Münafikkun Suresi - 063Munafikun - 5. Sayfa
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
İhtiras, Gün Gelir Din Ve Ahlâk Sınırlarını Aşar
İstiğfar Kimler İçin Geçerlidir?
Üstünlük Ve Şeref Kime Yakışır Veya Kim Bu Meziyete Lâyıktır?
İki Hayata Birden Yönelip Sağlam Denge Kurmak
Takdir Edilen Eceli Geciktirmek Mümkün Müdür?
MÜNAFİKUN SÛRESİ
Tamamı Medine'de inmiştir. Bunun aksine bir görüş veya tesbit ortaya koyan olmamıştır[1]. Birinci âyetinde münafıklar konu edildiğinden, bu sıfat aynı zamanda sûreye isim olmuştur.
Âyet sayısı : 11
Kelime » : 180
Harf » : 976 [2]
Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:
1- Medine'de, İslâm'a girmekten başka çare bulamayan ve özellikle Hz. Peygamber (A.S.) hicret etmeden önce, orada lider olmaya namzet gösterilen Abdullah b. Ubey b. Selûl başta olmak üzere münafıklar, İslâm'ı içinden yıkmaya yönelmişlerdi. Sûrenin hemen hemen bu baş belası ikiyüzlü dönekler hakkında İndiği anlatılarak yönlendirici bilgiler veriliyor.
2- Mü'minler ise ibâdet ve taâtte bulunmaya ve Allah yolunda harcamaya tahrik ve teşvik ediliyor.[3]
Meali:
1-Münafıklar sana geldikleri zaman derler ki: «Biz gerçekten senin Allah Peygamberi olduğuna şehadet ediyoruz.» Allah, senin, kendi peygamberi olduğunu elbette bilir ve Allah, münafıkların şüphesiz yalancılar olduklarına şehâdet eder.
2-Onlar yeminlerini siper edindiler de öylece Allah yolundan alıkoydular. Gerçekten onların yaptıkları ne kötü şeydir!
3-Bu böyledir. Çünkü onlar önce inanıp sonra İnkâr ettiler. Bu yüzden kalpleri mühürlendi, o sebeple onlar (hakkı) anlamazlar.
4-Onları gördüğün zaman bedenî yapıları hoşuna gider; konuşmaya başlarlarsa, sözlerine kulak verirsin. Onlar, bir yere dayatılmış keresteler gibidirler. Her haykırışı aleyhlerine sanırlar. Asıl düşman kendileridir. Onlardan sakınıp tetik üzere olun. Allah, onları gebertip kahretsin; nereden nasıl çevriliyorlar?!
İniş Sebebi
Huzaa'dan bir kol olan Benî Mustalık Kabilesi, kabile reisleri Haris b. Dırar kumandasında toplanarak Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'i öldürmeyi ve mevcut Müslümanları dağıtmayı plânladılar. Bunun için birtakım hazırlıklara başladılar. Resûlüllah (A.S.) onların bu teşebbüsünü zamanında haber aldı ve vakit kaybetmeden İslâm mücahitlerini toplayıp yılanı deliğinde ezmeğe karar verdi. Birkaç gün sonra harekat başadı ve sözü edilen kabileye yakın «Müreysi Kuyusu»nun başına indiler ve kabileyi kuşattılar. Savaş başladı, kısa zamanda savaşın kaderi belli oldu : Benî Mustalık Kabilesi'nden 10 kişi, Müslümanlardan da bir kişi öldürülmüş oldu. Zaten Hz. Peygamber'in (A.S.) amacı, insanları öldürüp kahretmek değil, onlara ilâhî mesajın ferahlatıcı havasını ulaştırmaktı. Ne var ki, adı geçen kabile İslâmiyeti ortadan kaldırmak niyetiyle saldırıya geçme hazırlıklarına başlayınca, Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bu fitne ateşini, etrafa yayılmadan, daha zararlı düzeye gelmeden söndürmek zorunda kaldı. O bakımdan az zayiatla vb insan kanı fazla dökmeden neticeye vardı; kısa sürede bu kabilenin savaşçılarını esir almayı başardı.
