Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Haşr Süresi - Kuran - 059Hasr - 1. Sayfa

HAŞR SÜRESİ 2

Giriş. 2

Benî Nadr'ın Başına Gelenler 2

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 3

Allah'ın Gelmesinden Maksat Nedir?. 3

Meal 3

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 4

Peygamber'în Getirdiğini Alınız. 5

Meal 7

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 7

Ashab-I Kirama Dua Etmek. 7

Meal 8

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri 8


HAŞR SÜRESİ

 

Giriş

 

Medine Dönemfnde nazil olmuştur. 24 ayettir.

Bukai «Bu sureye aynı zamanda Beni Nadr Suresi de denir» diyor. Buhari, İbn Cübeyr'den şöyle rivayet ediyor: «İbn Abbas'a bu surenin adî «Haşr Suresi» dedim. O da bana «Beni Nadr Suresi de» dedi. İbn Hacer «İbn Abbas bu sureye Haşr isminin verilmesi­ni mekruh görmüştür. Çünkü surede zikredilen Haşr'den maksat Kıyamet Günü'ndeki haşr değildir. Buradaki haşr Beni Nadr'in yer. terinden çikanlıp sürgün edilmesidir» dedi.»

Bu sure Medeni'dir. Hicret'ten sonra nazil olmuştur. 24 ayet-tir. 445 kelime, 1912 harfi vardır. Bu surenin Mücadele Suresi'yle ilgisi şu noktalardadır: Allah Mücadele Suresi'nin sonunda «AndoU sun, ben ve benim peygamberlerim galip gelecektir diye yazmışım» diyor. Bu surenin başında «Onların sanmadığı bir yerden kendileri­ne Cenab-ı Hak geldi. Kalplerine korku attı» buyurulmuştur. Mü­cadele Suresi'nin sonunda Allah ve Rasûlü'ne isyan eden müşrikle-rin ve onlara sevgi gösterenlerin haline temas edilmektedir. Bu su-renin başında da Allah ve Rasûlü'ne karşı gelenlerin haline değinil mektedir. Birinci surede münafıkların ve yahudilerin hali zikredil­mektedir. Burada da yahudilerin başına gelen olaylar ve münafık­ların onlara yardımlarının hiçbir fayda sağlamadığından bahsedil­mektedir. [1]

 

Benî Nadr'ın Başına Gelenler

 

Rivayete göre Beni Nadr Kabilesi Hz. Peygamberle şöyle sulhetmişlerdir: «Ne senin lehinde ne de aleyhinde çalışmayacağız». Bedir Günü'nde Hz. Peygamber galip geldiğinde «Tevrat'ta va­sıflandırılan ve hiçbir zaman mağlûp olmayan peygamber budur» dediler.

Müslümanlar Uhud Günü'nde mağlûp olduklarında Beni Nadr Kabilesi şüpheye düştü ve va'dlerinden vazgeçti. Bunun üzerine Ka'b bin Eşref kırk süvariyle beraber Mekke'ye gitti. Kabe'nin ya­nında Kureyşlilerle anlaştılar, yemin ettiler. Cebrail hadiseyi Rasû-lullah'a haber verdi. Rasûlullah da Kâ'b'm öldürülmesini emretti. Kâ'b'ı Muhammed bin Seleme hile yoluyla öldürdü. Hz. Peygamber onlara Amr bin Umeyye ed-Dumri'nin Bi'r-i Maune'den dönüş yap­tığı anda Beni Amr'dan öldürdüğü iki müslümamn diyetini vermek için onlardan yardım istemeye geldiğinde onların ihanetini gördü. Onlar oturdukları duvardan Rasûlullah'm başına bir taş atmak is­tediler. Fakat Allah, Rasûlullah'ı korudu. Kâ'b öldürüldükten bir­kaç ay sonra Rasûlullah onlarla harbetmeyi ve kendilerinin muha­sara altına alınmasını emretti. Bu hadise hicretin dördüncü sene­sinde rebiulevvel ayında oldu. Onlar Medine kenarında ez-Zühre isimli bir köyde oturuyorlardı. Müslümanlar Rasûlullah ile beraber gittiler. Rasûlullah yuları deve tüyünden yapılmış bir merkebin sır-tmdaydı. (Bazı rivayetlerde bir devenin sırtında olduğu söylenmiş, tir.) Onlar muhasaraya giderken Medine'ye vali olarak İbn Ümmi Mektum'u tayin etti. Rasûlullah onların etrafını sardığı zaman hâlâ Kâ'b'm matemini tuttuklarını gördü. Onlar: «Bize mühlet ver. Biz matemimiz için ağlayalım da sonra emrini söyle!» dediler.

Hz. Peygamber «Medine'den çıkın» dedi. Onlar «Ölüm bizim için bundan daha evladır» dediler. Bunun üzerine «savaşın» diye bağırdılar. Bazı rivayetlerde «Hazırlanıp gitmek için Rasûlullah'' tan on gün mühlet istediler.» Münafık Abdullah bin Ubey ve ben­zerleri onlara «Kalelerinizden çıkmayın. Eğer müslümanlar sizin­le savaşırlarsa biz sizinle beraberiz. Size kesinlikle yardım edeceğiz. Eğer kalelerden dışarı çıkarsanız biz de sisinle beraber çıka. tiz. Eğer siz buradan sürgün edilirseniz biz de sizinle beraber olu. ruz)> dediler. Bunun üzerine onlar çarşı ve sokaklarını kuvvetlen­dirdiler, kalelerini tahkim ettiler. Sonra da Rasûlullah'ı hile yo-luyla öldürmek istediler. Dediler ki: «Sen otuz kişi ile çık. Biz de otuz kişiyle çıkalım. Seni dinleyelim. Eğer seni tasdik edersek sa­na iman edelim». Basûl-ü Ekrem dediklerini yaptı. Onlar «altmış kişiyiz, nasıl anlaşabiliriz? Sen üç kişiyle çık. Biz de alimlerimiz, den üç kişiyi gönderelim» dediler. Rasûl-ü Ekrem bunu da yaptı. Onlar hançerlerini yanlarına almışlardı. Feygamber'e ansızın hü­cum etmek istiyorlardı. Onlardan bir kadın, .müslüman olan kar-deşine nasihat haberi gönderdi. Onların gizli maksatlarını haber verdi. O da süratle Rasûlullah'a gelerek haberi kulağına fısıldadı. Hz. Peygamber kendilerine henüz varmamıştı. Ertesi gün peygam­ber askerleriyle, gruplar halinde onlara doğru gitti ve kendilerini muhasara etti. İbn Hişam siretinde «Muhasara altı gün sürmüş­tür» diyor. Bazıları «yirmibir gün sürmüştür» demişlerdir. Allah onların kalbine korku attı. Münafıkların yardımından da ümitleri­ni kestiler. Peygamber'den sulh talebinde bulundular. Peygamber sulh yerine, sürgünü emir buyurdu: «Sürgün edileceksiniz. Her üç hane ancak bir deve yükü eşya götürebilecektir» dedi. Böylece Şam'a, Erih'a ve Ezruhat'a gönderildiler. Bir grup da Hire'ye gi­dip Numan bin Munzir'in yanma sığındılar. Rasûl-ü Ekrem onla­rın mal ve silahlarının hepsini ganimet olarak aldı. Ganimet mal­ları arasında 50 zırh, 50 miğfer, 340 kılıç vardı. İbn Ubey onlara «Benimle beraber kavmimden iki bin kişi vardır. Kavmimin dı­şında daha başkaları da var. Onlarla size yardım edeceğim. Ku-reyza Kabilesi ve sizin müttefiklerinizden olan Gatafan Kabilesi de size yardım edecektir» dedi. Fakat Rasûlullah onları muhasara altı­na aldıktan sonra Kureyza kendilerinden el çekti. İbn Ubey de on­lara yardımcı olmadı. Gatafan'dan da bir ses çıkmadı. Bunun üze­rine birinci ayetten beşinci ayete kadar olan kısım Beni Nadr'ın sürgün hadisesi hakkında nazil oldu. [2]

