Pazar, 7 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Teğâbün Sûresi - Kuran - 064Tegabun - 2. Sayfa

TEĞÂBÜN SÛRESİ

 

64

 

İndiği Yer :

 

Medine

 

İniş Sırası :

 

108

 

Âyet sayısı :

 

18

 

Nüzulü

 

Mushaftaki sıralamada altmış dördüncü, iniş sırasına göre yüz sekizinci sû­redir. Tahrîm sûresinden sonra, Saf sûresinden Önce Medine'de nazil olmuştur.[1]

 

Adı

 

9. âyette gerçek kâr ve zararın ortaya çıkacağı mahşer gününden söz edilir­ken kullanılan ve "aldanma, aldatma, kâr-zarar" gibi mânalara gelen "teğâbün" ke­limesi sûreye ad olmuştur.[2]

 

Konusu

 

Bütün insanları Allah yaratmış olduğu halde bu hakikati inkâr edenlere de O'na İman edenlere de -dünya hayatının var ediliş hikmetinin gereği olarak- im­kân ve fırsat verildiği belirtilmekte; sorumluluk sahibi bir varlık olarak insan, ev­renin yaratılış hikmeti ve kendi özellikleri üzerinde düşünmeye çağmlmakta, ifa­denin tabiî akışı içinde İslâm inancının temel unsurları üzerinde durulmaktadır. Sûrenin son bölümünde, Allah'a karşı kulluk görevini yerine getirmekten alıkoya­bilecek faktörlerle örülü dünya hayatında hem bu vecibenin düzgün ifası hem de beşerî ilişkilerin sağlıklı yürütülebilmesi için bazı altın öğütler verilmektedir. [3]

 

Meali

 

Rahman ve rahîtn olan Allah'ın adıyla... 1. Göklerde bulunanlar da yer­de bulunanlar da Allah'ı teşbih ediyor. Egemenlik O'nundur ve hamd O'na mahsustur. O'nun her şeye gücü yeter. 2. Sizi yaratan O'dur. Ama kiminiz inkâr, kiminiz iman ediyor. Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir. 3. Allah gökleri ve yeri hikmetli olarak yarattı, size şekil verdi, şeklinizi de güzel yap­tı. Dönüş de ancak O'nadır. 4. Göklerde ve yerde olanları bilir, gizledikleri­nizi ve açıkladıklarınızı da bilir. Ve Allah kalplerin derinliklerinde olanı da bilmektedir, 5. Daha önce inkâr edip de yaptıklarının cefasını tadanların ha­beri size ulaşmadı mı? Onlar için elem verici bir azap daha vardır. 6. Çünkü onlara peygamberleri açık kanıtlarla gelmişlerdi de onlar, "Bir beşer mi bizi doğru yola çıkaracak!" deyip inkâr etmişler ve ona sırt çevirmişlerdi. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, O her türlü övgüye lâyıktır. 7. İnkarcılar asla diriltilmcyeceklerini iddia ediyorlar. De ki: "Hayır, öyle değil! Rabbime yemin ederim ki mutlaka diriltileceksiniz ve yapıp ettikleriniz size bildirilecek." Bu da Allah'a göre kolaydır. 8. Şu hal­de Allah'a, Peygamberine ve indirdiğimiz o ışığa iman edin. Yapıp ettikleri­nizden Allah tamamen haberdardır. 9. Toplanma günü için sizi bir araya ge­tireceği gün; işte o, kayıp ve kazancın ortaya çıkacağı gündür. Kim Allah'a iman eder, iyi işler yaparsa Allah onun kötülüklerini örter ve içinde ebedî olarak kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte büyük kurtuluş budur. 10- İnkâr edip âyetlerimizi yalan sayanlara gelince, onlar ce­hennemliktir ve orada ebedî olarak kalacaklardır. Ne kötü son! [4]

 

Tefsiri

 