Savaştan hemen sonra Hz. Ömer'in (RA) seyisliğini yapan bir adamla Hazrec Kabilesinden bir adam su konusunda tartıştılar ve kavgaya tutuştular. Hazredi adam: «Ey Hazrecli'ler yetişin!» diye seslenirken, Hz. Ömer'in seyisi de: «Ey Muhacirler yardıma koşun!» diyerek sesini yükseltti. Bu olayı İslâm aleyhine değerlendirmeyi ve elde edilen fırsatı kaçırmamayı düşünen ünlü münafık Abdullah b. Ubey b. Selûl hemen koştu ve Hz. Peygamber (A.S.) aleyhine Medineli'leri kışkırtmaya başladı. Sonra da şu sözleri çekinmeden ağzından kaçırıverdi: «Muhacirler şehrimizde iyice çoğaldılar. Köpeği besleyip semizletirsen, çok sürmez seni parçalayıp yer,»
Abdullah b. Ubey buna benzer birtakım yakışıksız ve ölçüsüz sözler sarfetti. Sonra da şöyle tavsiyede bulundu: «Medine'ye döner dönmez, artık aziz olanlar zelîl olanları sürüp çıkarmalıdır.»
Ortalık iyice karıştı ve huzursuzluk doğdu. Abdullah ortamı biraz daha İslâm aleyhinde kullanmayı ihmal etmedi ve Medineli'lere şöyle serzenişte bulundu : «Bütün bunları kendiniz yaptınız. Bu adamları yurdunuza davet edip soktunuz, onlarla mallarınızı paylaşacak kadar ölçüyü kaçırdınız. Sizler artık uyanmalısınız; malınızı ve imkânlarınızı onlardan çekiniz, çok sürmez Medine'yi bırakıp başka yerlere hicret ederler.»
Durum derhal Hz. Peygamber'e (A.S.) bildirildi. Fazlasıyla üzülüp öfkelenen Hz. Ömer (R.A.), Resûlüllah'a (A.S.) : «İzin ver de Bilâl şu münafığın boynunu vursun!» dedi. Hz. Peygamber (A.S.), ilâhî hidâyetle ve yüksek dehasıyla olayı büyütmedi ve Ömer'e (R.A.) şu hassas konuyu hatırlattı : «Ya Ömer! Senin dediğini yapacak olursak, ne olacağını bilir misin? Muhammed (A.S.) kendi arkadaşlarını öldürtüyor» derler. Bu İslâm'ın yüce davasına zarar verir. Şimdi söyle, böyle bir sonuç daha mı iyi olur?»
Böylece Resûlüllah (A.S.) Efendimiz, hem İslâm'ın geleceğini düşündü, hem de Medine'de hayli tarafdarı bulunan Abdullah b. Ubey'e dokunul-mamasını emretti.
Abdullah b. Ubey ise, çevirdiği entrikanın Hz. Peygamber tarafından duyulduğunu öğrenince, acele gelip o gibi sözler sarfetrrr*lî*ine dair yemin etti. Hz. Peygamber olayı büyütmeden derhal Medine'ye dönmeye karar verdi.
