Mücadele Sûresi - Kuran - 058Mucadele - 20. Sayfa
Yahudi Ve Münafıkların Sergilediği Çirkin Tavırlar
Başarı Allah'ın Taraftarlarınındır
MÜCADELE SÛRESİ
Kur’an’daki Sırası : 58
Nüzul Sırası : 104
Ayet Sayısı : 22
İndiği Dönem : Medine
Sûrenin Tanıtımı
Sûrede, cahiliye Araplarında yaygın olan zıhar adeti yerilmekte ve buna ait hüküm belirtilmektedir. Müslüman bir kadının şikayeti ve bu husustaki tartışması, sûrenin devamında anlatılmış, günah ve düşmanlıkla dolu gizli bir komplo peşinde olan topluluk yerilerek müslümanların böylesi ahlaktan uzak durmaları tenbih edilmiş ve bu konuda örnek alacakları davranış öğretilmiştir. Ayrıca, müslümanlara meclislerde nasıl davranmaları gerektiği öğretilerek ahlak, ilim ve bu iki özelliği kendisinde bulunduran kişilere önem vermeleri tenbih edilmiştir. Nebi (s) ile özel olarak bir araya geldikleri zaman sadakalarını ona takdim etmeleri konusunda teşvik edilen müslümanların, bu durumları bir tablo halinde sunulmuş, bunu ağır görmeleri, dolayısıyla yerilmeleri ve bu sebepten ötürü sorumluluğun kaldırılması anlatılmıştır. Allah'ın gazap ettiği yahudilere yakınlıklarından dolayı, münafıklara şiddetli bir hamle yapılmış, ihlaslı ve imanlı olanlar ise bu durumdan tenzih edilmiştir.
Burada münafıklara yapılan hamlede kullanılan bazı ifadeler bir önceki sûrede gelen hamledeki ifadelerle benzeşmektedir. Bu açıdan, bu benzerlik Mücadele sûresinin nüzul sırasının bu şekilde doğru olduğuna bir delil sayılabilir. Kaldı ki, Münafikun sûresinden önce gelen Nur sûresinde de aynı durum sözkonusudur. Dolayısıyla Nur süresindeki münasebete dayanarak bu kanaate varılabilir.
Sûre, değişik bölümleri içermiştir. Bu bölümlerden bazısında önceki bölümlerle konu ve zaman bakımından irtibat kurulmuş, bazısında ise mümkün mertebe kurulan bu irtibata işaret edilmiştir.
Sözü geçen bölümler zaman zaman birbirini takibederek nazil olmuş ve böylece bölümler arka arkaya konulmuştur. Aksi halde (yani bölümlerin arka arkaya nazil olmadığını farzedersek) ilahi hikmetin, bu bölümleri inzal buyurup bir 1ek sûrede toplanmasından sonraki bir dönemde sûrenin toplandığını kabul etmek icab eder.
Müfessirlerin çoğu, sûrenin bazı ayetlerinde sözü edilen kimselerin yahudilerin ve münafıkların ileri gelenleri olduğu görüşündedirler. Ayetlerin içerdiği anlam da bu görüşü destekliyor. Aynı şekilde bir çok müfessirin naklettiği rivayet, yahudilerin günah ve düşmanlık kokan gizli toplantılar düzenlediğini ortaya koyuyor. Ahzab süresindeki bazı ayetlerin anlattığı gibi Medine'de kalan Beni Kureyza yahudilerinin Hendek Vakası'nın hemen ardından cezalandırılmaları, bu süredeki bir kısım ayetlerin Ahzab süresinden önce nazil olduğunu ya da en azından Ahzab süresinde Kureyza'nın cezalandırılmasına işaret eden kısımdan önce indiğini gösteriyor.
Bu süre ile Ahzab süresi arasında ortak sayılabilecek bir mevzu daha vardır. O da ca-hiliye adetlerinden 'zıhar'dır. Ahzab süresinin girişinde bu adet yerilmiş, bununla birlikte cahiliye adetleri ile muamele etmek de kötü görülmüştür. Daha sonra bu tip bir uygulama kaldırılarak zıharın yerine bir hüküm getiriliyor. Nitekim bu sürede de, zıharın reddedilmesinin akabindeki hüküm ise ikinci adım olarak görülebilir, işte böylece, Ahzab süresinde geçen zıharla ilgili bölümün bu süredeki ilgili bölümden önce geldiği ortaya çıkmış oluyor. Elbetteki Allah daha iyi bilir.[1]
Rahman ve Rahim Allah'ın Adıyla
1- Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü işitti. Allah, ikinizin birbiri-nizle konuşmanızı işitir. Çünkü, Allah işitendir, görendir.
2- Sizden kadınlara zıhar edenler bilmelidirler ki, o kadınlar onların anaları değillerdir. Onların anaları, ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Onlar çirkin ve yalan olan bir söz söylüyorlar. Bununla beraber Allah, affedicidir, bağışlayıcıdır.
3- Kadınlara zıhar edip sonra söylediklerine dönenler, kadınlarıyla ilişkiye geçmeden önce bir köleyi azad etmelidirler. Size öğütlenen budur. Allah yaptıklarınızı haber al-maktadıf.
4- Buna imkan bulamayanlar, temaslarından önce aralıksız iki ay oruç tutmalıdır. Buna da gücü yetmeyen altmış fakiri doyurmalıdır. Allah'a ve Rasulü'ne inanmanız için bu hükümler konmuştur. Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kafirler için acı bir azap vardır.
Zıhar
Yukarıdaki ayetlerde şu hususlara değinilmiştir:
I- Bir kadının Allah ve Rasulü'ne kocasını şikayet etmesine ve içinde bulunduğu duruma ilişkin tartışmasına işaret edilerek, Allah'ın o kadının sözünü işittiği ve o kadın ile Nebi (s) arasında geçen konuşmayı duyduğu bildiriliyor.
II- Ayetler, kadınlarına "sen bana annem gibisin" deyip zıhar edenlere yönelerek onları sert bir dille ayıplıyor ve "o kadınlar anneleri değildir, anneleri sadece onları doğuran kadınlardır" diyerek bu hususta hükmünü koyuyor. Hanımların annelere benzetilerek onlara yaklaşmayı kendince haram saymak -yani zıhar[2]- kötü bir şeydir ve haksızlıktır. Dolayısıyla tevbeyi gerektirir. İşte Allah, bunu yapıp da tevbe edenleri affederek onları bağışlıyor. Çünkü Allah, affedici ve bağışlayıcıdır.
III- Devamla kadınlarına zıhar yapıp daha sonra sözlerinden dönenlere ait hüküm bildiriliyor: Keffaret olarak, kadınlarıyla cinsi temasta bulunmadan önce, bir köleyi azad etmeleri gerekir. Eğer azad edecek bir köle bulamaz ya da bir köleyi azad edecek kadar imkana sahip olmazsa, bunun yerine aralıksız olarak iki ay oruç tutmaları lazımdır. Eğer buna da güçleri yetmezse, o taktirde altmış fakiri doyurmaları gerekir. Allah'ın emirlerine, sınırlarına riayet etmek gerektiği hatırlatılıyor ve inkarcıları bu şekilde taklit etmenin akılsızca bir tavır olduğuna işaretle, Allah'ın acı azabı ile inkar edenler korkutuluyor.
Müfessirler[3], bu ayetlerin iniş sebepleri hakkında uzun bir rivayet nakletmişlerdir.
da gücünün yetmeyeceğini ifade edince Rasulullah ona bir sepet hurma verdi. Kadın "Ey Allah'ın Rasulü bir sepet de ben veririm" deyince Peygamber: "Aferin, git bu hurmalarla altmış fakiri doyur ve amca oğluna dön" dedi.[4]
Ahzab sûresinde yeralan bir ayette zıhar adetinin akıl dışı bir uygulama olduğu belirtiliyor. Ayeti tefsir ederken bu uygulamanın sebeplerini ve cahiliye toplumu üzerindeki etkilerini anlatmıştık. Bize görüşümüze göre Ahzab süresindeki ayet bu ayetlerden önce nazil olmuştur. Nitekim bu adetin saçma bir adet olduğunu ifade eden Ahzab aye-tiyle ilk adım atılmış, daha sonra bu ayetle sözkonusu uygulamanın kaldırılması kesin bir hükme bağlanmıştır.
"Sonra söylediklerine dönenler" cümlesi hakkında; gerek gramer, gerekse uygulama yönünden ifade edilen anlamın ne olduğu hususunda çeşitli görüşler mevcuttur. Bir kısım ulema, bu cümlenin Kur'an'daki mübhem ifadelerden olduğunu ileri sürmüştür. Bir kavle göre, bu cümle, cimaya tekrar dönmek ya da pişman olup söylediği sözü tutmamak anlamındadır. Bir diğer kavle göre, bu cümleden murad tekrar cahiliye geleneğine dönmek ve zıhan bir boşama olarak algılamaktır. Başka bir görüşte ise, bir kimsenin kendince haram kıldığı bir şeyi sonra helal ederek işlemesidir.
