Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Teğabun Sûresi - Kuran - 064Tegabun - 5. Sayfa

TEĞABUN SÛRESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İlgili  Hadîsler. 2

Göktekiler De, Yerdekiler De Allah'ı Teşbih Ederler. 3

Yarattığı İnsanların Kimi Kâfir, Kimi De Mü'mindir. 3

Âyetler Arasında Bağlantı 4

Meali: 4

Tarihî Olaylardan İbret Almak. 4

Peygamberlerin Getirdiği Beyyinat Nelerdir?. 5

Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Edenler. 5

Üç Esasa İman. 6

Toplanma Günü. 6

Âyetler Arasinda Bağlantı 6

Meali: 7

İlgili Hadîsler. 7

Başa Gelen Musibet 7

Hakk'a İman Kalbi Doğruya Eriştirir. 7

Allah'a Güvenip Dayanmak İmanın Gereğidir. 8

Âyetler Arasında Bağlantı 8

Meali: 8

İniş Sebebi 8

Adamın Eşi Ve Çocukları 9

Kurtuluşun Altı Şifreli Anahtarı 9


TEĞABUN SÛRESİ

 

İlim adamlarının çoğuna göre, Medine'de, Dahhak'e göre, Mekke'de inmiştir. Kelbİ'ye göre, bir kısmı Mekke'de, bir kısmı da Medine'de in­miştir.[1] İbn Abbas (R.A.)dan yapılan rivayette ise, 14-18. âyetleri dışında tamamının Mekke'de İndiği belirtilmiştir. [2]

Dokuzuncu âyetle, kıyamet gününde, kimlerin dünya hayatı dönemin­de aklandığı, kimlerin de aldattığı ve aldatıldığı ortaya çıkarılacağı konu edilerek ve bu mânaya delâlet eden «Teğabun», hem o güne, hem de bu sûreye İsim olmuştur.

Âyet   sayısı       :       18

Kelime   »           :     241

Harf       »           :    1070[3]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Kendilerinden önceki ümmetlerin başına inen ilâhî hüküm ve onu gerektiren sebepler açıklanarak müşrikler uyarılıyor.

2- İnkarcı putperestlerin öldükten sonra dirilip ikinci hayata kalkma­yı inkâr etmeleri konu ediliyor ve yönlendirici bilgi veriliyor.

3- Kâinatta meydana gelen her olayın, Cenâb-ı Hakk'ın emriyle, tak-dîriyle olduğu açıklanıyor.

4- İnkarcı sapıkların hakkı red ve inkârda ısrar etmelerinin Hz. Pey-gamber'e (A.S.) bir zarar veremiyeceği belirtilerek mü'minler teselli ediliyor.

5- Bazı ahvalde adamın zevcesinin ve öz çocuklarının kendisine düş­manlık duygusu besleyeceklerine dikkat çekiliyor.

6- Mal ve evlâdın birer imtihan vesîlesi olduğuna değinilerek kalbin daha feyizli ve daha kalıcı kutsal değerlerle meşgul edilmesine işarette bulunuluyor.[4]

 

Meali:

 

1-Göklerdekiler ve yerdekiler Allah'ı tesbîh ederler. Mülk-ü salta­nat O'nundur. Hamd (en güzel övgü) O'na mahsustur. O'nun her şeye kud­reti yeter.

2-Sizi O yarattı. İçinizden kiminiz kâfir, kiminiz mü'mindir. Allah, yap­tıklarınızı görüp bilendir.

3-O, gökleri ve yeri hak ile yarattı; sizi biçimlendirdi, biçiminizi gü-zelleştirdi. Dönüş ancak O'nadır.

4-Göklerde ve yerde olanı bilir; gizlediklerinizi ve açığa vurdukla­rınızı da bilir. Allah, göğüslerde dönüp dolaşan (duyguların ve düşünce­lerin) aslını, mayasını bilendir.

 

İlgili  Hadîsler

 

Cenâb-ı Hak, anarahmine bir meleği vekil olarak bırakır (görevlen­dirir) de o melek : «Ya Rabbî! Nutfe (intikal etti); Ya Rabbî! Kan pıhtısı ol­du. Ya Rabbî! Bir çiğnem et parçasına dönüştü» der. Allah yaratmayı irâde edince de melek: «Ya Rabbi! Erkek mi, dişi mi, saîd mi, şaki mi? Rızkı nedir ve eceli ne olacaktır?» der ve cenin anarahminde iken melek bunları yazar.» [5]

«Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, cennetlikleri yaratmıştır ki, onlar henüz ba­balarının sulbunda iken onlan cennet ehli (olarak takdir edip) yaratmıştır. Cehennemlikleri de yaratmıştır ki, onlar henüz babalarının sulbunda bulu­nuyorlardı.» [6]

«İnsanlar çeşitli kademelerde doğarlar. Öyle kî: Adam mü'min ola­rak doğar, mü'min olarak yaşar ve mü'min olarak ölür. Adam kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Adam mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar ve kâfir olarak ölür. Adam kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ve mü'min olarak ölür.» [7]

«Şüphesiz sizden biriniz cennet ehlinin ameliyle amel eder, o kadar ki onunla Cennet arasında ya bir zira', ya da bir kulaç mesafe kalır; derken kitapta (yer alan kaderin hükmü) öne geçer de adam cehennem ehlinin ameliyle amel etmeye başlar. Yine sizden biriniz cehennem ehlinin ame­liyle amel eder, o kadar ki onunla cehennem arasında bir zira' veya bir ku­laç mesafe kalır; derken kitapta (yer alan kaderin hükmü) öne geçer de adam cennet ehlinin ameliyle amel etmeye başlar ve o sebeple Cennet'e girer.» [8]

«Doğan her çocuk fıtrat (Allah ve din duygusu ve mayası) üzere doğar. Sonra ana-babası ya onu yan udi, ya nasranî, ya da mecûsî yapar.» [9]

 

Göktekiler De, Yerdekiler De Allah'ı Teşbih Ederler

 

«Göklerdekiler ve yerdekiler Allah'ı tesbîh ederler..»

Daha önceki sûrelerde ve en yakını Cumua SÛresi'nde «teşbihsin ma­nasını ve varlıkta yer alan eşyanın Hakk'ı tesbîh etmelerinin anlamını açıklamıştık. Onlardan bir kısmı lisan-i kal, bir kısmı ise lisan-i hal ile Cenâb-ı Hakk'ı anmakta ve' hılkatındaki özelliği gereği Hakk'ın damgasının izini taşımakta, kudretinin tecellisini yansıtmaktadır.

