Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Saf Suresi - Kuran - 061Saf - 2. Sayfa

SAF SURESİ

 

61

 

İndiği Yer :

 

Medine

 

İniş Sırası :

 

109

 

Ayet sayısı :

 

14

 

Mushaftaki sıralamada altmış birinci, iniş sırasına göre yüz dokuzuncu sûre­dir. Tegabün sûresinden sonra, Cum'a sûresinden önce Medine'de nazil olmuştur.[1]

 

Adı

 

4. âyetinde geçen ve "sıra, dizi" anlamına gelen "saf kelimesi sûreye ad ol­muştur. [2]

 

Konusu

 

Kişinin yaptıklarıyla bağdaşmayan iddialarda bulunmasının Allah katında çok çirkin sayıldığı belirtilerek öz ve söz arasındaki uyumun önemine vurgu ya­pılmakta; Allah yolunda çarpışanların O'nun hoşnutluğunu kazanabilmeleri için tek bir yürek ve tek bir vücut gibi olmaları gerektiğine dikkat çekilmekte; İsrâilo-ğullan'nın verdikleri sözü tutmamaları, Hz. Musa'yı üzmeleri ve Hz. îsâ'nın ken­disinden sonra gelecek peygamberi isim de vererek müjdelemesine rağmen ona vefasızlık etmeleri eleştirilmekte; gerçek kurtuluşun Allah'a ve Resulüne iman edip malıyla canıyla Allah'ın gösterdiği yolda çaba harcamaktan geçtiği bildiril­mektedir. [3]

 

Meali

 

Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla... 1. Göklerde bulunanlar da yer­de bulunanlar da Allah'ı teşbih etmektedir. O azizdir, hakimdir. 2. Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niye söylersiniz? 3. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok sevimsiz bir davranıştır. 4. Bilin ki Allah kendi yolunda tek parça bir duvar gibi kenetlenmiş saflar halinde çarpışanları se­ver. 5. Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim! Size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet iyi bildiğiniz halde ne diye beni üzüyorsu­nuz?" Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti. Allah günaha sapla­nanları doğruya eriştirmez. 6. Meryem oğlu Isâ da şöyle demişti: "Ey Tsrâiln-ğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçi­yim." Ama o kendilerine apaçık kanıtlarla gelince, "Bu besbelli bir büyü!" dediler. 7. Yalnız Allah'a kul olmaya (İslâm'a) çağırılıp dururken Allah hak­kında asılsız şeyler yakıştırmaya çalışandan daha büyük haksızlığı kim yapa­bilir! 8. İsterler ki Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkar­cılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlayacak! 9- Bütün dînlerin üzerindeki yerini alsın diye Resulünü, doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O'dur. [4]

 

Tefsiri

 

1. Tesbîh terimi kısaca, bir yandan şuurlu varlıkların iradî olarak Allah Te-âlâ'nın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu söz ve davranışlarla ortaya koyma­ları (tenzih), diğer yandan da evrendeki bütün varlıkların ilâhî yasalara zorunlu olarak boyun eğip O'nun hükümranlığını itiraf etmeleri anlamına gelir.[5]

 