1. Evrendeki bütün varlıklar mülk ve hükümranlığın mutlak sahibi ve her tür­lü hamde layık olan Allah'ı teşbih edip dururken, insanların bir kısmı -kendileri­nin de O'nun yaratma sıfatının eseri olduğunu bilmezden gelerek- Allah'ı inkâr et­mektedir. Teşbih kavramı, "bütün varlıkların ilâhî yasalara zorunlu olarak boyun eğmeleri" anlamını da içerdiğine göre esasen Allah'ı inkâr edenler de -kendileri fark etmeseler bile- bu genel teşbihe katılmaktadırlar.[5] Fakat Yüce Allah, akıl ve muhakeme yeteneği, irade gücü ve tercih imkânı bahşettiği insanın iradî teşbihi olan imana ve onun İcaplarına göre davranmaya ayrı bir değer atfet­mektedir. İşte bu âyetlerde insanoğlu, inkâr edebilmesinin dahi gerçekte ilâhî güç ve takdirin bir sonucu olduğu ama bu konuda kendisine tercih yetkisi verilmiş ol­masından ötürü bunun sorumluluğundan kurtulamayacağı hatırlatılarak, varlık se­bebi üzerinde düşünmeye ve hayatını anlamlandırmaya çağınlmaktadır, [6]

 

2-5. İlk âyet genel olarak felsefenin, özel olarak da kelâm İlminin temel prob­lemlerinden olan Allah'ın egemen iradesi karşısında insan iradesinin değeri ve in­sanın sorumluluğunun felsefî temeli konusuna ışık tutan bir anlatım inceliği taşı­maktadır. Çünkü "Allah kiminizi kâfir kiminizi mümin olarak yarattı" tarzında bîr ifade kullanılmayıp "Sizi yaratan O'dur. Ama kiminiz İnkâr, kiminiz iman ediyor" buyurularak, bir taraftan inkâr ve iman realitesinin ilâhî güç ve iradeden bağımsız olmadığı, diğer yandan da her bir ferdin cebir altında değil, kendine verilen irade gücüyle yaptığı tercih sonucunda kâfir veya mümin olduğu belirtilmektedir. Her halükârda sonucun Allah Teâlâ'nın ihnİ dışında kalamayacağını hatırlatan âyetin son cümlesinde "Allah yapıp ettiklerinizi görmektedir" şeklinde bir ifade kullanı­larak özellikle İnsanın hür iradesiyle yaptıklarına dikkat çekilmesi de bu mânayı destekler niteliktedir.[7]

Kendi varlık sebebini ve dünya hayatının anlamını sağlıklı biçimde değerlen­direbilmesi için 3. âyette insan, göklerin ve yerin hikmetli yaratılışı yani kâinatta­ki muhteşem düzen üzerinde ve hemen bunun yanında kendi yaratılışındaki seçkin özellikler hakkında düşünmeye, her şeyden Önce bu âlemi var kılan irade ve kud­retin ihtişamını kavramaya yönlendirilmektedir. [8] Bu suretle Allah Teâlâ'nın kudret sıfatım, yarattıklanndaki eserleriyle gözlemleyip kabul etmenin yanında 4. âyette O'nun İlminin kuşatıcılığına, kalbin derinliklerinde saklandığı sanılan şeylerin dahi bu bilmenin dışında kalamayacağı­na dikkat çekilerek bu defa insan, hem Allah'ın ilim sıfatının kuşatıcılığını kavra­maya hem kendi yapıp ettiklerinin de O'nun ilminin dışında kalmadığını bilerek sorumluluk fikri üzerinde yoğunlaşmaya çağrılmaktadır. 5. âyette ise tarihe yapı­lan bir gönderme ile sorumluluk bilinci içinde hareket etmemenin sonuçları üze­rinde düşünme fırsatı verilmektedir. [9]

 

6-10. Böylece ilk beş âyette veciz bir anlatımla Allah-evren-insan arasındaki ontolojik ve ahlâkî bağı doğru bir şekilde kurabilmeyi sağlayacak ufuklar açılarak önce İslâm inançları teorisinin üç temel konusundan birincisini oluşturan ulûhiyet (Allah'ın varlığı ve sıfatlan) konusunun altı çizilmiştir. 6-10. âyetlerde ise diğer ikisi yani nübüvvet (peygamberlik, vahiy) ve âhiret konuları üzerinde durulmakta­dır. 6 ve 7. âyetlerde peygamberleri, onların bildirdiklerini ve özellikle öldükten sonra diriltilme gerçeğini inkâr etmenin inkarcılara bir şey kazandırmadığı, Ce-nâb-ı Allah'a da bir şey kaybettirmediği, ama bir süre sonra onların bütün bu yap­tıklarını bir bir önlerinde görecekleri ifade edilmekte; buna bağlı olarak 8. âyette Kur'an'm muhatapları Allah'a, Peygamberine ve O'nun indirdiği ışığa (Kur'an'a) iman etmeye çağrılmaktadır. 9. âyette haşir gününde gerçek anlamda kâr ve zara­rın ortaya çıkacağına değinilmekte ve iman edip erdemli davranışlarla ömrünü iyi değerlendirilenlerin âhirette kavuşacakları mükâfat hatırlatılmaktadır. 10 âyette ise inkâr eden ve Allah'ın âyetlerini yalan sayanların acı akıbetini gösteren bir uyarı yapılmaktadır.