Müşriklerin, inkarcı sapıkların Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluk görevini bırakıp O'nun kudretiyle varlıklarını sürdürdükleri halde O'nu anmamaları, şüphesiz ki O'nun şanına, yüceliğine bir noksanlık getirmez. Çünkü kâinat büyük-küçük her parçasıyla O'nun hilkatinin eseridir ve hepsi de istisna­sız O'nun varlığına ve birliğine delâlet etmektedir. Zira mülkün tamamı O'nun kudretinin eseridir ve bütünüyle O'na aittir. O halde müşrikler, mad­deci inkarcılar O'nu övse de, övmese de. O, her türlü güzel övgüye biza­tihi lâyıktır. Kudreti nafiz, hükmü kesindir; tasarrufu mutlak, rahmet ve inayeti aralıksızdır. O bakımdan kimsenin kulluk etmesine ve ibâdette bu­lunmasına; tesbîh ve tahmîdle övgü sunmasına ihtiyacı yoktur. O, her şey­den müstağnidir.

Cenâb-ı Hak, bu âyetle, aklını ve idrâkini kullanabilen ilim adamlarına, ön fikir vermekte, eşyanın hılkatındaki özellikleri ve taşıdığı hikmetleri in­celeyip bulmalarını ilham etmektedir. Zira hiçbir şey boş ve anlamsız, hik-metsiz ve programsız yaratılmamıştır.[10]

 

Yarattığı İnsanların Kimi Kâfir, Kimi De Mü'mindir

 

Sizi  yarattı. İçinizden kiminiz kâfir,kiminiz mü'mlndir..»

Kâinat düzeni zıdlarla doludur. Aslında birbirine zıd gibi görünen her iki şey arasında bir bakıma zevciyet söz konusudur ve ikisinden biri di­ğerinin iyice bilinip anlaşılmasını ve gelişmesini sağlayıcı faktör olarak bulunmaktadır. Meselâ imânın değerinin iyice anlaşılabilmesi, zıddı olan küfrü bilmekle gerçekleşir ve zıdların, tez-antitez düzeyinde sürtüşme ve tartışmasıyla gelişme sağlanır ve ciddi araştırma ve incelemelere ilgi du­yulur.

Cenâb-ı Hak, insanlarla ilgili ruhları belli sayıda yarattıktan sonra, on­lar için dünyada hazırladığı hayatı kendi iradeleriyle, belirlenmiş süre için­de nasıl değerlendireceklerine nazar kılıp ezelî ilmiyle hepsini bilip tesbiî etmiştir. O bakımdan kimlerin küfre sapacağını, bâtılı temsîl edip savuna­cağını, kimlerin de imân cevherine erişip onu koruyacağını bildiğinden ka­der çizgisini ona göre çizmiştir. Artık O, bizi şu veya bu inanç ve amele zorlamamaktadır. İşlediklerimizin hepsi O'nun tesbitine uygun şekilde ger­çekleşmektedir.

O halde kendi irâde ve aklımızla hayatımızın her anını değerlendirmek veya boşuna harcamak elimizdedir. Akif, zekâ, hafıza, idrâk gibi yetenek­lerle donatılmışızdır. Kâinatta hâkim olan kusursuz düzen ve dengeyi ve eşya üzerindeki hilkat kanununun izlerini görmemiz mümkündür. Zira hay­vanlar iç güdüleriyle programlanmışlardır. O nedenle hayatlarını plânda be­lirlendiği şekilde kusursuz sürdürürler.' İnsanlar böyle değildir. Onlara iç güdünün üstünde ve ötesinde akıl nimeti verilmiş ve plândaki yerini ak­lıyla bulup ona göre düzenlemesi emredilmiştir.

Bu bakımdan Cenâb-ı Hak aklımızı harekete geçirmek ve ona ışık tut­mak için beş kadar yol gösterici ve önümüzü aydınlatıcı belge sıralamak­tadır. Şöyle ki:

1-O, gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. «Hak» kavramı, uyum, den­ge ve düzeni bütün inceliğiyle yansıtır. Eşyaya baktığımızda, düzen, den­ge ve uyum dışı hiçbir anormallik göremeyiz. Şüphesiz bu da mutlak bir denge ve düzen kuranın varlığının açık belgesi sayılır ve kabul edilir.

2-İnsanın gerek fiziksel, gerekse ruhsal yapısı, ilâhî sanatın bu bap­ta en mükemmelini ve en güzelini yansıtıyor. Buna burnumuzu ve tenef­füs ettiğimiz havayı misâl gösterebiliriz. Öyle ki: Teneffüs ettiğimiz ha­vanın burun filitresinde üç süzgecden geçtikten sonra ciğerlerimize ulaştı­ğını söylersek, hilkat kanununun nasıl kusursuz çalıştığını anlamakta ge­cikmeyiz. Burun kılları, burun zarı ve mukus denilen incecik seri hareketli tüyler, havayla giren mikrop ve benzeri şeyleri süzüp dışarı atar. Bu ka­dar seri ve kusursuz çalışan filitre bize neyi hatırlatmaktadır? Mükemmel, mükemmelin de ötesinde çok bilgili yüce kudretin varlığını, birliğini gös­termekte ve O'nu arayıp bulmamızı ilham etmektedir.

3-Dönüş O'na, O'nun sonsuz kudret ve hükümranlığınadır. Koyduğu hayat kanunları şaşmadan hükmünü yürütmekte; en zorba azgınlar bile O'na baş eğmek zorundadır. Şüphesiz bu hayatı ve onunla ilgili kanunları biz değil, onları da, bizi de bir başkası yaratmıştır neticesi ortaya çıkıyor. O başkasının ise her şeyden güçlü ve her şeye hâkim olması; her şeyi bil­mesi gerekiyor. Bu da ancak Allah'a has sıfatlardır.

Göklerde ve yerde olanı bilir. Çünkü her şey, her olay O'nun prog­ramladığı şekilde vücut bulmaktadır. Plân ve program dışı bir olay, bir icâd düşünemeyiz.

