Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Haşr Sûresi - Kuran - 059Hasr - 5. Sayfa

HAŞR SÛRESİ 4

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 4

Meali: 4

Her  Şey Cenâb-ı Hakk'ı Tesbîh  Ve Tenzih Etmektedir. 4

Anlaşma Ve Andlaşmayı Bozanlara Verilen Ders. 5

Hurmaların Kesilip Yakılması 6

Ayetler Arasında Bağlantı 6

Meali: 6

İniş Sebebi 7

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler. 7

Feyi' Ve Ganimet 8

Sosyal Adalet 8

Sünnete Dayalı Hükümler, Kur'ân Hükümlerinin Uzantısıdır. 9

Muhacirine Yardım.. 9

Ansarın Örnek Hareketi 10

Başkasını Kendi Nefsine Tercîhin Sebep Ve Ana Kaynağı Ne Olabilir?. 10

Şuhh (Aşırı Cimrilik, İhtiras Ve Kıskançlık) 10

Tabiîn-i  Kiram.. 11

Âyetler Arasında Bağlantı 11

Meali: 11

Münafıkla Kâfir Arasında Bir Kardeşlik Bağı Vardır. 12

Münafık, İblis Misali Dönek Ve Kaypaktır. 12

Âyetler Arasında Bağlantı 13

Meali: 13

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler. 13

İslâm İki Hayatı Birden Kucaklar. 13

Âyetler Arasında Bağlantı 14

Meali: 14

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler. 14

Kur'ân Bir Dağ Üzerine İndirilseydi 14

Allah'ın Güzel İsimleri 15

Allah. 15

1-2- er-Rahmân Ve er-Rahîm.. 15

3- el-Melik. 15

4- el-Kuddus. 16

5- es-Selâm.. 16

6- el-Mü'min. 16

7- el-Müheymin. 16

8- el-Aziz. 16

9- el-Cebbar. 16

10- el-Mütekebbir. 16

11, 12, 13-el-Halık, el-Bâriel-Mutasavvır. 17

14- el-Gaffar. 17

15- el-Kahhar. 17

16- el-Vahhab. 17

17- er-Rezzak. 17

18- el-Fettah. 17

19- el-Alim.. 17

20- el-Kâbız. 18

21- el-Bâsıt 18

22- el-Hâfıd. 18

23- er-Râfi 18

24- el-Muizz. 18

25- el-Müzill 18

26- es-Semi' 18

27- el-Basîr. 18

28- el-Hakem.. 18

29- el-Adl 19

30- el-Latîf 19

31- el-Habîr. 19

32- el-Halîm.. 19

33- el-Azîm.. 19

34- el-Gafûr. 19

35- eş-Şekûr. 19

36- el-Aliy. 19

37- el-Kebîr. 20

38- el-Hâfız. 20

39- el-Mukîyt 20

40- el-Hasîb. 20

41-  el-Celîl 20

42- el-Kerîm.. 20

43- er-Rakîb. 20

44- el-Mucîb. 20

45- el-Vâsı' 21

46- el-Hakîm.. 21

47- el-Vedûd. 21

48- el-Mecîd. 21

49-  el-Bâis. 21

50- eş-Şehîd. 21

51- el-Hakk. 21

52- el-Vekîl 22

53, 54- el-Kavıy, ei-Metîn. 22

55-  el-Veliy. 22

56- el-Hamîd. 22

57- el-Muhsî 22

58, 59- el-Mubdi, el-Muîd. 22

60, 61- el-Muhyi, el-Mümit 22

62- el-Hayy. 22

63- el-Kayyum.. 23

64- el-Vâcıd. 23

65- el-Mâcid. 23

66- el-Ahad. 23

67- es-Samed. 23

68, 69- el-Kadir, el-Muktedir. 23

70, 71- el-Mukaddim, el-Muahhir. 23

72, 73- el-Evvel, el-Âhir. 23

74,75- ez-Zâhir,  el-Bâtın. 24

76- el-Berr. 24

77- et-Tevvab. 24

78- el-Müntakım.. 24

79- el-Avf 24

80- er-Reuf 24

81- Melikü'l-Mülk. 24

82, 83- Zülcelâli Ve'l-İkrâm.. 25

84- el-Vâlî 25

85- el-Müteâli 25

86- el-Muksit 25

87- el-Câmi' 25

88,89- el-Ganî, el-Muğnî 25

90- el-Mâni' 25

91, 92- ed-Darr, en-Nâfi' 25

93- en-Nur. 26

94- el-Hâdî 26

95- el-Bedi' 26

96- el-Bâki 26

97- el-Vâris. 26

98- er-Reşîd. 26

99- es-Sabûr. 26


HAŞR SÛRESİ

 

Müfessirlerin hepsine göre, sûrenin tamamı Medine'de inmiştir. [1]

Ay­rıca Buharı ve Müslim'in tesbitine göre, bu sûre bir yahudi kabilesi olan Nadîr Oğullan hakkında inmiştir. [2]

Medine'de köklü bir kabile olan Nadîr Oğulları'nın döneklikleri ve iha­netleri yüzünden toplu halde Medine'den sürülmeleri konu ediliyor ve buna delâlet eden «haşr» kelimesi sûreye isim oluyor.

Âyet sayısı : 24

Kelime » : 445

Harf         » : 1913[3]

Tirmizî'nin Ma'kıl b. Yesar (R.A.)dan yaptığı rivayete göre, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu sûrenin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur: «Kim sa­bahleyin üç defa (euzü billahi's-semii'l-alîmi mine'ş-şeytani'r-re-cîmi dedikten sonra Haşır Sûresi'nin sonundaki üç âyeti okursa, Cenâb-ı Hak ona yetmiş bin meleği müvekkel kılar da o kimse akşamlayınca kadar o melekler onun için duâ ve istiğfar eder ve eğer o kimse o günde ölecek olursa, şehîd olarak ölür. Kim de akşamlayın okursa, aynı şeye mazhar olur.» [4]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Cenâb-ı Hak zat-i uluhiyetini her türlü noksanlıktan, beşeri sıfat­lardan tenzîh ediyor.

2- Allah ve peygamberinin, aynı zamanda dosdoğru imân eden mü'-minlerin din düşmanlarına karşı üstünlük sağlayacakları konu ediliyor.

3- Yahudi olan Nadîr Oğulları'ndan elde edilen ganîmetin taksimi ve sarf yeri belirtiliyor.

4- Sapıtan ve başkalarını da doğru yoldan saptırmaya çalışan mü­nafıkların ve sapıklığı tercîh eden Kitap Ehli'nin tutumları ve karakterleri üzerinde duruluyor.

5- Mü'minlere öğüt vermenin yararına değinilerek bu hususta özen­dirici hükümlere temas ediliyor.

6- Kur'ân-ı Kerîm'in kadri yüceltilerek bu hususta aydınlatıcı bilgi veriliyor.

7- Cenâb-ı Hak kendini Kemal ve Celâl sıfatlarıyla anıyor.[5]

 

Meali:

 

1- Göklerde ne varsa, yerde ne varsa herşey Allah'ı tesbîh ve ten­zih eder. O, çok üstündür, çok güçlüdür; hikmet sahibidir.

2- Kitap ehlinden kâfir olanları, ilk defa toplu halde yurtlarından çı­karan O'dur. Sizler ise, onların çıkarılacaklarını pek sanmamıştınız. Onlar da kalplerinin kendilerini Allah'tan (Onun hükmünden ve azabından) ko­ruyup savunacağını sanmışlardı. Ama Allah(ın azabı) onlara hesaplıyama-dıkları bir cihetten geliverdi de kalplerine korku saldı; (öyle ki) kendi evle­rini ve yurtlarını kendi elleriyle ve mü'minlerin elleriyle yıkmaya koyuldu­lar. Artık siz ey kalp gözü açık akıl sahipleri! İbret alın..

3- Eğer Allah, haklarında sürülüp çıkarılmayı yazmamış olsaydı, şüp­he yok ki, onları bu dünyada azaba uğratacaktı. Âhiret'te ise onlar için Cehennem azabı vardır.

4- Bu böyledir. Çünkü onlar, Allah ve Peygamberine karşı gelip ay­rıldılar. Kim Allah'a karşı gelip (hakk'tan) ayrılırsa, şüphesiz ki, Allah'ın vereceği azap çok şiddetlidir.

5- Ne kadar bir hurma ağacı kestiniz veya kökleri üzerinde ne kadar bir hurma ağacı bıraktınızsa, (bu) Allah'ın izniyle gerçekleşmiştir ve Al­lah'ın, ilâhî sınırı aşan sapıkları rüsvay etmesi içindir.

 

Her  Şey Cenâb-ı Hakk'ı Tesbîh  Ve Tenzih Etmektedir

 

«Göklerde ne varsa, yerde ne varsa her şey Allah'ı tesbîh ve tenzih eder. O, çok üstündür, çok güç­lüdür; hikmet sahibidir.»

Bu konu üzerinde İsrâ Sûresi: 44, Nûr Sûresi: 41, Hadîcl Sûresi: 1. âyetlerin tefsirinde durulmuş ve «tesbîh» in delâlet ettiği sözlük mânası ile Kur'ân'da kasdedilen anlamı açıklanarak bilgi verilmiştir.

Özetliyecek olursak şöyle tarif edebiliriz :

Varlıkta ne varsa belli bir plâna göre yaratılıp, belli bir amaca yönel­tilerek şaşmayan kanunlara bağlanmıştır. Artık o plân ve kanunların kıya­mete kadar değişmesi söz konusu olamaz. O halde canlı varlıklar taşıdık­ları özelliklerine göre, kimi kalp ve diliyle, kimi ilâhî sanatın mükemmelli­ğini yansıtmasıyla, kimi yüklendiği programı kusursuz yerine getirmesiyle Allah'ın varlığına ve birliğine, eşi, ortağı, dengi ve benzeri bulunmadığına

delâlet etmekte ve her varlık, üzerinde derin izleriyle kendini hissettiren ilâhî damgayla Hakk'ın mevcudiyetini natık bulunmaktadır.

Öyle ki, bitkiler yaratıldıkları amaca ve bağlı bulundukları statüye gö­re türlerini bütün özellikleriyle devam ettirmekte ve mutlak anlamda in­sanların hizmetine ve yararına yönelik bir hikmeti yansıtmaktadırlar.

Hayvanlar da insanların birtakım ihtiyacını karşılayacak özellikte ya­ratıldıklarını fısıldamakta ve dünyaya renk ve mana kattıklarını göstermek­tedirler.

Cansız varlıklar ise, boş ve anlamsız; denge, düzen, plân ve program dışı yaratılmadıklarını gözler önüne sermekte; sadece insan oğlunun hiz­metine yönelik bulunduklarını isbatlamaktadırlar.

Böylece gerek her varlık kâinattan bir parça olarak, gerekse her var­lığı meydana getiren elementler ve taşıdıkları atomlar durmadan hareket ederek Hakk'ı tesbîh etmekte ve düzenli hareketiyle mutlak bir hareket ettiren kudretin varlığını lisan-ı hal ile kalp ve kafalara işlemektedir. Çün­kü Cenâb-ı Hak yegâne üstün ve yegâne hikmet sahibidir; O abesle iş­tigâl etmez, yararsız, anlamsız bir şey yaratmaz.[6]

 

Anlaşma Ve Andlaşmayı Bozanlara Verilen Ders

 

«Kitap Ehli'nden kâfir olanları, ilk defa toplu halde yurtlarından çıkaran O'd ur..»

İslâm barış dinidir. Bu ismin «silm» kökünden türetildiğine bakılınca, onun her bakımdan sulh ve selâmetten yana olduğu rahatlıkla anlaşılır. O bakımdan İslâm politik olarak da yapılan anlaşma ve andlaşmalara sadık kalır; karşı taraf ihanete koymadıkça, döneklik yapmadıkça Müslümanlar verdikleri söze bağlı kalıp yaptıkları anlaşmayı bozmazlar.

Medine'de şehir devleti kuran ve yazılı bir anayasa meydana getiren Hz. Muhammed (A.S.) Medine ve çevresindeki Yahudi vatandaşların da haklarını te'minat altına aldı ve onlara kendi inançları çerçevesinde iha­nete yeltenmedikleri sürece barış içinde yaşamalarına imkân tanıdı.

Ne yazık ki Yahudiler sözlerine ve yapılan anlaşmaya sadık kalma­dılar. Kureyş müşrikleriyle ve Medine'deki münafıklarla gizliden işbirliği yapıp İslâm aleyhine birtakım entrikalar çevirmeyi göze aldılar.

İlk hareket Kaynuka Oğullan'na karşı başlatıldı. Sonunda bu kabile mensupları Medine'den çıkartıldı.   Böylece İslâm'a karşı hasmane tavıralıp andlaşmaya bağlı kalmayan ihanet şebekesinin bir kanadı tesirsiz ha­le getirilmiş oldu.

Medine'nin doğusunda yine bir Yahudi Kabile'si olan Nadîr Oğulları, bir süre önce cereyan eden bu olaydan ders ve ibret almayarak sinsi faa­liyetlerini sürdürmeye çalıştılar. Durmadan bir ihanet tuzağı kurmakla meş­gul olup yeni doğan İslâm Devleti'ni yıkmayı plânladılar. Uhud Savaşı'nda Müslümanların parlak bir zafer elde edememeleri bunları büsbütün şımar­tıp cesaretlerini artırdı ve daha hızlı faaliyet göstermelerini kamçıladı.

Siyercilerin tesbitine göre, olaylar şöyle gelişme kaydetmiş ve İslâm lehine bir ortam vücuda getirilmiştir:

— Nadîr Oğulları, günlerce hazırlandılar. Bu sırada Abdullah b. Ubey bunlara iki elçi göndererek: «Yurdunuzdan çıkmayınız. Müstahkem mev-kiinizde kalınız. Benim iki bin adamım var; üstelik daha başka Araplar da var ki bunlar sizinle beraber olurlar ve size dokunulmadan kanlarının son damlasını akıtırlar» dedi. Yahudiler,. Abdullah b. Ubeyy'in gönderdiği bu haber üzerine durup konuştular; fakat içlerinde Abdullah b. Ubeyy'e gü-venmiyenler bulunuyordu. Oünkü Kaynuka Oğullarına da yardım va'dinde bulunmuş, yardımı gösterme sırası gelince yan çizmişti. Sonra Kurayza Oğullan'yla Peygamber (A.S.) arasında andlaşma bulunduğu için onlardan da yardım gelmesi beklenemezdi. Fakat buradan çıkar da Hayber'e yahut daha yakın bir yere giderlerse, hurmalarının olgunlaştığı sırada buraya ge­lirler, hurmalarını toplarlar ve böylece önemli bir şey kaybetmiş olmazlardı.

Yahudilerin ulusu Ahtab oğlu Huyey: «Hayır, dedi, ben yurdumuzdan çıkmayacağımıza, mallarımızı bırakıp gitmiyeceğimize dair Muhammed'e haber göndereceğim. O da elinden ne geliyorsa yapsın. Biz de müstahkem mevkilerimize çekiliriz. Ambarlarımızı azıkla doldururuz. Sokaklarımızı ka­patırız. Zaten bizi bir yıl idare edecek kadar gıdamız var. Suyumuz ke­silmiyor. Muhammed'in ise bizi bir sene muhasaraya takati yok.»

Böylece bunlar da yerlerinde kaldılar ve verilen on günlük va'de için­de çıkıp gitmediler.

Bunun üzerine Müslümanlar silahlanarak hareket ettiler ve Yahudi­lerle yirmi gün ve gece dövüştüler. Müslümanlar bir sokağı veya bir evi aldıkça, Yahudiler bu sokağı veya evi tahrip ederek geriliyor ve diğer bir sokakta muharebeye devam ediyorlardı. Yahudilerin mukavemetini kırmak ve burada kalmakla bir şey kazanamıyacaklarını göstermek için hurmalık­larının  kesilmesi ve yakılması emrolundu.