İnkarcıların peygamberlerin çağnsını kabul etmemekte haklı olduklarım is­pat için sık sık kullandıkları argüman 6. âyette "Bir beşer mi bizi doğru yola çıka­racak!" şeklinde özetlenmiş olup birçok âyette bu delilin çürüklüğü ortaya kon­muştur.[10] Bu âyetin "Allah da muhtaç olmadığını gösterdi" şeklinde çevrilen kısmı, "onların imanına ve kulluğuna muhtaç olmadı, muhtaç olmadığını gösterdi", "gü­cü yettiği halde onları imana zorlamadı" ve "ortaya koyduğu açık ve kesin kanıt­larla yetinmek ve onları zorlamamak suretiyle kemalini gösterdi" gibi mânalarla açıklanmıştır.[11] Müfessirlerin genel kanaati­ne göre 8. âyetin "indirdiğimiz o ışığa iman edin" diye çevrilen cümlesinde geçen "nûr" kelimesinden maksat Kur'ân-ı Kerîm ve onun içeriğidir. [12]

9. âyette geçen "yevmü't-teğâbün" tamlaması "kayıp ve kazancın ortaya çı­kacağı gün" şeklinde tercüme edilmiş olup buradaki "teğâbün" kelimesi hakkında geniş açıklamalar yapılmıştır. Bu kelimenin kökü olan "gabn" (ğabn, ğaben) mas- dan sözlükte "gizlemek, unutmak hata etmek, zayıf olmak ve aldatmak" gibi mânalara gelir. Fıkıh terimi olarak gabin de, iki tarafa borç yükleyen akitlerde edim­ler arasındaki dengesizliği, özellikle satım sözleşmesinde satım parasıyla satılan malın piyasa değeri arasında belirgin bir fark bulunmasını ifade eder. Teğâbün ke­limesi Arapça'da genellikle iki veya daha fazla kişinin karşılıklı fiillerini anlatmak için kullanılan "tefâül" kalıbmdadır. Bu sebeple daha çok "birbirini aldatmak" ya­hut "hem aldanmak hem aldatmak" mânalanyla açıklanmıştır. Ibn Atıyye ise bu­rada bu kalıbın karşılıklı bir durumu değil, -"tevazu" kelimesinde olduğu üzere- fi­ilin konusundaki çokluğu ve yoğunluğu belirtmek için kullanıldığı kanaatindedir. Birçok müfessir -"doğruya kargılık sapkınlığı satın alanlar" şeklindeki [13] tasvirden de yararlanarak- burada inkarcı ve münafıkların imanı küfür İle, âhireti de dünya ile değişmelerindeki yanlışlık ve aldanmaya bir telmih bulundu­ğu yorumunu yapmıştır. Bazılarına göre bu kelimeyle, hesap gününde eşyanın dünyadaki miktar ve değerinden farklı görüneceği anlatılmaktadır. Başka bir yo­ruma göre burada kastedilen şudur: Bazılarının "Allah'a verdikleri sözü düşük bir bedelle satmaları", "Allah'ın müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılı­ğında satın alması"[14] gibi Kur'an'da manevî anlamda alışveriş lafzı­nın kullanıldığı durumların gerçek kârlılık yönü yani kimin kazanıp kimin kayıp ettiği o gün ortaya çıkacaktır. [15]  Bu izahları ve bağlamı dikkate ala­rak, anılan tamlamayı "kayıp ve kazancın ortaya çıkacağı gün" şeklinde çevirdik. [16]

 

Meali

 