2-3. Bu âyetlerle ilgili yorumlan önce, "Ey iman edenler" şeklindeki hitabm kime yönelik olduğuna ilişkin tercihe göre iki gruba ayırmak gerekir. Kur'an'ın genel kullanımı doğrultusunda burada da müminlere hitap edildiğini kabul eden­lere göre âyetlerde, gerçekten iman etmiş olmakla beraber söz ve eylemleri arasın­da uyumsuzluk bulunan müslümanlara bu hususta bir uyan yapılmakta yahut müs-lümana yaraşan tutumun söylenenle yapılan arasındaki tutarlılığına özen göster­mek olduğu bildirilmektedir. İfadenin akışını ve 5. âyette imanlanndaki samimi­yetsizlik sebebiyle peygamberlerini üzen Hz. Musa'nın kavminden söz edilişini dikkate alarak burada münafıklara hitap edildiğini düşünenlere göre âyetler, "Ey iman etmiş görünenler" tarzında bir anlam taşımakta ve söylediği ile yaptığı bir ol­mayan bu iki yüzlü kimseler kınanmaktadır. Başka bazı âyetlerde münafıklar hak­kında yapılan tasvirler. [6] bu yorumu destekle­yici nitelikte bulunmuştur. "Söylenen söz"ü de iki şekilde yorumlamak mümkün­dür: a) Kişinin yapmayacağı bir şeyi vaad etmesi, b) Kendi fiilleri hakkında ger­çeğe uymayan bir beyanda bulunması, yapmadığını yapmış gibi anlatması. Tefsir­lerde bu yorumların hemen her birini destekleyici birçok olaya yer verilir. [7] Nüzul sebebi olarak anlatılan bu olaylar âyetlerin anlaşılmasına ışık tutmakla beraber, burada çelişkili söz ve davranışlar­dan kaçınmanın önemine ilişkin kalıcı bir mesaj verilmesinin amaçlandığı açıktır. Bazı müfessirlerin bunun, yalan söylemeyi ve vaadinde durmamayı da bnayan bir ifade olduğunu belirtmesi[8] bu anlayışı yansıtmaktadır. Do­layısıyla bu uyarının, sadece söylenenle yapılan arasında değil aynı zamanda söz­lerin ve eylemlerin kendi içinde de tutarlılık bulunması gereğini kapsar nitelikte olduğu sonucuna varılabilir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm, inkarcılara yönelik meydan okuma ifadelerinden birini de çelişmezlik ilkesine dayandırmakta, önce kendi ver­diği bilgi ve haberlerin ve İçerdiği fikirlerin tutarlılığıyla ilgili bir iç kontrol çağ­rısında bulunmaktadır: "Kur'an'ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı"[9]  Kur'an'ın bu ilkenin önemine yaptığı vurgu İslâm âlimlerini öylesine etki­lemiştir ki, tefsir, hadis, fıkıh gibi ilmî disiplinlerin oluşumu sırasında, çok geçme­den bu ilimlerde izlenen metotları da teorik ifadelere kavuşturmaya yönelmişler ve kısa bir süre içinde her bir dala ait metodolojilerin ortaya konmasını sağlamışlar­dır. Özellikle, Kur'an ve sünnetten çıkarılan fıkhı sonuçların kendi içinde tutarlı­lığının kontrolü görevini üstlenen fıkıh usulü, çok ince metot sorunlarına eğilmiş ve böylece zengin bir literatür oluşmuştur. [10]

 

4. Burada dayanışma ruhu içinde imanları uğruna çarpışan müminlerden öv­güyle söz edilmesi, bu âyetlerin "Allah katında en sevimli işin ne olduğunu bilsek de işlesek!" dedikleri halde savaş zorunluluğu ortaya çıkınca aynı samimiyet ve kararlılığı gösteremeyenler hakkında indiğine dair rivayetleri destekler nitelikte bulunmuştur. Bununla birlikte, Allah yolunda söz ve güç birliği etmiş bir toplulu­ğun tam bir uyum ve beraberlik içinde olması önceki âyetlerdeki tutarlılık fikrinin bir uzantısı olarak düşünülebilir; dolayısıyla burada da muayyen olaylarla sınırlı olmaksızın genel bir ilkeye dikkat çekildiğini söylemek daha uygun olur.