[7]Yahudiler, Abdullah b. Ubeyy'in yardımını bekledikleri halde bu yar­dımdan eser görülmedi. Araplardan da Yahudileri tutan bir kimse çıkmadı. Bunun üzerine Yahudiler burada kaldıkları ve savaşa devam ettikleri tak­dirde fena bir akıbete uğrayacaklarını anladılar ve bu anlayışın verdiği ümitsizlik içinde Hz. Muhammed'e (A.S.) baş vurarak mallarını, kanlarını, çoluk çocuklarını korumak şartıyla Medine'den çıkıp gideceklerini bildirdi­ler ve iki taraf bu esas üzere anlaştılar. Her üç kişi malını, gıdasını ve lü­zumlu eşyasını bir deve ile taşıyacaktı. Böylece Yahudiler Medine'den çı­kıp gittiler. Onların bir kısmı Hayber'e indi, bir kısmı da Şam sınırındaki Ezriât'a gitti. Müslümanlara birçok ganimetler ve silahlar bırakmışlardı. Silahlar arasında elli kalkan ile üç yüz kırk kılıç bulunuyordu. Sonra onların bıraktıkları topraklar da Müslümanlara kaldı. Fakat bu toprak harp gani­meti sayılmadığı için taksim edilmedi, Tamamı Hz. Peygamber'e {A.S.) ait sayıldı. O da bu toprağı istediği gibi kullanacaktı. Nitekim Hz. Peygamber (A.S.) sözü edilen toprağı ilk muhacirler arasında taksim etti. Bir kısmını da fakir ve yoksullar için ayırdı. Böyleoe Muhacirler, Ansar'ın yardımından müstağni kaldılar ve az da olsa bir servet sahibi oldular. Ansar içinde bu topraktan istifade edenler ise, Ebû Ducâne ile Sehl b. Hunayf (R.A.) idi. Bunlar fakir olduklarını söyledikleri için Hz. Peygamber (A.S.) Muhacir­lere ayırdığı hisselerin bir benzerini bunlara ayırdı. Nadîr Oğullarfndan ise, yalnız iki kişi Müslüman olmuş ve bunların malları kendilerine bırakıl­mıştı.

Nadîr Oğulları'nın Medine'den bu şekilde çıkarılmaları bir muvaffa­kiyetti. Çünkü bunlar Medine içinde bir fesat âmili idiler. Müslümanların başına bir felâket geldikçe münafıkların baş kaldırmalarına sebep oluyor­lardı. Bilhassa Medine'nin dıştan bir taarruza uğraması halinde bunlar Medine içinde de oahilî bir savaşın kopmasında nâzım rol alabilirdi. [8]Nadîr Oğulları'nın bu şekilde Medine'den çıkarılmaları ilgili âyetle belirtil­mekte ve olayın özeti verilmektedir.

Nadîr Oğulları, bu olayda bilerek veya bilmeyerek Allah'a ve Peygam­berine karşı gelip savaşmayı göze alaoak kadar basîretlerini kaybetmiş­lerdi. Çünkü Yahudî itikadına göre, İsrail Oğullan'yla savaşmak isteyen-

lere karşı Allah savaş açar ve aynı zamanda yapılan tercüme hatâlarından kaynaklansa gerek, «İsrail» ismi, «Allah ile güreşen» şeklinde yorumlan­mıştır. Nitekim Tevrat'ta deniliyor ki: «Ve Yakup yalnız başına kaldı ve se­her vakti sökünceye kadar bu adam onunla güreşti. Ve onu yenemediğini görünce, uyluğunun başına dokundu ve onunla güreşirken Yakub'un uy­luk başı incindi. Ve dedi: Bırak gideyim, çünkü seher vakti oluyor. Ve de­di : Beni mübarek kılmadıkça seni bırakmam. Ve ona dedi: Adın nedir? Ve o dedi: Yakub. Ve dedi: Artık sana Yakub değil, ancak İsrail denile­cek; çünkü Allah ile ve insanlarla uğraşıp yendin. Ve Yakub sorup dedi: Rica ederim, adını bildir. Ve dedi: Adımı niçin soruyorsun? Ve orada onu mübarek kıldı. Ve Yakub o yerin adını Peniel koydu; çünkü : Allah'ı yüz yü­ze gördüm ve çanım sağ kaldı. Ve Peniel'i geçtiği zaman, güneş üzerine doğdu ve uyluğu üzerinde aksıyordu. Bunun için bugüne kadar İsrail oğul­ları uyluk başı üzerindeki adalesini yemezler; çünkü Yakub'un uyluk ba­şına kalça adalesine dokundu.» [9]

Belki de bu inanç, İsrail Oğullarının ruhuna işlemiş ve kuşak kuşak sürüp gelmiştir.

Nadîr Oğullan'ndan kalan mal ve arazi, askerin savaşarak elde ettiği ganimet cinsinden olmayıp anlaşma ve barış yoluyla elde edilen «fey1» kap­samına girmektedir. O bakımdan Nadîr Oğullan'ndan kalan mal ve arazi bütünüyle Resûlüllah'ın tasarrufuna bırakılmış, beşte bir (humus) kapsa­mına   alınmamıştır.[10]

 

Hurmaların Kesilip Yakılması

 

Az yukarıda da dip not şeklinde değindiğimiz üzere, Nadîr Oğulları, hem yapılan anlaşmaya sadık kalmamış, hem de ültimatom mahiyetinde kendilerine tanınan süre içinde yerlerini terketmemişlerdi. O yüzden mey­dana gelen vuruşmada daha çok ağaçları siper ediniyorlar, bir sokak el­lerinden çıkınca ikinci sokağı karargâh seçip savaşı sürdürüyorlardı. Gir­diği her yerde, fethettiği her ülkede ağaç kesmeyi, çocukları, kadınları ve savaşa katılmayan din adamlarını öldürmeyi yasaklayan Hz. Muhammed (A.S.) Medine'de tam fitne yuvası haline gelen bu şerri ortadan kaldırmaya azmetmiş bulunuyordu. Yılanın başını bulunduğu deliğinde ezmenin gere­ğine inanan ResûlÜllah (A.S.) başka çare kalmayınca, aldığı ilâhî işaret üzerine onların hurmalarının kesilmesini emretti. Böylece Nadîr Oğullan yapılan kuşatmanın ciddiyetini ve Hz. Muhammed'in (A.S.) bu konuda çok kararlı olduğunu anlamakta gecikmediler ve yerlerini terkedip başka bir ülkeye gitmeye razı oldular.[11]

 

Ayetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Medine'de çiban başı olup İslâm düşmanlarıyla iş birliği yapan ve yakın gelecekte büyük bir tehlike arzedecek olan Nadîr Oğull.an'nın Medine'den çıkarılma olayı -üzerinde duruldu ve Allah'ın bu kuşatmada mü'minlere nasıl yardımda bulunduğuna dikkat çekilerek yön­lendirici bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle» ganimet ve fey' taksiminde âdil davranılmadığını iddia edip bununla Peygamber (A.S.) ve İslâm aleyhinde menfi propaganda yapan münafıklar konu ediliyor ve elde edilen mal ve arazinin taksima-tıyla ilgili aydınlatıcı bilgiler veriliyor. Sonra da Muhacirin ve Ansar'ın gü­zel hallerine değinilerek Cenâb-ı Hakk'ın onlardan yana felah kapısını aç­tığı açıklanıyor.[12]

 

Meali:

 

6- Allah'ın kendi Peygamberine onlardan (alıp verdiği) ganimete kar­şı siz ne at sürdünüz, ne de deve yürüttünüz. Ama Allah, Peygamberini di­lediği kimselerin üzerine gönderip O'na üstünlük sağlar. Allah'ın kudreti her şeye yeter.

7- Allah'ın o (fethedilen) kasabalar halkından Peygamberine ayırdı­ğı ganimet, Allah içindir, Peygamber içindir, O'nun hısımları, yetimler, yok­sullar ve yolda kalmışlar içindir. Tâ ki bu mal içinizden zengin olanlar ara­sında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin. Peygamber size ne verir (ve ne buyurur)sa onu alın. Sizi neden men'ederse ondan sakının. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah'ın azabı şiddetlidir.

8- Ganimet malı, bir de fakir muhacirleredir ki onlar yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar; (onlar sadece) Allah'ın geniş lütuf, bol ihsanını ve hoşnutluğunu arzulamaktadırlar. Allah'a ve Peygamberine yardım eder­ler, işte (imânlarında) sâdık olanlar da bunlardır.

9- Bunlardan önce (Medine'yi) yurt edinip imânı (kalplerine) yerleş­tirenler ise, kendilerine hicret'edip gelenleri severler; onlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir ihtiyaç duymazlar; ihtiyaçları olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Kim de nefsinin aşırı cimrilik, kıskançlık ve ih­tirasından korunursa, işte onlar umduklarına kavuşanlardır.

10- Bunlardan sonra (imânları uğruna hicret edip) gelenler ise, «Ey Rabbımız! Bizi ve bizden önce imân eden kardeşlerimizi bağışla. Kalpleri­mizde imân edenlere karşı kin bırakma. Rabbımız! şüphesiz ki sen çok şefkatli ve çok merhametlisin» (dediler).

 

İniş Sebebi

 

Nadîr Oğulları, her üç kişi kendilerine lâzım olan eşyadan-seçip bir de­veye yüklemek suretiyle geriye kalan mal ve araziyi bırakarak Medine'yi ter-kedince, «Fey» diye anılan mal ve araziye Resûlüllah (A.S.) Efendimiz el koy­du ve bunun hemen hepsini çok perişan halde olan Muhacirlere taksim etti. Ansardan da sadece fakir olduklarını beyân eden iki kişiye belirli hisse ayırıp verdi. Münafıklar bu taksimatı gayr-i âdil görüp menfi propaganda yapmaya başladılar. O sebeple ilgili âyetler indi.

Diğer bir rivayete göre : Nadîr Oğulları Medine'yi terkedince, kalan mal ve arazinin Müslümanlar arasında taksîm edilmesini arzu edenler ço­ğunluktaydı. Ama Resûlüllah (A.S.) Efendimiz aldığı ilâhî işaret üzerine o mal ve araziyi çok perişan halde olan Muhacirlere ve bir de Ansar'dan iki veya üç kişiye taksim etti. Bu yüzden üzülenler oldu. O sebeple de ilgili âyetler indi. [13]

 

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler

 

«Size bir emir verdiğim zaman, gücünüzün yettiğince onu yerine ge­tirin. Sizi neden men'edersem ondan kaçının.» [14]

Hz. Enes (R.A.) anlatıyor:

— Resûlüllah'ın (A.S.) yanında oturuyorduk. Bir ara şöyle buyurdu : «Az sonra cennet ehlinden bir adam sizin yanınıza gelecektir!» Çok geç­meden Ansar'dan olup, aldığı abdestten dolayı sakalından su damlayan ve ayakkabısını sol elinde tutan bir adam çıkageldi. İkinci gün yine Resû­lüllah (A.S.) Efendimiz aynı haberi verdi ve çok geçmeden yine o adam bir önceki günde olduğu gibi çıkageldi. Üçüncü gün yine Resûlüllah (A.S.) aynı şeyi söyledi ve çok geçmeden o adam aynı vaziyette çıkageldi.

Toplantıdan sonra o adamın amelini merak edip öğrenmek isteyen Abdullah b. Ömer (R.A.) onu izledi ve yanına yaklaşarak şöyle dedi:

—  Babamla tartıştık, ben üç gün onun yanına girmiyeceğime yemin ettim. Uygun görürsen üç gün sizde kalmak istiyorum?

Adam ona:

—  Evet, kalabilirsin, dedi. Bunun üzerine Hz. Abdullah (R.A.) üç gece o adamın evinde kalıyor, fakat hiçbir gece onun kalkıp ibâdet ettiğini göre­miyor. Sadece akşam yatağına uzanınca Allah'ı anıyor; tekbîr getirip göz­lerini yumuyor ve fecir doğuncaya kadar uyuyordu. Hz. Abdullah (R.A.) asıl maksadını ona açıklıyor ve fevkalâde bir amelini görmediğini söylüyor. Sonra da ona: «Seni cennet ehlinden kılan amelin nedir?» diye soruyor. O da: «Ya Abdellah! Gördüğün gibi, başka bir amelim yoktur» diycr. Hz. Abdullah {R.A.) ayrılmak üzere iken adam onu çağırıyor ve şöyle diyor: «Gördüğün gibi, fazla bir amelim yok, ancak Müslümanlardan hiçbirine kin beslemem; hiç kimseyi, Allah'ın verdiği hayırdan dolayı kıskanmam.»

Bunun üzerine Hz. Abdullah (R.A.) ona: «İşte bu amelindir ki seni yüksek derecelere eriştirmiştir ve bu amelindir ki herkes ona güç getire­memektedir» diyor ve ayrılıyor. [15]

Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) servetinin tamamını Allah ve Resûlüllah yo­lunda harcayınca, Peygamberimiz (A.S.) ona: «Geriye çocuklarına ne bı­raktın?» diye sordu. O da: «Onlara Allah'ı ve Peygamberini bıraktım» di­ye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber (A.S.) ona: «Allah ve Peygam­beri onlara yeter» diye buyurdu. [16]

Yermuk Savaşı'nda yaralanan ve «su!» diye inleyen Hz. İkrime'ye su ulaştırılınca, bir başkasının «su!» diye inilti sesi işitildi ve Hz. İkrime ge­tirilen suyu içmeyip o yaralı Müslümana ulaştırılmasını söyledi. Suyu ona götürdüklerinde, tam suyu içmek üzere iken bir başkasının «su!» diye inil­tisi işitildi. O ikinci yaralı da suyu içmeyip sesi işitilen yaralı Müslümana ulaştırılmasını söyledi. Derken su o üçüncü kişiye ulaşıncaya kadar öldüğü görüldü. İkinci yaralıya ulaştırılmaya çalışıldı, ama onu da ölmüş bir hal­de buldular. İlk yaralıya ulaştırmak üzere harekete geçtiler, ne yazık ki o da ölmüş bulunuyordu. Böylece suyu taşıyan adam o suyu hiçbirine içi-remeden durup kaldı ve bu manzara karşısında fazlasıyla duygulandı, [17]

«Zulümden sakının; çünkü gerçekten zulüm kıyamet gününde birtakım karanlıklara dönüşecektir. Aşırı hırs, açgözlülük ve cimrilikten de sakının.

Çünkü böylesine açgözlülük ve cimrilik sizden öncekileri helak etmiş ve onları birbirlerinin kanını dökmeye, haram kılınan şeyleri helâl saymaya itmiştir.» [18]

«Aşırı cimrilik, açgözlülük ile imân Müslüman bir adamın kalbinde bir-leşemez.»

[19]«Allah yolunda yükselen toz ile Cehennem dumanı bir kulun içinde ebediyen birleşemez. Aşırı hırs ve cimrilik ile imân da bir kulun kalbinde ebediyen biraraya gelmez.» [20]

 

Feyi' Ve Ganimet

 

Feyi1: Fazla külfete katlanmadan, fazla askerî bir masraf yapmadan; at ve deve kullanmadan yaya gidilip daha çok sulh yoluyla fethedilen yer­de elde edilen mal, nakit ve topraktır.

Ganimet veya nefel: Fey'in aksine fazla külfete katlanıp büyük har­camalar yapılarak, savaşla ilgili imkânları kullanmak suretiyle düşmanı bozguna uğrattıktan veya bir yeri fethettikten sonra elde edilen mai, para ve topraktır. Nitekim Enfal Sûresi'nin baş kısmında bu husus yeterince açıklanmaktadır.

Altıncı âyette konu edilen «fey'» ise, Medine'ye iki mil mesafede olan Yahudi Kabilesi Nadîr Oğulları, Hz. Peygamber (A.S.) tarafından kuşatıl­dıktan sonra yurtlarını terketmek ve her üç kişinin bir deve yükü mal gö­türmesi şartıyla yapılan barış neticesi elde edilen mal, para ve toprakla ilgili bulunmaktadır.