Konu ile ilgili rivayetlerin ışığında, en tutarlı ve ayetlerin anlamı ile en çok uyuşan görüş, bu cümlenin pişmanlık ifade ettiği ve sözlerinden dönerek kendilerine haram kıldıkları kadınlarını tekrar helal kılmak suretiyle almış oldukları kararı çiğneyenleri ifade ettiği görüşüdür[5].
Durum böyle iken Allah, kadınlarına yaklaşmadan önce onlara kefaret fırsatı vermektedir. Allah affedici ve bağışlayıcıdır. Kadınlarına zıhar yaparak çirkin ve yalan bir söz söyleyenleri affediyor.
"Sonra söylediklerine dönenler" cümlesine "sonra söyledikleri sözlerden dönenler" şeklinde anlam verilmesi bizce tatmin edici değildir. Çünkü aynı sûrenin başka bir ayetinde benzer ifadeye rastlıyoruz: "Görmedin mi şu adamları ki, gizli gizli konuşmaktan men edildikleri halde yine o menedildikleri ise dönüyorlar". Burada aynı yorumu yapamayız. Kaldı ki yapılan bu yorum gramer yönünden de sıhhatli olmaz. Dikkat buyruldu-ğu taktirde görülecektir ki, yukarıda "söylediklerine dönenler" cümlesi "söyledikleri sözlerden cayanlar" şeklinde tefsir edilmiş, burada ise; "menedildikleri o işi yine yapıyorlar" şeklinde tefsir edilmiştir. Doğru olan "söylediklerinden dönenler" cümlesinin "söylediklerini (zıhan) yine yapanlar" şeklinde yorumlanmasıdır.
Müfessirler,[6] zıhar ettikten sonra karısıyla cinsi münasebete girmek istemeyenler için kefaretin gerekmeyeceğini söylemişlerdir. Bu çıkarsama, ayetin ana mesajıyla örtü-şebilir; ancak bizim algıladığımız kadarıyla, bu gibi durumlarda koca, ayetlerin satır aralarından sezilen ilahi gazabın muhatabı konumundadır. Dolayısıyla bundan dönüp pişmanlık belirtmediği sürece, Allah'ın affını ve bağışlamasını haketmez.
Zemahşeri der ki: Zıhar yapan (karısına senin sırtın annemin sırtı gibidir diyen) adam, şayet kefaret vermekten kaçınırsa, karısının kadıya başvurması gerekir ve kadı onu kefaret ödemeyi kabul edinceye kadar hapseder. Çünkü o, zıhar yapmakla karısına zarar vermiştir. Zemahşeri'nin bu çıkarsaması isabetlidir. Çünkü daha önce işaret ettiğimiz gibi, Kur'an ve sünnette çeşitli münasebetlerle vurgulanan, kadının haklarımın korunmasını hedeflemektedir.
Görebildiğimiz kadarıyla, tefsirciler zıhar yapan kocanın, kefaret ödememekte ısrar etmesi durumunda ne yapması gerektiği hususunda herhangi bir açıklama yapmamışlardır. Ancak Bakara; 226-227. ayetleri Ahzab, 4. ayetin tefsiri kapsamında değindimiz gibi, cahiliyye döneminde başvurulan zıhar uygulamasının hedefi de tıpkı îla' gibi kadının hem evli hem de boşanmış olarak ortada kalmasıydı. Bana öyle geliyor ki, zıharla ilgili olarak îla' durumuna kıyas yapmak gerekir. Bakara sûresinde îla' ile ilgili ayetlerde, bu durum için dört ay süre verilir. Bu süre içinde koca ya karısına geri dönecek ya da kadın geri dönmezse (baine) olarak boşanmış olacaktır. Biz bu hususa, ayetlerin akışı içinde açıklama getirdik. Böyle bir durumda şöyle demek yanlış olmasa gerekir. Zıhar yapan adam ya karısına geri dönecek ve onunla birleşmeye girecek ya da kadın bir daha geri dönmemek üzere boşanmış olacaktır. Kefaret için bir süre belirlenmediğine göre, hakim bir süre belirlemek durumundadır. Bu süre içinde zıhar yapan adam kefaret vermezse ve karısına dönmezse, kadın bir daha dönmemek üzere ondan boşanır. Burada güdülen a-maç; kadının hem evli hem de boşanmış olarak ortada kalmasını önlemektir. Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.
Tefsir kitaplarında bu meseleye ilişkin başka yorum ve ayrıntılara da yer verilmiştir. Bunların birçoğu İbn Abbas'a, tabiin kuşağına mensup bazı alimlere ve Ebu Hanife, Şafii, Hanbeli, Maliki ve Ebu Yusuf gibi mezhep imamlarına dayandırılmıştır. Ki bunlar arasında da çeşitli ihtilaflar vardır. Aşağıda ayetlerin ana fikriyle bağdaştığını düşündüğümüz değerlendirmeleri, kendi yorumlarımızla birlikte sunacağız[7].
1- İmamlardan bazıları şöyle demişlerdir: Adam karısına; Sen bana annemin sırtı, karnı veya uyluk kemiği gibisin (Yani sırtla sınırlı olması şart değildir) dese zıhar yapmış olur ve kefaret vermesi vacip olur.
Bu çıkarsama kıyas ve amaç itibariyle isabet eder; ancak unutmamak gerekir ki, üzerinde durulan cahiliyye zıhan, sırtla ilgili bir durumdu ve isimlendirmede buradan ileri geliyor.
2- Bazı imamlara göre, bir kimse karısına: Sen bana kızkardeşimin, kızımın, halamın veya teyzemin, (yani mahrem olanlardan birinin) sırtı gibisin, dese zıhar gerçekleşmiş olur, dolayısıyla kefaret vermesi şarttır.
Bazıları ise, ayetin metnini esas alarak zıhann ancak eşin anneye benzetilmesi durumunda gerçekleşeceğini söylemişlerdir. Bu görüş daha isabetli ve ayetin metnine daha uygundur. Bununla beraber, birinci şıktaki görüş kıyas ve hedef açısından doğrudur.
3- Bazılarına göre, zıhar sadece kefaret ödenmesinden önce kadınla cinsel ilişkinin haram olmasına yolaçmaz. Bunun yanında kadının bedeninden her türlü yararlanmanın da haram olmasına neden olur. Bazısı, sadece cinsel birleşmenin haram olacağı görüşündedir. Her iki görüş de isabetli olmakla beraber, biz ikincisini tercih ediyoruz. Çünkü ayet, kefaretten önce sadece ilişkiyi yasaklıyor. İlişki anlamını verdiğimiz temas ise, cinsel birleşmeyi ifade eder. Çünkü Bakara ve Ahzab sûrelerindeki ayetler de, cinsel birleşme "temas (mess)" sözcüğüyle ifade edilmiştir: "Kendilerine el sürmediğiniz (cinsel ilişkiye girmediğiniz) kadınları boşamanızda sizin için bir sakınca yoktur." (Bakara, 236) "Ey iman edenler, mümin kadınları nikahlayıp sonra onlara dokunmadan (cinsel ilişkiye girmeden) boşarsanız, bu durumda sizin için üzerlerine sayacağınız bir iddet yoktur." (Ahzab, 49)
Ne var ki; müfessirler, farklı ifade farzlarına sahip değişik rivayetler aktarmışlardır. Bunların birinde belirtildiğine göre; Seleme b. Sahr el- Beyadi şöyle demiştir: "Ben öyle bir adamım ki, kadınlar karşısında çabuk tahrik olmamdan dolayı başıma gelenler, hiç kimsenin başına gelmemiştir. Bir keresinde Ramazan ayı geldiğinde, karımın oruçluyken beni tahrik edip orucumu bozmasına yol açmasını önlemek için Ramazan ayı çıkıncaya kadar zıhar yaptım. Bir gece benimle konuşuyorken, tahrik oldum ve onunla cinsel ilişkiye girdim. Sabah olunca akrabalarımın yanına gittim ve durumu onlara anlatıp dedim ki: Haydi, beraber Rasulullah'a (s) gidelim. Dediler ki: Hayır, Allah'a andol-sun ki gelmeyiz. Bunun üzerine yalnız başıma gidip olup bitenleri Rasulullah'a anlattım. Sen böyle mi yaptın Ey Seleme? dedi. Ben, iki defa: Evet, ya Rasulullah böyle yaptım ve Allah'ın emrine karşı sabredeceğim. Allah'ın sana emrettiği gibi hükmet dedim. Bir köle azad et" buyurdu. Dedim ki: Seni hak üzere peygamber olarak gönderen Allah'a and olsun ki, karımdan başka azad edeceğim kimse yoktur. Kölelerimin sayfasını kapattım. "İki ay peşpeşe oruç tut" buyurdu. Dedim ki: "Zaten bu olay başıma oruçtan dolayı gelmedi mi?" "Bir ölçek hurmayı altmış yoksula yedir" buyurdu. Dedim ki: Seni hak üzere peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki, biz aç olarak geceledik ve hiç bir yiyeceğimiz yoktur. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Zureykoğulları'ndan toplanan sadakaların başındaki görevliye git, hurmaları sana versin. Götür onlardan bir ölçeği altmış yoksula yedir. Geri kalanını da sen ve ailen yiyin". Oradan ayrıldım ve kavmimin yanına gidip şöyle dedim: Sizin yanınızda darlık ve kötülük gördüm. Rasulullah'ın yanında ise genişlik ve güzel görüş gördüm. O size sadaka vermemi emretti[8]. Bu rivayeti Ebu Davud ve Tirmizi de aktarmışlardır[9]. Konuyla ilgili olarak Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai başka bir hadis te rivayet etmişlerdir. Rivayette deniliyor ki: Adamın biri peygamberimizin yanına geldi ve şöyle dedi: Ya Rasulullah, ben karıma zıhar yaptım, sonra da kefaret ödemeden onunla yattım. Peygamberimiz buyurdu ki: Allah sana merhamet etsin, seni böyle yapmaya zorlayan neydi? De ki: Ayışığında ayağındaki halhalin parla-dığını gördüm. Peygamberimiz buyurdu ki: "Allah'ın yapmanı emrettiği şeyi yerine getirmedikçe ona yaklaşma"[10].
