Pazartesi, 8 Cemaziyelevvel 1448
← Geri 🏠 Hadis Kütüphanesi

Talâk Sûresi - Kuran - 065Talak - 5. Sayfa

TALÂK SÛRESİ 2

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular: 2

Meali: 2

İniş Sebebi 2

İlgili Hadîsler. 2

Boşamanın Fıkhî Yönü. 3

İddet (Seri Bekleme Süresi) 3

Şer'î Bekleme Süresi İçinde Açık Hayasızlıkta Bulunan Kadının Durumu  3

İddet (Şer'î Bekleme Süresi) Sona Erince. 4

Talâk Olayında İki Âdil Şahit Tutmak. 4

İyilikle Tutmak Veya Güzellikle Ayrılmak. 4

Âyetler Arasında Bağlantı 5

Meali 5

İniş Sebebi 5

İlgili Hadîs. 5

Aile Hukukunda Boşanma Konusu. 5

Sünnete Uygun Boşama-Boşanma. 6

Akıl Ve Vicdan İle Muhakeme Her Zaman Geçerlidir. 6

Boşanan Kadının İbatesini Sağlamak. 6

Çocuğu Ücretle Emzirme. 7

Nafaka Takdiri 7

Ric'î Ve Bâîn Talâk Arasındaki Açık Farklar. 7

Âyetler Arasındaki Bağlantı 8

Meali: 8

Aklı Bilgiyle Ve Bu İkisini İlâhi Sünnet İle Birleştirmek. 8

Ahlâki Yönü. 8

Konunun Sosyal Yönü. 9

Çökmeye Aday Olan Milletlere İki Ayrı Azap Vardır. 9

Kur'ân Devamlı İnsan Aklına Seslenmektedir. 9

İmân Ve Salih Amel 10

Âyetler Arasında Bağlantı 10

Meali: 10

İnsan Benzeri Bir Canlının Yaşadığı Başka Dünyalar Var Mıdır?. 10

Allah'ın Emri Göklerle Yer Arasına İner. 11


TALÂK SÛRESİ

 

Tamamı Medine'de inmiştir. Birinci ve sonraki âyetlerle «boşanma hu-kuku»nun önemli bir kısmı konu edildiğinden, bu mânaya delâlet eden «Ta­lâk» aynı zamanda sûreye isim olmuştur.

Âyet   sayısı     :        12

Kelime     »        :     249

Harf         »        :    1060[1]

 

Sûrenin Kapsadığı Başlıca Konular:

 

1- Birtakım şer'î hükümlere, dinî prensiplere ve İslâmî fetvalara yer veriliyor.

2- Halk arasında adaletin gözetilmesi; aile, toplum,  kavim ve mil­letlerin ancak adaletle, hakkaniyetle ayakta durabilecekleri konu ediliyor.

3- İddet {şer'î bekleme süresi) açıklanıyor ve bu arada boşanan ka­dının ve çocuğunun nafakası belirleniyor.

4- İlâhî buyruklara uymayanlara ve onlara inanarak uyanlara verile­cek mükâfat ve cezaya dikkat çekiliyor, yönlendirici bilgi veriliyor.

5- Yedi göğü ve yedi kat yeri yaratanın emir ve hükümlerinin gökten yere indirildiği ve Cenâb-ı Hakk'ın ilminin her şeyi kapsayıp kuşattığı ha­ber veriliyor.[2]

 

Meali:

 

1- Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınız vakit, iddetlerini (ayhal-lerini ve bekleme sürelerini) dikkate alarak boşayın sayın ve iddeti sayın. Rabbınız Allah'tan korkun; kadınları evlerinden çıkarmayın; kendileri de çık-masınlar. Ancak açık bir hayasızlıkta bulunanları müstesna. Bunlar Allah'ın belirlediği sınırlardır. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa, gerçekten o kendine haksızlık etmiş olur. Bilemezsin, bunun ardından Allah'ın, (barışıp anlaşma gibi) bir durum meydana getirmesi umulur.

2- Bekleme sürelerinin sonuna yaklaştıkları zaman onları ya iyilikle, güzellikle tutun, ya da güzellikle ayrılın. Aranızdan iki âdil kimseyi şahit tu­tun; şahitliği Allah için yerine getirin. Bununla Allah'a ve Âhiret gününe imân edenlere öğüt verilir. Kim Allah'tan korkar (da karşı gelmekten) sa­kınırsa, Allah ona bir çıkış imkânı sağlar.

3- Ve ummadığı, hesaplıya madiği bir cihetten onu rızıklandırır. Kim Allah'a güvenip dayanırsa, Allah ona yeter. Şüphesiz  ki «;., emrini ye­rine getirendir. Gerçekten Allah, her şey için bir ölçü belirleyip ortaya koy­muştur.

 

İniş Sebebi

 

Bu âyetlerin inişiyle ilgili iki sebep rivayet edilmiştir:

a) Resûlüllah (A.S.) Efendimiz bir   gün eşi Hz. Hafsa'ya gizli bir şey söylemiş ve onu sır olarak saklamasını istemişti. Buna rağmen Hz. Hafsa (R.A.) hissine mağlûp olarak onu Hz. Aişe'ye anlatmış ve bu nedenle de bazı huzursuzlukların çıkmasına yol açmıştı.

Bunun üzerine üzülen Resûlüllah (A.S.) Efendimiz eşi Hafsa'yı bir ta­lâkla boşamıştı. İlgili âyetler inince Resûtüllah (A.S.) ona rec'at edip bo­şamaktan vazgeçmiştir.

b) Abdullah b. Ömer (R.A.), eşi ayhalinde iken onu bir talâkla boşa­mıştı. Resûlüllah (A.S.) ona eşine dönmesini ve mutlaka boşamak istiyor­sa, eşinin ayhalinden temizlenip tekrar ayhali görmesinden sonra temizle­nince onunla cinsel temasta bulunmadan boşamasını emretti. O sebeple ilgili âyetler indi. [3]

 

İlgili Hadîsler

 

«Allah yanında helâlin en sevilmeyeni, boşamaktır.»

[4]«Kadınları ancak (ciddi bir) şüphe ve töhmetten dolayı boşayabilirsi­niz. Çünkü Cenâb-ı Hak, zevkine çokça düşkün erkeklerle zevkine çok düş­kün kadınları sevmez.» [5]

Dare Kutnî'nin Abdurrezzak hadîsinden naklen yaptığı rivayette, İbn Abbas'ın (R.A.) şöyle dediği tesbit edilmiştir: «Boşama dört kısımdır: İki­si helâl, ikisi de haramdır. Helâl olanının birincisi, kadın ayhalinden temiz­lendikten sonra kocası onunla cinsel temasta bulunmadan onu boşaması-dır. İkinoisi ise, kadının gebe olduğu kesinlik kazandığı bir dönemde koca­sının onu boşamasıdır. Haram olanının birincisi, kadın ayhalinde iken ko­casının onu boşamasıdır. İkincisi ise, kadın ayhalinden temizlendikten son­ra kocasının onunla cinsel temasta bulunup öylece boşamasıdır.»

Açıklama ;

Burada «haram» diye belirtilen boşama, tahrime yakın bir kerahet an­lamına hamledilebilir.[6]

 

Boşamanın Fıkhî Yönü

 

Talâk (boşama) üç kısımdır: Biri bid'at, biri sünnet, biri de ne sün­net ne de bid'attır.

