Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Cumua Sûresi - Kuran - 062Cuma - 5. Sayfa

CUMUA SÛRESİ 2

Bu Sûreyle İlgili Hadîsler: 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

Her Şey Hakkı Tesbîh Etmektedir. 2

Cenab-I Hakkın Dört Sıfatının Anılması 3

Resûlüllah'ın (A.S.) İrşad Ve Tebliğinin Dört Ana Hedefi 3

Âyetler Arasında Bağlantı 4

Meali: 5

İlgili Hadîs. 5

Allah'ın Kitabını Taşıyıp Onunla Amel Etmiyenler. 5

Allah'ın Koyduğu Ölçü Ve Takdir Değişmez. 5

Yahudilerin Kuru İddia Ve İnatları 6

Ölüm  Değişmeyen  Kanunlardan Biridir. 6

Sonuç Allah'a Dönüştür. 6

Âyetler Arasında Bağlantı 7

Meali: 7

İniş Sebebi 7

İlgili Hadîsler. 8

Cuma Namazı 8

Cuma Ezanı 8

Cuma Namazına Koşarak Veya Seğirterek Mi Gitmek Gerekir?. 9

Cuma Ezanı Okunduğunda Alım-Satımı Bırakmak. 9

Cuma Namazına Gitmek Mutlaka Hayırlıdır. 9

Cuma Namazından Sonra İş Hayatına Dönmek. 10

Hayatın Her Safhasında Allah'ı Anmak. 10

İslâm'da İlk Kılınan Cuma Namazı 11

Fıkhî Yönü. 12


CUMUA SÛRESİ

 

Tamamı Medine'de inmiştir[1] Onuncu âyetinde mü'minlerin, cuma günü ezan okununca işlerini bırakıp camiye gitmeleri emredildiğinden, sû­renin çekirdeğini «cuma» oluşturmaktadır. O bakımdan bu, sûreye isim olmuştur.

Âyet   sayısı      :       11

Kelime   »           :     180

Harf        »           :      770 [2]

 

Bu Sûreyle İlgili Hadîsler:

 

«Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün, cuma günüdür: Bu günde Adem yaratılmıştır; bu günde o cennete konulmuştur ve bu günde o cen­netten çıkarılmıştır. Kıyamet ancak cuma günü kopacaktır.» [3]

«Bizler kıyamet gününde; (dünyada son gelen ümmet olarak) önde bulunacağız ve cennete ilk giren de bizler olacağız. Şu farkla ki, onlara (kitap ehline) kitap bizden önce verilmiştir; bize de onlardan sonra kitap verilmiştir. Onlar (cuma günü hakkında) ihtilâfa düştüler. Cenâb-ı Hak on­ların haktan yana ihtilâfa düştükleri (cuma gününe), bizi (lâyık görüp) eriş­tirdi. İşte bugün (cuma günü) onların ihtilâf ettiği bir gündür ki Allah bizi ona (lâyık görüp) eriştirdi. Evet, cuma günü bize mahsustur; ondan son­raki gün Yahudilere ve ondan sonraki gün de Nasarâ (Hıristiyan) mille­tine mahsustur.» [4]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Cenâb-ı Hakk'ın zatıyla ilgili kemal sıfatlan konu ediliyor.

2- Âlemlere rahmet olarak gönderilen Resûlüllah (A.S.) Efendimizin bazı vasıflarına yer veriliyor.

3- Tevrat ile amel etmeyen, onun hükümlerini uygulamayan Yahu­diler kınanıyor.

Yahudilerin kendilerini Allah'ın dostu olarak tanıtmaları üzerinde durularak, iddialarında doğru iseler ölümü temenni etmeleri öneriliyor.

5- Cuma ezanı okununca namaza gidilmesi, alım-satımın bırakılma­sı emrediliyor.

6- Namazdan sonra rızık talebi için yeryüzüne yayılarak çalışmayı sürdürmemiz emrediliyor.

7- Peygamber (A.S.) Efendimizi minberde yalnız bırakıp alım-satıma koşan mü'minler hem kınanıyor, hem de eğitiliyor.[5]

 

Meali:

 

1-Göklerdekiler ve yerdekiler, mülk-ü saltanat sahibi O çok mukad­des, çok üstün, hikmet sahibi Allah'ı teşbih ederler.

2- Ümmîlere (çoğu okur-yazar olmayan ve aynı zamanda kendilerine kitap indirilmeyen Araplara) kendilerinden bir peygamber gönderen O'dur. O Peygamber, onlara Allah'ın âyetlerini okur, onlann (iç ve dışlarını) arın­dırıp temizler; onlara kitap ve hikmet öğretir; oysa ümmîler daha önce açık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı.

3- Bunlara yetişmeyen (sonradan gelen) diğer insanlara da (O, pey­gamber olarak) gönderilmiştir. Allah çok üstündür, hikmet sahibidir.

4- Bu, Allah'ın büyük bir lütuf ve keremidir ki dilediğine verir. Allah büyük lütuf ve kerem sahibidir.

 

Her Şey Hakkı Tesbîh Etmektedir

 

«Göklerdekiler ve yerdekiler, mülk-ü saltanat sahibi O çok mukaddes, çok üstün, hikmet sahibi Allah'ı tesbîh ederler...»

Saff Sûresi'nin başında açıkladığımız gibi, «sabh» kökünden türetilen «yusabbihu» fiilinden, her şeyin bağlı bulunduğu kanuna ve yüklendiği programa uyarak, plândaki yerinin özelliği doğrultusunda hareket etmekte olduğunu anlıyoruz. İlmî araştırmalar, Kur'ân'ın bu konudaki ana fikrinin, astronomi üzerinde elde edilen başarılı sonuçlarla ve atomla ilgili buluş­larla doğruluğu isbatianmıştır. Her hareket bir kanuna, her kanun mükem­mel bir plâna, mükemmel plân ise kusursuz bir plânlamacıya delâlet eder.

O halde kâinatta yer alan her şey, yüce yaratanın buyruğuna baş eğip O'nu tesbîh ve tenzih etmektedir. Çünkü O, her şeyin yegâne sahibi, mâ­liki ve mutasarrıfı olarak bulunuyor. Sonsuz kudret ve hikmetiyle O her şeyi yürütmekte ve amacına uygun ona hizmet ölçüsü vermektedir. Birli­ğine, yüceliğine, kemâl sıfatlarına lâyık olmayan her düşünce ve davranış­tan, yaratma ve icaddan pak ve münezzehtir. O, her bakımdan yegâne üstün, yegâne güçlü ve benzersiz hikmet sahibidir.[6]

 

Cenab-I Hakkın Dört Sıfatının Anılması

 

1- el-Melik

2- el-Kuddûs

3- el-Azîz

4- el-Hakîm

İlgili birinci âyetle her şeyin belli kanuna bağlı kalarak hareket ettiği ve bu hareketiyle Hakk'ın damgasını taşıdığı belirtildikten sonra Cenâb-ı Hakk'ın dört sıfatı sıralanıyor ve varlık alemindeki mutlak tasarrufun mü­kemmelliği bu sıfatlarla İfade ediliyor. Şöyle ki:

O, Melik'dir; mülk bütünüyle O'nundur ve O kendi mülkünde yegâ­ne tasarruf sahibidir. Dilediğini aziz, dilediğini zelil kılar; dilediğini yüksel­tir, dilediğini alçaltın Yahudilerin iddia ettiği gibi, Cenâb-ı Hak son pey­gamberi, Harun (A.S.) soyundan değil de, dilediği millet veya kavmin bağ­rından seçip hizmete sevkeder. Nitekim Tevrat ve İncil'de geleceği haber verilen son peygamberi Mekke vadisinden Kureyş Kabilesi'nden seçip çı­kardı.

Aynı zamanda fert ve ailelerin, kavim ve milletlerin sahip oldukları mülk ve saltanat kalıcı değil, eğretidir. Kalıcı olan, Cenâb-ı Hakk'ın mülk-ü tasarrufudur.