İnsan da kâinattan bir parçadır. İlâhî ilim ve kudret onu da di­ğer eşya gibi kapsayıp kuşatmıştır. Kudretinin yetmediği, ilminin bilmediği bir şey yoktur. O halde Cenâb-ı Hak içimizden geçirdiklerimizi, düşünce-lerimizi, niyetlerimizi çok iyi bilir.[11]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, her şeyin Hakk'ı teşbih ve tenzih ettiğine deği­nildi ve kâinatın zıdlarla dolu olduğuna işaretle, insanların mü'min.ve kâ­fir yaratıldıkları misâl verildi. Sonra da, insanın güzel bir surette yaratıl­dığına atıf yapılarak, ilâhî sanatın mükemelliğine işarette bulunuldu.

Aşağıdaki âyetlerle, gerçeği göremiyen inkarcı milletlerin nasü yok edildikleri konu ediliyor ve gönderilen peygamberleri dinlemedikleri, ikin­ci hayatı kabul etmedikleri için kâinat planındaki yerlerini alamadıkları do­laylı şekilde anlatılıyor, sonra da Allah'a ve Peygamber'e imân etmenin lüzumu üzerinde duruluyor. Küfür üzere ölenler İçin elim bir azabın hazır­landığı, haber veriliyor.[12]

 

Meali:

 

5- Size, daha önce inkâr edip sapıtan lan n haberi gelmedi mi? Yap­tıklarının vebalini tattılar ve onlar için elem verici bir azap vardır.

6- Bu böyledir. Çünkü onlara, peygamberleri açık belgelerle geldi­ler, onlar ise, «Bir insan mı bize doğru yolu gösterip bizi ona ulaştıracak?!» dediler de kâfir oldular ve yüz çevirdiler. Allah da müstağni olduğunu açık­ladı. Allah ganiydir ve en güzel övgüye lâyıktır.

7- İnkâra sapanlar, öldükten sonra bir daha diriltil m iveceklerini id­dia ettiler. De ki: «Hayır, Rabbım hakkı İçin elbette diriltilip kaldırılacak­sınız; sonra da neler işlediğiniz size bir bir haber verilecektir. Bu, Allah'a göre çok kolaydır.»

8- Artık Allah'a, Peygamberine ve indirdiğimiz nura (Kur'ân'a) ina­nın. Allah sizin yaptıklarınızdan haberlidir.

9- O toplanma günü için sizi toplayıp biraraya getireceği gün, işte o gün aldanma günüdür (kimin aldandığının, kimin aldattığının ve aldatıl­dığının ortaya çıkacağı gündür). O halde kim Allah'a imân eder de iyi-ya-rarlı amelde bulunursa, Allah onun kötülüklerini örtüp temizler ve altların­dan ırmaklar akan içinde devamlı kalacakları Cennetlere yerleştirir. Bu da büyük bîr kurtuluştur.

10- Küfre sapıp âyetlerimizi yalanlayanlar (var ya), işte oniar, için­de devamlı kalacakları ateşin arkadaşlarıdır. Varış yeri "olarak ne kötü!

 

Tarihî Olaylardan İbret Almak

 

 «Size, daha önce inkâr edip sapıtanlann haberi gelmedi mi? Yaptıklarının vebâîini tamlar ve onlar için elem verici bir azap vardır.»

Hakk'ı red ve inkâr insanı kişiliğinden uzaklaştırır; ruhuna yerleştiri­len fıtrat mayası (Allah ve din duygusujndan yükselen sesi işitmez duruma getirir. En şerefli mahlûk olma mertebesinden aşağı indirir ve alabil­diğine nankörlüğe itip şahsî çıkarını da plâna getirir. Dünya nimetlerini tek amaç olarak karşısına almasına neden olur ve böylece inkarcı kişi hilka­tinin hikmetine ters bir hayat yaşamaktan zevk alır. O, bu zevkini frenli-yecek her şeyin karşısına dikilip hasım olur.

İşte tarih boyunca kalp ve kafaları küfür, şehvet ve madde ile dol­durulan kavim ve milletlerin peygamberlere saldırmalarının, kutsal kitap­lardan nefret etmelerinin başlıca sebebi budur. Ne var ki, böylesine bir in­kâr ve azgınlık eninde sonunda sahibinin felâketine neden olmuş ve sün-netullah gereği, küfrün ve tuğyanın belli kertesine gelen kpvim ve millet­ler ilâhî hışma uğrayarak yok olmuşlardır.

Onun için Kur'ân-ı Kerîm, yaşamakta olan toplum ve milletleri inkâr ve madde fırtınasından uzaklaştırıp korumak için tarihte bu fırtınayı gö­rüp yaşayan milletlerin akıbetini misâl vermektedir.

Zira Peygamberlerin irşad ve tebliğinin tamamı insanın her iki haya­tını mutluluğa ve fazilete eriştirecek muhtevadadır. Ruha gıaa vermek, akla ışık tutmak, körelen vicdanları açıp geliştirmek, haklara saygılı ol­mayı, kardeşçe ve dostça yaşamayı; iki hayatın birbirini tamamladığının hikmet ve felsefesini; ölüm ve ötesinin nedenini belletmek; kâinat plânın­da yer alan her şeyin belirlenmiş bir amaç için yaratıldığını; başıboş, ga­yesiz hiçbir şeyin vücut bulmadığını göstermek; kul ile Allah arasındaki en­gelleri kaldırmak; kısacası insan olmanın derin hikmetini bildirmek pey­gamberlerin irşadının özünü ve mayasını oluşturur.

O halde ilâhî buyrukların bütünüyle insandan yana iyilik ve rahmet, ahlâk ve fazîlet yansıttığını unutmamamız gerekir. Zira Cenâb-ı Hak mut­lak ganîdir, hiçbir şeye ve hiç kimsenin ibâdet ve kulluğuna ihtiyacı yoktur.[13]

 

Peygamberlerin Getirdiği Beyyinat Nelerdir?

 

Önceki inkarcı sapıkların helak edilmesi misâl verildikten sonra, on­ların, peygamberlerin irşad ve teblîğine karşı daha çok şu üç maddeyle çık­tıkları konu edilmektedir:

a) «Bir insan mı bize doğru yolu gösterip bizi ona ulaştıracak?!» de­diler.

b) Küfrü benimseyip Hakk'a karşı gelmekte ısrarlı olduklarını bildir­diler.

c) Peygamberlerden ve getirdikleri İlâhî beyânlarından yüz çevirdiler

Peygamberlerin getirdiği beyyinatın ana çizgileri nelerdi? Onları dört madde halinde özetlememiz mümkündür:

1- Allah'ın varlığına, birliğine, kudretinin üstünlüğüne ve sınırsızlığı­na delâlet eden belgeler,

2- İnsan aklına ışık tutan ana fikirler, temel bilgiler,

3- Hayatın, ölümün, âhiretin ve oradaki hesabın, mükâfat ve ceza­nın anlam ve hikmetini açıklayan âyetler.