Kendi karısıyla yatmasının haram kılınması uygulamasını geçersiz kılmayı öngür-müştür. Dolayısıyla kefaret, karısına zıhar yapan, böylece onunla yatmayı kendine haram eden adama yönelik bir ceza hükmündedir.
Bununla beraber her iki hadisin atmosferinden anlaşıldığı kadarıyla, kefaret ödemeden önce, zıhar yapılan kadınla yatmak mubah değildir. Dolayısıyla şöyle bir yargı kuralından sözedilebilir. Mahkemenin izninden önce cinsel birleşme mubah değildir. Doğrusu Allah herkesten daha iyi bilir.
4- İmamlardan bazıları kafir veya zımmi kölelerin azad edilmesini caiz görürler. Çünkü ayetin ifadesi mutlaktır. Bazısı ise, bunu caiz görmez. Onlar da yanlışlık sonucu adam öldürmenin kefaretine kıyas yaparlar. Çünkü altmış yoksulun doyurulmasını bir yana bırakırsak, zıhar kefaretiyle yanlışlıkla adam öldürmenin kefareti arasında benzerlik vardır. Yanlışlıkla adam öldürmeyle ilgili ayette de, kölenin mü'min olması kaydı y-er alıyor: "Mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir" (Nisa, 92). Bizce, ikinci görüş daha isabetlidir.
5- İmamlar, zıhar tekrar ettikçe kefaretin de yenileneceği görüşündedirler. Tekrarın bir oturumda gerçekleşmesi durumu başka. Bu değerlendirme yerinde ve doğrudur.
6- İmamların büyük çoğunluğu, kefaret çeşitlerinin sıralamasını dikkate almak gerektiği görüşündedirler. Öncelikle kple azad etmek gerekir. Onu bulamayan iki ay peş-peşe oruç tutmak zorundadır. Bunu da yapamayan altmış yoksulu doyurmakla yükümlüdür. Hiç kuşkusuz bu çıkarsama doğrudur ve ayetlerin metniyle ve ruhuyla bağdaşmaktadır.
Ancak bir mazeretten dolayı sıralamanın ihlal edilebileceğini söyleyenler de vardır. Onlara göre: 1) Köleye ihtiyacı olan veya köleyi satıp ailesinin geçimini sağlamak durumunda olan bir kimse köle azat etmek yerine oruç tutabilir. 2) Açlığa dayanamayan, dolayısıyla iki ay üst üste oruç tutmaya güç yetiremeyen bir kimse, onun yerine yoksullan doyurabilir. 3) Yine yiyeceğe ihtiyacı olan bir kimse de yoksulları doyurmak yerine oruç tutmayı yeğleyebilir. Biz, zor durumda olanlar için yoksulları mubah kılan Kur'an ilkelerine dayanarak böyle bir çıkarsamada da herhangi bir beis görmüyoruz.
7- Bazılarına göre, köle azat etmeye ve peşpeşe iki ay oruç tutmaya güç yetireme-yen, dolayısıyla altmış yoksulu doyurmaya karar veren bir kimsenin, bu işi gerçekleştirmeden karısıyla cinsel ilişkiye girmesi caizdir. Bunu söylerken, son şıkkın, ayette diğer iki şıktan sonra zikredilmiş olmasını gerekçe gösterirler. Bize göre burada bir zorlama sözkonusudur. Kur'an ayetlerinin ruhundan uzaklaşılmıştır. Çünkü yemek yedirmeyi öngören cümle; önceki ifadeye tabidir, ona atfedilmiştir, onun bütünleyici bir unsurudur.
8- Bazıları, iki ay peşpeşe oruç tutmaya başlayan kimsenin, yükümlülüğünü yerine getirmeye başladığı için, oruçlu olduğu günlerin gecelerinde eşiyle yatmasına izin verirler. Ki, birinci görüş için yaptığımız değerlendirme, bunun için de geçerlidir.
9- Tefsircilerin fıkıh imamlarına dayanarak yaptıkları değerlendirmelere göre; zorunlu olan, altmış yoksulun bir gün boyunca, o belde halkının günlük ortalama yiyeceği esas alınarak doyurulmasıdır. Bizce, bu çıkarsama doğrudur. Bazıları, bir yoksulun altmış gün boyunca doyurulmasını caiz görürken, diğer bazısı, Kur'an ayetindeki ifadesinin gözönünde bulundurulmasını şart koşar. Ki bizce bu sonuncusu daha isabetlidir.
Ayetlerde üzerinde durulması ve dikkat çekilmesi gereken hususlar vardır:
a) Kadına yönelik alçaltma ve zulmetme amaçlı bir uygulama ortadan kaldırılmıştır. Bu, Kur'an'ın kadına yönelik olumlu yaklaşımının somut göstergelerinden biridir.
b) Zorunlu kefaret, kölenin özgürlüğüne kavuşması ve yoksula iyilik edilmesi için bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Buna Kur'an değişik yerlerde temas eder ve mü'minleri bu tür ameller işlemeye teşvik eder.
c) Özellikle ilk ayet, Rasulullah (s) zamanındaki müslüman Arap kadınının kişiliğinin güçlü ve etkileyici bir tablosunu yansıtmaktadır. Öyle ki, bu kadın hakkını elde etmek için mücadele ediyor, kendisine yönelik haksızlığı bertaraf etmeye çalışıyor. Nihayet yüce Allah, onun sözleri üzerine, onu korumaya ve hakkını almaya yönelik olarak ayetler indiriyor. Bu, bir dayanaktır. Müslüman kadın buna dayanarak kendini ve hakkını savunabilir. Yöneticiler, bireyler ve kocalar, onun bundan doğan haklarını teslim etmek durumundadırlar. Bu, her zaman ve her yerde kötü muameleye tabi tutulan müslüman kadın için güzel bir örnektir. Buna dayanarak, yöneticilere, bireylere ve kocalara karşı kendini ve haklarım savunması gerekir. Yine bu örnek gösteriyor ki; Müslüman Arap kadını akıllı ve kişilikliydi. Ki böyle bir tavır takınabilmiştir. Bunu destekleyen birçok ayet ve rivayet vardır. Daha önceki bölümlerde buna ilişkin bazı örnekler sunduk.[11]
5- Allah'a ve Rasulü'ne karşı gelenler[12]', kendilerinden öncekilerin tepelendikleri[13]' gibi tepeleneceklerdir. Biz apaçık ayetler indirdik. Kafirler için küçük düşürücü bir azap vardır.
6- Allah, onların hepsini tekrar dirilteceği gün yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah onların yaptıklarını hep zaptetmiştir. Onlar ise O'nu unutmuşlardır. Allah herşeye şahittir.
İki ayette de kullanılan ifadeler açıktır. Allah ve Rasulü'ne karşı gelenler uyanlarak onlardan öncekilerin düştükleri zillete kendilerinin de düşeceği bildirilmiştir. İnsanlar öğüt alsınlar diye Allah ayetlerini açık bir şekilde indirmiştir; ancak kafirler bu öğütten nasiplerini almamaktadırlar.[14]
7- Göklerde ve yerde olanları Allah'ın bildiğini görmedin mi? Üç kişi gizli konuşsa'[15]' mutlaka dördüncüleri O'dur. Beş kişi gizli konuşsa mutlaka altıncıları O'dur. Bundan az da bundan çok da olsalar, nerede bulunsalar mutlaka O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, onlara yaptıklarını haber verir. Çünkü Allah, her şeyi bilendir.
8- Görmedin mi şu adamları ki; gizli gizli konuşmaktan menedildikleri halde yine menedildikleri işe dönüyor ve günah, düşmanlık, Rasul'e isyan hususunda gizli gizli konuşuyorlar. Sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selamlamadığı bir tarzda selamlıyorlar ve kendi içlerinde de: "Bu dediğimizden ötürü Allah bize azab etse ya" diyorlar. Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir. Gidilecek ne kötü bir yerdir orası!
9- Ey inananlar, aranızda gizli konuştuğunuz zaman günah, düşmanlık ve Rasul'e karşı gelme hususunda konuşmayın; iyilik ve takva üzerinde konuşun ve huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkun.