 

Meal

 

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

1- Göklerde ve yerde olan bütün yaratıklar Allah'ı teşbih ederler. Allah yegâne gâlibtir ve her hükmünde hakimdir.

2- Ehli Kitab'tan kâfir olanları yurtlarından ilk defa top­layıp çıkaran O'dur. Siz onların çıkacaklarını sanmadınız. Onlar dahi kalelerinin Allah'a  (azabına)   mani olacağını sanmışlardı. Hatırlarına gelmeyen bir yerden onlara Allah'ın buyruğu geldi. Allah kalplerine dehşetli bir korku düşürdü. Evlerini kendi elle­riyle ve müminlerin elleriyle harab ediyor, yıkıyorlardı. Ey basi­ret sahipleri! Düşünün de ibret alın!

3- Eğer Allah onlar için sürgünü yazmamış olsaydı onları bu dünyada (öldürmek veya imha etmek ile) başka bir azaba çarptıracaktı. Bununla beraber, onlar için ahirette de ateş azabı vardır. [3]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(1-3) «Göklerde ve yerde olan bütün...»Bu Ayetlerin Tefsiri

Ehli kitaptan olan kâfirlerden maksat.Beni Nadr'dir. Onlar Be­ni Kureyza gibi, Hayber yahudilerinden büyük bir kabiledir. Bu iki kabile için iki kâhin manâsına gelen «eLKahinan» deniliyordu. Çünkü bunlar Harun'un oğlu Kahin'in soyundan gelmekteydiler. Rivayete göre onlar Medine'nin yakınında İsrailoğulları'ndan bir grupla Arap Yarımadası'ndan gelen son peygamberi beklemek için oturuyorlardı.

«Haşr'm evvelimden maksat Şam'a gönderilmelerinin evveli­dir! Yani onlar ilk defa sürgün edildiler, memleketlerinden çıka­rıldılar! Cenab-ı Hak «evvel» kelimesini zikretmekle onlara daha önce herhangi gir sürgün isabet etmediği, Buhtunnasr'm yahudile-ri sürgüne gönderdiği zaman onları göndermediği; çünkü onların yahudilerle beraber olmadığı hakikatine işaret etmektedir. Onların Şam topraklarından Hicaz'a gelmeleri kendi istekleriyledir. Veya böyle bir sürgünle ilk defa karşılaşıyorlardı. Veya onlar Arap Ya-nmadası'ndan Şam'a gönderilen ilk ehli kitap grubudur. [4]

 

Allah'ın Gelmesinden Maksat Nedir?

 

«Allah'ın onlara gelmesin, emrinin, kudretinin onların hiç sanmadiği ve kalplerine hutur etmeyen bir yerde gelmesidir. Veya Ebu Salih'ten, İbn Cüreyc'ten rivayet edildiğine göre onların reisi Kâ"b bin Eşrefin öldürülmesiydi. Çünkü bu onların kuvvetini za­yıf düşürdü, şevketlerini azalttı. Kalplerinden emniyeti kaldırdı.

«Ruub»da.n maksat şiddetli korkudur. Esasen bu kelimenin mânâsı kuvvetle atmak veya uzaktan atmak demektir. Burada «Bi­zim bildiğimiz korku onların kalbine yerleştirildi» anlamındadır.

Onlar ağaçlar ve taşlarla sokakların ağızlarım kapatmak için ayrıca kendileri gittikten sonra müslümanlann orada oturmalarını imkânsız kılmak için evlerini elleriyle yıkıyorlardı. Belki de iste­dikleri bazı aletleri beraberlerinde götürmek istiyorlardı. «Müslü­manlann elleriyle de yıkıldılar» deniliyor. Çünkü müslümanlar da hariçten oraya girmek için onların barikatlarını, sığınaklarını ar-tadan kaldırmak için yıkıyorlardı.

Ey basiret sahipleri! Onların başından geçen bu korkunç olay­lardan ibret alın. Onları küfür ve masiyete götüren şeyleri yap­maktan sakının. Onların hilelerindeki halleri size ibret olsun!

Bu ayetle şer'i kıyasla amelin meşruiyetine istidlal ediliyor. Fakihler «Cenab.ı Hak burada ibret alınmasını emrediyor, O da geçiş ve intikaldir. Yani bir şeyden başka bir şeye geçiş ve intikal demektir. Bu geçiş ve intikal kıyasta da vardır. Çünkü orada asıl

olan hükmü, bir hadiseden^ onun bağlı olduğu başka bir hadiseye nakletmektir. Bunun için dişler hususunda «Onları parmaklarla kıyasla)} denilmiştir. Yani diyetleri eşittir.» derler.

«El-Celae» birisini çıkarmak, sürgün etmek veya vatanından çıkıp sürgün olmak demektir. Cenab-ı Hak «Eğer onlar üzerinde sürgün yazılmadaydı, kesinlikle dünyada onlara azap tattırırdıte» buyurmaktadır. Yani Bedir ve diğer yerlerde olduğu gibi öldürmek suretiyle, onlara da bu azabı tattırırdık. «Ve onlar için ahirette de ateş azabı vardır». Bu muste'nife bir cümledir. Yani onlar dünya azabından kurtuldular, öldürülmediler. Onlara daha ağır gelen bir azapla azaplandılar. O da sürgündür. Onların sürgünü onları ahi ret azabından kurtaramaz! [5]

 

Meal

 

4- Onların sürgün edilmelerinin sebebi, onların Allah'tan ve peygamberden ayrılmış olmalarıydı. Kim Allah'tan ve peygam­berinden ayrılırsa (bilsin ki) kesinlikle Allah'ın cezası şiddetlidir.

