Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Mümtehine Suresi - 060Muntehine - 5. Sayfa

MÜMTAHİNE SURESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İniş Sebebi 2

Casusluk Yapan Kişi Hakkında Uygulanacak Ceza. 3

Allah Ve İslam Düşmanlarını Dost Edinenler. 3

İnkarcı Müşriklerin Bir Diğer Karakteri 4

Kıyamet Gününde Soy Bağı Kalkar. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali: 5

Kâfir  Hısımlarına Karşı İbrahim'in (A.S.) Tavrı 5

İşin Başı Allah'a Ve Âhirete İnanmaktır. 6

Âyetler Arasında Bağlantı 6

Meali: 6

İlgili Hadîsler. 7

Düşmanlıkta Ölçülü Ve İnsaflı  Olmak. 7

İhanet Etmeyen Müşriklere  İyilik Edip Âdil Davranmak. 7

İlgiye Ve İyiliğe Lâyık Olmayan Müşrikler. 8

Muhacir Olarak Medine'ye Gelen Kadınlar. 8

İslâm'a Giren Kadının Durumu Ve Hukukî Yönü. 9

Âyetler Arasında Bağlantı 9

Meali 9

İlgili Hadis Ve Rivayet 9

Kâfirin Umutsuzluğu. 10


MÜMTAHİNE SURESİ

 

İslâm'ın Mekke dönemi daha çok müşriklerle, putperestlerle mücade­le ortamı içinde geçti. Tevhİd İnancı'nı ve İslâm'ın mutlak rahmet oldu­ğunu kalp ve kafalara işlemek, bu dönemde uygulanan başlıca metod ola­rak bulunuyordu. Medine dönemi ise, daha çok münafıklar ve bir de Me­dine çevresinde kümelenen yahudilerle ciddi ve seviyeli bir mücadele or­tamı arzetmiş ve İslâm devletinin kudretini Arap Yanmadası'nda, sonra da komşu ülkelerde hissettirme faaliyetiyle sürdürülmüştür.

Onun için Medine döneminde, gerek Mekke'den, gerekse çevre kabi­lelerden İslâmiyeti din olarak seçip gelen kadınların ciddiyet ve samimi­yet derecelerini anlayabilmek için İslâm'a has ölçülerle sınavdan geçiril­meleri onuncu âyetle emredildiğinden; bu manaya gelen «mümtahine» ke­limesi sûreye isim olmuştur.

Sûrenin tamamı Medine'de inmiş ve bu tesbite muhalefet eden olma­mıştır.

Âyet   sayısı      :        13

Kelime    »         :     348

Harf        »          :    1510[1]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Müşriklerin dost ve sırdaş edinilmemesi üzerinde duruluyor ve bunun sebeplerinden önemli kısımlar açıklanıyor.

2- İbrahim (A.S.) kıssası misal olarak anılıyor ve birtakım yönlen­dirici ölçüler ve kıstaslar veriliyor.

3- İslâmiyeti din olarak seçip muhacir olarak Medine'ye gelen ka­dınların samimiyet derecelerini ölçmek için sınavdan geçirilmeleri emre­diliyor ve bu kadınların şahsî hukuklarıyla ilgili bilgiler veriliyor.

4- İmân eden kadınların İslâm yurdunda Hz. Peygamber'e (A.S.) bey'ât etmeleriyle ilgili hususlar belirtiliyor.

5- Yine dosdoğru imân edenlerin müşrikleri dost edinmemeleri te"-

kiden emr'edilerek kısa bir açıklama yapılıyor.[2]

 

Meali:

 

1- Ey imân edenler! Benim de düşmanımı, sizin de düşmanınızı dost ve arkadaş edinmeyin. Size gelen hakkı inkâr ederlerken siz, onlara sevgi sunuyorsunuz! Rabbınız olan Allah'a imân ettiğiniz için, Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlardı. Eğer siz, benim yolumda cihâda çıkmış ve hoşnutluğumu arzu etmişseniz, onlara (nasıl olur da) sevgi sunup sır ve­rirsiniz? Ben, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim böyle yaparsa, gerçekten o doğru yolun ortasında şaşırıp sapıtmıştır.

2- Eğer onlar, bir yolunu bulup size karşı üstünlük sağlarlarsa, he­men düşmanlarınız oluverirler; ellerini ve dillerini kötülükle size uzatırlar ve küfre dönmenizi içten arzu ederler.

3- Kıyamet günü ise, ne hısımlarınız, ne de evlâdınızın size elbette bir yararı dokunmaz. Allah aranızı ayırır. Allah, işleyegeldiğiniz şeyleri gö­rüp bilendir.

 

İniş Sebebi

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Mekke'nin fethini tasarlıyor ve bunun için bazı hazırlıklar yapıyor ve birtakım tedbîrler düşünüyordu.

Bu sırada Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, Melek Cebrail'in verdiği önemli bir haber üzerine Ali b. Ebî Tâlib'i (R.A.), Zübeyr b. Avam'ı (R.A.) ve Mik-dad b. Esvedi (R.A.) çağırdı, şu talimatı verdi: «Hemen yola çıkın, Ravzâ-ı Hâh mevkiine varın, orada hevdec (deve üstünde üzeri kubbeli mahfe) içinde bir kadınla karşılaşacaksınız. Yanında bir mektup taşıyor. O mek­tubu alıp Medine'ye geri dönün.» Bunun üzerine adı geçen üç kişi o mev-kiye vardılar ve hevdeç içinde bir kadının Mekke'ye müteveccih yol aldı­ğını gördüler. Kendisine yaklaşıp : «Beraberinde taşıdığın mektubu çıkar!» diye uyardılar. Kadın inkâra gelip mektup falan taşımadığını söyledi. Bir­kaç uyarıya rağmen kadın bir türlü doğruyu söylemedi ve yalanda ısrar etti. Hz. Ali (R.A.) ona: «A kadın! Ya mektubu çıkarıp verirsin, ya da üze­rindeki elbiseyi soymak ve her tarafını aramak zorunda kalırız» diyerek son uyarıyı yaptı. Kadın işin ciddiyetini anladı ve mektubu çıkarıp verdi. O üç kişi mektubu açmadan derhal Medine'ye döndüler ve olduğu gibi Re-sûlüllah'a (A.S.) teslim ettiler. Mektup açıldı, bir de ne görsünler': Muha­cirlerden Hâtıb b. Beltaâ tarafından Mekkeli müşriklere hitaben, Hz. Pey­gamberin lutum ve durumu hakkında bilgi veriliyor; savaş hazırlığından söz ediliyor. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Hâtıb'ı çağırıp sordu :

—  Ya Hâtıb! Bu nedir? O da:

—  Ya ResÛleHah! Hakkımda aeele etme- Ben Kureyş Kabilesi'y'e il­giliyim, ama onlardan değilim. Seninle beraber bulunan muhacirler Mek­ke'deki hısımlarıyla az-çok ilgilenip onları  himaye ediyorlar. Ben de Ku-reyş'ten Mekke'deki yakınlarımı himaye edecek bir el (bir güç ve dayanak) edinmek istedim. Bunu küfre dönmek, dinden, çıkmak için yapmadım. İs­lâm'dan sonra küfre rıza göstermek için de bu yola baş vurmadım.