O halde el-Melik olan Cenâb-ı Hakk'ın kusursuz, benzersiz ve eşsiz olması gerekmektedir. Onun için hem yegâne kudret sahibidir, hem de kudreti her dem geçerli ve mutlak surette üstündür. O bakımdan da Azîz'-dir. Bütün bu yüce ve emsalsiz sıfatlar sınırsız bilgiyi ve o bilginin her şeyi lâyık olduğu düzeyde tutmasını, varlıkta nizam ve denge sağlamasını ge­rektirmektedir. Aynı zamanda boş, anlamsız ve hikmetsiz bir şey vücuda getirmemesini iktiza etmektedir, bunun için de Cenâb-f Hak mutlak an­lamda hikmet sahibidir.[7]

 

Resûlüllah'ın (A.S.) İrşad Ve Tebliğinin Dört Ana Hedefi

 

«Ümmîlere (çoğu okur-yazar olmayan ve aynı zamanda kendilerine kitap indirilmeyen Araplara) kendilerinden bir peygamber gönderen O'dur. O peygamber, onlara Allah'ın âyetlerini okur, onların (iç ve dışlarını) arındı­rıp temizler; onlara kitap ve hikmet öğretir..»

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, dünya tarihinde en büyük ve en kalıcı inkılabı yaparken, önce bağlı bulunduğu putperest Arapların cahil iye t dev­rine ait bütün kötü âdetlerini yıkmak ve Tevhîd İnancı'nin nuruyla onları aydınlatmakla işe başladı. Koyu cehalet içinde şekillenip ilâhî nizamın dı­şında bir ömür tüketen o insanları eğitip medenî düzeye getirmenin ne ka­dar zor bir iş olduğunu da düşünürsek, O büyük peygamberin omuzlarına ne nisbette ağır bir yükün yükletildiği kendiliğinden anlaşılır. Bir de o top­luluğa semavî kitap indirilmemiş olduğunu;ve asırlarca cehalet cendere­sinde ruhlarının bitik ve silik hale geldiğini buna eklersek işin ve olayın azametinin aşılması güç bir dağ gibi karşımıza dikildiğini görürüz.

Ümmî sıfatına gelince : Bakara Sûresinde açıklandığı gibi, çok yönlü bir kavramdır. İbn Abbas'a (R.A.) göre : Okur-yazar olan ve olmayan-Arap-ların hepsine denilirdi. Daha çok Yahudiler, kutsal kitabı olmayan kavim ve milletler hakkında bu sıfatı kullanarak kendilerine ayrıcalık ve üstünlük payı çıkarırlardı.

Diğer ilim adamlarına göre: Okur-yazar olmayan toplum hakkında kullanılan bir sıfattır. Nitekim Kureyş Kabilesi'nin çoğu okur-yazar değil­di. Buna işaretle Resûlüllah (A.S.) Efendimiz: «Doğrusu biz ümmî bir üm-

metiz; ne yazı biliriz^ ne de hesap...» [8] buyurmuştur. Ayrıca bu sıfatın, Mekkeye mensup olan kimseler hakkında da kullanıldığını söyleyenler ol­muştur.

Diğer bazı ilim adamlarına göre: Ümmî, okumasını bilip yazı yazma­sını bilmeyen kimse hakkında kullanılır.

Bunlardan son iki görüş ağırlık kazanmıştır. Zira Kur'ân'da birkaç yerde geçen bu sıfat, bir yerde okur-yazar olmayanlar hakkında, bir yer­de kendilerine kitap indirilmeyen cahiller hakkında, bir başka yerde kitap ehli olmayan kavim ve milletler hakkında kullanılmaktadır. Bir diğer yerde ise, Yahudi olmayanlar hakkında yahLu.,w.in kullandığı bir sıfat olarak geç­mektedir[9]

İşte Resûlüllah (A.S.) Efendimiz önce kitaptan, ilim ve irfandan uzak, koyu cehalet içinde bocalayan, çoğu okur-yazar olmayan putperest arapla-ra ilâhî buyrukları teblîğ ile işe başlamıştır. Amaç ise, İslâm'ın tesir kudreti­ni dünya milletlerine gösterip tanıtmaktı. Zira en ilkel, en cahil bir topluluğu ıslâh edip medenî yapan bir dinin insan kafasının ürünü olamıyacağı kesin­dir. Böylece Arap Yarımadası'nda Tevhîd meşalesini yaktıktan sonra bu yüce ve kutsal dâvayı dünyanın diğer kavim ve milletlerine ulaştırıp ka­bul etmelerini sağlamanın kural ve metodu uygulanmıştır.

Bunun için de nasıl bir eğitim ve öğretim esası düzenleyip uygulamaya koymanın lüzumu ortaya çıkmış bulunuyordu. İşte ilgili ikinci âyetle bu­nun özü ve esası belirlenmekte ve hedefin ne olduğu gösterilmektedir.

Metodun ana teması, Allah'ın varlığını, birliğini, gönülleri serinletir, kalpleri doldurur, kafaları aydınlatır ve vicdanları yönlendirir mahiyette işlemektir. Şekilcilikten kaçınılarak, o gün için hazmı kolay esaslar duygu ve düşünce perdesine aksettirilerek akla malzeme verilme yolu seçilmiş­tir. Cahiliyet devrinin kötü âdetleri teknesinde yoğrulup şekillenen put­perestlerin hemen kabul etmiyeceği ahkâm ile teklifte bulunulmamıştır ve bu Medine devrine kadar sürmüştür.

Hedef ve amaca gelince: Bunun en açık uygulaması, daha çok hic­retten sonra Medine'de ele alınıp gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Kurulan şehir devletinin kuvvet bulup gelişmesi için şu dört esas çerçevesinde mü'minlerin eğitilip yetiştirilmesi ön görülmüştür:

1- İnen ilâhî âyetleri günü gününe onlara teblîğ edip taşıdığı hükümleri uygulamalı olarak öğretmek ve her vesileyle fiîli misâlini ortaya koy­mak,

2- İç ve dış arınmalarını sağlamak ve böyleoe cahiliyet devri âdet­lerinden kurtarıp dünyanın en medenî insanları yapmak,

3- Kur'ân-ı Kerîm'i eskimeyen, yıpranmayan, ilâhî kudretini kaybet­meyen hayat kitabı olarak kalp ve kafalara işlemek ve bu kitabın taşıdığı esas ve prensiplerle fert ve toplumları yönetmek, bir bakıma kaderlerini belirlemek,

4- İlme, akla ve düşünceye geniş yer verip, hayatın anlam ve hik­metini; hilkatin gayesini; dünya ile âhiretin birbirini tamamladığını; kâinatta mutlak denge ve düzen kanununun hâkim olduğunu; nizamsız, hikmetsiz hiçbir şeyin vücut bulmadığını, kişilerin ve toplumların akıl ve idrâk sevi­yesine göre anlatıp öğretmek.

Bütün bu gerçekleri nesilden nesile aktarmayı plânlamak ve imân edenleri en iyi şekilde donatıp diğer kavim ve milletleri Hakk'a davet et­mek gerekiyordu. Bu mümkün müydü? Neden mümkün olmasın ki, Cenâb-ı Hak insanlıktan yana son mesajını peygamberine indirmiş bulunuyordu. İndirdiği esasları kıyamete kadar korumayı da üzerine aldığını bildiriyor­du.. O çok üstün, çok güçlü ve yegâne hikmet sahibi olduğuna göre, se­bepleri harekete geçirdi, dosdoğru imân eden mü'minler mal ve canlarını O'nun yoluna adadılar. Nitekim ikinci ve üçüncü âyetlerle bu hakikatler ha­ber verilerek İslâm'ın geleceğinin umut dolu olduğuna işarette bulunulu­yor. Öyle ki, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz üçüncü âyeti okuyunca, mü'm in­lerden biri sordu:

— Ya ResÛlellah! Ayette belirtilen «sonradan gelenler» kimlerdir?

Resûlüllah (A.S.) cevap vermedi. Adam aynı soruyu üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) Efendimiz elini Selmân el-Farisî'nin omu-zuna dokundurarak: «İmân Ülker yıldızının yanında bile olsa bunlardan bazı kişiler ona ulaşacaktır!» buyurarak ileride İran'ın İslâm'a gireceğini ve o bölgeden de çok değerli ilim adamlarının yetişeceğini haber vermiş ol­du. [10]

Mukatıl b. Hayyan'a göre: Bu, sonradan İslâm'a girecek olanlar, Hz. Peygamberin (A.S.) vefatından sonra kıyamete kadar İmân eden mü'minlerdir. Bu yorumu kuvvetlendirir mahiyette Resûiüllah (A.S.)  Efendimiz'in şu rüyası da delil olarak gösterilmiştir:

— Peygamberimiz (A.S.) bir gece rüyasında peşine önce siyah bir ko­yunun ve az sonra da beyaz bir koyunun takıldığını görüyor ve sabahleyin bu rüyasının yorumunu Ebû Bekir Sıddîk'a (R.A.) havale ediyor. O da emre itaat ederek şöyle yorumluyor: «Ya Resûlellah! Siyah koyun Arapları, be­yaz koyun ise acemleri (Arap olmayan beyaz ırkı) temsil eder.»