Âyette geçen "bünyânün mersûs" tamlamasını, -"kurşun" anlamına gelen "rasâs" kelimesiyle bağ kurularak- "kurşunlu, parçalan kurşunla kenetlenerek yekpare bir cisim haline gelmiş olan muhkem bina"[11]  hatta Taberî'nin aktardığı bir görüşe göre "kurşundan yapılmış[12] şeklinde açıklayanlar bulunmakla beraber, İbn Abbas'tan gelen bir rivayette yer alan şu izah, o dönemin yapı malzemeleri ve inşâ usulü bilgilerine daha uygun düşmekte­dir: Taş taş üstüne konur, sonra aralardaki gedikler küçük taşlarla tıkanır, ardından harç ile sıvanındı; buna Mekkeliler "mersûs" derlerdi. [13] Bu izah­ta "mersûs" kelimesi "istif etme, dizme, birbirine yapıştırma" mânalarına gelen "rass" kökünden türetilmiş bir sıfat fiil olarak düşünülmüştür. Her hâlu kârda âye­tin "yekpare bir yapı gibi kenetlenmiş saflar halinde" diye çevirdiğimiz kısmıyla, unsurları çok sağlam biçimde birbirine raptedilmiş, belli bir düzen ve ahenk için­de bulunan bir yapının örnek gösterildiği açıktır. Nitekim birçok müfessir, bu ben­zetmeyle, maddî bir birlik ve düzenin yanı sıra ve bundan da önce gönül birliği ve dayanışma ruhunun önemine dikkat çekildiğini ifade etmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm âyetlerinin son kelimelerinin şiirden farklı biçimde, ifadeyi lafız güzelliğinin icaplarına mahkum etmeyen ama mânayı esas alırken bir yandan da kendi tabiî güzelliği İçinde eşsiz bir ahenk ve mûsikî oluşturan sıralanışı Kur'an ilimleriyle meşgul olanların dikkatini çekmiş; onlar, bu kelimeler için "fa­sıla", son harfleri için de "fasıla harfi" terimini kullanmışlardır. Elmalılı bu sûre­de "sâd" harfinin sadece bu âyette fasıla oluşturmasını yukarıda açıklanan "mer­sûs" kelimesinin önemine yapılmış özel bir vurgu olarak görür; aynı şekilde sûre­nin "dizi, sıra, sıralanmış" anlamlarına gelen bir kelimeyle (Saf sûresi olarak) ad­landırılmasının da dayanışma fikrinin ehemmiyetine dair bir uyan anlamı taşıdığı­nı belirtir. [14]

 

5-9. İsrâüoğullan'nın tutarsız söz ve davranışlan ve beraberlik ruhunu yitir-meleriyle ilgili hatırlatmalar yapılarak, 2-4. âyetlerdeki uyanlar canlı Örneklerle pekiştirilnıektedır. 5. âyette Musa'nın kavmi tarafından kendisine karşı sergilenen dönek ve vefasız tutuma gönderme yapılmaktadır. Birçok sûrede ve özellikle Ba­kara sûresinin 40 ve devamındaki âyetlerde İsrâüoğullan'nın Hz. Mûsâ öncesi du- rumlan ve onun önderliğinde yaşadıkları uzun serüven, sözlerinden caymaları, ni­mete hıyanet ve nankörlükle karşılık vermeleri geniş biçimde açıklanmıştır. Bu âyetteki eleştiri ve uyarının anlamını kavramak açısından, Allah'a verdikleri bağ­lılık sözüne rağmen, kendilerini Allah'ın yardımıyla Firavun'un zulmünden ve bü­yük bir zilletten kurtaran peygamberlerine bile şu şekilde küstahça bir ifade kulla­nabilmiş olmalarını hatırlamak yararlı olacaktır: "Ey Mûsâ! Onlar orada bulun­dukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve rabbin gidin savaşın; biz bura­da oturacağız! [15] Kendilerine peygamber gönderilen diğer toplumlar­da öncelikli ve temel sorun peygamberin bu görevinin kabullenilmeyip yalancılık­la itham edilmesi olduğu halde, Hz. Musa'nın kavnıiyle yaşadığı asıl sorun bu top­lumun inatçılığı, vefasızlığı ve had bilmezliği İdi[16] Âyet­teki "size Allah tarafından gönderilmiş elçi olduğumu gayet İyi bildiğiniz halde" İfadesi de muhtemelen Hz. Musa'nın kendi kavminden peygamber olduğu husu­sunda bir yalancılık ithamıyla karşılaşmadığını göstermektedir. [17]