1- Kadın ayhali veya loğusa ya da ayhalinden temizlendikten sonra kocası onunla cinsel temasta bulunmuş ise, bu üç durumda onu boşaması bid'attir, sünnete aykırıdır.

2- Adam, kadını nikahladıktan sonra onunla' cinsel temasta bulun­madan ve kadın da ayhali durumunda iken veyg ayhalinden tamamen ke­silmiş bir dönemde veya gebe olup onunla cinsel temasta bulunduktan sonra onu boşaması ne bid'at, ne de sünnettir.

3- Kadın ayhalinden temizlendikten sonra kocası onunla cinsel te­masta bulunmadan onu bir talâkla; ikinci defa ayhalinden temizlendikten sonra yine cinsel temasta bulunmadan bir talâkla ve üçüncü defa ayha­linden temizlendikten sonra yine onunla cinsel temasta bulunmadan onu bir talâkla boşaması sünnettir; yani böyle bir boşama usûlü sünnete uy­gundur.

Konunun bu ölçüler çerçevesinde hüküm ifade etmesini;, sebep ve hikmeti açıktır. Şöyle ki: Kadın ayhalinden temizlenince, daha önce ona karşı isteksizlik, hattâ tiksinme duyan kocası, bu defa cinsel ilgi duyabilir ve boşamaktan vazgeçebilir. İkinci ve üçüncü defa ayhalinden temizlen­mesini bekleyip bu süre içinde cinsel temastan uzak kalmak hem kadı­nın, hem de erkeğin cinsel ilgi ve iştihasını artırır ve kadın hırçınlıktan, erkek de boşamaktan vazgeçebilir.[7]

 

İddet (Seri Bekleme Süresi)

 

Kadın bir, iki veya üç talâkla boşandıktan sonra oturmakta olduğu ev! terketmeyip üç ayhali veya üç temizlenme dönemi geçirmeyi bekler ki bu, yaklaşık üç aylık bir süreyi içine alır. Nitekim Bakara Sûresi 228. âyetle iddetin bu süresi açıklanmıştır.

Kadının belirtilen süre oturmakta olduğu evde beklemesinde birtakım faydalar sözkonusudur:

a) Şunun, bunun kem nazarından korunmak,

b) Bir veya iki talakla boşanmışsa, kocasının o süre içinde pişman­lık duyup tamamen boşamaktan vazgeçmesini sağlamak,

c) Nafakasının eksiksiz verilmesine ve başını sokacak başka bir ev ve çare düşünüp aramasına ortam hazırlamak' bu cümledendir.

Koca, bu süre içinde boşadığı eşini, nikâhı altında iken oturduğu evden çıkarmaz; onun nafaka ve mesken ihtiyacını karşılamakla yükümlüdür. Aynı zamanda kadın da belirtilen süre bitmeden evi terketmez veya terketme-melidir. Aksi halde günahı gerektiren haram bir fiil işlemiş olur ve o yüz­den Ebû Hanîfe'ye göre, nafaka ve mesken hakkını kaybeder.

Yukarıda sözünü ettiğimiz iddet (şer'î bekleme süresi), kendisiyle cin­sel temasta bulunulan kadınla ilgilidir. Nikâh akdi yapılmakla beraber he­nüz cinsel temas vuku bulmadan boşanan kadına iddet gerekmez.

Diğer bir husus da, kendisine iddet gereken kadın kocasına ait evi terketmez; ancak talâk-ı bâin ile boşanmışsa. Mâl ikilerle Şâfiîlere göre, terkedebilir.[8]

 

Şer'î Bekleme Süresi İçinde Açık Hayasızlıkta Bulunan Kadının Durumu

 

Şer'î bekleme süresi içinde kadında acık bir hayasızlık görülürse, otur­duğu evden çıkarılabilir veya daha ciddi tedbirler düşünülebilir.

Acık hayasızlık neler olabilir?

a) İbn Abbas'a (R.A.), Hasan, Şa'bî ve Mücahîd'e göre, zinadır. Bu yüzden çıkarılıp kadıya teslim edilir.

b) İmam Şafiî'ye göre, kocasının yakınlarına karşı söz ve davranış­larıyla edep ve terbiye dışına çıkması ve onları bu gibi fiilleriyle üzmesidir.

c) Süddî'ye göre, kimseyi dinlemeyip  iddeti  bitmeden  evi  terkedip kendi başına buyruk olmasıdır.

d) Katade'ye göre, şiddetli geçimsizliğe sebep olan söz ve fiillerde bulunmasıdır.

Boşama hukukuyla ilgili sıralanan bu hükümler, Cenâb-ı Hakk'ın belir­lediği dinî sınırlardır. Artık kim bu sınırları aşarsa, şüphesiz kendine hak­sızlık etmiş olur.

Yukarıda da kısmen belirttiğimiz gibi, bir veya iki ric'î talakla boşanan kadının da bulunduğu evde oturup süresini beklemesinde hayır vardır. Birinci âyetin son cümlesiyle bu hayra işaret edilmektedir. Zira kadının bekleme süresince ağırbaşlı, edepli, saygılı ve temkinli davranması, ko­casıyla aralarında meydana gelen soğukluğu kaldırabilir ve bozulmaya yüz-tutan bir aile yuvası yeniden hayatiyet kazanır.[9]

 

İddet (Şer'î Bekleme Süresi) Sona Erince

 

Üç talâkla boşanan kadın, iddeti sona erince -oturduğu ev kocasına aitse- orayı terkedip çıkar ve nafakası kalkar. Bir veya iki talak-ı ric'i ile boşanmışsa, iddet süresinin bitimi yaklaşınca, kocası ya pişmanlık duyup ona döner ya da kalan bir talâkı da ika edip onu salıverir. Ama her iki du­rumda da kadının şerefini ve kişiliğini zedeliyecek söz ve davranışlardan kaçınır; en iyi, en güzel şekilde muamelede bulunur; İslâmiyetin insan un­suruna ve özellikle müslime bir kadına verdiği değeri göz önünde bulun­durarak ona insanca davranır. Şüphesiz bu, bir emri ilâhîdir ki adamın uyması ve uygulaması gerekir. Aksi halde büyük günah işlemiş ve ilâhî sı­nırı aşmış olur.[10]

 

Talâk Olayında İki Âdil Şahit Tutmak

 

«Aranızdan iki âdil kimseyi şahit tutun; şahitliği Allah için yerine getirin..»

İki şahit, bir veya iki talâktan sonra eşine ric'at etmek isteyen ada­mın durumuyla mı, yoksa hem ric'at, hem de kadını tamamen boşama-sıyla mı ilgilidir? İlim adamlarının ve mezhep imamlarının bu husustaki yorum ve içtihatları farklıdır:

a) İmam Ebû Hanîfe'ye göre, gerek ric'atte, gerekse tamamen boşa­makta âdil iki şahit bulundurmak menduptur. Bu, tıpkı «alım-satım yapı­lırken şahit bulundurun» emrinde olduğu gibi nedbi ifade eder.

b) İmam Şafiî ve İmam Ahmed b. Hanbel'e göre, ric'atte iki âdil şahit bulundurmak vaciptir. Ancak Şafiî'nin Kavl-i Cedîd'inde bu yorum ve içti­hadından vazgeçtiği ve şahit tutmanın mendup olduğunu söylediği riva­yet edilmiştir.

c)  Ashab-ı Kirâm'dan İmrân b. Husayn (R.A.}den, «Eşini boşadıktan sonra ona ric'at edipcinseJ temasta bulunur ve bunun için şahit tutmazsa, adama ne lâzım gelir?» diye sorulduğunda, o şu cevabı vermiştir: «Sün­nete aykırı boşa m iş ve yine sünnete aykırı ric'at etmiş olur.»