Fey'in ganimetten ayrıldığı başlıca noktalar şunlardır:

1- Ganimetin beşte biri Hz. Peygamber'e (A.S.), Onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara verilmek üzere Allah'a aittir. Beşte dördü ise, savaşa katılan mücâhitlere taksim edilir.

Fey' ise, bütünüyle Hz. Peygamber'in (A.S.) emrine verilir ve O dile­diği şekilde, dilediği yere harcamakta serbesttir.

2- Ganimet, külfetlere katlanılarak elde edilen mal, para ve topraktır.Fey', böyle bir külfete girilmeden barış yoluyla elde edilen mal, nakit ve topraktır.

3- Ganimetin taksim şekli Enfal Sûresi 41. âyetle açıklanmıştır.

Fey' ise, bütünüyle Hz. Peygambere teslim edilir ve O da bunu Allah yolunda ve kendi ihtiyacı uğrunda harcayabildiği gibi, ondan yakınlarına, yani Hâsım ve Abdülmuttalip oğullarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kal­mışlara dağıtabilir.[21]

 

Sosyal Adalet

 

Kur'ân ve Sünnet, malî ibâdetin sarfında, onun her çeşidini toplumun zayıf kesimine tahsis ederken faizsiz borcu, yardımlaşma ve dayanışmayı -din kardeşliği düzeyinde- teşvîk etmekte ve uhrevî mükâfat va'dederek manevî kazancı ön plânda tutmaktadır. Böylece her şeyin maddeyle ölçü-lemiyeceğini ve maddî kazancın tek başına istenilen huzur, güven ve kar­deşliği sağlayamayacağını vurgulamakta; toplum bünyesinde fakirle zen­gin arasındaki mesafeyi kapatmayı, hic değilse kısaltmayı planlamaktadır. Amaç ise, sosyal hayatı bütünleştirip sağlam temele oturtmak; fertle top­lum arasında kopmaz bağın bulunduğunu ve insanın yalnız kendisi için çalışmadığını, topluma vermesi gereken birçok hakların bulunduğunu kalp ve kafalara işlemektir.

Savaşta elde edilen ganimetin beşte birinin Peygamber'e, Ondan son­ra ise İslâm halîfesine ayrılması da bu adaleti gerçekleştirmeye yönelik bir uygulamadır. Zira gerek Hz. Peygamber'e, gerekse Ondan sonra İslâm halîfesine ayrılan bu beşte bir hisse, yine toplumun zayıf kesimine har­canmakta ve servetin sınırlı bir kesimin elinde dönüp dolaşmasını önle­mektedir.

Anlaşma ve barış yoluyla elde edilen fey'in tamamının Peygamber'in {A.S.) emrine verilmesi de bu gayeye yönelik bir diğer uygulama olarak belirlenmiştir.

Böylece İslâm, ibadetiyle, ticaretiyle, savaş ve barışıyla ye her çeşit muamelât ve ukubatıyla sosyal adaleti, güven ve huzuru; toplum yapısında denge ve düzeni kurmanın esas ve prensiplerini kendinde taşıyan Cenâb-ı Hakk'ın son mesajı olarak bulunuyor.

İlgili yedinci âyette, İslâm'ın bu benzersiz ve kusursuz yönü açıklana­rak şu aydınlatıcı bilgi hikmetiyle verilmektedir:

«Tâ ki bu mal içinizden zengin olanlar arasında elden ele dolaşan bir servet haline gelmesin.»

Câhiliyet devrinde ganimet ve yağmalanan malların dörtte biri kabi­lenin söz sahibi nüfuzlu kişilerine ayrılır, geriye kalanı savaş ve yağmacılığa katılanlara taksim edilirdi. Böylece savaşamıyanlar, yağmacılık yap­mayanlar, dullar, yetimler ve miskinler mahrum edilirdi.

İslâmiyet diğer kötü âdetleri yıkıp kaldırdığı gibi, bu gayr-i âdil taksi­matı da yasakladı ve yukarıda açıklandığı üzere, gerek fey', gerekse ga­nimetten Allah yolunda hizmet edenlere, Peygamber'in muhtaç yakınları­na, yetimlere, miskinlere ve yolda kalmışlara geniş çapta hisse verilip mal ve mülkün sadece zenginler elinde dolaşan bir servet olmasını önle­yerek sosyal adaletten yana en köklü hükmü koymuş oldu. Ganimetin beş­te biri bu cihete sarfed il irken, fey'in tamamı tahsis edilmiştir.[22]

 

Sünnete Dayalı Hükümler, Kur'ân Hükümlerinin Uzantısıdır

 

«Peygamber size ne verir (ve ne buyururjsa onu alın. Sizi neden men'e-derse ondan sakının. Allah'tan korkun. Şüphesiz kî Allah'ın azabı şiddet­lidir.»

Necm Sûresi'nde de belirtildiği gibi, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz ken­di hevesine göre konuşmaz ve hüküm vermezdi. Onun emir ve nehiyleri; tavsiye özelliğindeki bütün sözleri; helâl-haram; mekrûh-müstehab ile il­gili bütün beyânları ilâhî vahye ve işarete dayanırdı.

Fey' konusuyla ilgili âyet, bu yönüyle özellik arzediyorsa da umum ifâde etmektedir. O nedenle ilim adamlarımız bu âyeti şöyle yorumlamış­lardır :

a) Peygamber (A.S.) size ganimetten ne verirse onu alınız. Sizi neyi almaktan men'ediyorsa ondan  kaçının.

b) Size fey' malından ne verip ayırıyorsa onu alın; vermediğini iste­meyin veya hak sahibi olduğunuzu iddia etmeyin. Çünkü O, sadece ilâhî adalete göre taksimat yapmaktadır.

c) Peygamber (A.S.) size, bana ibâdet ve taât hususunda neyi em­rederse, onu işleyip yerine getirin. Sizi ne gibi günah ve-isyandan men'e-derse ondan uzaklasın.

d) Peygamber (A.S.) size ne verir, ne emrederse, onu alıp itaat edin. Sizi neden men'ederse ondan kaçının.

Nitekim el-Mehdevî diyor ki: «Bu âyetlerle. Peygamber (A.S.) Efendimiz'in emrettiği her şeyin Allah'ın emirleri cümlesinden olduğunun ge­reği ortaya çıkmış oluyor.»

Bu konuda Yezîd b. Rumân ile Katade'nin : «Fey' âyetinin hükmü En-fal Sûresi'ndeki ganîmet taksimiyle ilgili âyetle kaldırılmıştır» sözü, ilim çevresinde pek itibar görmemiştir.

İmam Şafiî ise, savaşsız olarak kâfirlerden alınan malın beş sehim olarak belirleneceğini, bundan dört sehmin Peygamber (A.S.) Efendimiz'e ayrılacağını; geriye kalan bir sehmin de beş kısma ayrılıp bir sehmi yine Resûlüllah'a tahsis edileceğini, bir sehmi Onun yakın hısımlarına (Hâşim ve Muttalib oğullarına), bir sehmi yetimlere, bir sehmi miskinlere ve bir sehmi de yolda kalmışlara verileceğini söylemiştir.

Yine bu imama göre : Hz. Peygamber'in vefatından sonra elde edilen fey'den Ona ayrılanı, serhadlarda nöbet tutan mücahitlere dağıtılır. Diğer bir kavline göre ise, Müslümanların mesalihinden yana harcanır. [23]

 

Muhacirine Yardım

 

İslâmiyeti tek kurtuluş yolu seçip Resûlüllah'ı (A.S.) gönüller sultanı kabul eden; Allah adına, O'nun rızasına mazhar olma inancıyla o pey­gamberi kendilerine imam ve rehber seçen; Kur'ân'ı baş tacı edinip ondaki hükümlere kayıtsız, şartsız bağlanan Mekkeli muhacirler, bu uğurda feda­kârlığın en büyüğünü, sadakatin en üstününü, teslimiyetin bütün yönlerini gösterip kendilerini her şeyleriyle Allah yoluna adamışlardı. Sonunda Al­lah ve din uğrunda yurtlarını ve yakınlarını terkedip Medine'ye hicreti ca­na minnet, kalbe rahmet, ruha gıda saydılar. Ansar, yani Medineli mü'-minler ise, ülkelerine hicret edip gelen bu kardeşlerine en sıcak ve anlamlı ilgiyi gösterip zaman zaman onları kendi nefislerine tercih etme faziletini her vesileyle ortaya koydular.

Çok tehlikeli bir ihanet şebekesi haline gelen yerli Yahudilerden Na-dîr Oğullan, Medine dışına çıkartılınca, kalan ganîmet veya fey' malından Muhacirine verilmesi emrediliyor. Zira bu bir savaş ve büyük çapta bir askerî harekat değildi; külfetsiz bir kuşatma ve sonra da anlaşma ve barış yoluyla sağlanan bir servet idi. Ansar'dan sadece iki veya üç fakire, geriye kalanının tamamı Mekkeli Muhacirîn'e dağıtılmıştır. Böyle bir taksimatı gayr-i âdil görüp İslâmiyeti ve dolayısıyla Hz. Peygamber'i (A.S.) yıprat­mak isteyen münafıklar boş durmayıp Medineli mü'minleri kışkırtmaya ça­lıştılar. Cenâb-i Hak ilgili âyeti indirerek onların bu yıpratma gayretlerini

te'sirsiz kıldı. Böylece Medineli mü'minler de tam teslimiyet havası içinde Allah ve Peygamberinin taksimatına rıza göstererek münafıkları sustur­dular.

Kur'ân ilgili âyetle, sözü edilen fey'in Muhacirîn'e, şu beş vasıflardan dolayı verildiğini övgüyle açıklamaktadır:

1- Allah'ın geniş lûtfuna, bol ihsanına ve hoşnutluğuna erişmek uğ­runa yurtlarından çıkarıldılar.

2- Taşınır, taşınmaz mallarını bu maksatla feda edip her şeylerini bırakarak Medine'ye hicret ettiler.

3-4- Allah'ın dinine yardım ettiler; Hz. Peygamberi (A.S.) destekle­diler.

Gerek imânlarında, gerekse hizmet ve yardımlarında Hak rızasını tercîhte büyük bir sadakat gösterdiler.[24]

 

Ansarın Örnek Hareketi

 

Din ve vicdan hürriyeti uğruna kendi öz yurtları olan Mekke'den hicret eden cefakâr muhacirleri -din kardeşliği çerçevesinde- bağrına basıp on­ları bir bakıma mallarına ortak edecek kadar fedakârlık, cömertlik ve fa-zîletin en üst derecede grafiğini çizen Medineli mü'minler bu meziyetleri sebebiyle «Ansar» ismine lâyık görülmüşlerdir. Cenâb-ı Hak 9. âyetle bun­ların o seçkin vasfını ve müstesna özelliklerini şöyle açıklamaktadır:

1-Daha önce Medine'yi yurt edinip Hz. Muhammed'in (A.S.) zuhu-ruyla imân ve irfanı gönüllerine silinmemesiye nakşetmişlerdir.

2- Yurtlarına hicret eden din kardeşlerini  imânlarındaki sadakatin bütün heyecanıyla sevip barındırmışlardır.

3- Kendi ihtiyaçları olsa bile bu din kardeşlerine yardımda bulunmak suretiyle onları kendi nefislerine tercîh etmişlerdir.

Nefislerinin aşırı cimrilik, hırs ve ihtirasını yenip kendilerini imân ve kardeşlik duygularıyla doğruya, iyiye ve güzele yönlendirmişlerdir.[25]

 

Başkasını Kendi Nefsine Tercîhin Sebep Ve Ana Kaynağı Ne Olabilir?

 

Dünyevî hazlarda ve menfaatlerde başkasını kendine tercihin sebep ve kaynağı, mü'minin dinî hazlara erişip imânın yakîn derecesine yükselmesi; aynı zamanda Allah'a ve Peygamberine karşı aşırı sevgi beşlemesi; meşakkate karşı dayanma gücünü kendi ruhunda bulmasıdır.

İşte Ansar'ın dinî nazlarının ve din kardeşlerini kendi nefislerine ter­cîh sebebinin kaynağı bu irfana erişmeleridir.

Kendi nefsinin arzularını ön plânda tutup yalnız kendisi için çalışıp kazanan kişilerden böylesine bir fedakârlık ve âlicenaplık el betteki bekle­nemez. Zira insanın maddeye aşırı tutkusu onu maddenin kulu ve kölesi haline getirir ve ona ulaşmak için her türlü kuralı çiğnemekte bir sakınca görmez. Allah'a dosdoğru imân ise, insanı bu esaret ve kölelikten kurta­rıp insanlığın hizmetine sevkeder ve her türlü fedakârlığı, yardımlaşmayı, zayıfları korumayı ilham eder ve toplumun kopmaz bir parçası olduğunu en anlamlı şekilde öğretir.

Tarihî bir misâl:

İkinci halîfe Hz. Ömer (R.A.), Resûlüllah'ın (A.S.) vefatından sonra as-hab-ı kiramın ileri gelenlerinin dünyaya karşı eğilimlerini, fakirlere karşı ilgi seviyelerini ölçmek için 400 dinarı bir keseye koyup hizmetçisine verdi ve şöyle talimatta bulundu : «Bunu Ebû Ubeyde b. Cerrah'a götürüp be­nim tarafımdan hediye olduğunu söyle ve kendisine teslim ettikten sonra bir süre orada oyalan da bu dinarları ne yapacağına dikkat et!»

Hizmetçi aldığı emri aynen yerine getirdi. Ebû Ubeyde (R.A.) hediyeyi alıp Hz. Ömer için duâ etti ve arkasından hemen cariyesini çağırdı. Çev­resindeki fakirlerin listesini ona uzatarak şu emri verdi: «Bu parayı al ve listede belirlendiği üzere adı geçen fakir ailelere dağıt.» Ebû Ubeyde (R.A.) birtakım ihtiyaçlarına rağmen, o 400 dinardan kendine bir şey ayırmadı, daha çok muhtaç olanları tercîh etme faziletini gösterdi. Hizmetçi de görüp tesbit ettiklerini gelip Hz. Ömer'e (R.A.) anlattı. Az sonra o yine bir 400 dinar veya dirhem bir keseye koyup hizmetçisine verdi ve: «Bunu Muâz b. Cebel'e götür, benim hediyem olduğunu söyle ve ne yapacağını tesbite çalış» diye emretti. O da, yani Muâz b. Cebel de aldığı bu parayı -kendi ihtiyacına rağmen- olduğu gibi fakir ve muhtaçlara dağıttı. Eşi dayana­madı ve şöyle demek zorunda kaldı: «Vallahi biz de fakiriz ve bu paraya çok muhtacız!» diyerek Hz. Muâz'ı bir bakıma kınadı. O sırada kesede sa­dece iki dinar veya dirhem kalmıştı, onu da sızlanan eşine verdi. Hizmetçi yine gördüklerini gelip Hz. Ömer'e (R.A.) anlattı. Bunun üzerine halîfe faz­lasıyla sevindi ve: «Vallahi bunlar birbirinden gelme din kardeşleridirler» diyerek gözleri yaşla doldu.

İkinci bir misâl:              ,

Emevî halîfelerinden Muaviye b. Ebî Süfyan, Hz. Aişe Validemize (R.A.) harçlık olarak 10.000 dinar gönderdi. Mü'minlerin anası o gün oruçluydu; evinde ise yiyecek adına bir şey yoktu. Akşama varmadan bu paranın tamamını fakirlere dağıttı. Kendisine hizmet eden kadın üzülerek huzuruna çıktı ve: «Ey mü'minlerin anası! Paranın tamamını dağıttınız. Oysa akşa­ma iftar yemeğiniz bile yok!» deyince, Hz. Aişe.{R.A.) tebesüm etti ve şöy­le dedi: «Bunu daha önce hatırlatsaydın ya.» [26]

 

Şuhh (Aşırı Cimrilik, İhtiras Ve Kıskançlık)

 

(Kim de nefsinin aşırı cimrilik,kıskançlık ve ihtirasından korunursa, işte onlar umduklarına kavuşanlar­dır.»