5- (Ey müminler kâfirlerin kinini artırmak için)  hurma ağaçlarından kesmeniz veya kökleri üzerinde   dikili bırakmanız hep Allah'ın izniyledir. Bu (O'nun) fasıklan rezil etmesi içindir.

6- (Ey müminler)  onların  (yahudilerin)  mallarından Al­lah'ın peygamberine verdiği fey için siz ne at ne de deve koştur­madınız.  Lâkin  Allah, peygamberlerine  dilediği kimselere karşı üstünlük verir. Allah her şeye kadirdir.

7- Allah'ın o şehir halkından Rasûlü'ne verdiği ganimetler Allah'a, Rasûl'e,    (Rasûl'e)    akrabalığı   bulunanlara,   yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Ki (o servet) içinizden yalnız zen­ginler arasında dolaşan birşey olmasın. Peygamber size ne ver­diyse onu alın. Size neyi yasaklamış ise ondan sakının ve Allah'ın azabından korkun. Çünkü Allah'ın azabı şiddetlidir.

8- Ve (bu ganimet mallar) fakir muhacirlere aittir. O mu­hacirler ki Allah'tan bir fazi ve bir hoşnudluk aramaktadırlar; Allah'a ve peygamberine yardım etmekte iken yurtlarından ve mallarından çıkarılmışlardır. İşte onlar sadıkların tâ kendileridir.

9- Muhacirlerden önce Medine'yi yurt edinenler ve imana sarılan kimseler (ensar) kendilerine hicret edenleri severler. On­lara verilen şeylerden ötürü gönüllerinde   bir   istek duymazlar. Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi, onları kendilerinden üstün tu­tarlar. Kim nefsinin  hırsından korunursa, işte kurtulanlar on­lardır. [6]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(4-9)   «Onların sürgün edilmelerinin sebebi...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Şâkku» fiili düşmanlık yaptı ve emrine muhalefet etti de­mektir. Bunlar da Allah'a düşmanlık yaptılar, emrine muhalif hare­ket ettiler. Ondan dolayı sürgün edildiler.

«Line» Hasan Basri, Mücahid, İbn Zeyd ve Amr ibn Meymun' un dediklerine göre hurma ağacı demektir. Ragıb «Bu kelimenin çoğulu elvan gelir» diyor. Rasûl-ü Ekrem, Beni Nadr Kabilesi'nin «Buveyra» adlı hurmalıklarının, kalelerinin bulunduğu yere gel­diğinde onlann hurmalarının kesilmesini ve yakılmasını emretti. Kaç hurma ağacının kesildiği hususunda ihtilaf vardır. Katade ve Dahhak'a göre altı hurma ağacı kesildi ve yakıldı. Muhammed bin İshak «Bir tek hurma kesildi ve yakıldı» der. Bu iş Rasülullah' in takririnden yani sesini çıkarmamasından hareketle yapılmıştı. Veya onun emriyle yapılmıştı. Onlan zayıf düşürmek veya harp sahasını genişletmek için bu yol seçilmişti. Bu, Beni Nadr kabile­sine çok ağır geldi. Onlar: «Ey Muhammed! Salahı irade eden bir peygamber olduğunu iddia etmiyor musun? Acaba hurmayı kes. mek ve yakmak salahtan mıdır? Allah'tan sana indirilenin içeri, sinde yeryüzünde fesadın daha Ötesi var mıdır?» dediler. Onlann bu sözleri Rasûl-ü Ekrem'e ağır geldi. Müslümanlar da kalben kız­dılar. Hatta ihtilafa düştüler. Bazıları «Allah'ın bize fey olarak ver. diği bu hurmaları kesmeyin» dedi. Bazıları da «Onlan kızdırmak için kesin» dedi. Ayet, «kesmeyin» diyenleri tasdik etti. O ana ka­dar kesilenlerin de helak olduğunu haber verdi. Zira, hurmaların kesilmesi de kesilmemesi de Allah'ın- izniyledir. Allah'ın izni de Peygamber vasıtasıyla bize gelmiştir veya bunlar Cenab-i Hak'ın iradesiyle olmuştur. Bu işe müminleri aziz, fasıklan zelil kılmak üzere Allah tarafından izin verilmişti. Fasıklardan maksat ehli ki. taptan olan kafirlerdir. Ayette zamir yerine fasık kelimesinin ge­tirilmesinden bu hükmün nedeninin fısklan, fasıklıklan olduğu an-laşılmaktadır. Yani hurmalıkların kesilmesi de terkedilmesi de on. lann fasıklıklanndan ileri gelmektedir. Onlar hurmalıklarının ke­silmesi nedeniyle rezil olmuşlardı. Çünkü hurmalarının kesilmesi müslüman düşmanları tarafından gerçekleştirilmişti. Hurmaların ellerinden alınmasına üzülüyorlardı. Hurmaları kesmek de onları üzüyordu. Çünkü böylece hurmalar müslümanlann ellerinde kal­mış olacaktı. Bu hadise müslümanlar ilk defa inerek onlan muha­sara altına aldıklarında meydana geldi. Çünkü Rasûl-ü Ekrem'in harp başında onların hurmalarının kesilmesine izin verdiği va-rid olmuştur. Ayette sadece hurmaların kesilmesinden bahsedili­yor. Yakıldığından bahsedilmiyor. Çünkü yakılmak da bir mânâ­da kesmek demektir. Bu ayet kâfirlerin yurtlarını yıkma-nın, ağaçlarını kesmenin, zirai ürünlerini yakılmasına izin vermenin caiz olduğuna işaret eder. Tabii bu da onlan daha fazla öfkelendirmek, perişan etmek içindir. Fakihlerin sözlerinden çıka­rılan hüküm şudur: Eğer o malların kâfirlerin elinde olduğu bili­niyorsa onlan tahrib etmek, yakmak evladır. Aksi takdirde tahrib etmemek evla olur. Ancak bir maslahat icabı tahrip etmek gereki­yorsa, tahrip edilir.