11. Allah'ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur. Kim Allah'a iman ederse Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilmekte­dir. 12. Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. Sırt çevirirseniz bilin ki el­çimizin görevi açık bir tebliğden ibarettir. 13, Allah; O'ndan başka tanrı yok­tur; müminler de yalnız O'na dayanıp güvensinler. 14, Ey iman edenler! Eş­lerinizden ve çocuklarınızdan da size düşman olanlar vardır, onlardan sakı­nın. Ama affeder, hoşgörülü ve bağışlayıcı davranırsanız, şüphesiz Allah da çok bağışlayıcı ve engin merhamet sahibidir. 15. Mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak bir imtihandır; büyük mükâfat ise Allah'ın yanındadır. 16.0 halde gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan salanın; dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğinize olmak üzere başkaları için harcayın. Kim nefsinin bencilli­ğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır. 17. Allah'a gü­zel bir borç verirseniz O da bunu size fazlasıyla öder ve sizi bağışlar. Allah şükrün karşılığını bol bol verir, cezada ise acele etmez. 18. Akıl ve duyularla idrak edilemeyeni de edileni de bilir, azizdir, hakimdir. [17]

 

Tefsiri

 

11-13. Kullarına çok merhametli olduğuna inanılan Tann'nın kötülüklere ni­çin izin verdiği hususu, din felsefesinde genellikle kötülük problemi veya teodi-se (Tann'nın âdilliği problemi) başlığı altında geniş biçimde tahlil edilmiş ve tartışılmış bir konudur. Genel olarak haynn ve şerrin var edilmesinin hikmetleri ko­nusu bir yana, başa gelen her musibetin Allah'ın izniyle olması ifadesini Kur'an ve sünnetteki ilkelere ve bilgilere göre şöyle açıklamak uygun olur: Cenâb-ı Hak kullarına zulmetmez; dolayısıyla "kulların kendi fiilleri sebebiyle hak ettikleri bir karşılık" anlamındaki musibetin bu açıdan izahında zorluk bulunmamaktadır. Ku­suru ve günahı olmadığı halde bazı kullara verilen sıkıntı ve felâketler ise kişinin ebedî mutluluğuna zarar veren yani gerçek mânada kötü ve insanın kendi fiili yü­zünden başına gelen musibet olarak değerlendirilmez[18]  Öyle görü­nüyor ki 11. âyette, insanların sorumluluğu bakımından musibetlerin değerlendi­rilmesi değil, Tanrı inancına ilişkin yaygın bir yanlışlığın düzeltilmesi amaçlan­maktadır. Önceki âyetlerin iman esaslarıyla ilgili olması, bu âyetin devamındaki ve müteakip iki âyetteki ifadeler de bunu destekler niteliktedir. Birçok bâtıl dinin yanı sıra İlâhî dinin mensupları arasında türemiş bazı sapkın mezheplerde, "iyi" ve "kötü" iki ayn tanrı arasında bölüştürülerek şirk (Allah'a ortak koşma) telakkisi­ne güya meşruiyet kazandırılmaya, masum bir çehre verilmeye çalışılmıştır. Bazı İlâhî dinlerin mensupları da zaman zaman, Allah'a kötülük yakıştırmama gibi ile-ri derecede bir duyarlılıkla, şerrin O'rnm tarafından yaratılmış olamayacağı tarzın­da bir inanca kaymışlardır. Oysa Allah'ın fiilleri ve sıfatlan insanların kendi istek­lerine ve münasip görmelerine göre biçimlendirilebilecek bir konu değildir; kulun görevi O'nu kendisinin bildirdiğine göre tanıyıp O'nun istediği şekilde kulluk et­mektir. [19] Doğru ve sağlam İs­lâm İnancına göre bütün varlık ve olayların yegâne yaratıcısı Allah Teâlâ'dır; Al­lah, irade gücü verdiği, hem iyilik hem kötülük işlemeye müsait yarattığı şuurlu varlıklara kötüyü tercih etmemelerini buyurmuş ama -dünya hayatının imtihan ala­nı olması sebebiyle- kötülüğü İstediklerinde ve işlemeye koyulduklarında bu ey­lemlerin yine kendisinin yaratma düzeni içinde varlık kazanacağını, sorumluluğu­nun da onlara ait olacağını bildirmiştir. Bu düzen içinde şeytanın kötülüğü teşvik görevini üstlendiği ama asla ona fiillerin yaratıcısı olarak bakılmaması gerektiği de hatırlatılmıştır. Bu sebeple İslâm akaidinde "hayrın da şerrin de Allah'tan oldu­ğuna yani O'nun mutlak irade ve kudretinden bağımsız olmadığına, onun bilgisi dışında kalamayacağına, ancak Allah'ın kullan için yalnız hayra razı olduğuna, kulun başına gerçek mânada (ebedî mutluluğuna zarar veren) bir kötülük gelmiş­se bunun kendi yanlış davranışından kaynaklandığına" inanmak esastır. Aynca sa­mimi bir mümin, kendi kusuru sebebiyle olmadan başına gelen felâket ve sıkıntı­ların da imtihanla ilgili olduğuna ve sabırla karşıladığında ecir alacağına inanır. Dolayısıyla bu inancın dayanaklarından biri olan 11. âyet, aynca müminler için önemli bir teselli kaynağı oluşturmaktadır. Nitekim bu inancın ruh sağlığı üzerin­deki olumlu etkileri modern psikolojide kanıtlanmış olup, bu husus Hz. Peygam­ber'in şu hadisinde de veciz bir şekilde özetlenmiştir: "Müminin durumu ilginçtir: Allah'ın her hükmü onun iyiliğinedir; çünkü başına bir sıkıntı gelip sabretse bu onun hayrınadır, sevindirici bir şey meydana gelip şükretse bu da onun hayrınadır. Bu, yalnız mümine has bir özelliktir"[20]