10- Gizli konuşma (fiskos) şeytandandır. (Şeytan insanları bu yola iletir ki) inananlar üzülsünler. Oysa o, Allah'ın izni olmadıkça inananlara hiç bir zarar veremez. Mü'minler Allah'a dayansınlar.
Yahudi Ve Münafıkların Sergilediği Çirkin Tavırlar
Ayetlerdeki ifadeler açık ve nettir. Bu ayetlerde;
1- Her ne kadar insanlar gizleyip saklasalar da Allah'ın, gizli olsun, açık olsun yapılan her şeyi bildiği vurgulanıyor.
2- Gizli toplantılar düzenlemeleri menedildiği halde bir kısım insanların hâlâ bu işte ısrar etmeleri ve günah, düşmanlık ile Rasul'e isyan hususunda bu toplantıları düzenlemeleri şiddetle kınanıyor. Daha sonra isyanları ve edepsizlikleri ile Rasulullah'a Allah'ın selamlamadığı şekilde selam verip edepsizce "söyleyip yaptıklarımızdan dolayı Allah bizi cezalandırsa ya" demeleri anlatılıyor.
3- İhlas ve iman sahibi kimseler böyle olmaktan kaçındırılarak, böylesi toplantılar düzenledikleri zaman aralarında, iyilik ve takva hususunda konuşmaları ve huzuruna toplanacakları Allah'tan sakınmaları teşvik ediliyor.
4- Ve mü'minlere huzur verecek bir hatırlatmada bulunuyor. İnsanlardan bir kısmı günah ve düşmanlıkla dolu gizli toplantılar düzenlediklerinde onlara vesvese verenin şeytan olduğu ve şeytanın bunu mü'minleri üzmek için yaptığı bildiriliyor. Ancak, böylesi toplantılar düzenleyenlerin, Allah'ın izni olmaksızın mü'minlere asla zarar veremeyeceği ve mü'minlerin O'na tevekkül edip dayanmaları gerektiği, mü'minlerin tek dayanağının Allah olduğu tenbih ediliyor.
Anlaşılacağı üzere ayetler yeni bir bölüm oluşturmaktadır. Ancak, önceki iki ayetin bu bölüm için bir giriş mahiyetinde olması düşünülebilir. Şu an tefsir etmeye çalıştığımız ayetlerden ilki, diğer üç ayet için bir başlangıç durumundadır.
Müfessirlere göre[16] ikinci ayet, Nebi (s) ile mü'minlere karşı komplo amacıyla münafıklardan ve yahudilerden bir topluluğun özel toplantılar düzenlemeleri hakkında nazil olmuştur. Münafıklar özellikle cihad ve zorluk zamanlarında bu gibi işler yapıyorlardı. İhlas sahibi mü'minler önlerinden geçtiği zaman münafıklar yüzlerini buruşturuyordu. Bu da mü'minlerin kalbinde bir endişe ve ızdırap meydana getiriyordu. Mü'minler, durumu Rasulullah'a şikayet ettiler. Daha sonra, yahudilerden bazıları Nebi (s)'ye geldiklerinde (es-selamu aleyküm) "Allah'ın selamı üzerine olsun" yerine (es-sâmu aley-küm) "ölüm üzerine olsun" diyorlardı.
Buhari, Müslim ve Tirmizi'nin Ümmü'l Mü'minin Hz. Aişe'den rivayet ettikleri hadiste Hz. Aişe şöyle diyor: "Yahudilerden bir grup Rasulullah'a geldiler ve (es-sâmu aleyküm) "ölüm üzerine olsun" dediler. Ben ne dediklerini farkettim ve "ölüm ve lanet sizin üzerinize olsun" diye karşılık verdim. Bunun üzerine Rasulullah: "Sabırlı ol ey Aişe, Allah bütün işlerde yumuşak olmayı sever" dedi. "Ya Rasulullah ne dediklerini duymadın mı?" dedim. Bunun üzerine Rasulullah: 'Ben de bil mukabele dedim ya' buyurdu". Müslim'in kaydettiği rivayette ise: "Aişe (r) bunu duyunca onlara sebbetti (onları yerdi). Bunun üzerine Rasulullah: "Dur Aişe! Allah sövmeyi de sövülmeyi de sevmez" dedi ve Allah bu ayetleri indirdi.[17]
Yukarıdaki rivayet ve hadislere göre ele aldığımız ikinci ayet, iki kısma ayrılmış ve her iki kısım için ayrı ayrı nüzul sebepleri ortaya çıkmış oluyor. Ancak, bu dört ayet arasındaki sıkı ilgi ayetlerin bir defada indiği kanaatini güçlendiriyor.
Böylece rivayetler ve hadis, ikinci ayeti iki kısma ayırdıkları gibi, her bir kısmın ayrı bir olayla ilgili olarak indiğini ifade etmiş oluyorlar. Oysa dört ayet arasındaki belirgin uyumun gücü, bunların bir kerede indiklerini söylemek durumunda bırakıyor bizi.
Ancak bu, hadis ve rivayetin sahih olmasına engel değildir. Denebilir ki: Rivayet edilen hususların tümü, ayetlerin inişinden önce gerçekleşmiştir. Diğer bir hususta, ikinci ayette belli bir grubun nehyedilmiş olmasıdır. Dolayısıyla günahkarlar sorumluluklarından sıyrılmasınlar diye, ayetlerin dördü uyarma, eleştirme, korkutma, yol gösterme ve sahinleştirme amacıyla inmişlerdir.
Tirmizi tefsir bölümünde Enes'ten bir hadis rivayet eder: Bir yahudi Peygamberimizin bulunduğu yere uğradı ve "es-Samu aleyküm" (ölüm üzerinize olsun) dedi. Orada bulunanlar, normal selamı vermiş gibi ona karşılık verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz: Onun dediğini biliyor musunuz? dedi. Dediler ki: Ey Allah'ın Peygamber'i bize selam verdi. Rasulullah buyurdu ki: Hayır, şöyle şöyle dedi. Onu bana getirin. Adamı getirdiler. Peygamberimiz ona, sen "es-Samu aleyküm" mü dedin? diye sordu. Ehli Ki-tab'tan biri size selam verirse, ona karşılık olarak: "Ve aleyke ma külte" (ve senin üzerine olsun dediğin şey) deyin. "Onlar sana geldikleri zaman, seni Allah'ın selamlamadığı biçimde selamlıyorlar"[18].
Yukarıda sunduğumuz rivayette ve bir çok hadiste, Allah'ın selamlamadığı biçimde Peygamber'i selamlayanların yahudiler oldukları belirtiliyor. Ancak Kur'an'ın ifadesi, günah ve düşmanlık amacıyla gizli toplantılar düzenleyenleri de kapsıyor. Bazı rivayetlerde ise bunlann-münafık, yahudi karışımı bir grup olduğu belirtiliyor. Dolayısıyla, ya ayet, yahudi-münafık karışımı grubun gizli toplantılarını eleştirirken bu olaya da işaret etmiştir. Ya da münafıklar da yahudileri örnek alarak bu iğrenç selamı veriyorlardı.
Eğer, münafıkların da yahudilerle birlikte günah amaçlı toplantılara katıldıklarına ilişkin rivayetler doğruysa, bu demektir ki bu bölüm, Ahzab sûresinde işaret edilen Hendek savaşından ve Kureyşoğulları'nın tepelenmesinden önce inmiştir. Ya da Ahzab sûresinin girişinde de dikkat çektiğimiz gibi, ilgili bölümünün, bundan sonra indiğini gösterir.
Herhâlükârda, ikinci ayette, yahudilerin ve münafıkların Hz. Peygamber (s) ve samimi müminlere karşı takındıkları iğrenç tavır gözler önüne seriliyor. Bu tür tavırlara birçok ayette işaret edilmiş ve bunların bir kaçını da tefsir etmiş bulunuyoruz.
Gerçi ayetler, belli bir olaya özgü olarak inmişlerdir; ancak evrensel nitelikli telkinler, eğitsel ilkeler, sosyal davranış kuralları ve derin etkili öğütler de içermektedir. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:
1- Allah'ın denetimini, her şeyin üzerinde şahit olduğunu unutmamak gerekir.
2- Bundan dolayı, gizli veya açık olarak komplolar düzenlemekten, hileli düzenler kurmaktan, başkalarının başına çoraplar örmekten kaçınmak gerekir.
3- Kuşkulu, gizli toplantılar oturumlar düzenlemek suretiyle toplumu huzursuz edecek, gerecek, kaos ortamına sürükleyecek davranışlardan kaçınmak lazımdır.
4- Özellikle kriz dönemlerinde insanların duygularını, düşüncelerini gözetmek bir zorunluluktur.
5- Azgınlık, günah ve isyan esaslı gizli toplantılar yasaklanıyor ve bunların çirkinliği dile getiriliyor.
6- Selamlaşmada, insanlararası ilişkilerde kuşkulu, elastiki, her yana çekilebilecek sözlerden kaçınmak gerekir.
7- Hakim ve yasal yönetici bütün bunları yasaklamak ve yapanları cezalandırmak yetkisine sahiptir.