«Allah'ın onlardan peygamberine verdiği ganimetlere gelin-ce...» ayeti onlara gelen azabın vaki olduğunu beyan ettikten son-ra mallarından almanın açıklanmasına başlamaktır. Yani bu kâ­firlerden (Beni Nadr'dan) alınarak Allah tarafından Peygamber'i-ne verilen ganimet peygamberindir. Yani onlar çekilip gittikten sonra geriye kalan mallar Rasûl-ü Ekrem'e aittir. Allah o mallan peygambere tahvü etmiştir. Ayetten anlaşıldığına göre mallann esasen peygambere ait olması daha uygun idi. Onlann ellerine haksız olarak geçmişti. Cenab-ı Hak bu malları onların ellerinden aldı ve gerçek hak sahibi olan zata teslim etti. Kâfirlerin müslü­manlar için fey olan diğer malları da böyledir. Çünkü Cenab-ı Hak insanlan ibadet için yaratmıştır. Mallan da insanlara Allah'ın ta-atine varsınlar diye vermiştir. O mallann itaat edenlere ait olması daha uygundur. Bunun için meşakkatsiz elde edilen ganimete fey denilmiştir. Zira feyin mânâsı döndü demektir. Bazilan da «Dönen gölgeye benzediğinden dolayı bu mala fey denilmiştir» derler.

Ragıb bazı müfessirlerden naklederek şöyle diyor: «Bu mala fey denilmiştir. O gölge mânâsına olan feye benzetilmiştir. Bu da şu gerçeğe işaret eder: Dünyanın en şerefli nesneleri zail olup gi­den bir gölge mecrasında cereyan eder». Yani bir gün zail olacak­tır.

Beni Nadr muhasarasında müslümanlar hiç at kullanmadık-lan gibi başka binekleri de yoktu. Ancak Rasûl-ü Ekrem bir mer­kebe binerek gelmişti. Diğerleri yayaydı. Çünkü bu yer Medine'ye iki mil mesafedeydi.

Ayet'ten maksat, elde edilenin bir meşakkat neticesi kazanıl-mamasıdır. Önemsenen bir savaş olmamıştır. Bundan dolayı da Hz. Peygamber ensardan birkaç kişiye mal verdi, diğerlerine ver-medi. Muhacirlere vermesine gelince belki de onlann garip olma­sındandır. Onlann gurbetleri sefere çıkmak, cihad etmek yerine kaimdi.

Bazıları «Bu ayet Fedek hakkında inmiştir. Çünkü Beni Nadr muhasara edildiler, savaştılar. Ama Fedekliler savaşmadılar» de­miştir. Fakat bu görüş sahih olarak gelen rivayetlere ters düş­mektedir. Beni Nadr'la olan savaş önemsenmeyen bir savaştı.

«Allah'ın, Rasûlü'ne kasabaların ehlinden fey olarak verdiği mallar Allah'ındır, peygamberindir, akrabalarının, yetimlerin, mis. kin ve yolcularındır», ayeti Allah'ın fey olarak verdiğinin hükmü-nü açıklamaktadır. Tabii bu hüküm, Beni Nadr'dan elde edilen malın hükmü açıklandıktan sonra beyan edildi. Açıklanan bu hü­küm Kadı Ebu Yusuf'un Kitab'ul-Harac adlı kitabında Muhammed bin îshak'tan, Zühri'den ve Hz. Ömer'den rivayet edilmektedir.

«EUKura» kelimesi karye'nin çoğuludur. Köyler ve kasabalar demektir. Bu karyelerden maksat Medine'de bulunan Kureyza ve Nadr mahalleleridir. Fedek ve Hayber'dir. Fedek Medine'den üç günlük uzaklıkta bulunuyordu. Ayrıca Ureyne köyleri kastedilmek­tedir. Allah bunları Peygamber'ine verdi ve Peytgamber'e mahsus olan bu mallarda Peygamber'den başkasına verilen payların da ol­duğunu açıkladı. O da kullarına şefkat etmesi içindir.

îbn Atiyye «Kura ehlinden maksat, Safra, Yenbu ve Vad'il-Kura'nın ehlidir» diyor. Ayrıca orada bulunan ve Ureyne köyleri diye isimlendirilen Arap köyleridir. Bu malın hükmü Beni Nadr Kabilesi'nden alman malın hükmüne muhaliftir. Çünkü Beni Na­dir malının tamamı Rasûlullah'a aittir. Bu malları ise Hz. Peygam­ber diğer ganimet malları gibi taksim etmiştir.

İbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bazıları da «Peygamber, Hudeybiye'de hazır olanlar müstesna, Hayber mallarından hiç kim­seye pay vermemiştir ve Hudeybiye'den geri kalan kimselerin de Hayber'e gelmesini yasaklamıştır. Ancak Cabir bin Abdullah bin Amr el-Ensari müstesnadır» demişlerdir.

«Allah'ın Rasûlü'ne fey olarak verdiklerinden maksat sadece cizye ve haraçtır» diyenler de olmuştur.

«Tâ ki o mallar içinizden yalnız zenginler arasında dolaşma­sın» cümlesi malın taksim edilmesinin nedenim açıklamaktadır.

Ayette geçen «Dule» ya da «Devle» kelimesi, insanın elinde dola­şıp duran zenginlik, refah ve galebe çalmak manasmdadır. Yani mal sadece zenginler arasında dolaşmasın. Veya bu fey aranızda cahiliyet galebesi olmasın. Çünkü cahiliyet döneminde ileri gelen kimseler ganimeti sadece kendilerine tahsis ederlerdi. Bazıları da «Ta ki bu fey özellikle zenginleriniz arasında dolaşıp duran bir şey olmasın demektir» demiştir.

Bu izahın zahirine bakılırsa feyin verildiği halkın bütün kı­sımlarının fakir olması gerekir. Cenab-ı Hak'ın fakir olmaması zaten zaruridir ve ayrıca Allah isminin orada zikredilmesi teberrü-kendir. Yoksa Allah'a bir pay verilmez, kulun pay vermesine muh­taç değildir. Çünkü esasen mülkün maliki O'dur. Rasûlullah'ın da fakir denmekten çok yüce olduğunu biliyoruz. Rasûl-ü Ekrem'e «Fakirlik benim iftiharımdır» şeklinde isnad edilen meşhur hadis asılsızdır. Rasûlullah'a nasıl fakir denilebilir? Halbuki bütün dün­ya Allah katında bir sivrisinek kanadına eşit değildir. Rasûl-ü Ekrem ise Allah katında en sevimli kuldur. Hatta bazı arifler «Pey. gamber'e zahid de denilmez» demişlerdir. Çünkü zahid dünyayı terkeden kişidir. Oysa Rasûl-ü Ekrenİ dünyaya teveccüh etmemiş tir ki onu terketsin. [7]

 

Peygamber'în Getirdiğini Alınız

 

«Peygamber size ne verdiyse onu alın»; yani ganimet malın­dan ne verdiyse onu alın! «Almayın ve çalmayın» dediğini de tu­tunuz. Bu, Hasan Basri'nin yorumudur. Süddi «Feyin malından si­ze ne verdiyse alın, sizi hangisinden alıkoyduysa onu da istemeyin demektir» der. İbn Cüreyc «Benim taatimden peygamberim size ne getirdiyse onu yapın. Yapmayın dediği masiyetten de sakının demektir» der. Maverdi «Bu ayet mum üzerine hamledilir, denil­miştir. Yani Peygamber'in bütün emir ve yasaklarında durum aynıdır. Zira Peygamber ancak salahı, yaran emreder. Sadece fesad olan bir şeyi yasaklar» demiştir.

