi. Akrabaları ve arkadaşları dönüp gelinceye kadar bu üzüntüleri devam ederdi. Bu hareketleri çokça vaki olunca Rasulullah'a şikâyette bulundular. Hz. Peygamber onların müslümanlann yanında fısıldaşarak konuşmalarını yasak ettiyse de vazgeçmediler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.[19]
"Onlar sana geldikleri zaman seni Allah'ın selâmlamadığı şeyle selâmlarlar." ayetinin nüzul sebebiyle ilgili olarak Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre Yahudiler'den bir grup Rasulullah'a geldiler "Essâmü aleyke' dediler, ben de "Essâmü aleyküm, Allah asıl sizi öyle yapsın." diye cevap verdim. Rasulullah (s.a.) "Ya Aişe! Yavaş ol. Allah çirkin sözü ve davranışı sevmez" dedi. Ben de "Ya Rasulallah, ne söylediklerim bilmiyor musun?" dedim. O da "Görmüyor musun "ve aleyküm" diyerek söylediklerini kendilerine iade ediyorum" dedi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.[20]
"O fısıltı ancak şeytandandır..." ayetinin nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Cerir'in Katade'den rivayet ettiğine göre münafıklar aralarında fısıltı ile konuşuyorlardı. Bu, müminleri öfkelendiriyor ve onları tedirgin ediyordu. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. [21]
Ayetler Arası İlişki:
Allah'ın gizli ve fısıltı halindeki sözler dahil her şeyi bildiği beyan edildikten sonra Allah Tealâ fısıltı ile konuşmaları yasak edilen sonra da yasak edileni yapan, "Essâmü aleyk" yani "kahrolasın" diyerek Rasulullah'a selâm veren Yahudi ve münafıkların halini beyan etmiş, onların cehenneme gireceği tehdidini getirmiştir.
Sonra Allah Tealâ gizli konuşma adabını zikretti ki bu, günah ve düşmanlık olan, başkalarına zulme sebep olan şeyleri konuşmamak, bilakis iyilik ve takvayı yani hayırlı şeyleri ve insanı cehennemden koruyacak amelleri konuşmaktır. [22]
Açıklaması:
"Fısıltı ile konuşmaktan men edilip de sonra men edildikleri şeye dönen ve aralarında günahı, düşmanlığı ve peygambere isyanı fısıldaşanları görmedin mi?" Yani kendilerini fısıltı ile konuşmaktan men ettiğin insanların hareketlerini, sonra men edildikleri şeyi yine yaptıklarını görmedin mi? Onlar Yahudiler ve münafıklardır. Onlar gizlice aralarında Hz. Peygambere nasıl muhalefet edeceklerini, müminlere yapacakları düşmanlıkları, zulüm ve tecavüzleri, günah ve isyanları konuşurlar.
"Onlar sana geldikleri zaman seni Allah'ın selâmlamadığı şeyle selâmlar." Yani Yahudiler sana geldikleri zaman "Essâmü aleyke" diyerek Allah'ın asla seni selâmlamadığı şekilde, üstelik lanet selâmı ile selâm verirler. Bununla selâm veriyormuş gibi görünürler ama aslında ölümü kastederler. Rasulullah da onlara "ve aleyküm" der idi. Bununla ilgili olarak Bu-hari ve Müslim'in Hz. Aişe'den rivayet ettikleri sahih hadis, nüzul sebebi bildirilirken geçmişti.
"Kendi aralarında da söylediğimiz şey üzerine Allah bize azap etmeli değil miydi"? derler." Yani hem bu hareketi yaparlar hem de aralarında "Muhammed bir peygamber olsaydı bizim bu alay ve istihza dolu sözlerimizden dolayı Allah bize azap ederdi." derler. Allah Tealâ bu sözlerine cevap olarak "Onlara cehennem yeter. Oraya girecekler. İşte o ne kötü dönüş yeridir." ayetini indirdi. Yani hemen ölüm yerine onlara cehennem azabı yeter. Ona girecekler. O çok kötü bir dönüş yeridir.
Sonra Allah Tealâ, müminler de Yahudi ve münafıklar gibi olmasınlar diye münacat adabını zikrederek şöyle buyurdu: "Ey iman edenler! Aranızda gizli konuşacağınız zaman günahı, düşmanlığı ve peygambere isyanı konuşmayın." Yani ey imanları Allah'ın emrine uymayı ve sahih imana ters düşen her şeyden uzak olmayı gerektiren müminler! Aranızda gizli konuştuğunuz zaman Yahudi ve münafıkların cahillerinin yaptığı gibi yapmayın. Onlar gizli gizli isyan, günah, başkalarına zulüm ve tecavüzden, bu ümmetin önderi ve dalâletten kurtarıcısı Rasulullah'a muhalefet yapmaktan bahsederler. Siz öyle yapmayın.
"İyiliği ve takvayı fısıldasın ve huzurunda toplanacağınız Allah'tan korkun." Yani itaattan ve isyanı terketmekten, yaptığınız ve yapmadığınız hususlarda hayırdan ve Allah'tan korkmaktan bahsedin. Zira siz hesap ve kıyamet günü Onun huzurunda toplanacaksınız. O size söz ve fiillerinizi haber verecek ve onlardan sizi hesaba çekecek, hak ettiğinizin karşılığını verecektir. Hz. Peygamber de bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "Üç kişi olduğunuz zaman ikiniz aranızda fısıldaşarak konuşmayın. Zira bu üçüncüsünü üzer. Daha kalabalık olursanız bir beis yoktur." [23]
Sonra Allah Teâla kâfirlerin fısıltı ile kötülüklerden bahsetmelerinin sebeplerini zikrederek şöyle buyurdu:
"O fısıltı ancak şeytandandır, iman edenlerin üzülmesi içindir. Halbuki Allah 'm izni olmadıkça onlara hiçbir şeyle zarar vermez." Yani Rasulullah'a karşı yapacakları düşmanlık ve isyanı fısıldaşarak konuşmaları, şeytanın teşvikinden ve bu hareketlerini güzel göstermesinden kaynaklanmaktadır. Şeytanın gayesi müminlere kötülük yapmak ve Yahudi ve münafıkların kendileri hakkında bir tuzak kurdukları vehmini vererek onları üzmektir. Halbuki Allah'ın izni ve muradı olmazsa ne şeytan ne de şeytanın güzel gösterdiği bu fısıldaşmalar hiçbir şekilde müminlere zarar verebilir.
"O halde müminler ancak Allah'a güvenip dayansınlar." Yani müminler onların fısıldaşmalarına aldırmasınlar, işlerini Allah'a havale etmek, şeytandan O'na sığınmak ve şeytanın güzel gösterdiği fısıldaşmayla ilgilenmemek suretiyle Allah'a güvenip dayansınlar. [24]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayet-i kerimeler şu hususlara delâlet etmektedir:
1- Yahudilerin adeti peygamberlere düşmanlık yapmak, komplo ve tuzak kurmaktır. Burada da görüldüğü gibi aralarında gizlice nasıl düşmanlık yapacaklarını, nasıl zulmedip yalan söyleyeceklerini konuşuyorlar, birbirlerine Hz. Peygambere muhalefet etmelerini tavsiye ediyorlar, bilinen sosyal adap ve terbiye sınırları dışına çıkarak Hz. Peygamber'i "Essâmü aleyk" diyerek selâmlıyorlardı. Bununla selâm vermiş gibi görünmek istemekle birlikte, aslında bu sözleriyle Rasulullah'a "ölüm ve lanet" okuyorlardı. Rasulullah da onlara "ve aleyküm" yani "o dilediğiniz size olsun." diyerek cevap veriyordu. Yine Yahudiler "Şayet Muhammed bir peygamber olsaydı bu istihza ve lanetten sonra bizi hayatta bırakmazdı." diyorlardı. Yahudiler Allah Teâla'nın halim olduğunu bilmiyorlardı. Halbuki Allah kendine karşı çirkin sözler söyleyenlerin cezasını vermekte acele etmez, bu hareketi peygamberine yapana niye acele etsin? Nitekim bir hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.) şöyle buyurur: "Ezaya karşı Allah'tan daha sabırlı kimse yoktur. O'nun eşi ve çocuğu olduğunu iddia ediyorlar, O yine onlara afiyet veriyor, rızık veriyor."