 

14-18. Doğasına dünya sevgisi yerleştirilmiş olan[21]  insa­nın buradaki sınavda başanlı olabilmesi için önemli bir Ölçü verilmektedir: Al­lah'a kul olma bilincini daima zinde tutmaya çalışmak, her davranışında dünya ha­yatının icapları ile âhİret mutluluğunu dengeleyen bir itidal çizgisi tutturmak, bu­nu başarabilmek için de özverili davranmayı içine sindirmek.

14. âyetteki anlatım ve uyarıya göre en güçlü sevgi bağlarlarıyla birbirine bağlı olan insanlar bile -bunlar öncelikle eşler, ebeveyn ve çocuklar da olsa- her zaman amaç birliği içinde olmayabilirler ve mümin bir kişi bu yakınlarından dahi -kasdî olsun olmasın- âhiret mutluluğunu zedeleyecek zararlar görebilir, öneriler 302       ve teşvikler alabilir. 15. âyetin tasvirine göre de kişinin sahip olduğu bütün mad­dî manevî imkânlar ve bunlara duyulan bağlılık hissi, onun sınanması için var edilmiştir. Yine bu âyette belirtildiği üzere erişilmesi için çaba harcanmaya değer gerçek mutluluk Allah katında olandır ve 16. âyete göre buna erişebilmenin yolu da Allah'a kul olma bilincini sürekli korumak için olanca çabayı harcamak, dinin bildirimlerine kulak vermek ve onlara uymayı ilke edinmektir. Fakat insamn, ço­ğu zaman doğasındaki bayağı eğilimlerinin kendisini çekmeye çalıştığı yer ile ko­numuz olan âyetlerdeki bildirimlere göre olması gerektiği yer arasında bulunma­nın gerginliğini yaşadığı da muhakkaktır. İşte bu âyetler bu noktada insanın yolu­nu şöyle aydınlatmaktadır: İmtihan alanından kaçmaya çalışmak çözüm değildir; yapılacak şey olabildiğince tehlikelere karşı bilinçli ve hazırlıklı olmak, bu geçici hayattan vazgeçmeden, hatta bu hayatı bir imkân ve üretim alanı olarak kabul edip ebedî hayat İçin çalışmak. Bunda başarılı olabilmenin temel şartı ise kısaca özve­rili davranma alışkanlığı kazanabilmektir. Özveriyi de iki grupta toplamak müm­kündür. Birincisi -14. âyette belirtildiği üzere- başkalarına karşı beslediğimiz olumsuz duygulardan vazgeçebilmek, affedebilmek, hoşgörülü ve bağışlayıcı ola­bilmektir. İkincisi de sahip olduğumuz dünyevî nimet ve imkânlara duyduğumuz aşın tutkuları dizginleyebilmektir. Bu, 16, âyetin son cümlesinde "nefsine tutsak olmaktan korunma" şeklinde özetlenmiş; ayrıca 16 ve 17. âyetlerde, -ashnda aynı zamanda kendi iyiliğimize olmak üzere- "başkaları için harcama yapmak ve Al­lah'a güzel borç vermek" şeklinde açıklanmıştır.[22]