Mehdevi bu ayet hakkında şunları söylüyor:

«Bu ayet Peygamber'in emrettiği her şeyin Allah'ın emri olma­sını ve bu ayetin ganimetler hakkında nazil olduğunu gerektirir. Binaenaleyh Peygamberin bütün emir ve yasaklan bunun altına girmiş olur».

Abdurrahman bin Zeyd ve İbn Mesud, ihramlı ve sırtında el­bise olan bir kişiyle hac mevsiminde karşılaştı. İbn Mesud O'na «Bu elbiselerini çıkar» dedi. Kişi İbn Mesud'a «Bu hususta Allah' m kitabında bana bir ayet okur musun?» dedi. İbn Mesud da «Evet» dedi ve bu ayeti okudu.

Abdullah bin Muhammed bin Harun el-Firyabi der ki:

«İmam Şafii'den dinledim. Şöyle diyordu: «İstediğinizi bana sorun. Allah'ın Kitabı'ndan ve peygamberimizin sünnetinden size haber vereyim». Ben, İmam Şafii'ye: «İhramlı bir kimsenin eşek arısını öldürmesi hakkında ne dersin?» diye sordum. İmam Şafii: «Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla deyip şöyle devam etti: «Peygamber size ne getirdiyse onu alın. Size yasakladığından da sakının».

Bize Süfyan bin Uyeyne, Abdulmelik bin Umeyr'den, O da İbn Hiraş'tan, O da Huzeyfe bin Numan'dan, O da Rasûlullah'tan riva­yet etmiştir: (Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer'i kastederek) «Benden sonra gelen iki kişiye uyun».

Yine İmam Şafii devam ediyor:

Süfyan bin Üyeyne bize Mis'ar bin Kidam'dan, Kays bin Müslim'den, Tarık bin Şihab'tan O da Hz. Ömer'den şöyle rivayet edi­yor: Hz. Ömer bal ansını öldürmeyi emretmiştir.

Maliki alimleri «İmam Şafii'nin bu cevabı gayet güzeldir. Zira İmam Malik ihram halindeyken bal arısının öldürülmesinin caiz olduğuyla fetva vermiştir ve «burada Hz. Ömer'e uyulur» demiş­tir. Rasûl-ü Ekrem de «Hz. Ömer'e iktida edilmesini» emretti. Ce-nab-ı Hak da Peygamber'in dediklerinin kabul edilmesini emretti. Binaenaleyh bal ve eşek arısının öldürülmesi kitap ve sünnetten alınmıştır. Ayetteki emri «umur»un tekili do «avamirain tekili de olabilir. Zira onun karşıtında «Sizin için nehyetti» ibaresi vardır. Bazı müfessirler «Umurun tekili olursa daha yakın olur. Çünkü ona emretti mânâsına gelen emri ona verdi denilmez. Ancak bu tevil zoraki bir şekilde yapılabilir. Ayetten çıkanlan hükme göre, terkin vadb olması, nehyin tahakkuk etmesine bağlıdır. Orada emir yoktur diye terk yapılmaz. Ne yapılması ne de terkedilmesi emredilen bir şeyin terkedilmesi vacip olmaz.'» dediler.

«Muhacir fakirler» tabiri Hanefilere göre «zevilkurbaamn be­delidir. Yani Rasûlullah'ın yakınları fakir ise onlara fey'den veri. lir, değilse verilmez. Şafiilere göre muhacir fakirler, yetimlerin miskinlerin bedeli olur. Yani. akrabalar ister fakir ister zengin ol­sunlar, onlara fey'den verilir. Yetimler ve miskinler fakir ©iurlar-sa alırlar, aksi takdirde almazlar.

«İşte doğru olanlar onlardır», yani iman davasındaki doğru­lukta kâmil olanlar onlardır. Çünkü onlar iman sahibi olmalarına delâlet eden icraatta bulundular. Mallarından ve vatanlarından iman uğruna ayrıldılar, kovuldular.

Bazıları «İşte her sahada doğru olanlar onlardır» şeklinde ayeti genel olarak yorumlamıştır. Bu da Hz. Ebubekir'in halifeli­ğinin sahih olduğuna delildir denilmiştir. Çünkü bu her sahada doğrulukla vasıflandırılan muhacirler Hz. Ebubekir'e «Allah Rasûlü'nün halifesi» diyorlardı. Allah da onların doğru söylediğine şahitlik ediyor. Öyleyse Ebubekir'in halifeliği hakikatte sabittir. Ancak bu istidlal zayıftır. Zira sahabe icmaıyla —ki bunların ara­sında Hz. Ali de vardır— Hz. Ebubekir'in halifeliği sıhhati böyle bir istidlale muhtaç değildir. Hz. Alî'ye bu hususta takıyye isnad eden şiilere hiçbir muttaki kişi katılmamaktadır.

9. ayette bahsi geçenlerden maksat ensardır. Onlar muhacirler­den önce Medine-i Münevvere'yi vatan edinmiş kimselerdir.

«Yu'sirune» fiili ensarlar muhacirleri nefislerinin önüne alır­lar, helâl olan her sahada böyle yaparlar. Hatta nikahında iki ka­dın bulunan bir ensar, birini boşar, iddeti bittikten sonra bir mu­hacire verirdi.

«Hasasetun» kelimesi ihtiyaç demektir. Yani ev eşyalarından bir şeye muhtaç ise!

«Şuhhe» kelimesi levm, kınama demektir. Yani nefis vermeme noktasında ısrarlıdır. Nefse izafe edlimesi bunun nefsin tabiatı ol­masındandır.

«Buhl» (cimrilik) ise, nefsin menettiğidir. Ragib «Şuh hırs ile beraber olan cimriliktir» der. Hasan Basri «Buhl, elindeki nesne ile cimrilik yapan kişi demektir. Şuh ise halkın elindeki nesneler üzerinde.olur» demiştir.