Çok geçmeden yukarıdaki âyetler indirilerek, Ubey oğlu Abdullah'ın ve yandaşları olan diğer münafıkların yalancı oldukları açıklandı. [4]
Aynı konu. Buharı ve Müslim'de de Zeyd b. Erkam'dan (R.A.) rivayetle özetlenmiştir.[5]
Münafıklar Ve İç Huzursuzluk
Uzun yıllar savaşıp kan gütme doğrultusunda birbirlerini iyice zayıflatan Evs ve Hazrec kabileleri, bir asra yakın kavga ve sürtüşmeden yorgun ve bitkin düşmüşlerdi. Kavgaya, vuruşmaya son vermek için iki taraf da birtakım çareler düşünüp araştırıyorlardı. Sonunda iki tarafın da razı olacağı bir lider belirlenmiş bulunuyordu. O da, Medineli Abdullah b. Ubey b. Selûl idi. Kabilelerin hazırlığı sürerken Akabe bey'atleri gerçekleşti ve kısa zamanda Hz. Peygamber'e (A.S,), aynı zamanda İslâmiyete ısınıp son dinin kendilerine ve diğer kabile ve milletlere huzur, güven, mutluluk ve kardeşlik getireceğine inandılar ve bu sebeple Resûlüllah'ı (A.S.) Medine'ye davet ettiler.
Vakit gelince ilâhî emir ve izinle Resûlüllah (A.S.) Efendimjz Medine'ye hicret etti ve büyük bir coşku ve sevgiyle karşılandı. Böylece Medine'ye reis olmasına ramak kalmışken bütün plân ve programlan alt-üst olan Abdullah b. Ubey b. Selûl, Peygambere (A.S.) karşı açıktan bir düşmanlığın kendisine çok pahalıya mal olacağını hesaba katarak İslâm'a girmiş gibi göründü ve böylece kaleyi içinden fethetmeyi plânladı. Benî Musta-lık Kabilesi'yle yapılan savaştaki tavrı ve sinsice kışkırtmalarda bulunması, onun rengini ortaya çıkartmış bulunuyordu. Şüphesiz ki bu olay onun sürdürdüğü fitne zincirinin sadece bir halkasını oluşturuyordu. Bunun ötesinde çevirdiği bir sürü hainane entrikalar birbirini izliyordu.
Kur'ân'ı Kerîm'de konumuzu oluşturan âyetlerle isim verilmeden, şahıs üzerinde durulmadan «münafıklar» sıfatı kullanılarak genel ölçüler içinde bu ikiyüzlü dönek hâinlerin karakteri yedi madde halinde açıklanıyor :
1- Allah'a ve Peygambere inanmalarında ve İslâmiyeti din seçmelerinde ciddiyet ve samimiyet yoktur. Bunlar dış görünüşleriyle müslüman, iç yapıla»" İtibariyle kâfir idiler. O sebeple de münafıkların yalancı olduğu bildiriliyor. Söz ve davranışları kalplerinde gizlediklerine uymuyordu.
2- Allah'a yemin etmek suretiyle renklerini belli etmemeye özen gösterirler ve böylece samimi mü'minleri aldatmaya çalışırlar.
3- Gerçek mü'minleri ve bir de İslâmiyete ısınanları Allah yolundan alıkoymak için birçok entrikalar çevirirler.
4- Münafıkların yolu ve tutumu çok çirkin ve tehlikelidir.
5- Önce inanır gibi görünürler, sonra renkleri az-çok belli olunca açıktan inkâra sapmakta bir sakınca görmezler. Dıştan müslüman, içten kâfir olmaları, onları, küfrünü izhar eden kâfirlerden ve müşriklerden daha tehlikeli kılmaktadır. Bu yüzden Cenâb-ı Hak onların kalplerini mühürler de gerçeği bir türlü idrâk edemezler.
6- Bunlar dış kıyafetlerine, fiziksel yapılarına çok önem verilrer ve yaldızlı cümle kullanmaya dikkat ederler. Böylece kendilerini gerçek mü'-minlerin gıptasına sebep olacak düzeyde tutarlar.
7- Bunlar Allah ve din düşmanıdırlar. Mü'minlerden korkarlar; imân cephesinden yükselen bir sesten ödleri kopar. Her biri bir yere dayatılan cansız keresteler gibi ruhsuz ve vicdansızdırlar.