Zimmilerin selâmını almak, müslümanların selâmını almak gibi vacip midir değil midir? Bu hususta alimler ihtilâf ettiler. İbni Abbas, Şa'bi ve Katade vaciptir, derken İmam Malik ve Şafii vacip değildir, demişlerdir. Alınırsa "Aleykesselâm" yerine sadece "Aleyke" diye alınır. Kurtubi İmam Malik'in görüşü sünnete uymak bakımından daha doğrudur, der. Zira Tir-mizi'nin rivayetine göre Rasulullah (s.a.) bir hadislerinde: "Ehl-i Kitap size selâm verdiği zaman "Aleyke mâ külte; o dediğiniz şey iyilikse iyilik, kötü-lükse kötülük olsun size!" deyin." buyurmuştur.
2- Allah Tealâ müminlere aralarında iyilik ve takvayı yani Allah'a itaati ve nehyettiklerinden uzak kalma meselelerini konuşmalarını emretmiş, zulüm, tecavüz, isyan ve günah olan şeylerden bahsetmelerini yasak etmiştir. Zira onlar ahirette kendilerine söylediklerinin ve yaptıklarının karşılığını verecek olan Allah'ın huzurunda toplanacaklardır.
3- Yahudi ve münafıkların gizlice kötü şeyler konuşmalarının sebebi, şeytanın onlara bu hareketi güzel göstermesidir. Maksadı da müminleri üzüntü ve kedere sevketmek, onlara cihaddaki müslümanların mağlup olduğu veya düşmanın tuzağına düştüğü vehmini vermektir. Allah'ın iradesi ve izni olmadan şeytanın hiçbir şekilde hiçbir kimseye zarar veremeyeceği unutulmamalıdır. Müminler işlerin kahir ve kadir olan Allah'a havale edip bütün işlerini O'nun yardımına bırakmalı, şeytandan ve her türlü serden Ona sığınmalıdır. Zira kullarını imtihan etmek için birtakım vesveselerle şeytanı musallat kılan O'dur. Allah dilerse onu insanlardan uzaklaştırır.
4- Yukarıda geçen Abdullah b. Mesud hadisinde de geçtiği gibi bir arada bulunan üç kişiden ikisinin aralarında gizli konuşmamaları İslâm adabından biridir. Ancak Abdullah b. Ömer'in yaptığı gibi dördüncü bir şahıs bulunursa mahzuru olmaz. Abdullah b. Ömer birisiyle konuşurken bir başkası gelip ona gizli bir şey söylemek istedi. O da kabul etmeyip dördüncü bir adam çağırdı. O ikisini biraz uzaklaştırarak kendisiyle gizli konuşmak isteyenle konuştu.[25] Sayının üç olmasıyla daha fazla olması arasında fark yoktur. Çünkü aynı illet orada da mevcuttur. Bilakis daha büyük kalabalık içinde daha çok olan dikkat çeker, dolayısıyla daha çok olan menedilir. Hadiste üç kişi zikredilmesi bu illetin tahakkuk edebileceği en küçük gurup olduğu içindir. Hadisin zahiri, bütün hal ve zamanlara şâmildir. Cumhurun görüşü budur. Bu fısıldaşma ister mendup, ister mubah veya vacip bir hususta olsun hüküm aynıdır.[26]
Bir Mecliste Oturma Adabı:
11- Ey iman edenler! Size meclislerde 'Yer açın." denildiği zaman genişletin ki Allah da size genişlik versin. "Kalkın." denilince le kiki-verin ki Allah iman edenlerinizi ve kendilerine ilim verilenlerin dereçelerini yükseltsin. Allah yaptıklarınızın hepsinden haberdardır.
Belagat:
"Allah iman edenlerinizi... yükseltin" cümlesinden sonra buna bağlı olarak "kendilerine ilim verilenleri de yükseltsin." cümlesinin gelmesi hâssın âmm (özelin genel) üzerine atfıdır. Yani ilim verilenler de diğer müminlerle beraber yüceltildikleri halde özel olarak anılmaları onların şerefine işaret içindir.[27]
Kelime ve ibareler:
"Ey iman edenler! Size meclislerde" topluca oturulan yerlerde "yer açın, denildiği zaman genişletin ki Allah da size" merhametiyle yerinize, kalbinize, rızkınıza, cennetteki makamınıza vs. "genişlik versin" meclise gelenlere yer açmak için "kalkın denilince de kalkıverin veya hemen kenara çekilin ki Allah Tealâ iman edenlerinizi" dünyada onlara yardım ederek, güzel ün nasip ederek, ahirette de cennetine koyarak "derecelerini yükseltsin." Özellikle "kendilerine ilim verilenlerin" ilimle ameli birleştirenlerin mevkilerini, saygınlıklarını ve "derecelerini yükseltsin." Çünkü ilim zaten derecesi yüksek olmakla beraber -sahibinin daha da yücelmesi için- amel etmeyi gerektirir. Hadiste şöyle buyurulur: "Alimin abide (çok ibadet edene) üstünlüğü, ondördünde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Allah Tealâ yaptıklarınızın hepsinden haberdardır." "Allah yaptıklarınızın hepsinden haberdardır." cümlesi, emrine uymayanlara yönelik bir tehdittir. [28]
Nüzul Sebebi:
"Ey iman edenler! Size meclislerde..." ayetiyle (11. ayet) ilgili olarak İbni Cerir et-Taberi'nin rivayetine göre Katade şöyle demiştir: Ashab-ı kiram birisinin kendilerine doğru geldiğini gördüklerinde Rasulullah'ın (s.a.) huzurundaki yerlerine iyice yerleşiyorlardı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
İbni Ebi Hatem'in Mukatil'den rivayetine göre bu ayet bir cuma günü nazil oldu. Bedir'e iştirak edenlerden bir grup geldi, yer dar idi, onlara mecliste yer veren olmadı, ayakta kaldılar. Rasulullah (s.a.) birkaç kişi kaldırıp yerlerine onları oturttu. Fakat bu o kaldırılanların hoşuna gitmedi. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. [29]
Ayetler Arası İlişki:
Cenab-ı Hak müminleri toplum içinde fısıldaşarak konuşmaktan neh-yettikten sonra sevgi ve muhabbetin artmasına sebep olacak, meclislerde gelenlere yer açma, bir maslahat icabı meclisten uzak durma, talep edilirse buna riayet etme gibi hareketleri emretti. Sonra müminlerin ve alimlerin cennetteki ve dünyadaki derecelerinin yüksekliğini haber verdi. [30]
Açıklaması:
"Ey iman edenler! Size meclislerde "Yer açın." denildiği zaman genişletin ki Allah da size genişlik versin." Yani Ey Allah'ı ve peygamberini tasdik edenler, sizden meclislerde yer açmanız ve darlık yapmamanız istenirse birbirinize yer açın ki Allah da cennetteki yerinizi genişletsin, amelin cinsinden karşılığını versin.
Bu ayet umumidir, müslümanlann hayır ve sevap için toplandığı her meclise şâmildir. Bu meclis ister harp meslisi isterse zikir ve ilim meclisi veya cuma ve bayram namazı meclisi olsun hüküm aynıdır. Herkes ilk oturduğu yerde birinci derecede hak sahibidir, ancak gelen din kardeşine de yer açmalıdır. Rasulullah'tan (s.a.) gelen sahih hadiste şöyle buyrulur: "Kimse kimseyi yerinden kaldırıp da oraya oturmasın. Lâkin siz de genişletin, yer açın."[31]
"Allah da size genişlik versin." ayeti hakkında Razi şöyle demiştir: Bu, ister yer, ister rızık, ister kalp, ister kabir, ister cennet olsun insanın genişlik istediği her şey hakkında mutlaktır.
Bu ayet-i kerime şuna delâlet eder: Allah'ın kullarına hayır ve rahat kapılarını geniş tutan herkese Allah dünya ve ahiret hayırlarını açar. Bu ayeti sadece meclislerde yer verme şeklinde anlamak doğru değildir. Bundan maksat müslümana hayrı ulaştırmak ve kalbine sevinç ve sürür doldurmaktır. Bu sebeple Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kim bir sıkıntıda olanı rahatlatırsa Allah da dünya ve ahirette onu rahatlatır. Kul din kardeşinin yardımında oldukça Allah onun yardımındadır."[32]
Bu edebin, kalplere muhabbet ve takdir hislerini aşılama konusunda mühim tesiri vardır. Bu, ashabı kiramın Rasulullah'ın (s.a.) sözlerini dinlemek ve onun irşad, edep ve faziletinden istifade etmek için mecliste ona yakın olma uğrunda yarıştıklarını göstermektedir.