8- Mü'min'ler için en ideal örneklik şöyle tasvir ediliyor: "Gizli, şer nitelikli toplantılara katılmamalı, bir toplantıda kendi aralarında fisıldaşmamah, ancak hayır, iyilik ve takvadan söz etmeli, günah ve düşmanlık esaslı davranışlardan kaçınmalı.[19]
11- Ey inananlar size: "Meclislerde yer açın"'[20] dendiği zaman yer açın ki, Allah da size genişlik versin. Size: "Kalkın"'[21]' dendiği zaman da, kalkın ki Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah, yaptıklarınızı haber almaktadır.
Saygı Esastır
Ayetteki ifade açıkça anlaşılıyor. Burada;
1- Meclislerde müslümanlara, başkaları için yer açmaları ve kalkmaları icap ettiği takdirde kalkmaları emrediliyor.
2- Bunu yapanlar övülerek yaptıkları iş güzel görülüyor.
Ayet yeni bir konuya geçmektedir. Müfessirlere göre müslümanlar Nebi (s)'nin etrafında halkalamyor ve O'na yaklaşabilmek için izdiham yaratıyorlardı. Başkaları geldiğinde yer bulamıyor, ayakta bekliyorlardı. Nebi (s) ise, ashabından büyüklere ve Be-dir'de savaşmış kimselere oturanlardan yer vermelerini istiyor, ancak bu onlara ağır geliyordu. Kimse yer vermek istemiyordu. Allah ayet indirdi ta ki, bu şekilde müslümanlar terbiye edilsin ve en güzel davranışı sergilesinler.
Anlaşılacağı üzere, zikrettiğimiz rivayet ayetin mânâ ve mefhumuna uygundur. Belki de, bazı insanlar yer bulamadıkları için kendi aralarında oturup fısıldaşıyor ve gizli şeyler konuşuyorlardı. Bilhassa münafıklar böyle yapıyorlardı. Ayet nazil oldu ve gelenlere yer verilmesi istendi ki münafıkların yer bulamaması yaptıkları bu fiskoslara bahane olmasın.
Eğer bu rivayet sahihse, bu ayetle önceki ayetin ardarda yerleştirilmesinin gerekçesi bellidir demektir. Dolayısıyla bunun, önceki ayetin hemen sonrasına yerleştirilmesi, şayet birlikte nazil olmamışlarsa, bu münasebetten dolayıdır. Herhâlükârda, iki ayet arasında konu itibariyle bir ilişki vardır. Çünkü ikisinin içeriği de müslümanlann terbiyesi ve eğitimiyle ilgilidir. Sırf bundan dolayı, peşpeşe yerleştirilmiş olmaları da mümkündür. Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.
Ayette hitabın mutlak olması, içerdiği eğitsel uyan, nitelikli ve gönüllere su serpme amaçlı ifade ve direktifleri, her uygun koşula uyarlanacak şekilde evrenselleştirmektedir ki, bunun amacı da açıktır.
Ayetin ikinci bölümünde; moral verme, gönüllere su serpme amaçlı ifadenin verdiği mesajın yanı sıra, ilim adamlarının, vakar sahiplerinin önemine yönelik bir işaret de algılamak mümkündür. Dolayısıyla bu sınıfın öncelikliliğine işaret ediliyor. Bundan ayrıca şu evrensel mesajı da çıkarabiliriz: Yüksek bir değere ermek; dış görünüme, meclislerde ve toplantılarda kendini ön plana çıkarmaya bağlı değildir. Güzel ahlak, edepli davranma, akıl ve ilim bunun tek koşuludur.
Müfessirlef bu ayetle ve içerdiği eğitsel amaçlı direktiflerle ilgili olarak çeşitli hadisler rivayet etmişlerdir. Bunlardan biri îbn Ömer'den rivayet edilen şu hadistir: İçinizden hiç kimse, bir başkasını oturduğu yerden kaldırıp yerine oturmasın. Fakat sıkışın ve yer açın[22]. Abdullah b. Mesud'un şöyle dediği rivayet edilir: Rasulullah (s) buyurdu ki: İçinizden biri, Cuma günü kardeşini oturduğu yerden kaldırıp yerine oturmasın. Fakat: Bana yer açın; desin[23]. Ebu Hureyre'den şöyle rivayet edilir: Rasıılullah buyurdu ki: Kimse bir başkasını oturduğu yerden kaldırıp yerine oturmasın. Ancak birbirinize yer açın ki, Allah size açıklık ve genişlik bahşetsin[24]. İmam.Ebu Ubeyd b. Kasım b. Selam, İbn Ömer'den şöyle rivayet eder: Rasulullah (s), bir adamın, başkasının bir ihtiyacından dolayı kalktığında yerine oturmasını yasakladı. Şayet o adam dönerse, diğerine göre, oraya oturmaya daha çok hak sahibidir[25].
Bir adamın bir başkasını yerinden kaldırıp oturmasının yasaklanması ile "kalkın emri verilince, meclislerde oturanların kalkmalarının öngörülmesi arasında bir çelişki yoktur. Bu emir yetkisi büyük ölçüde Peygamberimize (s) bahşedilmiştir ki, düzenli bir oturum sağlanabilsin.
O'ndan sonra da emir yetkisine sahip meşru yöneticiler bu hakkı kullanırlar. İbn Ömer'in rivayet ettiği hadi:, ise, bir ihtiyacından dolayı yerinden kalkıp tekrar dönecek olan birinin yerine otumu'.nır! yasaklığına ilişkindir-
Tefsir bilginleri, bir mecliste oturanların dışarıdan gelen birine saygı amacıyla ayağa kalkmaları ve oturmalarında belli bir düzeni gözetmeleri hususunda çeşitli açıklamalar yapmış ve yukarıda sunduğumuz rivayetlerin dışında başka hadisler de aktarmışlardır. Bunların bir kısmından, birine saygı için ayağa kalkmanın mubah olduğu sonucu çıkarılabilir. Çünkü Peygamberimiz (s) Kııreyşoğullan meselesinde hakemlik yapsın diye çağırdığı Sa'd b. Muaz için Evsliler'in ayağa kalkmalarını istemiş ve: "Efendiniz için ayağa kalkın"[26] demiştir. Diğer bazısında ayağa kalkmanın yasaklğına ilişkin bir sonuç çıkarılabilir. Rivayete göre, birgün Muaviye, İbn Zübeyr ve İbn Amir'in bulunduğu yere uğrar. İbn Amir, onun gelişinden dolayı ayağa kalkar, ancak İbn Zübeyr oturmaya devam eder. Muaviye, İbn Amir'e, otur der. Ben Rasulullah (s)'in şöyle dediğini duydum: Kim insanların kendisi için ayağa kalkmasını isterse, ateşten oturağına hazır olsun. Bir diğer rivayetle: "Kim islerse" yerine ."Kimin hoşuna giderse" ifadesi kullanılmıştır[27]. E-bu Davud ve îbn Mace, Ebu Ernariıe'çbn şöyle rivayet ederler: Rasulullah (s) yanımıza geldi. Bir bastona yaslanmıştı. Onu görünce hepimiz ayağa kalktık. Buyurdu ki: Acemlerin birbirini ululamak için :<yağa kalktık İsa gibi kalkmayın[28]. Tirmizi, Enes'ten şöyle rivayet eder: Hiç kimse, Rasulullah (s) kaclıır onların yarımda sevimli değildi. Buna rağmen O'nu gördüklerinde ayağa kalkmazlardı.. Çünkü O'nun bundan hoşlanmadığını bilirlerdi[29]. Bir rivayette şöyle deniyor: Rasulullah (s) meclisin boşalan en son yerine otururdu. Ancak O'nun oturduğu yer meclisin başı haline gelirdi. Ashab O'nun yanında derecelerine göre otururlardı. Hz. Ebubekir sağında, Hz. Ömer solunda, Hz. Osman ve Hz. Ali de önünde otururlardı. Çünkü ikisi vahiy katipleriydiler[30]. İbn Mesud'dan şöyle rivayet edilir: Rasulullah (s) şöyle derdi: İçinizde ağırbaşlı ve sözü geçen kimseler benim yanımda otursunlar. Onlardan sonra başkaları, onlardan sonra da başkaları, bu konudaki derecelerine göre otursunlar[31]. Buhari, Müslim, Tirmizi ve Nesai, Ebu Vakid'den şöyle rivayet ederler: Birgün Rasulullah (s) mescidde oturmuş, insanlar da çevresinde halka oluşturmuşlardı. O sırada üç kişi çıkageldi. İkisi Rasulullah'a yönelip ayakta dikildi. Sonra biri bir boşluk bulup çömeldi, diğeri ise oturanların arkasına geçip oturdu. Üçüncüsü ise, arkasını dönüp gitti. Rasulullah sohbeti tamamladıktan sonra şöyle buyurdu: Size bu üç adamdan haber vereyim mi? Birisi, Allah'a sığındı. Allah da onu barındırdı. Diğeri mütevazi oldu, yüce Allah da ona lütfetti. Öbürü ise, sırtını dönüp gitti. Allah da ondan yüz çevirdi[32].