Abd bin Humeyd ve îbn Cerir, tbn Mesud'dan şöyle rivayet ediyorlar:

Bir kişi Îbn Mesud'a: «Korkarım ki ben helak olmuşumdur» dedi. îbn Mesud bunun sebebini sorunca cevap olarak dedi ki: «Ben Rasûlullah'tan dinledim. Şöyle diyordu: «Kim nefsinin şutu hundan korunursa işte onlar umduklarına erenlerdir» Ben ise şehih bir kişiyim. Neredeyse elimden bîr şey çıkmaz» dedi. İbn Me­sud ona: «Bu şuhh değildir, fakat buna buhl denilir. Allah'ın zik­rettiği şuhh ise senin kardeşinin malını zulmen yemendir» dedi.

Şuhh'u zemmeden birçok hadis vardır. Mesela Hakimi Tir-mizi ve İbn Merduveyh, Enes'ten merfu olarak şöyle rivayet eder­ler: «Şuhh'un İslâm'ı sildiği gibi hiçbir şey İslâm'ı silmemiştir».

İbn Ebi Şeybe ve Nesei, Ebu Hureyre'den merfu olarak şöyle rivayet ediyorlar: «Allah yolunda söylenen bir söz ile cehennem ateşinin dumanı bir arada bulunmaz. İkisi birden bir kulun kal­binde hiçbir zaman barınamazlar. İman ile şuhh da hiçbir zaman bir kulun kalbinde bir araya gelmezler».

Bu hususta daha birçok rivayetler vardır. Fakat şunu bilmek gereklidir. Şuhh'tan. kaçınmak kişinin her şeyini vermesine bağlı değildir. Zira Abd bin Humeyd ve Ziya, Mecma bin Yahya'dan merfu olarak şöyle rivayet ediyorlar: «Zekâtını veren, misafire ye. mek yediren, felaket zamanlarında Ödeme yapan bir kimse şuhh* tan kurtulmuştur». (îbn Merduveyh, Cabir bin Abdullah'tan bunun bir benzerini rivayet eder. İbn Cerir ve Beyhaki, Enes'ten bu mânâ­ya yakın bir söz rivayet eder).

İbn'ul-Munzir, Hz. Ali'den şöyle rivayet ediyor: «Kim malın-nın zekâtını vermişse o nefsinin şuhhundan korunmuştur».[8]

 

Meal

 

10- Onlardan sonra gelenler: «Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde inananlara kar­şı bir kin bırakma. Ey Rabbimiz! Sen çok şefkatli ve çok mer­hametlisin» derler.

11- (Ey Rasûlüm!) Görmez misin şu münafıklık yapanları; ehli kitaptan kâfir olan kardeşlerine şöyle diyorlar: «Yemin ede­riz ki eğer siz yurdunuzdan çıkanhrsanız muhakkak biz de si­zinle beraber çıkarız ve sizin aleyhinize hiçbir zaman kimseye itaat etmeyiz. Eğer size savaş açılırsa kesinlikle size yardım ederiz». Halbuki Allah sahi dük eder ki onlar hakikaten yalancıdırlar!

12- Andolsun ki onlar çıkanlsalar münafıklar onlarla be­raber çıkmazlar. Yir.e andolsun ki onlar savaşa maruz kalırlarsa münafıklar onlara yardım etmezler. Yine andolsun kî eğer yar­dıma kalkışsalar Jahi mutlaka arkalarını çevirirler. Sonra yar­dım olunamazlar da.

13- (Ey nüm in ler)  onların yüreklerinde (bulunan) korku­nuz, Allah'tan (Onun korkusundan) daha şiddetlidir. Çünkü on­lar anlamayan kimselerdir.

14- Onlar toplu bir halde size karşı savaşmazlar. Ancak tah­kim edilmiş yerlerde veya duvarlar arkasında savaşırlar. Arala­rındaki çekişmeleri ise daha şiddetlidir. (Ey Rasûlüm) onlan bir­lik sanırsın. Oysa kalpleri dağınıktır. Bu, onların akıllan ermez bir kavim olmalarından ileri gelmektedir.

15- Halleri, tıpkı kendilerinden biraz önce işlerinin sorum­luluğunu tadanların hali gibidir. Onlar için de pek acıklı bir azap vardır.

16- Ve (iki yüzlülerin durumu)  tıpkı şeytanın hâli gibidir. Çünkü şeytan insana «Kâfir ol!» der. İnsan da kâfir olunca, «Doğ­rusu ben senden uzağım. Çünkü ben Alemlerin Rabbi olan Allah'­tan korkarım» der (ve uzaklaşır). [9]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(10-16)  «Onlardan sonra gelenler...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Onlardan sonra gelenler» diye başlayan ayet ya İslâm kuv­vet bulduktan sonra hicret edenler hakkındadır, onlardan sonraki zamir ilk muhacirlere racidir, veya muhacir ve ensardan ilk hicret edenlerle, sonra hicret edenlerden Kıyamet'e kadar gelen bütün müslümanlar demektir. O vakit bu «gelmekaten maksat vücuda veya imana gelmektir. «Onlardan sonra» zamiri ise hem muhacir­lere hem de ensara racidir. Hz. Ömer'in hutbesi de buna delâlet ediyor. Seleften birçok kimsenin bu mânâya işaret eden konuş­maları vardır. Binaenaleyh ayet bütün müminleri kapsamaktadır. Yani müminin haline en uygun olanı: «Ey Rabbimiz! Bizi affet. Bizden önce iman ile sebkat edip giden kardeşlerimizi affet Bizim kalbimize, iman edenler hakkında herhangi bir hased yerleştir, me!» diye dua etmesidir. [10]

 

Ashab-I Kirama Dua Etmek

 

Ayet evvela sahabilere dua etmeye teşvik etmektedir. İnsan­ları kalplerini onların buğzundan tasfiye etmeye davet etmektedir. Abd bin Humeyd ve bir cemaat Aişe validemizden şöyle rivayet eder: «Onlar Reısûlullah'ın ashabı için af talebinde bulunmakla emrolundular. Fakat sahabilere küfrettiler» dedi ve sonra bu ayeti okudu.

Bir rivayette İbn Ömer bir kişinin Hz. Osman hakkında çirkin sözler sarfettiğini işitti. Onu çağırdı. Ayetleri okuduktan sonra ona gereken ikazları yaptı.

İmam Malik sahabilerden bir kişi hakkında kötü bir sözü olan veya herhangi birisine buğzeden için «Payı yoktur» demiş ve delil olarak bu ayeti ileri sürmüştür. Bu ayette herhangi bir mümine hased etmenin yerilmesi de vardır.