Resûlüllah (A.S.) onu dikkatle dinledikten sonra şöyle buyurdu :

—  Hâtıb doğrusunu söyledi.

Olayın tesirinde kalan Hz. Ömer (R.A.) dayanamadı ve şöyle dilekte bulundu :

—  Ya ResÛleHah! İzin ver de şu münafığın boynunu vurayım? Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Ömer'e şöyle karşılık verdi:

—  Ya Ömer! O, Bedir Savaşına katılıp savaş alanında hazır bulunan­lardan biridir. Ne bilirsin, belki Cenâb-ı Hak Bedir Ehli hakkında tecelli edip, «istediğinizi işleyin; çünkü ben sizi bağışladım» buyurabllir.

Bunun üzerine ilgili âyetler indi. [3]

 

Casusluk Yapan Kişi Hakkında Uygulanacak Ceza

 

Bu konuda müctehid imamlar daha çok Hâtıb b. Beltaâ (R.A.) olayıyla istidlal etmişler ve birtakım farklı hükümler çıkarmışlardır.

Önce şunu belirtelim ki, İslâm aleyhine casusluk hiçbir surette caiz değildir. Sonra da böyle çirkin bir suçu işleyen Müslüman, niyeti ihanet değil de mal ve aan tehlikesine karşı önlem almak ise, dinden çıkmış sayıl­maz ve o nedenle hakkında «murted» hükmü uygulanmaz. Nitekim Hâ-.tıb'ın durumu bu çizgide bulunuyordu.

Müctehidlerin ictihad ve istinbatlarına gelince; onları kısaca şöyle sı­ralayabiliriz : '

a) İmam Mâlik, İbn Kasım ve Eşbeh'e göre: İmam (devlet reisi) bu konuda kendi ictihad ve reyine göre amel eder. Yani uygun gördüğü ce zayi tatbikte serbesttir.

Mâlikîlerden Abdülmelik'e göre: Eğer kişi casusluğu iş ve âdet edin-mişse, öldürülür. Rivayete göre, İmam Mâlik'İn de bu anlamda bir görüşü söz konusudur ki sahih olan da budur. Çünkü casusluk yapan hem Müs­lümanlara zarar vermekte, hem de yeryüzünde fitne ve fesat çıkarmakta­dır.

b)  İmam Evzâî'ye göre: Casusluk yapan kişi kâfir ise, ahdini bozmuş sayılır ve öldürülür. Esbağa göre: Harbî (Müslümanlarla aralarında barış anlaşması olmayan) casusluk suçundan dolayı öldürülür. Müslüman ve­ya zimmî (gayr-i müslim vatandaş) ise, ta'zîr edilerek cezalandırılır. An­cak bu ikisinin yaptığı casusluk İslâm'ın mağlup olmasına sebep olursa, o takdirde öldürülürler. Aksi halde öldürülmez, başka cezalar verilebilir. Nitekim Hz. Ali (R.A.)den yapılan rivayete göre: Müşrikler adına casus­luk yapan Furat b. Hayyan'ı yakalayıp Hz. Peygamber'e (A.S.) getirdikle­rinde, Hz. Peygamber (A.S.) onun hemen öldürülmesini emretti. Bunun üze­rine adı geçen casus şöyle dedi: «Ey Ansar topluluğu! Ben, Allah'tan baş­ka ilâh olmadığına, Muhammed'in d" ;A S.) Allah'ın Resulü olduğuna şe-hadet ettiğim halde öldürülüyorum.»  Bu sebeple Resûlüllah (A.S.) onun serbest bırakılmasını emretti. [4]Zira İslâm, kendisinden önceki bütün suç ve günahları kökünden kesip temizler.

c)  İmam Ebû Hanîfe'ye göre: Suçu sübut bulan casus dayak ve ha­pis cezasıyla tecziye edilir.

d)  İmam Şafiî'ye göre: Casusluk  yapan   kimse Müslümansa, ta'zîr edilir. [5]

 

Allah Ve İslam Düşmanlarını Dost Edinenler

 

Ey imân edenler! Benim de düşmanımı, sizin de düşmanınızı dost ve arkadaş edinmeyin..»

İnanç hak olsun, bâtıl olsun; doğru olsun, eğri olsun kişinin kalbinde kök salıp benliğini sarınca, ona karşı olan veya ona uymayan diğer İnanç ve düşüncelerin düşmanı kesilir ve fırsat buldukça saldırmaktan geri kal­maz.

İslâmiyet, asırların geçmesiyle köhneleşen inanç ve saplantıları kar­şısına alınca hak olmayan inanç sahipleriyle çetin ve aralıksız mücadele kapısını da açmış oldu. Bütünüyle ilâhî olup ruhlara arzuladığı gıda ve huzuru veren son din kalplere nüfuz edip kişilerin benliğini sarınca, inanç ayrılığından dolayı kardeşi kardeşinden, babayı oğlundan, kadını kocasın­dan, kocayı da karısından ayırdı; hısımlık bağları ister istemez koptu. Böy­lece din ve inanç üzerinde araştırmalar yapılmaya, bilgi ve deliller toplan­maya başlandı. Yahudiler Tevrat'a dönüp Kur'ân'a karşı tavır aldılar. Putperestler putlara sarılıp her türlü yüceliği ve yeniliği reddettiler.

Gün geldi mü'minlerle kâfirler; mü'minlerle münafıklar arasında dost­luk ve hısımlık adına ilgi kalmadı; kin ve nefret havası hâkim oldu. Şüp­hesiz inançları ayrı tarafların hepsi haklı olamazdı. Çünkü hak birdir. Ta­raflardan biri hak üzere ise, diğeri mutlaka bâtıl üzeredir.

Mekke döneminde mü'minler bu yüzden işkenceye uğramış, haksız saldırılara maruz kalmış ve öz yurtlarından çıkarılarak malları yağma edil­mişti. Öyle ki, bu iki karşıt zümrenin, bâtıldan yana olanı hakka dönme­dikçe anlaşmaları, uyum sağlayıp birarada yaşamaları mümkün değildi.

Gerçek bu olunca, mü'minlerden bir kısmının, örneğin Hâtıb b. Beltaâ ve emsali kişilerin kâfirleri dost sayarak Hz. Peygamberin (A.S.) Mekke'nin fethi hakkında neler tasarladığını öğrenip Mekke'deki yakınlarını himaye maksadıyla dostluk elini uzatmaları fahiş bir hatâ idi. Bunlar ne kadar iyi niyet sahibi de olsalar, karşı tarafın iyi niyete karşılık iyi niyet besleyeceği ve mü'minlere sıcak ilgi duyacakları hiçbir zaman söz konusu olamazdı.