Cenâb-ı Hak, kendilerinde bunca kötülükleri taşıyan münafıklardan sakınmamız ve korunmamız için şu iki önemli hususu kıstas olarak veriyor :
a) Münafıklar son derece tehlikeli düşmanlardır. Fırsat buldukları zaman yapamıyacakları fenalık yoktur.
b) Münafıklardan sakınıp her zaman tetik üzere olun. Çünkü onlar ortama uyup her renge girebilirler.
Bunun için münafıklar tel'in edilmekte ve münafık kaldıkları takdirde ilâhî rahmete lâyık olamıyacakları bildirilmektedir.[6]
Âyetler Arasında Bağlantı
Münafıklar konu edildi ve onların yalancı kişiler olduklarına dikkat çekilerek birtakım bilgiler verildi. Sonra da bu ikiyüzlü döneklerin karakterleri üzerinde durularak mü'minlerin onlara karşı çok dikkatli olmaları gereğine işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, münafıkların Hakk'a dönüp ilâhî mağfirete maz-har kılınmalarını arzu eden mü'minlerin samimi düşünce ve duygularına değiniliyor. Sonra da onların dosdoğru imân etmedikçe, hiç Kimsenin onlardan yana istiğfarda bulunmasının bir yararı olmayacağı bildiriliyor.
Arkasından münafıkların Medine'de kargaşa ve fitne çıkarmaya çalıştıkları belirtilerek mü'minlerin ona göre tedbirli olmaları isteniliyor.[7]
Meali;
5- Onlara, «gelin de Allah'ın Peygamberi sizin için bağışlanma dilesin» denilince, başlarını çevirirler, büyüklük taslayarak yüzlerini döndürdüklerini görürsün.
6- Onlar için bağışlanma dilesen de, bağışlanma dilemesen de kendilerine göre birdir, farketmez. Allah elbette onları bağışlamıyacaktır. Şüphesiz ki Allah, ilâhî sınırı aşan sapıkları doğru yola eriştirmez.
7-Bunlar o kimselerdir ki, «Allah'ın pöygamberi'nin yanında bulunanlara (yardım olarak) harcama yapmayın ki dağılıp gitsinler» derler. Göklerin ve yerin hazîneleri Allah'ındır, Fakat ikiyüzlü dönekler (bu gerçeği) anlamazlar.
8-Derler ki: «Eğer Medine'ye dönersek and olsun ki, üstün ve şerefli olanlar, aşağılık alçaktan oradan çıkaracaktır.» (Oysa) üstünlük ve şeref Allah'a, Peygamberine ve" mü'minlere aittir. Ne var ki münafıklar (bunu)
bilmezler.
İhtiras, Gün Gelir Din Ve Ahlâk Sınırlarını Aşar
«Onlara, gelin de Allah'ın Peygamberi sizin için bağışlanma dilesin, denilince, başlarını çevirirler..»
Münafıkların ileri gelenlerinden Abdullah b. Ubey b. Selûl'ün ortalığı iyice karıştırıp Ansarla Muhacirleri kışkırtarak karşı karşıya getirme çabası ve olayın Resûlüllah'ın (A.S.) yüksek irfan ve hilmiyle tesirsiz hale getirilmesi, şüphesizki İslâm tarihinde önemli hâdiselerden biridir. Öyle ki, olayın tezgâhlanışı mü'minleri çok üzmüş, münafıklar ise şaşkına dönmüştü. O kadar ki, Abdullah b. Ubey açtığı tehlikeli gediği kapatmak için kimseyi kışkırtmadığını yeminle belirterek göz göre göre yalan söylemişti.