Böylece İmrân b. Husayn (R.A.) âyetteki işhad emrini sünnet anlamı­na hamledip yorumlamıştır ki imamlar bu yorumu benimsemişlerdir.[11]

 

İyilikle Tutmak Veya Güzellikle Ayrılmak

 

«Bekleme süresinin sonuna yaklaştıkları zaman onlar» ya iyilikle, güzellikle tutun, ya da onlar­dan güzellikle ayrılın..»

Kur'ân-ı Kerîm, aile hukukunun önemli bölümünü oluşturan boşanma konusunun ana çizgilerinden bir kısmını belirtirken şu maddelere yer ver­mektedir :

1- Kadınları rasgele değil, şer'î bekleme süreleri dikkate alınarak, içinde cinsel temasta bulunulmayan temizlik döneminde birer talâk ika etmek suretiyle üç temizlik dönemini kapsayacak veya üç ayhalini içine ala­cak şekilde sünnete uygun boşayın.

2- Nikâh akdinden sonra eşiyle cinsel temasta bulunan kimse, onu boşayacak olursa, iddeti (şer'î bekleme süresi olan üç ayhali ve üç temiz­lenme) sona erinceye kadar onu evinden çıkarmayıp nafakasını vermekle yükümlüdür.

3- Üç talâkla boşanan kadın da süreyi doldurmadan dışarı çıkma­malıdır; yani kocasına ait evin bir odasında oturmalıdır. Zira belirtilen sü­re içinde koca hem onu barındırmakla, hem de nafakasını vermekle mü­kelleftir.

4- Adam eşini bir veya iki ric'i talâkla boşamışsa, iddet sona erme­den ona güzellikle dönebilir ve evliliklerini sürdürebilirler.

5- Adam, süre sona erinceye kadar eşine ric'at etmezse, onu gü­zellikle boşamış olur. Bu durumda da sertlik, kabalık, haklara tecavüz ha­ramdır.

6- Adam gerek eşine ric'at ederken, gerekse onu tamamen boşar­ken iki âdil erkek şahit bulundurmalıdır. Böylece niyetini açığa vurmuş ve onu belgelendirmiş olur da ileride birtakım yanlış yorumlara ve itirazlara kapıyı kapamış bulunur.

Unutmamak gerekir ki, boşanma konusunda özellikle adamın iyi mua­melede bulunması, güzel ve nazik davranması; kırıcı, üzüoü söz ve dav­ranışlardan kaçınması bir emr-i ilâhîdir ki her Müslümanin uyması söz ko­nusudur.

Boşanma sona erince, her iki taraf da Allah'a dayanıp güvenmeli ve kendilerine uygun eş arayıp yeni bir aile düzeni kurmaya özen gösterme­lidirler. Şüphesiz Cenâb-ı Hak kendisine güvenip dayananlara bir çıkış yo­lu ve imkânı hazırlar da ummadıkları yerden onları rızıklandırır. Yeter ki İşin ve olayın temelinde iyi niyet, Allah korkusu hâkim bulunsun. O tak­dirde Cenâb-ı Hak mutlaka hükmünü yerine getirir. Zira O'nun kanunları, ölçü ve tedbirleri şaşmaz; söz O'nun katında asla değişmez. O bakımdan ilâhî emir ve tavsiyelere uyanlar mutlu, uymayanlar mutsuz olurlar. Üçün­cü ayetin son kısmı bu inceliği yansıtmakta ve mü'minlerin dikkatini çek­mektedir.[12]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, boşanma hukukunun önemli kısmı üzerinde duruldu ve özellikle kadın haklarının lüzumu yansıtılarak yönlendirici bilg verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, ayhalinden kesilen ve bir de gebe olan kadınla rın -boşanmaları söz konusu olduğu takdirde- iddetleri açıklanıyor. Sonra da boşanan kadının mesken ve nafakasına atıf yapılarak doğurduğu ço cuğu emzirmesi hakkında ilâhî hüküm beyân ediliyor.[13]

 

Meali

 

4- Kadınlarınızdan ayhalinden ümitleri   kesilmiş  olanların iddetleri hakkında şüphelenirseniz, onların iddeti üç aydır. Henüz ay hal i görmeyen kadın da böyle... Gebe kadınların ise bekleme süresi, doğum yapmasıyla son bulur. Kim Allah'tan korkup sakınırsa, Allah, onun işinde bir kolaylık sağlar.

5- Bu Allah'ın buyruğudur ki, size indirmiştir. Kim Allah'tan korkar (buyruğuna karşı gelmekten) sakınırsa, Allah, onun kötülüklerini örtüp te­mizler; mükâfatını büyültür.

6- (Boşayıp da henüz iddeti sona ermemiş) kadınları, gücünüz ve imkânınız elverdiği nisbette oturduğunuz yerde oturtun. Sıkıntıya uğratmak için kendilerine sakın zarar vermeyin. Eğer o (boşadığınız) kadınlar gebe iseler, doğumlarını yapıncaya kadar nafakalarını verin. Size ait çocuğu emzirirlerse ücretlerini verin. (Bu hususları) aranızda güzellikle örfe uygun şekilde görüşün. Eğer aranızda sıkıntıya sebep bir anlaşmazlık çıkarsa, çocuğu başka bir kadın emzirecek (şekilde karar alabilirsiniz).

7- Geniş imkânı olan, geniş imkânına göre nafaka versin. Rızkı dar ve sınırlı olan ise, Allah'ın kendisine verdiğinden nafaka versin. Allah, hiç kimseye verdiğinden fazlasını teklif etmez. Allah, bir sıkıntı ve zorluğun ar­dından bir kolaylık meydana getirir.