6. âyette ise İsrâiloğullan'nın Hz. îsâ tarafından kendilerine bırakılan ilahî emanete sahip çıkmayıp sözlerinden caymalarına gönderme yapılmaktadır. Hz. îsâ bir yandan kendisinden önceki Tevrat'ın Allah katından geldiğini belirtirken bir yandan da vahiy zincirinin kendisiyle son bulmadığını ve kendisinden sonra bir el­çinin geleceğini müjdelemişti. Daha önce Tevrat'ta da bu yönde bilgi bulunmak­taydı. Bu sebeple İsrâiloğulları bu peygamberin gelmesini hararetle bekler oldular ve geldiğinde ona en büyük destekçinin kendileri olacağını söyleyip durdular. Fa­kat Medine'deki yahudiler bu peygamber kendi içlerinden çıkmayınca -buradaki menfaatleri gereği Resûlullah'la antlaşma yapmış olmalarına rağmen- türlü iftira ve bahanelerle ona karşı çıktılar. [18] Her ne kadar Bedir zaferin­den sonra tavır değiştirip Tevrat'ta özellikleri belirtilen âhir zaman peygamberinin Hz. Muhammed olduğuna kanaat getirdiklerini açıkça ifade etmeye başladılarsa da Mekke putperestlerine karşı verilen Uhud savaşının başarısızlıkla sona ermesi­ni takiben hem bu beyanlarından döndüler hem de müşrikler ve münafıklarla işbir­liği içine girip Resûlullah'la yaptıkları antlaşmaları ihlâl ettiler. [19]

Âyette belirtildiği üzere Hz. îsâ kendisinden sonra selecek elcinin adımn Ah- med olduğunu haber vermişti. Bazı hadislere de dayanan bir görüşe göre Hz. Mu-hanımed'in diğer bir adı Ahmed'dİr; fakat Muhammed ismiyle aynı kökten gelen Ahmed kelimesi onun sıfatı olduğu görüşü de vardır. Her iki ihtimale göre bu ke­lime, "çok hamdeden" veya "çok övülen, yüksek ahlâk sahibi" mânalarına gel­mektedir ve Muhammed kelimesiyle yakın anlamdadır. İbn Âşûr Resûl-i Ekrem'in peygamberliğinden önce veya sonra bu adla çağrıldığının bilinmediği noktasından hareketle âyetin "onun ismi Ahmed'dir" şeklinde çevrilen kısmının doğru anlaşı­labilmesi için buradaki "isim" kelimesi üzerinde de durulması gerektiğini belirtir. Ona göre Arap dilinde bu kelimenin kullanıldığı üç anlamı da bu âyetin tefsirinde dikkate almak uygun olur; bu anlamlar da şunlardır: a) Müsemmâ (bir adın İfade ettiği gerçek mâna, içerik), b) İyi şöhret, c) Özel ad. Şu halde bu ifadeyle Hz. îsâ, hem Resûl-i Ekrem'in risâlet görevinin kendisininkinden daha üstün olduğunu hem onun kendi döneminde ve sonraki dönemlerde hep hayırla anılacak bir şahsi­yet olduğunu hem de onun özel adının (Muhammed) bu mânaya geldiğini belirt­miş oluyordu. Öte yandan İbn Âşûr -bazı erken dönem hikmet ve tasavvuf eserle­rine de dayanarak- bu ifadenin hikmet ehlinin ve -dinî hükümlerin bildirilmesi dı­şında kalan konularda- peygamberlerin kullandığı sembolik anlatım üslûbu taşıdı­ğını, böylece Ehl-i kİtap'tan ilim sahiplerinin uyulması istenen peygamberi iyi ayırt edebilmelerinin hedeflendiğini yazmaktadır. [20]