Aşırı cimrilik, kıskançlık ve ihtiras şeklinde çevirisini yaptığımız «şuhh» kavramı üzerinde hayli durulmuş ve az farklı yorumlar yapılmıştır. Onları şöyle özetleyebiliriz:

a) Cimrilik anlamına gelip «buhl»  ile eşanlamlıdır.

b) Aşırı cimrilik demektir.

c) Hırs düzeyinde olan cimriliktir.

d) Daha çok zekât ödeme hususunda nefsinin hırsına kapılıp muh­taçlara vermekte tereddüt etmek veya zekâtın bir kısmını vermemek anla­mına gelir. Farz olan malî ibâdeti nefsinin ihtirasına feda eden kimse hakkında böyle bir kelimenin kullanıldığı da çok yaygındır. Daha önceki kavimlerin bu yüzden helak olanları da zaman zaman misâl verilmek sure­tiyle aç gözlüler uyarılmaktadır.

e) İbn Mesûd'a (R.A.) göre: Başkasının yardımına engel olma duy­gusunun belirmesi ve yine başkasına ait malın haksız yere yenmesi de «şuhh» olarak vasıflanır.

Bunun için Resûlüllah (A.S.)  Efendimiz: «Allahım! Nefsimin şuhhun-dan, onun israf ve vesvesesinden sana sığınırım» diye dua ederdi.[27]

 

Tabiîn-i  Kiram

 

«Bunlardan sonra (imânları uğruna hic-ret edip) gelenler ise, «Ey Rabbımız, bizi ve bizden Önce imân eden kar­deşlerimizi bağışla..» (dediler).»

Ashab-ı Kirâm'ı görüp imân ederek onlara uyanların veya ikinci ka­demede imân ettikten sonra hicret edenlerin İslâmî tezgâhta ne kadar gü­zel şekillendirildikleri; içlerinin din kardeşliğinin iyi duygularıyla süslendiği; kin, kıskançlık, ihtiras ve bencillik duygularını tahkikî imân gücüyle yene­rek iç âlemlerini de temizledikleri çok duyarlı bir ifadeyle işlenmektedir.

Evet âyetin zahiri bu iki bahtiyar zümreye delâlet etmektedir. Cidden her iki zümre de sözü edilen ve âyette anlatımını bulan meziyetlere sahip­tirler. Önee imân edenler için Cenâb-ı Hakk'ın mağfiretini dilerken, o bah­tiyarlara karşı -kendileri henüz imân devletine erişmeden- içlerinde oluşan kin ve intikam, kıskançlık ve bencillik duygularına bir daha kapılmamaları için Allah'ın yardımını dilemişler ve O'nun ne kadar şefkatli ve merhametli olduğuna inanarak teslimiyet göstermişlerdir.

Kıyamete kadar zincirin halkaları gibi birbirini izleyen ve tamamlayan bir sonraki mü'minlerin bir önceki mü'minlere karşı böylesine asil duygu ta­şıması, şüphesiz ki emr-i ilâhîdir ve her devirde ve cağda yaşayan gerçek mü'minlere yakışan da böyle bir temiz duygu ve yönlendirici fazilettir. Za­ten Cenâb-ı Hak, peygamber ve ashab terbiyesi almış mü'minlerin birbiri­ne karşı gösterdikleri sevgi ve saygıyı, bağlılık ve güveni tarihî bir ölçü, ahlâkî bir misal ve itikadî bir kıstas olarak vermektedir.[28]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle Hz. Peygamberi (A.S.) ganimet taksiminde gayr-i âdil davranmakla suçlayan münafıklar konu edildi. Arkasından Muhacirin ve Ansar'ın örnek halleri ve samimi duyguları üzerinde durularak güzel mi­saller verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, münafıklarla Yahudilerin İslâm aleyhine olan ta­vırlarına ve sahte vaadlerine değiniliyor; sonra da münafıkların bu hususta da döneklik yapacakları ve Yahudileri yüzüstü bırakacakları haber verili­yor. Şeytanın onlara misal teşkil ettiği üzerinde durularak hem kitap ehli, hem de dönek ikiyüzlüler uyarılıyor.[29]

 

Meali:

 

11- Görmedin mi, münafıklıkta bulunanları, Kitap Ehli'nden küfre sa­pan kardeşlerine: «Eğer siz (buradan) çıkarılırdanız, and olsun ki biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda (aleyhinizde) hiçbir kimseye uyma­yız ve eğer sizinle savaşırlarsa herhalde size yardım ederiz» diyorlardı. Allah ise, onların şüphesiz yalancılar olduklarına şehadet etmektedir.

12- Eğer (o küfre sapan kitap ehli, yurtlarından) çıkarılsa, and olsun ki münafıklar onlarla beraber çıkmazlar ve eğer onlarla savaşıl ırsa yardım etmezler. Yardıma gitseler bile dönüp kaçarlar; sonra yardım da görmezler.

13- And olsun ki, onların yüreklerine Allah'tan (çok) siz.korku ve yılgınlık vermektesiniz. Bu böyledir. Çünkü onlar anlayışsız (dinî bilgiler­den uzak) bir topluluktur.

14- Onlar, sizinle toplu halde vuruşmazlar; ancak kale içindeki ka­sabalarda veya duvarlar gerisinde savaşmak isterler. Kendi aralarında (bir­birlerine ve düşmanlarına karşı sözlü saldırıları) pek çetin ve hırçıncadır. Onları toplanıp .birleşmiş sanırsın, oysa kalpleri değişik ve dağınıktır. Bu böyledir; çünkü onlar akıllarını kullanmayan bir topluluktur.

15- Bunlar, kendilerin'den yakın bir süre önce gelip geçen, işlerinin günah ve vebalini tadan kimselere benzerler. Bunlar için elem verici bir azap vardır.

16- (Bunların) misâli, hani insana: «İnkâr et» diyen ve insan inkâr edince de, «doğrusu ben senden beriyim, uzağım; ben herhalde âlemlerin Rabbından korkarım» diyen Şeytan'a benzer.

17- İkisinin de sonu, mutlaka içinde devamlı kalacakları Cehennem ateşidir. İşte bu, zâlimlerin cezasıdır.

 

Münafıkla Kâfir Arasında Bir Kardeşlik Bağı Vardır

 

“Görmedinmi?”, münafıklıkta bulunanları, Kitap Ehli'nden küfre sapan kardeşlerine: «Eğer siz (buradan) çıkarılırsanız, and olsun ki biz de sizinle beraber çıkarız...» diyorlardı..»

Nifak hastalığına yakalanıp ikiyüzlülüğü ve dönekliği sanat edinen mü­nafıklar, içten kâfir oldukları, dıştan da Müslüman görünmeye çalıştıkları için Cenâb-ı Hak onları, küfrü benimseyen Yahudilerle, sapık putperestlerle

Kardeş diye vasıflandırmakta ve böylece küfrün tek millet olduğuna işa­rette bulunmaktadır.

Nitekim verdikleri sözü bozan, yapılan anlaşmaya sadık kalmayan Be­nî Kurayza ve Benî Nadîr kabileleriyle işbirliği yaparak İslâm'a karşı iha­net plânı hazırlayan Medineli münafıkların karakter yapısı yukarıdaki âyet­le açıklanarak mü'minlerin sözü edilen ikiyüzlü sapıklara karşı çok dikkatli olmaları isteniliyor.

Şöyle ki: Ivledineli münafıklar, bir yahudi kabilesi olan Nadir Oğulla-rı'yla gizli görüşmelerde bulunup üç maddelik bfr sözleşme ve teminatta bulunmuşlardı:

1- Yurdunuzu kesinlikle terketmeyin. Bununla beraber burayı terket-mek zorunda kalırsanız, and olsun ki biz de sizinle beraber Medine'den ayrılırız.

2- Sizin aleyhinize hiç kimseye ve hiçbir kuvvete uyup katılmıyaca-ğız. Her zaman size destek olacağız.

3- Müslümanlar sizinle savaşırlarsa, mutlaka size yardım eder, saf­larınızda yer alırız.

Nitekim gerek Mekkeli Kureyş kabilesine mensup kâfirlerin, gerekse Medineli münafıkların, şaşkın Yahudilere verdikleri sözlü te'minat, onlara cesaret verdi ve İslâm aleyhine açtıkları soğuk harbi devam ettirdiler.

İlgili âyetle, münafıkların verdiği bu sözlü te'minatlarında yalancı ol­dukları açıklanarak onların hiçbir zaman güvenilir bir toplum olmadıklarına işarette bulunuluyor. Zira bu kararsız İkiyüzlü insanlar, Allah'tan ziyâde Müslüman mücahitlerden korkuyor, bir vuruşma çıkar diye ödleri kopuyor-du. Yahudileri kışkırtmalarının sebeplerinden biri, güçlenen İslâm toplu­munu zayıflatıp fitne havasını rahat estirme ortamı bulmaktı. Yoksa Ya­hudi kabilelerle bir vuruşma olayı meydana geldiğinde, onların vuruşma dışında  kalacakları belliydi.

Nitekim azıp sapıtan, ihanette bulunup yapılan andlaşma hilâfına ha­reket eden Nadîr Oğulları, Müslümanlar tarafından kuşatılınca, münafık­lar, üç maddelik te'minat anlamındaki sözlerine bağlı kalmadılar, sadakat­lerini isbat edemediler. Böylece Nadîr Oğullan'nı kaderleriyle başbaşa bı­raktılar. Neticeyi bekleyip hangi taraf galip gelirse, ondan yana adım ata­caklarını hesapladılar. Zevahiri kurtarmak için de bir sürü yalan vaadler-de bulunmaktan geri kalmadılar.

İmân nurundan, irfan aydınlığından mahrum bulunan o insanlar, unut­mayalım ki toplumun baş belâsı ve ülkenin fitne kaynağıdır.

Yahudilere gelince : Bir ordu kurup münafıkları da saflarına katmayı bir türlü başaramadılar. Ancak kale içinde, mahalle sokaklarında, duvarlar ardında bir vuruşmayı göze alabildiler. Kendi aralarında sözlü saldırıları pek çetin ve hırçındır; yani dilleriyle kahraman, vurucu, bozguna uğratrcı olduklarını sıkıp savururlar. Oysa kalpleri dağınık ve kafalan farklı düşün­ce ve duygular taşımaktadır. Çünkü gerek inkarcı yahudiler, gerekse mü­nafıklar, dosdoğru hakka yönelmeyen, bu vadide akıllarını kullanmayan basiretsiz, şaşkın kimselerdir.

Olaylar tekerrür edince tarih de tekerrür eder; yani ilâhî hüküm iner de gerekeni yapar. Bunlardan önce aynı şekilde hareket edenlerin işledik­leri hata ve sergiledikleri azgınlığın vebalı dünyada cezasız kalmadığı gibi, âhirette de kendilerini ebediyen bedbaht kılacaktır. O halde Cenâb-ı Hakk'ın milletler ve kavimler hakkındaki câri sünneti değişmiyor, devam ediyor. Yatçında Nadîr Oğulları da, münafıklar da elem verici bir azap ile karşılaşacaklardır. Nitekim öyle oldu. Nadîr Oğullan, Medine'den çıkartı-lıp sürüldü. Münafıklar ise, özellikle Tebük Seferi'nde ayıklanıp, nifakla­rının boğucu havasında kahredici bir hayat yaşamaya başladılar.[30]

 

Münafık, İblis Misali Dönek Ve Kaypaktır

 

«(Bunların) misali, hani insana : «İnkâr et» diyen ve insan inkâr edince de. «doğrusu ben senden beriyim; ben elbette âlemlerin Rabbından korkarım» diyen Seylan'a benzer.»

İblîs, hilkat ve tiyneti gereği durmadan her fırsattan yararlanarak in­sanın kalbine, beyninin bazı noktalarına inkâr, şüphe ve inat sinyalleri gön­derir. İyice şüpheye sokup sapıttırdıktan sonra, Allah'ın vereceği azabı ve o dehşetli günü hatırladıkça ve bir de âhirette hesap faslı başladığında al­dattığı insana : «Ben senden beriyim. Kendi akıl ve iradenle kendini küfür çukuruna attın. Doğrusu ben, âlemlerin Rabbı Allah'tan korkarım» der.

Yahudi olan Nadîr Oğulları da İblîs misali, Medineli münafıkların kış­kırtıcı sözlerine, kuru vaadlerine kanıp Hakk'a karşı iyiee azgınlaşarak iha­nette bulundular. Cenâb-ı Hakk'ın hükmü, Hz. Peygamber'in (A.S.) âdil yumruğunda tecelli edince münafıklar korkup geri çekildiler ve onlara: «Bizim sizinle ilgimiz yoktur. Kendi başınızın çaresine bakın» diyerek dö­neklikte bulundular. 16. âyetle bunların perişan ve kararsız hali, İblîs'in bir sürü vaadler fısıldayarak aldattığı adamla olan durumuna benzetilerek düşündürücü bir tasvir yapılmakta ve her ikisinin de âkibetinin ebedî azap olduğu ve böyle bir cezanın kendine ve başkasına -Hakk'ı red ve inkâr et­mek suretiyle- zulmedenin ameline uygunluğu haber verilmekte; yani ce­zanın âdil ölçülere göre verileceğine işaret edilmektedir.[31]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, münafıklarla Yahudilerin İslâm aleyhine aldıkları tavır üzerinde duruldu ve şeytanın sinsi vaadlerine işaretle münafıklarla İblîs arasında bu bakımdan da benzerlik bulunduğuna dikkat çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, dünya hayatının âhiret hayatına geçiş dönemi ol­duğu ve o bakımdan ciddi hazırlıklarda bulunmayı gerektirdiği konu edi­liyor. Geçici hayatın şatafatına aldanıp Allah'ı unutmanın çok üzücü so­nuçlar doğuracağına atıfla mü'minler uyarılıyor.[32]

 

Meali:

 

 Ey imân edenler! Allah'tan saygı ile korkun; her kişi yarın için önden ne göndermişse ona dikkatle baksın. Allah'tan saygı ile korkun. Şüphesiz ki Allah, yapageldiklerinizden haberlidir.

19- Artık siz, Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da onları kendi­lerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar, ilâhi sınırlan aşıp yo-zan, sapıtan kişilerdir.

20- Cehennemlik olanlarla Cennetlik olanlar bir değildir. Kurtulup ba­şarıya ulaşanlar Cennetlik olanlardır.

 

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler

 

Münzîr b. Cerîr, babasından naklen şöyle haber vermiştir:

— Günün evvelinde Resûlüllah'ın (A.S.) yanında bulunduğumuz bir sırada, yalınayak, yarı çıplak, sırtlarında yırtık alacalı hırka ve bellerinde asılı kılıç olduğu halde bir grup insan çıkageldi ki hepsi de Mudar Kabi-lesi'nden idi. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz onların perişan halini görünce üzüntüden mübarek yüzünün rengi değişiverdi. Kalkıp odasına girdi ve az sonra dışarı çıkıp ezan okuması için Bilâl'e emretti. Ezan okunduktan son­ra namaz kıldırdı ve ashabına dönerek şöyle buyurdu:

«Ey insanlar! Sizi bir tek oandan (Adem'den) yaratan Rabbınızdan korkun..» cümlesiyle başladı ve âyeti sonuna kadar okudu. Sonra da Haşır Sûresinin «Ey imân edenler! Allah'tan saygı ile korkun; her kişi yann için önden ne göndermişse, ona dikkat etsin. Allah'tan saygı ile korkun. Şüp­hesiz ki Allah yapageldiklerinizden haberlidir.» mealindeki 18. âyeti oku­du ve şu sözleri ekledi: Artık her kişi dinarından, dirheminden, elbisesin­den, birkaç avuç buğdayından, birkaç avuç hurmasından, isterse yarım hurma ile olsun tasaddukta bulunsun.»