Ansar'dan bazı önemli kişiler ve Abdullah b. Ubey'in yakınları açılan bu gediğin ve kangren olmaya yüz tutan yaranın bir an önce kapanması için Abdullah b. Ubeyy'e, bizzat Resûlüilah (A.S.) Efendimiz'e baş vurmasını ve bağışlanma dileğinde bulunmasını ısrarla teklif ettiler. Ne var ki, kin ve ihtiras, kıskançlık ve baş olma duygusu kabarınca hiçbir ölçü kabul etmez, ahlâk ve fazîlet adına ne varsa pervasızca çiğner. O bakımdan adı geçen, yapılan ciddi ve samimi teklîfi kabul etmeyi sahte gururuna yediremedi ve onlara arkasını çevirmek suretiyle reddettiğini anlatmak istedi.
Bu azılı münafığın plânı -az yukarıda kısaca değindiğimiz gibi- şöyle idi: En küçük olayları bile abartıp İslâm aleyhine değerlendirmek; fakat her vesileyle zevahiri kurtarmak için Hz. Muhammed'i (A.S.) arkadaşlarının yanında övmek ve O'nun Allah'ın Resulü olduğunu söylemek. Nitekim Benî M ustalık kabilesiyle yapılan savaşa, hem elde edilecek ganimetten hisse almak, hem de ortaya çıkan birtakım tatsız olayları İslâm aleyhine çevirmek için katıldı ve çıkan önemsiz bir olayı derhal değerlendirip İslâm aleyhine kullandı. Sonra da işler çığırından çıkmaya başlayınca, kendini temize çıkartmak için yalan yere yemin edip mü'minleri yatıştırmaya çalıştı.
İlgili âyetlerle bu ve benzeri münafıkların içyüzleri açıklanırken, plân ve entrikalarının iki ana maddesine dikkat çekiliyor:
1- Medine yerlilerini, Mekke'den hicret edip gelen muhacirlere karşı ilgisiz kılmaya ve onlardan her türlü yardımlarını kesmeye inandırmak,
2- Aksi halde yakın gelecekte yabancıların, yani Mekkeli'lerin Medine'de daha da çoğalıp yerli halka söz hakkı tanımayacaklarını kalp ve kafalara işleyip ciddi tedbir almalarını sağlamak.
Benî Mustalık Kabilesi'yle yapılan savaştan hemen sonra, yukarıda da değindiğimiz gibi, Medineii bir adam ile Mekkeli bir adamın tartışmasını kendi plânı doğrultusunda değerlendiren Abdullah b. Ubey b. Selûl, sözünü ettiğimiz iki hususu işlemeye çalışmıştır.
Yine ilgili âyetle münafıkların değişmeyen huylarından ikisi konu edilmekte ve ona göre tedbîr alınması istenmektedir:
a) Haktan her vesileyle yüz çevirirler,
b) Büyüklük taslayarak nefislerine ve ihtiraslarına mağlûp olurlar.
Böyleoe ilâhî sınırları aşıp gerçeğe sırt çevirirler. Onlar bu çizgide ısrar ettikleri, yani huylarını değiştirmedikleri sürece, ne peygamberin, ne de başka bir mü'minin onlar için Allah'tan bağışlanma dilemesinin bir anlamı
kalmıyor.[8]
İstiğfar Kimler İçin Geçerlidir?
Saplandığı küfür bataklığından kurtulmaya azmedip kalbini hakka açanlar ve bir de mü'min olduğu halde işlediği günahlardan pişmanlık duyup biriken seyyiat kirlerinden temizlenmek isteyen Müslümanlar için Allah'tan af ve mağfiret, rahmet ve inayet dilemenin mutlaka yararı ve olumlu tesiri vardır. Zira bu durumda kul irâdesini kullanıp hidayete ermek için belli çizgiye gelip dayanmıştır. Gerisi Cenab-ı Hakk'ın takdîr ve irâdesine kalmıştır; dilerse kabul eder, dilerse geri çevirir. Ama bu durumda o kula merhamet edip bağışlamak sünnetullahın bir gereğidir.[9]
Üstünlük Ve Şeref Kime Yakışır Veya Kim Bu Meziyete Lâyıktır?