Bunun üzerine Hz. Peygamber (A.S.) onu tasdik etti ve şöyle buyurdu : «Evet melek de böyle yorumladı.»[11]

İşte İslâm'ın bu tarz yayılma ve başarısı, şüphesiz Allah'ın fazl-ü ke­remidir ki dilediğine o şerefli hizmeti verir. Çünkü Allah'ın lutf-u inayeti geniş, ihsanı boldur.

Nitekim dördüncü âyetin sonunda «Zü'l-fazli'l-azîm» terkibi kullanıl­mıştır ki bütünüyle bu hikmeti yansıtmaktadır.[12]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, her şeyin Cenâb-ı Hakk'ı tesbîh ve tenzih ettiği belirtildi. Arkasından O'nun dört sıfatına yer verilerek konu üzerinde daha iyi düşünmemiz ilham edildi. Sonra da Hz. Peygamber'in (A.S.) ümmî bir kavme gönderildiği konu edilerek Onun tebliğ ve irşadının dört ana esası açıklandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Tevrat'ın hükümleriyle amel etmeyen Yahudiler kınanıyor ve o yüzden büyük bir haksızlık işledikleri bildiriliyor. Sonra da Yahudilerin Allah'ın has ve yakın dostları olduğu iddiaları reddedilerek birtakım kıstaslar öne sürülüyor ve ölüm olayından hiç kimsenin kurtul­masının söz konusu olamıyacağına dikkat çekiliyor.[13]

 

Meali:

 

5- Kendilerine (okuyup amel etmeleri, kalp ve kafalarında taşıma­ları için) yükletilen Tevrat'ı sonradan (onunla amel etmeyip) taşımayan­ların misâli, kitap taşıyan eşeğin misâline benzer. Allah'ın âyetlerini yalan­layan milletin misâli ne fena!. Allah, zâlim milleti doğru yola çıkarmaz.

6- De ki: Ey Yahudiler! Eğer siz cidden insanlardan ayrı olarak Al­lah'ın dostları ve yakınları bulunduğunuzu iddia ediyorsanız ve eğer doğru sözlülerden İseniz haydi ölümü temenni ediniz!.

7- Elleriyle (kazanıp) öne sürdükleri günah ve veballer sebebiyle ölü­mü asla temenni etmezler. Allah zâlimleri bilendir.

8- De ki: «(Şu korkup) kaçtığınız ölüm, mutlaka sizinle buluşacak­tır. Sonra da ortada olanı da olmayanı da bilen (O Yüce Kudret)e döndü­rüleceksiniz; O da yapageldiklerinizi size bir bir haber verecektir.»

 

İlgili Hadîs

 

«İbn Abbas (R.A.) şöyle demiştir:

— Allah, Ebû Cehl'e lanet etsin; o, «Eğer Muhammed'i Kabe'nin ya­nında görürsem. Ona yaklaşıp ayağımı boynunun üzerine koyarak çiğne­rim» demişti. Bunun üzerine Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurdu : «Eğer o böy­le bir fiile teşebbüs etseydi, melekler onu ayan-beyân tutup alı korlardı. Ve eğer Yahudiler ölümü temenni etselerdi, ölürler ve cehennem ateşindeki yerlerini görürlerdi.» [14]

 

Allah'ın Kitabını Taşıyıp Onunla Amel Etmiyenler

 

«Kendilerine (okuyup amel etmeleri, kalp ve kafalarında taşımaları ipin) yükletilen Tevrat'ı, son­radan (onunla amel etmeyip) taşımayanların misali, kitap taşıyan eşeğin misaline benzer..»

Kendilerine Tevrat verilip onunla amel etmeleri emredilen Yahudi­ler, böylece ilâhî buyrukları imân ve amel düzeyinde taşımakla yüküm­lü kılındıkları halde onunla amel etmediler; birçok hükümlerini kendi ar­zuları doğrultusunda değiştirdiler. Son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) geleceğini ve birtakım vasıflarını haber veren belgeleri tahrif etti­ler. Onların bu ölçüsüz ve bilgisiz hali, sfrtında kocaman kitaplar taşıyan merkebin durumuna ne kadar benziyor! Çünkü kitap ne süs eşya s id ir, ne de rafta tozlanmaya bırakılan lüzumsuz bir şeydir. Okunup mefhumunca amel edilmek üzere indirilmiştir.

Yahudiler, hayatlarını fazîlet sathında nizama sokacak, dünyalarıyla âhiretleri arasında denge ve köprü oluşturacak, Musa Peygamber'den (A.S.) sonra gönderilen bütün peygamberlere imân etmelerini açıkça be­yân eden Tevrat'ı kendi dünyevî ihtirasları uğruna bir tarafa atıp, hem ona sahip bulunduklarını iftihar ve gururla söylerler, hem de ondaki ahkâmla amel etmezler. Kur'ân-ı Kerîm böylesine çelişkili bir tutum ve davranışı kınayarak onları aptallıkla damgalıyor ve kitap taşıyan merkeple bir ba­kıma benzerlikleri bulunduğunu çarpıcı bir teşbihle açıklıyor.

Sonra da böylesine çarpık bir tutumun zulüm, yani haksızlık olduğuna onların dikkatlerini çekiyor ve son kitaba imân edenlerin böylesine çok sakıncalı bir yola girmemelerini dolaylı şekilde bildirerek uyarıda bulu­nuyor.

Haksızlığı sanat edinen bir topluluk veya millet, şüphesiz ki akıl, zekâ ve diğer yeteneklerini imkân ve irâde sınırına ulaşacak anlamda kullanmadıkları için ilâhî hidâyetten kendilerini mahrum bırakır. Bu dâ kişinin veya toplumun kendi kendilerine zulümde bulunmasından ve kötü örnek olmasından başka hiçbir fazilet ışığı taşımaz!

Evet Allah'ın âyetlerini hiçe soyıp yalanlayan kavim ve milletin mi­sali ne fena! Allah böylesine bir haksızlık ve ölçüsüzlükte ısrar eden bir milleti doğru yola eriştirmez. Öylesi hep başka milletlerin uydusu ve kölesi olur; öz kültürünü kaybetmiş şahsiyetsizlik çukurunda ömrünü tüketmeye yönelir.[15]

 

Allah'ın Koyduğu Ölçü Ve Takdir Değişmez

 

Cenâb-ı Hak, kullarını doğru yola çıkarmak için birtakım şartlar koy­muştur. Bunların başında, kulun doğru yolu bilip ona ulaşabilmek İçin elin­den geldiğince çalışması ve bilenlerin irşadına kulak vermesi gelir. Özel­likle Allah'ın insanlara en son mesajı ve geniş rahmeti olan Hz. Muham­med'i (A.S.) ve Kur'ân'ı anlayıp dinlemesi gereklidir. Buna, kulun kendi idrâk ve iradesiyle erişebileceği «hidâyet sınırı» denir. Kul bu sınıra ge­lince Cenâb-ı Hakk'ın sünnetullah gereği onu doğru yola eriştirmesi bek­lenir ve mukadderdir.[16]

 

Yahudilerin Kuru İddia Ve İnatları

 

«De ki: Ey Yahudiler! Eğer siz cidden insanlardan ayrı olarak Allah'ın dostları ve yakınları bulunduğunuzu iddia ediyorsanız ve eğer doğru söz­lülerden iseniz haydi ölümü temenni ediniz!»

Allah'ın indirdiği hükümlerle amel etmedikleri bir yana, bir de Tevrat'ın bazı ayet ve belgelerini kendi çıkarları uğruna değiştirdikleri halde, Al­lah'ı kendilerine has millî bir ilâh saymaları ve O'nun tek dostları ve yakın­ları bulunduklarını söylemeleri üzerine, Cenâb-ı Hak altıncı âyetle onlara bir öneride bulunmakta ve böylece onları çetin bir sınavdan daha geçir­meyi murad etmektedir. Zira Allah'ın gerçek anlamda dostluğunu, sevgi ve yakınlığını kazanan bahtiyarlar, âşık oldukları mahbublarına bir an Ön­ce kavuşmayı temenni ederler. Öyle ki, bu düzeye gelen mü'minler, gerek­tiğinde her şeylerini Mevlâları uğruna feda etmekten çekinmezler. İsa Pey-gamber'e imân eden Havarilerin çoğu, Hz. Muhammed'e (A.S.) ilk imân eden Ashab-ı Kiramın hemen hepsi böylesine bir ferağat-i nefis içinde bu­lunuyorlardı.