Bunun üzerine Ansar'dan bir adam avucuna neredeyse sığmayacak kadar dolu bir kese getirdi. Arkasından insanlar birbiri ardınca bir şeyler getirdiler. Derken yiyecek ve giyecekten iki kümenin oluştuğunu gördüm. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu manzara karşısında duygulandı ve yüzü ışıl ışıl ışıldadı, sanki altın yaldızla süslenmiş gibi oldu ve şöyle buyurdu:

«Kim İslâm'da güzel bir yol, bir çığır açarsa, hem kendi ecri, hem de kendisinden sonra o yolda amel edenlerin ecri -ecirlerinden bir şey eksiImeksizin ona verilir. Kim de İslâm'da kötü bir yol, fena bir çığır açarsa, onun günahı ve kendisinden sonra o yolda amel edenlerin günahı -günah­larından bir şey eksilmeksizin- ona yükletilir.» [33]

Ebû Bekir Sıddîk (R.A.) irad ettiği bir hutbesinde şu cümleleri söyle­miştir :

«Allah rızası gözetilmeyen bir sözde hayır yoktur. Allah yolunda har­canmayan bir malda hayır yoktur. Cehli hilmine üstün gelen kimsede hayır yoktur. Allah yolunda amel ederken kınayanın kınamasından korkan kim­sede de hayır yoktur.» [34]

 

İslâm İki Hayatı Birden Kucaklar

 

«Ey imân eden­ler! Allah'tan saygı ile korkun; her kişi yarın için önden ne göndermişse ona dikkatle baksın..»

İslâm, ilâhî düzenin değişmeyen plânıdır; ruhsal yapıyla fiziksel yapıyı uzlaştıran, maddeyle mana arasında denge sağlayan, dünya ile âhiret ara­sında kopmaz köprü oluşturan son dindir.

Beden, madde âleminden, ruh ise mâna âlem indendir. Biri dünya, di­ğeri âhirete eğilimlidir. Onun için Kur'ân'da bu iki hayata birden yönelme­miz emredilmekte ve önce dünya, sonra âhiretten söz edilerek birinin di­ğerini tamamladığına işarette bulunulmaktadır. Aynı zamanda bu iki ha­yattan her biri diğeriyle anlam ve hikmet kazanmakta; birinin mevcudiyeti diğerini gerekli kılmaktadır. Öyle ki, âhiret hayatı yaratılmasaydı dünya hayatının anlamı ve hikmeti kalmazdı.

İnsanoğlu bu ortam ve şartlar içinde zıdların yarıştığı bir dünyada bu­lunuyor. Zira her şey zıddıyla anlaşılıp inkişaf ediyor. Bu manayla dünya, âhiret kavramıyla; hayat da Ölüm kavramıyla daha iyi anlaşılmaktadır. Onun için yüzünü bütünüyle dünya hayatına çeviren insanlar, hayatı tek yanlı ele alıp kendilerini dengesizliğe itmiş olurlar. Kur'ân böylesine yanlış bir değerlendirmeye gitmemizi önlemek ve iki hayata birden yönelmemizi sağ­lamak için 18,19. âyetlerle hayatı gerçek anlamda değerlendirmemizin for­mülünü vermektedir.

Sonra da konu şöyle bağlanmakta ve her birimize en sağlam kıstas verilmektedir: «Cehennemlik olanlarla cennetlik olanlar bir değildir. Kur­tulup başarıya ulaşanlar cennetlik olanlardır.» Zira ikinciler dengeli ve dü­zenli bir ömür yaşayıp dünya ile âhiret hayatının anlam ve hikmetini kav­rayanlardır. Birinciler ise, dengeyi bozup düzensiz bir ömür tüketen; niçin dünyaya getirildiğini, ne olduğunu, nereye gittiğini bilmeyen şaşkınlardır. Böylelerine, sun'i teneffüsle yaşayanlar da diyebiliriz.[35]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, dünya hayatı ile âhiret hayatı arasında denge kurmanın  lüzumu üzerinde durularak yönlendirici bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, insanlara indirilen Kur'ân-ı Kerîm'in bütünüyle iki hayatı mutluluğa döndürmeye yönelik hükümler taşıdığı belirtilerek bu ki­tabın nasıl yüksek bir kudreti yansıttığına değiniliyor. Sonra da o yüksek kudretin sıfatlarından bir kısmı sıralanarak aydınlatıcı bilgiler veriliyor.[36]

 

Meali:

 

21- Eğer bu Kur'ân'ı bir dağ üzerine indirmiş olsaydık, onu, saygı ile eğilip Allah korkusundan parça parça görürdün. Bu misâlleri belki iyice düşünürler diye insanlara getiriyoruz.

22- O öyle Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur; gaybı da, ortada ola­nı da bilendir; O (dünyadaki canlılara karşı) çok merhametlidir ve (Âhiret'te de mü'minlere karşı) çok merhametlidir.

23- O öyle Allah ki, O'ndan başka ilâh yoktur. Mülkim sahibidir. O çok mukaddestir; selâmet ve güven kaynağıdır. Gözetendir; çok üstündür, çok güçlüdür. Dilediğini engelsiz, müdahalesiz yapandır; büyüklük ve yü­celik O'na mahsustur. Allah (inkarcıların, putperest ve müşriklerin) ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.

24- O öyle Allah ki, yaratandır, en güzel şekilde ve biçiminde var kılandır. Dilediği surette meydana getirendir. En güzel isimler O'na mah­sustur. Göktekilerle yerdekiler O'nu tesbîh eder. O, çok üstündür, çok güç­lüdür, hikmet sahibidir.

 

İlgili Hadîsler Ve Rivayetler

 

Kudsî Hadîs/Allah buyurdu:

«Azamet entarim, kibriya üstlüğümdür. Kim bunlardan biriyle benimle çekişip boy ölçüşmeye kalkışırsa, ona azap ederim.» [37]

«Şüphesiz ki Allah'ın 99 ismi vardır (yüzden bir noksan). Kim bunları (vird edinip) sayarsa, cennete girer. Allah birdir, O tekdir ve teki sever.» [38]

«Kim sabahleyin üç defa: (Euzü billahi's-semiTI-alîmi mine'ş-şeyta-ni'r-recimi) der ve Haşr Sûresi'nin sonundaki üç âyeti okursa, Allah ona yetmiş beş bin melek müvekkel kılar da hepsi onun için akşama kadar rahmet ve gufran dilerler. Kim de akşamlayın böyle der ve o üç âyeti okur­sa, yine aynı dereceye (kendini çıkarmış) olur.»[39]

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz için Medine'de Mescid-i Saadet'te bir min­ber yapıldı. Daha önce Efendimiz (A.S.) Mescid'deki hurma kütüğüne da­yanıp hutbe irâd ederdi. Minber yapılınca kütüğe gitmeyip minberin birinci basamağına ayağını koyunca hurma kütüğü Kur'ân'dan, Peygamberden uzak kalmanın üzüntüsünden on aylık gebe deve inler gibi inledi veya sus­turulmak istenen çoouk gibi hıçkırırcasına bir ses çıkardı.» [40]

 

Kur'ân Bir Dağ Üzerine İndirilseydi

 

«Eğer bu Kur'ân'ı bir dağ üzerine indirmiş olsaydık, onu, saygı ile eğilip Allah korkusundan parça parça görürdün.»

Kur'ân bütünüyle Allah sözüdür; O'nun gibi kusursuz ve mükemmeldir. Beşer sözüyle, onun düşünce ve bilgi ürünüyle kıyaslanamaz. Çünkü be­şer sözü, beşer kadar kusurlu ve kısa ömürlüdür.

Kur'ân hayat plânını çizen; insanı kendine, Allah'ı insana tanıtan ve insanın nasıl büyük bir sorumluluk taşıdığını öğreten bir kitaptır. Bunun için taşıdığı hükümler ancak gerçeği yansıtır ve kalıcılık vasfını taşır. Cağ­ları İçine alır; ilmin ve medeniyetlerin önünde yürür. İnsanlar bu kitabı bi­lip anladıkları, anlayıp amel ettikleri nisbette hayatlarını ilâhî nizama uy­durmuş olurlar ve sorumluluklarını idrâk çizgisine getirmiş sayılırlar.

İşte bu Kur'ân -bil'farz- yüee bir dağın üzerine indirilse ve odağa akıl ve idrak verilseydi, Allah sözünün azamet ve yüceliğinden, telkin ettiği so­rumluluktan o koskoea dağ çatlayıp parçalanır; saygı ve korkudan tuz-buz olurdu.

İnsan denilen şerefli ve mükerrem canlının, böyle bir kitap ile taltîf edilmesinden dolayı daha çok saygılı, korkulu, sorumluluklarını müdrik olup Hakk'a baş eğmesi gerekmez mi? Ona ve hılkatındaki azizliğe yakışan bu değil midir? Zira Kur'ân dahi! her şey onun için, o da Hakk'a jbâdet için yaratılmıştır. İnsan varsa, müşahede edebildiğimiz âlemin değeri ve anla­mı vardır. İnsan yoksa, bunların hepsi anlamsız ve hikmetsiz kalır.

Evet, Cenâb-ı Hak anlamamızı kolaylaştırmak, duygu ve düşünceleri­mizi hakikate çevirmek için böyle misaller vermekte ve aklımıza ışık tutup rahmet kapısını açık tutmaktadır.[41]

 

Allah'ın Güzel İsimleri

 

«O   öyle Allah O'ndan başka ilâh yoktur; gaybı da, ortada olanı da bilendir. O (dünya­daki canlılara karşı) çok merhametlidir ve (âhirette de mü'minlere karşı) çok merhametlidir.»

Cenâb-ı Hakk'ın 99 güzel ismi vardır ki, bunlara «Esmâ-i Hüsnâ» de­nilmektedir. Muhaddîs Tirmizî ve İbn Mâce sahîh tesbitle bu isimleri rivâyet etmişlerdir. Haşır Sûresinin sonunda ise O'nun bu güzel isimlerin­den 15 tanesi anılmakta ve konuyu daha etraflı kavramamıza yardımcı ol­maktadır. Öyle ki, sözü edilen kitabı indiren o sonsuz kudret sahibini biz ancak isim ve sıfatlarıyla, eserleri ve koyduğu şaşmayan kanunlarıyla tanı-yabilmekte ve O'nun her bakımdan erişilmez olduğunu idrâk etmekteyiz.

Biz tefsirimizin hacmini de dikkate alarak Cenâb-ı Hakk'ın 99 ismini hadîslerde belirtildiği sıraya göre nakletmeyi ve her ismi kısaca açıklama­yı uygun gördük.[42]

 

Allah

 

Allah, hak olan vâcibü'l-vücudun özel ismidir ve isimlerinin en bü­yüğü, en kapsamlısı ve en azametlisidir. Çünkü ilâhı sıfatların hepsini ken­dinde toplamaktadır.

Allah ismi başka dile çevrilemez; çünkü özel isimler olduğu gibi kalır ve kullanıl;,, O bakımdan Farsçada «hudâ», Türkçede «tanrı», İngilizcede «God», Allah'ın karşılığı değil, «ilâh»ın ve bazan do «rab»bın karşılığıdır.[43]

 

1-2- er-Rahmân Ve er-Rahîm

 

Bu iki isim «rahmet» kökünden türetilmiştir. Rahmet, rahmete ereni ister ve rahmete erişen her canlı mutlaka ihtiyaç içindedir, yani devamlı surette muhtaçtır. O nedenle muhtaç olana «Rahman» ve «Rahîm» denil­mez; ihtiyacı muttasıl karşılayan sonsuz kudret sahibine «Rahman» ve «Ra­hîm» denilir; yani bu iki isim O'na lâyıktır.

Rahmet sözlük olarak kalp yufkalığına ve duyarlığına delâlet eöer. Cenâb-ı Hak hakkında kalp yufkalığı söz konusu olamıyacağına göre, bu isim ve sıfatlardan sonuç olarak çıkarılacak mana muraddır ki o da sevgi, şefkat ve bağışlamadır.

Rahman, fiil ve delâlet yönünden Rahîm'den daha umumi bir anlam taşır. Onun için Allah'tan başkası hakkında Rahman kullanılmaz, ama ba­zan Rahîm sıfatı kullanılır. Nitekim Peygamberimiz hakkında Kur'ân'da Rahîm sıfatı anılarak bunun caiz olduğuna işarette bulunulmuştur. Cum­hura göre de: «Rahman» isim olarak hastır, fiil olarak umumilik ifade eder. «Rahîm» ise, isim olarak umumilik ifade eder, fiil olarak hususilik ifade eder.

Rahman hem dünya, hem de âhiretle ilgili bir sıfat olmakla beraber daha çok dünyaya yöneliktir ki her canlı bu sıfatın tecellisine mazhardır.

Rahîm ise, daha çok âhirete yöneliktir ki o âlemde mü'minler bu sıfatın tecellisine mazhar olacaklardır.[44]

 

3- el-Melik

 

Zatında, sıfatında her vasıtadan müstağnidir. Kâinatta vücut bulan her varlık mutlaka O'na muhtaçtır. Her şey O'nundur, mülk bütünüyle O'na ait­tir. O, mutlak anlamda mülkün yegâne sahibi ve mutasarrıfıdır. İnsan ise mutlak anlamda «melik» olamaz. Çünkü kendisi ne kadar güçlü ve büyük bir hükümdar olursa olsun, mutlaka mülkün gerçek sahibine muhtaçtır ve elinde bulundurduğu mülk ve iktidarı eğretidir. Aynı zamanda idaresi al­tında bulunanların da ona muhtaç olduğu söylenemez.[45]

 

4- el-Kuddus

 

Duygu ve düşüncenin, hayal ve vehmin tasavvur edebik"l-l'=>ri her va­sıftan pak ve yücedir. Gönüllerden geçen, kafalarda dönüp dolaşan her düşüncenin sınırının ötesindedir. Zira Cenâb-ı Hak hiçbir suretle sınırla­namaz; O her türlü kusur ve noksanlıktan münezzehtir. Hattâ böyle de­mek bile edep dışı olur. O bakımdan «O, her türlü duygu ve düşüncenin idrâk edebildiği ve edebileceği vasıflardan pâk ve yücedir» dememiz daha uygun sayılır. Aynı zamanda insanların zannettiği ölçüdeki kemal sıfatın­dan da çok yücedir. Çünkü O'nun kemali ölçüye girmez; belli bir sınırda kalmaz; bizim anlayış ve kavrayışımızın çok ötesinde kemal ile muttasıftır.[46]

 

5- es-Selâm

 

Zât-i uluhiyeti ayıp ve kusurdan; sıfatları noksanlıktan; fiilleri ölçüsüz­lük ve kötülükten beridir, salimdir ve O hep selâmettir. Bunun için kalbini kötü düşüncelerden arındıran, fiillerini ve sözlerini şer ve kötülükten uzak tutan ve böylece imân selâmetine erenler O'nun SELÂM sıfatının tecel­lisine mazhar olup selîm bir kalp ile O'na kavuşma nimetine erişirler. Ce­nâb-ı Hak, dünya ve âhirette selâmet ve esenliğin kaynağıdır.