«Derler ki: «Eğer Medine'ye dönersek and olsun ki, üstün ve şerefli olanlar, aşağılık alçakları oradan çıkaracaktır.» (Oysa) üstünlük ve şeref Allah'a, Peygamberine ve mü'minlere aittir. Ne var ki münafıklar (bunu) bilmezler.»
Benî Mustalık Kabilesi'yle yapılan savaş Müslümanlardan yana başarıyla sona ermişti. Bunu bir türlü hazmedemiyen ve her vesileyle fitne çıkartmak isteyen ünlü münafık Abdullah b. Ubey, iki Müslüman arasındaki tartışma ve kavgayı İslâm aleyhine kullanmakta tereddüt etmedi. Sonra da Medine yerlisi olan kendini ve yandaşlarını üstün, şerefli ve aziz kişiler
olarak tanıtıp Mekke'den hicret edip gelenleri hakir ve aşağılık kimseler olarak vasıflandırdı. Medine'ye dönünce bu aşağılık kişileri kendi yurtlarından çıkaracaklarını pervasızca söylemekten çekinmedi.
Şüphesiz bu sözler çok çirkin bir nifak, kin ve düşmanlığın açığa çıkan deliliydi. Medineii münafıkların İslâm'a karşı iyice cephe aldıklarını gösteriyor ve ilk fırsatta yapamıyacakları bir kötülüğün bulunmayacağını gösteriyordu.
Fakat münafıkların bilmediği bir gerçek vardı; o da hakiki şeref ve üstünlüğün Allah'a, Peygamberine ve mü'minlere ait olduğuydu. Çünkü hak incelebilir ama kopmaz; aynı zamanda sağlam adımlarla ve ağır bir tempoyla yol alır; gösterişten uzak bir iz bırakır, sarsılmaz temel oluşturur ve sabırlı, temkinli bir metotla dâvasını yürütür. Küfür ve nifak ise, ataktır, şarlatan ve şirrettir. Dört nala gider, ama amacına ulaşmadan hezimete uğrar, hakkın yumruğu altında beyni parçalanır. Nitekim Medine dönüşünden hemen sonra münafıklar iyice baş aşağı geldiler. Müslümanlar ise, saadet ve ebedilik vaadeden yolda emin adımlarla yürümeye devam ettiler. Arap Yarımadası'nı aydınlatan İslâm güneşi karşısında müşrik ve münafıkların gözleri körleşip şaşkına döndüler. Medine onların değil, gerçek mü'minlerin yurdu oldu.
Bu kural her çağda ve İslâm'ın yeşerdiği her bölge ve ülkede geçerlidir. Hakk'a dosdoğru bağlanan mü'minler, Hz. Peygamberin ve O'nun çevresinde kümelenen sadık Müslümanların yolunda azimle yürüdükleri takdirde, karşılarına çıkan küfür ve tuğyanı, nifak ve şikakı hezimete uğratırlar. Zafer eninde sonunda onlardan yana tecelli eder.[10]
Âyetler Arasında Bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, Medine'de kargaşa ve fitne çıkarmaya çalışıp mü'minleri zor duruma düşürmeye yeltenen münafıkların tutumu konu edildi ve onlara karşı mü'minlerin her zaman uyanık bulunmalarına işarette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, mal ve evlâdın dünya hayatıyla ilgili nimetler olduğuna değiniliyor ve bundan dolayı mü'minin Allah'a olan ibâdetini ihmal etmemesi emrediliyor. Sonra da çalışıp elde edilen mal ve servetin belli bir bölümünün Allah yolunda harcanmasının lüzumu üzerinde duruluyor ve ölüm gelip çatmadan önoe mü'minin ibâdet ve harcamasıyla âhiretini nura kavuşturması isteniliyor. Zira eceli geri çevirmenin veya geciktirmenin söz konusu olamıyacağı belirtilerek hayatın geçici olduğuna atıf yapılıyor.[11]
Meali
9- Ey imân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan meşgul edip alıkoymasın. Kim böyle yaparsa, işte onlar zarara uğrayanlardır.