Hakk'a kul olmanın insana kişilik kazandırıp onu şerefli bir dü­zeye getireceğini bildiren ölçü ve kıstaslar.

Medenice yaşamanın yol ve yöntemlerini; hür, müstakil ve efendice bir hayat sürmenin cihad ruhu ve aşkıyla içice olduğunu telkin eden hüküm­ler.

İnkarcı maddeciler bir insanın Allah adına yol gösteremiyeceğini iddia ediyorlard.. Oysa meleğin inip bu görevi yerine getirmesi düşünülemez. Zira melek kendi nuraniyetiyle bir görünüm vermez. Mutlaka bir surete girmesi gerekir. Öyle olunca da bir insan suretinde tecessüm etmesi or­taya çıkıyor ki, inkarcıları inandırmak, doğru yola yönlendirmek için bu yeterli değildir. Çünkü o takdirde, insan suretindeki meleğin, melek değil yabancı bir kimse olduğu sanılır ve aynı kısırdöngü yenilenirdi.

Kaldı ki, Cenâb-ı Hakk'ın değişmeyen âdetlerinden biri de, insanları, yine onların arasından seçip beğendiği iyi kişilerle irşad etmektir. Meleğin kendi suretinde inip irşadda bulunması ve bunun için de onları görebilmek için irşad edilenlerin gözlerinin önündeki manevî perdenin kaldırılması bü­yük bir mu'cize sayılır. Böylece başka hiçbir delil ve belge aramaya lüzum kalmadan insanların imân etmesi söz konusu olur. Buna rağmen imân et-miyenler olursa, cezaları hem en ağır şekilde verilir, hem de o zaman beşer aklının ve irâdesinin bir değeri ve hikmeti kalmazdı. Nitekim buna benzer büyük mu'cizeler isteyen kavimlere ilâhî uyarı yapılarak, İstedikleri mu'cize indirildikten sonra inkârlarında ısrar ederlerse, azabın; kahredici, yok edici hükmün hemen ineceği bildirilmiştir.. Zaten peygamberler de bu kabîl bir mu'cizenin tecelli ettirilmesinden yana olmamışlardır. Zira so­nucun çok üzücü ve tehlikeli olacağını biliyorlardı.

Unutmamak gerekir ki, ortada Hakk'ın varlığına delâlet eden mükem­mel bir nizam vardır ve bu nizamın parçalarını oluşturan her sistem ve ünitede Hakk'ın kudretinin ve eşsiz sanatının damgası bulunuyor. Her fer­din ya da toplumun mantığına göre düzen değiştirilmez; herkesin arzusu doğrultusunda hükümler indirilmez. Çünkü o takdirde bir nizam değil birçok nizamın ve birbirini reddeden birçok hayat kanunlarının ve toplum düzenini sağlayan farklı birçok hükümlerin ortaya çıkması kaçınılmaz olur­du. Bu takdirde de dünya hayatı ölçü ve hikmetini yitirirdi. AlloH ise son­suz ilim ve kudretiyle kurduğu mükemmel nizamı kıyamete kadar devam ettirmeyi dilemiştir. O bakımdan kendi nizamına kendisi bile müdahale etmemektedir.

Evet Cenâb-ı Hak her bakımdan mutlak ganîdir ve her zaman övülme­ye ancak O lâyıktır.[14]

 

Öldükten Sonra Dirilmeyi İnkâr Edenler

 

«İnkâra sapanlar, öldükten sonra bir daha diriltilmiyeceklerini iddia ettiler..»

Tarih boyunca insanın kafasını kurcalayan ve onun en çok şüphe ile karşıladığı iki önemli soru vardır. Biri, öncesiz ve sonrasız olup kâinatı ya­ratan ve idare eden bir kudret (Allah) var mıdır? Diğeri, öldükten sonra dirilip ikinci bir hayata kalkmak mümkün müdür?

Şüphesiz insan aklı da, duygusu da, hattâ düşüncesi de sınırlıdır. Al­lah ise sınırsızdır. Sınırlı araçlarla o sınırsız yüce kudretin mahiyetini kav­ramak elbetteki mümkün değildir. Ancak O'nun kurduğu mükemmel düzen­le ve sergilediği belgelerle O'nu bilmemiz ve sıfatlarıyla tanımamız müm­kündür.

Ölümden sonra dirilme olayına gelince: Böylesine fizikötesi kanun­lara bağlı bir olayı fiziksel ve kimyasal kanunlarla çözüp anlamak çok zor­dur; hattâ insanların önemli bir kısmı için hiçbir zaman mümkün değildir. İlim adamlarından oluşan diğer grup ise, ilimlerini Allah'a imânla birleştir­dikleri ve her fizikî ve kimyevî kanunda O'nun elinin izini gördük­leri takdirde bu gerçeği anlayabilir.

Bitkilerin bir devr-i daim halinde muntazam aralıklarla ölüp yeşerme­leri bu olaya misâl teşkil etmektedir. Kur'ân yer yer bu misâli karşımıza koymak suretiyle daha etraflı ve daha ince düşünmemizi ilham etmekte, bilgimizi imân doğrultusunda çalıştırıp ilerlememizi istemektedir.

Yedinci âyetle, aklı ve düşünce ile duyguyu yönlendirmek, doğru bir öneriyle doğru bir sonuç elde etmek için Cenâb-ı Hak her türlü şüphe ve tereddüde yer verilmeyecek, kesinlikte şöyle buyurmaktadır: «Hayır, Rab-bım hakkı için elbette dirilip kaldırılacaksınız; sonra da neler işledikleri­niz size bir bir haber verilecektir. Bu, Allah'a göre çok kolaydır.»

Çünkü kâinatın kuruluş plânında birinci hayata ve ölüme yer veril­diği gibi, ikinci fakat ebedî hayata da yer verilmiştir. Artık bu plânın değiş­mesi, aksaması, uygulanmaması söz konusu olamaz.[15]

 

Üç Esasa İman

 

Artık  Allah'a ,gamberine ve indirdiğimiz nura (Kur'ân'a) inanın. Allah sizin yaptıklarınız­dan haberlidir.»