Bir kimsenin Selâm sıfatıyla vasıflanabilmesi için İslâm'a girmesi ve Müslümanların O'nun dilinden ve elinden selâmette kalması gerekir. Bununla beraber o kimse selâmet kaynağı değildir, o sıfatın gerçek kay­nağı olan.Cenâb-ı Hakk'ın Selâm sıfatının tecellisine mazhardır.[47]

 

6- el-Mü'min

 

Cenâb-ı Hak mutlak anlamda güven ve eman kaynağıdır. O, başkasın­dan güven dileyip sığınmaya muhtaç değildir; ama her şey O'na yönelip sığınmaya muhtaçtır. Güven ve emân duygusu, korku ve noksanlık, yok olma ve silinme endişesi hâkim olduğu zaman belirir. Şüphesiz bu tür duy­gu ve endişeler Allah hakkında düşünülemez. Çünkü O, mutlak surette müstağnidir. İnsan ise, hayatı boyunca noksanlık, yok olma, kazaya uğ­rama gibi tehlikelerle yüzyüzedir ve o bakımdan insan, o en büyük ve mut­lak kudretin emn-u emanına sığınma ihtiyacını duyar ve buna her an muh­taçtır.[48]

 

7- el-Müheymin

 

Cenâb-ı Hak, amelleri, rızıkları ve ecelleri bakımından da yarattığı her canlı üzerinde mutlak hükümrân ve denetleyici olarak bulunmaktadır. İl­miyle, kuaretiyle; rahmet ve inâyetiyle onlan kapsayıp kuşatmakta, sevk ve idare etmekte ve şaşmayan kanunlarına göre tasarrufunu sürdürmektedir.[49]

 

8- el-Aziz

 

Öyle saygın, öyle izzetli ki eşi ve benzeri, dengi ve mânendi yoktur. O, öyle güçlü, öyle üstündür ki, bütün üstünlükler ve güçler O'nun yanın­da küçülür, güçsüz ve çaresiz kalır. Varlıkta cereyan eden bütün ihtiyaç­lar sadece O'na yönelir ve hepsi de şiddetle ve aralıksız olarak O'na muh­taçtır. O izzetiyle bütün ihtiyaçları karşılayacak kudrettedir; izzeti kemal­dedir; kuvveti kusursuz ve sınırsızdır.[50]

 

9- el-Cebbar

 

İrâde ve meşietî icbar yoluyla her şeye nüfuz etmiştir. Hiç bir gücün ve kudretin irade ve meşieti O'na nüfuz edemez; hiçbir şey O'nun elinden çıkamaz. Bütün güçler O'nun sınırsız kudreti karşısında baş eğip itaat etmek zorundadır. En âsi mağrur krallar ve imparatorlar bile -O'nu ne kadar red ve inkâr etseler de- eninde sonunda O'nun ezelî ve ebedî hüküm ve irâdesine baş eğmekte ve ecel hükmüne teslim olmak­tadır.[51]

 

10- el-Mütekebbir

 

O'nun zatının yüceliğine nisbetle her şey hakîr ve zelîl; her mağrur cılız ve önemsiz kalır. Büyüklük, ululuk ancak O'na mahsustur. O'nun bü­yüklük ve ululuğu her türlü kıyas ve nisbetin ötesindedir.[52]

 

11, 12, 13-el-Halık, el-Bâriel-Mutasavvır

 

Bu üç isim eş anlamlı değildir; aralarında az fark söz konusudur. Üçü birden, yaratmak ve yoktan var kılmak anlamında aynı noktada birleşmez.

Yokluktan varlığa çıkarılan herşeyin önce takdire ve takdîre uygun irâ­deye ihtiyacı vardır. Sonra da irâdeyi müteakip tasvîre muhtaçlığı söz ko­nusudur. O bakımdan Allah takdirde bulunma haysiyetiyle Hâlık'dır; icâd etme haysiyetiyle Bâri'dir; düzenleyip en güzel biçimde tertip etme hay­siyetiyle Mutasavvır'dır.[53]

 

14- el-Gaffar

 

Güzeli, iyiyi ortaya çıkaran; kul hakkıyla ilgili olmayan günahı, çirkini dünyada gizleyip örten; âhirette ise affedip bağışlayandır. O her bakım­dan geniş rahmet ve gufran sahibidir.

«Gaffar» kelime olarak «gafr» kökünden türetilen ve bağışlayıp yargı­lamada çok merhametli olduğundan mübalağa ifade eden bir sıfattır.[54]

 

15- el-Kahhar

 

Zorba zâlimlerin, azgın düşmanların belini kırıp aşağılayan; takdîr et­tiği ecelle öldürüp kahreden; mağrur gafillerin, şaşkın mütecavizlerin gu­rur ve kibirlerini ayaklar altına aldırtmak suretiyle onları zillet ve meske­nete uğratan Yüce Kudret sahibidir O. Her şey O'nun kahr-u saltanatı kar­şısında baş eğmiş; O'nun sonsuz, sınırsız kudreti önünde âciz kalmıştır. Kahrı adaletledir.[55]

 

16- el-Vahhab

 

Vahhab: Hibe kökünden türetilen mübalağalı bir sıfattır. Hiçbir kar­şılık beklemeden ve maksat gütmeden bol bol bağış ve lûtufta bulunan zat demektir. Nitekim dünya nimetlerinin kapılarını ardına kadar herkese açık tutmuş; mü'min  kâfir diye bir ayrım yapmadan insan için lüzumlu bütün kaynakları hazırlayıp hizmete sevketmiştir.[56]

 

17- er-Rezzak

 

Canlılar için gerekli olan rızıkları yeterince yaratıp hazırlayan; ihtiyaç nisbetinde gökten rahmet misali yağmur indiren; kaynaklardan yararlan­manın sebeplerini ve yollarını kolaylaştıran ve böylece rızkı belli bir plân ve programa bağlayan Cenâb-ı Hak yegâne rızık verendir ve bu mânayla O, Rezzak'tır.

Cenâb-ı Hak iki ayrı rızıkla rızıklandırır: Zahirî ve bâtını.. Zahirî, yani maddî rızık, bildiğimiz ve bilmediğimiz yiyecekler, içecekler ve benzeri nesnelerdir. Bâtınî, yani manevî rızık ise, maarif ve mükâşefedir. Bu ikinci rızkı lâyık olan kullarına verir.[57]

 

18- el-Fettah

 

O'nun yüksek inayeti ve sınırsız kudretiyle kilitli ve kapalı bulunan herşey açılmaya mahkûmdur. O'nun hidâyetiyie her müşkil çözülür, Za­man gelir, peygamberlerine ülkelerin kapılarını açıp fetihler müyesser kı­lar; zaman gelir, dostlarına semânın melekût kapılarını açar da yüceliği­nin güzelliğini yansıtan cemal sıfatının tecellisine onları mazhar kılar. Kalp­leri de kalelerin kapılarını açtığı gibi, inayet ve hidâyet nuruyla açıp aydın­latır. Her türlü müşkilin anahtarı O'nun katındadır.[58]

 

19- el-Alim

 

Cenâb-ı Hak, ezelî ve ebedî ilmiyle her şeyi en iyi bilen zattır, O'nun sonsuz ve sınırsız ilmi her şeyi içiyle, dışıyla, inceliğiyle, küçüğüyle, bü-yüğüyle; zeresiyle, kubbesiyle kapsayıp kuşatmış ve her şeyin içine nüfuz etmiştir. Olmuş ve olacak şeyleri, olayları başlangıcıyla, sonucuyla, tesi­riyle ve sınırıyla bilir. Tesbiti şaşmaz, ilmi yantlmaz.[59]

 

20- el-Kâbız

 

Ölümleri anında, takdir edilen ecelleri gelince canlı varlıkların can­larını, ruhlarını bedenlerinden çekip alandır. İyilikleri, hayır ve hasenatla­rı, iyi ve hayırhah mü'minlerden rahmet eliyle alıp kabul edendir. Bazı kalp­leri kabza uğratıp daraltan, bazısını besta uğratıp genişletendir.[60]

 

21- el-Bâsıt

 

Ruhları bedenlere gönderip onu bedenin her hücresine yayandır. Rızıklan zayıflara da ulaştırıp yararlanmalarını kolaylaştırandır. Zenginlere rızkı iyice yaygınlaştırıp fakirlikleri giderendir.[61]

 

22- el-Hâfıd

 

Azgınlık ve isyanları sebebiyle mağrur kâfirleri alçaltın düşmanlarını rahmetinden uzaklaştırıp aşağıların aşağısı yapar. Kalp ve kafasını sade­ce madde ve şehvete verip kendilerini hayvan (aştıran gafilleri esfel-i sâfilîne düşürür.[62]

 

23- er-Râfi

 

Mü'minleri saadet burcuna yükseltir. Dostlarını kendine yaklaştırmak­la yüceltir. Kalp gözünü açıp ilâhî kudret damgasını eşyada müşahede edenleri, mukarribîn olan melekler ufkuna yükselterek onlara iltifatta bu­lunur.[63]

 

24- el-Muizz

 

O, mülkü dilediğine verip aziz kılar. Gerçek azizliği, kendini madde zilletinden, şehvet bataklığından kurtarıp imân devletiyle, sâlih amel ni-metiyle süsleyen kullarına bahşeder. İlâhî maarife erip tezkiye-i nefiste bulunan kullarına, son nefeslerini verirken «Ey itmı'nana kavuşmuş can! Haydi Rabbına dön» buyurarak iltifatta bulunur ve onlara ikram ederek kıymetlerini yükseltir.[64]

 

25- el-Müzill

 

Mülkü dilediğinden çekip alarak zillete uğratır. Hakk'a karşı tuğyan edenleri vakti gelince alaşağı eder. Kendini beğenip başkalarına tepeden bakanları zelîl ve hakîr kılar.[65]

 

26- es-Semi'

 

İşitilecek hiçbir şey O'nun idrâkinden uzak kalmaz. En gizli, gizlinin de gizlisi O'nun idrakinin kapsamındadır. Öyle ki, küçücük siyah karınca­nın, gecenin zifiri karanlığında kaygan kayanın üzerinde attığı adımların, gösterdiği hareketlerin sesini işitir. Kendisine hamd ve şükür edenlerin niyetini ve sözünü mutlak şekilde duyup, iyi niyete dayalı olanını kabul eder. Gönüllerden geçeni, kafalarda dolaşanı, dillerle İfade edileni mut­laka bilir.[66]

 

27- el-Basîr

 

O her şeyi, yerin altında olanı, göklerde bulunanı, varlıkta yer alan küçük, büyük bütün eşyayı görür.. Ancak O'nun işitmesi de, görmesi de her türlü alet ve vasıtadan münezzehtir. Onun «Basîr» sıfatıyla her şey gerçek yüzüyle açılıp keşfolunur; eşya hakiki veçhesiyle görünür. Bu ba­kımdan Cenâb-ı Hak hakkında göz ve kulak gibi organlar düşünülemez.[67]

 

28- el-Hakem

 

O, ezelde hazırladığı plâna göre hükmeder. Hükmünü reddedecek, verdiği karan bozacak bir kuvvet yoktur. Yegâne hâkim O'dur. İnsanlara gayretleri, becerileri; akıl ve zekâlarını doğru yolda kullanmaları nisbe-tinde karşılık verip hükmünü yürütür. Samimi mü'minler hakkında ebedî saadetler; inkarcı sapıklar hakkında sonsuz azaplar hükmeder ve O'nun hükmünü değiştirecek yoktur.[68]

 

29- el-Adl

 

O, yegâne âdildir. O'ndan ancak âdil hüküm, hakkaniyete dayalı fiil sadır olur. O, zulmü, haksızlığı, keyfî azabı kendine haram kılmıştır. Varlık alemindeki mutlak denge ve düzen, O'nun adaletinin eseridir. Kullarından da âdil ve düzenli olan mü'minleri sever ve onları adi sıfatının tecellisine mazhar kıinr mazhar[69]

 

30- el-Latîf

 

O, her şeyin inceliğini; niceliğini, künh-ü hakikatini bilir. Gerçek mü'-minlere karşı hoşluk, güzellik, iyilik ve ihsan ile tecellide bulunur. Lütf ve şefkati sonsuz ve sınırsızdır, dilediğini ona mazhar kılar.[70]

 

31- el-Habîr

 

Gizli-acık, zâhir-bâtın hiçbir şey ve olay; haber ve fiil O'ndan gizli ka­lamaz. O'nun mülk-ü melekûtunda bir zerre hareket etmiye görsün, bir canlı debelenmeye dursun, mutlaka O, onu bilir ve ondan haberdardır. En gizli halleri bilmek O'na mahsustur. O sebeple Cenâb-ı Hak hep Habîr'dir.[71]

 

32- el-Halîm

 

Günahkârların günah ve isyanlarını, kâfirlerin inkâr ve tuğyanını; in­dirdiği kitap ve gönderdiği peygamberi küçümseyenlerin düşünce ve tav­rını bilip gördüğü halde hemen gazaba gelmez; ceza vermekte acele et­mez ve uzun süre sabretmeden intikam almaya yönelmez. Kudreti yettiği halde, birçok inkarcı sapıklara, azgın gafillere ölümlerine kadar mühlet verir. Zira O, çok sabırlıdır, çok şefkatli, çok merhametlidir; rahmeti ga­zabının önüne geçmiştir.[72]

 

33- el-Azîm

 

Duygularımız O'nun büyüklüğünü kuşatamaz; aklımız O'nun azame­tini lâyıkıyla idrâk edemez; düşüncelerimiz O'nun ululuğunu kapsayamaz. O, şanına yakışır anlamda büyüktür. Büyüklüğü kayıtlara, rakamlara sığ­maz, kelimeyle ifade edilemez. O nasıl büyükse, öyle büyüktür.[73]

 

34- el-Gafûr

 

Günah ve kusurları örtüp bağışlar. Mağfireti kemal mertebesindedir ki tevbe edip pişmanlık duyanlardan yana tecelli eder. Günahkârların tek umut kapısıdır. Hesap ve ceza günü, O'nun mağfireti tek kurtuluş çaresidir.[74]

 

35- eş-Şekûr

 

O, hâlis niyete dayalı az bir ibâdeti ve taâti bile büyük derecelerle, sonsuz nimetlerle mükâfatlandırır. Dünyanın sayılı günlerinde, ömrün sa­yılı ve sınırlı süresinde işlenen güzel amellere, âhirette sonsuz karşılıklar verir. Şükredenlerin şükrünü kabul edip lütuf ve ihsanını artırır.[75]

 

36- el-Aliy

 

Cenâb-ı Hakk'ın üstünde bir rütbe ve makam yoktur. Bütün derece ve mertebeler O'nun yücelik ve saltanatının altındadır. O'nun yüceliği de, mertebesi de duygu ve düşünce sınırının ötesindedir ve her bakımdan sınırsızdır. Kâinat O'nun yüceliğinin bir basamağı ve azametinin bir belge­sidir. Gerçek yücelik ve ululuk O'na mahsustur.[76]

 

37- el-Kebîr

 

O, kibriyâ sahibidir. Kibriya zatın kemâlinden ibarettir. Zatın kemâ­linden maksat vücudun kemâlidir. Vücudun kemâli ise iki şeyle ilgilidir: Birincisi, ezelî olup ebediyen devam etmesidir. Zira öncesi ve sonrası olan vücut (varlık) -noksandır. İkincisi: O'nun vücudu Öyle bir varlıktır ki bü­tün varlıklar ondan sudur eder.[77]

 

38- el-Hâfız

 

O, gerçekten koruyucudur; mevcudatın vücudunu devam ettiren ye­gâne koruyucu kudrettir. Dilediğinin devamını keser, dilediğini baki kılar. Kâinatı bağlı kıldığı denge ve düzen kanunuyla ayakta tutar. İnsanları, özellikle.dosdoğru imân edenleri, melekleri vasıtasıyla bilmedikleri, göre­medikleri birçok şeylerden muhafaza eder. Her şey O'nun hıfz-u emânın-da varlığını sürdürebilir.[78]

 

39- el-Mukîyt

 

O, mutlak anlamda kut verici, besleyici, gıdaları yaratıcı, canlıların be­denlerine belli kanun ve belli yollarla onu ulaştırıcıdır. Canlıların, özellikle insanların hayatlarını sağlık içinde sürdürmelerini sağlamak ve takdir edi­len ömurierini tamamlamalarına imkân vermek maksadıyla sayısı belirsiz yiyecekler, şifalı otlar, devamlı.ihtiyaç duyulan kaynaklar yaratmıştır. Ay­rıca kalp ve kafaları Kur'ân'ın nuruyla aydınlatıp inananların ruhuna ma­nevî gıda vermektedir.[79]

 

40- el-Hasîb

 

O, her şeye kâfidir. Kim O'nun içinse, o mutlak mânada ona yeter. O'nun yeterliliği sınırsız ve sonsuzdur; her bakımdan kemal mertebepindedir. Her şeye yeterli olan vücut, (varlık) ise, devamlılık ve kemal ister. Bu anlamla Cenâb-ı Hak'tan başka «Hasîb» yoktur.[80]

 

41-  el-Celîl

 

O, celâl sıfatıyla muttasıftır. Celâl sıfatı, mutlak surette gına (bolluk, zenginlik), mülk, kutsallık, ilim, kudret ve benzeri sıfatları kendinde toplar. O bakımdan el-Kebîr sıfatı zatın kemâline; el-Celîl sıfatı sıfatların ke­mâline yöneliktir. El-Azîm sıfatı ise, hem zatın, hem de sıfatlarının kemâ­line yöneliktir.[81]

 

42- el-Kerîm

 

O öyle kerem sahibidir ki, kudreti yettiği halde affeder; söz verdiğinde onu mutlaka gerçekleştirir. Vaadinden dönmez. Verince de fazlasıyla ve­rir. Kime ne kadar verdiğine bakmaz. Başkasına ihtiyacını arzedip şikâyet­te bulunan kullarının bu davranışından hoşnut olmaz.