10- Henüz sizden birinize ölüm gelmeden ve o da: «Rabbım! Beni yakın bir ecele geciktirseydin de sadaka versem ve iyi-yararlı kişilerden olsam.» demeden önce size rızık olarak verdiğimizden (Allah için, Û'nun yolunda) harcayın.
11-And olsun ki, Allah, hiçbir canlıyı eceli geldiğinde elbette geciktirmez. Allah işleyegeldiğiniz şeylerden haberlidir.
İki Hayata Birden Yönelip Sağlam Denge Kurmak
«Ey imân edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan meşgul edip alıkoymasın. Kim böyle yaparsa, işte onlar zarara uğrayanlardır.»
Cenâb-ı Hak 9 ve 10. âyetlerle, iki hayatı birden kucaklamamızı, o bakımdan mal ve evlâd sevgisinde ölçü ve dengeyi kaçırmamamızı emretmektedir. O bakımdan mü'minlerin hem maddeyle mâna, hem dünya ile âhi-ret arasında sağlam köprü kurmaları gerekmekte ve dünya hayatından maksat ve hikmetin ancak bu olduğuna işarette bulunmaktadır. Şöyle ki: Mal ve evlât dünya nimetleri arasında çoğu zaman baş köşeyi tutmakta ve ön plânda yürütülmektedir. Dünya hayatının tatlılığı da içimizi doldurma, kalbimizi yönlendirme derecesine varmaktadır. Oysa bu çok hatalı ve sakıncalıdır. Aynı zamanda insanı hilkatin amacından ve insan olarak yaratılmanın hikmetinden uzaklaştırmaktadır. Çünkü mal ve evlât, dünya hayatının birer süsüdür, hiçbir zaman onun amaç ve gayesi değildir. Hayata bağlılık ise, insanda fıtrî bir arzudur; âhiret hayatıyla değerlendirilmezse, ölçü ve sınırı aşar. Böyle olunca da iki hayat arasında tamamlayıcı denge ve düzen diye bir ölçü kalmaz.
Kişi, hayatın hikmet ve anlamından habersiz bir hava içine girince, mal hırsı gemi azıya alır, evlât sevgisi ve onun parlak geleceğini düşünüp hayal etme sonu gelmeyen bir meşguliyet doğurur. İstekler, arzular, ihtiraslar birbirini izler ve böylece kişiyi namazdan, zekâttan, hacdan ve diğer hayırlardan; uhrevî yatırımlardan alıkoyan Derken yolun sonuna gelinmiş olur, yani ecel kapıyı çalarak ömrün son çizgisine gelindiğini haber verir. Bu durumda kaçırılan fırsatları telafi etme zamanı çoktan gerilerde kalmış ve amaç edindiği her şey ondan kopup uzaklaşmıştır.
İşte ilgili âyetlerle, hayatımızın plân ve programını çizip bize yol gösteren Cenâb-ı Hak aklımıza seslenmekte, kendimizi toparlamamızı istemektedir.[12]
Takdir Edilen Eceli Geciktirmek Mümkün Müdür?
«And olsun ki, Allah, hiçbir canlıyı eceli geldiğinde geciktirmez. Allah işleyegeldiğiniz şeylerden haberlidir.»
İnsanın ömrü ezelde takdir edilip yazılmıştır. Cenâb-ı Hak olayları sebeplere bağlamış, sebepleri de kendi kudretine bağlı plânda lâyık olduğu yere oturtmuştur. Sebeplerin oluşmasını ise, ezelî ilmiyle önceden tesbit edip belirlemiştir. O'nun ilmi ve tesbiti yanılmayacağına göre, vakti saati gelince, olayların meydana çıkması için de sebeplerin oluşması gecikmez ve şaşmaz, tesbit edildiği gibi aynen gerçekleşir.