Sünenlerde rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.) meclisin bittiği yere otururdu. Ancak onun oturduğu yer o meclisin baştarafı olurdu. Ashab-ı kiram da mertebelerine göre otururlardı. Ebu Bekir sağına, Hz. Ömer soluna otururlardı. Hz. Osman ve Hz. Ali vahiy kâtiplerinden oldukları için çoğu zaman önünde otururlardı. Onların böyle oturmalarını emrederdi. Tir-mizi hariç Sünen sahipleri ve Müslim'le Ahmed'in Ebu Mesud'dan rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyururlardı: "Benim hemen yanımda âkil baliğ olanlarınız, sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenler bulunsun." Bu sıralama sadece Rasulullah'ın (s.a.) ne söylediğini anlamaları içindir.
Peygamberimiz Bedir'e iştirak edenlerin oturmaları için oradakilere kalkmalarını emretmiştir. Bu emir ya onlar Bedir mücahidlerine hürmette kusur ettikleri için veya onların da diğerleri gibi ilimden nasibini almaları için veya fazilet sahibi olanların ileri geçirilmesi lâzım geldiğini öğretmek içindir.
Gelene ayağa kalkmanın caiz olup olmadığı hususunda fakihler ihtilâf etmişlerdir.
Bir kısmı buna cevaz vermişlerdir. Delilleri, Ebu Davud'un Ebu Said el-Hudri'den rivayet ettiği "Efendinize ayağa kalkın." hadisidir. Rasulullah (s.a.) Sad b. Muaz'ı Beni Kurayza hakkında hakem olması için çağırdığında ashabına ona kalkmalarını emretmişti.
Bir kısım alimler de cevaz vermemişlerdir. Onların delilleri de Ahmed, Ebu Davud ve Tirmizi'nin Muaviye b. Ebu Süfyan'dan rivayet ettikleri "İnsanların, huzurunda ayakta durmalarını isteyen kişi cehennemdeki yerine hazırlansın." hadisidir.
Bir kısmı da bazı hallerde cevaz vermiş ve "Uzak yoldan gelene, ileri kademedeki devlet ricaline, makamında hükmünün daha etkili olması için ayağa kalkılır." demişlerdir. Bunu adet haline getirmek ise caiz değildir. Rasulullah (s.a.) ashab-ı kiramın en sevdiği insandı. Sünen (hadis) kitaplarında da bulunduğu gibi, Rasulullah'ın (s.a.) hoşlanmadığını bildikleri için ona ayağa kalkmazlardı.[33]
"Kalkın denildiği zaman kalkın." Yani fazilet ve ilim sahibi kişilerin oturması için mecliste oturan bazılarından yerlerinden kalkmaları talep edilirse kalksınlar.
Bir meslisteki oturum başkanı "kalkın" dediği zaman kalkılmalıdır. Bu emir bunu da kapsar.
Allah Tealâ müminleri bazı şeylerden nehyedip bazı şeyleri de emrettikten sonra bu taatleri karşılığında onlara yüksek dereceler vaad ederek şöyle buyurdu:
"...ki Allah iman edenlerinizi ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin. Allah yaptıklarınızın hepsinden haberdardır." Yani Allah Tealâ ahirette nasiplerini bolca vermek suretiyle dünyada ve ahirette makamlarını yüceltir. Yine dünyada saygı ahirette sevap ihsan etmek suretiyle yüksek dereceler vererek, bilhassa alimlerin makamlarını yüceltir. Kim ilimle imanı birleştirirse imanından dolayı derecesini yükselttiği gibi ayrıca ilminden dolayı da makamını yüceltir. Meclislerde saygı görmesi de bunlardan biridir. Allah Teâla buna lâyık olanı da olmayanı da bilir, bütün kullarının niyet ve hallerine muttalidir. Hayır olsun şer olsun bütün amellerinin karşılığını verecektir.
Ahmed b. Hanbel ve Müslim'in Ebuttufeyl Amir b. Vasile'den naklettiklerine göre Nafi b. Abdulharis Usfan'da Hz. Ömer ile karşılaştı. Hz. Ömer onu Mekke'ye yönetici tayin etmişti. Hz. Ömer ona: "Vadi (Mekke) ehlinin başına kimi bıraktın." dedi. O da "Azadlı kölelerimden İbni Ebza'yı bıraktım." dedi. Hz. Ömer "Onların başına bir köleyi mi bıraktın?" dedi. Nafi: "Ey müminlerin emiri! O Allah'ın kitabını okur, farzları bilir, kadılık yapar." dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer "Peygamberiniz şöyle demişti: Allah bu kitap sebebiyle bir kısım insanları yükseltir diğer bir kısmını alçaltır." dedi. [34]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayet-i kerime şu hususları ihtiva etmektedir:
1- Müminlerin hayır ve sevap için toplandığı her mecliste ihtiyaç halinde yer açmak dinimizce istenen bir harekettir ve güzel bir edeptir. Bu ister Rasulullah'ın (s.a.) sağlığında O'nun meclisi olsun, ister daha sonra bir alimin meclisi olsun, ister harp meclisi, ister zikir meclisi, ister şura, ister cuma, bayram veya ilim meclisi olsun aynıdır. Ancak bu dinen vacip değil, sadece menduptur. Zira "Kim herkesten önce bir şeye sahip olursa, o ona birinci derecede hak sahibidir.[35] hadisi gereğince herkes mecliste sahip olduğu yerin birinci derecede hak sahibidir. Lâkin rahatsız olmamak ve yerinden olmamak şartıyla din kardeşine yer açar. Buhari ve Müslim'in İbni Ömer'den rivayet ettiklerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kişi başkasını yerinden kaldırıp da oraya kendisi oturmasın." Yine Buha-ri'nin İbni Ömer'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) bir insanın yerinden kaldırılıp yerine oturulmasını nehyettikten sonra şöyle dedi: "Genişleyin, aranızda yer açın." İbni Ömer de kalkıp yer verenin yerine oturmaktan hoşlanmazdı.
2- Birisi mescidde bir yere oturursa bir başkasının onu kaldırıp yerine oturması caiz değildir. Müslim'in Cabir'den rivayet ettiğine göre Rasulul-lah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Kimse cuma günü din kardeşini kaldırıp da onun yerine kendisi oturmasın. Sadece yer açın, desin." Bir insan bir başkasına "Erkenden camiye git bana bir yer tut ve oraya otur." dese, bu mekruh olmaz. Emreden şahıs gelince kalkıp yer verir.
Oturulan yer, sahibi tamamen orayı terkedinceye kadar onundur. Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Bir insan oturduğu yerden kalkıp gittikten sonra tekrar oraya dönerse, o yerin birinci derecede hak sahibi odur."
3- Meclislerde yer açmanın sevabı da vardır. Çünkü ayet-i kerimede "Allah da size genişlik versin." yani dünyada ve ahirette size genişlik versin buyurulmaktadır.
4- Namaz, cihad ve hayırlı bir amel için "kalkın" denildiği zaman çağrıya uyulmalıdır. Bir şahıstan Rasulullah'ın (s.a.) meclisinden kalkması istenirse kalkması vacip idi. Çünkü yalnız başına kalmadan yapılamayan bazı özel vazifelerde Rasulullah (s.a.) bazan yalnız kalmayı tercih ederdi.
Meclisin (oturum) sorumlusu "kalkın" dediği zaman kalkılmalıdır. Bir ihtiyaca binaen yapılan bu hareket, eğer daha büyük bir mefsedete zarara sebep olmayacaksa, cevazında ihtilâf olmayan hususlardan biridir.
5- Rabbimiz dünyada saygı, ahirette sevap vermek suretiyle müminlerin ve alimlerin derecelerini yükseltir. Mümini mümin olmayana, alimi alim olmayana göre yüceltir. İbni Mesud "Allah bu ayette alimleri övmüştür." demiştir.
Aynı şekilde "Kendilerine ilim verilenler..." ayeti de Allah katında yüksekliğin, meclislerin başında oturmakla değil ilim ve imanla olduğuna delâlet etmektedir. Buna göre Allah mümini önce imanıyla sonra ilmi ile yüceltir.
Alimlerin faziletine dair pek çok hadis-i şerif bulunmaktadır, bazıları şunlardır:
Ebu Nuaym Muaz'dan şöyle rivayet etmiştir: "Alimin abide nispetle fazileti, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir."