14. âyetin nüzul sebebi olarak bazı kaynaklarda yer alan şu rivayetlerden il­ki âyetin başlangıç kısmının, diğer ikisi de son kısmının anlaşılmasına ışık tutmak­tadır: a) Avf b. Mâlik el-Eşca'î Resûlullah ile birlikte savaşa gitmek istemişti. Ço­luk çocuğu toplanıp onun ayrılığına dayanamayacaklarını söylediler, ağlayıp sız­ladılar ve sonunda onu bu kararından vazgeçirdiler. Ama Avf daha sonra bundan dolayı çok pişman oldu. b) Mekke'de müslüman olanlar hicret etmek isteyip ço­luk çocukları buna razı olmayınca, "Şayet Allah beni hicret yurdunda sizinle bir araya getirirse görün bakın size neler edeceğim!" diye söylenir yeminler ederlerdi [23] c) Bazı Mekkeliler müslüman olmuş ve Medine'ye hicrete karar vermişlerdi. Aileleri buna karşı çıktı. Fakat bir süre sonra onları din­lemeyip Medine'ye geldiler. Daha önce müslüman olanların dinî konularda epey- ce mesafe katetmiş ve yetişmiş olduklarını görünce, buraya gelmelerine karşı çı­kan eş ve çocuklarına kızdılar ve onları cezalandırmayı düşündüler.[24] Âyetin "düşman olanlar vardır" şeklinde çevrilen ifadesinden de anlaşı­lacağı üzere burada aile fertleri arasında daima böyle bir durum bulunduğu gibi bir mâna çıkarılmaması için "bazı" anlamı taşıyan bir edat kullanılmıştır; ancak âyet metninde "vardır" şeklindeki vurgunun başa getirilmesi bu tür durumlarda duyar­lı olunması için yapılan uyarıyı pekiştirmektedir. [25]

16. âyetin "Gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan sakının" diye çevrilen kısmıyla Âl-i İmrân sûresinin 102. âyetinin "Allah'a karşı gereği gibi saygılı olun" anlamına gelen kısmının neshedilmiş olduğu ileri sürülürse de, her iki ifadenin kendi bağlamındaki anlamını korumasına bir engel bulunmamaktadır; nitekim Nehhâs gibi âlimler bu yönde ikna edici açıklamalar yapmışlardır.[26]

Evrendeki her şeyin Allah'ı teşbih ettiğine dikkat çekerek başlayan sûre, O'nun duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bildiğini, çok güçlü ve hikmet sahibi olduğunu hatırlatarak sona ermektedir. [27]

 



[1] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/295.

[2] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/295.

[3] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/295.

[4] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/296-297.

[5] bk. İsrâ 17/44

[6] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/297.

[7] Kesb" kavramı ve bu konudaki kelâm tartışmaları için bk. Bakara 2/7,286

[8] Allah'ın "musavvir" isminin an­lamı için bk. Haşr 59/24; insanın yaratılışındaki seçkinlik hakkında bk. İsrâ 17/70; Tîn 95/4

[9] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/297-298.

[10] meselâ bk. İbrahim 14/10-11; Kehf 18/110; Mü'minÛR 23/24,33; Furkan 25/7

[11] Zemahşerî, IV, 105; Şevkânî, V, 271

[12] Taberî, XXVIII, 121;İbnAtıyye,V,319

[13] Bakara 2/16

[14] Tevbe 9/111

[15] Başka yorumlarla birlikte bk. İbn Atıyye, V, 319; Râzî, XXX, 24-25; Elmalılı, VII, 5028-5030

[16] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/298-299.

[17] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/300.

[18] bk. Şûra 42/30

[19] ayrıca bk. Hac 22/11; Furkan 25/43; Câsiye 45/23

[20] Müslim, "Zühd", 64; Dârimî, "Rikak", 61; aynca bk. Nisa 4/79; Hadîd 57/22

Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/300-301.

[21] bk. Âl-i İmrân 3/14

[22] 15. âyette geçen ve "imtihan" dî­ye çevrilen fitne kavramının Kur'an'daki kullanımları hakkında bk. Bakara 2/191-192; 16. âyette geçen "şuhh" kelimesi hakkında bk. Haşr 59/9; 17. âyette "Allah'a güzel bir borç verme" anlamıyla çevrilen ifadeden hareketle geliştirilen "karz-ı ha-sen" terimi hakkında bilgi için bk. Bakara 2/245

[23] Taberî, XXVIII, 124-125

[24] Tirmizî, "Tef-sîr", 64

[25] İbn Âşûr, XXVIII, 284

[26] bk. İbn Atıyye, V.321

[27] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/301-303.