 

İniş Sebebi

 

Ubey b. Kâb (R.A.), Peygamber Efendimize: «Ya Resûlellah! Kadın­ların iddetiyle ilgili âyet inince Medineli bazı kişiler, ayhalinden ümidi ke­silenle henüz ayhali olmayan kadınların ve bir de hâmile kadınların iddeti hakkında Kur'ân'da bir açıklama ve hüküm yoktur, diyorlar. Bu hususta ne buyurursunuz?» diye sorunca, ilgili âyetler indi. [14]

 

İlgili Hadîs

 

Ebû Seleme (R.A.) anlatıyor:

— Bir adam, İbn Abbas'a (R.A.) geldi; orada Ebû Hüreyre (R.A.) da bulunuyordu. Bir konu hakkında bilgi edinmek istediğini belirterek şöyle dedi: «Kocasının vefatından 40 gün sonra doğum yapan kadının iddetînin ne kadar olacağını bana haber verir misin? dedi. İbn Abbas (R.A.) ona: «Doğum yapması ve üç ayhali, üç temizlik görmesi dikkate alınarak bu iki sürenin sona ermesini bekler» diye cevap verince ben söze karıştım ve «Gebe kadınların iddeti, doğum yapmalarıyla son bulur» mealindeki âyeti okuyarak delil gösterdim. Ebû Hüreyre (R.A.) de bana katıldı. Bunun üze­rine İbn Abbas (R.A.) hizmetçisi Küreyb'i, Ebû Seleme'nin eşi Ümmu Se-leme'ye göndererek durumu sordurdu. Ümmu Seleme (R.A.): «Sübey'a el-Eslemî öldürüldüğünde eşi hamile îdi. Kırk gün sonra doğum yapınca, onunla evlenmek isteyenler oldu. Resulü İlah (A.S.) Efendimiz onun evlen­mesine müsaade etti» diye cevap gönderdi. [15]

 

Aile Hukukunda Boşanma Konusu

 

Boşanan kadının iddeti {şer'î bekleme süresi) şu dört kısımdan biriy-la takdîr edilir:

1- Ayhali gören bir kadın ise boşandıktan sonra başka bir erkekle evlenebilmesi için üç ayhali veya üç ayhalinden temizlenme dönemi görüp geçirmesi gerekir. Bu süreden önce evlenmesi kesinlikle haramdır.

2- Yaşı itibariyle ayhalinden umudu kesilip artık kan görmeyen bir kadınsa, kamerî ay hesabıyla üç ay beklemesi gerekir. Bu süre tamam­landıktan sonra  başka biriyle evlenebilir.

3- Yaşı küçük olduğundan henüz ayhali görmüyorsa, o da boşandık­tan sonra üç ay bekler; bu süre dolmadan başka biriyle evlenemez.

Gebe iken boşanan bir kadının bekleme süresi, doğum yapma­sıyla son bulur; yani doğum yaptıktan hemen sonra başka biriyle evlen­mesinde bir engel ve sakınca söz konusu değildir.

Boşanma hukukuyla ilgili hükümler işlenirken şu tavsiyelere de yer verilmektedir:

a) Bu hükümler Cenâb-ı Hakk'ın belirlediği sınırlardır. Artık kim Allah'­ın koyduğu sınırları aşarsa, gerçekten o kendine haksızlık etmiş olur.

b) Bir veya iki talâkla boşanan kadınların bekleme süresi sona er­mek üzere iken onları ya iyilikle, güzellikle tutun, ya da örfe uygun şekil­de iyilikle salıverin.

c) Kim Allah'tan korkup kadınların hakkına tecavüzden, kaba ve hır­çın davranmaktan sakınırsa Allah ona bir çıkış imkânı sağlar.

d) Boşayan erkek veya boşanan kadından kim bu kritik zamanında da Allah'a güvenip dayanırsa, Allah ona yeter.

e) Kim de Allah'tan korkup O'nun koyduğu sınırları aşmaktan sakı­nırsa, Allah ona işinde kolaylık sağlar.

f) Kim de Allah'tan korkup O'nun buyruklarına karşı gelmekten sakı­nırsa, Cenâb-ı Hak onun kötülüklerini örtüp temizler ve ona büyük bir mü­kâfat lütfeder.

Bütün bu hüküm ve tavsiyeler gösteriyor ki, İslâm Dini, hukukla ahlâk ve fazileti; hukukla maddî ve manevî müeyyideleri; hukukla imân ve vicda­nı birleştirip bütünleştirmiştir.

Dördüncü âyette ise, birbirinden farklı iddetlerin olduğu belirtilmek­tedir. Şöyle ki: Yaşı itibariyle ayhalinden tamamen kesilen kadın, boşan­dığı takdirde, başka bir adamla evlenebilmesi için üç kamerî ay beklemesi gerekir. Bunun gibi henüz ayhali görmeyen kız evlendikten sonra yine yaşı icabı ayhali başlamadan boşanırsa, o da üç kamerî ay geçmeden evlenemez.

Hamile olan kadın doğum yapmadan boşanır veya kocası ölürse, id-deti (şer'î bekleme süresi) doğum yapmasıyla sona erer. Oysa kocası ölen kadının iddeti, dört ay on gün olarak belirlenmiştir. Böylece hamile kadın bu genellemenin dışında tutulmuştur. Nitekim Sübey'a hadîsi buna açık şekilde delâlet etmektedir. [16]

Hâmile kadın, kocası öldükten veya ondan boşandıktan sonra düşük yaparsa, bu, kan ya da et parçası şekillenmemiş bile oisa, İmam Mâlik ve İmam Ahmed'e göre, doğum yapma sayılır ve aynı hükmün 'kapsamına girer. İmam Ebû Hanîfe'ye göre, tam teşekkül etmedikçe, yani cenin şek­lini almadıkça aynı hükmün kapsamına girmez. İmam Şafiî de aynı görüş­tedir.[17]

 

Sünnete Uygun Boşama-Boşanma

 

Sünnet doğrultusunda boşanmanın faydalarını az yukarıda belirtmiş­tik. En azından erkeğin daha doğru düşünmesini ve duygularından sıyrılıp akıl ve vicdanıyla konuyu daha iyi muhakeme etmesini kolaylaştırır ve bu imkânı verir.

O bakımdan dördüncü âyetin sonunda. «Kim Allah'tan korkup (sün­net dışına çıkmaktan) sakınırsa, Allah onun işinde bir kolaylık sağlar» bu­yurulmaktadır.[18]

 

Akıl Ve Vicdan İle Muhakeme Her Zaman Geçerlidir

 

Günahsız, kusursuz ve hatasız kimse^yoktur. Cenâb-ı Hak ancak pey­gamberleri günah işlemekten korumuştur. O bakımdan erkek, eşinin bazı kusurlarını büyültüp onu, akıl, vicdan ile değerlendirmeye veya aklın süz­gecinden geçirmeye lüzum görmeden hissine mağlûp olarak hemen boşa­maya kalkarsa, hatâ etmiş olur; aynı zamanda dönüşü çok zor veya müm­kün olmayan bir yola girer. Öylece hem Allah'ın rızasına uygun davran­madığından sünnetullah çizgisinden ayrılır, hem de âhiret gününde bunun cezasını çekmekten kurtulamaz. O bakımdan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'in açıkladığı sünnet doğrultusunda boşamaya karar vermek aklın, vicdanın ve ilâhî rızanın yolunu seçmek demektir. Çünkü kadın alınıp satılan bir meta' değildir; o, her yönüyle aile yuvasının temel taşı ve terbiye kucağıdır. Ne­sil onun elinde şekillenmekte ve ilk terbiyeyi ondan almaktadır. İşte kadın, bu özelliklerini bilip sosyal düzendeki şerefli yerini almayı idrâk ettiği nis-bette muhteremdir ve her vesileyle anne olmaya lâyıktır.[19]

 

Boşanan Kadının İbatesini Sağlamak

 

Bâin talâkla boşayıp ric'at hakkı olmayan koca, eşini kendi malî im­kânları nisbetinde barındırmakla yükümlüdür. Nafaka ve elbiselerini sağ­lamakla yükümlü değildir.

Kadın hamile ise, hem mesken, hem nafaka, hem de elbise hakkına sahiptir. İddeti bitinceye kadar kocası onu belirtilen hususlarda beslemekle mükelleftir.