İbni Mace'nin Hz. Osman'dan rivayet ettiği hasen hadiste şöyle buyu-rulmuştur: "Kıyamet günü üç kişi şefaat eder: Önce peygamberler, sonra alimler, sonra şehitler." Rasulullah'ın (s.a.) bu hadisi, alimlerin mertebesinin peygamberlik mertebesinden hemen sonra geldiğine delâlet etmektedir.
İbni Abbas'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Süleyman'dan (a.s.) ilim, mal ve saltanattan birini tercih etmesi istenmiş, o ilmi tercih etmiş, Allah da ilimle beraber mal ve saltanatı da vermiştir." [36]
Rasulullah'a Özel Bir Konu Arzetmeden Önce Sadaka Vermek:
12- Ey iman edenler! Siz Rasulul-lah'a mahrem bir şey arzetmek istediğniz vakit münacaatınızdan evvel sadaka verinBu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer bulamazsamz şüphe yok ki Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir.
13- Mahrem konuşmanızdan evvel sadakalar vermekten korktunuz mu? çünkü, işte yapmadınız! Allah tevbelerinizi kabul etti. O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve peygamberine itaat edin, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Belagat:
"Münacaatınızdan önce sadaka verin" cümlesinin ayetteki aslı "müna-caatınızın iki eli arasında sadaka verin" şeklindedir. İşte burada istiare vardır. Çünkü iki el, "önde olan şey" yerine kullanılmıştır. Münacaat, insana benzetildiği için buna kinayeli istiare denir. Temsili istiare denilmesi de doğrudur.
"Mahrem konuşmanızdan evvel sadakalar vermekten korktunuz mu?" sorusu istifham-ı takriridir, yani korktuklarının teyididir. [37]
Kelime ve İbareler:
"Ey iman edenler! Siz Rasulullah 'a mahrem bir şey arzetmek istediğiniz zaman" bu "mahrem konuşmanızdan evvel" fakirlere "sadaka verin." Beyzavi, bu emirle Hz. Peygambere saygı, fakirlerin yararlanması, çok so» ru sorulmasının yasaklanması, samimi müslümanla münafığın, ahireti sevenle dünyayı sevenin ayrılması gibi hususların hedeflendiğini söyler. Bu emrin "vücub'mu yoksa "nedb'mi ifade ettiği konusunda farklı görüşler vardır. Ancak bu hüküm "korktunuz mu?" cümlesi, okunuşta yukarıda geçen emirle beraber olsa da beraber inmemiştir.
"Bu sizin" gönülleriniz "için daha temizdir" şüpheden ve aşırı mal se-gisinden daha uzaktır ifadesinden anlaşılıyor ki yukarıdaki emir nedb (yapıp, yapmamakta serbestliği) ifade ediyor. Ancak "Eğer" sadaka verecek bir şey "bulamazsanız şüphe yok ki Allah çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir." yani sadakasız halinizi arz etmenize müsade eder, vebalde kalmaz günaha girmezsiniz, cümlesi bu emrin vücup (kesin yapılmasını) ifade ettiğinin çok açık bir delilidir.
"...korktunuz mu?" yani sadaka verince fakir düşeriz diye korktunuz mu, demektir.
Sadaka vermemenize müsade ederek veya sizin için bu emirden vazgeçerek "Allah tevbelerinizi kabul etti." cümlesinden anlaşılıyor ki onların bu korkusu bir günah idi, Allah affetti.
"O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin" yani bunları yapmaya devam edin, yerine getimekte tembellik göstermeyin.
Diğer emirlerde de "Allah'a ve peygamberine itaat edin" çünkü böyle yaparsanız, bu, önceki hatalarınızın telafisi sayılacaktır. [38]
Nüzul Sebebi:
"Ey iman edenler! Siz Rasulullah'a mahrem bir şey arzetmek istediğiniz zaman" ayetinin (12. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Cerir'in İb-ni Abbas'tan rivayet ettiğine göre, müslümanlar Rasulullah'a (s.a.) çok soru soruyorlar bu da onu yoruyordu. Allah Teâla, peygamberinin yükünü hafifletmek istedi. Bunun üzerine "Rasulullah'a münacaatta bulunacağınız vakit..." ayetini indirdi. Bu ayet inince pek çok insan sabredip soru sormadı. Bunun üzerine "Mahrem konuşmanızdan evvel, sadakalar vermekten korktunuz mu?" ayeti indi.
Tirmizi ve başkalarının rivayet ettiğine göre bu ayetin nüzul sebebi hakkında Hz. Ali şöyle demiştir: "Ey iman edenler! Siz Rasulullah'a mahrem bir şey arzetmek istediğiniz vakit..." ayeti nazil olduğu zaman Rasulul-lah (s.a.) bana "Bir dinara ne dersin?" dedi. Ben "Veremezler" dedim. "Yarım dinar?" Ben "Veremezler" dedim. "Peki kaç olur?" dedi. Ben de "Bir arpa ağırlığı altın." dedim. Rasulullah "Sen de çok kanaatkarsın." dedi. Bunun üzerine "Mahrem konuşmanızdan evvel sadakalar vermekten korktunuz mu?" ayeti nazil oldu. Benim sebebimle Allah bu ümmetin yükünü hafifletti.
Mukatil b. Hayyan "Bu ayet zenginler hakkında nazil oldu." diyerek devam etti. "Zenginler Rasulullah'a gelirler, uzun uzun konuşurlar, fakirlerin meclislerde bulunmasına fırsat bırakmazlardı. Rasulullah (s.a.) onların bu hareketlerinden hoşlanmadı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu ve müracaat sırasında herkesin sadaka vermesini emretti. Ancak fakirler verecek bir şey bulamadı, zenginler de cimrilik yaptı. Bu bütün sahabeye ağır geldi. Bunun üzerine ruhsat nazil oldu."
Hz. Ali şöyle demiştir: "Allah'ın kitabında bir ayet vardır ki benden önce onunla amel olunmadı, benden sonra da kimse amel etmeyecek. O ayet "Ey iman edenler! Siz Rasulullah'a mahrem bir şey arzetmek istediğiniz vakit..." ayetidir. Benim bir dinarım vardı, sattım dirhem aldım. O tü-keninceye kadar Rasulullah'a her münacaatımda fakirlere bir dirhem tasadduk ediyordum. Sonra bu, "Mahrem konuşmanızdan evvel sadakalar vermekten korktunuz mu?" ayeti ile nesholundu." [39]
Ayetler Arası İlişki:
Münacaat ve meclis adabı hususunda İslâm adabını beyan ettikten sonra yüce Allah müminlere, Hz. Peygambere müracaatlarından önce sadaka vermelerini emretti. Çünkü müminler Onun sözlerini dinleyebilmek için meclisinde O'na yakın olmakta yarışıyorlar ve çok soru soruyorlardı. Bu da Rasulullah'a (s.a.) ağır geliyordu, bazan huzurda bulunanlar da rahatsız oluyordu. Bu sebeple Allah Teâla bu özel görüşmelere bir sınır koymak ve peygamberini rahatlatmak istedi. Peygambere saygı olması, özel görüşmelerin ciddiye alınması, özel görüşmeler öncesi verilecek sadakalardan fakirlerin istifade etmesi ve malı çok seven münafıklarla samimi müminlerin belli olması için Allah Tealâ konuşmadan önce sadaka verilmesini emretti. İbni Abbas şöyle demiştir: "Müslümanlar Rasulullah'a (s.a.) çok sual soruyorlardı. Bu Rasulullah'a (s.a.) ağır geldi. Allah Tealâ peygamberini rahatlatmak istedi. Bunun üzerine sadaka verilmesini emreden ayet nazil oldu. Pek çok insan cimrilik gösterip soru sormaktan vazgeçtiler." [40]
Açıklaması:
"Ey iman edenler! Siz Rasulullah'a mahrem bir şey arzetmek istediğiniz vakit mahrem konuşmanızdan evvel sadaka verin." Yani ey Allah'ın varlığına ve birliğine iman edip Rasulünü tasdik edenler! Rasulullah'a (s.a.) konuşmak veya her hangi bir işiniz için gizlice bir şey söylemek istediğiniz vakit önce sadaka verin.
Sonra Allah Teâla bunun hikmetini beyan ederek şöyle buyurdu:
"Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Eğer bulamazsanız şüphe yok ki Allah çok yargılayıcı ve çok esirgeyicidir." Yani konuşmadan önce sadaka vermek sizin için hayırlıdır. Çünkü bunda Allah'a itaat, emrine uyma ve ahiret sevabı vardır. Ve bu, gönüllerinizi cimrilikten, aşırı mal sevgisinden temizlediği için daha temiz bir harekettir. Bunda fakirlerin menfaati, ümmetin dayanışması, şan ve şerefinin yücelmesi gibi hikmetler vardır. Sadaka bulamayanların sadakasız konuşmasında bir vebal yoktur, Allah bu konuda onlara ruhsat vermiştir. Çünkü bu emir, gücü yeten zenginleredir.