O halde Yahudiler iddialarında doğru iseler ölmeyi temenni etsinler bir görelim. Nerede?. Geleceklerini karanlığa boğup kendileriyle Cenâb-ı Hak arasına bir sürü günah ve vebal, zulüm ve haksızlık perdelerini engel olarak koymuşlardır. Dünyayı tek amaç ve hedef seçtikleri için de hiçbir zaman ölmek istemezler. Dünya onların cennetidir. O bakımdan bu cen­netten asla ayrılmak niyetinde değillerdir.

İşte böyle bir ilâhî sınav, ciddi, samimi olmayıp aksine zulmü huy edi­nen bir kavim veya milletin gerçek rengini ortaya çıkartmaktadır. Cenâb-ı Hak elbette zâlimleri, yalancı ve maddecileri çok iyi bilir.[17]

 

Ölüm  Değişmeyen  Kanunlardan Biridir

 

«De ki: (bu korkup) kaçtığınız ölüm, mutlaka sizinle buluşacaktır..»

Kâinat plânında yer alan her şey, hilkatinin bağlı bulunduğu hikmet ve gaye doğrultusunda varlığını ve hizmetini sürdürür. Canlılar için konulan ölüm kanunu da bu plânın gereğidir. Tababet ne kadar ilerlerse ilerlesin ölümsüz bir hayat gerçekleştirmesi mümkün değildir. Belirli bir yaştan sonra her canlının bütün organlarında gerileme başlar. Vücudun madde ve enerji alış-verişi yetersiz hale gelir. Organizma artık benzerlerini üre­temez olur. Böylece bir gün her şey durur ve ölüm olayı gerçekleşir.

İşte bu, canlının mayasına zerk edilmiş ve plânda çizgisini almış bir kanundur ki değişmesi söz konusu değildir. Ne var ki hayat tatlıdır, kimse ölmek istemez. Ama ölüm iki hayatın dengesi ve hikmetinin anlaşılması için son derece lüzumludur. Zira bu olay önce hayatın değerini ortaya ko­yar; sonra da ikinci hayatın hem lüzumunu belirler, hem de onun şartla­rına uygun yeni bir bedenin oluşmasına yol açar.. Aynı zamanda kimsenin Allah ile yarışamıyacağını, bütün güçlerin O'nun kudreti karşısında silin­meye mahkûm bulunduğunu kalp ve kafalara en tesirli şekilde işler.

O halde fâni hayatla ebedî hayatın birbirini tamamladığını, biri olma­yınca diğerinin hikmetsiz ve anlamsız kalacağını bilen ve inanan kişiler ölümü bu bütünün kopmaz parçası olarak görür ve ondan endişe duymaz­lar ve ancak ona ve ötesine hazırlanmak İçin peygamber talimatına göre gereken mesaiyi sarfederler.

Bunların hilâfına hayatı madde ve bazı iç arzuların yerine getirilme­sinden ibaret sayıp ölümü bütünüyle silinip yok olma şeklinde kabul eden­ler ise, hem ölümden çok korkarlar, hem de ona ve ötesine hiçbir hazırlıkta bulunmazlar. Ölmemek için durmadan çareler ararlar, fakat ilâhî ka­nunu hiçbir şey durduramaz, sonunda ona mağlup olurlar.

Sekizinci âyetle böylesine yanlış ve ters bir anlayış ve inanışa sahip olan Yahudiler misâl veriliyor.

Hz. Muhammed'in (A.S.) ilâhî müfredat ve programla düzenlenmiş yü­ce meclisinde yetişen talebeye hayatın, ölümün ve ötesinin mana ve hikmeti öğretildiğinden ve kalplerinin buna iyice yatışması sağlandığından, onlar yeri gelince ölümü küçümseyip bir bakıma hiçe saymışlardır. Aynı zaman­da insan hayatını bir baştan bir başa düzenleyen Kur'ân'ı mushaf olarak rafta süs eşyası bulundurmak yerine onu kalp ve kafalarında taşımış ve gereğince amel etmişlerdir.[18]

 

Sonuç Allah'a Dönüştür

 

«Sonra da ortada olanı da, olmayanı da bilen (O Yüce Kudret)e döndürüleceksiniz. O da yapageldiklerinizi size bir bir haber verecektir.»

Varlıkta bilinen ve bilinmeyen her şey Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin ese­ri ve tezahürüdür ve her şey vakti saati gelince yine hazırlanan ezelî prog­ram gereğince O yüce kudrete döner. Zira ne O'nun kudretinin ötesinde ve üstünde bir kudret vardır, ne de O'nun kudretinin kapsadığı ilâhî mül­kün ötesinde başka bir mülk söz konusudur.

İnsan maddeyle ruhun birleşmesiyle vücut bulmuştur. Bunların bir­birinden ayrılmasıyla bedeni toprağa, ruhu yüce âleme döner. Böylece yol­culuğun dördüncü konağına varılmış olur. Kıyamet kopuncaya kadar ruh­lar bu konakta bekler ve sonra beşinci konak olan mahşer alanına geti­rilirler. Ancak bu getirilişleri dünyada bir süre birarada kaldıkları beden­leriyle gerçekleşir. Açık ve gizli her şeyi bilen Allah'ın hükmü o konakta beklenir. Sonra da yolculuğun son durağı olan Cennet veya Cehennem'e sevk edilme başlar. Sekizinci âyetin son kısmı bu hususa işaretle düşün­dürücü anlamda bir özet vermektedir.

Yahudi isminin sebep ve menşei:

Altıncı âyette, «Ey Yahudîler!» diye mealini verdiğimiz «Ya eyyühe'lle-zîne hâdû» cümlesinde bir incelik ve hatırlatma söz konusudur. Şöyle ki: «Yahudi» ismi, Yakup Peygamberin oğlu Yahuda'ya nisbetle sonradan İs­rail oğullan'nın bir zümresine ad olarak konulmuştur. Yahudilerin diğer zümresi birtakım savaş ve istilâlarda yok edildiğinden, Yahuda soyundan gelenler yaşama şansına sahip olmuşlar ve buna nişane olarak «İsrail oğul­ları» ismindense, Yahuda'ya nisbet edilmeyi uygun görmüşler. O bakım­dan Kur'ân-ı Kerîm'in 43 yerinde onların ilk ismi olan «İsrail Oğulları» di­ye anılırken, sonradan edindikleri Yahudi ismi dokuz yerde anılmaktadır. Böylece yukarıdaki cümlenin en açık meali şöyle olabilir: «Ey kendilerini Yahudi ismiyle adlandıranlar!»[19]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, Tevrat'ın hükümleriyle amel etmiyen İsrail oğul­ları üzerinde duruldu ve birtakım aydınlatıcı bilgiler verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, cuma namazının farz olduğu belirtilerek, ezan okununca artık alım-satımın ve diğer işlerde bulunmanın haram olduğuna dikkat çekiliyor. Namazdan sonra yeni bir ruh, yeni bir enerjiyle yeniden hayatı kazanmaya yönelmemiz tavsiye ediliyor. Sonra da hutbeyi dinleme­nin lüzumu üzerinde duruluyor.[20]

 

Meali:

 

9- Ey imân edenler! Cumua günü namaza (ezan ile) çağrıldığında Hemen Allah'ı anmaya (namaz kılıp hutbe dinlemeye) gidin; alım-satımı bı­rakın. Bu, eğer bilirseniz sizin için çok hayırlıdır.

10- Namaz kılınıp (Cumua) yerine getirilince, yeryüzüne dağılın da Allah'ın bol nimetinden, geniş lütfün dan (nasibinizi) arayın. Bir de Allah'ı çok anın, ola ki muradınıza erer, umduğunuza kavuşursunuz.