Nitekim Allah yolunda ve O'nun rızası ve dini uğrunda kutsal savaşa katılan, çetin mücadeleler veren mü'minlerin, müşriklere, inkarcı sapıkla­ra, Kur'ân'ı ve son peygamberi reddeden Yahudi ve Hıristiyanlara sıcak ilgi duyup dostluk izhar etmeleri bütünüyle yanlış ve son derece tehlikelidir.

İlgili bir ve ikinci âyetle bu gerçek açıklanarak mü'minler hem uyarı­lıyor, hem de kendilerine bilgi verilerek eğitiliyor.

Bakara Sûresi 120. âyette de bu konuya yer verilerek lüzumlu açıkla­ma yapılmıştır.

Her millet kendi kültürüyle yaşar:

Müslüman ülkelerin kurduğu medeniyetin temelinde İslâm vardır; Yu­nan medeniyetinin temelinde felsefe. Roma medeniyetinin temelinde sanat ve askerlik vardır. Kendi kültürünü bırakıp başkasının kültürüne hayranlık duyarak onunla var olmak isteyenler, herhalde suni teneffüsle yaşayan kimselere benzerler. Toplumlar ve kitleler ancak kendi temel kültür kay­naklarıyla beslenirlerse iki ayakları üzerinde durabilirler.

İslâmiyet, ruhları köreltip aç bırakan, vicdanları silik hale getiren, kalpleri bağlayıp hakikatten uzaklaştıran akımların yaygınlaştığı; küfür ve tuğyanın arttığı, insan haklarının hiçe sayılıp çiğnendiği, zâlimin itibar gör­düğü bir çağda sahneye çıkıp hakikatin ışığını kalp ve kafalara çevirmek suretiyle en köklü ve en faydalı bir medeniyetin kurucusudur. Dünya mil­letlerinin silkinip uyanmasına, ilmî araştırmaların öneminin anlaşılmasına, yalnız Allah'a kul olarak yaşamanın gerçek hürriyet olduğuna bu medeniyet kapı açmış ve sebep olmuştur. O bakımdan özellikle Müslümanlar, hakikat ışığını, gerçek medeniyeti, kardeşçe yaşamayı, gözleri kamaştıran Batının teknolojisinde değil, kendi öz kaynağında aramalıdır. Gelişen tek­noloji İslâm potasında ölçü ve değerini aldığı takdirde faydalıdır ve ümit vericidir.

O halde gerek Yahudilerle, gerek Hıristiyanlarla, gerekse İnkarcı mad­decilerle birtakım ilişkiler kurulabilir, ama bu hiçbir zaman dostluk ve kar­deşlik çizgisine vardırılmamalı ve ancak ekonomik, aynı zamanda ilmî düzeyde kendini hissettirmelidir.[6]

 

İnkarcı Müşriklerin Bir Diğer Karakteri

 

Eğer onlar' bir volunu bulup size karşı üstünlük sağlarlarsa, hemen düşmanınız oluverirler..»

Cenâb-ı Hak ikinci âyetle, İslâm düşmanlarının karakter yapısına dik­kat çekiyor. Onların dostluğuna inanıp güvenen Müslümanların eninde-so-nunda aldandıklarını göreceklerinde şüphe olmadığına işarette bulunuyor. Çünkü maddeci kâfirin gerçek imân ve irfan güneşine, İslâm'ın cihan­şümul kudretine hiç tahammülü yoktur. O, yarasa misali, ışıktan, aydınlık­tan rahatsız olur ve karanlıkta avlanmaya çalışır. Müslümanlara gelince: Onlar inanıp bağlandıkları Rabbı ve gönül verdikleri dini terketmedikçe, hem gayr-i müslimleri hoşnut etmezler, hem de zillet ve meskenete uğ­ramazlar. Nitekim tarih boyunca Müslümanlar Yahudilere ve Ermenilerle Rumlara, sonra da Hıristiyanlara, özellikle bunlar İslâm ülkesinde azınlık­ta bulunduklarında hep iyilik, merhamet ve komşuluk göstermişlerdir. Ama sözü edilen azınlıkların ayağı yer edip tırnaklarıyla tırmalama gücünü bu­lunca, Müslümanlara her çeşit kötülüğü reva görmüşlerdir.

Mekkeli müşriklerin de mü'minlere karşı tutum ve tavırları hep böyle oldu.

Cenâb-ı Hak önce Medine'deki mü'minleri, sonra da kıyamete kadar gelecek olan mü'minleri uyararak küfrü temsil edenler hakkında cok uya­nık bulunmalarını belirtiyor; gayri müslimlerden gerçek dost olamıyaca-ğını acık bir anlatımla haber veriyor.[7]

 

Kıyamet Gününde Soy Bağı Kalkar

 

Kıyamet günü ise ,hısımlarınızın, ne de evlâdınızın size elbette bir yararı dokunmaz. Allah ara­nızı ayırır..»

Mü'minûn Sûresi 101. âyette : «Sûr'a üfürülünce, o gün artık araların­da soy bağları kalmaz; birbirlerinden (bir şeyler de) soramazlar.» buyu­ru İd uğu gibi, hısımlık ve soy-sop bağları dünya hayatıyla alâkalıdır; neslin devamını sağlamak için Cenâb-ı Hak canlıların, özellikle de insanın ruhuna evlâd ve torun sevgisini enjekte etmiştir. Aynı zamanda aile hayatının sağ­lam temel üzerinde gelişmesi için karı-koca ve hısımlar arasında derûnî bir ilgi ve sevgi oluşturmuştur; yani bu mayayı insanın ruhuna yerleştir­miştir.

Âhirette artık neslin devamı söz konusu olamıyacağından, ruhumuz-daki o maya siliniyor ve öylece herkes kendi ameliyle başbaşa kalıyor. Zira ne Cennet, ne de Cehennem üreme yeri ve dönemi değildir.

O halde şu veya bu yakınımız ve hısımımız için, ya da evlâd ve torun­larımız için günaha girmenin, harama el uzatmanın, inkarcı maddecileri, gayr-i müslimleri dost edinmenin hiçbir makul yanı yoktur.

Üçüncü âyette: «Kıyamet günü ise, ne hısımlarınızın, ne de evlâdını­zın size elbette bir yaran dokunmaz. Allah aranızı ayırır. Allah, işleye gel­diğiniz şeyleri görüp bilendir» buyurularak mü'minler bu konuda hem eği­tiliyor, hem aydınlatılıyor.[8]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Allah ve din düşmanlarını dost edinmememiz em­redildi. Sonra da hısımlık bağını düşünerek inkarcı sapıklara sevgi ve dost­luk izhar etmemizin bize dünyada da, âhirette de hayır ve iyilik getirmiye-ceği; bilhassa âhirette bu bağların tamamen kopacağı hatırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, hısımlık konusunda İbrahim (A.S.) misâl veriliyor ve Onun küfür üzere olan babasıyla ilgili duygusuna değinilerek aydınlatı­cı bilgi veriliyor.[9]

 

Meali:

 

4- Gerçekten İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için gü­zel bir örnek vardır. Hani onlar, kendi kavimlerine: «Şüphesiz ki, sizden de, Allah'tan başka taptıklarınızdan da beriyiz (uzağız, sizinle hiçbir ilişi­ğimiz yoktur). Sizi (ve taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir olan Allah'a ibâ­det edinceye kadar aramızda düşmanlık ve öfke sürekli olarak belirmiş­tir» demişlerdi. Ancak İbrahim'in kendi babasına: «And olsun ki senin için istiğfarda bulunacağım (günahlarının bağışlanmasını dileyeceğim), ama Allah'tan sana gelecek hiçbir şeyin önüne geçmeğe sahip değilimdir» de­diği sözü müstesna..