Üç talâkla boşanan kadına gelince:

Buna mesken ve nafaka gerekir mi? Müctehid imamların bu konuda­ki içti had ve görüşleri farklıdır:

a) İmam Mâlik ve İmam Şafiî'ye göre, iddet sona erinceye kadar ka­dının mesken ve nafaka ihtiyacı karşılanır. İmam Ebû Hanîfe'nin de içti­hadı buna yakın bir hüküm ifade etmektedir.

b) İmam Ahmed b. Hanbel, İshak b. Rahuye (veya Rahaveyh) ve Ebû Sevr'e göre, ona ne mesken, ne de nafaka gerekir.

Bu üç imam ictihadlarına şu olayı mesned göstermişlerdir: Fatma bint Kays, yanında kocasının kardeşi olduğu halde Resûiüllah'a (A.S.) ge­lip şöyle dedi: «Ya Resûlellah! Doğrusu kocam beni boşadı ve bu adam da benim için ne mesken, ne de nafaka gerekmediğini iddia ediyor.» Bunun üzerine Resulü İlah (A.S.) ona': «Hayır, sana hem mesken, hem de na­faka vermeleri gerekir» buyurdu. Yanındaki adam müsaade isteyerek şöyle dedi: «Ya Resûlellah! Kocası bu kadını üç talâkla boşadı..» Resûlüllah (A.S.) onlara: «Bu durumda ne mesken, ne de nafaka gerekir. Mesken ve nafaka ancak kendisine ric'at yapılabilecek kadına verilir» buyurdu. (1)

Böylece İslâm, sağlam bir aile hukuku düzenleyerek hakları korumuş ve kadının itilip kakılmasını, vakarının zedelenmesini önlemiş; boşanma olayını birtakım esaslara bağlamıştır. «Sıkıntıya uğratmak için kendilerine sakın zarar vermeyin!» emri, bütünüyle kadın haklarını korumakla ilgilidir.[20]

 

Çocuğu Ücretle Emzirme

 

«Size ait çocuğu emzirirlerse ücretlerini verin. (Bu hususları) aranızda güzellikle örfe uygun şe­kilde görüşün..»

Hâmile iken boşanan ve sonra da doğum yapan kadının süt emer du­rumda olan çocuğu beslemek için babası, onu emzirmek üzere öz ana­sına teklifte bulunur, kadın razı olursa ücret mukabilinde onu emzirebilir. Çünkü bu durumda olan kadın çocuğu emzirip beslemekle yükümlü de­ğildir.

Ancak âyette «fein erda'ne leküm» cümlesi dört meseleye delâlet et­mektedir :

1- Boşanan kadınlar süt emer durumda olan çocuğu ücret karşılığın­da emzirebilirler ve çocuğun öz babası bu ücreti ödemekle yükümlüdür. Nasıl çocuğun öz annesi ölmüş olsa, babası ona bir süt anne tutmak zo-rundaysa, boşadığı kadını da öylece tutması gerekir.

İmam Ebû Hanîfe, «kadın talâk-ı bâin'ile boşanmamışsa, çocuğu em­zirmek için ücret talep edemez; zira onu zaten emzirmekle mükelleftir» demiştir. İmam Şafiî'ye göre, her iki durumda da kadına ücret verilmesi ve onun da ücret talep etmesi caizdir.

2- Erkek ve boşadığı kadın gerek nafaka ve mesken hususunda, ge­rekse çocuğu ücretle emzirmede örfe uygun bir tutum ve anlayış içinde olmalıdırlar. Öyle ki, kadının durumu müsaitse çocuğu ücretsiz emzirmesi bir fazilettir ve anneliğin ayrı bir tezahürüdür. Adamın malî kudreti yerindeyse, kadına bu hususta ücret ve Firken cömert davranması da bir fazîlet ve kadirbilirliktir.

3- Adam ücret vermek istemez, kadın da ücretsiz emzirmeye yanaş­mazsa, ne adam, ne de kadı (hâkim) kadını emzirmeye zorlayamaz. Bu du­rumda bir süt anne ücretle tutularak çözüm getirilir.

Boşanan kadın bir, iki talâkla değil tamamiyle boşanmışsa, ço­cuğu emzirmekle yükümlü değildir. Ancak çocuk başka bir kadının göğ­sünü emmiyorsa, o takdirde ecr-i misil takdir edilerek öz anasına emzirtilmesi sağlanır.[21]

 

Nafaka Takdiri

 

«Geniş İmkânı olan, geniş imkânına göre nafaka versin..»

İslâm nafaka konusunda dondurucu ve tahdid edici bir nisbet koy­mamış ve belirlememiştir. Malî imkânı geniş olan kimse ona göre, dar olan da imkânına göre nafaka vermekle yükümlüdür. Bu hususta adamı sıkın­tıya sokmaya cevaz verilmez. Zira Cenâb-ı Hak hiç kimseye takatinin üs­tünde teklifte bulunmaz.[22]

 

Ric'î Ve Bâîn Talâk Arasındaki Açık Farklar

 

Ric'î talâk ile bâin talâk arasındaki farkları daha çok bu iki talâkla ilgili şartları bildikten sonra anlamak mümkündür. Biz burada sadece fu-kahanın tesbit ettiği farkların bir özetini vermekle yetiniyoruz :.

Ric'î talâkın şartları:

1- Kadına cinsel temasta bulunmuş olmaması,

2- Boşamanın sarih (açık) lafızlarla olması,

3- İvaz (mal ve para) karşılığında olmaması,

4- Üç sayıya ne açıktan, ne de delâleten beraberlik etmemesi,

5- Beynuneti ifade eder şekilde bir sıfat ile mevsuf bulunmaması.. Bâin talâkın şartları ;

1- Kinaye lâfızlarla meydana gelmesi veya,

2- Kinaye şeklinde olunca niyet etmiş bulunması veya,

3- Sariha delâlet eden lafızlardan biriyle ifade edilmesi veya,

4 -Mal karşılığında verilen üc talâk'la vuku bulması veya,

5- Açıktan üç sayısına delâlet eden bir lafızla boşanması bu cümle­dendir.

Bu şartlardan birinin gerçekleşmesiyle talâk-ı bâin vücut bulmuş olur.[23]

 

Âyetler Arasındaki Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle aile hukukunun önemli bir kısmını oluşturan bo­şanma üzerinde duruldu ve bu durumda kadının şer'î bekleme süresinin ne kadar olacağı belirlendi. Sonra da nafaka ve çocuğun emzirme konu­suna değinilerek aydınlatıcı bilgi verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah ve Peygamberinin emirleri dışına çıkıp ilâhî sınırları aşan kavim ve milletlerin nasıl yok edildikleri ve o yüzden elem verici bir azaba uğratıldıkları haber veriliyor ve indirilen kitabın, gönderi­len peygamberin insanları küfür ve cehaletin karanlığından kurtarmaya, düzenli ve aydınlık bir hayat yaşamalarını sağlamaya yönelik bulunduğu konu ediliyor.[24]

 

Meali:

 

8- Nice kasaba (halkı) Rabbının ve O'nun peygamberlerinin buyru­ğu dışına çıkıp azgınlık gösterdi de biz onları çetin bir hesaba tabi tuttuk ve bilinmedik bir azaba uğrattık.