11- Böyle iken onlar(dan bir kısmı) bir ticaret veya eğlence gördük­leri zaman seni ayakta bırakıp ona doğru dağılırlar. De ki: Allah katındaki (sevap, fazilet ve mükâfat) o eğlence ve ticaretten çok daha hayırlıdır. Al­lah, rızık verenlerin en hayırlı sidir.

 

İniş Sebebi

 

Hz. Câbir b. Abdirrahman (R.A.) diyor ki:

—  «Resûlüllah (A.S.) Efendimiz cuma günü hutbe irad ederken, bir ticarî kervan çıkageldi. İhtiyacı olanlar hutbeyi bırakıp dışarı çıktılar, içe­ride sadece 12 kişi kaldı. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, ilgili âyetleri indir­di.» [21]

Ayrıca Câbir b. Abdillah (R.A.)dan yapılan bir başka rivayette, adı geçen şöyle demiştir:

—  «Cuma günü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'le beraber bulunuyorduk. O sırada yiyecek maddesi taşıyan kervan gelip yakınımızdan geçiyordu. 12 kişi dışında Mescid'deki cemaatin hepsi yiyecek maddesi satın almak için dışarı çıktı. O sebeple ilgili âyetler indi.»

[22]Müslim'in İshak b. İbrahim'den ve onun da Cerîr'den; Buharî'nin «Ki-tabü'l-cumua»da Muaviye ,b. Amr (R.A.)dan yaptığı rivayette ise, olay şöy­le haber verilmektedir:

«Medine halkı açlık ve kıtlık sıkıntısı içinde bulunuyordu. Dıhye b. Halîfe el-Ketbî ise o sırada gıda maddesi ve ticarî emtia taşıyan kervanıyla Şam'dan dönmüş bulunuyordu. Onun bu gelişi davul çalınarak insanlara duyuruluyordu. Tam bu sırada Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, cuma hutbesi­ni irad ediyordu. Mescid'de 12 kişi müstesna kimse kalmayıp hepsi dışarı

çıkmış oldu. Ebû Bekir (R.A.) ile Ömer (R.A.) da içerde kalan 12 kişi ara­sında bulunuyordu. Bu sebeple ilgili âyetler indi ve Resûlüllah (A.S.) Efen­dimiz şöyle buyurdu : «Canımı elinde tutan zata yemin ederim ki, eğer birbirinizi takip edip içeride hiç kimse kalmayacak şekilde hepiniz dışarı çıkmış olsaydınız, şu vadi sizden yana ateşle dolup akardı.» [23]

 

İlgili Hadîsler

 

«Bizler kıyamet gününde öne geçen son gelenleriz. Ne var ki onlara bizden önce kitap verilmiştir. Sonra da bu Allah'ın onlara farz kıldığı (cu­ma) günüdür ki onlar bu hususta görüş ayrılığı izhar edip ihtilâfa düştü­ler, bu yüzden Allah doğru yolu göstererek bizi bu güne eriştirdi. İnsanlar bu günde bize tabi'dirler: Yahudiler yarın (cumartesi), Hıristiyanlar yarın­dan sonra (pazarı seçtiler).» [24]

«Kim abdest alır, abdestini güzelleştirir ve sonra cumaya gelir, kulak verip dinler ve susup konuşmazsa, o cumayla diğer cuma arasındaki (gü­nah ve kusurları) üç gün de fazlasıyla bağışlanır. Kim de (camide hutbe okunurken) elini yerdeki küçük taşlara dokundurup (onunla meşgul olur­sa), hatâ edip ecrini kaçırmış olur.» [25]

«Kim gusleder (boy abdesti alır), iyice yıkanır, (Hakk'a) yakınlık sağ­lar, erkenden hareket eder (camiye gelip hatibe) yaklaşır ve ona kulak ve­rip dinlerse, ona, attığı her adımına karşılık bir yıllık namaz ve oruç sevabı verilir.» [26]

«Şüphesiz ki cuma günü, günlerin büyüğü ve efendisidir ve Allah ya­nında (günlerin) en büyüğüdür. O, Allah yanında Kurban Bayramı'ndan, Ramazan Bayramı'ndan daha kadri yücedir.

Cuma gününde beş önemli olay cereyan etmiştir:

1- Cenâb-ı Hak, Adem'i o gün yarattı.

2- Allah o gün Adem'i yeryüzüne indirdi.

3- Allah o günde Adem'in ruhunu aldı.

4- Cuma gününde bir saat var ki, kul o saatte Allah'tan bir şey is-meye görsün mutlaka Allah ona istediğini verir; yeter ki haram istememiş olsun.

5- Cuma gününde kıyamet kopacaktır. Hiçbir mukarrib melek yoktur ki cuma gününden korkup endişe duymasın: Gök, yer, rüzgâr, dağlar ve denizler de öyle.. Hepsi de cuma günü (olunca kıyamet kopacak diye) kor­karlar.» [27]

«Kim cuma günü cünüplük guslüne uygun yıkanır da öylece birinci saatte (camiye cuma için) giderse, bir deve kurban etmiş gibi olur. İkinci saatte giden bir sığır kurban etmiş gibi olur. Üçüncü saatte giden, boy­nuzlu bir koyun kurban etmiş gibi olur. Dördüncü saatte giden bir tavuk kurban (tasadduk) etmiş gibi olur. İmam minbere çıkınca, melekler de ha­zır olup hutbeyi dinlerler.» [28]

Açıklama : Ezanla hutbe arasındaki süre beş kısa zaman parçasına ayrılarak her biri için «Saat» tabiri kullanılmıştır.[29]

 

Cuma Namazı

 

«Ey imân edenler! Cuma günü namaza (ezan ile) çağrıldığında hemen Allah'ı an­maya (namaz kılıp hutbe dinlemeye) gidin..»

Cuma namazı, ilim adamlarının ittifakıyla farz-ı ayndır; yani hür ve ergen olup hasta ve seferî olmayan, aklı başında her müslüman erkeğe farzdır. Farziyeti kitap, sünnet ve icma’ ile sabit olmuştur. İnkârı küfür, terkedilmesi büyük günahtır. Yerine getirilmesi ise büyük sevaptır ve Ce­nâb-ı Hakk'ın dâvetine icabettir.

Âyette cuma namazıyla ilgili iki emre yer verilmiştir: Biri, cuma eza­nı okunduğunda cuma camiine gidip hutbeyi dinlemek ve namaz kılmak için vakit kaybetmeden hemen harekete geçmemiz; diğeri ise, bu sırada, yani ezan okunmaya başlayınca alım-satımı ve diğer meşgul bulunduğu­muz işi bırakmamızla ilgilidir.

Bilindiği gibi, «emir», tavsiyeye delâlet eden bir karine yoksa, vücuba delâlet eder. Cuma konusunda böyle bir karine olmadığına göre, ezan okun­maya başlandığında her işi ve meşguliyeti bırakıp cumaya gitmek farzdır. Aksine hareket etmek büyük günahtır. Ancak hastane ve benzeri sağlık merkezlerinde ciddi bir vaka olurda ölüm tehlikesi arzederse, görevli dok­torun, insan hayatını kurturmak için sözü edilen vakitte cumayı terketme-sinde bir sakınca yoktur. Vakit çıkmadan önce cuma namazı yerine bu­lunduğu yerde öğle namazını kılar.[30]

 

Cuma Ezanı

 

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz zamanında mü'minler Medine'de Mescid-i Saadet'e yakın bulunuyorlardı; aynı zamanda sanat ticaret ve ziraat de •henüz gelişmemişti. O bakımdan cuma günü Resûlüllah (A.S.) Efendimiz hutbe irad etmek üzere minbere çıkınca müezzin ezan okurdu. İşte o de­virde bu ezan okununca, her işi bırakıp cuma camiine gitmek farzdı. Aynı durum birinci ve ikinci halîfe devrinde de devam etti. Üçüncü halîfe Osman (R.A.) devrinde iş ve meşguliyet arttı, şehir hayli genişleyip büyüdü. İç eza­nı duymayanlar ve takip edemiyenler oldu. Bunun üzerine halîfe öğle vakti girince bir de dış ezan okunmasını emretti. Ashab-ı Kiram bunun yararlı ve gerekli olduğunu görerek halîfeye uydular ve itiraz eden olmadı. Böy­lece dış ezan hakkında icma' vaki oldu ve günümüze kadar sürüp gelmek­tedir.