Bazı erken dönem İslâm âlimleri ve zamanımız araştırmacıları Yuhanna İn-cili'nde geçen -Hz. İsa'nın geleceğe yönelik müjde ifadesinde kullandığı- "farak-lit" (Grekçe parekletos) kelimesinin Hz. îsâ'mn konuştuğu dil olan Ârâmîce'deki karşılığını araştırmışlar ve bu kelimenin Ahmed kelimesiyle anlamca örtüştüğü so­nucuna ulaşmışlardır.[21] Öte yandan, Latince'ye paracletus şeklin­de geçen ve kilise dilinde "teselli etmek" anlamına gelen bu kelimenin "yanına ça­ğırmak" mânası içeren bir fiilden gelmesi ile 7. âyette yer alan "yalmz Allah'a kul olmaya (İslâm'a) çağınlrp dururken" mealindeki ifadede Hz. Peygamber'in temel görevinin "çağırma" anlamına gelen bir fiille ifade edilmiş olması da dikkatimizi çekmiştir. [22]

Yine 6. âyette altı çizilen hususlardan biri Hz. İsa'nın "peygamber" olma özelliğidir. O, "Bilin ki (...) size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim" ifadesiyle kendisinin ancak Allah'ın elçisi olduğunu bildirmişti. İsrâiloğulları'nın bir kısmı -14. âyette belirtildiği üzere- îsâ'nm bu sıfatını kabul etmek istemediler, onun bil­dirdiklerini inkâr ettiler. îsâ'ya inananlar onun öğretilerini yaymaya çalışmakla beraber kısa bir süre sonra onun bağlıları olduklarını iddia eden hıristiyanlar ken- dişine tanrılık yakıştırmak suretiyle gerçekte Hz. isa'nın bildirimlerini temelinden sarsmış ve ona dolaylı olarak karşı çıkmış oldular. Âyette Hz. îsâ'nın hitabı İsrâ-iloğullan'na yönelik olmakla beraber bu o esnadaki muhataplarının onlar olması sebebiyledir. Daha sonraki dönemler açısından bu hitabın öncelikle onun bağlıla­rı konumunda olan hıristiyanları ilgilendirdiği açıktır. Kur'an'ın hıristiyan teoloji­sini reddedişinin hareket noktası da îsâ'nın mahiyeti ve görevi konusudur.