Bazıları, birine saygı amacıyla ayağa kalkmanın caiz olup olmayışını ifade birinci hadisle, ikinci ve üçüncü hadisi bir noktada buluşturmak istemiştir. Rasulullah'ın Sa'd b. Muaz için ayağa kalkınmasını emretmesi, özel konjoktürün bir gereğiydi, demişlerdir. Müfessir el-Kasımi İmam İbn Teymiye'nin konuyla ilgili bir fetvasına yer verir ki, son derece isabetli ve yerinde bir fetvadır. İmam İbn Teymiyye, bir yandan yukarıda sunduğumuz hususlara değinir, bir yandan, yolculuktan gelenler için ayağa kalkmanın iyi olacağını belirtir. En önemlisi şu noktaya vurgu yapar: İnsanların geleneğinde, bir yerden gelene saygı için ayağa kalkmak varsa, eğer ayağa kalkmama saygısızlık, aşağılama gibi algılanacaksa ve sünnetin öngördüğü davranış biçimi de bu tür ortamlarda bilinmiyorsa, ayağa kalkmak daha iyidir. Çünkü bu davranış arayı düzeltir, kin ve nefreti ortadan kaldırır. İki fesad baş gösterdiğinde daha küçüğü esas alınarak daha büyüğü . bertaraf edilir. İki salih amelden de küçüğü göz ardı edilerek daha büyüğü uygulanır.
u Müfessirler, ayette "ilim verilenler" ifadesinin geçmesinden dolayı, ilim adamlarının üstünlükleri hususu üzerinde de durmuş, konuya ilişkin olarak çeşitli hadisler rivayet etmişlerdir. Bunlardan biri Ebu Derda'dan rivayet edilen şu hadistir: "Rasulullah'ın (s) şöyle buyurduğunu duydum: Bir kişi ilim elde etmek üzere bir yol tutarsa, yüce Allah onu cennete giden yollardan birine iletir. Melekler kanatlarını, ilim talep edenden duydukları memnunluktan dolayı indirirler. Gökler, yer ve hatta suyun içindeki balık onun için dua eder. Alimin abide üstünlüğü, ondördüncü günündeki dolunayın, diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Alimler Peygamber'in varisleridir. Onlardan dinar ve dirhem miras almadılar. İlim miras aldılar. Kime ilim verilmişse, büyük bir nasip verilmiştir."[33]
Abdullah b. Ömer'den şöyle rivayet edilir: "Bir gün Rasulullah, mescidinde oluşan iki ayn halkının yanından geçti. Birinci halkayı oluşturan insanlar, Allah'a dua ediyor, O'n-dan bir şeyler istiyorlardı. Diğerleri ise ilimde derinleşiyor, fıkhedip başkalarına öğretiyorlardı. Rasulullah: Her iki halkada hayır üzeredir; ancak biri diğerinden daha üstündür. Şunlar Allah'a dua ediyorlar, O'na yakanyor, bir şeyler istiyorlar. Allah dilerse, onlara verir, dilemezse vermez. Ama bunlar fıkıh öğreniyor ve bilmeyenlere öğretiyorlar. Dolayısıyla bunlar onlardan üstündür. Ben bir öğretici olarak gönderildim" buyurdu.[34] Tirmizi, Ebu Hureyre kanalıyla Peygamberimizin şöyle buyurduğunu rivayet eder: Hikmetli her söz mü'min'in yitik malıdır. Onu bulduğu yerde alma hakkına sahiptir. (Bir diğer rivayette: Kim ilim öğrenirse, bu, geçmiş günahlarına kefaret olur)[35]. İbn Ebu Ema-me'den şöyle rivayet edilir: Rasulullah'a biri abid biri de alim iki adamdan sözedildi. Rasulullah: "Alim olanın abid olana üstünlüğü, benim, sizin en düşüğünüze üstünlüğüm gibidir. Melekleri, göklerde ve yerde bulunanlar, hatta yuvasındaki karınca, sudaki balık, insanlara hayırlı şeyler öğreten kimse için salat okurlar, dua ederler"[36].[37]
12- Ey iman edenler! Siz Rasul ile gizli konuşacağınız zaman bu gizli konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şayet bulamazsanız Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Rasulle Gizli Konuşma
Ayetteki ifade açıktır. Burada müslümanlara Peygamber ile herhangi bir konuda oturup gizli konuşmak istediklerinde sadaka vermeleri emrediliyor. Eğer böyle yaparlarsa bunda hayır ve sevap vardır. Bununla nefisleri arınmış olur. Ancak, verecek bir şeyi olmayan fakir mü'minler müstesnadır. Allah gafurdur, rahimdir.
Müfessirlerden gelen rivayetlerden birinde[38] şunlar kaydedilmiştir: İnsanlar Nebi (s)'ye sıkça geliyor ve sorular soruyorlardı. Artık Peygamber için bir sıkıntı oluşturacak düzeye gelmişti. Bu ayeti inzal buyurmak suretiyle Allah (c) Peygamber'in bu sıkıntısını hafifletmek istemiş ve soru sorarak fetva istemelerine karşılık onların sadaka vermelerini emretmiştir. Başka bir rivayette de, zenginler Peygamber meclisinde sıkça bulunuyor fakirlere fırsat kalmıyordu. Allah onların da bu meclislere katılıp beraber olmalarını murad ederek bu ayeti inzal buyurmuştur.
Bu rivayetler makul olmadığı gibi Nebi (s)'ye isnad edilmesi de doğru değildir. Kaldı ki ayetlerin içeriği ile bu rivayetler arasında bir uyum sözkonusu olmadığı gibi rivayetlerin isnadı da sağlam değildir.
Müslümanlardan herhangi birinin Rasulullah'a müracaat ederken sadaka vermesi emredilerek bu vesileyle, özel meselelerinin çözüme kavuşturulması ile birlikte ihtiyaç sahiplerine verilmek ve umumi maslahatlar için kullanılmak üzere sadaka toplanması sağlanmıştır. Başka bir ifadeyle İslam'dan önce Araplar arasında da cari olan hüküm-fetva geleneği devam ettirilmiş oluyor. Ayette bu sadaka olarak isimlendirilmiştir. Çünkü, bunu Rasulullah şahsı için değil umumi ihtiyaçlar ve fakirler için almaktadır. Zaten, Rasulullah'a sadaka yasaklanmıştır[39]. Şeriatta farz olan zekat, sadaka olarak da isimlendirilmiştir.
"Gizli konuştuğunuz zaman" ifadesi özel bir meseleyi veya herhangi bir problemi çözümlemek için fetva istendiğinde bir araya gelip konuşmak anlamındadır. Müfessirler Ali bin Ebi Talib'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "Ey iman edenler siz Rasul ile gizli konuşacağınız zaman..." ayeti nazil olduğunda Nebi (s) bana: "bir dinar nasıl?" dedi. Çoktur dedim. "Pekiyi, yarım dinar?" deyince buna da güçleri yetmez dedim. "Öyleyse ne kadar" deyince, çeyrek dinar dedim. Bunun üzerine Rasulullah: 'Çok cimrisin' dedi"[40] Nitekim Tirmizi'nin rivayet ettiği bu hadiste de sadakanın ne amaçla emredildi-ği anlaşılmaktadır. Allah daha iyi bilir.[41]
13- Gizli konuşmanızdan önce sadaka vermenizden korktunuz mu? Çünkü yapmadınız. Allah da sizi affetti. Artık namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasulü'ne itaat edin. Allah yaptıklarınızı bilmektedir.
14- Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan. Bilerek yalan yere yemin ediyorlar.
15- Allah onlar için çetin bir azap hazırlamıştır. Onlar ne kötü işler yapıyorlar.
16- Yeminlerini kalkan yapıp Allahın yoluna engel oldular. Onlar için küçük düşürücü bir azap vardır.
17- Onların ne malları ne de çocukları kendilerini Allah'a karşı koruyamaz. Onlar ateş halkıdır. Orada sürekli kalacaklardır.
18- Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün, dünyada size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. İyi bilin ki, onlar yalancıdırlar.
19- Şeytan onları kuşatmış, onlara Allah'ı anmayı unutturmuştur. Onlar şeytanın partisidir. Muhakkak ki şeytanın partisi kaybedecektir.
20- Allah'a ve Rasulü'ne düşman olanlar, onlar en alçaklar arasındadırlar.
21- Allah "Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz" diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, galiptir.
13. Ayetin Yorumu
Ayetin dili gayet açıktır. Sırasıyla şu hususları içermektedir:
1- Muhatabın pozisyonunu olumsuzlamayı hedefleyen bir soru. Satır aralarından müslümanlara yönelik bir azar seziliyor. Çünkü önceki ayetin, farz kıldığı sadakayı vermekten ürkmüş ve uygulama esnasında ağır davranmışlardı.
2- Sorumluluklarının hafifletildiği ilan ediliyor. Yüce Allah tevbelerini kabul etmiş, bu davranışlarım affetmiştir. Buna karşılık onlara düşen görev, namaz kılmak, zekat vermek, Allah ve Resulü'ne itaat etmektir.
Tefsir bilginlerinin rivayet ettiğine göre, gizli konuşmadan dolayı sadaka vermek durumunda kalmak müslümanlara ağır gelmiş ve ileri geri konuşmuşlardı. Bu yüzden yukarıdaki ayet inmişti[42].