Bu hususu dikkate alan fukahanın çoğu, dış ezan okununca alım-sa-tımın ve diğer işlerin bırakılmasının farz olduğunu söylemiştir ki, sahih olan da budur. Bununla beraber iç ezanı ölçü olarak almak ve ona göre camiye gitmekte de bir sakınca yoktur.[31]

 

Cuma Namazına Koşarak Veya Seğirterek Mi Gitmek Gerekir?

 

( Âyette, biri «fes'âv» diğeri «vezerü'l-beyi» İfadesi kullanılmıştır. Sa'y: Koşmak, acele etmek, kalbi ve niyeti yapılacak işe çevirip gitmek, bir işe gayret edip yönelmek ve bir işe hemen başlamaya azmetmek gibi mânalara delâlet eder. Konumuzu oluşturan âyette ise, hadîslerden pnladığımıza gö­re, koşmak anlamına değil, kalbi ve niyeti Cuma namazına çevirip meşgu­liyeti bırakmak ve bu hususta gayret sarfetmek demektir. Zira namaza koşarak nefes nefese gelenleri uyaran Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Namaza geleceğiniz zaman yürüyerek (normal adımlarla) gelin. Sekinet ve vekarı elden bırakmayın. Yetiştiğiniz kadarını (İmamla) kılar, kaçırdığınızı tamamlarsınız.» [32]

 

Cuma Ezanı Okunduğunda Alım-Satımı Bırakmak

 

  Âyette «alım-satımı bırakın»  emri yer almaktadır. Bu anlatım, lafzın delâleti bakımından aiış-verişle ilgilidir; ama taşıdığı hüküm bakımından -bazı istisnalarla- her işi ve meşguliyeti kapsamaktadır. Zira sanat da, ziraat da, masa işleri de daha çok ahm-satımla ilgili konulardır. Nitekim Re­sûlüllah (A.S.) Efendimiz ile dört halife devrinde uygulama bu genellik içinde cereyan-etmiştir.

Zarurî bir hal ve çok âcil bir vaka yokken cuma namazına gitmemek haramdır ve çok büyük bir günahtır.[33]

 

Cuma Namazına Gitmek Mutlaka Hayırlıdır

 

Cuma namazı ve hutbesi, İslâm'ın yüce amaçlarından biri ve varlığı­nın delilidir. Aynı zamanda insanlık ve kardeşlik dini olduğunun açık bel­gesi, Hak'tan yana olmanın değişmeyen yoludur. O bakımdan İslâm cuma sız, cuma da İslâmsız olamaz. Cenâb-ı Hak bu günü Müslümanların lehine kutsal kılmış, toplu halde ibâdete ve kardeşlik duyguları içinde birlik ve beraberliğe, yardımlaşma ve dayanışmaya; tek kelimeyle Hakk'ın rahmet sesini duyurmaya vesîle eylemiştir.

Bu açıdan da cumaya bakınca, onun sayılmayacak kadar faydaları, kelimeyle anlatılamıyacak kadar ecir ve sevapları vardır. Bütün bunları şöyle maddeleştirip özetiiyebiliriz :

1- Bir haftadan beri -kul hakkı dışında- biriken günahları temizler.

2- Ruhla beden arasında bozulan veya sarsılan dengeyi düzeltir.

3- Dünya ile âhiret arasında İslâm'ın kurduğu sağlam köprüyü, -dün­yevî maksatlarla, gayr-i ahlâkî davranışlarla zedelenmişse onarır.

4 -Müslümanların birbirlerini daha yakından görüp kaynaşmalarını ve dertlerinin tek dert haline getirilmesini sağlar.

5- Toplum yapısında sosyal adaletin en feyizli tohumlarının ekilip geliştirilmesini hızlandırır. Ferdi toplumun kopmaz bir parçası haline geti­rip insan unsurunun bizatihi çok değerli olduğunu kalp ve kafalara işler.

6- Hafta içinde cereyan eden önemli meselelere Kur'ân ve Sünnet doğrultusunda çözüm getirir.

7- Dinî, ahlâkî, tarihî ve ilmî yönden Müslüman cemaatin aydınlan­masına; dinî kültürlerinin artmasına yardımcı olur..

8- Kırgınlıkların kalkmasına, dargın duranların barışmasına; aile ve toplumun huzur ve güven havasında verimli bir hayat sürmelerine imkân sağlar.

9- İslâmiyetin yüce dava ve amacına hizmette bulunma duygusunu geliştirir. Böylece ferde bilinçli hareket, cemaate aksiyon kazandırır. Ne-melazımcılına yer vermez ve Hak yolunda insanlığın selâmet ve saadeti için çalışıp yararlı bir düzeye gelmeyi ilham eder.

10- İş hayatında daha doğru ve daha faydalı, daha dikkatli ve dü­zenli olabilmenin idrâk ve inancını hem uyandırıyor, hem de kuvvetlendirir.

O bakımdan İslâm yurdu ve ülkesi küffar tarafından istilâ edilip kü­für ahkâmı bütünüyle hâkim olmadıkça cuma namazı terkedilmez.[34]

 

Cuma Namazından Sonra İş Hayatına Dönmek

 

«Namaz kılınıp (cumua) ye­rine getirilince, yeryüzüne dağılın da Allah'ın bol nimetinden, geniş lûtfun-dan (nasibinizi) arayın... »

İslâm'da hem emeklilik, hem de boş ve hareketsiz yaşamak yoktur. Hayat baştan sonuna kadar şuurlu ve düzenli hareketten ibarettir. Kişinin henüz aklı başında, çalışma kudreti yerinde iken kendini hayat sahnesin­den çekip emekli etmesi, iç komaya girmesi demektir. Beş vakit namaz ve haftada bir cuma namazına katılmak insana yeterince dinlenme ve iç huzuruna kavuşma imkânı bahşetmektedir.

Bunun için İslâm büyükleri şu sözü tekrarlamışlardır: «İslâmiyet bü­tün esas ve prensipleriyle insan hayatına hareket ve hız kazandıran, onun günlük hayatına canlılık veren son dindir.» İki bayram dışında belirlenmiş bir tatil günü yoktur. Çünkü İslâm, bir günlük {24 saat) hayatımızı çalışma, dinlenme, ibâdet, uyku, okuma ve dostlarla buluşup görüşme çerçevesi içinde planlamıştır. Şöyle ki: Sabah namazına kalkabilmek için yatsı na­mazından hemen sonra yatmayı tavsiye eder. Zira düzenli ve ölçülü bir uy­ku kişinin daha sağlıklı çalışmasına yardımcı olur. Sabah namazı, bütün bir gece dinlenen bedeni harekete geçirir ve ruha gıda vererek ona zinde­lik kazandırır. Bu namazdan hemen sonra kısa bir süre bile olsa, dostlarla selâmlaşıp görüşmemiz için zaman olarak bir imkân hazırlar. Sonra kah­valtı yapıp işe başlamak; öğle, ikindi ve akşam namazı için camiye gidip cemaate katılmak hayatımızı maddenin kesif ve yorucu havasından kur­tarıp ibâdetin ferahlatıcı havasına sokar. Böylece günde birkaç defa, bozu­lan sinir sistemimizin bu namazlarla düzelmesini sağlamış oluruz. Aynı zamanda dünya ile âhireti birlikte kucaklamamızı ve ikisini paralel yürüt­memizi öğretir. Bu da kişiye sorumluluk duygusu verir ve kalbinde, vicda­nında fazîlet meşalesinin yanmasına vesile olur.

Akşam yemeğinden sonra vücudu harekete geçirmek, uyuşukluğu at­mak ve Müslüman cemaatle yeniden biraraya gelebilmek için yatsı na­mazı için camiye gidilir. Arkasından rahatlamış, huzura kavuşmuş, sinir­leri yatışmış bir kafa ve beden ile uyumaya geçilir.

İşte günlük hayatımızın böylesine düzenli hareket içinde geçmesi ve maddî-mânevî yapımıza muhtaç oldukları gıdanın verilmesi için İslâm Di­ni, çok mükemmel bir program hazırlayıp önümüze koymuş ve uygulan­masını emrederken hem aklımıza, hem idrâkimize, hem de düşünoe ve duygularımıza seslenmiştir.