Ayetin zahirinin delâletine göre sadaka vermek vacip idi, çünkü emir vücup içindir. Ayetin sonunda gelen "bulamazsanız..." ifadesi de bunu teyid etmektedir. Zira bu ifade ancak vacibin terkinde kullanılır.
Bazılarına göre "Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir." karinesinden (ipucundan) dolayı emir burada nedb ve istihbab ifade eder, zira bu ifade vacip olan hükümde değil nafile olanlarda kullanılır. Şayet vacip olsaydı hemen peşinden gelen ayetle bu hüküm kaldırılmazdı. Buna şöyle cevap verilebilir: Bazen vacip de mendub gibi "daha hayırlıdır, daha temizdir" diye vasıflandırılır. Ayrıca iki ayetin okunuşta beraber olması inişte de beraber olmasını gerektirmez. Buna göre ikinci ayet birinci ayetteki vücu-bu neshetmiş olur.
Ebu Müslim el-İsfahani burada nesih olduğunu kabul etmez. Ona göre konuşmadan önce sadaka verme emri müminle münafikı ayırmak için idi. Maksat hasıl olunca hüküm sona ermiştir. Yani bu emir özel bir gaye için verilmişti, bu gayenin bitmesiyle hükmün de bitmesi vaciptir, dolayısıyla bu nesih olmaz. Razi: "Bu görüş güzeldir, bir beis yoktur. Ancak meşhur olan, bu hüküm cumhura göre mensuhtur." demiştir.
Sonra Allah Tealâ o ilk hükmü kaldırdığını beyan ederek şöyle buyurdu:
"Mahrem konuşmanızdan evvel sadakalar vermekten korktunuz mu?" Mukatil: Bu hüküm ancak on gün yürürlükte kaldı, sonra nesholundu dedi. Kelbî de sadece bir gece kaldığını ifade etmiştir.
"Çünkü işte yapmadınız, Allah tevbenizi kabul etti. O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Allah'a ve peygamberine itaat edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır." Yani Rasulullah (s.a.) ile konuşmadan önce sadaka vermeniz konusundaki emrim size ağır geldiği için yapmadığınıza göre bunun terkine ve sadakasız konuşmanıza ve Rasulüne itaatta sebat edin. Çünkü Allah görünür görünmez bütün amellerinizden haberdardır ve karşılığını verecektir.
Katade ve Mukatil şöyle demişlerdir: Birtakım insanlar Rasulullah'a (s.a.) soru soruyorlar, soruyu onunla tartışıyorlardı. Bu ayet-i kerime ile Allah Tealâ onların bu hareketine son verdi. Bundan sonra Rasulullah'ın (s.a.) nezdinde bir ihtiyacı olan kişi, halini arzetmeden önce sadaka vermedikçe bu ihtiyacını gideremezdi. İşte bu onlara ağır geldi. Bunun üzerine Allah Tealâ buna ruhsat veren ayeti indirdi.
Ayet-i kerimede ashab-ı kiramın sadaka vermekte herhangi bir kusurları olduğuna dair bir işaret yoktur. "Allah tevbenizi kabul etti." ifadesi bunu göstermez. Çünkü bunun manası kolaylık olmak üzere onlardan bu emri kaldırmak suretiyle tevbelerini kabul etti, demektir. Böyle yerlerde buna "tevbe" manası verilmesi mümkündür. [41]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu iki ayet şu hususlara delâlet etmektedir:
1- Allah Teâla peygamberine tazim olması ve çok sual sorularak ra-
hatsız edilmemesi için O'nunla konuşmadan önce sadaka verilmesini vacip kılmıştı, sonra bu emri kaldırarak ümmete kolaylık ihsan etti.
Anlaşıldığı kadarıyla bu nesih sadaka verme fiilen vaki olduktan sonra olmuştur. Zira daha önce de geçtiği gibi Hz. Ali sadaka vermişti. Bu hükmün illetini anlayan diğer sahabe nezdinde ise münacaat için henüz bir sebep hasıl olmamıştı.
Bu emir sadece zenginlere aitti. Çünkü Allah Tealâ sadaka verilmesini vermemekten daha hayırlı ve onların kalpleri için daha temiz bir hareket saymıştır. Tasadduk edecek şey bulamayanı Allah af edecektir.
2- Allah Teâla, bu vücub (gereklilik ifade eden hüküm) devam ederse ileride pek çok insanın sual sorarken sadaka vermekten dolayı sıkıntıya düşeceğini bildiğinden bunu hafifletti, namazın kılınmasını, zekâtın verilmesini, Allah ve Rasulüne itaat edilmesini emretti. Allah, kullarının hem niyetlerinden hem amellerinden haberdardır. [42]
Müminlerden Başkasını Dost Edinen Münafıkların Hali:
14- Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinenleri görmedin mi? Bunlar sizden de değildir onlardan da değildir. Kendileri de bilip dururken yalan yere yemin ederler.
15- Allah onlar için çetin bir azap hazırladı. Şüphesiz onların yapmakta oldukları ne kötüdür.
16- Onlar yeminlerini bir kalkan edindiler de (insanları) Allah yolundan çevirdiler. Onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.
17- Onları ne malları ne evlâtları hiçbir şekilde Allah' (in azabın)dan kurtaramayacaktır. Onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedidirler.
18- onların hepsini di-rütecek de O'na da size yemin ettikleri gibi yemin edeceklerdir. Onlar Çekten bir sey üzere olduklarını sanırlar. Dikkat, onlar hakikaten yalancıların ta kendileridir.
19- Bunları şeytan istilâ etmiş de onlara Allah'ı hatırlamayı bile unutturmuştur. Bunlar şeytanın fır-kasıdır. Dikkat, şüphesiz şeytanın fırkası hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Belagat:
"Allah'ın kendilerine... görmedin mi?" üslûbu bir sorudur, ama maksat görüp görmediğini öğrenmek değil onların yaptıklarını şaşkınlıkla karşılama ifadesidir.
"Bunlar şeytanın fırkasıdır. (hizbu'ş-şeytan)", "Dikkat, şeytanın fırkası (hizbu'ş-şeytan) hüsrana uğrayanların..." cümleleri ile bu surenin sonunda gelecek olan "Allah'ın fırkası (hizbullah)", "Allah'ın fırkası (hizbullah) kur-
tuluşa erenlerdendir" cümleleri arasında mukabele vardır. [43]
Kelime ve İbareler:
Bakmadın mı veya bana bildir anlamında kullanılan "görmedin mi?", münafıkların haline muhatabı hayret ettirmek maksadıyla kullanılan bir üslûptur.
"Allah'ın gazap ettiği bir kavmi dost edinenler" cümlesinde Allah'ın gazap ve lanetine çarpılanlar Yahudiler, onları ahbap edinip sevenler de münafıklardır.
"Bunlar sizden de değildir onlardan da." Çünkü onlar münafıktırlar, Yahudilerle müslümanlar arasında bocalarlar.
"Yalan yere yemin ederler" cümlesindeki "yalan" İslâm'ı kabul ettiklerini ve müminlerden olduklarını iddia etmeleridir. Bunda yalancı olduklarını "kendileri de bilip dururken yalan yere yemin ederler."
"Şüphesiz onların yapmakta oldukları" alıştıkları ve vazgeçmedikleri bu günahlar "ne kötüdür."
"Yeminlerini bir kalkan edindiler" yani kendilerine yöneltilebilecek tenkitleri savuşturmak için yemini bir set ve sütre yaptılar da bu sayede insanları "Allah yolundan çevirdiler."
"Onlar için küçük düşürücü bir azap vardır." Bu (küçük düşürücü, ifadesi) "azaba" başka bir sıfat takılarak yapılmış ikinci bir tehdittir.
Kıyamet gününü onlara anlat ki "o gün Allah onların hepsini diriltecek de onlar" O'na da size yemin ettikleri gibi "müslüman olduklarına dair' yemin edeceklerdir. Onlar gerçekten dünyadaki gibi ahirette de yeminlerinin fayda vereceği şeklinde "bir şey üzere olduklarını sanırlar."