Sözkonusu rivayet, ayetin atmosferiyle ve anafikriyle bağdaşıyor. Ayetin içeriği ve ifade tarzı az önce işaret ettiğimiz yükümlülüğün hikmetinin dayanağını oluşturmaktadır. Eğer, insanların Peygamber'e daha az başvurmalarını sağlamak veya yoksulların başvurmalarına geniş alan açmak olsaydı maksat, müslümanların azarlanmasına gerek olmazdı. Çünkü bu maksat hasıl olmuştu.
Bu ayet, önceki ayetin içerdiği hükmü yürürlükten kaldırmıştır. Ulemanın çoğunluğu bu görüştedir[43]. Mukatil'den rivayet edildiğine göre, önceki ayetin hükmü on gün yürürlükte kalmış, sonra yürürlükten kaldırılmıştır. Ali b. Ebu Talip ve Katadev el-Kel-bi'den rivayet edildiğine göre, ayetin hükmü ancak bir günün bir saatinde yürürlükte kalmış, sonra kaldırılmıştır[44]. Bu ulemanın çoğunluğunun anlayışına göre, Kur'an hükümlerinden birinin diğerini neshetmesinin, buna karşılık neshedilenin metin olarak Kur'an'daki yerini korumasının tipik bir örneğidir.
Biz bu hususu, Nahl; 100-101. ayetlerin ve Bakara; 106. ayetin tefsiri çerçevesinde ele aldık. Diğer bazıları nesh olayını kabul etmiyorlar ve ayette önceki yükümlülüğün hafifletildiğini söylüyorlar. Dolayısıyla bu konu kişinin isteğine bırakılmıştır[45]. Fakat ilk bakışta da farkedildiği gibi, ayetin ifadesi birinci görüşü destekler niteliktedir. Doğrusunu Allah herkesten daha iyi bilir.
Ayetin, ikinci ayetten sonra, inmiş olması, dolayısıyla hemen arkasına yerleştirilmiş olması ihtimal dahilindedir. Aksi takdirde, bu farz yerleştirme aralarındaki konu birliğinden kaynaklanmış olur.
Ayette, kimi müslümanların, bazı mali ve cihadi yükümlülüklere direniş göstermelerinin, gönülsüz davranışlarının bir tablosu yansıtılıyor. Buna Enfal, Haşr ve Nisa sûrelerinin akışı içinde, ganimetlerin paylaşımı ile ilgili itirazları çerçevesinde de işaret ettik.
Orada söylediklerimizi burada da söylüyor ve şunun altını çiziyoruz: Yeni yükümlülüğü ağırdan alanlar, müslümanların çoğunluğunu oluşturan henüz müslüman olmuş kalabalıklardı. Muhacir ve Ensar'dan oluşan öncüler değil. Onlar ve onlara güzellikle tabi olan müslümanlardan yüce Allah razı olduğunu, onların da kendisinden razı olduklarını vurgulamıştır. Tevbe, 100. ayet bunun en açık ifadesidir. Mekke ve Medine inişli bir çok ayette, onların Allah'ın dini uğrunda kendilerini feda ettikleri, Allah'a ve Rasulü'ne tereddütsüz itaat ettikleri vurgulanmıştır. Çok sayıda rivayette, onların faziletlerine ve samimi inançlarına dikkat çekilmiştir ki, biz bundan önce, çeşitli münasebetlerle bunlara yer verdik. Tevatür düzeyine ulaşmış haberlerde, bütün rabbani ve nebevi emirleri kabulle ve benimseyişle karşıladıkları ifade edilir.
Yasalar ise çoğunluğa yönelik olarak konulur. Aslında bu, genel bir toplumsal tablodur Ve her zaman ve her yerde, benzeri münasebetlerle ortaya çıkabilir. İlahi hikmet, bundan dolayı konulan hükmün değiştirilmesini öngörmüştür.
Kur'an'm sunduğu bu tabloda müslüman yöneticilere, hakimlere ve liderlere yönelik güzel bir örnek vardır. Şayet açık bir Kur'anî nass yoksa ya da günah ve bozgunluk söz-konusu değilse, onların ortama göre hareket etmeleri, konjoktürü gözetmeleri, müslüman çoğunluğun istedikleri şeylerden, öngördükleri yükümlülüklerden ancak zaruri durumlarda vazgeçmeleri gerekir.
Ayetler, onların pratik durumlarını, yalancılar olduklarını belirterek tasvir ediyor. Şeytan onları ablukaya almıştır. Artık şeytanın partisine mensupturlar, onun gözü dönmüş yardakçılarıdırlar. Hüsrana uğramaları kaçınılmazdır. Ayetlerin sonunda ise şu açıklama yer alıyor: "Allah, yolundan başka bir yolu tutanların, O'nun dinine karşı savaş başlatanların üzerine alçaklık damgasını vurmuştur. Zafer eninde, sonunda, kesinlikle Allah ve Rasulü'nün (s) olacaktır".[46]
14-21 Arası Ayetlerin Yorumu
14-21 arasındaki ayetler gayet açıktır. Ayetlerde ne kendilerinden ne de müslümanlardan olmayan bir kavmi dost edinip onlarla anlaşma yapan bir topluluk şiddetle yerilmektedir. Bundan dolayı yerildikleri zaman yalan yere yemin ederler ve böyle bir şeyin olmadığını söylerler.
Ayetler yeni bir bölümü oluşturuyorlar. Rivayete göre, bu ayetler Abdullah b. Nebtel adlı bir münafık hakkında inmiştir. Bu adam Peygamberimizin (s) meclislerine katılıyor, sonra da gidip bu meclislerde konuşulanları yahudilere aktarıyor, onlarla birlikte gammazlığa, sövgülere ve entrikalara katılıyordu. Rasulullah (s) ona bunu sormuş, o da böyle bir şey yapmadığına ilişkin olarak yemin etmişti.
Rivayet, genel olarak ayetlerin içeriğine uygundur. Ancak ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla bu tarz bir eleştiriyle hedeflenenler birden fazlasydı. Bu durum, iniş sebebiyle bir çelişki oluşturmaz. Ancak, bu münafık gibi daha birçok kimsenin bulunduğunu gösterir. Dolayısıyla ilahi hikmet, tümünün şiddetli ve sert bir üslupla uyarılmalarını; Peygamberimize ve mü'minlere zafer ve üstünlük müjdesiyle moral verilmesini öngörmüştür.
Ayetlerde, münafıkların yahudilerle birlik olup komplolar kurmalarına, Rasulullah'a ve mü'minlere eziyet etmelerine, dolaplar çevirmelerine ilişkin çirkin bir mazara, uyan amacıyla gözler önüne seriliyor.
Kanaatimize göre, aralarında bir parça benzerlik olmakla birlikte, burada sergilenen tablo, sûrenin sekizinci ayetinin kapsamında sergilenen tablodan farklıdır.
Bu ayetlerin, bundan önceki ayetlerden sonra inmiş olmaları, bu yüzden hemen sonralarına yerleştirilmiş olmaları muhtemeldir.
Bu ayetler, Ahzab sûresinin kapsamında yer alan Hendek Savaşı'na ve Kureyza-oğullan olayına işaret eden ayetlerden önce veya sonra indiklerine ilişkin bir ipucu konumundadır. Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.
Ayetlerin belli bir zaman diliminde yaşanan bir olguya işaret ettikleri bir gerçektir. Ancak bunlar evrensel nitelikli ahlaki ve sosyal telkinlerdir. Ümmetin ve ulusun düşmanlarıyla birlik yapmayı, ittifak kurmayı, aynı kampta yer almayı yerici mesajlar içermektedir. Böyle yapanlara müsamaha göstermemek gerekir. Onları şiddetle cezalandırmak, bu tür faaliyetlerin önünü almak zorunludur.[47]
22- Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah ve Rasulü-'ne düşman olanlarla dostluk ettiğini görmezsin. Allah onların kalplerine iman yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedi kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar Hizbul-lah'tır. Muhakkak ki başarıya ulaşacak olanlar Hizbullah'tır.
Başarı Allah'ın Taraftarlarınındır
Ayetin dili gayet açıktır. Gerçek imana yönelik son derece etkileyici bir tenzih algılanıyor. Buna göre Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman eden bir topluluğun Allah'a ve Rasulü'ne cehpe alan, O'na ve Rasulü'ne karşı düşmanca bir tutum sergileyen kimselere sevgi beslemeleri mümkün değildir. Onlarla bu tür bir tutum içinde olan kafirler arasında babalık, oğulluk, kardeşlik veya yakın akrabalık gibi güçlü bir bağ olsa da... Bu, aynı zamanda onların önemini vurgulayıcı bir ifadedir. Onlar için bir müjdedir. Yüce Allah samimi inançlanının karşılığını vermiş, kalplerini sarsılmaz imanla doldurmuştur. Yüreklerini, kendinden bir güç ve bir ruhla pekiştirmiştir. Allah onlardan, onlar da Allah'ın ödülünden razı olmuşlardır. İleride onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacak ve orası onların ebedi barınacakları yer olacaktır. Allah'ın hizbi, grubudur onlar. Allah'ın hizbi ise, kesinlikle kurtuluşa ermiştir.