Bunun için haftanın belli bir gününde tatil yapmaya bile ihtiyaç kal­maz. Bu ihtiyacı duyanlara da engel olunmaz. Nitekim günümüzde sana­yiinin gelişip yaygınlaşmasıyla fabrika, kömür ocakları ve benzeri ağır işlerde çalışıp yeterince dinlenme imkân ve fırsatını bulamayan işçilerin haftada bir-iki gün dinlenmelerine ihtiyaç vardır. Beş vakit namaz onlara zindelik bahşedip sinir sistemlerini düzeltirken, nîmet külfet karşılığıdır, her hak bir vazifenin yerine getirilmesiyle «hak olma» özelliğini taşır esası, işçiyle işveren arasında ciddi bir problem doğmasına engel olur.

Dokuzunca âyetle, cuma namazından sonra tekrar iş başı edinme­miz, normal çalışma düzenine girmemiz tavsiye edilmekte ve bütün bir günün ibadet vakitleri dışındaki kısmını boş ve âtıl geçirmemizin pek ya­rarlı olmayacağına işaret edilmektedir. Bununla beraber değişen hayat şartları ve gelişen sanayi karşısında hiç değilse haftada bir gün tatil ya­pılmasında da İslâm'a göre bir sakınca yoktur. Resûlüllah (A.S.) Efendi­miz buna işaret ederek -hadîs bölümünde naklettiğimiz gibi- şöyle bu­yurmuştur :

«Bizler kıyamet gününde öne gecen son gelenleriz. Ne var ki onlara (kitap ehline) bizden önce kitap verilmiştir. Sonra da bu. Allah'ın onlara farz kıldığı (cuma) günüdür ki onlar bu hususta görüş ayrılığı izhar edip ihtilâfa düştüler; bu yüzden Allah doğru yolu göstererek bizi bu güne eriş­tirdi. İnsanlar bu günde bize tabi'dirler: Yahudiler yarın (cumartesi), Hı­ristiyanlar yarından sonra (pazarı seçtiler).»[35]

 

Hayatın Her Safhasında Allah'ı Anmak

 

«Bir de Allah'ı çok anın; ola ki muradınıza erer, umduğunuza kavuşursunuz.»

Kur'ân-ı Kerîm Allah'ın son kitabı olarak, hayatımızı dengeli, düzenli ,ahlâklı ve faziletli bir düzeyde sürdürmemizin en güzel programını, diğer bir anlatımla en güzel müfredatını vermektedir. Şöyle ki :

a) Cuma günü, bir haftalık biriken iç ve dış kirlerden arınmakla işe başlanır. Bunun için gusledilir, yani cuma sabahı -gereksin, gerekmesin-banyo yapılır; genel temizliği gerektiren ne ise o yerine getirilir. Temiz elbiseler giyilir, güzel koku sürünülür; komşulara, yakınlara, muhtaçlara sıcak ilgi gösterilir.

b) Böylece çalışma süresince kapsamlı bir temizlikle beşerî münase­betlerimiz sürdürülür.

c) Ezan okununca veya biraz önce camiye gidilerek ruhlar tazelenir, kalpler cilalanır, vicdanlar geliştirilir, merhamet duygusu harekete geçi­rilir.

e) Namazdan sonra, cami ve cemaatten, namaz ve hutbeden alınan yepyeni bir ruh ve enerjiyle işe dönülür. Cenâb-ı Hakk'ın insanlara hazır­layıp verdiği kaynaklardan ve imkânlardan meşru sınırlar içinde yararla­nılmaya çalışılır.

Görüldüğü gibi İslâm'da, Yahudilerin cumartesi gününde, Hıristiyan­ların pazar gününde tatil yaptıkları gibi, Müslümanların da cuma günün­de tam gün tatil yapmaları pek söz konusu değildir. Cuma vâzının, hut­besinin, namazının ve sağladığı kaynaşmanın ruhu ve bedenî dinlendir­mesi, meydana gelen stresi gidermesi, kalbe inşirah vermesi; her şeyden önce kutsal hava içinde mü'minlerin -sınıf farkı olmaksızın- biraraya gel­mesi, kişiyi her bakımından dinlendirmektedir.

Bununla beraber, az yukarıda da değindiğimiz gibi, cuma günü mü'­minlerin öğle vaktine kadar tatil yapmalarında ve hattâ gerektiğinde bü­tün günü tatil günü olarak seçmelerinde bir sakınca yoktur.

Bundan çıkaracağımız sonuç şudur: Müslüman bir milletin, bir ülke­nin diğer milletlerden daha çok çalışması, kaynakları harekete geçirmesi, Allah'ın emridir ve İslâm'ın gereğidir.

Müslümanlardan herkişi ne ile meşgul oluyorsa, yaptığı işin en güze­lini yapması ve dürüstlük timsali olması, imânın gereğidir.

İslâmiyet insan hayatının her safha ve bölümüyle içiçedir. İbâdet vak­ti ibâdetin yerine getirilmesini, iş zamanı işin kusursuz yapılmasını emre­der. Bunlardan birinin diğeri için feda edilmesine cevaz vermez. Hem bu iki ayrı uğraşının birbirini tamamlayıp asıl gayesine çevirdiğini vurgular. İniş sebebiyle ilgili tarihî olay ve ilâhî uyarı bunun en açık belgelerinden biridir.[36]

 

İslâm'da İlk Kılınan Cuma Namazı

 

İslâm'dan önce cuma gününe «arûbe» denirdi. İlim adamlarının çoğu­na göre, o güne ilk «cuma» ismini veren Medineli mü'minler olmuştur.

İbn Sirîn'e göre: ResûlülEah (A.S.) Efendimiz, Medine'ye henüz hicret etmemişti ki, Medineli müslümanlar biraraya gelip: «Yahudiler cumartesi günü, Hıristiyanlar pazar günü toplanırlar. Geliniz biz de «arûbe» günü biraraya gelip topluca Rabbımıza ibâdet edelim» demişler ve böylece «arûbe» ismini değiştirerek, bt>.» Ur amaç ve maksat için biraraya gelin­diğine delâlet eden «cumua» ismini uygun görmüşlerdir. Bunun .üzerine Es'ad b. Zürare (R.A.) o günün hatırasına atfen bir koyun kesip mü'min-lere ziyafet vermiştir.

Medineli mü'minlerin bu toplantısı, ilk cuma sayılır mı, sayılmaz mı? İlim adamlarının bir kısmına göre, sayılmaz. Zira ilk cuma hutbesinin ve namazının, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz tarafından yerine getirildiği kesin­dir. Şöyle ki: Efendimiz Medine'ye hicret ederken, perşembe günü Küba denilen mevkiye gelmiş ve orada bir mescid yaptırdıktan sonra cuma gü­nü Medine'ye hareket etmişti. «Batn-i Nah I e» de Benî Salim b. Avf kabi­lesine gelince cuma vakti girmiş bulunuyordu. Oradaki Müslümanları bira­raya toplayıp hutbe irad etti ve namaz kıldırdı. Resûlüllah'ın (A.S.) bu ilk hutbesinin Türkçe çevirisini aşağıya naklediyoruz:

“el-Hamdu lillâh.”

Allah'a hamd ederim, O'nun yardımını isterim, O'ndan bağışlanmamı ve benî doğru yola eriştirmesini dilerim. O'na imân ederim, O'nu inkâr et­mem. O'nu inkâr edene düşman olurum. Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun birliğine, hiçbir ortağı bulunmadığına şehadet ederim. Muhammed'-in de O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim.

Cenâb-ı Hak, Muhammed'i doğru yol üzere, hak dinle; nur, öğüt ve hikmetle, peygamberlerin ardı arkası kesildiği, fimin azaldığı, insanların sapıttığı, kıyametin yaklaştığı, belirlenen vaktin takarrup ettiği bir dönem (çağ)da göndermiştir.

Artık kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse, doğruyu bulur; kim de Al­lah'a ve Resulüne isyan ederse, azıp sapıtır; uzak bir sapıklıkta Hak'tan uzaklaşır.

Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Çünkü Müslümanın müslümana yaptığı (yapacağı) en hayırlı tavsiye, onu âhirete hazırlanmaya tahrik ve teşvik etmesi ve Allah'tan korkmasını emretmesidir. Cenâb-ı Hak nasıl sizi kendisinden korkmanızla uyarıyorsa, ben de sizi aynı şeyle uyarıyo­rum. Zira Rabbindan korkup ona göre amel etmek, âhiretten arzu ettiği­nize karşı yardımcı bir dosttur. Kim kendisiyle Rabbisi arasındaki durumu, gizli ve açık hallerde düzeltir ve bu hususta Allah'ın rızasından başka ni­yeti olmazsa, bu, onun için dünyasında bir şeref ve meziyettir; ölümünden sonra, kişi Önden gönderdiğine iyice ihtiyaç duyduğu ve ondan başka ame­liyle kendi arasında uzun bir mesafenin meydana gelmesini arzuladığı bir dönemde azık olur.