9- Böylece onlar, yaptıklarının vebalini tattılar da işlerinin sonu hüs­ran oldu.

10- Allah, onlara çetin bir azap hazırladı. Artık siz ey imân eden akıl sahipleri! Allah'tan korkun (O'nun buyruklarına karşı gelmekten) sakının. Gerçekten Allah size bir zikir (Kur'ân) indirmiştir.

11- Ayrıca, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah'ın açık-seçik ve açıklayıcı âyetlerini oku­yan bir peygamber göndermiştir. Kim Allah'a inanır da iyi-yararlı amelde bulunursa, Allah onu, altlarından ırmaklar akan içinde devamlı kalacakla­rı Cennetlere yerleştirir. Allah, ona cidden güzel bir rızıkla ihsanda bulun­muştur.

 

Aklı Bilgiyle Ve Bu İkisini İlâhi Sünnet İle Birleştirmek

 

  «Nice  kasaba  (halkı) Rabbının ve O'nun peygamberlerinin buyruğu dışına çıkıp azgınlık göster­di de onları çetin bir hesaba tabi tuttuk ve bilinmedik bir azaba uğrattık.»

İlgili âyetle Cenâb-ı Hak, ilâhî emirlere ve O'nun belirleyip indirdiği ha­yat düzenine akıl ve idrâk kapısını kapatıp kendilerini şartlanmış duygula­rının akıntısına kaptıran inkarcıların üc büyük sıkıntıyla karşılaşacaklarını ve sonlarının mutlak hüsran olacağını haber vermektedir:

1- Sınırlı hayatını amacından saptırıp madde ve şehveti hedef seçen ve böylece behimî bir hayat tarzına özenenler, ruha gıda veren, vicdanı geliştiren, toplumu birleştiren ve insanı yalnız Allah'a kul yapmak suretiy­le gerçek kişiliğine kavuşturan kutsal değerleri hiçe sayarlar ve böylece toplum yapısında kapatılması mümkün olmayan gedikler açarak nesilleri ifsad ederıer. Şüphesiz böylesine çarpık bir düzen sıkıntı ve belâdan başka bir şey getirmez.

2- Böyleleri neslin zekâsını geliştirmek için birçok çarelere baş vu­rurlar, fakat onların "-unlarını ihmal edip vicdanlarını silik, hale getirirler ve bu sebeple madde ve makamı ilâh edinen kuşakların ortaya çıkmasını hızlandırırlar.

Bu da toplum, aile ve millete sıkıntı ve kargaşalık, belâ ve adaletsiz­lik getirmekten, kişisel çıkarları ön plânda tutmayı gaye edinmekten başka bir sonuç doğurmaz.

3- Bunlar ilâhî sünnete uymadıkları için en ağır tokadı yine o sünnet­ten yemek suretiyle kendi kendilerine zulüm etmiş olurlar. Zâlimlerin so­nu ise mutlaka hüsran ve perişanlıktır.

Sekizinci âyetle bu inceliklere değinttmekteve o sebeple aklı bilgiyle, bu ikisini dosdoğru imânla birleştirmeyenlerin kötü âkibetine dikkat çekil­mekte; inkarcılar bir defa daha uyarılmakta, mü'minlerin imân ve irfanı artırılmaktadır.[25]

 

Ahlâki Yönü

 

Şüphesiz sağlam akıl, idrâk ve irfanla birleşince kişiyi imana; imân da saadete davet eder. Peygamberlerin tebliğ ettikleri ilâhî emirler ve nehiy-ler bütünüyle insan ruhunu geliştirip beslemeye, duygu ve düşünceyi doğru olana yönlendirmeye, akla en sağlıklı temel bilgi ve ana fikirleri vermeye yöneliktir.

Unutmamalıyız ki, nefis hayvanî duygularla teçhiz edilirken, ruh me-leksel değerlerle süslenmiştir. Ancak bu birbirine zıd ölçü ve değerler ki­şinin içinde doğuştan kılıflıdır, tıpkı toprağa atılan tohum gibi.. Bulduğu ortam ve şartlara göre ikisinden birinin veya ikisinin kılıfı açılır ve filizle­nip gelişme imkânı bulabilir. O bakımdan terbiyeciler: «Doğan çocuk bir ok gibidir. Ana-babası ona yay mesabesindedirler; alıp ne yana atarlarsa, çocuk oranın rengini, karakterini alır ve ona göre şekillenir» demişlerdir.  -

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.): «Çocuk yedi yaşına girince ona namaz kılmayı öğretin ve kılmasını sağlayın. Allah'ın kitabını ve peygamberinin sünnetini ona öğretin» diye tavsiyede bulunarak çocu­ğun ruhunda örtülü bulunan meleksel değerlerin, yani din ve Allah duygu­sunun kılıfından çıkarılmasını istemiştir.[26]

 

Konunun Sosyal Yönü

 

Müslüman bir toplumu ayakta tutan ve onu gerçek anlamda toplum yapan bazı ortak değerler vardır:

a) Bir olan, ortağı bulunmayan Allah'a dosdoğru imân odağında bir­leşmek,

b) Din ve ondan kaynaklanan yüce amaç birliğini sağlamak,

c) Dinî ve kültürel değerleri korumak ve yaşatmak,

d) Bu gaye uğrunda kader birliği yapmak başta gelenleridir.

Cenâb-ı Hak ilgili sekizinci âyetle bu değerlere sahip olmayan birçok milletlerin ömrünün çok kısa olduğuna dikkat çekmektedir. Bunların te­melinden sarsıntı geçirerek tarih sahnesinden silinmekten kendilerini kur­taramadıkları bir gerçektir. Bugün önemli bir kısmının kalıntılarını müze^ lerde, yapılan arkeolojik kazılarda görmekteyiz.

Bu nedenle önce Mekkeli putperestler, sonra da diğer inkarcı kavim ve milletler uyarılmakta, tarihten ibret ve öğüt almalarında çok büyük fay­daların söz konusu olduğuna işaret edilmektedir.[27]

 

Çökmeye Aday Olan Milletlere İki Ayrı Azap Vardır

 

«Böylece onlar, yaptıklarının veba­lini tattılar da işlerinin sonu hüsran oldu..»

Allah'ın son mesajına gönül kapısını açan Müslüman milletler kendi ayakları üzerinde durabilmek, kendi sağlam kültürleriyle beslenmek ve her vesileyle kendi öz değerlerine dönmek; yabancı kültürden arınıp uzak kal­mak ve bu doğrultuda kendi kişiliğine sahip olmak zorundadırlar. Çünkü Müslüman anasından doğurken tâbi' olarak değil metbû' olarak doğar. Bu bakımdan o başkasının kültürüyle beslenme ihtiyacı duymaz; bitip tükenme­yen öz değerleriyle her iki hayatını cennete çevirme imkânına sahip bu­lunduğunu unutmaz. Aksi halde biri dünyada, diğeri âhirette olmak üzere iki elim ve şiddetli azaba mâruz kalır. Dünyada mevcut nimetlerinin; hür­riyet ve istiklâlinin elden gitmesiyle başka milletlerin ve yabancı kültür­lerin esiri hniine gelir ki bu, cezanın en kötüsü, azabın en şiddettisidir. Âhi­rette ise, nankörlüğüne karşılık hazırlanan ve hesabı çok çetin ve üzücü olan bir azapla yüzyüze gelir. Şüphesiz böyle bir ceza bedbahtlığın en fe­nası, fayda vermeyen pişmanlığın en katmeri isidir.[28]

 

Kur'ân Devamlı İnsan Aklına Seslenmektedir

 

 Artık size imân eden akıl sahipleri! Allah'tan korkun (O'nun buyruklarına karşı gelmekten) sakı­nın. Gerçekten Allah size bir zikir (Kur'ân) İndirmiştir.»