Müfessirler[48] bu ayetin Hz. Ebubekir veya Ebu Ubeyde ya da Mus'ab b. Ömer yahut Ali ve Hamza hakkında indiğine ilişkin değişik ve ihtilaflı rivayetlere yer vermişlerdir. Ki bu mü'minlerin, kafir babalarına ve yakın akrabalarına karşı takındıkları sert tavra dikkat çekilmiştir.
Biz bu rivayetleri ihtiyatla karşılıyoruz. Bizim kanaatimize göre bu ayetle önceki ayetler İrasında güçlü bir bağlantı vardır. Dolayısıyla bu ayet, önceki ayetlere yönelik bir değerlendirme cümlesi konumundadır. Demek isteniyor ki, samimi mü'minler, önceki ayetlerde davranışlarının bir tablosu çizilen münafıklara özgü eylemlerden uzaktırlar.
İniş sebebi her ne olursa olsun, ayetin ifade tarzı, oldukça güçlü, çekici ve ruhun derinliklerine nüfuz edicidir. Yine ayete egemen olan atmosferle birlikte içeriği -önceki ayetlerle aynı hedefe yönelik, karşılaştırmalı bir tablo çizmeye ilişkin olmasının yanısı-ra- derin inançlı, samimi, Allah'ın elçisine yardım edeceğine güvenilen Muhacir ve En-sar'dan seçkin ashaba dikkat çekiyor. Onlar hiç bir maddi ve dünyevi çıkarı, hiç bir akrabalık bağını imanlarına tercih etmemişlerdir. Onlar Allah için, dini için ve Rasulü için kendilerini feda eden serdengeçtilerdir. Bunun yanında ayette, bu saygın, tertemiz, Pey-gamber'in etrafını saran gruba ilişkin göz alıcı aydınlığa sahip etkileyici bir diğer tablo da sergileniyor. Onlar Allah Rasulü'nün yardımcılarıdır. İslam, Allah ve Rasulü'nden sonra birinci derecede onların omuzlarında yükseldi. Tevbe sûresinde yer alan şu ayette onlara işaret ediliyor. "Öne geçen Muhacir ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır" (Tevbe, 100).
Tevbe sûresinde yer alan şu ayet de doğrulara verilen değeri gözler önüne sermektedir: "Ey iman edenler, Allah'tan sakının ve doğrularla birlikte olun" (Tevbe, 119). Peygamber (s) bir hadiste şöyle buyurmuştur: "Ashabım hakkında Allah'tan korkun. Benden sonra onları saldırılarınızın hedefi haline getirmeyin. Kim onaları severse, beni sevdiği için onları sevmiştir. Kim onlara buğzederse, bana buğzettiği için onlara buğzet-miştir. Onlara eziyet eden beni incitir. Beni inciten Allah'ı incitir. Allah'ın ona azaba çarptırmasından korkulur."[49] Bir diğer hadiste şöyle buyuruluyor: "Ashabımdan hiç kimseye sövmeyin. Çünkü herhangi biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse yine de onlardan birinin çeyreği kadar olamaz.[50]
Ayetin ifade tarzı, mutlak olarak Allah ve Rasulü'ne karşı mücadele verenlere sevgi beslemeyi yasaklıyor. Ancak bu tutumuyla ilgili olarak bir tür tedricilikten sözedilebilir. Örneğin Mekke inişli ayetlerde, bir kaç kez, kafir bile olsalar anne ve babaya saygıyı sürdürmenin ve dünyada onlarla iyi geçinmenin gereği vurgulanmış, yalnızca şirk meselesinde onlara itaat edilmemesi istenmiştir. (Bkz. Lokman; 14-15. Ankebut; 8) Bu ayette ise, Allah ve Rasulü'ne karşı çıkan kimse, insanın babası dahi o.lsa ona sevgi bes-lenemeyeceği kesin bir ifadeyle dile getiriliyor. Hiçjcuşkusuz bu tedricilik, Peygamberimiz ve'Muhacirlerle Mekke kafirleri arasındaki mücadelenin kirli bir çatışmaya gelip dayanmasıyla izah edilebilir. Ayrılık fiili bir çatışmanın eşiğine geldi mi, yumuşaklığı, uzlaşmacılığı, kolaylaştırıcılığı veya genel olarak müslümanların ve İslam'ın zararına olacak bir ilişkiyi kaldıramaz olur.
Bu arada, ayetin Ensar'dan bazı kimselere yönelik bir öğüt içermesi de ihtimal dahilindedir. Allah'a ve Rasulü'ne karşı çıkma niteliğine sahip bazı münafık akrabalarıyla ilişkileri bağlamında bir uyarı olmuş olabilir.
Ayete egemen olan atmosfer ve ayetin içeriği, mü'mini her zaman pekiştirici bir ruh ve güçlü bir öğütle desteklemektedir. Allah ve Rasulü'ne içtenlikle inanması gerektiğini vurgulamaktadır. Bir mü'minin düşmanı sevemeyeceğini belirtmekte, hiçbir şekilde Allah'a ve Rasulü'ne cephe alanlarla dostluk kurulamayacağını dile getirmektedir. Bu, mü'minlerin imanlarını, Maşlarını, ilkelerine bağlılık düzeylerini ve inanç sistemlerini benimseyiş derecelerini belirleyen ölümsüz, dakik bir mizandır.[51]
[1] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/
[2] Kocanın karısına 'sen bana anamın sırtı gibisin" demesiydi. Böylece onu kendisine haram kılardı.
[3] Bkz. Taberi, Hazin, Beğavi, Tabresi, ibn Kesir
[4] et-Tac, c. 4, s. 288, tefsir bölümü; Sünen sahipleri, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai.
[5] Bkz. Taberi, Tabresi, Beğavi, ibn Kesir, Hazin, Zemahşeri.
[6] Hazin Tefsiri.
[7] Bkz. Hazin
[8] Hazin'den nakledilen bu parçayı küçük farklılıklarla Beğavi de nakletti.
[9] et-Tac, c. 2, s. 323
[10] A.g.e, s. 322, Zemahşeri ve İbn Kesir bu hadisi küçük farklılıklarla aktarmışlardır. Zemahşeri'de Seleme b. Sahr ismi de geçmektedir. Bu da ikisinin aynı hadis olduğunu gösterir.
[11] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/391-397.
[12] Yuhaddune Karşı gelenler, sınır tanımayanlar.
[13] Kubitu Zelil olup tepelendiler.
[14] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/398.
[15] Necva Gizli konuşma ya da konuşulanları gizleme.
[16] Bkz. Beğavi, Hazin, İbn Kesir, Tabresi.
[17] et-Tac, c. 5, s. 227
[18] et-Tac, c. 4, s. 228-229
[19] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/400-402.
[20] Tefessehu Yer açın, mânâsında.
[21] İnşuzu Kalkın.
[22] İbn Kesir.
[23] İbn Kesir.
[24] İbn Kesir.
[25] Kitabu'l-Emval, s. 86.
[26] ibn Kesir'in aktardığı bu hadisi, Buhar:, Müslim ./o Ebü Davud, Said el-Hudri'den rivayet etmişlerdir. Bkz. et-Tac, c. 5, s. 231
[27] İbn Kesir. Aynı hadisi Ebu Davuci vo Timizi !ivr,yfc! etmiştir. Bkz. et-Tac, c. 5, s. 223
[28] et-Tac, c. 5, s. 232
[29] et-tac, c. 5, s. 232
[30] ibn Kesir, Müslim'den naklen.
[31] ibn Kesir.
[32] İbn Kesir. et-Tac, c. 1, s. 53
[33] Parça Beğavi tefsirinden aktarmadır. Bu hadisi Tirmizi ve Ebu Davud Küçük farklılıklarla rivayet etmişlerdir. Bkz. et-Tac, c. 1, s. 54-55.
[34] Beğavi.
[35] et-Tac, c. 1, s. 55-56
[36] et-Tac, c. 1, s. 55-56
[37] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/
[38] Bkz. Beğavi, Hazin, Zemahşeri, Tabresi.
[39] Buhari ve Müslim, Ebu Hureyre'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Hasan b. Ali sadaka hurmalarından bir hurma aldı ve onu ağzına götürdü. Hz. Peygamber onu engellemek için kötü dedi. Sonra sadaka yemek bize helal değil dedi. et-Tac, c. 3, s. 30
[40] Bkz. İbn Kesir, Beğavi ve bkz. et-Tac, c. 4, s. 229; Şe'ire, altın ölçü birimidir.
[41] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/406-407.
[42] Bkz. Beğavi, Hazin.
[43] Bkz. Taberi, Beğavi, Hazin, ibn Kesir, Tabresi, Zemahşeri.
[44] A.g.e.
[45] Bkz. Kasımi Tefsiri.
[46] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/409-411.
[47] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/410-411.
[48] Bkz. Beğavi, ibn Kesir, Hazin.
[49] Tirmizi.
[50] et-Tac, c. 3, s. 272
[51] İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 6/412-413.
İslami Okul Okulların En Önemlisi