11. ayet kâfirlerle münafıklar arasında cereyan eden yalan söz ve halleri sergilemektedir. Hitap Hz. Peygamber'e veya hitaba ehil olan herkesedir. Ayet, İbn İslıak, İtan'ul-Munzir ve Ebu Nuaym'm İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre içlerinde Abdullah bin Ubey, Bedia bin Malik, Suveyd ve Dais de olduğu halde Beni Avf'tan bir grup hakkında nazil olmuştur. Onlar ayette bahsedilen sözleri giz­lice Beni Nadr'a göndermişlerdi.

«Rahbeten» kelimesi binayı mefulden gelen bir mastardır. Çünkü bu ayetin muhatapları olan müminlerden korkulur, fakat müminler onlardan korkmazlar. Yani münafıkların gizlice sizden olan korkuları zahirde «Biz Allah'tan korkuyoruz» diye açığa vur­dukları korkudan daha şiddetlidir. Zira münafıklar Allah'tan çok şiddetli bir şekilde korktuklarını müslümanlara gösteriyorlardı. Ayetin şöyle yorumlanması da mümkündür: «Onların içlerinde, sizden olan korkuları Allah'tan olan korkularından daha şiddetli­dir. Bunun nedeni onların bir şey anlamayan bir kavim olmaları-dır.» Nerede Allah'ın azametini anlayıp, gereği gibi Allahtan kork­maları! Bunlardan maksat yahudilerdir. Bazıları münafıklar, bazı­ları da her iki grup olduğunu söylemişlerdir.

«Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir» cümlesi mukad­der bir suale cevaptır. Sanki onların bu korkulan zayıflıklanndan ve haddizatında korkaklıklarından mı geliyor diye soruldu da Ce-nab-ı Hak buna «hayır» dedi. Çünkü onlar aralarında çok şiddet­li bir şekilde savaşırlardı. Onların zafiyetleri, korkaklıktan siz müslümanlara nisbetendir ve Allah onların kalplerine korku at­mıştır. Onları dost ve.hep birlikte sanıyorsunuz. Halbuki onların kalpleri darmadağınıktır.

«Şetta» kelimesi şetit'in çoğuludur. Paramparça, darmadağınık manasınadır. Beni Nadr'ın misali tıpkı Bedir ehlinin misali gibi­dir. Mücahid böyle söyler. İbn Abbas'ın dediğine göre, «Beyni Kay-nuka yahudilerinin misali gibidir». Beni Kaynuka, Medine'nin et­rafında yaşayan yahudilerlendi. Rasûl-ü Ekrem hicretten sonra yirmi ayın başında ve bir cumartesi günü şevval ayında savaş açtı. Bu, Beni Nadr Gazvesi'nden önceydi. Çünkü Beni Nadr Gaz­vesi dördüncü hicri senenin Rebi'ul-evvel ayında idi. Rasûlullah

bunları sürgün etmişti.

Münafıkların misali, şeytanın misali gibidir. Şeytan insana küfre kışkırtır, insan kafir olduktan sonra da «Ben senden uza­ğım. Ben Âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım» der. Münafık­lar da Beni Nadr'ı kışkırttılar, savaş kapıya geldikten sonra onları yardımlarından mahrum bıraktılar! [11]

 

Meal

 

17- Onların ikisinin akıbeti (şu oldu): Şüphesiz ki onların ikisi de ebedi kalmak üzere ateştedirler. Bu, zalimlerin cezasıdır!

18- Ey iman edenler! Allah'tan (ona muhalefet etmekten) sakının. Herkes yarın için öne sürdüğüne baksın. Yine Allah'tan sakının. Çünkü Allah yapmakta olduklarınızdan tamamiyle ha­berdardır.

19- sakın o kimseler gibi olmayın ki Allah'ı unutmuşlar, (buna karşılık olarak)  Allah da onların kendilerim kendilerine unutturmuştur. İşte bunlar fasıklann tâ kendisidirler!

20- Cehennem yaranları ile cennet yaranları bir olmaz. Cen­net yaranları olanlar kurtulanların tâ kendisidirler.

21- (Ey Rasûlüm!) Eğer biz Kur'an'i bir dağın üzerine in-dirseydik hiç kuşku yok ki o dağı Allah korkusundan başeğmiş, paramparça olmuş görürdün. Bu misaller yokmu? îşte biz onlan insanlar için getiriyoruz. Umulur ki düşünürler.

22- O öyle bir Allah'tır ki kendisinden başka mabud yok­tur. O gizliyi ve aşikâreyi bilir. O esirgeyendir ve bağışlayandır.

23- O öyle bir Allah'tır ki kendisinden başka mabud yok­tur. O malik (mülk ve saltanatı devamlı olan) dır, Kuddüs (her türlü eksiklik ve ayıplardan uzak) tır. O selam (bütün afet ve ke­derlerden uzak kalan) dır. O mümin  (emniyet veren) dir. O mu-heymin  (herşeyi gözetip koruyan) dır. O aziz (her şeye galip) tir. O Cebbar (kullarının hallerini ve ihtiyaçlarını düzelten) dir. O'nun varlığı çok yücedir. O mütekebbir (azamet ve ululuk sahibi) dir. Allah kâfirlerin koştukları ortaklardan münezzehtir.

24- O el-Halık   (yaratan), el-Bari   (yoktan  meydana  geti­ren), el-Musavvir  (yaptıklarına suret veren)  Allah'tır. En güzel adlar Onundur. Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'nu teş­bih ederler ve O biricik gâlib olandır. Her sözde, işinde hikmet sahibi olandır. [12]

 

Dirayet Ve Rivayet Tefsiri

 

(17-24 )   «Onların ikisinin akıbeti (şu oldu)...» Bu Ayetlerin Tefsiri

«Allah'ı unutmak» onun haklarını unutmaktır, emirlerinin ge­reklerini yerine getirmemektir. Haramlarını irtikâb etmektir. Al­lah bundan dolayı onlara nefislerini unutturdu. Nefislerinin yara­rına olan şeyleri dünyada işlemediler veya Cenab-ı Hak Kıyamet Günü'nde onlara öyle dehşetler gösterecektir ki onlar bu dehşet­ler karşısında kendilerini unutacaklardır.

Eğer biz bu yüce nasihatlann her türlüsünü kapsamakta olan Kur'an'i büyük bir dağın üzerine indirmiş olsaydık müsademeden etkilenmemesine rağmen dağı korkar ve Allah'ın haşyetinden par­çalanmış olarak görürdün. Bu ayet Kur'an'ın şanının yüceliğini temsil ve onun içindeki mevize ve yasakların ne kadar etkili oldu­ğunu belirtmek için getirilmiştir.