Gerek Allah'a ortak koşanlar, gerekse O'nu doğrudan inkâr edenler; öldükten sonra ikinci hayata dirilip kalkmayı kabul doğrultusunda şu üç esasa inanmaya davet ediliyorlar:

a) Allah'a,

b) Peygamberine,

c) İndirilen nura, yani Kur'ân'a..

Çünkü geçici olan dünya hayatı, geçici olmayıp ebedî olan ikinci bir hayatı zorunlu kılmaktadır. Öyle ki, ebedî hayat diye bir dirilip kalkma yok­sa, birinci hayat bütünüyle neticesiz, semeresiz ve hikmetsiz kalır; bir ba­kıma aklı erenler için işkence ve haksızlık olur.

Yaratılışın taşıdığı mükemmel düzen ve dengeli sistemlere bir baş­langıç belirlemek zorundayız. Zira hiçbir düzenli, dengeli ve uyumlu sis­tem kendiliğinden oluşup tesadüflerin birbirini izlemesiyle var olamaz. Or­tada ince hesaplar, sağlam kanunlar, şaşmayan plân ve programlar varsa -ki vardır-, mutlaka bunları çok iyi bilen çok yüce bir kudret de var de­mektir..

O halde tesadüflerin yaratılış ve hayat zincirinin milyonlarca halka­larını bir yanlışlığa meydan vermeden birbirine bağlayarak akıllara durgun­luk verecek harikalar meydana getirmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Böylece öncesi ve sonrası olmayan çok üstün bir yaratanın mevcudiyeti zorunlu olmaktadır ki, dinler O'nu bize sıfat ve eserleriyle tanıtmakta ve O'na «Allah» demektedir.

Allah'a dosdoğru imân, Peygamber'e imânı; bu ikisine imân ise, Ce-nâb-ı Hakk'ın indirdiği kitaba imânı gerekli kılmakta ve bu üçüne imân, di­ğer imân esaslarına inanmaya kapı açmaktadır.

Evet bu üç esasa imân, dinin ve dindarlığın omurgasını oluşturmakta ve diğer organların bu omurgaya bağlı bulunduğunu hatırlatmaktadır.[16]

 

Toplanma Günü

 

«O toplanma günü için sizi topla­yıp biraraya getireceği gün, işte o gün aldanma günüdür (kimin aklandığı­nın, kimin aldattığının ve aldatıldığının ortaya çıkacağı gündür)..»

Bu âyetle, kıyametin kopmasından hemen sonra oluşacak ikinci hayat düzeniyle birlikte insan ve cinlerin diriltilip kaldırılacağı güne dikkat çekili­yor. Öyle ki, trilyonlara ulaşan insan ve cinler biraraya getirilecek ve he­saba hazır duruma geçirileceklerdir. Artık o günde bu amaçla hazırlanan alanın büyüklüğünü tasavvur etmek bile zordur. Ancak astronomiyi İyi bi­lenler bunun şaşılacak bir şey olamıyacağını hemen söylerler. Zira bugün dev teleskoplarla ve uzaya fırlatılan uydularla yapılan tesbitlere baktığı­mızda, dünyamızdan milyar, hatta trilyon defa büyük olan yıldızlar oldu­ğunu öğreniriz. Sonra da hadîslerde Arş'in en büyük sistem olduğu, cen­netlere tavan görünümünde bulunduğu haber verilmektedir. Cennet ve Ce-hennem'in yanıbaşında kurulan mahşer alanının da ne kadar büyük oldu­ğunu söylemeye gerek kalır mı?

Toplanma yeri, dünya üzerinde değil, dünyanın yörüngesinden çıkıp birleştiği cok büyük bir sistemdedir. Nitekim İbrahim Sûresi 48. âyette şu açıklamaya şâhid olmaktayız: «O gün ki, yer başka bir yere, gökler de başka göklere çevrilir ve (hepsi de) O bir olan, her şeyi kahr-u saltanatı altında tutan Allah'ın huzuruna koşarlar.»

Böylece kıyamette yerküre bulunduğu sistemden ayrılıp ilâhî takdîr plânında belirlenen mahşer alanına gidip dayanacak ve dirilme olayı ora­da gerçekleşecektir.

O gün insanı kurtuluşa erdiren iki husus söz konuşudur: İmân ve onun tabii ürünleri olan sâlih ameller. İmân kavramı, inanç esaslarını; sâlih amel kavramı, bu esaslara bağlı olan ilâhî hükümleri kabul edip gereğince ya­şamayı içine alır. Bunun mükâfatı ise, içinde ebedî kalınacak Cennet'tir.

Ve o gün insanı cehennemlikler arasına sokan iki ayrı şey vardır: Hakk'ı inkâr ve peygamberle getirdiği ilâhî kitabı yalan saymak..[17]

 

Âyetler Arasinda Bağlantı

 

Yukarıdaki" âyetlerle, tarihte Hakk'a karşı baş kaldırıp kutsal değer­leri ayaklar altına alan kavim ve milletlerin nasıl yok edildiklerini gezip görmemiz emredildi. Sonra da kurtuluşun üç esasa dosdoğru imânla gerçekleşeceği haber verildi ve Hakk'ı yalanlayanlar uyarıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, insanın başına gelen musibetlerin de ancak Al­lah'ın izniyıe bağlantılı bulunduğu konu ediliyor. Allah'a imân eden kim­senin kalbinin doğruya çevrileceğine değinilerek, işin başının Allah'a imân olduğuna işaret ediliyor. Arkasından peygamberin görevi açıklanıyor ve mü'minlerin Allah'a güvenip dayanmaları telkîn ediliyor.[18]

 

Meali:

 

11- Hiçbir musibet, Allah'ın izni olmadan başa gelip çatmaz. Kim, Allah'a imân ederse, Allah, onun kalbini doğruya çevirir. Allah herşeyi bi­lendir.

12- Allah'a itaat edin, Peygambere itaat edin. Eğer yüzçevirirseniz, bizim Peygamberimize gereken sadece açık tebliğdir.

13- Allah (vardır ve birdir). Hiçbir ilâh yok, ancak O vardır. Mü'min-ler anoak Allah'a güvenip dayansınlar.