Ey Rabbımız! Ancak sana güvenip dayandık; yalnız sana yönelip gö­nül verdik ve dönüş de ancak sanadır.

5- Ey Rabbımız! Bizi o küfre sapanlarla imtihan etme, (onların yü­zünden bizi fitneye uğratma); bizi bağışla ey Rabbımız! Şüphesiz ki sen, çok üstünsün, çok güçlüsün, hikmet sahibisin.

6- And olsun ki, sizin için, sizden Allah'a ve Âhiret gününe inanıp kavuşmayı umanlar için onlarda (İbrahim'le arkadaşlarında) güzel örnek­ler vardır. Kim de yüzçevirirse (bilsin ki), Allah ganîdir (hiç kimsenin kul­luğuna ihtiyacı yoktur); O, her türlü güzel övgüye lâyıktır.

 

Kâfir  Hısımlarına Karşı İbrahim'in (A.S.) Tavrı

 

«Gerçekten İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar, kendi kavimlerine: «Şüphesiz ki sizden de, Allah'tan başka taptıklarınızdan da beriyiz (uzağız, sizinle hiçbir ilişiğimiz yoktur) Sizi (ve taptıklarınızı) tanı­mıyoruz.....» demişlerdi»

Önceki âyetlerle, Allah ve İslâm düşmanlarını dost edinmenin sakın­caları üzerinde durularak mü'minler uyarıldıktan ve gereken bilgi verildik­ten sonra, ilâhî metod gereği konuyu kalp ve kafalarda iz u--"kaçak şe­kilde nakşetmek için İbrahim Peygamber'in (A.S.) inkarcı kavmine ve ay­nı çizgide olan hısımlarına karşı tutumu ve tavrı misâl veriliyor.

İbrahim (A.S.) gerek kendi ailesi, gerekse kendi kavmi arasında imân cephesini oluşturmaya çalışan kadri yüce bir resuldür. Teblîğ, irşad, uyar­ma ve yönlendirme hususunda her resul gibi o da kendine düşeni yapmakla yükümlüydü. Putlara fiili tecavüzü, o yüzden takibata uğrayıp sorguya çe­kilmesi ve verdiği hakimane cevaplar, onunla ailesi ve kavmi arasında de­rin bir uçurum meydana getirmiş ve mesafeyi iyice açmıştı. Yapılacak baş­ka şey kalmayınca da kavmine ve hısımlarına, imân etmedikleri, putları terketmedikleri sürece aralarındaki soy bağının kopuk kalacağını söylemiş; eski yakınlığın sona erdiğini bildirmişti. Böylece İbrahim (A.S.) onlara karşı tavrını şu üç maddeyle ilân etmiş bulunuyordu :

1-Sizden de,  Allah'tan başka  taptıklarınızdan da  beriyiz. Sizinle her türlü dostluk ve yakınlık ilişkilerimiz kesilmiştir.

2- Sizler Allah'a dönüp O'na kulluk edinceye kadar aramızdaki bu kopukluk ve düşmanlık devam edecek, beliren öfke ateşi sönmeyecektir.

3- Ancak babam için Allah'tan bağışlanma dileyeceğim. Ama Allah'­tan ona gelecek hiçbir şeyin önüne geçmeğe sahip değilimdir.

Şüphesiz bu muhtıra anlamındaki duyuru üstün cesaretin, şahlanan köklü imânın, gelişen irfanın ürünüydü. İbrahim Peygamber bütün bunla­rı söylerken tek güvenip dayandığı kuvvet Allah idi. O bakımdan sözleri­nin hemen arkasından şu duayı yaparak Hakk'a teslimiyetin  müstesna örneklerinden birini ortaya koydu : «Ey Rabbrmız! Ancak sana güvenip dayandık; yalnız sana yönelip gönül verdik ve dönüş de ancak sanadır. Ey Rabbımız! Bizi küfre sapanlarla imtihan etme, (onların yüzünden bizi fitneye uğratma); bizi bağışla ey Rabbımız! Şüphesiz ki sen çok üstünsün, çok güçlüsün, hikmet sahibisin.»

İbrahim (A.S.)ın bu üç kademeli duası kıyamete kadar darda kaldık­ları zaman mü'minlerin de duâsıdır.

Böylece her hususta, her fırtına ve sıkıntıda, her kargaşalık ve fitne havasında O çok güçlü, çok üstün ve yegâne hikmet sahibi Allah'a yönel­mek, ibâdetin başlangıcı ve sonudur. Kulluğun da İlk ve son teslimiyet öl­çüsüdür.

Cenâb-ı Hak, Medine'ye göç edip az-çok güvene kavuşan mü'minlere Mekke'deki müşrik hısımlarına duydukları sıcak ve yakın ilginin ve dostlu­ğun karşılıksız kalacağını; karşı tarafın eline fırsat geçtiği takdirde bu ya­kınlığı hiçbir zaman dikkate almıyacaklarını açıklarken, gerçekte mü'min­lerin müşri^^rden fazla korkuları kalmadığına, fakat mücadelenin, İslâmi-yeti yayma görevinin devam edeceğine ve asıl bundan sonra Hakk'ın se­sini ülkelere duyurma zamanının geldiğine işarette bulunuyor ve kâfirler arasında az bir mü'min tarafdarıyla tavrını ortaya koyan İbrahim Peygam­berin çok parlak ve kalıcı bir misâl olduğunu gözler önüne seriyor.

Son peygamber Hz. Muhammed de (A.S.) öyle yapmadı mı? Allah yo­lunda yurdunu ve hısımlarını terkedip Medine'ye hicret etmedi mi? Tek dos­tunun ve yegâne güven kaynağının Cenâb-ı Hak olduğunu her vesileyle ilân etmedi mi? Tebbet Sûresi, O'nun amcasını yerer ve ebedî azapla müj­deler mahiyette inmedi mi?

Böylesine açık ve net ilâhî düstur ortada dururken ve kıyamete kadar uyulacak misâl verilirken mü'minlerden bir kısmının bu gerçeklerden ve ilâ­hî kıstastan habersiz görünmesi, inkâra sapan, küfrü tercih eden hısımla-rıyla samimi ilgisini sürdürmesi din ve imân adına tehlikeli değil midir?[10]

 

İşin Başı Allah'a Ve Âhirete İnanmaktır

 

«And olsun ki, sizin için, sizden Allah'a ve âhiret gününe inanıp kavuşmayı umanlar için onlarda (İbrahim'le arkadaşlarında) güzel örnekler vardır.»