Bu gibi meziyetleri külfetli-külfetsiz, vasıtalı-vasıtasız kendinde top­layan cömert ve âlicenap kimseye de «Kerîm» denilmektedir. Cenâb-ı Hak ise, belirtilen meziyet ve üstünlükleri külfetsiz, vasıtasız olarak mutlak mâ­nada kudretinde kemal mertebesinde bulundurmaktadır. O bakımdan O, mutlak Kerîm'dir.[82]

 

43- er-Rakîb

 

Her şeyi yeterince bilip koruyan, görüp gözetendir. Sevk ve idaresin­de, görüp gözetmesinde gaflet etmez; devamlı surette en küçük bir ih­mal ve kusur söz konusu olmaksızın denetler. Tesbitinde hatâ, gözetme­sinde yanılma ve atlama mümkün değildir. O bakımdan Cenâb-ı Hak mut­lak surette yegâne Rakîb'dir.[83]

 

44- el-Mucîb

 

O yegâne hacet kapısıdır. Bütün hacetler O'na arzolunur. O dilediği haceti yerine getirir, dilediğini geciktirir, dilediğini cevapsız bırakır. İyi ni­yetle şartlarına uygun yapılan duaları kabul eder. Zorda ve darda kalan­lar için her bakımdan O yeterdir. İstek ve dilek arzedilmeden bile nîmet-lendirir; duâ yapılmadan bile bol ihsan ve geniş lûtufta bulunur. Çünkü O, mutlak surette Mucîb'dir.[84]

 

45- el-Vâsı'

 

«Sıat» kökünden türetilen bir sıfattır. Sıat: bazan geniş anlamda bir­çok bilgileri kapsayıp kuşatan ilme İzafe eder; bazan da nasıl takdîr eder­se öylece ihsan ve nîmeti yaymaya izafe eder.

Cenâb-ı Hak ise, mutlak mânada Vâsî'dir. Çünkü ilmi her şeyi kapsa­mış; ihsan ve nimetleri her yanda yaygınlaşmıştır. O'nun ilminin sınırı; ihsan ve lûtfunun ölçüsü yoktur. Dilediğine dilediği kadar takdîr edip ve­rir.

Denizler mürekkep olsa, bir o kadarı da ilâve edilse ve ağaçlar kalem olsa yine de O'nun sözünü yazmaya yetmez.[85]

 

46- el-Hakîm

 

O, yegâne hikmet sahibidir. Hikmet, varlığı, en yüksek anlamda, en üstün iiimle bilip tanımak, her şeyin gerçek yüzünü, niyet ve amacını id­râk etmektir. Her şeyi hilkatinin amacına yönelik sevketmek ve plândaki yerine oturtmaktır. Abesle, boş ve anlamsız, yararsız şeylerle meşgul ol­mamak; boş ve anlamsız, yararsız ve gayesiz bir şey icad etmemektir.

Bütün bunları mutlak anlamda kemal mertebesinde sevk ve idare et-mek.Allah'a mahsustur. Çünkü O, mutlak hikmet sahibidir.

İnsanlar hakkında da bu sıfat özel anlamda kullanılır. O bakımdan bir­çok şeyleri bilen, fakat o şeyleri yaratanı ve hılkatlarının amaç ve hikme­tini bilmeyen, tanımayan kimseye «Hakîm» denilmez.[86]

 

47- el-Vedûd

 

O, bütün yarattıklarından yana hayrı sever ve onlara bu sevgiyle iyi­lik ve ihsanda bulunur. İlâhî sevginin anlamı: Koyduğu kanunlara, hazır­ladığı plân ve programa uygun olarak mahlûkatına rahmet, in'âm, ihsan, gufran ve hilm kapılarını açık tutmasıdır. Herkes imân ve idrâki, ahlâk ve fazileti nisbetînde O'nun bu sıfatının tecellisine mazhar kılınır.[87]

 

48- el-Mecîd

 

O, en yüce şeref sahibidir. Zatı güzel olduğu gibi, ef'âlı da güzeldir. Vergisi bol, ihsanı yaygındır. Mutlak yücelik, azizlik O'na mahsus olduğu gibi, mutlak ihsan ve ikram, şeref ve yücelik de O'na aittir. Çünkü O mut­lak Mecîd'dir.[88]

 

49-  el-Bâis

 

İkinci hayata hazırlayıp dirilten; diriltip haşır ve hesap alanına sevke-den; kabirleri deşen; göğüslerde olanı ortaya çıkartıp döken O'dur.[89]

 

50- eş-Şehîd

 

İlmi ve kudreti her şeye şahittir. O, hem gaybı, hem de hazır olanı; hem gizli, hem de aşikâr olanı en iyi bilendir. Varlıkta cereyan eden olay­lara; kâinatta yer alan eşyaya mutlaka şahittir. Mutlak surette her şeyi bilmesi bakımından O, «Alîm»dir. Bâtınî ve gaybî halleri bilmesi itibariyle O, «Habîrsdir. Zahiri ve aşikârı bilmesi itibariyle O, «Şehîd»dir.[90]

 

51- el-Hakk

 

O, her şeyi denge ve düzende yaratmış; varlık âleminde mutlak uyum ve ahenk sağlamıştır.

Hak, bâtılın karşıtıdır. Eşya çoğu zaman karşıtıyla açıklığa kavuşur. Haberi verilen her şey ya mutlak bâtıldır, ya mutlak haktır, ya da bir ba­kıma bâtıl, bir bakıma haktır. Cenâb-ı Hakk'ın mutlak bâtıl olması imkân­sızdır, muhaldir. Mutlak hak olması vaciptir. O'nun vacip olan zatıyla im­kân alanına gelen ise, bir bakıma hak, bir bakıma bâtıldır. O halde Allah'tan başkası, zatı itibariyle hak değil bâtıldır; başkasıyla imkân alanına, yani vücudu vâcib olan zatın kudretinin tecellisiyle imkân alanına gelme itiba­riyle haktır. Çünkü zatı itibariyle vücudu vacip olan tek varlık Cenâb-ı Hak'­tır; O'ndan başkasının vücudu mümkündür.[91]

 

52- el-Vekîl

 

O, her şeyin üzerinde mutlak koruyucu; her şeyin umurunu düzen­leyen mutlak yetki sahibidir. Bütün işler ve durumlar O'nun korumasına ve himayesine ısmarlanır. Çünkü O, kulları üzerinde yegâne Vekîl'dir.[92]

 

53, 54- el-Kavıy, ei-Metîn

 

Kuvvet, tam kudrete; metanet de kuvvetin şiddetine, üstünlüğüne de­lâlet eder. Cenâb-ı Hak, kudretin erişilmezliğine sahip olduğu itibariyle Ka-viy'dir. Şiddetli, üstün kuvvete sahip olması itibariyle de Metîn'dir.[93]

 

55-  el-Veliy

 

O, yegâne seven ve yardımda bulunup başarıya erdirendir. Cenâb-ı Hak düşmanlarını hüsrana uğratır; dostlarına ise yardımda bulunup zafere eriştirir. O, imân edenlerin Veiî'sidir; kâfirlerin ise, bu anlam ve özellikte hiçbir velîsi yoktur.[94]

 

56- el-Hamîd

 

Hamd-u senaya O lâyıktır; en güzel övgüler ancak O'na yakışır. O, eze­lî anlamda zatını hamd ile överek her bakımdan Hamîd'dir. Ebedî anlam­da kullarının O'na hamd etmesiyle mahmûd'dur.

Böylece hamd, kâmil anlamdaki vasıfların kemal mertebesinde olma­sı itibariyle övülüp anılması demektir. Cenâb-ı Hak mutlak anlamda kemal mertebesindedir ve O^ıep hamde lâyıktır.[95]

 

57- el-Muhsî

 

Cenâb-t Hakk'ın ezelî-ebedî ilmi her şeye yönelip kuşatmıştır ve bu ma­nayla O, her şeye nüfuz edip eşyanın büyüğünün de, küçüğünün de hem ölçüsünü, hem sayısını bilmektedir. Zira her şey O'nun yanında belirli hesaplara, programlara bağlanmıştır.[96]

 

58, 59- el-Mubdi, el-Muîd

 

O, örneksiz, modelsiz ve misalsiz icad eder. İcad ettiğini öldürdük­ten sonra misline uygun geri çevirir. Cenâb-ı Hak insanları Hâlık sıfatı­nın tecellisiyle misalsiz ve modelsiz yaratıp varlık alanına getirdikten son­ra onların canlarını alır ve sonra ikinci hayata döndürür.

Böylece eşyanın hepsi O'ndan, O'nun kudretindendir ve eninde-so-nunda O'na dönmek zorundadır. Her şey O'nunla başladığına, O'nunla ha­yat bulduğuna göre, yine O'nun irâde ve hükmüyle ölür, sonra yine Ov kudretinin tecellisiyle dirilip ikinci hayata dönme imkânı bulmuş olur.

Böylece O, canlıları hayata nasıl Mubdi' sıfatıyla başlatıyorsa, öldür­dükten sonra Muîd sıfatıyla onları yeniden hayata çevirecektir.[97]

 

60, 61- el-Muhyi, el-Mümit

 

O, canlıları yoktan yaratıp varlık alanına getirir; ecelleri yetince de onları öldürür. Gerçekte dirilten ve öldüren ancak O'dur. Koyduğu kanun­lar ve düzenlediği illet ve sebepler zinciriyle diriltme ve öldürme olayları gerçekleşir.

Böylece Cenâb-ı Hak, Muhyi sıfatıyla diriltir ve Mümit sıfatıyla öl­dürür.[98]

 

62- el-Hayy

 

Cenâb-ı Hak hep fiil ve idrâk halindedir. Fiili ve idraki olmayan şey ölü sayılır. İdrakin en azı, kendi kendine eşyayı bilip anlamaktır. Anlama­yan, cansız sicimlerdir. Cenâb-ı Hak hep diridir. Çünkü fiil ve idrâki mut­lak surette öncesiz ve sonrasızdır ve hep işler durumdadır.[99]

 

63- el-Kayyum

 

Allah mutlak anlamda kendi nefsiyle kaimdir; kendi zatiyle varlığını sürdürmektedir. O'ndan başkası ise, ancak O'nun kudretiyle, O'nun mül­künde kaimdir, O'nunla var olup O'nun inâyetiyle ayakta durmakta ve var­lığını bir süreye kadar devam ettirmektedir.

Cenâb-ı Hak, kâinatı kendi kudretiyle ayakta ve düzende tutmaktadır. Böylece kâinat O'nunla mevcuttur ve ancak O'nunla kaimdir.[100]

 

64- el-Vâcıd

 

O'nun mülkünden bir şey eksilmez, O hiçbir şeyi yitirmez. Eşya bütü­nüyle O'na aittir, o bakımdan O'na ihtiyaç nisbet edilemez. Kudretinin yetmediği, yetmiyeceği hiçbir şey yoktur. İlâhî sıfatlardan ve onların ke­mal mertebesinden gerekli ne varsa hepsi Allah ile mevcuttur ve O'nun kudretinin eseridir.[101]

 

65- el-Mâcid

 

Bu sıfat, el-Mecîd sıfatının değişik şeklidir. Şu farkla ki, el-Mecîd sı­fatı buna nisbetle daha mübalağalı bir anlam taşır.Böylece Cenâb-ı Hak el-Mâcid sıfatıyla en yüce şeref sahibidir. Zatı güzel, ef'âlı güzeldir; vergisi bol, ihsanı yaygındır.[102]

 

66- el-Ahad

 

O bölünmeyen, tekrar etmeyen Bir'dir. Zatında birkaçtık muhaldir; bö­lünme söz konusu değildir. O'ndan başka şeyler bölünmeye, parçalanma­ya, birkaç kısım olmaya müsaittir.

O bakımdan Cenâb-ı Hak ezel ve ebed cihetiyle de mutlak birdir.[103]

 

67- es-Samed

 

O, hiçbir şeye, başka bir güç ve kudrete muhtaç değildir. Bütün ihti­yaçlar O'na arzedilir. İhtiyaçları O, ihtiyaçsız olarak karşılar. Böylece bütün istek ve arzularla O'na yönelinilir; ihtiyaçları karşılayıp gidermenin tek kay­nağı O'dur. O mutlak ganidir.[104]

 

68, 69- el-Kadir, el-Muktedir

 

Cenâb-ı Hak mutlak kuvvet ve kudret sahibidir. Kudreti sınırsızdır, ezelî olduğu gibi ebedidir. O'nun kudreti her türlü tasavvurun üstünde ve ötesindedir. O Muktedir'dir, gücü her şeye yeter, acizlik O'na nisbet edi­lemez. O'nun kudreti ilim ve irâdesiyledir. Mutlak Kadir, dilediği zaman fiiliyata geçer, dilediği zaman geçmez; mutlaka fiiliyata geçmesi şart de­ğildir. Ama O her dem fiil halindedir. Çünkü O'nun kudret ve iktidarı plân­lı ve programlıdır.

Muktedir sıfatı, Kadir sıfatından daha mübalağalıdır. [105]

 

70, 71- el-Mukaddim, el-Muahhir

 

Cenâb-ı Hak yaklaştırır ve uzaklaştırır. Öne alır ve geciktirir. O, her şeyin önünde ve üstündedir. Her şey ancak O'na döndürülür ve O'nunla noktalanır. Kimi yaklaştırırsa onu öne alır; kimi de uzaklaştırırsa, onu ge­ride bırakır. Dostlarını rahmet ve gufranına yaklaştırıp öne alır; düşmanlarını   bu  sıfatlarının tecellisinden uzaklaştırıp geride bırakır. O,  mutlak surette Mukaddim ve Muahhir'dir.[106]

 

72, 73- el-Evvel, el-Âhir

 

Varlık âleminin düzenine, mevcudatın silsile ve dengesine bakıldığın­da, Cenab-ı Hakk'ın her şeyden önce bulunduğu ve bir başlangıcı olmadığı kendiliğinden anlaşılır. İllet ve malûl uzantısı O'nda son bulur. Zira var kı­lınan her şeyin varlığı O'ndandır. O ise, zatiyle mevcuttur; varlığını bir baş­kasından almamıştır. O'nun varlığı zatının gereğidir. Onun için O öncesizdir, sonsuzdur.[107]

 

74,75- ez-Zâhir,  el-Bâtın

 

O, ilminin, kudretinin, rahmetinin; inayet ve lûtfunun tecellisiyle Zâ-hir'dir. Eşya ancak O'nun kudret damgasını taşımakta; her OQ» O'nun var­lığına ve birliğine delil olmaktadır. O bu sıfatlarının tecellisiyle zahirdir. Zatiyle, hakikatiyle Bâtın'dır. Duygu ve düşünceler, akıl ve idrâkler O'nun zatını idrak edemez. O'nun nicefiği ve nasıllığı düşünülemez; zira O her bakımdan düşünce sınırlarının üstünde ve ötesindedir.[108]

 

76- el-Berr

 

Bütün iyilik, lütuf ve ihsan ancak O'ndandır. O, mutlak anlamda bü­tün iyilik, hayır ve ihsan kaynağıdır. Kâinatı, taşıdığı sayısız nimetleriyle birlikte insan hizmetine vermesi, yüce rahmetinin ve bu sıfatının tecellisidir.[109]

 

77- et-Tevvab

 

O, kullarına tevbe kapısını açık tutup tevbe etme sebeplerini kolay­laştırır. Gönülden inanıp pişmanlık duyan günahkar kullarının tevbesini kabul buyurur. Allah'tan korkup işlediği günaha üzülen ve bu sebeple ilâ­hî dergâhe yönelip bağışlanmasını dileyen kulunu boş çevirmez.[110]

 

78- el-Müntakım

 

Peygamber gönderip kitap indirmek suretiyle azgın sapıkları uyardık­tan, doğru yolu gösterip akıl, duygu ve düşünceye seslendikten ve gere­ken yardımcı bilgileri verdikten sonra bir türlü uyanmayan inkarcıları, sün-netullah gereği  kahretmek suretiyle intikam alır. Dünyada bunu yapma­dığı takdirde âhirette mutlaka yerine getirir.