Ayetten maksat insanın kınanmasıcUr. Kalbinin katılığında Kur'an okuduğu zaman az korkmasından ve Kur'an'ın içerisindeki emirleri düşünmemesinden dolayıdır. Yani eğer bir dağa (veya bü­yük bir dağa) Cenab-ı Hak akıl verseydi Kur'an da o dağa insey­di, (ona gelseydi), o korkacak ve parçalanacaktı. Bu ayetin tem-sü olduğuna «İşte bu misalleri düşünsünler diye insanlara veri. yoruz» cümlesi delâlet etmektedir. Çünkü bu cümle Kur'an'ın da­ğa ve benzerlerine inmesine işaret etmektedir.

Gayb'ten maksat, herhangi bir mahlûkun imlinin yetişmediği ve asla hissetmediği gaybtır, yani mutlak gaybtır. Şehadet ise mah­lûkun gördüğü nesnelerdir. Gaybın mutlak gayb olması burada in­sanın zihnine ilk gelen ihtimaldir. Üzerindeki eliflam istiğrak için­dir. Medh makamı da bunu iktiza etmektedir. Binaenaleyh gaybın altına, ister vacib olsun ister olmasın, ister mümkün olsun ister olmasın, ister mevcud, ister meçhul / mağdub olsun, ister mümteni, ister mümkün olsun, gaybm her türlüsü dahildir. Bazan gayb belli bir insanın ilminin yetişmediği nesneye denilir. Bu o in­sana göre gaybtır. Yani nisbi bir gayb olur. Muhtemel ki fakihle-rin «Gayb ilmini bildiğini iddia eden kâfir olur» şeklindeki fetva­larından maksatları da budur. Bu bazan şehadet (görülen-hissedi-len) âleminden de olur.

îmam Ebu Caferi Sadık «Gayb olmayan, şehadet olandır» de­miştir. Hasan Basri «Gayb sırdır, şehadet alaniyettir» der. Gayb'm şehadetten Önce zikredilmesi her gaybm ve şehadetin evvela gayb olması, sonra da gaybm hazinelerinden ortaya çıkmasındandır. Ayetin ifade ettiğine göre Cenab-ı Hak bütün malumatın alimidir. Yani gayb ve şehadet alemine ait bilinen ve bilinmeyen ne kadar şey varsa hepsini o bilmektedir.

«O Rahmandır, Rahimdir», yani zatına uygun olan bir rahmet­le merhamet eder. «El Melik»tir; yani emir ve yasaklarla kâinatta tasarruf eder. Veya tasarruf ettiği bütün eşyanın sahibidir. Veya o zattır ki dilediğini aziz, dilediğini zelil eder ve kendisi için zillet bahis konusu değildir. Veya başa getirir, azleder! Kimse onu az-ledemez. tzzet ve sultan sahibidir.

«ELKuddüs» eksiklik ve noksanlık gerektiren şeylerden son derece nezihtir ve uzaktır. Veya o zattır ki bütün vasıflarında ke­mâldedir veya herhangi bir hudutla hudutlanamaz, tasavvur edi­lemez. «Es-Selâm», her eksiklik ve her afetten sağlamdır. Bu keli­me mastardır, Cenab-ı Hak'a sıfat olmuştur. Cübbai «Selâm'm mânâsı kendisinden selamet ümid edilen zattır» der. Bazıları da «Ev-liyalanna selâm verir ve onlar da her korkutucudan emin olurlar demektir» derler. «ElMümin», hem nefsini hem de peygamberle­rini kendisinden naklettikleri hususta tasdik eden demektir. Bu tasdik ya kavi ile yahut da mucizeyi yaratmak suretiyle olur. Veya kullarına en büyük korkudan emniyet veren zattır. Sa'Iebi «Mü­minlerin iman ettikleri hususlarda tasdikleyicisidir demektir» der. «EUMuheymin», her şeyi kontrol eder ve korur demektir. Zemah-şeri «ElMuheymin kelimesi tasgir bildirmez» demiştir. Muberrid «Tasgirdir» diyor. Fakat bu sözü yanlıştır. Çünkü Cenab-ı Haklan isimlerinde tasgir caiz olamaz.

«EUÂziz» her şeye galip demektir. Veya benzeri yoktur, yahut dilediğine azap eder veya âlemlerin sevabı kendisine aittir veya­hut da mertebesinden hiçbir zaman inmez, demektir. «El-Cebbar», o zattır ki halkı istediği istikamete cebreder, zorlar, götürür. îbn Abbas Cebbar'ın tefsiri konusunda «Yücenin tâ kendisidir» der. «El-Mütekebbir»; kibriya ve" azametin doruğunda olandır. Veya ih­tiyaç ve eksikliği gerektiren her şeyden yücedir. «El-Halik», eşyayı hikmetin iktizasına binaen takdir edendir, «ELBari», eşyanm ge­rektirdiği eksiklik ve fazlalıktan beri. olarak eşyayı meydana geti­rendir. Veya eşyanın bir kısmını diğerinden değişik şekillerle ayır-dedendir, «El-Musavvir»; dilediği gibi eşyanın suret ve keyfiyet­lerini varedendir. «En güzel isimler O'nundur»; yani güzel mânâ­lara delâlet eden isimlerin hepsi O'na aittir. Göklerde ve yerde bu­lunan her şey O'nu teşbih eder. Yani mevcudatın tamamı lisanı hal ile O'nu teşbih eder. Çünkü mevcudatın içinde hikmet ve mas­lahatlar vardır ki dille onları saymaya imkân yoktur. Veya Ce­nab-ı Hak onlara konuşan dil verir. Herkese kendisine uygun ol­duğu şekilde lisan verir.

«O aziz ve hakimdir»; yani bütün kemâlatı derleyendir. Zira kemalatın çokluğuna rağmen hepsi kudretin kemâline dönüşür. Bu El-Aziz kelimesinden anlaşılır. Çünkü onu galip ile tefsir ettik. Ayrica ilmin kemâline dönüşür. Bu da hakim sigasıyla anlaşılır. Çün­kü hakîm'in mânası hikmetin gereğini yapan demektir. Bu ayet­lerin büyük bir fazileti vardır. Nitekim birçok rivayet buna delâ­let etmektedir. [13]

HAŞR SURESÎ'NİN SONU

 



[1] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/48.

[2] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/48-50.

[3] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/51.

[4] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/52.

[5] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/52-54.

[6] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/56.

[7] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/57-61.

[8] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/61-65.

[9] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/67.

[10] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/68.

[11] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/68-70.

[12] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/72.

[13] Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 15/73-76.