Şüphesiz Cenâb-ı Hak dostların en yakını ve en hayırlısıdır. O'na gü­venip dayanmak ruha gıda, kalbe cesaret verir ve başarının yolunu açar.

O'nun hoşnutluğu gözetilmeyen bir söz ve davranışta hayır yoktur. O'nun yolunda harcanmayan bir malda ise, feyiz, bereket ve saadet mevcut de­ğildir.

Cehli hilmine üstün gelen, dünya endişesi âhiret korkusunu geri plâ­na iten; duygusu aklına ve imânına kumanda eden kimsede gerçek din­darlık söz konusu olamaz.

Âhirete imân, en iyi öğütçü, o güne hazırlanmak hususunda en akıl­lıca meşguliyettir. Allah için dost edinmek; O'nun için sevmek ve sevme-. mek ibâdettir.

Hayata bu açıdan bakılınca, İbrahim Peygamberle ona uyanlar yeterli misaldir. Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in kendi kavmiyle olan mücadelesi ve hicreti en güzel örnektir. Bu ilâhî nîmete lâyık görülen büyük peygam­berler ve onlara sadakatle bağlı kalanlar dünyalık adına her şeylerini Al­lah yoluna feda edip küfür ve azgınlıkta ısrar eden en yakınlarından bile ilgilerini kesmişlerdir. Mükâfat olarak da, dünyada iyi bir isimle anılma lûtfuna lâyık görülmüşler; âhirette ise, gıpta edilecek makam ve dereceler onlara ayrılmıştır. Cenâb-ı Hak hem dünyalarından, hem de âhiretlerinden yana onlara kâfi ve vâfidir.

O halde Peygamber (A.S.) Efendimiz'in beyânı doğrultusunda Allah'a ve âhirete dosdoğru imân edenler için İbrahim Peygamberle ona yürekten inanıp uyan Lût ve arkadaşları, her çağda taklîde değer kimselerdir.

Buna rağmen imânın gereği olan bu güzel ameli yerine getirmeye yö-nelmiyenler olursa, Cenâb-ı Hakk'ın hiç kimsenin ibâdet ve dostluğuna ih­tiyacı yoktur. O mutlak ganîdir ve her zaman övülmeğe lâyıktır.

İbrahim Peygamberi belirtilen hususta örnek alırken, onun, babasına : «Senin için istiğfarda bulunacağım (günahlarının bağışlanmasını dileyece­ğim)» sözünü istisna olarak düşünmemiz gerekir. Zira o, babasının imân edeceğini umuyordu. Ne vakit ki onu küfürde ısrarlı ve kararlı görünce is­tiğfardan vazgeçip ondan bu hususta da ilgisini kesti. Çünkü kâfirler için istiğfarda bulunulmaz. [11]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, mü'minlerin gerçek dostunun Allah olduğu konu edilerek, Allah'ı inkâr eden kâfirlerle -hısım bile olsalar- dostluk kurmamız men'edildi ve bu hususta İbrahim (A.S.) misâl verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah'a imân etmiyen kâfirlere ve İslâmiyeti din seçmeyen gayr-i müslimlere, mü'minlerle savaşmadıkları ve onları yurtla­rından çıkarmaya kalkışmadıkları takdirde, kendilerini dost ve arkadaş, sırdaş ve yakın edinmemek şartiyle gerekirse yardımda bulunmanın sa­kıncalı olmadığı belirtiliyor. Sonra da İslâm'a girmek üzere Medine'ye gelen kadınların, İslâmî yöntemlere göre sınavdan geçirilmeleri ve böylece doğ­ruluk derecelerinin tesbiti emrediliyor. Aynı zamanda kadın haklarından bir bölüme yer veriliyor.[12]

 

Meali:

 

7- Allah'ın sizinle o düşmanlık ettiğiniz kimseler arasında bir sevgi bağı kurması umulabilir. Allah çok kudretlidir; Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

8- Allah, din uğrunda sizinle savaşmıyanlara ve sizi yurdunuzdan çıkarmıyanlara iyilikte bulunmanızı, adaletle davranmanızı men'etmez. Şüp­hesiz ki, Allah, adaletle davranıp insaf ölçülerine bağlı kalan lan sever.

9- Allah ancak sizi, sizinle din uğrunda (yola çıktığınız için) sava­şanları, sizi yurdunuzdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardımcı olanları dost ve arkadaş edinmekten men'eder. Kim de onları dost ve arkadaş edinirse, işte onlar zâlimlerdir.

10- Ey imân edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size gelirlerse, onları imtihan edin, -Allah onların imânını daha iyi bilir- onların imân et­tiklerini bilip anlarsanız, artık kendilerini o kâfirlere geri çevirmeyin; ne bunlar onlara, ne de onlar bunlara helâldir. (O kâfir kocaların) bunlara har­cadıkları mehirieri kendilerine verin. Artık bu kadınların mehirlerini verdi­ğiniz takdirde kendileriyle evlenmenizde bir sakınca yoktur. Kâfire kadın­ları nikâhınız altında tutmayın; onlara harcadığınız mehri isteyin; o kafir kocalar da (hicret eden mü'mine) eşlerinden harcadıkları mehirieri istesin­ler. Bu, Allah'ın hükmüdür ki aranızda hükmeder. Allah, bilendir, hikmet sahibidir.

11- Eğer eşlerinizden (biri küfre dönüp) sizden aldığı mehille kâfir­lere kaçarsa ve siz de (onlara üstün gelip) onları cezalandırırsanız, eşleri kaçıp gidenlere, harcadıkları miktarını (ganimetten) verin. İmân ettiğiniz Al­lah'tan korkun (haksızlıktan) sakının.

 

İlgili Hadîsler

 

«Dostun vakar doğrultusunda ölçülü sev; belki bir gün o düşmanın olabilir. Düşmanına da vakar doğrultusunda ölçülü düşmanlıkta bulun; bir gün o dostun olabilir.» (O halde her iki durumda da ifrat ve tefritten ka­çın.) [13]

«Benim yanımda amellerin en sevimlisi, Allah için sevmek ve yine Al­lah için sevmemektir.» [14]

«Ebû Bekir'in (R.A.) kızı Hz. Esma (R.A.) anlatıyor:

- Kureyşle muahedede bulunulduğu bir dönemde müşrike olan anam çık ageldi. Bunun üzerine Peygamber (A.S.) Efendimiz'e uğradım ve sor­dum : «Ya Resûlellah! Müşrike olan anam beni arzulayarak geldi; ona ilgi göstereyim mi?» Efendimiz bana şöyle buyurdu: «Evet, ona hısımlık ilgi­sinde bulun.» [15]

 

Düşmanlıkta Ölçülü Ve İnsaflı  Olmak

 

«Allah'ın, sizinle o düş­manlık ettiğiniz kimseler arasında bir sevgi bağı kurması umulabilir..»