Elmahlı'nın 8-9. âyetlerle ilgili -bizim de önemli bulduğumuz- açıklamaları­nı şöyle özetlemek mümkündür: Yüce Allah, hak dini bütün dinlerin üzerindeki yerini alsın diye gönderdiğini Kur'an'm değişik yerlerinde bildirdiği gibi Nasr sû­resinde de bu vaadini pekiştirmiştir. Bunun böyle defalarca ifade ve vaad edilme­si, bu üstünlüğün de bir kere değil birçok kere gerçekleşeceğini gösterir. Böyle ol­ması için de bu dinin yükselme ve gerileme zamanlan olacak; beşeriyetin geçire­ceği inkılaplar ve değişmeler arasında bütün düşüşlerin seyri fısk, zulüm, küfür, şirk yüzünden gazap ve helake doğru gideceği gibi bütün gelişmelerin seyri de tev-hid inancı ile hak dinin tecellileri olan ebedî hayatın esenliği ve mutluluğu amacı­na doğru yükselme biçiminde olacaktır. Gelip geçici heves ve arzuların ardında koşanların, günahkârların, haksızların, dinsizlerin başına kıyamet koparken, hak ehli olanlar Cenâb-ı Hakk'rn himayesinde Arş'in gölgesi altında büyük murada erecektir. Tarih gözden geçirilecek olursa görülür ki İslâm'ın bu âyetlerde vaad olunan üstünlüğü her şeyden önce Resûlullah zamanında "Bugün sizin için dinini­zi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, din olarak sizin için İslâmiyet'i beğendim" anlamındaki âyetin[23]nazil olduğu sırada bütün Arabistan'da başlamış ve Abbasî halifeliğinin çöküşüne kadar da doğudan batıya çok geniş bir alana yayılmıştı. Araya bir gerileme dönemi girdikten sonra çok geçmeden Türk-ler'in öne çıkışı ve İstanbul'un fethi ile ikinci yükseliş başlamış, bu da bir taraftan Kafkas dağlarından Atlas okyanusuna bir taraftan da Lehistan'dan Habeşistan'a kadar zirvesine ulaşmıştı. Zamanımızın geçirmekte olduğu inkılap bunalımlarının neticesinde kim bilir dünya ne gibi değişmeler, gelişmeler görecektir; neler yıkılıp neler yapılacaktır. Her ne olursa olsun mevcut çağın fikrî ve fennî ilerlemeleriyle, gerek İslâm alemindeki toplumların gerekse diğer muhtelif milletlerin kamu vic­danlarında meydana gelecek uyanışların gelecekte, dünyayı alt üst etmekte bulu­nan haksızlıkların giderilmesiyle genel yaşantıda hakkın daha yüksek bir tecellisi­ne erme gayesini hedefleme şeklindeki değişmeyi beraberinde getireceğine, bu ise tevhid fikri ile hak dinin inkişafına bağlı bulunduğundan İslâm'ın yeni bir yüksel­me ve inkişaf kaydedeceğine inanmak gerekir. Şu halde, fâni hayatın İcabı olarak her şeyin günden güne daha kötüye gideceğine, bir zaman gelip emanet düşünce-sinin kalkacağına, dinin zaafa uğrayacağına ve İslâm'ın yalnız adının kalacağına değinen ve gerileme devirlerini haber veren hadis ve sahabe sözlerinden ötürü ümitsizliğe düşühnemeli; Allah Teâlâ'ntn geceyi gündüze ve gündüzü geceye kat­tığını, "iyi sonun Allah'a karşı gelmekten sakınanların oîacağı"nı[24] bilerek, Allah'ın bu kesin vaadlerine inanarak ve âhİretle İlgili ümidini daima koruyarak çalışılmalıdır. [25] Bu âyetlerde, müminlere de dinlerini ve uygarlıklarını yüceltip insanlığın tevhİd ve adalet çizgisinde gelişmesine öncülük edecek konuma gelmeleri husu­sunda kaçınılmaz görevler düştüğüne işaretler bulunduğu da unutulmamalıdır.[26]

 

Meali

 

10. Ey iman edenler! Sizi elem veren bir azaptan kurtaracak bir ticare­ti göstereyim mi? 11. Allah'a ve Resulüne iman edersiniz, Allah yolunda mal­larınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Bu sizin için çok hayırlıdır; bilmiş ol­sanız! 12. O sizin günahlarınızı bağışlar, sizi altından ırmaklar akan cennet­lere, Adn cennetleri içindeki güzel meskenlere koyar, İşte büyük kurtuluş bu­dur. 13. Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah'ın yardımı ve yakın bir fe­tih! Haydi müminleri müjdele. 14. Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu îsâ da havarilerine "Allah'a giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" diye sorduğunda havariler, "Allah'ın yar­dımcıları biziz" demişlerdi. Sonra İsrâiloğullarf ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkarcılık etmişti. Biz inananları düşmanlarına karşı des­tekledik, böylece üstün geldiler.[27]

 

Tefsiri

 