"Bunları şeytan istilâ etmiş" yani onları hakimiyeti altına almış, kuşatmış ve akıllarını ele geçirmiştir.
"şeytanın fırkası" Şeytanın peşinden gidenler, ona yardım edenler ve destek çıkanlardır. [44]
Nüzul Sebebi:
"Allah'ın kendilerine gazap ettiği..." mealindeki ayet (14. ayet) İbni Ebi Hatem'in Süddi ve Mukatil'den naklettiğine göre, münafık Abdullah b. Nebtel hakkında inmiştir. Bu adam Rasulullah'ın (s.a.) meclisinde bulunur sonra O'nun sözlerini gidip Yahudilere aktarırdı. Bir gün Rasulullah (s.a.) hücre-i saadetlerinden birinde iken şöyle buyurdu: "Şimdi içeriye birisi girecek, kalbi zalim kalbidir, şeytanın gözleriyle bakar." Az sonra Abdullah b. Nebtel girdi, gözleri mavi idi. Rasulullah (s.a.) ona "Sen ve arkadaşların benim hakkımda niçin çirkin şeyler söylüyorsunuz?" dedi. O da böyle bir şey yapmadığına yemin etti. Rasulullah (s.a.) "Yaptın." dedi. Abdullah hemen gidip arkadaşlarını getirdi. Onlar da aleyhinde konuşmadıklarına dair yemin ettiler. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
"O gün Allah onların hepsini diriltecek..." ayetinin (18. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Ahmed b. Hanbel'in ve "sahihtir" hükmü ile Hakim in İbni Abbas'tan rivayetlerine göre, Rasulullah (s.a.) odalarının birisinin gölgesinde bulunuyordu, gölge çekilmek üzereydi. Şöyle buyurdular: "Şimdi size bir insan gelecek, size şeytanın gözüyle bakar, geldiği zaman onunla konuşmayın." Çok geçmeden gözleri mavi ve şaşı bir adam belirdi. Rasulullah (s.a.) onu çağırdı ve sordu: "Sen ve arkadaşların benim hakkımda niçin çirkin şeyler söylüyorsunuz?" dedi. O da: "Müsade et, onları sana getireyim." deyip gitti ve arkadaşlarını getirdi. Onlar da böyle bir şey yapmadıklarına ve söylemediklerine dair yemin ettiler. Bunun üzerine "O gün Allah onların hepsini diriltecek..." ayeti nazil oldu. [45]
Ayetler Arası İlişki:
Yüce Rabbimiz, müminlerin Rasulullah'in (s.a.) yanında uzun müddet oturarak ve sıkça yanına girip çıkarak rahatsız etmemeleri için onunla konuşmadan önce sadaka vermelerini emrettikten sonra, Yahudilerle dostluklarını devam ettiren ve müminlerin sırlarını onlara taşıyan münafıkların durumunu zikretti. "Onlar (küfür ile iman) arasında bocalayan bir sürü kararsızlardır. Ne onlara ne bunlara. Allah kişiyi şaşırtırsa artık ona bir yol bulamazsın asla." (Nisa, 4/143) ayeti kerimesinde de beyan edildiği gibi onlar aslında ne müslümanlarla ne de kâfirlerle beraberdirler.
Allah Tbâla onlara gelecek azabı hatırlatarak uyardı ve bu hareketlerinin sebeplerini ve şeytanın akıllarını istilâ ettiğini beyan etti. Bu sebeple onlar şeytanın yardımcıları oldular. [46]
Açıklaması:
"Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir kavmi dost edinenleri görmedin mi? Bunlar sizden de değildir. Onlardan da değildir." Yani Yahudileri dost edinip aslında onlarla ittifak halinde olan, müminlerin sırlarını onlara taşıyan şu münafıkların hali nedir söyler misin? Onların bu tutumu hayret vericidir. Bu sebeple Allah onlara gazap etmiştir. Onlar aslında ne müminlerle beraberdirler ne de dost göründükleri Yahudilerle.
"Kendileri de bilip dururken yalan yere yemin ederler." Yani yalan yeminleri kendilerine perde yaparlar. Müslüman olduklarına veya Yahudilere haber aktarmadıklarına yemin ederler. Halbuki kendileri bunun aslı olmadığını, gerçekle hiç alâkası olmayan bir yalan olduğunu pekâlâ bilirler.
Sonra Allah Teâla şiddetli azap ile onları uyararak şöyle buyurdu: "Allah onlar için çetin bir azap hazırladı. Şüphesiz onların yapmakta oldukları ne kötüdür." Yani Allah onların yaptığı bu kötü amellere karşılık şiddetli bir azap hazırladı. Bu kötü amel, kâfirleri dost edinip onlara akıl vermeleri, müminlere düşmanlık edip onları aldatmalarıdır. Yaptıkları bu çirkin hareketler ve bunda ısrar etmeleri ne kötüdür.
"Onlar yeminlerini bir kalkan edindiler de (insanları) Allah yolundan çevirdiler. Onlar için küçük düşürücü bir azap vardır." Yani mümin görünüp inkârı içlerinde gizlediler, yalan yeminlerin arkasına sığındılar. Canlarını kurtarmak için bu yeminleri kendilerine kalkan yaptılar. Bunların gerçek yüzünü bilmeyen, onları doğru zanneden bazı insanlar bunlara kandılar. Bu sebeple Allah yolundan bazı uzaklaşmalar oldu. Bu yalan yeminleri sebebiyle ve Allah'ın yüce ismini bu yeminlerinde kullanarak Ona saygısız davranmalarının karşılığı olarak, onlar için cehennemde elim bir azap vardır.
Sonra Allah Tealâ münafıkların kıyametteki iflâslarının büyüklüğünü zikrederek şöyle buyurdu:
"Onları ne malları ne evlâtları hiçbir şekilde Allah'ın azabından kurtaramayacaktır. Onlar cehennem ehlidir. Onlar orada ebedidirler." Yani Allah'ın azabına karşı onların ne malları ne evlâtları hiçbir şey ifade etmez. Bu vasıflan taşıyan o insanlar cehennem ehlidirler, oradan ayrılmayacaklar, çıkmayacaklar ve orada ölmeyecekler.
"O gün Allah onların hepsini diriltecek de O'na da size yemin ettikleri gibi yemin edeceklerdir." Ey peygamber onlara şunu hatırlat: Allah onların hepsini kabirlerinde diriltip kıyamet günü eksiksiz topladığı zaman, dünyada insanlara yemin ettikleri gibi Allah'a karşı da kendilerinin istikamet ve hidayet üzere olduklarına yemin edecekler ve bunun dünyada insanların nazarında faydası olduğu gibi Allah'ın yanında da faydası olacağını zannedecekler. Çünkü insan ne üzere yaşarsa öyle ölür ve öyle diriltilir.
İşte bu ağır ceza onların isyanımnın büyüklüğünden dolayıdır, zira artık kıyamette bütün gerçekler açığa çıkmıştır.
"Onlar gerçekten bir şey üzere olduklarını sanırlar. Dikkat, onlar hakikaten yalancıların ta kendileridir." Onlar ahirette zannederler ki bu yalan yeminleri, dünyada olduğu gibi ahirette de bir menfaat celbeden veya zarar defeden cinsten bir şey olacaktır. Dikkat! Onlar bu tasavvurlanyla yemin ettikleri konuda yalancıların ta kendileridir. Bu münafıkların hali, "Sonra başka fitnelik edemeyecekler, sadece şöyle diyecekler: "Rabbimiz Allah'a yemin ederiz, vallahi bizler müşrik değildik." Bak vicdanlarına karşı nasıl yalan söylediler, kayboluverdi o uydurdukları ma'budlar." (En'am, 6/23-24) ayetlerinde haber verilen müşriklerin hali gibi olacaktır.
Sonra Allah Tealâ bu sapıklıklarının sebebini zikrederek şöyle buyurdu: "Bunları şeytan istilâ etmiş de onlara Allah 'ı hatırlamayı bile unutturmuştur. Bunlar şeytanın fırkasıdır. Dikkat, şüphesiz şeytanın fırkası hüsrana uğrayanların ta kendileridir." Yani şeytan onları istila etmiş, kuşatmış ve akıllarım tesir altına almıştır. Bu yüzden onlar Allah'ın emirlerini ter-kettiler, O'na itaat etmediler. İşte bunlar şeytanın ordularıdır ve onun peşinden gidenlerdir. Dikkat, şeytanın yardımcıları hüsrana uğrayıp helak olanların ta kendileridir. Çünkü onlar cennet yerine cehenneme, hidayet yerine dalâlete razı oldular. Allah'a ve Peygamber'e (s.a.) karşı yalan söylediler, yalan yeminler ettiler, bu sebepten dünyada da ahirette de hüsrana uğrayacaklardır. Bunu kabul edip razı olan, akıllı insan değildir. [47]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayetlerden şu hususlar anlaşılmaktadır.