Mekke'de kalıp küfrü tercih edenlerle Medine'ye hicret eden mü'min-lerin -aralarındaki yakınlık ne ölçüde olursa olsun- dostluk kurmamaları emredildikten sonra, ilgili âyetle mü'minlerin onlara karşı düşmanlıkta öl­çülü ve insaflı olmalarına işaret edilmektedir. Zira düşman bildikleri o müş­riklerin yakın gelecekte İslâm'a girip dost ve kardeş olmaları umulabilir. Cenâb-ı Hakk'ın kudreti her şeye yeter. O, çok üstün ve çok güçlüdür; aynı zamanda çok merhametlidir. Nitekim öyle oldu: Mekke'nin fethinde en azılı düşmanlar dize gelip cihan peygamberi Hz. Muhammed'in (A.S.) önünde eğildiler; Hakk'a teslîm olmaktan başka yol bulamadılar. Düne ka­dar Müslümanlara diş bileyen bu adamlar şimdi onların saffına katılmak suretiyle din kardeşi oldular. Kin ve intikam duyguları bir anda dostluk ve kardeşlik duygusuna yerini bıraktı. Şeytanın umutları kırılıp gerisingeri çe­kildi. Eski dostlar şimdi imân birliğinin ferahlatıcı ve birleştirici havasın­da bir bütün oluverdiler. Geçmiş günlerin üstüne sünger çekilip geleceğe ümitle bakmaya yöneldiler.[16]

 

İhanet Etmeyen Müşriklere  İyilik Edip Âdil Davranmak

 

«Allah, din uğrunda sizinle savaşmayanlara ve sizi yurdunuzdan çıkarma­yanlara iyilikte bulunmanızı, adaletle davranmanızı men'etmez..»

İslâm bütünüyle sulh ve selâmet dinidir. Kendisine karşı çıkmayan, saldırıya geçmiyen, yapılan anlaşmayı bozmayan; saldıranlara gizli-açık yardımda bulunmayan müşriklere karşı iyi davranmayı, adaletle muamele etmeyi emreder. Çünkü amaç, ıslâh edip doğru yola davet etmek ve boz­gunculuk etmemektir.

Nitekim Huzaâ ve Benî Hars kabileleri Resûlüllah'a (A.S.) müracaatla bir barış anlaşması önerdiler: Müslümanlarla savaşmıyacaklarına, sava­şanlara yardım etmiyeceklerine söz verdiler ve bu anlamda yazılı bir an­laşma sağladılar. Onlar bu anlaşmaya sadık ve bağlı kaldıkları için, Müs­lümanlar birçok kabilelerle savaşırken onlara dokunmadılar ve hep iyi ve âdil davrandılar. Sekizinci âyetle İslâm'ın bu güzel prensibi açıklanmakta ve sağlam bir kıstas verilmektedir,

O halde Allah yolunda kutsal savaştan amaç, kin, düşmanlık, azap, işkence ve haklara tecavüz değil, adaleti yaymak, insanları doğruya, iyi­ye, güzele, yararlı olana ve tek kelimeyle Allah'a kul olmaya davet ve ir-

şâd etmektir.

Bunun için Kur'ân-ı Kerîm'de müşriklerden, gayr-i müslimlerden kim­lerle savaşılmaması konu edilirken üç madde üzerinde durulmuştur:

1- Sizinle savaşmıyanlarla,

2- Sizi yurdunuzdan çıkarmayanlarla,

3- Düşmanlarınıza yardım etmiyenlerle savaşmayın. Onlara iyilik ve adaletle davranın buyurularak mü'minler aydınlatılmaktadır. Şüphesiz bu bir ruhsattır; şartlar ve ortam elverdiği nisbette uygulanmasında mutlaka fayda vardır. Karşı taraf Müslümanların bu güzel prensibini kötüye kul­lanmadıkları takdirde kıyamete kadar geçerli ve kalıcıdır.[17]

 

İlgiye Ve İyiliğe Lâyık Olmayan Müşrikler

 

«Allah ancak sizi, sizinle din uğruda (yola çıktığınız için) savaşanları, sizi yurdunuzdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardımcı olanları dost ve arka­daş edinmekten men'eder. Kim de onları dost ve arkadaş edinirse, işte on­lar zâlimlerdir.»

Müslümanların iyiliğine, iyi niyetine ve beşerî münasebetlerine lâyık olmayan müşriklerin bu çizgide belirlenmesi için tahdidi olmamakla be­raber şu üç fiilden birini veya benzerini işlemiş olması gerekîr:

1- Din uğrunda, Allah yolunda irşâd ve tebliğde bulunan mü'min-lerle savaşmış olmaları,

2- Mü'minleri öz yurtlarından sürüp çıkarmış bulunmaları,

3- Sürüp çıkaranlara yardım ve destek sağlamaları..

Bu üç fiilden birini veya benzerini işleyen müşrikleri zahirî anlamda da olsa dost edinmek hem İslâm'ın ruhuna ve felsefesine, hem de dış si­yasetine aykırı düşer ve aksine bir yol seçen Müslümanlar zâlim kabul edi­lir. Dokuzuncu âyetle bilhassa bu hassas noktaya temas edilerek mü'min-lere uyulması gereken bir kıstas veriliyor.[18]

 

Muhacir Olarak Medine'ye Gelen Kadınlar

 

“Ey îmân edenleri Mü'min kadınlar muhacir olarak size gelirlerse, onları imtihan edin..”

Mekke'den Medine'ye hicret, İslâm için ciddi bir dönüm ve hareket ortamı hazırlamış ve tarih başlangıcı olmuştur. Resûlüllah'ın (A.S.) hicret etmesiyle Arap Yarımadası sarsılmış, bir silkinme ve gelecek günleri he­saplama şuurunu uyandırmıştır. Kadınlar bile bu olayın tesiri altında kal­mış ve fırsat buldukça İslâmiyete kalplerini açarak Medine'ye göçmüş­lerdir. O halde hicret son derece muhteşem ve dikkat çekici bir olaydır. O kadar ki, Allah yolunda yurtlarını terkedip hicret edenler için mü'min sı­fatından sonra bundan daha şerefli ve gönül alıcı bir isim ve sıfat düşünü-lememiştir. Toynbee  dediği  gibi: «Bugüne   kadar 27  medeniyet tesbit edilmiştir. Bu medeniyetlerin hemen hemen hepsi, hattâ en eskileri göçle­rin olduğu kıtalarda muhacir ırklara aittir. Yerlilerin ise bir varlık gösterdik­leri görülmemiştir. Kızılderililer Amerika'da asırlar boyu silahla mücehhez oldukları halde bir medeniyet kuramamışlardır. Oysa Avrupa'nın köle süt tıcılan ve gangsterleri Amerika'ya göç ettiler ve bugünkü medeniyeti kur­dular.

Böylece anlıyoruz ki, hicret tarih boyunca yeni kültürlerin, yeni medeniyetlerin oluşmasında baş etkenlerden biridir.» [19]

Ayrıca Endülüs'ü fethederek oraya göçüp yerleşen Müslümanların kur­duğu İslâm Medeniyeti bunun canlı misâllerinden biri değil midir?