Her insanın ecelini bu plân ve programa göre düzenlemiştir. Öyle ki, kişinin bulunduğu ortam ve şartlar içinde hayatını nasıl koruyacağını, nasıl değerlendireceğini ve nasıl tahrip edip tedrici intihara doğru sürükleyeceğini; onun irâdesi doğrultusunda sebeplerin nasıl oluşacağını da Ce-nâb-ı Hak ezeli ve ebedî ilmiyle tesbit etmiş bulunuyor ve ona göre o kişiye bir ömür süresi belirliyor. Artık O'nun belirlediği gün ve saat gelince kişinin eceli gelmiş oluyor. Bu durumda onun ecelini biraz olsun geciktirmek mümkün değildir.
Günümüzde tıbbın ilerlemesi ve birçok faydalı ilâçların keşfedilmesi ve çok uzman tabiplerin yetişmesi, kader konusunu bilmeyen kimseleri yanıltmakta ve ecelin geciktirilebileceği inancını onlarda doğurmaktadır. Oysa hakikat onların düşündüğü veya. inandığı gibi değildir. Bunu bir misâl ile açıkladığımızda konu daha iyi anlaşılacak ve şüpheler zail olacaktır. Şöyle ki:
A böbreklerinden rahatsızdır. İki böbreği de fonksiyonunu kaybetmek üzeredir. Kan kanseri denilen lösemi had safhaya gelmiştir. O bakımdan müdahale edilmezse, hasta kısa zamanda hayatını kaybedecek durumdadır. Tıbbî bütün imkânlar kullanılarak hastanın bir süre daha yaşaması sağlanmış oluyor. Buna eceli geciktirme diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Çünkü Cenâb-ı Hak her şeyi kapsayıp kuşatan, geçmiş ve geleceği kucaklayan ilmiyle (A)nın bu durumunu tesbit etmiş ve ecelini ona göre tak-dîr etmiştir. O bakımdan (A)nın mukadder olan eceli gelince aynen gerçekleşir.
İlgili âyetle Cenâb-ı Hak, hem dünyada ölümlü bir hayat yaşadığımızı ve ecellerin ezelî ilmiyle tesbit ve takdîr edilip belirlendiğini haber vermekte, hem de geçici bir hayatla meşgul olurken Allah'ı ve ikinci hayatı unutmamamızı telkîn ve tavsiye etmektedir.
Böylece Cenâb-ı Hak, Münafikun Süresiyle çok önemli üç olaya dikkatlerimizi çekmektedir:
1- Müslümanların içine sızan münafıklar her zaman büyük bir tehlike arzeder.
2- Mü'minlerin hak yolunda birleşmesi ve İslâm'ın yüce davasına sa-rılmasıyla, başta münafıklar olmak üzere Allah ve din düşmanlarının hezimete uğraması mukadderdir.
3- Dünya malı ve evlâd gaye ve amaç değil, hayatın geçici süsleridir. Bunlarla uğraşırken Allah'ı ve ikinci hayatı unutmak, ibâdeti ihmal etmek büyük gaflettir ve neticesi hüsrandır.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakk'a sonsuz hamd-u senalar; dertlerimize deva, kalplerimize şifâ olan, hadîsleriyle iki hayatın anlam ve hikmetini bize öğreten Resûlüllah (A.S.) Efendimize sa-lât-ü selâmlar olsun.[13]
[1] Tefsîr-i Kurtubî: 18/120
[2] Lübabu't-te'vîl: 4/271
Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6198.
[3] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6198.
[4] İbn İshak'dan özetlenerek.
[5] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6200-6201.
[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6201-6203.
[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6203.
[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6205-6206.
[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6206.
[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6206-6207.
[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6207.
[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6208-6209.
[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6209-6210.
İslami Okul Okulların En Önemlisi