10-14. Bütün varlıkların Allah'ı teşbih ettiği yani Yüce Allah'ın evrendeki mutlak egemenliği hatırlatılıp bu gerçeği dikkate alanlar açısından özü sözü bir ol­mamanın, hele Allah'a karşı zevahiri kurtarma çabası içine girmenin ne kadar saç­ma olduğuna dikkat çekilerek başlayan sûrenin sonunda, kurtuluş yolunun samimi bir iman ve bu imana uygun davranışlardan geçtiği bildirilmekte; Hz. Muham-med'den önceki peygamber Hz. İsa'nın hayatından canlı bir örnek verilerek Al­lah'ın dinine içtenlikle destek olanlar büyük fetihler ve zaferlerle, sonunda da en büyük basan olan âhiret mutluluğuna erişmekle müjdelenmektedİr. 13. âyetin "Al­lah'ın yardımı ve yakın bir fetih! Haydi müminleri müjdele" şeklinde çevrilen kıs­mı, savaşlarda müslümanlann morallerini yükseltici bir ifade olarak sık sık tekrar edilmiş; özellikle Osmanlı'da Mehterân takımının, ordunun muzaffer olacağı inancını pekiştirmek üzere icra ettiği musikînin arasında coşku verecek biçimde seslendirilmiştir. Hz. îsâ'ya iman etmiş olanlar büyük sıkıntılara maruz kalsalar da sonunda inkarcılara karşı büyük bir üstünlük elde etmişlerdir. 14. âyet bu tarihî gerçeğe gönderme yaparak müslümanlann bundan sonuçlar çıkarmalan istenmek­tedir. Bununla birlikte gözden kaçırılmaması gereken bir husus, dünyada elde edi­lecek zafer ve üstünlüğün 13. âyette "hoşunuza gidecek bir şey daha" şeklinde ni­telenmiş olduğu ve 12. âyette belirtildiği üzere asıl güzel sonuç, kurtuluş ve başa­rının Allah'ın hoşnutluğuna ve âhiret mutluluğuna erişmek olduğudur. 14. âyetin "böylece üstün geldiler" şeklinde çevrilen son cümlesi, "Allah Hz. Muhammed'i gönderip iman eden o kimseleri onaylayan bildirimlerde bulununca, özellikle Hz. îsâ'nın Allah'ın kelimesi olduğunu haber verince, onların delilleri açık hale geldi veya delillerinin üstünlüğü ortaya çıktı" gibi mânalarla da açıklanmıştır. [28]



[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/257.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/257.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/257.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/258.

[5] ayrıca bk. İsra 17/44

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/258.

[6] bk. Nûr 24/47-53; Ahzâb 33/1245

[7] bk. Ta-berî, XXVHI, 83-85; Zemahşerî, IV, 92

[8] Zemahşerî, IV, 91-92

[9] Nisa 4/82

[10] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/258-259.

[11] Elmahlı, VII, 4927

[12] XXVIII, 86

[13] Râzî, XXIX, 312

[14] VII, 4927

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/259-260.

[15] Mâide 5/24

[16] Kitâb-ı Mukaddes'te de onlar hakkında "sert enseli kavim" tabiri kullanılır, bk. Çıkış, 32/9, Tesniye 9/6

[17] ayrıca bk. Hac 22/44

[18] bk. Haşr 59/2-5,14

[19] Eski kutsal kitap­larda Hz. Muhammed'in peygamberliğini müjdeleyen bilgiler İslâm kaynakların­da "beşâiru'n-nübüvve" veya kısaca "beşâir" diye anılır; geniş bilgi için bk. Baka­ra 2/146; A'râf 7/157; Hz. îsâ ve yaptığı tebliğ görevi hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/45

[20] XXVIII, 182-185

[21] geniş bilgi için bk. İbn Âşûr, XXVIII, 185-186; Mehmet Aydın, "Faraklit", DİA, XII, 165-166

[22] İslâm terimi hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/19

[23] Mâide 5/3

[24] Hûd 11/49; Ka-sas 28/83

[25] VII, 4937-4940; ayrıca bk. Tevbe 9/32-33; Fetih 48/28

[26] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/260-264.

[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/264.

[28] bk. Tabe-rî, XXVUI, 92-93; İbn Atıyye, V, 305; Râzî, XXIX, 319. İman temeline dayalı olarak can ve malla Allah yolunda cİhad etmenin ticaret olarak nitelenmesinin iza­hı için bk. Tevbe 9/111; "cihad" hakkında bk. Nisa 4/84, 95; Mâide 5/35; Tevbe 9/73; Hac 22/77-78; Adn cenneti hakkında bk. Ra'd 13/23-24; "Allah'ın yardım­cıları olma"nın anlamı hakkında bk. Âl-i İmrân 3/52; "havan", Hz. İsa'nın hava­rileri ve aralarında geçen konuşma hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3-4,19,45, özellikle 52; Mâıde 5/110-115

 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/264-265.