İşte Medine'ye hicret eden ve ikinci halîfe Ömer (R.A.) devrinde fet­hedilen ülkelere yerleşen mücahit müslümanların gittikleri yerde İslâm medeniyetini süratle kurmaları, uyuşuk insanlara dinamizm ruhunu ver­meleri ve yepyeni bir dünya icâd etmeleri bu yüzdendir.

Zira muhacirlerin dünya "*nişü hem geniş, hem de dinamiktir. Bir de ona hayat ve gerçek medeniyet dini olan İslâm'ı eklersek bu dinamik­liğin nelere kadir olduğunu anlamakta gecikmeyiz.

Hudeybiye anlaşmasında yer alan maddelerden biri de şu idi: «Mekkeli bir adam İslâm'a girmek üzere Hz. Muhammed'e (A.S.) gidecek olur­sa, O onu kabul etmeyip geri çevirecek..»

Nitekim anlaşma İmzalandıktan hemen sonra Mekkeli Sâide bint Haris İslâmiyeti din seçip Peygamber'e (A.S.) geldi. Diğer bir rivayete göre, Üm-mu Müysüm İslâmiyeti seçerek Hz. Peygamber'e (A.S.) geldi. Bunun üze­rine adı geçenin kocası, Resûlüllah'a (A.S.) baş vurup yapılan anlaşma gereği zevcesini geri çevirmesini bildirdi. Oysa sözü edilen anlaşmada «ri­cal (erkekler, adamlar) sözü kullanılmıştı. Kadınlardan söz edilmemişti. Bu inceliği Hz. Peygamber (A.S.) ona hatırlatarak zevcesini geri çevirmiveceğini söyledi. Bunun üzerine onuncu âyet indi. Böylece inanıp İslâm'a gönül ve­ren kadınlar bir bir Medine'ye gelmeye başladılar. Kendilerinde yepyeni bir hayat ruhu oluştu, ne kocalarını, rie de hısımlarını düşünmeyerek an­nelerinden yeni doğmuşcasına kendilerini İslâm'ın nuranî havasına atıp iç­lerinde yenilmez bir kudretin varlığını hissettiler.

Ancak Cenâb-ı Hak böyle durumlarda bir ihanet, casusluk, suikast ve benzeri bir kötülüğe meydan verilmemesi ve ruhlar üzerinde olumlu tesir bırakması için gelen kadınların usulen imtihandan geçirilmesini, samimi­yet derecelerinin ölçülmesini emretti. Şüphesiz bu kural da, aynı olayların meydana gelmesi halinde hep geçerlidir.

Bu imtihanın, samimiyet derecesini ölçmenin çerçevesi ne idi?

a) İbn Abbas'a (R.A.) göre: Gelen her kadının şöyle yemin etmesi öneriliyordu : «Allah'a and olsun ki, kooama kızdığım, danldığım için veya Medine'de güven içinde kalmak için, mü'min bir erkeğe aşık olduğumdan dolayı evimi terkedip gelmiş değilim. Sırf Allah ve Resulünü sevdiğim için hicret etmiş bulunuyorum. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ediyorum ki doğru söylüyorum.»

Kadın içten ve heyecanla bu yemini yapınca Hz. Peygamber (A.S.) onu Medine'ye kabul ediyor; kocası tarafından verilen mehrini ve diğer eşya­yı kocasına gönderiyordu. Zira bu durumda İslâm'a giren kadınla müşrik kocası arasında nikâh bağı kopmuş ve aralarındaki münasebetler sona er­miş oluyordu.

b)  Ashab-ı Kirâm'dan bir kısmına göre: Gelen her kadının şevk ve heyecanla «Eşhedü ellâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed'en Re-sûlüllah» demesi kâfi geliyordu.

c)  Gelen her kadının sözlü bey'âtte bulunması ve iki şehadet kelime­sini getirmesi yeterli sayılıyordu.

Şüphesiz bunlar zahirî birer deneme ve tesbitten öteye geçmiyordu. Cenâb-ı Hak ise, kadınların gönülden inanıp inanmadığını çok iyi biliyordu.[20]

 

İslâm'a Giren Kadının Durumu Ve Hukukî Yönü

 

1- Kitap Ehli dışında diğer bâtıl dinlere bağlı olan bir erkeğin karısı İslâm'a girer veya bâtıl dine bağlı bir kadının kocası İslqm'ı din olarak seçerse, aralarındaki nikâh hükümsüz olur, biri diğerine haram sayılır.

2- Müslümanlarla sulh anlaşması yapan taraftan bir kadın İslâmiyeti din olarak seçerse, o kadının, kocasından aldığı mehir ve bazı önemli mal­ları geri verir. Böylece koca iki yönlü zarara uğratılmamış olur.

3- Sözü edilen mehir, beytü'l-mal {İslâm hazinesin)den çıkarılıp ve­rilir.

4- Her iki durumda da İslâmiyeti seçen kadın artık Müslüman bir erkekle evlenebilir ve emsaline uygun mehir takdir edilir.

5- Kadın İslâm'a girip Müslüman bir erkekle evlendikten ve mehir aldıktan sonra kaçıp kendi yurduna giderse, o kadının kavmiyle yapılan savaşta elde edilen ganimetten o erkeğe, eşine verdiği mehir ödenir.

Bütün bu hususlar cereyan edip yürütüldüğünde, adaleti gözetmek farzdır. Kadınların haklarını korumak gereklidir.[21]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, ihanet etmiyen, saldırmayan müşriklere karşı iyi davranılması konu edildi ve bu arada aydınlatıcı bilgi verildi. İslâm'a girip yurtlarını terkederek Medine'ye gelen kadınların samimiyet derecesinin tesbiti emredilerek bu hususta kalıcı hüküm ve tavsiye açıklandı. Sonra da kadınların bazı hakları üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, imân eden kadınların Hz. Peygamber'e (A.S.) bey'at etmelerine değinilerek nubil bir söz almanın gerektiğine dikkatler çekiliyor. Arkasından yukarıdan beri üzerinde durulan konuya dönülerek Allah'ın gazap ettiği kavimleri dost edinmenin haram olduğu belirtiliyor.[22]

 

Meali

 

12- Ey Peygamber! İnanan kadınlar, Allah'a hiçbir şeyi ortak koşma­mak, hırsızlıkta bulunmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, el­leriyle ayaklan arasında bir yalan uydurup (başkasından olan çocuğu ko­calarına nisbet ederek) getirmemek ve iyi-yararlı, uygun ve güzel kabul edilen hususlarda sana karşı gelmemek üzere bey'at etmeye geldikleri zaman, onların bey'atını  kabul et; onlar için Allah'tan  bağışlanma  dile. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

13- Ey imân edenler! Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir milleti, bir topluluğu dost ve arkadaş edinmeyin; kâfirler kabirlerdeki kimselerden na­sıl umutlarını kesmişlerse, onlar da Âhiret'ten öylece umutlarını kesmiş­lerdir.