1- Müminlerin düşmanı olan kâfirleri dost edinmek, onlara müslü-manların sırlarını söylemek, destek olup yol göstermek haramdır.
2- Münafıklar ne Yahudilerden ne de müslümanlardandır, bilakis bu ikisi arasında kararsız haldedirler ve müslümanlarm haberlerini onlara taşırlar.
3- Bu münafıklara cehennemde şiddetli bir azap vardır ki bu cehennemin en alt tabakasıdır. Onların bu yaptıkları ne kadar kötüdür.
4- Bu münafıklar yeminlerini ölümden kurtulmak için kalkan yaptılar. O halde onlar dünyada öldürülmek, ahirette ateşe atılmak suretiyle zillete düşürücü bir azap göreceklerdir.
5- Ne malları ne evlâtları onları Allah'ın azabından kurtaramaz.
6- Kıyamet günü kabirlerinden kalkıp mahşerde toplandıklarında onlar için tahkir eden bir azap vardır.
7- Münafıklar yaptıkları yalan yeminlerinin kendilerine dünyada yaran olduğu gibi ahirette de olacağını zannederek açıkça mugalata (demogoji) yapıyorlar ve bu inkârları ve yeminleriyle bir şey elde edeceklerini zannediyorlar. Halbuki onlar aslında yalancıdırlar. Yani nasıl ki onlar nifak ve yalan yemin üzere yaşadılarsa aynı şey üzere ölecek ve aynı vasıf üzere di-riltileceklerdir.
8- Şeytan onları, Allah'ın emirlerini ve O'na itaati terke kadar götüren vesveseleriyle dünyada emri altına aldı. Onlar artık onun avaneleri ve destekleyicileridir. Şeytanın avanesi bu alış verişte zarara uğrayanların ta kendileridir. Çünkü onlar cenneti verip cehennemi, hidayeti verip dalâleti satın aldılar. [48]
Allah Ve Peygamber Düşmanlarının Cezası, Müminlere Zafer Vaadi Ve O'nun Düşmanlarını Dost Edinmenin Haramlığı
20- Allah'a ve peygamberine düşman olanlar, şüphesiz işte onlar en zeliller içindedirler.
21-Allah şöyle yazdı: "Celâlim hakkı İÇİn ben Ve elÇüerün SaüP geleceğiz. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.
22- Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kavmin-babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Rasulüne düşman olan- larla dostluk ettiğini görmezsin. İşte an onların kalbine imanı yaz ve katından bir ruh ile onlarıteyİ etmitir. Onla" içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah'ın fırkasıdır. Dikkat, Allah'ın fırkası şüphesiz kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Belagat:
"Katından bir ruh ile onları teyit etmiştir" ifadesinde mecaz-ı mürsel vardır. Çünkü ruh güzel ve ebedî hayatın sebebidir. [49]
Kelime Ve İbareler:
"Allah ve peygamberine düşman olanlar" aykırı davrananlar, kin besleyenler... Onlar bir vadide, din ve hidayet başka bir vadidedir, "şüphesiz işte onlar" mağlup olmuş, Allah'ın rezil rüsva ettiği "en zeliller içindedirler."
"Allah Tealâ şöyle yazdı" ve hüküm verdi: "Celâlim hakkı için ben ve elçilerim" deliller ortaya koyarak ve kuvvet kullanarak "galip geleceğiz."
"Allah'a ve ahiret gününe iman eden bir kavmin" Allah'a ve peygamberine düşmanlık edenler "babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları" gibi kendilerine insanların en yakını "da olsalar, onlarla dostluk ettiğini görmezsin" zira bu yakışmaz onlara.
"İşte Allah onların kalbine iman yazmış" cümlesi imanla amelin ayrı şeyler olduğunun bir delilidir. Çünkü insan azalarının yaptıkları kalpte yer almaz.
"Katından bir ruh"'dan maksat bir nurdur ki Allah onu sükûnet ve huzur bulsun diye kalplere indirir.
"Allah'ın fırkası" Allah'ın ordusu, dinine yardım edenler, emrine uyup, yasağından kaçınanlardır. [50]
Nüzul Sebebi:
"Allah şöyle yazdı..." ayetinin (21. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak Mukatil'den şöyle rivayet edilmiştir: Allah Mekke'nin, Taifin, Hayber ve çevresinin fethini müyesser kılınca müminler "Rabbimizin bizi Bizans ve İran'a karşı da zafere ulaştırmasını niyaz ederiz." dediler. Abdullah b. Übey de onlara "Siz Bizans ve İran'ı fethettiğiniz şu köyler gibi mi zannediyorsunuz?" dedi. Bunun üzerine "Allah şöyle yazdı." ayeti nazil oldu.
"Allah ve ahiret gününe iman eden..." ayetinin (22. ayet) nüzul sebebiyle ilgili olarak da İbni Ebi Hatem ve Taberani'nin ve Ebu Nuaym'mın Hılye'de, Beyhaki'nin Sünen'in&e İbni Abbas tariki ile Abdullah b. Şev-zeb'den rivayet ettiklerine göre "Allah'a ve ahiret gününe iman eden..." ayet-i kerimesi Bedir günü müşrik babasını öldüren Ebu Ubeyde b. Cerrah hakkında inmiştir.
Bu hadiseyi Taberani ayrıca Hakim Müstedrek'inde şu ifadelerle nak-letmişlerdir: Bedir günü Ebu Ubeyde b. Cerrah'ın babası, üzerine gelmeye başladı. Ebu Ubeyde onunla karşılaşmamak için sağa sola kayıyordu. Babasının ısrarlı hücumları karşısında kalınca Ebu Ubeyde ona saldırarak öldürdü. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
İbni Münzir'in rivayetine göre İbni Cüreyc şöyle demiştir: Bana anlatıldığına göre Ebu Kuhafe, Rasulullah'a (s.a.) çirkin sözler söyledi. Ebu Bekir ona kuvvetlice vurdu, yere düştü. Ebu Bekir bunu Rasulullah'a (s.a.) anlattı, Hz. Peygamber "Bunu yaptın mı?" dedi. Hz. Ebu Bekir "Vallahi yanımda kılıç olsaydı boynunu bile vurmuştum." dedi Bunun üzerine bu ayet nazil oldu.
Razi şöyle demiştir: Alimlerin çoğunluğu bu ayetin Hatıb b. Ebi Bel-tea'nın Rasulullah'ın (s.a.) Mekke fethi için yaptığı hazırlıkları onlara haber vermesi üzerine onun hakkında nazil olduğunda ittifak etmişlerdir. [51]
Ayetler Arası İlişki:
Yüce Rabbimiz ahirette münafıkların kötü halini ve uğrayacakları büyük zararı beyan ettikten sonra onların bu akibete düşmesinin sebebini beyan etmiştir ki bu, onların Allah ve Rasulüne isyan edip emirlerine muhalefet etmeleridir. Sonra peygamberlerine yardım edeceği ve düşmanlarını hezimete uğratacağına dair hükmünü haber verdi. Daha sonra imanla Allah düşmanlarına karşı sevginin bir arada olamıyacağını zikretti. Çünkü bir insan birini severse, o sevdiğinin düşmanını sevmesi mümkün değildir. [52]
Açıklaması:
"Allah'a ve peygamberine düşman olanlar şüphesiz işte onlar en zeliller içindedirler." Yani Allah'ın emir ve nehiylerine muhalif davranan, haktan uzaklaşıp İslâm'a düşmanlık ederek, kendilerini bir cephede, Allah ve Rasulünün dininini başka bir cephede kabul eden inatçı kâfirler, işte bunlar mağlup olanlardan ve Allah'ın yarattıklarının en zelillerindendir ki, ister dünyada ister ahirette olsun bunlardan daha zelil kimse göremezsin. Dünyadaki zilletleri, müşriklerin ve Yahudilerin başına gelen ölüm, esaret ve yurdundan kovulma, ahirette ise "Ey Rabbimiz, muhakkak sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hor ve hakir edersin." (Ali İmran, 3/92) ayetinde ifade edildiği gibi azap görme ve rezil rüsva olmadır. Bu, Allah düşmanlarının hezimete uğrayacağına dair bir ikazdır.