Küfür ve ahlâksızlığın, bozgunculuk ve azgınlığın ne gibi elim sonuç­lar doğurduğuna değinildikten sonra akıl sahiplerine seslenilerek kâinatı mutlak ve değişmez kanunlarıyla idare eden Cenâb-ı Hakk'a karşı gelmek­ten sakınmamız emrediliyor. Sonra da aklımıza ışık tutularak ona yardımcı olacak ve onu doğruya yönlendirecek iki şeyden söz ediliyor:

a) En doğruyu, en iyi ve en güzeli açıklayıp hayat düzenimiz için en sağlam ölçüleri beraberinde taşıyan Kur'ân'ı Kerîm,

b) Kur'ân'daki ilâhî âyet ve belgeleri, hüküm ve tavsiyeleri açık ve net biçimde bize tebliğ eden Hz. Muhammed (A.S)

İşte insanı küfür, cehalet, tuğyan ve ahlâksızlık karanlığından kurta­rıp imân ve irfan aydınlığına kavuşturan iki değişmez ilâhî rahmet!. Bu iki yardımcı ve son derece lüzumlu faktör, insan ruhuna zerk edilen din ve Allah mayasını harekete geçirip geliştirmenin tek vasıtası ve değişmeyen kaynağıdır. Böylece insan nefsinde yer alan dünyevî arzu ve ona karşı olan ihtirası meşru sınırlar içine almak ve faydalı düzeye getirmek müm­kündür. Aksi halde nefsi frenliyecek, hayvanı duyguları kanalize edecek başka bir kuvvet ve unsur söz konusu olamaz. Tarihî olaylar göstermiştir ki, kendini bu ilâhî program dışında tutanların nefsanî ihtirasları, şehevî duyguları gemi azıya almış ve hiçbir engel dinlemeden amaç seçtiği dün­yevî zevklere doğru yol almış da sonunda dönüşü ve kurtulması mümkün olmayan bir uçuruma düşmekten kurtulamamışlardır.[29]

 

İmân Ve Salih Amel

 

“Kîm Allah'a inanır da iyi-yararlı amelde bulunursa, Allah onu, altlarından ırmaklar akan içinde devamlı kalacakları Cennetlere yerleştirir..”

Kur'ân bu bapta gönderilen peygamberin, indirilen kitabın şu iki önem­li hususu kalp ve kafalara işleme bilgi ve irfanıyla donatıldığını belirtmek­te ve ilâhî muradın neye yönelik bulunduğuna işarette bulunmaktadır:

1- Allah'a dosdoğru imân,

2- Onun tabii ürünü olan sâlih amel..

Bu iki ana değer, dünya hayatını sünnetullah doğrultusunda aydınla­tır ve bu aydınlığın sürüp gelen uzantısı olarak sonsuzluk yurdunda göz ve gönülleri dolduran cennetlere erişme yolunu kolaylaştırır. Artık o âlem­deki gözlerin henüz göremediği, kulakların işitemediği, kalplerin düşüne­mediği güzel ve çarpıcı rızıklar karşısında her türlü ihtiras ve doymazlık son bulur. Ademoğlu öteden beri arzuladığı, fakat dünyada bir türlü elde edemediği sonsuz nimetleri orada bulur.

On birinci âyetin son kısmında bu güzel rızık en çekici bir anlatımla müjdelenmekte ve mü'minlerin sâlih amellerini artır maları riaa sonsuz ya­rarların bulunduğuna işaret edilmektedir.[30]

 

Âyetler Arasında Bağlantı

 

Yukarıdaki âyetlerle, insanları ebediyen mutlu kılacak ilâhî buyrukla­rın dışına çıkı'p inkâr ve tuğyanda ısrar eden kavim ve milletlerin yok edil­dikleri konu edildi. Sonra da gönderilen peygamberin, indirilen kitabın mahza insanı küfür ve cehalet karanlığından çıkartıp imân ve sâlih amelle ay­dınlık bir hayata kavuşturmaya yönelik bulunduğu belirtilerek ruhlara gıda, vicdanlara serinlik verildi.

Aşağıdaki âyetle, insan aklına ışık tutulmakta, göklerle yer arasında nasıl bir denge ve kopmaz bağlar bulunduğuna değinilmektedir.[31]

 

Meali:

 

12- O Allah ki, yedi göğü ve yerden de onların bir benzerini yarattı. O'nun emri bunlar arasına iner de iner. Bu da, Allah'ın kudretinin herşeye yettiğini ve Allah'ın gerçekten herşeyi ilmiyle kapsayıp kuşattığını bilme­niz içindir.

 

İnsan Benzeri Bir Canlının Yaşadığı Başka Dünyalar Var Mıdır?

 

«O Allah ki, yedi göğü ve yerden de onların bir benzerini yarattı.»

Yeryüzünün de, yedi tabaka gökler misâli yedi tabaka halinde yaratıl­dığı bildirilmektedir. Yedi gök konusu tefsirimizin birkaç yerinde işlenmiş ve birtakım lüzumlu açıklama ve yorumlamaya gidilmiştir. Ancak daha çok Mülk Sûresi 3 ve 5. âyetlerin tefsirinde bu anlatım tarzı üzerinde durduk. Dünya semasının veya en yakın semanın yıldızlarla süslendiğini dikkate alarak görebildiğimiz ve dev teleskoplarla tesbit edebildiğimiz yıldızların ve sistemlerin göğün bir tabakasını oluşturduğunu veya oluşturabileceğini söyledik. Bu birinci semadan sonra altı sema daha vardır ki henüz mahi­yetini tesbit etmiş değiliz. Onlarda da yıldızlar ve sistemler mi var. yoksa bilmediğimiz başka başka şeyler mi var? Zira kâinat o kadar hüyüktür ki onu rakamla ifade etmemiz bir bakıma mümkün değildir. Işık saniyede 300.000 kı.ı. hızla yol almaktadır. Buna rağmen henüz ışığı dünyamıza ulaş­mayan yıldızlar vardır.

İlgili âyette göğün yedi tabaka halinde bulunduğundan söz edilirken, yerkürenin de bir bakıma yedi tabaka halinde olduğu belirtiliyor.

Bu konuda ilk akla gelen, yedi iklim veya yedi kıta değil, yerkürenin yedi ayrı tabakadan oluştuğudur. Öyle ki. Atmosfer (havaküre). Hidrosfer (suküre). Litosfer (taşküre) olmak üzere üç tabaka vardır. Bunların altın­da Sial, Prosfer (ateşküre) bulunmaktadır. Pirosferle yerin asıl çekirdeği­ni oluşturan Barisfer (ağırküre) arasında bir tabaka daha bulunuyor ki ona «Nifsima» denir. Yerin tam çekirdeğini de hasaba katınca yedi taba­ka olduğu ortaya çıkıyor. Gök tabakalarıyla yerküre tabakaları arasındaki benzerlik, sadece sayıya ve yuvarların birer daire halinde birinin diğerini kuşattığına yönelik olabilir.