 

İlgili Hadîsler

 

«Mü'minin her hali hayret vericidir: Allah onun hakkında ne kadar bir kaza hükmederse, mutlaka onun için hayırlı olur. Başına bir zarar ve sıkıntı gelirse, sabreder de kendisi için yine hayırlı olur. Bir ferahlık ve se vince nail olursa, şükreder; bu da onun için hayırlı olur. Bu (güzel hal) hi< kimseye değil, ancak mü'mine hastır.» [19]

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e soruldu:

- Ya Resûlellah! Hangi amel daha üstündür? Cevap verdi,

- Allah'a imân; tasdik ve O'nun yolunda cihâd etmek.. Adam yine sordu:

- Bundan daha kolay olanını (öğrenmek) istiyorum, dedi. Peygamber (A.S.) ona şöyle buyurdu;

- Senden yana hükmettiği hiçbir kaza hakkında Allah'ı suçlama. [20]

 

Başa Gelen Musibet

 

«Hiçbir musibet, Allah'ın izni olmadan başa gelip çatmaz..»

Hayat kanunları çok duyarlı ve sistemlidir. İyilik ve kötülük; saadet ve musibet kavramları nisbî ve izafîdir; yani bir olay insana göre iyi veya kötüdür; mutluluk ve mutsuzluk da öyle.. Cenâb-ı Hak bu gibi beşerî sıfat­lardan, arazdan pâk ve münezzehtir.. O'nün helâl veya haram diye takdi­ri; faydalı ve zararlı diye bildirdiği her şey insanın fiziksel, ruhsal yapısıyla ve sosyal hayatıyla ilgilidir; yani ona nisbetle bir şey helâl veya haram sa­yılıyor; faydalı veya zararlı olarak tavsif ediliyor.

O halde hayatta insan için, onun ruh ve beden sağlığı için; dünya ve âhiretini saadete çevirmek için uyulması gereken kurallar, kanunlar ve hü­kümler indirilmiştir. Bunların hepsine birden «hayat kanunları ve ilâhi ka­nunlar» denir. Mu'cize ve keramet bu kural ve hükümlerin dışında kalır.

Sözü edilen kural ve kanunlar, onlara bağlı hükümler değişmez. Öy­le ki, her şâhıs bunlara uymak zorundadır. Ama bu kural ve kanunlar kim­seye uymaz. O bakımdan nerede bulunduğunu, nereye gittiğini, hilkatinin hikmetini bilen kimseler, hayat kanunlarına ve ilâhî hükümlere uyarlar da hem dünyada, hem de âhirette mutlu ve bahtiyar olurlar.

Ancak sözü edilen kural ve kanunların tamamını biz yalntz aklımızla ve zekâmızla gözlem ve deneylerimizle çözüp anlayamayız. Aklımızı ilimle, bu ikisini dinle birleştirdiğimiz takdirde çözüm bulur ve gerçeği anlayabi­liriz.. Aksi halde hayatımız boyunca sünnetullaha ters bir ömür sürmüş olu­ruz ki bunun cezası bizi her iki hayatta da üzebilir ve bizi hüsrana uğratabilir.

İşte bu manayla «Hiçbir musibet Allah'ın izni olmadan başa gelip çat­maz» diye buyurulmuştur.[21]

 

Hakk'a İman Kalbi Doğruya Eriştirir

 

«Kim, Allah'a imân ederse, Allah onun kalbini doğruya çevirir..»

Kalbi ve düşünceyi. Peygamber (A.S.) Efendimiz'in tebliğ ve irşadıyla birleştirip doğruyu, iyiyi, fazîleti aramak, insanı imkân ve irâdenin son sı­nırına ulaştırır. Bu durumda kişi İyi niyeti ve samimi duygusu ölçüsünde ilâhî hidâyete erişebilir. Niyet hâlis olunca Cenâb-ı Hak onu Hakk'a uza­nan doğru yola eriştirir. Bu, sünnetullahın bir gereğidir ki meşiet-i ilâhîye ile yakından ilgilidir.

Nitekim onuncu âyetle bu inceliğe değinilmektedir. Arkasından Al­lah'a imanın gereklerinden biri olan, Allah'a ve Peygamberine itaatin lü­zumu belirtilmekte ve imân edenlere en sağlam kıstas verilmektedir. Ak­sine bir yol tutanlara gelince: İtaatsiz bir imânın meyvasız bir ağaç gibi olduğu hatırlatılır. Hattâ Eş'ârîlere göre, öylesine bir imân noksandır ve kurumaya mahkûmdur.

Böylece Kur'ân-ı Kerîm'de verilen ana kurala göre: Peygamber'in ve dolayısıyla Onun yolunda yürüyen mürşitlerin ve ilim adamlarının görevi, Hakk'a uzanan doğru yolu gösterip tanıtmaktır. Doğru yola eriştirmek ise, ancak Allah'a aittir. On ikinci âyetle bu incelik çok anlamlı bir anlatımla belirtilmektedir.[22]

 

Allah'a Güvenip Dayanmak İmanın Gereğidir

 

«Allah (vardır ve birdir). Hiçbir

ilâh yok, ancak O vardır. Mü'minler ancak Allah'a güvenip dayansınlar.»

Cenâb-ı Hak mutlak güven kaynağıdır. Hayatın her zerresi O'nun kud­retini yansıtmakta ve her sistem ve olay O'nun varlığının, birliğinin damgasını taşımaktadır. Allah'sız bir düzen, bir plân ve program düşünüleme; Birden fazla ilâh olmuş olsaydı, mevcut düzenin, kurulan sağlam denge nin devamı mümkün olmazdı. Aralarında cereyan edecek üstünlük ve re kabet duygusu çatışma ve kargaşalık doğurur; birinin yaptığını diğeri tad ribe yönelirdi. Oysa kâinat kuruldu kurulalı, ilk düzen ve dengesini koru makta ve en küçük bir yanlışlığa meydan verilmemektedir. Bu da yarata nın bir olduğunun başlıca delillerinden biridir ki İslâm Akaid'İnde bun* «Del i I-i Temânu'i» denir. [23]

Gerçek bu olunca, O'na, evet sadece O'na güvenip dayanmak- imâmı gereği ve Müslüman olmanın teslimiyet derecesidir.[24]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerde, insanların başına gelen musibetin de sünnetullar gereği cereyan ettiği konu edildi. Sonra da Allah'a ve Peygambere itaâı üzerinde durularak, peygamberin görevinin sınırına dikkat çekildi. Arka­sından gerçek mü'minlerin her hâl-ü kârda Cenâb-ı Hakk'a güvenip da­yanmaları emredildi.