Allah sizi kendisinden korkmanızla uyarır. Cenâb-ı Hak kullarına çok şefkatli ve merhametlidir.

O Allah ki, vaadini doğruladı, sözünü yerine getirdi. O'nun sözünden dönmesi düşünülemez. Çünkü O, şöyle buyurmaktadır: «Söz benim ya­nımda asla değişmez ve ben, kullarıma zulmeden de değilim.»

O halde dünyanız ve âh i ret in iz hususunda gizli - açık hallerinizde Al­lah'tan korkun. Çünkü kim Allah'tan korkarsa, O, onun günahlarını ba­ğışlar ve mükâfatını büyültür. Evet kim Allah'tan korkarsa büyük bir kur­tuluşa erişir. Şüphesiz ki Allah korkusu, kişiyi, O'nun gazabından koruya­cağı gibi, azabından da korur. Gerçek o ki, Allah korkusu yüzleri ak, pak yapar, Rabbı hoşnut eder, dereceyi yükseltir.

Artık nasibinizi alın. Cenâb-ı Hakk'ın yanında İtidal çizgisinin altına düşüp haktan uzaklaşmayın. O, size cidden kitabını öğretti, kendisine uza­nan yolu size açtı. Böylece kimlerin sadık, kimlerin de kâzib (yalancı) ol­duğunu bilip ortaya çıkarır.

Cenâb-ı Hakk'ın size iyilikte bulunduğu gibi, siz de (başkalarına) iyi­likte bulunun. O'nun düşmanlarına düşman olun. Allah yolunda hakkıyla cihâd edin. Sizi seçip beğenen ve size «Müslüman» adını veren O'dur. Tâki mahvolacak olan, açık belgeleri (görüp öylece) mahvolsun; yaşaya­cak olan da açık belgeleri (görüp öylece) yaşasın. Bütün güç ve kuvvet ancak Allah'tandır.

Artık Yüce Allah'ı çokça anın, ölüm ötesi için iyi amelde bulunun. Çünkü kim kendiyle Allah arasındaki durumu düzeltirse, Allah da onunla insanlar arasındaki durum için ona yeter. Bu böyledir; zira Allah insanlar üzerinde hükmeder; insanlar O'nun üzerinde O'na hükmedemez. O, İnsan­lara her bakımdan sahiptir; insanlar ise O'nun hükmüne karşı bir şeye sahip değillerdir.

Allah çok büyüktür. Bütün güç ve kuvvet ancak O çok yüce, çok bü­yük olan Allah'ındır.» [37]

 

Fıkhî Yönü

 

Hanefîlere göre : Cuma namazının vakti, öğle namazının vaktidir. İkin­di vakti girinceye kadar devam eder. Alım-satımda bulunmak ve diğer is­terle meşgul olmak, ikinci ezanın okunmaya başlamasıyla haram olur ve bu yasak, namaz kılınıncaya kadar devam eder.

Cuma namazı devlet idaresi altında bulunan her yerleşim yerinde kı­lınır. Ebû Hanîfe'ye göre, imamdan başka iki kişi cemaat olursa; imamey-ne göre imamla beraber bir kişi bite olsa cuma namazı kılınır.

Şafiî'lere göre: Cuma namazının vakti, Hanefîlerde olduğu gibi, öğle namazının vaktidir. Alım-satım ve diğer işlerle uğraşma yasağı, ikinci ezan­la başlar ve namaz bitinceye kadar devam eder. Teklif çağına girmiş kırk kişinin bulunduğu her yerleşim bölgesinde cuma namazının kılınması farz­dır. Bu sayıdan az olan cemaatle cuma kılınmaz, öğle namazı kılınır.

Hanbelîlere göre: Cuma namazının vakti, güneş bir mızrak boyu ka­dar yükseldikten sonra başlar, ikindi vaktinden biraz öncesine kadar de­vam eder. Alım-satım ve diğer işlerle uğraşmak, ikinci ezandan sonra baş­lar ve namaz kılınıncaya kadar devam eder.

Bir yerde cuma kılınabilmesi için teklif çağına girmiş eyleşik 40 kişi­nin bulunması şarttır. Aksi halde öğle namazı kılınır.

Mâlikîlere göre: Cuma namazı zevaldan az sonra başlar ve güneş batmadan az öncesine kadar devam eder. Bu mezhebe göre de, alım-sa­tım ve diğer işlerle uğraşmak, ikinci ezandan sonra başlar ve namaz kılı­nıncaya kadar devam eder.

Cuma namazının sahîh olabilmesi İçin, imamdan başka teklîf çağına girmiş 12 kişinin bulunması şarttır. Aksi halde öğle namazı kılınır.

Yine bu mezhebe göre, cuma namazı kıldırmak için sultan veya naibi­nin imâm olması şart değildir. Müslümanlar kimseden izin almadan ve sultan, ya da naibini beklemeden bulundukları eyleşim yerinde cuma na­mazını kılarlar.

Cuma sûresinin tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u senalar; bu sûreyi de ümmetine açıklayıp aydınlatıcı bilgiler veren Resûlül-lah (A.S.) Efendimize salât-ü selâmlar olsun.[38]

 



[1] Tefsîr-i Kurtubi: 18/91.

[2] Lübabu't-te'vîl : 4/264

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6173.

[3] Müslim/cumua: 17, 18- Buharî/cumua : 4- Ebû Dâvud/vitir : 26- Tirmizî/ cumua : 1, 2- Nesâî/cumua : 4, 5, 43- İbn Mace, İkamet, 79; Ahmed: 2/372, 373.

[4] Buharî/enbiyâ : 54. cumua : 1/12- Müslim/cumua : 19, 20, 21- Nesâî/cu­mua : 1- Ahmed : 2/236, 249, 274, 342, 401, 503, 509, 512.

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6173.

[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6173-6174.

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6176.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6176-6177.

[8] Buharî/savm : 13- Müslim/siyâm : 15- Ebû Dâvud/savm : 4- Nesâî/si-yam : 17- Abmed : 2/43, 52, 123, 129

[9] Bakara Sûresi: 78- A'raf Sûresi: 157, 158- Âl-i İmrân Sûresi: 75- Cu­mua Sûresi: 2

[10] Buharî/tefsîr: 62- Müslim/fezâil-1 sahabe : 231- Tirmizî/tefsîr : 47, 62-menakıb : 70- Ahmed: 2/417

Aynı hadis su lafızla da rivayet edilmiştir : «iman ülker yıldızının ya­nında bile olsa Paris'ten bazı adamlar ona ulaşacaktır.»

[11] İbn Ebî Leylâ : Ali b. Ebî Tâlib (R.A.)den

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6177-6180.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6180.

[14] Buhari - Tirmizl – Nesâl

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6181-6182.

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6182-6183.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6183.

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6183-6184.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6184-6185.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6185-6186.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6186.

[21] Esbabu'n-Nüzûl/Nisabûri : 286

[22] Esbabu'n-Nüzül/Nisabûrl: 286- Buharî/büyû1: 11, cumua : 38- Ahmed : 5/85

[23] Esbabu'n-Nüzül/Nisabûri:  286

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6187-6188.

[24] Buharî - Müslim : Ebû HÜreyre (R.A.)den

[25] Buharî/cumua : 6, 19- Müslim/cumua: 27- Tirmizî/cumua • 5- Ebû Dâ-vud/salat:   202

[26] Müsned-i Ahmed : Abdullah b. Amr (R.A.)den

[27] Müslim/cumua :   18

[28] Buharî/cumua : 4, 6- Müslim/cumua :  10, 26- Tirmizî/cumua : 46

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6188-6189.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6189.

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6190

[32] Buharî/ezan:  21- Müslim/mesâcid:  154-   Ahmed :   1/269-   2/427    489-4/357- 5/201, 207, 379-  6/376

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6190.

[33] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6190-6191.

[34] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6191-6192.

[35] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6192-6193.

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6193-6194.

[37] el-Câmi'u li-Ahkâmi'1-Kur'ân :   18/98, 99

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6195-6196.

[38] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6197.