Dinî, ahlâkî kuralları çiğneyip şuna-buna haksızlık edip yeryüzünde bozgunculuk yapan şaşkınlara ilâhî intikam tokadını indirir.

Peygambere uyup kitaba göre hayatını düzene sokan mü'minlere yar­dım edip onları dünyada da, âhirette de başarıya ve kurtuluşa eriştirir.[111]

 

79- el-Avf

 

Cenâb-ı Hak geniş rahmeti gereği, günah ve kusurlarından dolayı piş­manlık duyanları bağışlar. İsyan ve tuğyandan dönüş yapıp Hakk'a yöne­len kullarını affeder. Küfrü terkedip imân eden ve bir de işlediği günah­lardan sonra ciddi dönüş yapıp ıslâh-ı nefs ile şükreden bir kul olmak isteyen kimse hakkında avf ve gufranıyla tecellide bulunur.

Kul hakkına tecavüz edip o hakkı sahibine ödedikten ve kendini hak sahibine bağışlattıktan sonra tevbe eden kimseyi affetmek O'nun şanın-dandır.[112]

 

80- er-Reuf

 

Rahmeti çok yaygın, şefkati çok geniştir. Bunun için kullarını gü­nahlarından dolayı hemen cezalandırmaz, pişmanlık duyup dönüş yapma­ları için rahmet elini hep açık tutar. Gündüz günah işleyenler için, tevbe edip dönüş yaparlar diye geceleyin; gece günah işleyenler için, tevbe edip dönüş yaparlar diye gündüzleyin rahmet ve avf elini acık bulundurur.[113]

 

81- Melikü'l-Mülk

 

Varlık âlemi bütünüyle O'nun mülküdür. O da bu mülkün mutlak sa­hibi ve mutasarrıfıdır. Dilediği gibi kendi mülkünde tasarruf eder. Ancak O'nun tasarrufu hep plânlı, programlıdır; belli kanunlara bağlanmıştır. Ge­lişigüzel hiçbir fiili ve tasarrufu söz konusu değildir ve olamaz da..

O, mülkünde eşsiz kudrete sahiptir; dengi, benzeri, eşi ve ortağı; yar­dımcı ve destekçisi yoktur.[114]

 

82, 83- Zülcelâli Ve'l-İkrâm

 

Yücelik, kemalat, azamet ve kibriya O'na mahsustur. Her türlü övgü değer ikram ancak O'na yakışır ve O'ndan kaynaklanır. O, her bakımdan mutlak yücelik ve büyüklük, azamet ve kibriya; ikram ve in'âm sahibidir.[115]

 

84- el-Vâlî

 

Yarattığı canlıların işlerini, yaşayışlarını ve diğer durumlarını tedvir ve tedbîr eden ancak O'dur. Ezelî plânında ve takdirinde yer aldığı gibi yürütmektedir ve takdir ettiği gibi işler, olaylar, durumlar sonuçlanmak­tadır.[116]

 

85- el-Müteâli

 

O, cok yücedir; O'nun yüceliğinin sınırı ve sonu yoktur. ;.«. ;ey O'nun yüceliği karşısında alçalır ve küçülür. İlmiyle, kudretiyle her şeyi kapsa­yıp kuşatmıştır ve her şeyin üzerinde yüceliğini kurmuştur.[117]

 

86- el-Muksit

 

O'nun her fiili, her icadı ve her tasarrufu âdildir. Kâinatı denge üze­re yaratıp gerçek teraziyi koymuş, adaleti sağlamıştır. Bütün emirleri ve nehiyleri mutlak surette adaleti yansıtır ve O'nun ADL sıfatının, bir de muksit sıfatının tecellisidir. Mazlumun hakkını mutlaka zâlimden alır. Bü­tün haklan âdilâne korur.[118]

 

87- el-Câmi'

 

Zıdları, çiftleri, karşıtları, misilleri, benzerleri biraraya O getirmiştir. Canlıları yeryüzüne O yayıp, kıtalar üzerinde O toplamıştır. Varlık âlemini büyük bir sistem yapan ve o sistemin içinde değişik birçok sistemleri dü­zenleyip bütünleştiren de O'dur.[119]

 

88,89- el-Ganî, el-Muğnî

 

Cenâb-ı Hakk'ın zatında ve sıfatında hiçbir şeye taalluku yoktur, yani hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Hiçbir kuvvetten yardım beklemez. Mülk O'nundur, saltanat ve hükümranlık; tasarruf ve tedbîr O'na mahsustur. Çünkü O, mutlak ganîdir; bütün ihtiyaçlar O'nun tükenmeyen hazînelerinden karşı­lanır; O bitmez, tükenmez zenginliğe sahiptir. Canlıları yedirip doyuran, gani kılıp ihtiyaçlarını karşılayan ancak O'dur. Zira ilâhî kaynakları kud­reti gibi sonsuz ve sınırsızdır.[120]

 

90- el-Mâni'

 

Kurduğu sistemleri dengesizlikten; icad ettiği âlemleri düzensizlikten koruyup bozulmasına engel tedbîrler koyan O'dur. Kur'ân-ı Kerîm'i bâtıl­dan, İblîsin telbîsinden, beşeri söz ve müdahaleden koruyup aslına uygun­luğunu sağlamıştır.

İmân ve sâlih amellerini takva düzeyinde tutan mü'minleri, nefisleri­nin ve şeytanlarının galebesinden koruyan; onlarla küfür, nifak ve şikak arasında aşılması zor engeller koyan da ancak O'dur. Birlik, dirlik ve kar­deşlik çtö.'oJnde kendilerini Hakk'ın yoluna vakfeden mücahitleri, düşman­larının kahredici saldırısından, üstünlük sağlamasından muhafaza eden ve bunun için meleklerini yardımcı olarak o mü'minlerin imdadına sevkeden de O'dur.[121]

 

91, 92- ed-Darr, en-Nâfi'

 

Koyduğu hayat kanunlarına, sağladığı denge ve düzene, indirdiği ki­taba ve gönderdiği peygambere uyup ilâhî buyruklarla uyum sağlayan mü'minlere fayda; uyum sağlamayan inkarcılara ve münafıklara zarar ve­ren ancak O'dur. O'nun fayda vermesi de, zarara itmesi de sünnetullahı doğrultusunda adalet ölçülerine göredir.

Böylece insanı hem dünyada, hem âhirette mutlu ve bahtiyar edecek olan ilâhî düzene uyanlar her iki âlemde de fayda görür; uymayanlar za­rar görür.[122]

 

93- en-Nur

 

Her şey Cenâb-ı Hakk'ın kudretiyle meydana gelir. Varlık âlemi an­cak O'nun nuruyla aydınlanır. O, her şeyi yokluk karanlığından çıkarıp vücud aydınlığına kavuşturandır.

Kâinatı aydınlatan güneşler ve benzeri sistemler O'nun nurunun te-cellisiyle vücut bulmuştur.[123]

 

94- el-Hâdî

 

Doğru yolu gösteren, doğru yola iten ancak O'dur. Beşerî irâde ve yeteneğini kullanıp doğru yolu bulmaya çalışanları  dilerse  doğru yola ulaştırır. Cenâb-ı Hak kime hidâyeti nasîp kılarsa, ancak o doğru yolu bul­muş olur. Kimi de sapıklığıyla başbaşa bırakırsa, o da sapıtıp doğru yol­dan uzaklaşır.[124]

 

95- el-Bedi'

 

Zatında, sıfatında eşsiz ve benzersizdir. Kâinatı içindeki her şeyiyle misalsiz ve modelsiz yaratmıştır. Her şeyin en güzelini, en bedi'ini yaratan O'dur. Fiilinde, tasarrufunda, tedbîrinde kusursuz ve benzersizdir. O, bu manayla mutlak Bedi'dir.[125]

 

96- el-Bâki

 

Cenâb-ı Hakk'ın vücudu vaciptir; kendi zatiyle mevcuttur ve kaimdir. O, ezelî olduğu gibi ebedîdir de. Her şey O'nun kudretinin eseridir ve O'na döndürülecektir. Mutlak mânada baki kalan odur; O'ndan başka her şey fânidir. Ancak O'nun baki kılacağı şeyler ebedîleşebilir.[126]

 

97- el-Vâris

 

Ülkelere hükmedenler, kıtaları hâkimiyeti altında tutanlar; mal, mülk sahibiyim diye iddia edenlerin hepsi eğreti olarak mal ve mülk ile meş­gul olurlar. Sonunda herkes elindekini, hükmünün ve tasarrufunun altın­dakini bırakıp ayrılmak zorundadır. O bakımdan musalla taşına konulan kral için de. hammal için de «er kişi niyetine» denilir.

Zira mal ve makam dünya hayatıyla ilgili olup insanın vefatıyla son bulur. Mülk bütünüyle Cenâb-ı Hakk'a aittir ve gerçek sahibi O'dur. Kıya­met gününde : «Bugün mülk kime aittir?» diye sorulacak. Ancak cevap ve­ren olmayacak. Böylece Cenâb-ı Hak kendi sorusunu kendisi şöyle cevap-lıyacaktır: «Bir ve kahhar olan Allah'a aittir.»[127]

 

98- er-Reşîd

 

O, varlıkta her şeyi belli kanunlara bağlayıp, belirlenmiş hizmete sevkedendir.Bu nedenle O, insanları sadece hayra, iyiye, güzele, doğruya ve fazilete irşad eder. Hükmünde hatâ, tedbîrinde yanılma, fiilinde isabetsiz­lik söz konusu olamaz. Mutlak anlamda O, hep iyiyi, doğruyu, faydalı ola­nı ve fazîleti gösterir ve her şeyi bu manayla belli plân ve programa göre yürütür.[128]

 

99- es-Sabûr

 

Yaratma ve icadında düzenli ve plânlıdır. Koyduğu kanunları bozmaz; ezelde hazırladığı düzeni belirlenmiş vaktine kadar değiştirmez. Hemen her şeyi tekâmül kanunuyla yavaş yavaş, kademe kademe oluşturup meydana getirir. Bir şeyin olmasını murad edince sebeplerini oluşturur. İnkâr ve az­gınlık içinde hayatını berbat edip yeryüzünde bozgunculuk yapanlara ceza vermekte acele etmez. Vakti, saati gelmeden kimseyi kahretmez.

Günahkârları, ileride tevbe edip dönüş yaparlar diye, günahlarından do­layı hemen cezalandırmaz; ölüm sekresi gırtlağa gelinceye kadar kulları­na mühlet verir. O'nun bütün hükümleri ve kanunları sünnetullaha göre cereyan eder.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u se­nalar; ilâhi kelâmı anlamamızı kolaylaştıran Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e salât-ü selâmlar olsun.[129]

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî:  18/1

[2] Tefsîr-i îbn Kesir : 4/330

[3] Lübabu't-te'vil:  4/244

[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6076.

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6076-6077.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6079-6080.

[7] Savaşlarda ağaçları kesip yakmak sadece Nadir Oğullan hakkında uygu­lanan istisnai bir olaydır. Ne ondan önce, ne de sonra artık buna cevaz verilme­miştir. Gerek ResûlÜllah (A.S.), gerekse dört halîfesi dönemlerinde savaşa gön­derilen orduya verilen talimatlar arasında, zarurî bir durum olmadıkça ağaçla­rın kesilmemesi de yer almış bulunuyor. (C.Y.)

[8] Hz. Muhammed Mustafa  (A.SJ/M.H. Heykel:   1948

[9] Tevrat/Tekvîn : 32/22- 32

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6080-6083.

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6083.

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6084.

[13] Tefsîr-i Kurtubî: 18/11- Pethü'l-Kadîr/Şevkanî: 5/197- Lübabu't-teVîl • 4/247

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6086.

[14] Buharî/i'tisam : 6- Müslim/fazâil: 130, hac:412-İbn Mace/mukaddeme : 1

[15] Müsned-i Ahmed : Enes (R.A.)den

[16] Nuru'l-Ebsar Fi Menâkıl>-ı Âi^-i beyti'n-Nebiyyi'l-Muhtar

[17] İbn Kesîr : 4/335

[18] Müslim/birr : 56- Ahmed : 2/160, 191, 195, 431- 3/323

[19] Ahmed :  2/256, 340,  342- Nesâî/cihâd: 8

[20] Ahmed :  2/256, 340,  342- Nesâî/cihâd: 8

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6086-6088.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6088-6089.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6089-6090.

[23] Geniş bilgi için bak: el-Câmi'u Li-Ahkâmi'1-Kur'ân :  18/12, 13

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6090-6091.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6091-6092.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6092.

[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6092-6094.

[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6094.

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6095.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6095.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6097-6099.

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6099-6100.

[32] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6100.

[33] Müslim/ilim : 15, zekât: 69- Nesâî/zekât: 64- Ahmed : 4/357, 359, 360, 361

[34] Taberânl: Osman t». Naîm b. Namha'dan

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6101-6102.

[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6102.

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6103.

[37] Ebû Dâvud/libas : 25- İbn Mâce/zühd : 16- Ahmed : 2/376, 414, 427, 442

[38] Buharî/daavat: 69- Müslim/zikir : 5, 6- Ibn Mâce/duâ :  10

[39] Tirmizl: Muhammed b. Geylan'dan - Müsned-i Ahmed

[40] İbn Cerîr- Katade

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6104.

[41] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6105.

[42] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6105-6106.

[43] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6106.

[44] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6106-6107..

[45] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6107.

[46] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6107.

[47] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6107.

[48] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6108.

[49] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6108.

[50] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6108.

[51] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6108.

[52] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6109.

[53] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6109.

[54] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6109.

[55] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6109.

[56] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6109-6110.

[57] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6110.

[58] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6110.

[59] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6110.

[60] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6110.

[61] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6111.

[62] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6111.

[63] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6111.

[64] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6111.

[65] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6111.

[66] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6111-6112.

[67] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6112.

[68] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6112.

[69] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6112.

[70] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6112.

[71] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6113.

[72] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6113.

[73] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6113.

[74] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6113.

[75] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6113.

[76] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6114.

[77] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6114.

[78] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6114.

[79] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6114.

[80] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6114-6115.

[81] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6115.

[82] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6115.

[83] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6115.

[84] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6115.

[85] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6116.

[86] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6116.

[87] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6116.

[88] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6116-6117.

[89] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6117.

[90] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6117.

[91] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6117.

[92] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6117.

[93] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6118.

[94] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6118.

[95] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6118.

[96] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6118.

[97] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6118-6119.

[98] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6119.

[99] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6119.

[100] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6119.

[101] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6119.

[102] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6120.

[103] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6120.

[104] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6120.

[105] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6120.

[106] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6120-6121.

[107] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6121.

[108] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6121.

[109] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6121.

[110] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6121.

[111] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6121-6122.

[112] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6122.

[113] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6122.

[114] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6122.

[115] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6123.

[116] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6123.

[117] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6123.

[118] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6123.

[119] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6123.

[120] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6123-6124.

[121] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6124.

[122] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6124.

[123] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6124.

[124] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6125.

[125] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6125.

[126] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6125.

[127] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6125.

[128] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6125-6126.

[129] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6126.