Aşağıdaki âyetlerle, mii'minin eşlerinden ve evlâdından kendisine düş­manlık besleyebilenlerin çıkabileceği konu ediliyor ve bu durumda da af­fetmenin ilâhî rızaya uygun 'olacağı hatırlatılıyor. Aynı zamanda kişinin mal ve evlâdının birer imtihan olduğuna atıf yapılarak, bu araçları amaç olarak kullanmamamıza işarette bulunuluyor. Sonra da Allah'a itaat em­rediliyor ve nefsin cimrilik ve ihtirasından uzak kalmamız tavsiye edilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor.[25]

 

Meali:

 

14- Ey imân edenler! Şüphesiz ki, eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının ve eğer affeder, kusurlarını görmezlikten gelir ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.

15- Mallarınız ve çocuklarınız ancak bir fitne   (imtihan,   uğraşı ve üzüntü)dir. Büyük mükâfat Allah kalındadır.

16- Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun, (hakkı) dinleyin, itaat edin. Kendi lehinize (mallarınızdan) hayırlı yollara harcayın. Kim nefsinin aşırı cimrilik, kıskançlık ve ihtirasından korunursa, işte onlar muradlarına eren, umduklarına kavuşanlardır.

17- Eğer Allah'a (faizsiz) güzel bir ödünç verirseniz, O, onu sizin lehinize kat kat artırır ve sizi bağışlar. Allah, şükredenlere artırandır ve azap etmekte acele etmiyen, kullarına karşı sabır ve şefkatla muamele edendir.

18- Görüleni de, görülmeyeni de bilendir. Çok üstündür, çok güçlü­dür, hikmet sahibidir. 

 

İniş Sebebi

 

Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında gerek Süyûtî ve Nisabûrî'nin Es-bab-ı Nüzul adlı eserlerinde, gerekse Alûsî, Kurtubî ve Lübabu't-te'vîl'de üc ayrı olay konu edilmiştir:

1-el-Hâkim ve Tirmizî'nin de belirttikleri gibi, Resûlüllah (A.S.) Efen­dimizin hicretinden sonra Mekke'de İslâm'a girerek Medine'ye hicret et­mek isteyen Müslümanlara eşleri ve çocukları engel olmaya çalışmışlar ve onları tesir altına almışlardı. Ne var ki bunlar Medine'ye hicret edin­ce, Medinedeki mü'minlerin dinî konularda fevkalâde yetiştiklerini, bilgili ve anlayışlı bulunduklarını gördüler ve o yüzden kendilerini böylesine yük­sek bir İrfandan alıkoyan eşlerine ve çocuklarına ceza vermeyi düşündü­ler. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.

2-Atâ b. Ebî Rebah'ın tesbitine göre : Ashab-ı Kiram'dan Avf b. Mâ­lik el-Eşcaî (R.A.), Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in de katıldığı bir savaşa gitmek isterken eşi ve çocukları sızlanıp kendilerini açındırarak onu alı­koymuşlardı. Bir süre sonra Avf b. Mâlik (R.A.) bu düşünce ve davranışın hatalı olduğuna kanaat getirerek derin bir pişmanlık duymuş ve Allah'a yönelip bu günahından ve kusurundan dolayı tevbe ve istiğfarda bulun­muştu. O sebeple de ilgili âyet iniyor.

3-Müslümanlardan bir adam hicrete karar verince, aile efradı ona engel oluyordu. Onlardan biri de hicret kararından vazgeçirilinçe buna öf­kelenmiş ve şöyle yemin etmişti: «Eğer Cenâb-ı Hak bizi Medine'de birara-ya getirirse, and olsun ki size gereken cezayı vereceğim.»

Bu sebeple de ilgili âyetler inmiştir. [26]

 

Adamın Eşi Ve Çocukları

 

imân edenleri Şüphesiz ki, eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır. Onlardan sakının ve eğer affeder, kusurlarını görmezlikten gelir ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok merha­met edendir.»

Evliliğin insan hayatındaki olumlu tesirleri tartışılmaz. Neslin, ahlâ­kın, ailenin, toplum ve milletin sağlıklı ve düzenli devamı, ciddi, samimi evliliğe bağlıdır. Onun için Cenâb-ı Hak insanın iç yapısına birtakım kop­maz duygular yerleştirip bu doğrultuda onun mayasına mal, eş ve evlât sevgisini aşılamıştır. Bu aşıyı söküp atmak istesek bile, -bazı istisnalar dışında- bunu yapamayız.

Ancak bunları hayatın kopmaz parçaları kabul ederken hiçbir zaman sevgide ve öfkede aşırı gitmemeliyiz. Zira birinde ifrat, diğerinde tefrit vardır ki bunlar bizi asıl amaç ve gayeden uzaklaştırıp bedbaht yapabilir.

İyi eğitilmemiş, ciddi anlamda dinî terbiye almamış eş ve çocuklar, kişinin birtakım hayırlı, yararlı teşebbüslerine engel olurlar veya olmaya çalışırlar; hattâ onu namaz, oruç, hac ve zekât gibi ulvî ve çok önemli farzları yerine getirmekten de alıkoyabilirler. Şüphesiz onların bu tür dav­ranışı, hayra ve saadete engel bir anlam taşır ki böylesine bir tutum ve tavır ancak düşmandan beklenebilir, Onun için ilgili âyette, o gibi eş ve çocuklar düşman kapsamına alınmakta ve fakat diğer düşmanlarla bir tu-tulamıyacağına işaretle de kendilerini affetmenin daha iyi olacağı belir­tilmektedir.

Unutmamak gerekir ki, bazan eğitim de mayası veya çevresi bozuk bir çocuğu fazilet düzeyine getirememektedir. Bazan da eğitimsiz, ibadet-siz, cahil veya kültürlü fakat inkarcı bir aileden dindar ve faziletli bir ev­lât yetişebilir. Öyle ki, dikenler arasından gülün fışkırıp çıkması gibi bir hikmeti insana hatırlatır.

«Kişinin kibar bir aileye mensubiyeti, iyi terbiye almış olmasına sa­dece bir karinedir. İyi bir ailenin kötü ahlâklı, kötü bir ailenin de yüksek ahlâklı çocukları olabilir.» [27]Nuh (A.S.) ile İbrahim (A.S.) aileleri buna en güzel misali teşkil eder.