"Allah şöyle yazdı: "Celâlim hakkı için ben ve elçilerim galip geleceğiz." Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir." Yani Allah Tealâ ezelî ilminde şöyle hükmetti: Allah ve O'nun peygamberleri çeşitli hüccetler, kılıç ve benzeri delillerle galiptirler. Allah Tealâ peygamberlerine yardım edecek güce sahiptir, düşmanlarına karşı galiptir. İbni Kesir'in dediği gibi bu, dünyada ve ahirette zaferin müminlerin olacağına dair değişmez bir karar ve kafi bir hükümdür. Ve yine bu, kâfirlere karşı müminlerin zafer kazanacağının bir müjde-sidir. Bu vaad defalarca tecelli etmiştir. Nuh, Hud, Salih, Lût gibi geçmiş peygamberlerine, kavimlerine karşı yardım etmiş onlara zafer ihsan etmiştir. Ve yine elçisi Muhammed (s.a.) ve ashabına Arap yarımadasında müşriklere karşı, Bizans ve İran devletlerine karşı zaferler nasip etmiştir.
Bu ayetin bir benzeri de "Andolsun ki peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında bizim geçmiş sözümüz vardır. Muhakkak onlar, mutlaka zafere ulaştırılmışlardır. Muhakkak bizim ordumuz, her halde onlar galip gelirler." (Saffat, 37/171-173) ayetleridir.
Sonra Allah Tealâ, Allah düşmanlarına karşı müminlerin sevgi beslemeyeceklerini beyan ederek şöyle buyurdu: "İşte Allah onların kalbine imanı yazmış ve katından bir ruh ile onları teyid etmiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan hoşnut olmuş, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır." Yani Allah ve Rasulüne düşmanlık edenleri dost edinmeyen bu insanların kalplerine Allah Teâla sahih imanı yerleştirmiş, dünyada düşmanlarına karşı katından bir yardımla onları takviye etmiş ve bu yardımını "ruh" diye isimlendirmiştir. Çünkü bu yardım sonucu müminlerin durumu hayat bulmuş ve bu sebeple onları köşklerinin ve ağaçlarının altından ırmaklar akan cennetlere koymuştur. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Allah onların amellerini kabul etmiş, dünyada ve ahirette rahmetini onlara bol bol vermiş ve hem dünya hem ahirette kendilerine verdiği bu nimetlerle onları mesrur etmiştir.
"İşte bunlar Allah'ın fırkasıdır. Dikkat, Allah'ın fırkası şüphesiz kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." Yani işte bunlar Allah'ın dininin yardımcıları, emirlerine uyan, düşmanlarıyla savaşan, dostuna yardım eden ordusudur. Dikkat, işte bunlar dünya ve ahiret saadetine erişenlerin ta kendileridir. [53]
Ayetlerden Çıkan Hüküm Ve Hikmetler:
Bu ayeti kerimeler şu dört hususa delâlet etmektedir:
1- Allah ve Rasulüne muhalefet edip Rablerinin dinine ve Rasulünün sünnetine düşmanlık eden kâfirler zelil insanlardır, onlardan daha zelil kimse yoktur.
2- Allah Teâla levh-i mahfuzda şöyle hüküm verdi: Allah, hüccet, kılıç ve benzeri kuvvetlerle düşmanlarına karşı mutlaka galip gelecektir. Kim onunla savaşmaya kalkarsa Allah ona savaşla galebe çalar, kim hüccet ve beyanla harp etmeye kalkarsa ona hüccet ve beyanla galip gelir.
3- Hakiki iman ile Allah düşmanlarına karşı sevgi bir arada bulunmaz. Çünkü kim bir insanı severse bunun yanında onun düşmanını da sevmesi mümkün değildir. İsterse bu kişi en yakınlarından biri olsun. Allah'ın en büyük nimet olan imanı nasip ettiği kişinin kalbinde Allah düşmanının sevgisinin bulunması nasıl mümkün olur?
4- Allah Tealâ, düşmanlara dosluktan kaçınan bu müminlerin kalplerine iman aşıladığını ve onları katından bir yardımla takviye ettiğini ifade etmiş, sonra onların uhrevî mükâfatlarını beyan etmiştir ki bu, cennete girip orada ebedî kalmaları, Allah'ın rızasına ve sevabına nail olmaları, kendilerine dünyada ve ahirette verilen yardım, nzık, mal, nur, iman, hidayet ve cennet gibi nimetlerle sevindirilmeleridir. Sonra Allah onları, Allah'ın fırkası diye vasfetti. Allah'ın fırkası kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Bu son ifade dünya ve ahiret saadetinin sırf onlara mahsus olduğunun bir beyanıdır.
Özetle: Allah, düşmanlara sevgi beslemeyenlere şu dört nimeti vereceğini beyan etmiştir:
1- Kalplerinde imanı yerleştirmesi.
2- Katından bir ruhla onları teyit etmesi, yani düşmanlarına karşı onlara zafer nasip etmesi.
3- İçinden nehirler akan cennetlere koyması.
4- Allah'ın hoşnutluğu gibi bir nimete nail olmaları ve O'nun kendilerine verdikleriyle mesrur olmaları.
Yine Allah Tealâ burada düşmanlara karşı muhabbeti terketmeyi gerektiren şu dört hususu da zikretmiştir.
1- İman ile iman düşmanına karşı sevgi bir kalpte toplanmaz.
2- En yakınları da olsa müminler, düşmanlara karşı sevgi ve muhabbet beslemezler.
3- Yüce Rabbimiz burada müminlere bahşettiği nimetleri sayıp dökmüştür. İşte bu da Allah düşmanlarına karşı sevgi ve muhabbeti terketmeyi gerektirir.
4- Rabbimiz, bu müminleri "Allah'ın muzaffer fırkası" diye vasıflandırmıştır: "İşte bunlar Allah'ın fırkasıdır. Dikkat, Allah'ın fırkası şüphesiz kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." [54]
[1] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/295.
[2] Bu sözü Buhari (talik tarikiyle) Said b. Mansur, Abd b. Humeyd, Nesai, İbn Mace, İbn Münzir, İbn Merduveyh ve “Elhamdulillah” lafzıyla Beyhaki Sünen’inde nivayet etmişlerdir.
[3] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/295.
[4] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/295-297.
[5] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/298.
[6] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/298-300.
[7] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/300-301.
[8] Cassas, III/417; İbnü'l-Arabi, Ahkâmü'l-Kur'an, VI/1738.
[9] Ayrıca Ahmed b. Hanbel Müs/ıed'inde, Müslim de Sahih'inde rivayet etmiştir.
[10] Bir müd altı yüz yetmiş beş gramdır.
[11] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/301-307.
[12] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/307-310.
[13] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/311.
[14] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/311-312.
[15] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/312.
[16] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/312-314.
[17] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/314-315.
[18] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/316-317.
[19] Esbâbü'n-Nüzul, Nisaburî, s. 233.
[20] a.g.e. Hadis-i İbni Ebi Hatem rivayet etmiştir.
[21] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/317-318.
[22] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14318.
[23] Bu hadisi Ahbed b. Hanbel, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbni Mace ve Aburrazzak İbni Mesud'tan rivayet etmiştir.
[24] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/318-319.
[25] Muvatta'Aa. rivayet edilmiştir.
[26] Kurtubî, XVII/295.
Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/320-321.
[27] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/322.
[28] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/322.
[29] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/322-323.
[30] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/323.
[31] İmam Malik, Şafii, Ahmed, Tirmizi ve İbni Ebi Hatem İbni Ömer'den rivayet ettiler. Ayrıca Buhari ve Müslim de rivayet etmiştir.
[32] Razî, XXVIIII/269. Hadisi Müslim Ebu Hureyre'den rivayet etmiştir.
[33] İbni Kesir, IV/325.
[34] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/323-325.
[35] Hadis sahihtir. Ebu Davud rivayet etmiştir.
[36] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/325-326.
[37] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/327.
[38] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/327-328.
[39] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/328-329.
[40] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/329.
[41] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/329-330.
[42] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/330-331.
[43] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/332-333.
[44] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/333.
[45] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/333-334.
[46] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/334.
[47] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/334-336.
[48] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/336.
[49] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/337.
[50] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/337-338.
[51] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/338.
[52] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/338-339.
[53] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/339-340.
[54] Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 14/340-341.
İslami Okul Okulların En Önemlisi