 

İlgili Hadis Ve Rivayet

 

Mekke fethedildiğinde Resûlüllah (A.S.) Efendimiz Safa tepesine çıkıp orada imân eden erkeklerin bey'âtini kabul ettikten sonra sıra imân eden Mekkeli kadınlara geldi. Hz. Peygamber'e (A.S.) yakın yere gelip sözlü şekilde bey'ât etmeye hazırlandılar. Bu sırada Hz. Ömer (R.A.) de Pey­gamber (A.S.) Efendimiz'den biraz aşağı kesimde bulunuyordu.. Kadınlar sözlü bey'at ederken Ömer (R.A.), onların seslerinin Hz. Peygamber (A.S.) tarafından duyulmasına yardım ediyor ve Resûlüllah (A.S.) âyette açık­landığı üzere altı şeyi telkin ederken yine Hz. Ömer (R.A.) zaman zaman aracı oluyordu.

Kadınların bey'atı şu altı şarta bağlanmış bulunuyordu :

1- Hiçbir şeyi Allah'a ortak koşmamak,

2- Hırsızlık etmemek,

3- Zinada bulunmamak,

4- Doğurdukları çocukları öldürmemek.

5- Başkasından gebe kaldıkları takdirde doğurdukları çocuğu asıl babasına nisbet etmek, yalan ve uydurma beyanlardan kaçınmak,

6- Dine, akla ve sahîh, sağlam örfe uygun olan hususlarda Hz. Pey­gamber'e (A.S.) karşı gelmemek..

Bu altı kötü fiilin hemen hepsi putperest araplar arasında yaygın ve câri idi. Böylece Hz. Peygamber (A.S.) ilk adımda ilâhî emir gereği bu kö­tü âdetlere bir daha dönmemelerini şart koşarak onların bey'âtini kabul etti.

Bey'atleri kabul edilenler için bir de Resûlüllah'ın (A.S.) Allah'tan ba­ğışlanma dilemesi emredilmektedir. Bu da samimi olmayanlara Allah'ın hidâyet nasip etmesini ve geçmiş günahlarının İslâmiyeti din olarak seç­meler iyle silineceğini bildirmeye yönelik bir anlam taşımaktadır.

Anlaşıldığı gibi, bey'atte İslâm'ın beş şartı üzerinde durulmamıştır. Zi­ra İslâm'a girmeye karar veren kimse, önce Allah'a ve Peygamber'e imân edip Allah'ın birliğine, Hz. Muhammed'in (A.S.) son peygamber olduğuna şehadette bulunmaktadır. Bu şart diğer bütün şartları kendi kapsamında tutmakta ve İslâm'ın bütünlüğünü yansıtmaktadır. Hem İslâm'a giren kim­se, İslâm'ın bütün şartlarını, hükümlerini, vecîbelerini kabui etmek zorun­dadır. Aksi halde İslâm'a girmiş sayılmaz.[23]

 

Kâfirin Umutsuzluğu

 

«Ey imân eden­ler! Allah'ın kendilerine gazap ettiği bir milleti, bir topluluğu dost ve ar­kadaş edinmeyin; kâfirler kabirlerdeki kimselerden nasıl umutlarını kes­mişlerse, onlar da âhiretten öylece umutlarını kesmişlerdir.»

Kâfirler hep umutsuzluk içindedirler. Önleri karanlık, gelecekleri ken­dilerince tamamen meçhuldür. Dünya hayatı tek amaçları, mideleri tek kay­gılarıdır. Dostlukları sahtedir, arkadaşlıkları kişisel çıkarlarına dayalıdır.

Allah'ın gazap ettiği kavme gelince : Bunlar daha çok Yahudilerdir. Tevrat ile amel etmedikleri; İslâm'a ve onun peygamberi Hz. Muhamrned'e (A.S.) karşı sinsice düşmanlık besledikleri; dönek, kaypak bir karakter ta­şıdıkları; maddeye aşırı bağlı olup Allah'ın kesin haram kıldığı faiz siste­mini yaygınlaştırdıkları; insan haklarına tecavüzden çekinmedikleri sebe­biyle ilâhî lanet ve gazaba uğratılmışlardır.

Artık bu durumda mü'minlerin onları ve benzeri inkarcı sapıkları dost edinmeleri, onlardan yana yakınlık duymaları, maddeci tutumlarına heves etmeleri çok sakıncalı ve tehlikelidir. Zira İslâm Dini, gönülden imân eden­lere hem kişilik kazandırır, hem de onları yabancılara uydu olma zilletin­den devamlı uzaklaştırır. Modernleşme zihniyetiyle hareket edip yabancı­ların kültürünü benimseyenler, çok geçmeden kendi dininden ve öz de­ğerlerinden uzaklaşırlar da kişiliklerini kaybederler.

Unutmamamız gerekir ki. Yüce İslâm Dini, Allah'ın son mesajı olarak insanları madde cenderesinden, kula kul olma zilletinden, kişisel çıkarı ön plâna alıp her şeyi mubah sayma gafletinden kurtarıp Allah'a kul olma şerefine eriştirir ve ferdi toplumun kopmaz parçası yaparak gerçek mede­niyetin zirvesine eriştirir. Aynı zamanda İslâm, insan hayatına, o hayatın gaye ve amacı, hikmet ve maslahatı doğrultusunda değer verir ve Allah ile kul arasında kopmaz bağlar oluşturur da insana Allah'a kul olmanın nasıl kişilik ve azizlik kazandırdığını öğretir ve yabancıların uydusu olma bedbahtlığına uğramaktan onu kurtarır. O bakımdan Müslümanların, İslâm'ın hakikatına ters bir inanç ve düşünceye sahip olanları dost ve kardeş edin­melerine asla cevaz vermez.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd-u senalar; ilâhî muradı ümmetine en güzel şekilde tebliğ edip açık­layan Resûlüllah (A.S.) Efendimize salât-u selâmlar olsun.[24]

 



[1] LübabıTt-te'vîl: 4/255

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6127.

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6127-6128.

[3] Müsned-l Ahmed - Lübabu't-te'vîl: 4/256- İbn Kesîr : 4/345- Eshabu'n-nüzûl/Nisabûrî: 282- Tefsîr-i Kurtubî: 18/50; Şevkani, Fethu’l-kadir: 5/211.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6130-6131.

[4] Tefsîr-i Kurtubî:  18/52, 53 den özetlenecek

[5] Bilgi için bak : İbnü'l-Ahkâmül-Kur'âtı: tlgiü âyetin açıklaması

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6131-6132.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6132-6134.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6134.

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6135.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6135.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6137-6138.

[11] Geniş bilgi İçin bak. : Tevbe Süresi 114. âyetin tefsiri

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6138-6139.

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6139-6140.

[13] Tirmizl - İbn Hibbân : Ebü Hüreyre   (R.AJden - Taberânî: İbn   Amr (R.A.) den

[14] Müsned-i Ahmed : Ebü Zer (R.A.)den

[15] Buharî - Müslim - Müsned-i Ahmed

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6142..

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6142.

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6143.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6143-46144.

[19] Medeniyet ve Modernlzm/Bir Yayıncılık : 65, sahtfeden özetlenerek

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6144-6146.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6146.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6147.

[23] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6148-6149.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6149-6150.