Ancak âyetin bu cümlesi üzerinde birtakım garip yorumlarda bulunan­lar da olmuştur; özellikle son bir asır içinde yetişen bazı müfessirler bun­dan, dünyamızdan başka insan misali canlı taşıyan altı dünyanın mev­cut olduğunu istidlâlen çıkartıp yeni bir yorum ve iddia ortaya koymuş­lardır. İddia ve yorumlarını kuvvetlendirmek için de, İbn Abbas (R.A.)dan yapılan şu zayıf rivayeti senet seçmişlerdir: İbn Abbas'a (R.A.), «Bu âye­tin delâlet ettiği mana nedir?» diye sorulmuş; o da şu cevabı vermiştir: «Size bunu açıklayacak olursam, inkâra saparsınız. İnkâra sapmanız, onu yalanlamanızdır.» [32]

Diğer bir rivayette ise, Amr bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir: «Her bir arz (dünya)da yeryüzündeki halktan İbrahim ve benzerleri (peygamber­ler) vardır.» [33]

Beyhakî'nin Kitabu'l-Esmâ ve's-Sıfat'ta İbn Abbas (R.A.)dan yaptığı rivayette ise, adı geçenin şöyle dediği nakledilmiştir: «Yedi arz ve her arzda sizin Adem, Nuh, İbrahim ve İsa peygamberler gibi Adem, Nuh, İb­rahim ve İsa peygamberler vardır.»

Bu zayıf rivayetleri senet olarak seçip dünyamız gibi altı tane dünya­nın daha bulunduğunu ve her dünyada, oraya mahsus insan misali canIıların ve peygamberlerin yer aldığını söylemek mü'minleri çok fahiş bir hatâya sürükler. Aynı zamanda bu, insanın hılkatındaki hikmete ve âlem­lere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed'in (A.S.) umumi risaletindeki yüksek gayeye ters düşer.

Oysa Resûlüllah (A.S.) Efendimiz yerkürenin yedi tabaka halinde oluş­tuğuna değinerek aydınlatıcı birtakım bilgiler vermiştir. Onlardan ikisi şöy­ledir :

«Kim (başkasına ait) araziden bir karış toprağa tecavüz edip haksız­lıkta bulunursa, yedi arzdan (oluşacak) bir halka onun boynuna geçiri­lir.» [34]

«Kim (başkasına ait) araziden bir kanş toprağa tecavüz edip zulme­derse, o, yedi arzın dibine geçirilir.» [35]

Resûlüllah (A.S.) Efendimiz burada yerkürenin tabakalarına işarette bulunmakta ve araştırıcılar için temel bilgi vermektedir. Ayrıca Rahman Sûresi 10. âyetle, yukarıda naklettiğimiz zayıf rivayetler reddedilmekte ve araştırıcılar için en sağlam bilgi, belge ve fikir sergilenmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm yedi gök ve onların misli yerküreden söz ederken Al­lah'ın yüce kudretine delâlet eden belgeleri gözler önüne seriyor ve insan aklına temel bilgi vermek suretiyle daha doğru düşünme ve araştırma yap­masını teşvîk ediyor.[36]

 

Allah'ın Emri Göklerle Yer Arasına İner

 

  «O'nun emri bunlar arasına İner de iner.,»

Bu emir üç yönlüdür :

Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta hâkim kıldığı denge ve düzen ka­nunudur Çekim kuvveti ve alanlar kanunu doğrultusunda bu denge ve düzen kusursuz sağlanmıştır.

İkincisi, kâinat plânında yer alan her şey belli kanunlara bağlanmış­tır. Her olay o kanunlara göre oluşup ortaya çıkar. Görevli melekler de mevcut plân ve programları bir hata yapmadan uygularlar. Öyle ki, olaylar sebep ve illetlere, sebep ve illetler de plân ve programlara bağlan­mıştır.

Üçüncüsü, yerküre üzerinde yaşayan insan türünün, yaratıldığı ama­ca uygun bir hayat sürmesi, ruhundaki yüceliğe yakışanı yapabilmesi, plândaki yerini alabilmesi ve hilkatinin hikmetine uygun hizmetini bilip ku­sursuz yerine getirmesi için Melek Cebrail vasıtasıyla peygamberlere va­hiy indirilmesidir.

Böyleoe ilâhî ilim ve kudretin kâinatı bütün ünite ve parçalarıyla kap­sayıp kuşattığı ortaya çıkıyor. 12. âyetin son cümlesiyle bu husus belir­tilerek aklımızı çok iyi kullanmamız isteniliyor.

Talâk Sûresi'ne boşanma hukukuyla başlanıldı ve Cenâb-ı Hakk'ın ilm-u kudretinin her şeye nüfuz edip kuşattığı belirtilerek sûre noktalandı.

Sağlık ve afiyet bahşederek bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kı­lan Cenâb-ı Hakk'a hamd-u senalar; bizimle Allah arasındaki yolu bize gösterip tanıtan Resûlüllah (A.S.) Efendimiz'e ve O'na dosdoğru uyanla­ra salât-u selâmlar olsun..[37]

 



[1] Lübabu't-te'vü: 4/277

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6233.

[2] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6233.

[3] el-Câmi'u Li-Ahkâmi'l-Kur'ân: 18/148- Esbabu'n-NÜzûl/Nlsaburî: 289

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6235.

[4] Sa'lebî: İbn Ömer (R.A)’dan

[5] Taberânî-Bezzar - İbn Hibban. (Hadîsin zayıf olduğunu iddia edenler ol­muşsa da Ahmed b. Hanbel, ravîlerinin hepsinin güvenilir olduğunu belirtmiştir.)

[6] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6236.

[7] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6236-6237.

[8] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6237.

[9] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6238.

[10] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6238.

[11] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6239.

[12] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6239-6240.

[13] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6240-6241.

[14] Lübabu't-te'vîl : 4/280, 281- İbn Kesir - Âlûsî – Kurtubî

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6242.

[15] Buharî/tefsîr : 2/65

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6242-6243.

[16] Bilgi için bak : Bakara Sûresi: 234

[17] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6243-6244.

[18] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6244.

[19] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6245.

[20] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6245-6246.

[21] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6246-6247.

[22] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6247.

[23] Fazla bilgi için bak. : Celâl Yıldırım/Kaynaklarıyla  İslâm Fıkhı: 3/83, 84

Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6247-6248.

[24] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6248.

[25] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6250.

[26] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6250-6251.

[27] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6251.

[28] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6252.

[29] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6252-6253.

[30] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6253.

[31] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6253-6254.

[32] Câmi'u'l-beyân Pi-Tefsîri'1-Kur'ân/lbn Cerîr : 28/29

[33] Tefslr-i ibn Kesir : 4/385

[34] Buharl/mezalim:13,  bed'i-halk:2-  Müslim/müsakat: 142-  Ahmed: 4/173-  6/64, 79, 252, 259, 374

[35] Buharl/mezalim:14,  bed'i-halk :3-  Müslim/müsakat:142-   Ahmed : 4/173- 6/64, 79, 252, 259, 374

[36] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6254-6256.

[37] Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 12/6256-6257.