Mekkeli bazı Müslümanların hicretine, Medineli bazı Müslümanların cihada çıkmasına engel olan eş ve çocuklarının bu tutum ve davranışı sa­dece âyetin inişine has bir sebep teşkil etmektedir. Genel anlamda ise, dindarlığa, hayra ve fazilete engel olan her tutum ve davranış bu âyetin kapsamına girer.

Diğer yandan eş ve çocukları baş tacı edinip «her şey onlar için» di­ye düşünen ve onları mutlu etmek için helâl ve haram sınırlarını gözetmeden haksız kazanç sağlayan babalar, unutmamalıdırlar ki geçirmekte oldukları sınavı kaybetmiş de tam bir başarısızlıkla sonuçlanmasına yar-dımçı olmuşlardır. Bu açıdan mal ve evlâd kişi için bir fitne, yani çetin bir sınavdır. Büyük ve kalıcı mükâfatlar ise, bunların yanında değil, Cenâb-ı Hakk'ın yanındadır.

Her şeye rağmen onları, yani eş ve çocukları affedip bağışlamak bü­yük bir fazîlettir ve aile yuvasının devamına vesîle teşkil eder. Cenâb-ı Hak ise, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. Aile reisinin hayrına, ibâdet ve taâtine engel olan eş ve çocuklar, işledikleri günah ve kusuru idrâk ederek Hakk'a yönelir de tevbe ve istiğfar ederlerse, şüphesiz Allah Gafur ve Rahîm'dir.

Böylece Cenâb-ı Hak ilgili 14 ve 15. âyetlerle, mü'minleri eş ve ço­cuklarının tutum ve davranışları hakkında uyarmakta, onlara ciddi anlam­da dinî eğitimin verilmesinin lüzumuna ve cok yararlı sonuçlara vesîle ola-aağına işarette bulunmaktadır.[28]

 

Kurtuluşun Altı Şifreli Anahtarı

 

«Gücünüzün yettiği kadar Allah'tan korkun, (hakkı) dinleyin, itaat edin..»

Cenâb-ı Hak'tan takatimiz ve idrakimiz nrsbetinde saygı ile korkup kötülük ve aşırılıktan sakınmamız, şüphesiz ki işin başı, hayatın anahtarı ve saadetin değişmeyen giriş kapısıdır. O bakımdan önce O'ndan kork­mamız emredilmekte, sonra da şu beş şeye çok dikkat etmemiz buyurul-maktadır:

1- Allah'ın ve Peygamberinin   buyruklarını,   tavsiyelerini  gönülden dinlemek ve bundan derin zevk duymak,

2- Allah ve Peygamberine mutlak surette itaat etmek; Onlara hiç­bir suretle muhalefet etmemek,

3- Hakk'ın rızasını tahsîl etmek için malın bir kısmını hayırlı yollara, din ve ahlâk uğruna severek, inanarak harcamak,

4- Aşırı cimrilikten, ihtiras ve kıskançlıktan kaçınmak ve korunmak,

5- Karşılığını yalnız Cenâb-ı Hak'tan bekleyerek muhtaçlara yardım­cı olmak; faizsiz ödünç sistemini geliştirip uygulamak..

Başta takva olmak üzere beş şifreden üçü İmân ve itaatle, ikisi de ruh ve vicdan temizliği ve yüksek ahlâkla, faziletle ilgilidir.

Bunların hepsi biraraya gelince insana hem dünyada, hem de âhiret-te saadet kapısını açar.

Allah ise görüleni de, görülmeyeni de; kalp ve kafalarda dönüp dola­şan düşünceleri; uygulamaya koyduklarımızı ve koymadıklarımızı en iyi bi­tendir. O halde bunlar için iyi niyet, samimi duygu şarttır. Cenâb-ı Hak, hiç şüphesiz çok üstündür, çok güçlüdür ve yegâne hikmet sahibidir. Her yer­de ve her zaman O'ndan korkup utanmamız; O'na üstün saygı ve sevgi duyup yüce ismini gönülden çıkarmamamız kendi lehimize yönelik bir hayır ve fazilettir ki Cenâb-ı Hakk'ı memnun eder de rızasına mazhar olmamızı kolaylaştırır. Yoksa O'nun ne bizim kuliuğumuza, ne de itaat ve ibâdetimize ihtiyacı vardır. Bütün emir ve tavsiyeleri bizim iki hayatımızın saadet ha­vasına kavuşmasıyla ilgilidir.

Teğâbun Sûresi'ne, her şeyin Hakk'ı tesbîh ve tenzîh ettiği sözüyle başlandı ve Cenâb-ı Hakk'ın Azîz ve Hakîm sıfatları anılarak sûre nokta­landı.

Bizi bu sûrenin de tefsirine muvaffak kılan Rabbımıza sonsuz hamd-u senalar ve Rabbımızı bize sıfatlarıyla tanıtarak insan olmamızın mana ve hikmetini öğreten Resûtüllah (A.S.) Efendimiz'e selâmlar olsun.[29]

 



[1] Tefsîr-i Kurtubî:  18/131

[2] Lübabu't-te'vü : 4/274

[3] Lübabu't-te'vü: 4/274

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6211.

[4] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6211-6212.

[5] Buharî/hayz : 17, enbiyâ : 1, kader : 1- Müslim/kader : 5- Ahmed : 3/116, 148

[6] Müslim/kader : 31- Ebû Dâvud/sünnet: 17- Nesâî/cenâiz:   58- İbn Mâ-ce/mukaddeme :  10- Ahmed :  6/41, 208

[7] Tirmizî/fiten :   26- Ahmed :   3/19

[8] Buharî/tevhîd : 28, bed'-i halk : 6, enbiyâ : 1, kader : 1- Ebû Dâvud/sün­net :   16- Tirmizî/kader :  4

[9] Buharî/cenâiz : 92- Ebû Dâvud/sünnet:  1-7 Tirmizî/kader ' 5   cenâiz -52- Ahmed : 2/232, 273, 393, 410, 481

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6213-6214.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6214-6215.

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6215-6216

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6217.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6218-6219.

[14] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6219-6221.

[15] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6221-6222.

[16] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6222.

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6223.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6223-6224.

[19] Müslim/zühd :  64- Dâremî/rikak :  61- Ahmed :  5/24

[20] Ahmed : 5/319

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6224-6225.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6225-6226.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6226.

[23] Enbiyâ Sûresi: 22. âyetin tefsirine bakılması.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6226-6227.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6227.

[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6229.

[27] Kur'ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerîm : ilgili âyetin tefsir ve açıklaması

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6229-6231.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6231-6232.